T.C.’NİN TEM FAALİYETLERİ DOSYASI /// ZEYNEP AY : YEŞİL YAŞIYOR MU ???, ÖLDÜRÜLDÜ MÜ ??? & Yeniden YEŞİL’lendi MİT’in Bağları (PKK DİYARBAKIR ESKİ BÖLGE SORUMLUSU YAZDI !!!!)


ZEYNEP AY : YEŞİL YAŞIYOR MU ???, ÖLDÜRÜLDÜ MÜ ??? & Yeniden YEŞİL’lendi MİT’in Bağları

PKK TERÖR ÖRGÜTÜ DİYARBAKIR ESKİ BÖLGE SORUMLUSU YAZDI !!!!

JİTEM, PKK’yı bitirmek için kurulmuştu, ancak zamanla asli görevini unutarak korku yayan bir güce dönüştü. Bu korkuyu yayınların başında da Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım geliyordu. Adından çokça söz ettiren, yaşayıp yaşamadığı bile tartışmalı Yeşil kimdi?

Yeşil kod adıyla bilinen Mahmut Yıldırım 1951 yılında Bingöl’ün Solhan ilçesinde doğdu. 1973’te Bingöl Genç İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından kullanıldı ve ilişki aynı yıl MİT Tatvan Bölge Müdürlüğü’ne devredildi.

Yıldırım, Elazığ’da 1977’de Etibank Ferro Krom tesislerinde puantör olarak göreve başladı. İşlemleri 20938 sicil numarası üzerinden yapılıyordu. Bu elbette derin devletin Yıldırım’ı gizleme operasyonuydu. Tam dört yıl sonra farklı bir göreve soyunup, farklı bir isimle anılmaya başladı. Ahmet Demir, Mehmet Kırmızı sahte kimliklerini kullanan, Güneydoğu’da "Sakallı" adıyla bilinen Mahmut Yıldırım’ın geçmişi bir ölçüde deşifre edilebildi. Bir dönem MİT’te, bir dönem JİTEM’de görev aldığı anlaşıldı. JİTEM subayı Ahmet Cem Ersever’in öldürülmesinden, Güneydoğu’daki pek çok fail-i meçhul cinayete kadar sayısız olayda tetikçilik yaptığı belirlendi. Hatta Abdullah Öcalan’ın Suriye’de öldürülmesi için görevlendirilen ekipte de yer aldığı öne sürüldü.

Susurluk kazası Türkiye’de derin yapılanmanın perde arkasını araladı. Hiç duyulmayan isimler, fail-i meçhuller, cinayetler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Dönemin hükümeti bu olayın arka planını araştırmak için Kutlu Savaş’a bir rapor hazırlattı. Raporda en kritik bilgiler Yeşil’le ilgili olanıydı. Susurluk raporunda Yeşil hakkındaki bazı bilgiler şöyleydi:

-Mahmut Yıldırım Tunceli Jandarma Bölge Komutanlığı’nın emirleriyle ve anılan komutanlık adına, Nazimiye ve Ovacık bölgelerinde istihbari bilgiler toplayarak, güvenlik kuvvetleriyle birlikte uygulamalara katılmıştır.

– Bu çalışmalar sonucunda bölgedeki vatandaşlar nezdinde deşifre olması nedeniyle, Jandarma Asayiş Komutanı tarafından Diyarbakır’a çekilmiştir. Bu dönemde Tunceli J.A.K.’nda bir personelimizle tanışan adı geçen, Diyarbakır’daki Jandarma Asayiş Komutanı’na bağlı olarak kırsal alanlarda çalışmalar yaptığını ifade etmiştir.

– 27.05.1992 tarihinde Muş ilinde güvenlik kuvvetlerince yakalanan 5 PKK mensubu, sorgu amacıyla Özel Harekât Şube Müdürlüğü’ne götürülmeleri sırasında adı geçen tarafından öldürülmüşlerdir. Bingöl birimimizde görevli 2 personelin de adının geçtiği olayla ilgili olarak, 28.05.1995 tarihli Ahmet Yeşil adı, imzası ve "Asayiş Kolordu Komutanlığı Görevlisi" ibareli bir yazı bulunmaktadır.

