TÜRKÇE DOSYASI : Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Üyesi Dr. ELCHİN İBRAHİMOV ile Geçmişten Günümüze TÜRK DÜNYASINDA ALFABE PROBLEMİ Hakkında Konuştuk.


Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Üyesi Dr. ELCHİN İBRAHİMOV ile Geçmişten Günümüze TÜRK DÜNYASINDA ALFABE PROBLEMİ Hakkında Konuştuk.

(BİRİNCİ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: Kimilerine göre 40.000 yıl, kimilerine göre 4000 yıllık târihimiz, bu târihten günümüze gelen köklü kültürümüzün mahsulleri olanErgenekon, Göç, Türeyiş, Oğuz Kağan, Yaratılış ve Satuk Buğra Han gibi destanlarımız var. Orhun Kitâbeleri, Dede Korkut Kitabı, Dîvânu Lugati’t-Türk, Kutadgu Bilig, Atebetü’l-Hakayık ve daha niceleri gibi yazılı eserlerimiz olduğu biliniyor. Bunlar bizim ortak değerlerimizdir. Bu ortak değerlerimize rağmen, elem vericidir ki ‘Ortak Alfabemiz’ yok. Sizinle bu meseleyi konuşmak istiyoruz. Mülâkat teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Ortak Alfabe ile alakalı olarak giriş mâhiyetinde lütfedeceğiniz izahatınızla mülâkatımıza başlayabilir miyiz?

Sizce bir mahzur yoksa, yazılı metinde adınızı, Türkiye Türkçesindeki yazılışı ile ‘Elçin’, soyadınızı da ‘İbrahimli’ şeklinde kullanacağız. Müsaadeniz olur mu? İstiyoruz ki Türkiye sizi, ‘Elçin İbrahimli olarak bilsin…

Dr. Elçin İbrahimli: Bence bir mahzuru yoktur.

Çetinoğlu: Peki Efendim, Teşekkür ederim.

Kemal Sallı: Adınızın yeni şekli hayırlı olsun Elçin Bey!

Dr. İbrahimli: Teşekkür ederim Kemal Bey.

Türkçenin binlerce yıllık geçmişinde birçok alfabe kullanılmış ve bu alfabeler üzerinde değişiklikler yaşanmıştır. Aynı dilde konuşan Türk kabile ve toplulukları zamanla büyük alanlara yayıldıkları için daha sonraki dönemlerde aynı dili konuşan topluluklar farklı ağızlarda konuşmaya başladılar. Zaman geçtikçe bu kabile ve topluluklar geniş arazilerde birer birer devlet kurdular; özellikle bu etkiler aynı dili konuşan toplulukların farklı lehçelerde konuşmasına sebebiyet verdi. Buna rağmen Türkler, yakın dönemlerde bâzen birden çok alfabeyi birlikte kullanmışlardır. Bu durum sonucunda da edebiyat ve dil çevresinde değişiklikler ortaya çıkmış ve bu, farklı gelişmelerin yaşanmasına yol açmıştır.

N. A. Baskakov’un yazdığı gibi ‘Türkçe Kaşgar’dan İstanbul’a kadar arazide (bu arazi Çin Seddi’nden Tuna nehrine kadar) kullanılan ve anlaşılan edebî dil olmuştur.’

Sallı: Bu gelişmeyi, Gaspıralıİsmâil Bey’e borçluyuz. Türk dünyasında ‘Ortak Alfabe’ üzerinde anlaşma sağlanırsa, (ki buna mecburuz, hatta mahkûmuz) Gaspıralı’nın başlattığı hareketi devam ettirme imkânı bulmuş olacağız. Ne dersiniz?

Dr. İbrahimli: ‘Dilde, fikirde, işte birliğin sağlanması düşüncesini dile getiren ünlü Türkolog Gaspıralı İsmail Bey’in büyük ülküsünün günümüzde gerçekleştirilmesi için siyâsî, kültürle alâkalı ve teknolojik şartlar şu anki durumda en üst seviyededir.

Çetinoğlu: Çok güzel… Kendiliğinden olmayacağına göre neler yapılmalı?

Dr. İbrahimli: Ortak iletişim dilinin oluşturulması bütün Türk halkları ve topluluklarınca anlaşılabilen tek bir dil aracılığıyla sağlanabilir.

Günümüzde Türkler için en güncel mesele olan ortak konuşma dili meselesi için de en önemli konu alfabe meselesidir. Bugün bunun basit bir iş olmadığını savunanlar, sâdece târihe baktıklarında bunu rahatlıkla görebilirler. Geçmişte birbirlerini anlamak şimdikinden daha kolay olmuştur. Hatta Rus İmparatorluğu Türkler arasındaki medenî konuşma ve anlaşmayı kısıtlı şekilde ve planlı olarak bozmak için çaba sarf etmiş veya gerçekleşmesine karşı çıkmıştır. 19. yüzyılda bu durum şimdikinden daha kolaydı. Zamanında, aslında en az bin yıl süresince Türk lehçelerinin birbirine yakın olmasını, Türklerin birbirini okuyup anlayabilmesini şartlandıran sebeplerin başında, ortak alfabe ve aynı imla kurallarının kullanılması gelmiştir. Mâlûm olduğu gibi, bir zamanlar (kastımız bin yıl süresince) Doğu, Batı ve Volga nehri kenarındaki Türkler, bütün Müslüman Türkler Arap alfabesini ve onun imla prensiplerini kullanmışlardı. Onun için Ahmet Yasevi, Yunus Emre, İmadeddin Nesimi, Mehmed Fuzûlî vb., hatta daha sonraları, yani Türkçeler arasında büyük farklılıkların olduğu zamanlarda (19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın başları) İstanbul’da yazan Namık Kemal, Şamahı’da yazan MirzeAlekberSabir, Kazan’da yazan AbdullaTukayve diğerleri hem Anadolu’da hem Bakü’de hem Kazan’da hem de Taşkent’te rahatlıkla okunuyordu.

Bir zamanlar Bahçesaray’da basılan Tercüman gazetesi, Tiflis’te çıkan Molla Nasreddin dergisi; Volga nehrinde, Türkistan’da, Kafkas’ta, Anadolu’da, Kırım’da ve başka Türk coğrafyalarında elden ele gezmiştir. Büyük Azerbaycan edibi, Molla Nasreddin dergisinin kurucusu Celil Mametkuluzade şöyle yazıyordu: ‘Bizim dilcilerimiz edebî, akademik dil arayışında oldukları zamanlarda bile ‘Molla Nasreddin’ dergisi açık ve basit Türkçesiyle kısa zamanda herkes tarafında beğenilen ve okunan bir dergi olmakla kalmadı, Kür, Aras nehirlerini de geçerek Hazar ve Kara deryaları da vurup Türkiye’ye ve Türkistan’a, oradan da uçarak Kafkas dağlarını aşarak Kırım’a ve diğer Türk ülkelerine geçti…’

Çetinoğlu: Molla Nasreddin Dergisi Türkiye Türkleri için olduğu kadar dünya Türklüğü için de çok mühim bir isim. Biraz daha bilgi verebilir misiniz?

Dr. İbrahimli: Molla Nasreddin dergisinin 7 Nisan 1906’daki ilk sayısında derginin editörü Mirza Celil bizi düşündüren meseleler karşısında şöyle yazmıştır: ‘Birlikte Kafkas Türkleri için genelde bir dil konusunda anlaşmaya varmamışlardır. Peki, Osmanlı Türkleri, peki Kırım ve Kazan Tatarları, peki Türkistan Türkleri ve Özbekistan, peki İran’da yaşayan Azerbaycan Türkleri? Peki, biz bunu itiraf ediyoruz ki evvel ve sonda ilelebet Türkler için edebî dile ve imlaya, alfabeye çok büyük gerek vardır. Tüm varlığımızla inanıyoruz ki ortak bir alfabe esasında ortak konuşma dili vücuda gelecektir.’

Sallı: Gecikmeler olmasına rağmen hâlâ o ümitle yaşıyoruz. Sizce durum nedir?

Dr. İbrahimli: Dikkat edilmesi gereken en esas konu, Azerbaycan aydınının daha 1906 senesinde Türkler için ortak bir konuşma dilinin var olacağına inanmasıdır. Şimdi ise en önemli konuyu belirtmek isterim, târihten de belli olduğu gibi, Sovyet İmparatorluğu’nun en sert olduğu bir dönemde onun zulmü altında sıkışan ve ezilen Türk edibinin böyle umutla, inanışla söylediği sözü, bugün biz, bağımsız Türk devletlerinin adımlarını tartışıyoruz, hatta bazılarımız buna inanmamakla kalmayıp karşı da çıkıyoruz.

Çetinoğlu: Lenin öldü, ideolojisini yaşatmaya çalışanlar var… Biraz daha sabredeceğiz, eski kafaların nesli tükeniyor…

Dr. İbrahimli: Günümüzde Türk dünyası için büyük mesele olan alfabe ve alfabe birliği bir alfabe tipini seçmekle bitmiyor. Mesela, bugün Kiril alfabesinden çıkan Türklerin hepsi Latin alfabesini kabul etmiş. Ancak bu tek alfabe ölçüsüne sığıyor mu? Aynı ses için gereklidir ki aynı harfi kullanmış olasın. Bu bakımdan aynen Sovyetler dönemindeki durumdayız, belki de ondan da kötü durumdayız. Şöyle ki Sovyet döneminde bozgunculuk işi bir yerden, bir merkezden, Moskova’dan yönetiliyordu. Ancak şimdi her bir Türk devletinde başka başka taraflardan farklı bakışlar, farklı yaklaşımlar vardır. Keza bu bozgunculuk yöntemi bize Sovyet ideolojisinden miras kalmış.

Sallı: Aklımızı başımıza toplayıp redd-i miras yoluna gitmemiz gerekiyor…

Dr. İbrahimli: Çok haklısınız.1926 yılında Bakü’de Birinci Türkoloji Kongresi’nin yapılması ve bu kongrede uzun tartışmalardan sonra Latin kaynaklı bir alfabe benimsenmesi ve buna birleştirilmiş Türk alfabesi adı verilmesi, Türkler için yeni bir alfabe sürecini başlatmıştır. Kongreden sonra Türkler ‘birleştirilmiş Türk alfabesi’ni (Yanalif) kabul etmişler. 1928 yılından itibaren ‘birleştirilmiş Türk alfabesi’ aşamalı olarak Sovyetlerdeki Türk cumhuriyetlerince kullanılmaya başlandı. 1928’de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, en büyük atılımlarından birini gerçekleştirerek Türkiye’de Latin alfabesine geçişi sağladı.

1930’ların başında neredeyse bütün Türk dünyası aynı kaynaklı ortak yazıyı kullanıyordu. Bu durum bu şekilde devam etseydi, belki de Sovyetlerdeki Türklerin birbirleriyle anlaşması ve iletişim kurması daha kolay olacaktı. Ancak Stalin’in 1930’larda başlattığı kıyım sırasında Sovyetlerdeki Türk halklarının Latin yazısınınkullanılmasına son verdi. Böylelikle Türkler arasındaki târihî bağların kopma dönemi başlamış oldu. 1940 yılında Türk dilli milletler yeniden Kiril alfabesine geçtiler ve böylece Türklerin ikinci Kiril dönemi de başlamış oldu.

Çetinoğlu: Sovyetler Birliği dağıldıktan sonraki durum hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

Dr. İbrahimli: Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte Türk cumhuriyetleri de bağımsızlığına kavuştu. Bunun sonucunda beş bağımsız Türk cumhuriyeti ortaya çıkmış oldu: Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan. Dünyanın değişik bölgelerinde heyecan ve ilgiyle tâkipedilenbu gelişmeler, Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyordu. ‘Hazırlıksız yakalandık’ sözlerini o günlerde sıkça duyuyorduk.

Sallı: Halbuki Atatürk; ‘Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idâresinde dili bir, inancı bir, öz kardeşlerimiz vardır. Onlara sâhip çıkmaya hazır olmalıyız.’ Demişti…

Dr. İbrahimli: O’nun düşündüğünü, gördüğünü havsalasına sığdıramayan insanlar vardı. Türkiye’de vardı, Azerbaycan’da vardı… Ne yapacağımız, ilişkilerimizi hangi çizgide yürüteceğimiz tam olarak belli değildi. Milliyetçi çevrelerde daha baskın olmakla birlikte Türkiye’de büyük çoğunluk, yıllarca esir Türklerin bu esâretten kurtulmasını dillendiriyordu. Ancak esir Türkler bağımsız olunca neleri nasıl yapacaktık, bunlar üzerinde fazla durulmuyordu. Çünkü Türk yurtlarının büyük bir kısmının bu kadar kısa sürede bağımsız olmasına ihtimal verilmiyordu. Bağımsızlık; yeni ordu, yeni bayrak, yeni para birimi gibi birçok ‘yeni’yi beraberinde getiriyordu.

Çetinoğlu: ‘Yeni’ler arasında bir de ‘yeni alfabe’ vardı. 1992 yılının başlarında Bakü’deydim. Herşey için ‘Yanvar’da hallolacak’ deniliyordu…

Dr. İbrahimli: Evet, bu hareketlilik içerisindeYanvar’lar geldi geçti ve Türk dünyasının kültür birliği gündeme gelmeye başladı. Kültür birliğinin sağlanmasında alfabe birliği önemli olduğu için Kirilden Latin alfabesine geçişle ilgili tartışmalar da gündemdeki yerini aldı.

1991 ve hemen sonrasındaki yıllarda dil alanında Türkiye ve Türk cumhuriyetlerinde önemli görüşmeler ve heyecanlı tartışmalar yapılıyordu. 18-20 Kasım 1991 târihinde Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü tarafından ‘Milletlerarası Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu’ düzenlenir. Bu sempozyuma katılan delegeler, Türk lehçeleri için tavsiye edilen 34 harfli ortak alfabeye imza atarlar. Bu alfabe, Türkiye Türkçesinde kullanılan Latin temelli alfabeye beş harfin ilave edilmesiyle oluşturulur. İlave edilen harfler şunlardır: açık e ‘Ə’, nazal n ‘ŋ’, ‘x’, ‘q’, ‘w’. Bu toplantı ve tartışmalar, meyvesini vermeye başlar ve değişik zamanlarda Azerbaycan, Türkmenistan ve Özbekistan, kademeli olarak Latin alfabesine geçmeyi kararlaştırırlar.