-Etibank Teftiş Kurulu’nca düzenlenen 27.11.1997 tarih, 3/29 sayılı rapora göre ‘Yeşil kod Mahmut Yıldırım’ Şubat 1977 tarihinden itibaren Şubat 1997 tarihine kadar Etibank Elazığ Ferrokrom Tesislerinde işçi olarak çalışmış, maaş almış, emeklilik primi ödenmiştir.

-Ahmet Demir adına Ziraat Bankası Heykel Şubesi’nde açılmış bir hesapta tehdit, şantaj ve cinayet sonucu toplanan haraçların bir bölümü yer almaktadır.

-Emniyet Teşkilatı, MİT ve Jandarma bu kişiyi yakından tanımakta, takip etmekte, dinlemekte, bilgileri arşivlemekte sadece adamı frenleyip, durdurmamaktadırlar. Neden? Bu haklı sualin en mantıklı cevabını Yeşil’in iş ve eylemlerinin kamu kurumlarının genel tercihlerine aykırı olmaması, ters düşmemesinde bulmak gerekir. Dolayısıyla Cem Ersever’e karşı alınan tedbirin bir örneğini Yeşil için düşünmenin bir gereği yoktur.

-Milli İstihbarat Teşkilatımız "Adı geçenle 30 Kasım 1996 tarihinden itibaren irtibatımız kalmamıştır" demektedir. Aslında arşivindeki iç karartıcı bilgilere rağmen bu kişiyle olan irtibatı sebebiyle MİT’in sorgulanması gerektiği düşünülmektedir. Jandarma ilgililerinin durumu ise aynıdır. Bu kişiyi devlet görevine gönderenlerin yani MİT’in 30 Kasım 1996’ya kadar yaptığı her türlü işlem kontrol edilmeye değer.

*

Yeşil ile ilgili en ilginç olay Emniyet ile MİT arasında 1995 yılında yaşandı. Yeşil, Ankara’da bir pavyondan içeri girerken polislerle kavga ediyor ve emniyete getiriliyor. Burada ağır bir sorguya alınan Yeşil’ in üzerinden, “İçişleri Bakanlığı İstihbarat Dairesi ve Başbakanlık İstihbarat Dairesi istihbarat elemanı” kimlikleri çıkıyor. Yakalandığında tespit edilen kod adı Hasan Tanrıkulu.

Kutlu Savaş’ın tespitlerine göre, Yeşil, aralarında Hurşit Han gibi uyuşturucu kaçakçılarının da bulunduğu kişilerden haraç topluyor. Milyarlarca lirayla gezmesi gerekirken, küçük paraların hesabını yapıyor. Savaş’a göre, Yeşil topladığı paraları “bağlı bulunduğu amirlerle birlikte” yiyor.

Yeşil ayrıca haraç müessesesini itirafçılar arasında yaygınlaştırmak için, bir telefon konuşmasında “Yiyin” talimatını veriyor. Raporda Yeşil’ in bu talimatı şöyle aktarılıyor: “Akıllı olun, yalnız başınıza yemeyin. Paylaşın. Aksi halde size bu kazancı yedirmezler. Kustururlar.”

Peki Yeşil yaşıyor mu? Yaşıyorsa nerede saklanıyor? Bazı iddialara göre Yeşil ölmedi. Hâlâ hayatta. Kimilerine göreyse çoktan öldü. Hayatta olsa mutlaka ortaya çıkardı. Eski özel harekatçı Hüseyin Oğuz Yeşil’in ölüp ölmediğiyle ilgili şu açıklamayı yapmıştı: “Veli Küçük’ün tetikçisi Yeşil ölmedi, Ankara’da yaşıyor. Biliyorum çünkü yaşayabilmek için Yeşil’i takip etmek zorundayım. Malatya’da görevliyken tanışmıştık. İstinbarat bağlantılarımın yanı sıra, halen görüştüğüm farklı kaynaklarım var. Yani kaderbirliği yaptığım arkadaşlarım var. Yeşil benim düşmanım değil bende Yeşil’in düşmanı değilim ama Yeşil’i ilk tarif eden insan benim.

Ben şimdi diyorum ki Yeşil de çıkıp konuşacak. Yeşil’i daha önce kimse yakalayamazdı. MİT’te, jandarmada çalışmıştı. Ama artık o bağlantıları yok. Yeşil, yakalanmasa bile ilişkileri deşifre edildi. Yeşil ya ortaya çıkacak ya da yakalanacak. Yeşil çıkar konuşursa suç işlediğini nerden ispatlayacaksın. ‘Emir verdiler, bende vurdum’ diyecek. ‘Onların kadrolu elemanıydım’ diyecek.”

Murat Yıldırım ise babasının yaşayıp yaşamadığı konusunda, “Ben babamın öldüğünü görmedim. Birileri gelip yaşadığına veya öldüğüne dair bir bilgi vermedi. ‘Yeşil’ yaşıyorsa ve gelmemesi gerekiyorsa onu 10 yıl bir odaya koyun, 10 yıl o odadan çıkmadan hayatını devam ettirir” açıklamasında bulundu.

MİT Kontr-terör Daire eski Başkanı Mehmet Eymür’e göre yaşamıyor. Yeşil, Türkiye’nin yakın tarihi açısından çok önemli bir isim. Konuşmuş olsa Güneydoğu’da 1990’lı yıllarda meydana gelen karanlık olayların aydınlanmasına önemli katkıları olacaktır. Kim bilir belki de konuşmasın diye susturuluyordur.

Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz tarafından Kutlu SAVAŞ a hazırlatılan raporda da can alıcı bilgiler var. Okumanızı öneririm.

Eski istihbarat daire başkanı İsmail hakkı PEKİN e göre de YEŞİL yaşıyordu. 1995 yılında Mahmut yıldırım ile yüzyüze görüşmüş ancak çalışmayı onaylamamış.

Hanifi AVCI ya göre de yaşamadığını teorisi mevcut.

Gazeteci Mahmut Övür e göre de yaşadığı , sabah yazarı Ferhat ÜNLÜ ye göre yaşamadığı ancak PKK ve FETO kaynaklarına göre de yaşadığı iddiaları var. Oğlu Murat Yıldırım’ın kitabında bulunan birkaç foto da 2002 yılı gazetesinin masa üzerinde serili olması ve aynı kitaptan başka bir detay da ise 2006 yılında da yaşıyor tezini güçlendirmesi. 2015’te bir tweet hesabının açılması ve bence en önemlisi yıllar önce ölüsünün bile para ettiği Fettulah Gülen hakkındaki söylemleri olan YEŞİL’in darbeden az önce onlar ile irtibat halinde olması, PKK NIN KENDİSİ İLE ÇALIŞMAYA SICAK BAKMADIĞI ve FETÖ’nün ise kirli işlerinde kullanabileceği bilgisi var elimizde..

15 Şubat 2006 yılında İSTANBUL Beşiktaş’ta iki gün kaldığını TÜRKİYE tarafından da doğrulandı hatta basına bile sızmış.

Bana göre YEŞİL yaşıyor ancak MİT istemediği için açığa çıkmıyor. Yoksa YEŞİL geveze bir yapıya sahip olduğu için çoktan konuşmuştu. Ancak PKK ile yaptığı işleri söylemesi karşılığında yakın bir tarihte görüştüğü ancak PKK’nın kabul etmediği ancak FETÖ’nün kısmen kabul ettiği ama güven sorunu yaşadıklarını kendisine ilettikleri ve işin en tuhafı şu anda SURİYE’de olmasıdır. PKK İLE GÖRÜŞMESİNİ’de YPG’nin yetkilileriyle yapmış olmasıdır.

DİP NOT : ZEYNEP AY MÜSTEAR ADINI KULLANAN EKİP ÜYEMİZ 2009-2013 YILLARI İÇİNDE PKK TERÖR ÖRGÜTÜ İÇİNDE DİYARBAKIR BÖLGE SORUMLULUĞU YAPMIŞ ÜST DÜZEY ESKİ BİR MİLİTANDIR. ŞİMDİ İSE YURTSEVER BİR VATANDAŞ OLARAK TÜRK DEVLETİNE HİZMET ETMEKTEDİR. SİTEMİZDE BULUNAN BU BÖLÜMDEN ZEYNEP HANIMIN DİĞER ÜST DÜZEY PKK MİLİTANLARI VE FETÖ ÖRGÜTÜ MİLİTANLARI İLE – Kİ BİR KISMI HALEN HİZMETE DEVAM EDİYOR – YAPMIŞ OLDUĞU GÖRÜŞMELERİ VE BU KONUDAKİ ÖNEMLİ İFŞAATLARI GÜNLÜK OLARAK TAKİP EDEBİLECEKSİNİZ.