Çetinoğlu: Çok güzel… Sonra?

Dr. İbrahimli: Azerbaycan, 25 Aralık 1991’de Kiril harflerini bırakıp Latin alfabesine geçme kararı alır. Ancak ‘e’ harfi yerine ‘ä’yi kabul eder. Buna rağmen söz konusu ortak alfabeyi en doğru ve yüksek düzeyde kullanan Azerbaycan Cumhuriyeti olmuştur. Bu alfabenin Türkiye’de yürürlükte olan alfabede bulunmayan karakterleri şunlardır: "ə", "q" ve "x". Yeni Azeri alfabesiyle yazılmış bir metin, kod farklılaşması olmadığı için Latin temelli alfabe kullanan Türkiye Türkleri tarafından kelimelerin rahat anlaşılmasında büyük kolaylıklar sağlamış oldu. 12 Nisan 1993’te Türkmenistan, 2 Eylül 1993’te deÖzbekistan Latin alfabesini kabul ederler. Bu iki Türk cumhuriyetinin kabul ettikleri alfabede 34 harfli ortak alfabeden sapma epeyce fazladır. Türkmenistan, farklı kodları benimseyerek, kabul edilen 34 harfli Türk alfabesinin biraz dışına çıkmış oldu ve “ı" yerine “y", “y" yerine “y", “c" yerine de “j"yi kabul etti. Örnek olarak “dizgici" veya “ürün toplayıcı" anlamlarına gelen yıgıcı kelimesi, yygyjy şeklinde yazılınca, bu kelimenin yaşadığı bir başka lehçe ana dili olanlar için ilk andaki hızlı çağrışım yok edilmiş oldu. Türkiye Türk’ü birisi yılını kelimesini yylyny şeklinde görünce onda hiçbir çağrışım yapmaz. Özbekistan bir yandan “ş", “ç" gibi harflerin İngilizcedeki yazılışları olan “sh" ve “ch"yi esas alırken bir yandan da yuvarlaklaşan “a" ile “o"nun tek kodla gösterilmesini kabul ederek iki farklı sesi birleştirmiş oldu. Latin temelli alfabeyi kullanan Türkler tarafından çiçek kelimesi chichek şeklinde yazılırsa ilk bakışta farklı kod seçimini bilmeyenlerce bu kelimenin İngilizce sanılması kaçınılmazdır. Çocuk çok nazlı bir çiçektir cümlesini ‘Chocukchok nazlı bir chichektir’ biçiminde yazdığımızda bütün kelimelerini çok iyi bildiğimiz Türkçe bir cümle bizden bu kadar uzaklaşırsa, bazı kelimelerini bilemeyeceğimiz Özbekçe bir metnin böyle bir tercihle ne kadar uzaklaşacağını siz düşünün. Bu yaklaşımların bir sonucu olarak kelimeyi anlamak için harcamamız gereken ilk gayreti alfabeyi çözmeye ayırmak durumunda kalıyoruz. Özellikle üzülerek belirtmek isterim ki dünyada hiçbir halkın alfabesi bir asırda üç defa değiştirilmemiştir.

Çetinoğlu: Özbekistan’daki bu durum, ‘Rahmetli’ diyelim, İslâm Kerimov’un Türk dünyası lideri olma ihtirasının sebebiyet verdiği bir ‘ayrı baş çekme’, ‘önde gideni tâkip etmenin sebebiyet verdiği kompleks neticesi olabilir mi. Meselâ o dönemde Muhammed Sâlih devlet başkanı olsaydı aynı aksaklık yaşanır mıydı?

Dr. İbrahimli:Biliyor musunuz târihe ve târihte olanlara “keşkelerle” yaklaşmak doğru değil. Veya o olsaydı böyle olurdu ne kadar doğru bilemiyorum. Çünki diğer Türk Cümhuriyetlerinde günümüzdeki duruma görüyoruz. Ama şu da gerçektir ki, rahmetli Kerimovun döneminde Özbekistan Türk Dünyası için kapalı bir ülke olmuştur. Özbekistanı en azı 15 yıl geriye götürdü. Ben iki defa Özbekistanda bulundum. Türk Dünyasının ana kültürü Özbekistandadır. Özbekistansız Türk Dünyası düşünmek mümkün değil. Özbekistan bu gün bizim – Azerbaycanın 1991-2001 senesindeki alfabe karışıklığı dönemini yaşıyor. Hem Kiril, hemde Latin alfabesi kullanılmakta. Mağaza adları, AVM-ler karışık alfabelerle yazılmış. Özbekistanlı bilim adamlarıyla en son konuştuğumda devletin şu anki aşamada gündeminde olan konulardan biri de bu karışık alfabe konudur ki, her halde bu yıl olumlu hallini bulur diye düşünüyorum. Hem de Latin alfabesi üzerinde de ciddi çalışmalar var.

Sallı:Azerbayca ve Türkmenistan’ın tereyağından kıl çeker gibi meseleyi kolayca çözümlemeleri başarısının gerisinde yatan unsur sizce nedir?

Dr. İbrahimli: Azerbaycan Türklerinin ve Türkmenisitan Türklerinin alfabe değişikliğini hızlıca benimseyip hayata geçirmelerinde, uzun yıllardır Latin alfabesi kullanan Türkiye Türklerinin Oğuz soyundan gelmeleri etkili olmuş olabilir. Bu konuyla ilgili olarak Erdal Şahin şöyle der: ‘Türkiye Türkçesi ile birlikte Oğuz grubu içinde yer alan, dil bilgisi kuralları ve söz varlığı bakımlarından birbirlerine çok yakın olan Azerbaycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Gagavuz Türkçesinin Latin alfabesiyle yazılmaya başlanmasıyla yazı birliği, en azından Türk dilinin Oğuz grubunda daha 90’lı yıllarda sağlanmış bulunmaktadır.’

Sallı: Genel kabul görebilecek bir açıklama. Teşekkür ederim. Devam buyurur musunuz Efendim?

Çetinoğlu: Sovyetler Birliği yöneticilerinin Türkler açısından trajik olan bir başarısı da her Türk topluluğu için ayrı bir alfabe dayatmasıdır. Konu hakkında görüşlerinizi lütfeder misiniz? Dünyada Türklerden başka hiçbir millet, 20 ayrı alfabeyi kullanmak mecburiyetinde bırakılmamıştır.

Dr. İbrahimli: Sovyetler Birliği tarafından uygulanan ve 1940 yılında kullanılmaya başlanan Kiril alfabeleri her cumhuriyet için ayrı ayrı karakterler göz önüne alınarak hazırlanmıştır. Bu, Rusların özel tercihine dayanıyordu. Paralel karakterler kullanılmış olsaydı, o zaman Türk boylarının değişik lehçelerde yazılmış metinleri, en azından ortak öğeler söz konusu olduğunda, çok kolay anlaşılabilirdi. Ancak alfabedeki farklılık, şuuraltındaki hızlı çağrışıma engel oluyordu. Kiril alfabesi, ayrıca Türkçe için gerekmeyen “е”, “ё”, “я”, “ю” (sırasıyla "ye", "yo", "ya", "yu") gibi ses grubunu gösteren harflere sâhipti. Bu şekilde yapılan tercihler, aynı milletin çocuklarını birbirinden uzaklaştırmayı amaçlayan özel bir tasarımın ürünü ve planlanmış bir politikanın devamı ve uygulamasıydı. Türk cumhuriyetlerinin yetkilileri bağımsızlığa kansız/acısız kavuşmuşken Rusya’nın yapmaya çalıştığı şekilde bir tercihle hareket etmemeliydiler. Aksine ihtiyaç duydukları birkaç harfi 34 harfli alfabeden ilave etmek suretiyle aynı karakterleri kullanarak şuuraltını harekete geçirip dilde yakınlaşmayı doğurabilecek paralel kodların kullanılmasına özen göstermeliydiler. Ne yazık ki Sovyetlerin dağılmasıyla özgürlüğüne kavuşan Türk cumhuriyetleri, alfabe meselesinde yeteri kadar duyarlı ve gerektiği şekilde hareket edemedi. Bir tek Azerbaycan’dan başka hiçbir ülkede alfabe reformları yapılmadı. Biz bugün bu alfabelerin sıkıntısını yaşıyoruz. Zamanında bunlar yapılmış olsaydı alfabede çok sorunlar çözülebilirdi.

(DEVAM EDECEK)

Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Üyesi Dr. ELCHİN İBRAHİMOV ile Geçmişten Günümüze TÜRK DÜNYASINDA ALFABE PROBLEMİ Hakkında Konuştuk.

(İKİNCİ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: Kemal Bey, sık sık Kazakistan’a gidip geliyor. Oradaki durumu mutlaka biliyordur. Kendisi sormayı düşünüyordur. Fakat dostum beni hoşgörsün… sabredemedim… Kazakistan’daki alfabe ile alakalı değişiktikten bahseder misiniz?

Dr. Elçin İbrahimli: Kazakistan’da Latin alfabesinin kabulüyle ilgili somut adımlar atılmaktadır. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, 27 Ekim 2017 târihinde Latin alfabesine geçilmesi için devletin hazırlıklar yapması için karar vermiştir.

Alfabe değişimi hakkında bu kararı Nazarbayev Egemen Kazakistan gazetesinde yazdığı makalesinde beyan etmiştir. Cumhurbaşkanı, 2017 yılının sonuna kadar Kazak dilinin Latin alfabesiyle yazılması için bir standart belirlenmesini beklediğini yazmıştır.

Milletlerarası Türk Akademisi’nin bilgilerine göre, 34 harften oluşan alfabe-proje Azerbaycan’da ve Türkiye’de ortak kullanılan alfabe esasında hazırlanacak ve kabul edildiği takdirde ilk aşamada kısıtlı düzeyde kullanılsa da belirli bir süreçte bütün Türk dilli ülkelerin kullanması için tavsiye edilecektir.

Sallı: Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasın, Kazakistan’da kabule şâyan görülen alfabenin, Türk dünyası için hiçbir fayda getirmeyeceğini, aksine çok mahzurlu olacağını yazmıştı.

Dr. İbrahimli: Özellikle belirtmek isterim ki Kazakistan’da 2025 yılına kadar Latin alfabesine geçmekle ilgili hazırlıklar devam etmektedir.

Ancak şu anda alfabe üzerinde çalışan kurumların hazırladıkları alfabe projesi yukarıda belirttiklerimizin tam aksinedir. Şu anda kabul edilen Kazak Latin alfabesi, diğer Türklerin günümüzde kullandıkları alfabelerden çok farklıdır. Özellikle bir meseleyi belirtmek isterim. 18-20 Kasım 1991 târihlerinde Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen ‘Milletlerarası Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu’nda bütün Türklerin kullanacağı ortak alfabenin projesi hazırlanmıştır. Sempozyumda Türk dünyasının o dönemdeki en büyük dilci âlimleri (Sempozyuma katılanlardan bugün de yaşayanlar var: Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya, Prof. Dr. Ahmet BicanErcilasun, Prof. Dr. FirudinCelilov ve diğerleri…uzuntartışmalardan sonra bütün Türklerin kullanabileceği 34 harften oluşan ortak bir alfabe projesini kabul etmişlerdir. O alfabeyi bir tek Azerbaycan -iki harf hariç 32 harfi- kabul etti, diğer Türk devletleri kabul etmediler. Bugün Kazakistan’ın elinde Türk dünyasının da ortak kullanabileceği bir alfabeyi kabul etme şansı ve imkânı vardır. Bizim şahsî düşüncemize göre Kazakistan bu konuda dikkatli hareket etmelidir. Özellikle Türk dünyasının konuyla ilgili dilcilerinin (Ahmet BicanErcilasun, FirudunCelilov, Mustafa Argunşah, Ahmet Buran vd.) şu anda Kazakistan’da kabul edilen alfabeye kesin ve detaylı İlmî itiraz ve esaslı delilleri varken bence Kazakistan bu konuda çok dikkatli hareket etmelidir. Çünkü Türk dünyasının 20 yüzyılda üç defa alfabe değiştirmesinin hiç de sonraki aşamalarda faydalı olmadığını açık şekilde gördük.

Çetinoğlu: 2018 yılında Marmara Üniversitesi’nde yapılan sempozyumda, Kazakistan temsilcisinin de imzaladığı ‘Sonuç Bildirgesi’nde ‘tavsiye’ mâhiyetinde ifâdeler var. Bana öyle geliyor ki, bu maddeler, Kazakistan için yazılmıştır. İnşallah dikkate alınır.

Dr. İbrahimli: Kazakistan, artık Türk dünyasının önder devletlerinden biridir; ister politik, ekonomik ister medenî, ilmî açıdan günümüzde tüm Türk devletleri ile en üst düzeyde ilişkiler kurmaktadır. Kazakistan, kabul edeceği alfabedeki unsurları göz önünde bulundurup daha kolay yazılabilen ve diğer ülkelerde de kullanılan bir alfabe kabul ederse, düşüncemize göre, bu gelecekte de Türk dünyası için çok faydalı olacaktır.

Sallı: Muhterem hocam, kardeş ülkelerin ortak bir alfabe ve ortak bir târih oluşturma gayretleri, bütün iyiniyetli çabalara rağmen, bir sonuca ulaşamadı.Şimdi her kardeş ülke kendi alfabesini oluşturmaya çalışıyor. Bir gün bütün kardeş ülkelerin ortak bir alfabe kullanmaları, okullarında ortak târih kitapları okutmaları konusunda düşünceleriniz nedir?

Dr. İbrahimli: Türk dünyasında alfabe tartışmaları Azerbaycanlı aydın Mirze FetaliAhundov tarafından 19. yüzyılın ortalarından başlamış. O dönemde maksat alfabeyi reform etmek veya karışık Arap alfabesini değiştirmekti. Alfabe konusu o kadar tartışmalı konudur ki… Kısaca özetleyelim. Ahundov’la başlayan alfabe meseleleri günümüzde de devam ediyor. 1926 senesinde Bakü’de düzenlenen Birinci Türkoloji Kurultayda da en çok tartışılan konu oldu. Parantez açıp bir konuya değinmek istiyorum. Alfabeden doktora tezi yazan, onu araştıran biri olarak diyebilirim ki, târihte hiçbir toplum Türkler kadar alfabe değiştirmemiş, farklı alfabe kullanmamışlar (yazılı belgelerde 20’den çok alfabe kullandığımız belirtiliyor). Daha çok Göktürk, Arap, Kiril, Latin alfabelerini kullanmışız. Belirttiğim gibi günümüzde de tartışmalar devam ediyor. Bugün için en uygunu bir birimizin alfabesine yakın bir alfabe kabulüdür (Latin kaynaklı). Ama gönül ister ki 34 harften oluşan Ortak Türk alfabesini kabul etmeleri. Okuyup anlamamak bir kenara kalsın hiç olmazsa bir birimizin yazılı edebiyyatını, târihini okuyalım. Bugün Türkiye ve Azerbaycan bir-birini her kademede okuyor, anlamamak zorluğu olabilir tabiîdir. Ancak okuyor. Çünkü alfabeleri bir iki karekterden başka aynıdır.

Çetinoğlu: Efendim, şahsım ve Kemal Bey kardeşim adına çok teşekkür ediyorum. Gerçekten çok faydalı bir mülâkat oldu. Daha kolay hatırlanması ve hâfızalara yerleşmesi için bir özet lütfeder misiniz?

Dr. İbrahimli: Türk dünyasında günümüzde de en büyük problem olan alfabeyle ilgili neler yapılabilir, hangi önlem ve öneriler olabilir, kısaca bunları belirtmek istiyorum:

Sallı: Lütfedersiniz Efendim…

Dr. İbrahimli: İlk olarak, Latin alfabesini sık kullanmayan veya Kiril alfabesiyle eş zamanlı kullanan ülkelerde (Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’da kesin olarak Latin alfabesine geçilmesi lazım.

Yapılması gereken en önemli işlerden biri de bütün Türk devletlerinin, ortak alfabe çalışmalarına bir an evvel başlamalıdır.

Oluşturulacak ortak Latin alfabesinde Türk lehçelerindeki ortak sesler için ortak harfler kullanılmalıdır. Bu alfabe, mümkün olduğu kadar pratik ve kolay olmalıdır. Ortak alfabenin bütün Türk halklarına öğretilmesi ve bu alfabenin kullanılması için dilcilere de önemli görevler düşmektedir. Türk dünyası ortak edebiyatının kaynak eserleri olan destanlar, masallar, ninniler, atasözleri her cumhuriyette yayımlanmalıdır. Bu edebî eserlerin bütün Türk dünyasının ortak ürünleri olduğu bilinci yaygınlaştırılmalıdır.

Bu alfabede bütün Türk dilli cumhuriyet ve toplulukları için gerekli işâretlerin tamamı belirtilmelidir.

Ortak alfabeyle ilgili araştırmalar, çalışmalar yapmak üzere Türk cumhuriyetlerindeki dil enstitülerinin, dil kurumlarının desteğiyle milletlerarası araştırma enstitüsü kurulmalıdır. Bu enstitüde Türk dünyası ortak iletişim dili oluşturulmalı; ortak alfabe, ortak imla, ortak söz varlığı, ortak terimler üzerine çalışmalar öncelikli olarak yürütülmelidir.

Yeni oluşturulacak ortak alfabenin ve gelecekte oluşturulacak ortak iletişim dilinin (ortak Türkçe) siyâsî dairelerde büyük oranda kullanılması gerekliliği göz önünde tutularak konunun Türk dilli devletlerin hükümetleri düzeyinde ortaya atılması net sonuçların elde edilmesine sebep olacaktır.

Türk asıllı milletler arasında ortak alfabenin oluşturulması için sürekli dil kurultayları, sempozyumları düzenlenmeli, her yıl bir Türk cumhuriyetinde yapılmalıdır. Kurultaylarda ortak alfabenin oluşturulması şartları bütün incelikleri ile ele alınmalı, gelişmeler izlenmeli, problemler çözümlenmelidir. Bu kurultaylarda zaman içerisinde ortaya çıkabilecek durumlarla ilgili ortak çözüm yolları, devlete bağlı kuruluşlara teklif şeklinde gönderilmeli ve her ülkede yürürlüğe konulmalıdır.

Belirtmeye çalıştığım bu konuların çözümü hemen hemen hepsi alfabeye bağlıdır. Bugün Türk dünyasının dilde birliğinin temel anahtarı, alfabedir. Alfabede birlik sağlanamazsa asla ortak konuşma (iletişim) dili de ortaya çıkmaz. Yapılacak bu çalışmalarla ortak iletişim dilinin oluşturulması alfabe birliğinin ve söz varlığının etkisi ile sağlanacak ve ortak iletişim dilinin temelini oluşturacaktır.

Sallı: Ben de çok teşekkür ediyorum. Size ve sizin gibi, Türk dünyasının geleceğimi sağlam temeller üzerinde inşa etmeye çalışan Azerbaycan ziyalılarına saygılar sunuyor, hoş bahtlık diliyorum.

Dr. ELÇİN İBRAHİMLİ:

15 Mart 1985 tarihinde Azerbaycan Cmhuriyeti Naxçıvan Özerk Cumhuriyeti Nehrem’de doğdu.

2002-2006 Bakü Devlet Üniversitesi Doğu Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans, 2006-2010’de Kafkas Üniversitesinde yüksek lisans yaptı.

Elçin İbrahim Türkolojinin çağdaş meseleleri, karşılaştırılmalı dilbilimi, Türk lehçeleri, ortak Türkçe, Ortak İmla gibi konularda 112 ilmî makalesi yayınlanmış, 4 kitabı, 1 ders programı, çeşitli konularda 6 eserin tercümesini yapmıştır. Birçok milletlerarası ilmî kongre ve sempozyuma katıldı. İlmî makaleleri Türkiye, ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Polonya, Kazakistan, Özbekistan, Tataristan, Arnavutluk, Romonya. Kırgızistan, Moğolistanda yayınlandı.

2013-2017 yıllarında Azerbaycan Millî Bilimler Akademisi Nesimi Dilbilimi Enstütüsü Türk Dilleri bölümüde araştırma görevlisi olmuş, 2017’de “Türklerde ortak imla ve ortak alfabe problemleri” konulu doktora tezini savunmuş 2018’de Dr. unvanı almıştır.

2016 Azerbaycan Millî Bilimler Akademisi Yüksek Kurumunun yayın organı olan Milletlerarası Türkologiya Dergisinin yazı işleri müdürü görevine tâyin edildi. 2018 yılında Azerbaycan Millî Bilimler Akademisi Nesimi Dilbilimi Enstütüsü Türk Dilleri bölümü müdürlüğüne tâyin edildi.

Türkoloji araştırmaları sebebiyle, Elçin İbrahim’e 2016 yılında “Hoca Ahmet Yasevi Türk Dünyası Hizmet madalyası, ilmî araştırmalarından dolayı Azerbaycan Millî Bilimler Akademisi tarafından 2016 yılı “Yılın genç ilim adamı” madalyası, 2018 yılında türkoloji alanındaki araştırmaları için, Kazan Fderal Üniversitesi tarafından “Lev Tolstoy” madalyası, 2019 senesinde Almanyada faaliyet gösteren Türklerin Dünyası Milletlerarası Enstütüsü tarafından “Türk dünyasına hizmet” madalyası verilmiştir.

E. İbrahim Türkiye Türkçesinden-Azerbaycan Türkçesine, Azerbaycan Türkçesinden-Türkiye Türkçesine tercümeler yapıyor. 2019 senesinde Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kuruluna bağlı Tercüme Merkezinin lisanslı tercümanıdır.

İyi derecede Türkçe, İngilizce orta derece Rusça biliyor.

Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yayınlanmış Eserleri: Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Dil Meseleleri (Azərbaycan Xalq Cümhuriyyəti: Dil Məsələləri) (Bakü, 2018), Türk Halklarının Ortak Alfabe, İmla ve Konuşma Dili (Türk xalqlarının ortaq əlifba, imla və ünsiyyət dili) (Bakü, 2018), Azerbaycan Kahramanlık Salnamesinde Nehremli Şehitler (Azərbaycan qəhrəmanlıq salnaməsində nehrəmli şəhidlər) (Bakü, 2019), Şeyxülislam Yehya Efendi Divanının Söz Varlığı (İstanbul, 2019),

Tercümeleri: Dimitri Glukovski. Metro 2033, (2013), Ahmet Haldun Terzioğlu. Tomris Han, (2016), Mustafa Yörü. İshak Kuşu, (2016), Aynur Tutkun. Hayatta İhmal Edilmeyecekler-Aile ve Çocuk, (2016), Baheddin Ögel. Türk Mifolojisi 2 Cilt, (2017), Namık Kemal Zeybek. Türk İnancı – Tanrı, (2018), Aleksandr Düma. Siyah Lale, (2019

ALFABEYE STALİN’DEN DAHA BÜYÜK KÖTÜLÜK…

Prof. Dr. AHMET BİCAN ERCİLASUN

Kazakistan’ın Latin alfabesine geçmesi haberini sevinçle karşıladık. Bunu hem bir medeniyet projesi, hem de Türk dünyası alfabelerinin birbirlerine yaklaştırılması adımı olarak değerlendirdik. Zaten akıllarına, bilgilerine, açık düşünceli olmalarına güvendiğimiz Kazak aydınlarının, Kazak politikacılarının ve Kazakistan’ın başkanı Nazarbayev’in böyle bir adımı mutlaka atacaklarını da düşünüyorduk.

Fakat gündeme gelen yeni alfabe tasarısı bizi hayal kırıklığına uğrattı. Bu tasarıyla ilgili haberin doğru olmadığına inanmak istiyorum. Yine de gündemdeki tasarıyla ilgili düşüncelerimi açıklamaya çalışacağım.

Kazakistan Parlamentosu’na sunulduğu belirtilen yeni alfabe 25 harfli olacakmış ve içinde gh, sh, ch, zh, ae, oe, ue gibi harfler varmış. Yani bu harfler, Türkiye’deki alfabe ile karşılaştırırsak sırasıyla ğ, ş, ç, j, (açık) e, ö, ü harflerinin karşılığı olacakmış.

Bir başka ifadeyle tek ses için iki harf kullanılacakmış. Bunun sebebi de noktalı ve çengelli harfler istenmemesi imiş. Noktalı ve çengelli harfler teknolojiye uygun değilmiş.

Görüşlerimizi madde madde sıralayalım:

1-Latin harflerine geçmenin bir sebebi medenî dünyaya adım atmak ise bir sebebi de akraba olan Türk halklarının alfabelerini yaklaştırmaktır. Stalin 1937-1940 yılları arasında bütün Türk halklarını Kiril alfabesine geçirtti. Stalin’in amacı Türk halklarını birbirlerinden uzaklaştırmak idi. Bu sebeple alfabelerine de çok ayrılıklar koydurdu. Aynı ses, Türk halklarında farklı farklı harflerle gösterildi. Yeni Kiril alfabeleri, Stalin’in ayır buyur politikasının sonucu idi. Şimdi Kazakistan; Türkiye’den, Azerbaycan’dan, Türkmenistan’dan tamamen farklı bir alfabe kabul ederse bu, Türk halklarına Stalin’den daha büyük kötülük olur.

2-Noktalı ve çengelli harflerin teknolojiye uygun olmadığı doğru değildir. Bu fikir, teknolojik gelişmelerin gerisinde kalanların fikridir. Bugünkü teknoloji, noktalı, çengelli, çizgili… her türlü harfi çok kolay üretebilen bir teknolojidir.

3-Çağdaş medeniyetin temsilcileri oldukları düşünülen Batı ülkelerinin alfabelerinde de noktalı ve çengelli harfler vardır. İngilizcenin küçük harfleri arasında i, j; Fransızcada i, j, ç, é, è, ê; Almancada i, j, ä, ö, ü; Polonya alfabesinde ą, ć, ę, i, j, ł, ń, ó, ś, ź, ż harfleri bulunmaktadır.

4-İngiliz, Fransız, Alman alfabelerinde tek sesin iki veya üç harfle gösterilmesine çok rastlanır. Bunun sebebi, bu alfabelerin çağdaş olması değil, tam tersine tarihî alfabeler olmasıdır. Yüzyıllarca önce kullanılmaya başlanan bu alfabelerde iki veya üç harf, o dillerde yüzyıllarca önceki telaffuzu gösterir. Mesela bugün Fransızlar mösyö dedikleri hâlde mon sieur yazarlar. Çünkü yüzyıllarca önce öyle söylüyorlardı ve bu da ‘benim efendim’ anlamına gelmekteydi. Târihî alfabelerin özelliği, söyleyiş değiştiği hâlde yazılışın değişmemesidir.

5-Çağdaş bir alfabe yapılırken, Batı ülkelerinin yüzyıllarca önce kullanmaya başladığı târihî (ve bugün için artık ilkel) olan alfabelerin örnek alınması mantıksızdır. Çağdaş bir alfabede her ses için ayrı bir harf olması çok daha mantıklı ve kullanılışlıdır.

6-Kazaklar da çağdaş bir alfabe yaptıklarına göre ‘tek sese tek harf’ prensibini benimsemelidirler. Bu prensibe göre iki sesli oldukları hâlde bugünkü Kazak Kiril alfabesinde tek harfle gösterilen И ve y harflerine gerek yoktur. Bunlar iki sesli diftonglar olduğu için yeni Latin harfli yazıda iy / ıy / y ve uw / üw / w olarak gösterilmelidir.

7-Tek sese tek harf prensibi yanında diğer Türk halklarına yaklaşmak da önemli bir prensip olmalıdır. Bunun için Türkiye ve Azerbaycan’daki seslerle aynı olan Kazakça sesler için bu alfabelerdeki harflerin aynısı kabul edilmelidir: ç, ğ, i, j, ö, ş, ü. Kazakçada olup da Türkiye’de olmayan sesler için Azerbaycan ve Türkmenistan’ın yeni alfabelerinde bulunan q, ñ harfleri; onlarda da olmayan çift dudak v’si için w harfi kabul edilebilir. Açık e için ya Azerbaycan’ın kabul ettiği ә, ya da Alman alfabesindeki ӓ kabul edilmelidir.

Gündemde olan 25 harfli tasarı haberinin yanlış olduğunu ümit ediyor; Kazakistan’daki bu önemli reformda aklıselimin galip geleceğine inanıyorum.