T.C.’NİN TEM FAALİYETLERİ DOSYASI /// ZEYNEP AY : SUDAN SEBEPLER İLE SUDAN OLMAYALIM !!!!


ZEYNEP AY : SUDAN SEBEPLER İLE SUDAN OLMAYALIM

Türkiye’deki AKP iktidarı, demokrasi rotasından çıkarak Siyasal İslamcılık ile Faşizm karışımı tek adam rejimine dönüşmeye başlamış durumda, bunu yami böyle bir tecrübeyi daha önceden yaşamış Sudan örneği var ve TÜRKİYE Yİ ÖRNEK ALDIĞINI SÖYLEMİŞTİ BİR ÇOK KEZ. Siyasal İslamcı harekete bizzat katılmış, başarısı için çaba harcamış ancak iktidara geldikten sonraki uygulamalarını görünce derin hayal kırıklığı yaşayarak yolunu ayıran onlarca AK Partili var tıpkı bugun SUDAN da bu duyguları yaşayan bir çok dava adamı gibi. Nasıl oldu da BİZ olgusundan BEN gerçeğine geçildi. Dava partisiyken şuanda para partisine dönüştü. AK Parti çok şey yaptı 2011 e kadar olan AK Partiyi ben de onayladım bir çok kez..

AK Parti cenahından bir çok kişi ile konuşuyoruz.Yaşadıkları ı o tecrübenin ışığında bu ideolojiyi birkaç cümlede özetliyorlardı: “Siyasal İslamcılık, bir muhalefet ideolojisidir ve muhalefette iken bolca hak, hukuk ve demokrasiden bahseder. İktidarı ele geçirince kendinden farklı düşünenlere ne yapacağına dair ne bir teorisi ne de bir hazırlığı vardır. Onlara sadece iki seçenek sunar: Ya biat edip kurtulursunuz ya da itiraz edip düşman, hain, terörist sayılır, bedelini ödersiniz.”

Sudan’ı 30 yıl boyunca işte bu ideoloji çizgisinde yöneten rejim, geçen ay geniş çaplı protestoların ardından yaşanan KANSIZ bir askeri müdahaleyle sona erdi. Ancak muhalefeti “zillet ittifakı, hain, terörist” diye yaftalayan, dindar bile olsa kendilerine biat etmeyenleri hapislere tıkan, kazanamadığı İstanbul seçimini iptal eden Türkiye’deki mevcut iktidarın siyasi çizgisi Sudan’dan farklı mı?

Sadece Türkiye’de değil, ahlaktan bilime, hukuktan ekonomiye her alanda büyük bir kriz yaşayan geniş İslam coğrafyasına kurtuluş yolu olarak sunulan reçetelerden biri bu ideoloji. Üstelik ambalajında bol miktarda dini kutsallara yer verildiği için özellikle muhafazakâr dindar kesimlerin ilgisini çekip, gönlünü çelen bir yaklaşım. Dolayısıyla ciddiye alınıp soğukkanlı bir biçimde üzerine kafa yorulması gerekiyor.

Dini, siyaset malzemesi olarak kullanan, “Kur’an anayasamızdır” diyen, Kudüs’ün fethinden, İslam dünyasının kurtarılıp dünya liderliği hayallerinden, bir medeniyet kurmaktan söz eden bu ideolojiyi değerlendirmek için düne göre daha avantajlı durumdayız. Çünkü mesele artık dünyada cennet vadeden sloganlardan ibaret değil. İran’dan Sudan’a, Afganistan’dan Türkiye’ye birçok ülkede devrimle, darbeyle veya seçimle bu ideoloji iktidara gelmiş durumda. Elimizde artık sadece vaatler, sloganlar veya hayaller değil, politikalar, somut icraatlar ve artısıyla eksisiyle tartılıp değerlendirilecek sonuçlar var. İran örneğine belki Şiilik faktörü nedeniyle itiraz edilebilir. Siyasal İslamcıların, tüm güçlerine rağmen hâlâ Cumhuriyetin laik mirasını sıfırlayıp kendi projelerini tam olarak hayata geçiremedikleri gerekçesiyle Türkiye örneğine karşı çıkanlar da olabilir. Gerçi uygulandığı kadarıyla bile bu ideolojinin, demokrasiden hukuk ve ekonomiye, medya özgürlüğünden eğitim, din, ahlak ve insan haklarına ülkeyi ne hale getirdiği ortada. Türkiye’de hâlâ tam muktedir olamadıkları itirazını bir an için geçerli kabul edelim.