TARİH /// Mehmet Selim TEMEL : Osmanlı-İran İlişkilerinde Diplomatik Problem : Bir İngiliz Kızının Kaçırılması


Mehmet Selim TEMEL : Osmanlı-İran İlişkilerinde Diplomatik Problem : Bir İngiliz Kızının Kaçırılması

Bu çalışmada 1891 yılında Osmanlı Devleti sınırına yakın İran sınırları içinde Savuçbulak şehrinde ticaretle uğraşan bir İngiliz ailenin kızı Katy Greenfield’in Mirza Aziz isminde İran vatandaşı bir Kürt tarafından kaçırılıp Osmanlı şehbenderliğine sığınması ve sonrasında gelişen olaylar anlatılmaktadır. Bölgede bulunan aşiretler açısından geçişken bir yapıya sahip olan Osmanlı-İran sınırında bu tür olaylar sık yaşanmakla birlikte bu olay Osmanlı şehbenderhanesini içine alınca iki devlet de bu olaya doğrudan müdahil olmak zorunda kalmıştır. Osmanlı kaynaklarına göre kadın İran mahkemesinde bunu ikrar ederek Müslüman olmuş ve Mirza Aziz’le evlenmiştir. Fakat annesi ve bölgede bulunan İngiliz konsolos durumu kabullenmeyerek kızın mahkemeye tekrar çıkarılmasını istemiştir. Genç kız mahkemeye tekrar çıkarılmak üzere Tebriz’e götürüldüğü sırada yol üzerinde bulunan Savuçbulak Osmanlı şehbenderliğine sığınmıştır. Genç kızın Osmanlı şehbenderhanesine sığınması sonrasında İngiliz gazeteleri dolayısıyla kamuoyunun olaya yoğun ilgi göstermesi sebebiyle İngiltere hükümeti İran ve Osmanlı hükümetleri üzerinde baskı kurarak Katy’nin annesine teslim edilmesini istemiştir. Bölgede bulunan Osmanlı şehbenderlerinin mücadelesi ve Kürt aşiretlerinin genç kadını vermemek için gösterdikleri mukavemet üzerine süreç uzamış fakat en nihayetinde Katy Greenfield mahkemeye ikinci kez çıkarılıp sorgulanmıştır. Katy Greenfield, birinci mahkemedeki gibi Müslüman olduğunu ve Mirza Aziz’le evleneceğini beyan etmiştir. İngiliz konsolos ve kızın annesi gönülsüz olmalarına karşın Katy Mirza Aziz’e teslim edilmiştir.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

MİLLİ KALKINMA DOSYASI /// DR. KURTULUŞ YÜCEL /// MONTRÖ UZMANI : KANAL İSTANBUL ÖNGÖRÜLEMEZ PROBLEMLERE YOL AÇAR


DR. KURTULUŞ YÜCEL /// MONTRÖ UZMANI : KANAL İSTANBUL ÖNGÖRÜLEMEZ PROBLEMLERE YOL AÇAR

31/12/2019

Türk Boğazları olarak bilinen İstanbul ve Çanakkale Boğazı geçmişten günümüze önemini koruyup kontrolü elinde bulunduran ülkelere jeopolitik üstünlük sağladı. Nitekim 1453’te İstanbul’un fethiyle Boğazlara hakim olan Osmanlı kısa süre sonra Karadeniz sahilindeki tüm toprakları egemenliği altına almıș ve Karadeniz’e yabancı bayraklı gemilerin girișini yasaklamıștı. Söz konusu geçiș yasağı sonraki yıllarda Kapitülasyonlarla ticaret gemileri için gevșetilmiș olsa da savaș gemilerine 1774’teki Küçük Kaynarca Antlaşması’na kadar istisnasız uygulandı.

Bu tarihten sonra Boğazlardan gemilerin geçiși iki taraflı ve çok taraflı anlașmalarda belirlenmeye devam etti. 1829 yılında Boğazlar tüm yabancı ülkelere ait ticaret gemilerine açılmıș ancak savaș gemilerine kapalılık ilkesi çeșitli değișikliklerle I. Dünya Savașı’na kadar ettti. Daha sonra Boğazlardan gemilerin geçiși 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nın 23. maddesiyle yeniden düzenlendi. Bu anlașma gereğince Boğazlar Komisyonu kurulup gemilerin geçiși komisyonun kontrolüne bırakılmıș Boğazlar bölgesi silahsızlandırıldı. Türkiye’ye İstanbul’un güvenliğinin sağlanması için sınırlı sayıda asker bulundurma ve Marmara Denizi ile Boğazlar bölgesinde gözetleme yapacak sayıda savaș gemisi bulundurma yetkisi verildi.

Montrö Boğazlar Sözleșmesi Lozan Antlaşması’nın 23. maddesinin yerini almak üzere II. Dünya Savașı öncesinde Türkiye’nin ısrarlı girișimiyle 1936 yılında imzalandı. Montrö Sözleșmesi’yle Boğazlar Komisyonu uygulamasına son verilerek komisyonun tüm yetkileri Türkiye’ye devredilip Boğazlar bölgesinin askersizleștirilmesi uygulamasına son verildi. Bașka bir ifadeyle Boğazlar bölgesi yeniden Türkiye’nin kontrolüne girdi.

BOĞAZLARI TAMAMEN KAPATMA YETKİSİ

Montrö Sözleșmesi ticaret gemilerinin Boğazlardan geçișini garanti altına alırken savaș gemilerinin geçișine kendinden önceki anlașmalar gibi kısıtlamalar getirdi. Karadeniz ülkelerinin güvenliğinin sağlanması için yabancı ülkelerin savaș gemilerinin toplam ağırlığını 15 bin ton Karadeniz’de kalıș sürelerini 21 gün ve Karadeniz’de aynı anda bulunma tonajlarını toplam 45 bin ton olarak sınırlandı. Tüm uçak gemilerinin geçiși yasaklandı. Diğer taraftan Karadeniz’e kıyısı bulunan ülkelerin denizaltı gemilerinin geçiși bazı istisnalar dıșında (satın alma ve tamir amaçlı geçiș) yasaklandı. Ayrıca Karadeniz ülkeleri için sekiz gün diğer ülkeler için 15 gün önceden Türkiye’den diplomatik yolla geçiș izni alma zorunluluğu getirildi. Uluslararası hukuka göre gemilerin uluslararası boğazlardan geçișleri savaș ve barıș durumda yasaklanamazken Montrö Sözleşmesi Türkiye’ye savaș ve kendisini savaș tehlikesi altında hissetmesi durumunda boğazları tamamen kapatma yetkisi verdi.

1982 Birleșmiș Milletler Deniz Sözleșmesi (BMDS) tüm gemilerin uluslararası boğazlardan geçișinin serbest olması gerektiğini karara bağlıyor. Ancak geçiș rejimi uzun yıllardır anlașmalarla belirlenen boğazları bu uygulamanın dıșında tutarken tabi oldukları anlașmaya göre geçișlerin yapılacağı belirtiliyor (Madde 35-c). Montrö Sözleșmesi kendinden önceki anlașmaların devamı niteliğinde. Dolayısıyla Montrö Sözleșmesi’nin ortaya koyduğu geçiș rejiminin uzun yıllardır uygulanan kurallar olduğu ve örfi hukuk (Customary law) kuralları haline geldiği uluslararası bir anlașmayla da (BMDHS) teyit edilmiștir.

KANAL İSTANBUL MONTRÖ SÖZLEŞMESİ’Nİ ETKİLER Mİ?

Montrö Sözleșmesi’nin ön sözünde İstanbul Boğazı Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı’nın Türk Boğazlarını olușturduğu tanımlanır. Türk Boğazları Ege Denizi’nde Çanakkale Boğazı’nın girișinden Karadeniz’de İstanbul Boğazı’nın bitimine kadar yaklașık 300 km su yolunu kapsar. Sözkonusu geçiș ‘tam geçiș’ olarak adlandırılırken tam geçiși yapan gemiler Montrö Sözleşmesi geçiș rejimine tabi olur.

BOĞAZLARDAN GEÇİŞ ÜCRETSİZ

Boğazlardan tam geçiș yapacak ticaret gemileri tașıdıkları yükü bağlı oldukları ülkeyi gidecekleri yeri gemide bulașıcı hastalık bulunmadığına dair belgeyi (clean bill) Boğazlardaki ilgili birime bildirmek zorundadır. Ayrıca ticaret gemilerinin Boğazlardan geçiși ücretsiz olup sadece sunulan hizmetlerin bedeli (sağlık kontrolü fenerler geçiș șamandıraları servis hizmetleri vs) altın/frank (1983 yılında 0 8063 dolar olarak sabitlendi) üzerinden gidiș-dönüș olarak tahsil edilir. Eğer ticaret gemisi altı ay icinde dönmezse söz konusu hizmetler için tekrar ödeme yapılması gerekir. Gidiș geçidinde dönmeyeceğini bildiren gemiler için ise harçların yarısı tahsil edilir. Tam geçiș yapmayan gemiler örneğin Ege Denizi’nden İstanbul’daki limana gelen ve Karadeniz’e geçmeden geri dönen bir gemi Montrö Sözleşmesi’nin hükümlerinden muaf tutulur.

Savaș gemileri de Montrö’de belirtilen șartları tașıdığı takdirde diplomatik yolla alınan geçiș iznini müteakiben Boğazlardan tam geçiș yapabilir. Ancak Ege Denizi’nden gelen Karadeniz’e komșu olmayan bir ülkenin savaș gemisi İstanbul’daki limanı ziyaret etse ve Karadeniz’e girmeden geri dönecek olsa söz konusu ziyaret tam geçiș olmadığı için Montrö rejimine tabi olmaz. Bu tür ziyaretler diplomatik izin olmaksızın Genelkurmay Bașkanlığı üzerinden organize edilir.

İNSAN YAPIMI BOĞAZLARA FARKLI UYGULAMA

Uluslararası hukukta gemilerin uluslararası boğazlardan geçiș rejimi ile insan yapımı kanallardan geçiș rejimi ayrı tutulur. Su kanalları ülkelerin iç suları olarak kabul edilir. Dolayısıyla uluslararası boğazlar için geçerli olan gemilerin ‘zararsız geçiș’ hakkı insan yapımı kanalları kapsamaz.

Süveyș Kanalı ve Panama Kanalı uzun yıllardır uluslarası anlașmalarla yönetilir. Bu kanalların geçiş rejimi zamanla örfi hukuk kuralı haline geldi. Kanallar ‘uluslararası kanal’ özelliği kazandı. Ancak ortada herhangi bir uluslararası anlașma yoksa insan yapımı kanallar ‘ulusal kanal’ olarak adlandırılır. Uluslararası hukukta bu tür ulusal kanallardan geçen yabancı gemilerin geçiș rejimini belirleyen herhangi bir kural bulunmaz. Gemi geçișinin düzenlenmesi ilgili ülkenin iç hukuk kurallarına bırakılır. Eğer kanal iki ülkenin sınırını olușturuyorsa gemi geçiș rejiminin iki ülke arasında imzalanacak anlașmayla yapılması gerekir. Örnek olarak Yunanistan sınırları içinde bulunan Korinth Körfezi ile Ege Denizi’ni birbirine bağlayan Korint Kanalı’ndan geçișler Yunanistan’ın iç hukuk kurallarına göre yapılır. Diğer bir örnek ise Kiel Kanalı. Kanal tamamen Almanya sınırları içinde bulunur. Su yolları ve gemi idaresi (Wasserstraßen- und Schifffahrtverwaltung des Bundes) tarafından Almanya iç hukuk kurallarına göre yönetilir. Ticaret gemileri gemi idaresinin belirlediği kurallara göre geçip ücret öder. Yabancı ülkelerin savaș gemileri ise Alman Dıșișleri Bakanlığı’ndan diplomatik yollarla alınan izne tabi tutulur.

TÜRK HUKUKUNA GÖRE BELİRLENİR

Yapılması planlanan Kanal İstanbul tamamen Türkiye sınırları içinde bulunuyor. Dolayısıyla Kanal İstanbul’un geçiș rejimi ve kuralları -gemilerin ücret ödeyip ödemeyeceği savaș gemilerinin geçip geçmeyeceği ve daha bir çok düzenleme- Türkiye Cumhuriyeti tarafından Türk iç hukuk kurallarına göre belirlenebilir. Bu konuda uluslararası hukuk kapsamında herhangi engel bulunmuyor.

Asıl tartıșılması gerekli olan soru yapılması planlanan Kanal İstanbul’un Montrö rejimine etkisi olup olmayacağı. Kanalın muhtemel etkilerini iki bașlık altında yorumlamak yerinde olacaktır.

1. GEMİ GEÇİșLERİ AÇISINDAN KANAL İSTANBUL’UN MUHTEMEL ETKİSİ

Kanal İstanbul’un yapılması için sunulan iki gerekçe ekonomik fayda ve İstanbul Boğazı’ndaki mevcut gemi trafiği/kaza riski.

Ekonomik gerekçe olarak ticaret gemilerinden Montrö kapsamında az gelir elde edildiği yapılacak kanalda geçiș ücretinin Türkiye tarafından belirleneceği geçiș ücretinin yüksek tutulup Montrö rejimine göre daha fazla gelir elde edilebileceği ifade ediliyor.

GEÇİș ÜCRETİ MEVCUT UYGULAMAYA YAKIN OLMALI

Montrö’de sadece verilen hizmetler için ücret alındığı göz önünde bulundurulduğunda Kanal İstanbul’dan yüksek gelir elde etmek mümkün görünüyor. Ancak Montrö Sözleşmesi’nin 1. maddesi gemilerin geçiș özgürlüğünün garanti altına alındığını (freedom of navigation) 2. maddesi ise ticaret gemilerinin Türk Boğazlarından gece ve gündüz herhangi formaliteye tabi tutulmadan geçiş hakkının olduğunu ifade eder. Türkiye yapılması planlanan kanaldan ticaret gemilerinin geçiși için ücret talep edebilir geciși cazip hale getirebilir ancak gemileri İstanbul Boğazı yerine kanaldan geçmeye zorlayamaz. Bașka bir ifadeyle ticaret gemilerinin İstanbul Boğazı’ndan geçmesini yasaklayamaz. Planlanan kanalın geçiș ücreti mevcut uygulamaya yakın olmadığı takdirde gemilerin Kanalı tercih etme olasılığı azalır.