Peki, tam muktedir olup toplumu ve tüm kurumları kendi ideolojilerine göre düzenledikleri örneklerde o toplumun ve ülkenin durumu ne oluyor? İyiye mi gidiyor, yoksa kötüye mi? İktidar oldukları ülkeler adalet, özgürlük, ekonomi, eğitim gibi alanlarda dünyanın dikkatini çeken atılımlara mı imza atıyor, yoksa yönetimlerini ele geçirdikleri ülkeleri eskisinden de geriye mi götürüyorlar?

Siyasal İslamcılığın yönetim karnesini ve bir ülkeye yapabileceklerini görme açısından hiçbir mazeret ileri sürülemeyecek Sudan örneği bu açıdan hayati dersler içeriyor. Üstelik öyle 3-5 yıllık kısa bir iktidar dönemi değil, 1989’da başlayıp, 5 aydır süren sokak gösterilerinin ardından askerin devreye girmesi sonucu, Devlet Başkanı Ömer Beşir’in kısa süre önce koltuktan indirilip hapse gönderilmesine kadar geçen koca 30 yıl. Orada kurulan rejimin fikir babası kabul edilen Hasan Turabi’nin ideolojik; Ömer Beşir’in politik liderliğini yaptığı bu siyasi çizgi, Afrika’nın en büyük ülkesi Sudan’a hangi vaatlerle ve hangi yolla iktidara geldi, 30 yıl boyunca neler yaptı, iktidarı nasıl sona erdi ve arkasında nasıl bir miras bıraktı?

Bu sorulara cevap vermeden önce, Siyasal İslamcılığın dünya çapındaki önemli isimlerinden biri sayılan Hasan Turabi’nin portresine ve Sudan’ın son dönem siyasi tarihine biraz yakından bakmakta fayda var.

Mısır’da ortaya çıkan Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketinden etkilenen Hasan Turabi, bir Sufi şeyhinin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Hartum’da başladığı hukuk eğitimini Londra’da sürdürdü ve Fransa’daki Sorbonne Üniversitesi’nde Anayasa hukuku doktorası yaparak tamamladı. Kaleme aldığı “Siyaset ve Hükümet” (Politics and Government) kitabında da görüleceği gibi İslam hukuku alanında bilgi sahibiydi.

Bir yandan eğitimle uğraşırken diğer yandan gençleri General İbrahim liderliğindeki askeri rejime karşı eylemlere teşvik ediyordu. Tüm muhalif hareketlerin ve özellikle sendikaların bitmeyen tepkileri üzerine General İbrahim yönetimden çekildi ve 1969’da Albay Cafer Nimeyri’nin yapacağı darbeye kadar ülkede demokratik bir dönem yaşandı.

Bu süreçte Turabi, Sudan Siyasal İslamcılık akımının yıldızı olarak parlıyordu. Nimeyri askeri yönetimi, birçok siyasi figüre yaptığı gibi Turabi’yi de hapse attı ve Turabi 6 yılını orada geçirdi. Sonra 3 yıl Libya’da sürgün yaşadı. Bir süre sonra farklı bir siyaset izlemeye başlayan Nimeyri, 1978’de Turabi’yi yargıda en etkin konuma getirdi. Patronunun darbeyle iktidara gelmiş olması, onun bu görevi kabul etmesine engel olmadı. Getirildiği bu konumda Turabi, yasaların İslamileştirilmesi görevini üstlenecekti. Variller dolusu şarap ve viskinin Nil nehrine döküldüğü törenlere iki isim birlikte katılıyordu. Projeye itiraz edenler askeri yönetimin klasik baskıcı yöntemleriyle susturuluyordu. Bazıları muhalefetin bedelini hayatlarıyla ödüyordu. Kur’an’ın günümüzde nasıl anlaşılması gerektiği konusundaki fikirleri yüzünden Turabi’nin onayıyla 76 yaşındaki Müslüman bir din âliminin idam edilmesi gibi.