MONTRÖ’YE GÖRE CAZİP HALE GETİRİLMESİ GEREKİR

Boğazlardaki gemi kazaları 1998 yılında yürürlüğe konan ‘Türk Boğazları Deniz Trafik Tüzüğü’nün yürürlüğe girmesi ve gerekli teknolojik donanımın Boğazlara entegre edilmesi neticesinde önemli ölçüde azaldı. Bununla birlikte yine de kanalın yapılması İstanbul Boğazı’ndaki gemi trafiğini ve kaza riskini azaltabilir. Ancak özellikle büyük tankerlerin kanalı tercih etmesi için kanaldan geçișin Montrö’ye göre cazip hale getirilmesi gerekir. Bu durum ise kanalın bahse konu ekonomik faydayı sağlama ihtimalini düșürür. (Gemi trafiğinin azaltılması tehlikeli madde tașıyan tankerlerin kontrolünün artırılması ve can güvenliğinin sağlanması Türk Boğazlarının ‘Hassas Deniz Bölgesi’ -Particularly Sensitive Sea Area PSSA- ilan edilmesiyle de desteklenebilir. Bu husus ayrı bir yazı konusu. )

SORULAR

Kanal projesi ticaret gemilerin geçișleriyle ilgili uygulamada çeșitli sorunları beraberinde getirecek. Mesela Karadeniz’den Ege’ye geçmek isteyen bir ticaret gemisi kanal için geçiș ücretini ödeyerek Marmara Denizi’ne girse geriye kalan yolculuğunda Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı için de Montrö’de mevcut olan ücretleri ödemek zorunda mıdır? Çünkü Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı da Montrö’ye göre Türk Boğazlarının parçası. Ya da Çanakkale Boğazı’ndan giriș yapan bir gemi Montrö’ye göre ödeme yapsa Marmara’dan sonra Kanal İstanbul’u tercih etse bu geçiș için de ayrıca ödeme yapması gerekir mi?

Konu savaș gemilerinin geçiși açısından ele alındığında daha hassas bir duruma dönüșüyor. Türkiye tüm yabancı savaș gemilerinin kanaldan geçisini yasaklayabilir. Tüm savaș gemileri Montrö kapsamında anlașmada belirlenen güzergahtan geçecektir diyebilir. Böyle bir uygulama savaș gemilerinin geçiși için net çözüm olur. Ancak savaș gemilerinin her ne suretle olursa olsun kanaldan geçiși söz konusu olursa bu durumun Montrö Sözleşmesi açısından tartıșmalı bir hal alacağını söylemek zor değil. Örnek olarak Karadeniz’e komșu bir ülkenin savaș gemisi ziyaret amaçlı Kanal İstanbul’u kullanarak İstanbul’daki limana gelse ziyaret sonrası Marmara ve Çanakkale Boğazı’nı takip ederek Ege’ye geçecek olsa İstanbul’dan sonraki geçiși için diplomatik yollardan geçiș izni alması gerekir mi? Çünkü Montrö’de belirtilen tam geçiș yapılmış oluyor. Ya da Karadeniz’e sahili olmayan bir ülkenin savaș gemisi İstanbul’a ziyaret amcıyla gelse ve ziyareti sonrası kanalı kullanarak Karadeniz’e geçmek istese Montrö’ye tabi tutulur mu diplomatik izin alması gerekir mi? “Eğer tam geçiș yapılmıyor izin alınması gerekmez” diye yorumlanırsa bu ve benzeri durumlarda Karadeniz’deki yabancı gemilerin toplam tonajı (45 bin ton) nasıl kontrol edilebilir? Geminin Montrö’de belirtilen șartlara uygun olup olmadığı kontrol edilebilir mi? Diplomatik izin gerekir mi? Gerekirse 15 gün önceden müracat etme șartı nasıl uygulanır? Montrö 1936 yılından bugüne kadar hassas bir șekilde uygulanmasına rağmen ülkelerin kendi çıkarları ve güvenlik endișelerinden dolayı II. Dünya Savașı sırasında Alman gemilerinin geçișleri 2008 Rusya-Gürcistan savaşı sırasında NATO gemilerinin geçişleri ve 2014 Rusya-Ukrayna krizi sonrası Amerikan gemilerinin geçișleri gibi birçok tartıșmaya sebep olmușken yukarıda belirtilen muhtemel sorunlar için diplomatik girişimler çözüm bulmak için yeterli olacak mıdır?

2. COĞRAFİ DEĞİŞİKLİK AÇISINDAN KANAL İSTANBUL’UN MUHTEMEL ETKİSİ

Karadeniz’i Marmara Denizi ve Ege Denizi aracılığıyla açık denizlere bağlayan tek su yolu İstanbul Boğazı. Kanal İstanbul’un yapımı bu özelliği değiștirecek ve ikinci bir ulașım yolu sağlayacak. Bu durum hem Montrö’de belirtilen Türk Boğazları kavramının yeniden yorumlanmasına hem de Montrö Sözleşmesi’nin imzalandığı șartlar dikkate alındığında koșullarda köklü değișimin (rebus sic stantibus) meydana geldiği iddiasına sebep olacak. Coğrafi bu değișikliğin Montrö’nün değiştirilmesine ya da uluslarası platformda tartıșılmasına hukuki zemin hazırlama ihtimali var. Nitekim Türkiye Lozan Anlașması’nın Boğazlarla ilgili maddesinin (23. madde) değiştirilmesine Lozan’ın imzalandığı koșullarda köklü değișikliğin (rebus sic stantibus) meydana geldiğini iddia ederek Montrö Anlașması’nın imzalanmasına hukuki dayanak olarak göstermiști.

Özetle Kanal İstanbul’un açılması İstanbul Boğazı’nda trafik yoğunluğunu ve meydana gelebilecek kazaları azaltabileceği söylenebilir ancak gemi geçișinden daha fazla gelir elde edilebilme ihtimali az. Diğer taraftan gerek gemilerin geçișlerinde öngörülen veya öngörülemeyen problemler gerekse coğrafyada meydana gelecek değișiklik sebebiyle Montrö Sözleşmesi’nin tartıșmaya açılma ihtimali yadsınamaz bir gerçek.

MONTRÖ’NÜN TARTIșMAYA AÇILMASI NE ANLAMA GELİYOR?

Boğazların tarihine bakıldığında geçiș rejiminin değiștirilmesi ya bir savaș ya da geçișlerin sebep olduğu uluslararası krizler neticesinde olmuș. İmzalanan yeni anlașma ise uluslararası politikanın o günkü durumuna göre șekillenmiș. Nitekim Montrö de imzalandığı dönemde yaklașan II. Dünya Savașı’nın etkilerine karșı Türkiye’nin ve Karadeniz’in güvenliğinin sağlanması için imzalandı. Nitekim savaș sırasında Türkiye açısından etkisini gösterdi. Sonraki zamanlarda da 2008 Rusya-Gürcistan savașı ve 2014 Rusya – Ukrayna krizinin büyüyüp daha geniș coğrafyalara sıçramasına engel oldu. Bu çerçevede Montrö’nün Karadeniz’deki mevcut statükonun korunmasında büyük katkısının olduğunu söylemek mümkün.

MONTRÖ’NÜN DEĞİŞMESİ TALEP EDİLEBİLİR

Diğer taraftan Montrö yaklașık seksen yıl önce II. Dünya Savașı öncesi koșullarında imzalanmıștı. O tarihten bugüne kadar Karadeniz’de büyük değișiklikler meydana geldi. 1936 yılında Karadeniz’e kıyısı olan Türkiye Sovyetler Birliği (SSCB) ile SSCB etkisi altında Romanya ve Bulgaristan olmak üzere dört ülke varken günümüzde altı bağımsız ülke olup bunların ikisi Avrupa Birliği (AB) üyesi üçü NATO üyesi. Karadeniz ülkelerinin sayısı artarken AB ve NATO da Karadeniz’e kıyısı olan güçler haline geldi. Dolayısıyla imzalandığı döneme ait koșulların köklü değișikliğe uğradığı ve kendi üyelerinin sahili durumundaki bir denize AB ve NATO gemilerinin Montrö’nün kısıtlayıcı şartları altında giriyor olması göz önüne alındığında anlașmanın zaten değiștirilmesi ya da revize edilmesi gerektiği de iddia edilebilir. Bu talebin uluslararası platformda kabul görmesi de mümkün görünüyor. Peki Montrö bugüne kadar neden değiştirilmemiș ya da feshedilmemișdir?

ÖNGÖRÜLEMEYECEK PROBLEMLER

Montrö’nün değiștirilmesi ilk olarak II. Dünya Savașı sonrası uluslarası düzenin kurulması için toplanan galip ülkeler arasında (ABD SSCB İngiltere) Stalin yönetimindeki Rusya’nın talebi üzerine gündeme geldi. (Yalta ve Potsdam konferansları). Rusya’nın Boğazlar ve İstanbul üzerindeki emellerinin anlașılması üzerine bu girișim sonuçsuz kaldı. Soğuk Savaș’ın bașlamasıyla Rusya Batı’dan Boğazlar yoluyla gelecek tehlikelere karșı kendisini koruyan Montrö Anlașması’nın değiștirilmesi talebinden vazgeçti. Öte yandan NATO üyesi Türkiye’ye savaș sırasında Boğazları kapatma yetkisi veren Montrö’nün varlığı müttefik Batı ülkeleri için avantajlı bir durum olarak yorumlandı. Ancak Soğuk Savaș sonrası sınırlar ve koșullar değiști. Özellikle son yıllarda (2008 Rusya-Gürcistan savașı ve 2014 Ukrayna krizi) Montrö uygulanmasından kaynaklı çeșitli tartıșmalar yașandı. Bunlar diplomatik görüșmelerle çözüme kavușturuldu. Aslında Montrö Sözleşmesi da diğer anlașmalar gibi nasıl değiștirilebileceğine ve feshedilebileceğine ilișkin maddeler içeren bir anlașma (Madde 28-29). Ancak bugüne kadar Montrö’nün değiștirilmesine/feshedilmesine ilișkin herhangi bir resmi girișimde bulunulmadı. (Montrö’nün revize edilmesine ilișkin çözüm önerileri bașka bir yazı konusu olarak ele alınacak. ) Bugüne kadar böyle bir girișimin olmamasında 28 ve 29. maddelerdeki șartların sağlanmasının zorluğunun yanında asıl nedenin Montrö’nün değiștirilmesi girișiminde gerek Karadeniz’de gerekse uluslararası düzende öngörülemeyecek problemleri beraberinde getirme tehlikesi. Yani Boğazlarla ilgili kendinden önceki anlașmaların değiștirilmesi sürecinde yașanan problemler ve neticeleri Montrö Sözleşmesi için de geçerli. Bu durum sadece Türkiye’yi değil Karadeniz ülkelerini ve Karadeniz bölgesine ilgi duyan diğer güçleri/ülkeleri de yakından ilgilendiren bir konu. Dolayısıyla anlașmanın değiștirilmesine/feshedilmesine ilișkin atılacak herhangi yanlıș adımın Karadeniz bölgesinde dengeleri değiștireceği ve çeșitli problemlere sebep olabileceği öngörüldü.

TARTIŞMAYA AÇACAK

Yukarıda yazılanlar ışığında Kanal İstanbul’un yapılması doğrudan ya da dolaylı olarak Montrö Sözleşmesi’nin degiștirilmesini ya da revize edilmesini tartıșmaya açacağı kuvvetle muhtemel. Bu tartıșmanın öngörülemeyecek problemleri de beraberinde getirme ihtimali yüksektir. Söz konusu tartıșmada o tarih itibariyle Türkiye’nin Karadeniz ülkelerinin Karadeniz’le ekonomik ve stratejik açıdan ilișkisi olan ülkelerin/güçlerin ve mevcut politik durumun etkisinin büyük olacağını söylemek mümkün.

*Doktora tezini Frankfurt Goethe Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Mayıs 2019’da Montrö Boğazlar Sözleșmesi üzerine tamamladı. Tezinde Montrö Sözleșmesi’nin avantajlarını dezavantajlarını değiștilimesi halinde olası senaryoları hukuki açıdan inceledi. Ayrıca Kanal İstanbul’un Montrö üzerindeki muhtemel etkilerini de ele aldı. Dr. Yücel’in tezine bu bağlantıdan ulaşılabilir.

Montrö uzmanı: Kanal İstanbul öngörülemez problemlere yol açar – Diken

BALKANLAR DOSYASI /// Dr. Galip ÇAĞ /// Bir Bellek Problemi : Balkan Kavramının Kullanımı – (BÖLÜM 1 VE 2)


Dr. Galip ÇAĞ /// Bir Bellek Problemi : Balkan Kavramının Kullanımı – BÖLÜM 1 VE 2

İsim krizinin çözüldüğü iddiası ve Yunanistan’daki büyük yangın, bir süredir Balkan coğrafyasından uzak kalan gözleri bu bölgeye yeniden çevirtti. Zira sorunları artık oldukça mikro düzeyde ve bir paradoks haline gelmiş olan bölgede, sürekli güncellenen bir dış politik bakışın zaruriliği herkesçe malumsa da pratikte çok fazla eyleme dökülmediği de açık. Kadim sorunların bölgede artık etnik bir varoluş meselesi haline geldiği düşünüldüğünde, bu eylemsizliğin, en başta kavramlar üzerindeki hataların giderilmesine bağlı olarak giderilebileceği fikri önem kazanmaktadır. O vakit iç politikada başlayan yeni dönemle birlikte Balkanlar’a dair kavramsalsorunlara da yeni bir bakış getirmenin vakti gelmiş olabilir.

* * *


İnsanın bir belleğe sahip olması gibi toplumlar ve dahi dünya da bir belleğe sahiptir. Bu bellek tarihtir. Ancak zaman zaman insanın belleği ile tarihin belleği birbirine karıştığında ortaya kaotik bir sarmal çıkar. Gerçek ile kurgu birbirine karışır. Bu karmaşa bazen doğruya evirebilir kendini ancak bazen tarih boyunca da süregelir. Balkan kavramı bu tarz bir süreğenliğin en net örneklerinden biridir. Zira batı belleğinin de kurucu metni kabul edilen İlyada, uygarlık ve barbarlıkarasındaki sınırı çizerken bugüne dek sürecek olan ve belki de Truva Savaşı’na son verecek barışın da adresini verir[i]: Balkanlar.

Emperyal bir düzlemde ve gücün sahiplerinin kendi aritmetiklerini oluşturdukları bir yüzyılda ortaya koydukları yeni adlandırmalar, bugünün dünyasının gerçekleri haline getirildi. Şimdi de yenidünya, politikalarını bu kavramlar üzerine inşa etmeye çalışmakta. Ötekileştirmeler, itibarsızlaştırmalar ve dahi tek tipleştirmeler de kaçınılmaz olmakta elbette. Bu tartışmayı, daha evvel sorulmuş ancak yakın tarihin gürültülü münakaşaları içerisinde fazlaca duyulamamış bir soru ile devam ettirmek yerinde olacaktır[ii]:

Coğrafi ya da tarihsel açıdan Balkanlara ait oldukları söylenenler bu adla nasıl baş ederler? Ya da Balkan/lar bir adlandırma mı, sınıflandırma mı, yoksa sınırlandırma mıdır?

Balkan kavramı ortaya çıktığı andan itibaren Batı’nın bir yanlışlayanı, negatif yanı ya da ötekisi olarak şekillendi. Anakaranın bu kısmına hak etmediği bir imaj kurguladı. Bölgenin halkları da edilgen bir nesne haline getirilerek bu yeni hali kabullenmek zorunda bırakıldılar.

Ancak bu tanımlama süreci stabil şekilde kalmadı ve sürekli gelişti. Örneğin Balkan/ları tanımlarken kullanılan yeni sayılabilecek bir kavram var şimdilerde: Kanonik topraklar.

Kanonik tabiri; edebiyat ve sanat vasıtasıyla yaratılmış "hayali evren"in karakterlerinden ve kavramlarından bahsederken kullanılır. Bu karakterler ve kavramlar, ilgili eserlerin hayranları tarafından gerçekmiş gibi kabul edilir ve hayali evrenin bir öğesi haline getirilir. Kanonik sözcüğü bu karakterlerin ve kavramların orijinalliğini simgelerken, "kanonik olmayan" tabiriyle, uyarlama ve yan ürünlerdeki öğeler kastedilir. Bu durumda kanonik olan, Avrupa’nın yeni hali midir yoksa bunun karşısında Balkanlar mıdır? Tartışma tam da burada başlar.

Balkanlar’ın durumunu ifadede kullanılabilecek bir diğer kavram da aksiyomatiktir. Aksiyomatik, kanıtlanmamış ama doğru olduğu kabul edilen bilgilere dayalı olan olgular için kullanılır. Farklı disiplinlere dair bilimsel bilgi türlerini karşılasa da 19. yüzyıl sonrasının inşa edilmiş Güneydoğu Avrupası’nın Balkan/lar’a dönüşümünün karşılığı gibidir. Doğrulanmamış ama kabul edilmiş!

* * *


14. yüzyıl Avrupa’da unutulan bir mazinin yeniden tezahürü gibidir. Attila’nın öncülüğünde Avrupa’nın tepesine inen “karabulut” 10. yüzyıl itibariyle etkisini kaybetmiş ancak kaybolmamıştır. Türkler sadece unutulmuştur bu süreçte. Bu çalışmada bellek problemi derken kastedilen ilk problem de tam burada başlar.

Osmanlı Türkleri’nin bölgeye yeniden gelişi ve sadece Türklükleri ile değil bu kez İslam kimliğiyle de hâkim oluşları, belleği devreye sokar. Bu kez durum çok daha vahimdir, Avrupa için. Belki de bilerek unutulur bu her yerinden rüzgar almaya müsait[iii] coğrafya. Avrupa’nın güneydoğu bitim ucu artık Avrupa/lı değildir. Ancak İnalcık ve Karpat Balkan kelimesinin coğrafik bir tanımlama olduğunu; hem özel hem de cins bir isim olarak dağlık, sıradağ, engebeli, Bulgaristan’ı Batı’dan Doğu’ya bölen dağ silsilesi manasına geldiğini belirtirlerken[iv], bu kelimenin nasıl olup da bir tahkir malzemesi, siyasal bir sınır hatta ideolojik bir söylem haline geldiği konusu ciddi bir muammadır. Kaldı ki kaynakların, bölgenin bu yeni adlandırma ile ilgili olarak verdiği tarihlerde mutabakat olmamakla birlikte 18. yüzyıl öncesine tarihlendirme (18. yüzyıl Robert Vaugongy, 19. yüzyıl Ami Boue) yapılmaması Balkan adının ancak bu yüzyıllar itibari ile dünya gündemine bir siyasal söylem olarak girdiği gerçeğini ortaya koymaktadır.

Avrupa’nın Doğu Sınırında Gezinmek

Balkanlar’ın Doğu ile Batı arasında bir araf oluşu meselesi 20.yüzyılın başında bazı kalemlerce dile getirilmeye başlanmıştı bile. Allen Upward Avrupa ile yani modern dünya ile doğu arasındaki ayrımı, oryantalist bir bakışla şu şekilde açıkça ifade etti[v]:

Balkan dünyasının gözünde tanrı rolünü oynayan Avrupa Adriyatik Denizi’nde sona erer. Avrupa, uygarlığının beşiği olan, Avrupa’nın kutsal bir boğa tarafından dünyaya getirildiği topraklar o Avrupa’nın parçası sayılmaz. Siyasal gerekçelerle Rusya’yı da içine alır, ama başka yönlerden, Balkanlılar için Avrupalı, Bizanslılar için Frank’ın taşıdığı anlamı taşır. Kısacası, Avrupa Latin Hıristiyan dünyasıdır, Paris başkentidir, Fransızca da dilidir.”

Upward’ın açıkça belirttiği bu tecrit bölgede farklı bir tarihsel süreci de başlatır. Şimdi bölge halkları, kendini dışlayan Avrupa’ya aslında onlardan farkı olmadığını gösterme çabasına girer. Hatta zaman zaman kendi Balkanlılıklarını da inkâr eden bir dil geliştirirler. Örneğin Balkanların kuzey sınır efendisi kabul edilen Romenlerin cüretkâr kalemlerinden İonescu 1940’da şunları söyler:

“Orijinal ve otantik bir Balkan kültürü gerçekten Avrupalı olamaz. Balkan ruhu ne Avrupalıdır, ne de Asyalı. Batı hümanizmiyle hiçbir ilişkisi yoktur… Orada tutkular varlık gösterebilir, ama sevgi hayat bulamaz. İsimsiz bir nostalji kendini gösterebilir, ama belli bir yüz kazanamaz, bireyselleşemez. İnce alay yoktur, hatta ironi yoktur, yalnızca acıması, kaba köylü şakaları vardır… Hepsinden önemlisi Balkanlılar hayırseverlik nedir bilmezler. Dinleri, Katoliklerin ve Protestanların duygusal, psikolojik ve entelektüel dininden o kadar büyük bir farklılık taşır ki, din bile sayılamaz. Papazlar materyalist, pratik, sözcüğün Batılı anlamıyla ateisttir; eşkıyadır onlar, satraptır, kara sakallı, kurnaz, acımasız, dünyevi yaratıklardır.”

Balkanlı ile Avrupalının bu zıtlığı, maddi olmaktan öte bir zihin problemi olarak göze çarpar. Görüntüde, tarihsel birliktelik ya da otantik halde bir farklılıktan bahsetmek başlı başına bir kültür emperyalizminden ve zorlama bir stereo tipleştirmeden öte tavrı ortaya koymazken, bu kavramın bugünün küresel düzeninde kullanıla gelmesi hatta üstte bahsedildiği şekli ile tarihsel bir geçmişi yaşatması dikkat çekicidir.

Yakın tarihin en büyük trajedilerinden Bosna ve Kosova’da yaşanan savaşa dair Eylül 1990’da Saraybosna’da yayın yapan Oslobodenje (Kurtuluş) Gazetesi’nde yayınlanan bir makalede şöyle deniyordu[vi]:

“Böylece, Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası haline gelecek yerde, yeniden Balkanlaşıyoruz, Lübnan’da, Zagreb’te, Belgrad’da, Stara Pazova’da, Foça’da, Velika Kladuşa’da, Priştine’de ve Üsküp’te Balkanlaşma süreci kendini gösteriyor.”

Çalışmanın başında da denildiği gibi tarih bir aktarıcıdır. Zamanı durdurur bazen ve olanı olmadığı bir zamanda yeniden diriltir. Yunan tarihçi Constantinos Paparrigopoulos’un da ifade ettiği gibi; tarih sadece bir bilim değildir. Hem bugünün Kutsal Kitabı, hem de yarının anavatanıdır[vii].

Tarih aynı zamanda her politik ulusal oluşumun da ahlaki temelidir. Ama her zaman ahlakla hizmet etmeyebilir. Bu zamanlarda gerçeği farklı bir menfeze taşıyarak Balkanlar gibi bir coğrafik düzlemi siyasal bir arenaya devşirebilir. İşte tam bu noktada bölge ile bağlarımızı düşündüğümüzde aslolan problem kendini gösterir:

Bu bellek doğru okunmaz ve zamanın muktedirlerince tesis edilen yeni adlandırmalar bir politik yol haritası haline getirilmeye çalışılırsa ne olur?

[i] Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu, Çev. Şirin Tekeli, İletişim Yay., Ankara, İstanbul, 2010, s. 13.

[ii] Maria Todorova, Balkanlar’ı Tahayyül Etmek, Çev. Dilek Şendil, İletişim Yay., İstanbul, 2003, s. 87.

[iii] Yerasimos, a.g.e., s. 46.

[iv] Halil İnalcık, Türkler ve Balkanlar, BAL-TAM Türklük Bilgisi, III, Prizren, 2005, s. 20; Kemal Karpat, Balkanlar mad., DİA, V, İstanbul, 1992, s. 25.

[v] Allen Upward, The East and Europe: The Report of an Unofficial Mission to the European Provinces of Turkey on the Eve of the Revolution, Londra: John Murray, 1908, s. 50.

[vi] Galip Çağ, Avrupa’nın Ötekisi Balkanlar, Çankırı Karatekin Üniversitesi, ÇAVSAM Yay., Çankırı, 2012, s. 14.

[vii] Richard Clogg, The Greeks and Their Past, Historians as Nation-Builders: Central and South East Europe, eds. D. Deletant, H. Hanak, London: MacMillan Press &School of Slavonic and East European Studies of London University, s. 15.

Dr. Galip ÇAĞ : Bir Bellek Problemi: Balkan Kavramının Kullanımı – II

“Bu bellek doğru okunmaz ve zamanın muktedirlerince tesis edilen yeni adlandırmalar bir politik yol haritası haline getirilmeye çalışılırsa ne olur?” sualiyle bitmişti yazının ilk bölümü. Şimdi bu sorunun cevabıyla devam ediyoruz.

Batıya Bakarken Doğuyu Görmek!

Her ülke kendi dış politikasını belirler. Bunu belirlerken de birçok parametreyi devreye sokar. Coğrafik konum, ekonomik ortaklıklar, bölgesel dengeler gibi olgular bunların sadece birkaçıdır. Ancak Türkiye gibi ülkeler için bu parametreler genişler ve çeşitlenir. Bu açıdan bakıldığında tarihi ve tarihine dairleri Türk dış politikasının en mühim parametrik unsurlarıdır.

Türkiye Osmanlı geçmişi ile birçok coğrafyanın tarih ortağı oldu. Belki de aynı medeniyetin mirasçısı. Kendi adına devamcısı. Aradaki fark Birinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıktı. Zira Osmanlı sonrasında Anadolu’nun da içinde bulunduğu Doğu Akdeniz havzası için emperyal güçlerin çizdiği kader çizgisini takip etmeyen Türk halkı diğerlerinden farklı bir konuma kavuştu. İstiklal Harbi, kurgusal ulusçu söylem ve inşaların aksine doğal bir birlik ruhu oluşturdu. İşte bu noktada Türkiye bölgenin Osmanlı sonrasındaki –her ne kadar biraz süre alsa da- umudu haline geldi.

Cihan Harbi sonrasında Avrupa’da yaşanan çöküş, akabinde Büyük Ekonomik Bunalımla birleşince siyasal etkinlik gitgide azaldı. Avrupa artık bölgesel politikaları daha fazla önemseyen bir yapıya dönüştü. Eski kıtada yeni unsurlar ortaya çıkmaya başladı. Belki de Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na giden yolda kendini savaşın dışında bırakma gayesi ile attığı adımlar, çalışmanın da konusu olması hasebiyle, bilhassa Balkanlar’ı Osmanlı sonrasında bir kez daha birleşmeye yöneltti. Ancak başarılı olamadı.

İç politik istikrarsızlıklar Türkiye’nin dış politikasını oldukça sert bir şekilde etkiledi. Misak-ı Milli sınırlarına bağlılık algısı Türkiye’yi Balkanlar ve Kafkaslar başta olmak üzere mazisinin kesiştiği birçok bölgeden uzaklaştırdı. Belki de bu yüzden bölge ile olan mesafe gitgide açıldı.

90’ların başında Balkanlar’ın Osmanlı sonrasındaki belirsizlikleri bir çatışmaya dönüştü. Bölgeyi Osmanlı’dan kurtaran! milliyetçi kurgu şimdi kendi kendini tüketen bir hastalığa dönüştü. Bu noktada Batı’nın geçmişte bölgeyi yaftaladığı az gelişmişlik ve Avrupalı olmama durumu kendini bir kez daha gösterdi. Daha evvel Balkan Savaşları’nın Avrupa’nın bitim ucunda meydana getirdiği felaketin sebeplerini arayan! medeni Batı’nın uzun bir araştırma sonucu kaleme aldırdığı rapor[1] mühim tespitler ortaya koydu:

Balkanlarda karşı karşıya geldiğimiz acı gerçek şu: Eski Çağlardaki gelişmelerin, yalnızca Türk egemenliği dönemindeki değil, ondan daha önceki gelişmelerin sonucu, Avrupa kıtasının güneydoğusuna, Avrupalı olmayan ve bugüne dek Avrupalı olmama niteliğini büyük ölçüde koruyan bir medeniyetin hâkim olmasıdır.”