Toplumda başlayan huzursuzlukların büyük gösterilere dönüşmesi üzerine 1985’te Nimeyri yönetimi sona ererken Turabi, Ulusal İslami Cephe(NIF) adıyla yeni bir parti kurarak kayınbiraderi Sadık Mehdi’nin başkanlığını yaptığı koalisyon hükümetinde bakan oldu. Turabi’nin İslamcı görüşlerini paylaşan Tuğgeneral Ömer Beşir 1989’da yaptığı darbeyle Mehdi hükümetini devirince diğer siyasi figürler gibi Turabi’yi de hapse gönderdi. Ancak kısa süre içinde bunun, görüntüyü kurtarmak için atılmış taktik bir adım olduğu ortaya çıktı. Zira Turabi, darbeci Ömer Beşir’in kurduğu Ulusal Kongre Partisi’nin genel sekreteri ve Meclis Başkanı gibi çok önemli konumlara gelerek darbeyle başa gelen yönetimde gerçek söz sahibi haline gelecekti. Siyasal İslamcı ideolojinin belki de en önemli özelliklerinden biri olan söylem ile eylem arasındaki taban tabana zıtlık, burada kendini gösterecekti. Özgürlük, hak, hukuk gibi değerler, İslamcı hareketin bolca kullandığı parlak sloganlardı. Ama hareketin lideri Turabi, darbe yoluyla elde ettiği bu konumu, siyasi kariyerinde önemli bir aşama ve önceki dönemde başlayıp yarım kalan İslamlaştırma politikalarını daha güçlü bir şekilde hayata geçirmek için bir fırsat olarak görecekti.

Türkiye’de yaşanan ‪15 Temmuz olayına karşı AKP yöneticilerinin söylemlerine kulak veren biri, Siyasal İslamcıların demokrasiyi çok önemsediği ve darbeye kökten karşı oldukları fikrine kapılabilir. Oysa işte dünyadaki tüm siyasal İslamcıların fikir babalarından biri olan Hasan Turabi önderliğinde İslamcı hareket darbe yoluyla Sudan’da iktidarı ele geçiriyordu. Çünkü ideoloji için tek kutsal amaç, siyasi iktidarı ele geçirmekti. Bunun yolu sandıkla olabileceği gibi darbeyle de olabilirdi. O kadar ki, Turabi’nin fikri öncülüğünde, aynı zihniyete sahip Ömer Beşir eliyle 1989’da yapılan darbenin günü olan ‪30 Haziran, Sudan’da kurulan İslamcı rejim tarafından yıllarca bayram olarak kutlanacaktı.

Yönetimi ele geçiren İslamcıların hayalleri çok büyüktü. Turabi ve onun çizgisindeki isimlerin en çok kullandığı kavramlardan biri, medeniyet kavramıydı. Siyasi programlarını da “medeniyet projesi” olarak adlandırıyorlardı.

Modern dönemlerin ilk halifeliğini kurmayı hedefliyorlardı. Soğuk Savaş’ın sona erdiği o günlerde popüler olan Yeni Dünya Düzeni kavramına karşı sundukları proje, Sudan’la sınırlı değildi. Evet, Sudan’da başlayacaktı ama Müslüman ülkelerin çoğunlukta olduğu tüm ülkelere ve yeryüzünde Müslümanların azınlıkta olup ezildiği her yere yayılacaktı.

Bunu yapabilmek için Sudan’da güvenlik, siyaset, ekonomi, kültür her alanın onların kontrolünde olması gerekiyordu.

Bu amaçla attıkları ilk adımlardan biri, Sosyal Planlama Bakanlığı kurmak oldu. Anaokulundan üniversiteye kadar her seviyede öğrenciye okutulacak dersler ve bunların kitapları, bu yeni anlayışa göre sıfırdan hazırlanacak, yeni nesiller bu İslamcı fikirlerle yetiştirilecekti. Tüm medyanın, bu ideolojinin kontrolünde olması gerekiyordu ve öyle de oldu. Medyadaki aykırı sesler susturuldu. Kamudaki tüm çalışanları endoktrine etmek için katılımın zorunlu olduğu eğitim programları hazırlandı ve hemen uygulanmaya başladı. İdeoloji, bir süreliğine iktidara gelip ülkeyi yönetmenin ötesinde, siyaset yoluyla tüm toplumu ve devleti dönüştürmeyi hedeflediği için İslamcı hareket, parti ve devleti birbirinden ayırmak imkânsız hale geldi. Siyasi partiler, sendikalar yasaklandı. Meclis kapatıldı. Sudan’ın demokrasi mücadelesine önemli roller oynamış insan hakları dernekleri kapatıldı, temsilcileri hapsedildi, binalarına el konuldu. Onların yerine aynı isimlerle rejimin sözcülüğünü yapacak dernekler kuruldu. Siyasi liderler tek tek tutuklanırken, başlangıçta darbenin İslamcı çizgisini gizlemek için Turabi de hapse gönderildi. Anayasa askıya alındı. Ülke kararnamelerle yönetilmeye başlandı. Olağanüstü hal ilan edildi. Üniversiteler, akademisyenler, öğrenciler baskı altına alındı, dernekleri kapatıldı.