Aynı raporun bu ifadeyi de içerecek şekilde 1993’te Kosova ve Bosna’da yaşananlar sonrasında yeniden yayınlanması ile yaşananlara dair önemli bir yeni bakış ortaya çıktı. Zira raporun bu şekilde yeniden yayınlanması 100 yıllık bir araya rağmen Batı zihnindeki Balkan algısının henüz değişmediğini ortaya koydu. Edward Said burada yaşanan önyargı temelli ötekileştirmeyi oryantalizm adı ile formüle ederken şunları söylüyordu[2]:

“Onunla ilgili önerme ortaya atarak, görüş belirterek, tanımını yaparak, öğreterek, çözümleyerek, yöneterek doğuyla uğraşan kurum, özetle Doğu’ya tahakküm kurmanın, onu yeniden yapılandırmanın ve üzerinde otorite sahibi olmanın batılı yoludur.”

Oryantalizmi Balkanlar üzerine entegre ederek ortaya konan Balkanizm kavramının temel noktası; oryantalizmin doğuyu ötekileştirmesi ile tamamıyla özdeşleşir. Zira Osmanlı sonrası Balkanlar üzerine çalışan birçok araştırmacı Müslüman doğu ile Hıristiyan Doğu’nun aynı kefeye konulduğunu, bunun da aslında Batı’da tam bir Hıristiyan tekelinin olmadığının bir ispatı olarak görülmesi gerektiğini ifade eder. O zaman burada sorulması gereken asıl soru şudur:

Balkanları bu kadar doğu yapan ya da başka bir ifade ile Batı’dan koparan şey nedir?

Balkanlar mı? Balkan Ülkeleri mi?

Bozidar Jezernik Balkan Yarımadası’nın 19. yüzyıla kadar bir ismi olmadığını bu ismin August Zeune isimli Alman bir coğrafyacı tarafından verildiğini ifade eder. Hatta Türkçe’de bir nevi sıfat olarak dağlık manasına gelen Balkan kelimesinin sehven bir özel ada dönüştürüldüğünü iddia eder.[3] Bu durum aslında bölgeye dair sınırsal ve coğrafik muğlaklığı farklı bir boyuta taşır. Kaldı ki tarihin derinliklerinde şimdiki bölge “devletlerinin her birinin toprağı, modern ardıllarının toprağından büyüktü. Bunun sonucunda, modern dönemde her Balkan ulusu, atalarının bölgenin büyük bir bölümünü kontrol ettikleri bir zamana dönüp bakabiliyor. Bu anılar modern zaman siyasetçilerince, “büyük” Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan veya Yunanistan’ı destekleyen tarihsel emsaller olarak, çoğu kez çatışmaya yol açacak şekilde canlandırılıp kullanılacaktı. Oysa bu “büyük” Ortaçağ devletleri içinde yaşayan herkesin gerçekten Sırp, Hırvat vb olduğuna inanmak anakronizmden başka bir şey değildir. Devletler genişlediler, küçüldüler ve burada yaşayanlar, en azından resmen, farklı bir derebeyinin tebası haline geldi. Pratikte kendi yerel önderlerinin tebası olarak kaldılar ve vergiler ödeyemeyecekleri seviyeye çıkmadığı, hayatları ve mülkleri güvende olduğu sürece krallarının Sırp mı, Bulgar mı yoksa Bosnalı olduğuna aldırmadılar?[4]

Üstteki değerlendirme aslında bugünün bölge araştırmacılarının içine düştüğü mühim bir çıkmazı ortaya koyuyor. Doğru şekilde adlandıramadığınız, tanımlayamadığınız, sınırlandıramadığınız bir coğrafi alanı nasıl olur da çözümleyebiliriz? Bölgede aktif olarak tartışılagelen birçok problemin kökü de tam olarak bu tanımsızlık değil midir? Lafız ile mefhum burada birbirinden ayrılmamış mıdır?

Son birkaç yıldır sadece Türkiye’de değil Balkanlar’da da bu manada bir belirsizliğin olduğunu düşünenler var. Bu düşünceye sahip olanlar genelde bölgedeki Türkiye algısını iki temel algı üzerine inşa ediyorlar. Bunlardan ilki Türkiye’nin yükselen bir değer olarak bölgede bir fırsat ve kaynak odağı olduğu düşüncesinde olanlardır ki bu algıya sahip olanlar genelde halkının önemli bir kısmı Müslüman olan ve kadim bağlarla Türk İslam kültürüne yakın duran bölge devletleridir. Ancak bunun yanında bugün Batıda bir hayalet gibi gezen Osmanlı geçmişinin modern karabasanı gibi algılatılan Neo – Osmanlıcılık düşüncesi ile ürkek davrananlar da mevcut elbet.

Türkiye’de her daim taze tutulan Osmanlı-Türkiye-Balkan Müslümanları bağı bugün tüm bölgede hâkim bir algı değil. Bu sert iddia şüphesiz ki adet olagelen Osmanlı Balkanı söylemine ters bir tavır gibi durur. Ancak salt tarihsel atıflarla ayakta tutulmaya çalışılan bölge ile olan yakın ilişkilerin, bugün Batı’nın kültür emperyalizmi karşısında direnmekte zorlandığına dair oldukça somut veriler bulunmaktadır. Örneğin Gallup Balkan Monitor’un 2010 tarihli anket sonuçlarına göre, Arnavutluk’ta halkın yüzde 75,1’i, Bosna-Hersek’te yüzde 60,2’si, Kosova’da yüzde 93,2’si ve Makedonya’da 76,6’sı Türkiye’yi dost ülke olarak görüyor. Ne var ki, Batı Balkanlar’ın Müslüman nüfusu yoğun olmayan ülkelerinde durum farklılaşıyor. Örneğin, 2010’da Hırvatistan’da halkın yüzde 26,7’si Türkiye’yi dost ülke olarak görürken, bu sonuç Karadağ’da yüzde 33,5, Sırbistan’da ise yüzde 18,2 gibi düşük bir düzeydeydi[5]. Bu noktada algısal farklılıkların ya da belki de hataların sadece Türkiye’de değil bölgede de hâkim olduğu ve bunda etnik ve/veya inanca dayalı ayrışmanın etkili olduğu açıkça görülüyor. Bu durumda bahsedilen farklılıklar göz önüne alındığında tüm bu ayrışmayı göz önüne almayıp coğrafyanın bu ülkeler özelinde değil de Batı emperyal zihninin üretimi bir tanımlama ile Balkanlar olarak tanımlanması ne derece uygun düşer, tartışılmalıdır.

Politika politikacıların işidir. Politikacının temsil ettiği ya da ettiğini iddia ettiği halk birçok defalar politikanın temel prensipleri ile çelişir. Çünkü politikaların hızlı ve sert değişimlerine rağmen zihinler kolay değiştirilemez, dönüştürülemez. Algılar yönlendirilebilir kolayca ama olguları çarpıtmayı becerebildiği sürece, gizli el. Karpat bu gizli eli tarihsel milliyetçilik şeklinde isimlendirir. Ona göre; “Tarihsel milliyetçilik, genellikle yanlış varsayımlar üzerine kuruludur ve mitlerle beslenir, fakat siyasal devletlerin kurulmasında temel bir rol oynama ve insanlık tarihinin gidişini belirleyici bir biçimde etkileme kapasitesine sahip olağanüstü güçlü bir öğretidir.[6]

Bahsedilen politikacı ve değiş(e)meyen zihniyet meselesine iki somut örnek olması hasebiyle çok değil birkaç yıl önce ülkemizi ziyaret eden iki bölge devlet başkanının başına gelenleri hatırlamak yerinde olacaktır.

“Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’un 20 Mart 2012’deki Ankara ziyareti son derece başarılı geçti aslında. Türk ve Bulgar heyetleri arasında basın, ulaştırma, iletişim teknolojileri, turizm, kültür, ekonomi ve enerji gibi alanlarda 17 belgeye imza atıldı. Bu yönde başarılı bir ziyaretin gerçekleşmiş olmasına rağmen, Bulgar medyası buradan da olumsuzluklar çıkartmayı başardı. Her şeyden önce Türkiye’nin vaatlerini yeterince samimi bulmayanlar ve Türklere güvenilmemesi gerektiğini söyleyenler oldu. Borisov’un resmi karşılama töreni kıtasını Türkçe olarak “Merhaba asker” diye selamlaması ise Bulgar milliyetçilerini kızdırdı. Borisov’un bu şekilde Türkçe seslenmesini Bulgarlar açısından aşağılayıcı bulanlar oldu.

5-6 Nisan 2012’de Türkiye’ye resmi ziyaret gerçekleştiren Arnavutluk Başbakanı Sali Berişa’yla da Borisov’a benzer bir durum yaşandı. Ankara’da yaptığı konuşmasında Berişa Türklerle Arnavutları kardeş milletler olarak nitelediği için, böyle nitelemeyi hazmedemeyen Arnavutluk medyasında adeta bir eleştiri bombardımanına tutuldu[7].”

Şimdi bu iki durumu bugünün Türkiye – “Balkanlar” ilişkilerini tarihsel bir örüntü ile ortak mazi bağlamında pembe bir tabloya aktaran zihinler için bir kez değerlendirmekte fayda vardır.

Tük dış politikası son yıllarda yukarıda ifade edilen çıkmazda büyük bir kararsızlık içerisinde. Öncelikle Balkanlar’a ontolojik mi epistemolojik mi bakılacak? Bu noktada iki alternatifin de kendi içerisinde sahip olduğu tutarsızlık, temel problemin alternatiflerden öte aslen kavramın kendinin tarihsel öncüllerinin tutarsızlığını ortaya koyar. Biraz daha net bir tavır ortaya koymak gerekirse bu problemin temeli küreselleşmenin bizatihi kendisidir denebilir. Karpat durumu, küreselleşme, esas olarak, çeşitli sosyo-politik birimlerin ekonomik, kültürel ve siyasal olarak daha geniş bir oluşum içinde erimesi sürecidir[8] şeklinde özetler. Bir anlamda küreselleşme ile bahsi geçen sosyo-politik birimler gitgide tek tipleştirilir ve farklılıklar / zenginlikler zamanla unutulur. Bu durumun politik bir söylem ve dahi jargon haline gelişi doğru bakışın ortaya konmasını engeller.

Bu kısma dair yapılacak son değerlendirmeyi şu şekilde özetlemek mümkündür:


Tarihsel gerçeklik muhakkak ki inkâr edilemez. Bu gerçekliğin kurguladığı bölgesel yapılar ve adlandırmalar da öyle. Ancak tarihin reelliği kadar bu reelliğin politikacılar tarafından yorumlanışı da başka bir realiteyi ortaya koyar. Önce de ifade edildiği üzere tarih sadece bir hafıza değil aynı zamanda her politik oluşumun da ahlaki temelidir[9]. Bu ahlaki temelin bir şekilde olması gereken mecranın dışında çıkar odaklı bir yöne kaydırılması günümüz politik söylemi ve bölgeye dair değerlendirmeleri noktasında bir takım yanlışları beraberinde getirir.

Bugün Türkiye’nin AB üyeliğinin temelinde de inkâr edilemeyecek bir Balkan bölge istikrarı çabası yatmaktadır. Bölgede Türkiye’nin önderliğinde sağlanabilecek bir istikrar Avrupalılık iddiasında ısrarcı Türkiye’nin[10] en azından Avrupa’nın güneydoğu bölgesindeki etkisi açısından mühim bir referans olabilecektir.

Doğru Görmek İçin Doğru Bakmak

Yukarıda sunulan tüm argümanlar ve değerlendirmelerin temel iddiası Osmanlı’nın Rumelisi’nin ya da Avrupa’nın Güneydoğusunun – Balkanlar değil- bugün artık yeni bir tanımlamaya ihtiyaç duyduğudur. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında mazinin karanlık günlerine yeniden dönen ve bir kaos yumağı haline gelen bölgenin tam da bu özelliği mebdesinde kavuşturulduğu “Balkanlılık” kisvesinin bir şekilde değiştirilmesi; söylemde değişmeyecekse bile uygulamada yeni bakışlarla analiz edilmesi zaruridir. Halkının neredeyse tamamının Müslüman olduğu bir bölge ülkesi ile yine tamamına yakınının Katolik olduğu bir bölge ülkesinin aynı kavramla adlandırılırken – coğrafik dahi olsa – aslında 20. yüzyıl başında yapılan tek tipleştirmelere hizmet edildiğinin farkına varılması gerekmektedir.

Konuya vakıf birçok araştırmacının Balkan, Balkanlar, Balkanlı, Balkanlaşmak gibi tabirlerin suniliğini ortaya koyan çalışmalar yapmak suretiyle bugün bazı kabulleri reddetme çabaları Türkiye’de de etkisini göstermektedir. Bu sayede artık Balkanlılıktan öte kendi ülke ve kültürlerinin bir parçası olarak adlandırılmaları konusunda zaman zaman milliyetçiliğe kayan çizgilerde mücadele veren bölge ülke ve halklarının sözlerine kulak vermek gerekmektedir. Bu sese kulak vermek yerine sadece Osmanlı ve öncesine yapılan atıflarla uzun yıllardır emperyal sistemin içerisinde ezilen bu halkların tümünü politik bir planın içerisine almak dahası yakınlaşmak mümkün değildir. Bu ikaz dikkate alınmaz ve bölgede manen, Türklükleri ve Müslümanlıklarını muhafaza yolu ile Türkiye’ye bağlı kalan ve bir dayanak noktası olarak gören halklar Balkanlılık üzerinden tanımlanmaya çalışılırsa bir çözüm odağına kavuşmak oldukça zorlaşacak, hatta belki de bahsi geçen Türk İslam ahalisi bir tercih kavşağına çekilerek içinde bulundukları şartlar daha da zorlaştırılacak.

Soğuk Savaş sırasında Doğu ve Batı arasında inanç ve siyasi anlamda bir ara nokta haline gelen Yugoslavya’nın dağılıp yeni konjonktürün bir kez daha Balkanlar şeklinde tanımlanması ile hortlayan bölgesel tek tipleştirmenin bugün Türk Dış Politikası’nın da aşması gereken bir arıza olduğu düşünülmeli; acilen Balkan uzmanları değil, ülke uzmanları yetiştirmeye başlanmalıdır. Ancak bu takdirde doğru parametre ve paradigmalar oluşturulabilecek, dillerden düşmeyen tarihsel atıflar çok daha net bir düzleme oturtulabilecektir.

[1] Report Of the İnternational Commission to İnquire in to the Causes and Conduct of the Balkan Wars, Washington D.C.: Carneigne Endowment for İnternational Peace, 1914. Konuya dair bir değerlendirme için bkz. Galip Çağ, “Balkan Savaşlarına Uluslararası Bir Bakış: 1914 Carnegie Vakfi Raporu”, I. Uluslar arası Balkan Kongresi 24-26 Eylül 2012, Süleyman Şah Üniversitesi., 2012 ss. 1409-1422.

[2] Edward W. Said, Orientalism, New York: Pantheon, 1978, s. 3.

[3] Bozidar Jezernik, Vahşi Avrupa, Batı’da Balkan İmajı, Çev. Haşim Koç, Küre Yay., İstanbul, 2006, s. 1.

[4] Andrew Baruch Wachtel, Dünya Tarihinde Balkanlar, Çev. A. C. Akkoyunlu, İstanbul, 2009, s. 53.

[5]http://www.tepav.org.tr/upload/files/13353636229.Turk_Dis_Politikasi_Balkanlar_da_Nasil_Algilaniyor.pdf
(E. 05.05.2014)

[6] Kemal Karpat, “The Balkan National States and Nationalism: İmage and Reality”, Islamic Studies, Özel sayı: Islam in the Balkans, XXXVI / 2-3 (1997), s. 329.

[7]http://www.tepav.org.tr/upload/files/13353636229.Turk_Dis_Politikasi_Balkanlar_da_Nasil_Algilaniyor.pdf (E. 25.05.2014)

[8] Kemal Karpat, “Küreselleşme, Üst Kültür ve Geleneksel Etnik-Dinî Kimlik”, Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve İdeoloji, Timaş Yay., İstanbul, 2009, s. 93.

[9] Dritan Egro, “Tarihçi mi? Siyasetçi mi? Devlet İnşacıları Olarak Balkan Tarihçileri”, Çev. Galip Çağ, Tarih Okulu Dergisi, XI, Eylül-Aralık 2011, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir, 2012, s. 132.

[10] Baskın Oran, “Türkiye’nin Balkan ve Kafkasya Politikası”, AÜSBF Dergisi, L / 1, Ankara, 1995, s. 274.

BALKANLAR DOSYASI /// Dr. Galip ÇAĞ /// Bir Bellek Problemi : Balkan Kavramının Kullanımı – 1


Dr. Galip ÇAĞ /// Bir Bellek Problemi : Balkan Kavramının Kullanımı – 1

İsim krizinin çözüldüğü iddiası ve Yunanistan’daki büyük yangın, bir süredir Balkan coğrafyasından uzak kalan gözleri bu bölgeye yeniden çevirtti. Zira sorunları artık oldukça mikro düzeyde ve bir paradoks haline gelmiş olan bölgede, sürekli güncellenen bir dış politik bakışın zaruriliği herkesçe malumsa da pratikte çok fazla eyleme dökülmediği de açık. Kadim sorunların bölgede artık etnik bir varoluş meselesi haline geldiği düşünüldüğünde, bu eylemsizliğin, en başta kavramlar üzerindeki hataların giderilmesine bağlı olarak giderilebileceği fikri önem kazanmaktadır. O vakit iç politikada başlayan yeni dönemle birlikte Balkanlar’a dair kavramsalsorunlara da yeni bir bakış getirmenin vakti gelmiş olabilir.

* * *


İnsanın bir belleğe sahip olması gibi toplumlar ve dahi dünya da bir belleğe sahiptir. Bu bellek tarihtir. Ancak zaman zaman insanın belleği ile tarihin belleği birbirine karıştığında ortaya kaotik bir sarmal çıkar. Gerçek ile kurgu birbirine karışır. Bu karmaşa bazen doğruya evirebilir kendini ancak bazen tarih boyunca da süregelir. Balkan kavramı bu tarz bir süreğenliğin en net örneklerinden biridir. Zira batı belleğinin de kurucu metni kabul edilen İlyada, uygarlık ve barbarlıkarasındaki sınırı çizerken bugüne dek sürecek olan ve belki de Truva Savaşı’na son verecek barışın da adresini verir[i]: Balkanlar.

Emperyal bir düzlemde ve gücün sahiplerinin kendi aritmetiklerini oluşturdukları bir yüzyılda ortaya koydukları yeni adlandırmalar, bugünün dünyasının gerçekleri haline getirildi. Şimdi de yenidünya, politikalarını bu kavramlar üzerine inşa etmeye çalışmakta. Ötekileştirmeler, itibarsızlaştırmalar ve dahi tek tipleştirmeler de kaçınılmaz olmakta elbette. Bu tartışmayı, daha evvel sorulmuş ancak yakın tarihin gürültülü münakaşaları içerisinde fazlaca duyulamamış bir soru ile devam ettirmek yerinde olacaktır[ii]:

Coğrafi ya da tarihsel açıdan Balkanlara ait oldukları söylenenler bu adla nasıl baş ederler? Ya da Balkan/lar bir adlandırma mı, sınıflandırma mı, yoksa sınırlandırma mıdır?

Balkan kavramı ortaya çıktığı andan itibaren Batı’nın bir yanlışlayanı, negatif yanı ya da ötekisi olarak şekillendi. Anakaranın bu kısmına hak etmediği bir imaj kurguladı. Bölgenin halkları da edilgen bir nesne haline getirilerek bu yeni hali kabullenmek zorunda bırakıldılar.

Ancak bu tanımlama süreci stabil şekilde kalmadı ve sürekli gelişti. Örneğin Balkan/ları tanımlarken kullanılan yeni sayılabilecek bir kavram var şimdilerde: Kanonik topraklar.

Kanonik tabiri; edebiyat ve sanat vasıtasıyla yaratılmış "hayali evren"in karakterlerinden ve kavramlarından bahsederken kullanılır. Bu karakterler ve kavramlar, ilgili eserlerin hayranları tarafından gerçekmiş gibi kabul edilir ve hayali evrenin bir öğesi haline getirilir. Kanonik sözcüğü bu karakterlerin ve kavramların orijinalliğini simgelerken, "kanonik olmayan" tabiriyle, uyarlama ve yan ürünlerdeki öğeler kastedilir. Bu durumda kanonik olan, Avrupa’nın yeni hali midir yoksa bunun karşısında Balkanlar mıdır? Tartışma tam da burada başlar.

Balkanlar’ın durumunu ifadede kullanılabilecek bir diğer kavram da aksiyomatiktir. Aksiyomatik, kanıtlanmamış ama doğru olduğu kabul edilen bilgilere dayalı olan olgular için kullanılır. Farklı disiplinlere dair bilimsel bilgi türlerini karşılasa da 19. yüzyıl sonrasının inşa edilmiş Güneydoğu Avrupası’nın Balkan/lar’a dönüşümünün karşılığı gibidir. Doğrulanmamış ama kabul edilmiş!

* * *


14. yüzyıl Avrupa’da unutulan bir mazinin yeniden tezahürü gibidir. Attila’nın öncülüğünde Avrupa’nın tepesine inen “karabulut” 10. yüzyıl itibariyle etkisini kaybetmiş ancak kaybolmamıştır. Türkler sadece unutulmuştur bu süreçte. Bu çalışmada bellek problemi derken kastedilen ilk problem de tam burada başlar.

Osmanlı Türkleri’nin bölgeye yeniden gelişi ve sadece Türklükleri ile değil bu kez İslam kimliğiyle de hâkim oluşları, belleği devreye sokar. Bu kez durum çok daha vahimdir, Avrupa için. Belki de bilerek unutulur bu her yerinden rüzgar almaya müsait[iii] coğrafya. Avrupa’nın güneydoğu bitim ucu artık Avrupa/lı değildir. Ancak İnalcık ve Karpat Balkan kelimesinin coğrafik bir tanımlama olduğunu; hem özel hem de cins bir isim olarak dağlık, sıradağ, engebeli, Bulgaristan’ı Batı’dan Doğu’ya bölen dağ silsilesi manasına geldiğini belirtirlerken[iv], bu kelimenin nasıl olup da bir tahkir malzemesi, siyasal bir sınır hatta ideolojik bir söylem haline geldiği konusu ciddi bir muammadır. Kaldı ki kaynakların, bölgenin bu yeni adlandırma ile ilgili olarak verdiği tarihlerde mutabakat olmamakla birlikte 18. yüzyıl öncesine tarihlendirme (18. yüzyıl Robert Vaugongy, 19. yüzyıl Ami Boue) yapılmaması Balkan adının ancak bu yüzyıllar itibari ile dünya gündemine bir siyasal söylem olarak girdiği gerçeğini ortaya koymaktadır.

Avrupa’nın Doğu Sınırında Gezinmek

Balkanlar’ın Doğu ile Batı arasında bir araf oluşu meselesi 20.yüzyılın başında bazı kalemlerce dile getirilmeye başlanmıştı bile. Allen Upward Avrupa ile yani modern dünya ile doğu arasındaki ayrımı, oryantalist bir bakışla şu şekilde açıkça ifade etti[v]:

Balkan dünyasının gözünde tanrı rolünü oynayan Avrupa Adriyatik Denizi’nde sona erer. Avrupa, uygarlığının beşiği olan, Avrupa’nın kutsal bir boğa tarafından dünyaya getirildiği topraklar o Avrupa’nın parçası sayılmaz. Siyasal gerekçelerle Rusya’yı da içine alır, ama başka yönlerden, Balkanlılar için Avrupalı, Bizanslılar için Frank’ın taşıdığı anlamı taşır. Kısacası, Avrupa Latin Hıristiyan dünyasıdır, Paris başkentidir, Fransızca da dilidir.”

Upward’ın açıkça belirttiği bu tecrit bölgede farklı bir tarihsel süreci de başlatır. Şimdi bölge halkları, kendini dışlayan Avrupa’ya aslında onlardan farkı olmadığını gösterme çabasına girer. Hatta zaman zaman kendi Balkanlılıklarını da inkâr eden bir dil geliştirirler. Örneğin Balkanların kuzey sınır efendisi kabul edilen Romenlerin cüretkâr kalemlerinden İonescu 1940’da şunları söyler:

“Orijinal ve otantik bir Balkan kültürü gerçekten Avrupalı olamaz. Balkan ruhu ne Avrupalıdır, ne de Asyalı. Batı hümanizmiyle hiçbir ilişkisi yoktur… Orada tutkular varlık gösterebilir, ama sevgi hayat bulamaz. İsimsiz bir nostalji kendini gösterebilir, ama belli bir yüz kazanamaz, bireyselleşemez. İnce alay yoktur, hatta ironi yoktur, yalnızca acıması, kaba köylü şakaları vardır… Hepsinden önemlisi Balkanlılar hayırseverlik nedir bilmezler. Dinleri, Katoliklerin ve Protestanların duygusal, psikolojik ve entelektüel dininden o kadar büyük bir farklılık taşır ki, din bile sayılamaz. Papazlar materyalist, pratik, sözcüğün Batılı anlamıyla ateisttir; eşkıyadır onlar, satraptır, kara sakallı, kurnaz, acımasız, dünyevi yaratıklardır.”

Balkanlı ile Avrupalının bu zıtlığı, maddi olmaktan öte bir zihin problemi olarak göze çarpar. Görüntüde, tarihsel birliktelik ya da otantik halde bir farklılıktan bahsetmek başlı başına bir kültür emperyalizminden ve zorlama bir stereo tipleştirmeden öte tavrı ortaya koymazken, bu kavramın bugünün küresel düzeninde kullanıla gelmesi hatta üstte bahsedildiği şekli ile tarihsel bir geçmişi yaşatması dikkat çekicidir.

Yakın tarihin en büyük trajedilerinden Bosna ve Kosova’da yaşanan savaşa dair Eylül 1990’da Saraybosna’da yayın yapan Oslobodenje (Kurtuluş) Gazetesi’nde yayınlanan bir makalede şöyle deniyordu[vi]:

“Böylece, Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası haline gelecek yerde, yeniden Balkanlaşıyoruz, Lübnan’da, Zagreb’te, Belgrad’da, Stara Pazova’da, Foça’da, Velika Kladuşa’da, Priştine’de ve Üsküp’te Balkanlaşma süreci kendini gösteriyor.”

Çalışmanın başında da denildiği gibi tarih bir aktarıcıdır. Zamanı durdurur bazen ve olanı olmadığı bir zamanda yeniden diriltir. Yunan tarihçi Constantinos Paparrigopoulos’un da ifade ettiği gibi; tarih sadece bir bilim değildir. Hem bugünün Kutsal Kitabı, hem de yarının anavatanıdır[vii].

Tarih aynı zamanda her politik ulusal oluşumun da ahlaki temelidir. Ama her zaman ahlakla hizmet etmeyebilir. Bu zamanlarda gerçeği farklı bir menfeze taşıyarak Balkanlar gibi bir coğrafik düzlemi siyasal bir arenaya devşirebilir. İşte tam bu noktada bölge ile bağlarımızı düşündüğümüzde aslolan problem kendini gösterir:

Bu bellek doğru okunmaz ve zamanın muktedirlerince tesis edilen yeni adlandırmalar bir politik yol haritası haline getirilmeye çalışılırsa ne olur?

[i] Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu, Çev. Şirin Tekeli, İletişim Yay., Ankara, İstanbul, 2010, s. 13.

[ii] Maria Todorova, Balkanlar’ı Tahayyül Etmek, Çev. Dilek Şendil, İletişim Yay., İstanbul, 2003, s. 87.

[iii] Yerasimos, a.g.e., s. 46.

[iv] Halil İnalcık, Türkler ve Balkanlar, BAL-TAM Türklük Bilgisi, III, Prizren, 2005, s. 20; Kemal Karpat, Balkanlar mad., DİA, V, İstanbul, 1992, s. 25.

[v] Allen Upward, The East and Europe: The Report of an Unofficial Mission to the European Provinces of Turkey on the Eve of the Revolution, Londra: John Murray, 1908, s. 50.

[vi] Galip Çağ, Avrupa’nın Ötekisi Balkanlar, Çankırı Karatekin Üniversitesi, ÇAVSAM Yay., Çankırı, 2012, s. 14.

[vii] Richard Clogg, The Greeks and Their Past, Historians as Nation-Builders: Central and South East Europe, eds. D. Deletant, H. Hanak, London: MacMillan Press &School of Slavonic and East European Studies of London University, s. 15.