Ömer Beşir, 1989’daki bir konuşmasında, ordu dahil kamuda çalışan tüm “halk düşmanlarını, kiralık ajanları, vatan hainlerini” tasfiye edeceği sözü vermişti. Bu vaat gereğince yeni rejim, güvenlik ve istihbarat birimleri içinde farklı sesleri tasfiye etmek için geniş kapsamlı “önleyici güvenlik” kampanyası başlattı. Yargı, polis ve ordudaki tüm ‘düşmanlar’ ve ‘hainler’ ‘temizlendikten’ sonra onlardan boşalan yerlere, liyakatine bakılmaksızın Turabi’nin kurduğu NIF üyeleri getirildi.

Daha önce iki kez askeri rejimi devirme başarısında rolü olmuş ne kadar aktivist, sendikacı, aydın varsa hepsi hapse atıldı. Binlercesi ülkeyi terk etti. Muhalif bazı isimler, resmi hapishanelerin dışında, “hayalet evler” diye adlandırılan gizli mekânlara toplanarak işkenceden geçiriliyordu. 18 vilayetin 7’sinde olağanüstü hal süreklilik kazandı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) 1991 yılında, yani darbeden hemen sonra Sudan’daki insan hakkı ihlallerini anlatan raporunda şu dramatik ama artık çok tanıdık gelen örneğe yer veriliyordu: “Şubat 1990’da tutuklanan bir öğretmen olan Abdel Moniem Salem, sağlık durumunun bozulmasına ve doktorların hastaneye kaldırılması gerektiği ikazlarına rağmen 6 yıl boyunca kötü koşullardaki Şalla (Shalla) cezaevinde tutuldu. Sonunda hastaneye kaldırıldığında durumu geri dönülemeyecek kadar kötüleşti ve 1991 yılının başında hayatını kaybetti.”

73 bin insana kamudan tasfiye

Darbeden hemen sonra 500 üst düzey komutan tasfiye edildi. 1989-2000 arasında farklı rütbelerden tasfiye edilen subayların sayısı 4 bini geçti. Kamudaki tasfiyeler sadece güvenlik alanıyla sınırlı kalmadı. Parti çizgisine muhalif oldukları düşünülen on binlerce doktor, öğretmen ve memur sadece istihbarat rapor ve fişlemelerine dayanılarak işten çıkarıldı. 1989-99 arası kamudan tasfiye edilenlerin toplam sayısı 73 binden fazlaydı.

Dış borç uçtu, ekonomi çöktü

Ekonomiyi de ihmal etmediler. Kamu şirketleri özelleştirilip partinin yandaşlarına, hısım, akrabalara yok fiyatına satıldı. Geleneksel olarak başarılı şirketlere, yandaşları ortak almaları için baskı yapıldı, aksi halde el konulmak ve ülke dışına sürülmekle tehdit edildiler. İhaleler yandaşlara verilmeye başlandı. Şirketler ihale almak istiyorsa belli vakıflara bağış yapmak zorundaydı. Yandaş şirketler, ihaleler ve vergi muafiyetleriyle desteklendi. Başta petrol olmak üzere ülkenin sınırlı gelirlerini, kazanılması güç savaşlara ve tarafı oldukları vesayet savaşlarında kullandıkları cihatçı gruplara akıtıyorlardı. Ekonomik mantıkla değil, siyasi reklam ve yandaşları beslemek için bol reklamlı altyapı projeleri yapıyor, bunlar için Çin’den büyük borçlar alıyorlardı.

Uygulanan bu politikalar ekonomiyi düzeltmedi aksine iflas noktasına getirdi. İktidara geldikleri 1989’a göre dış borç yüzde 300 arttı. 1989’da 1 dolar 4.4 SDG iken iktidarları sayesinde 45 SDG oldu. BM İnsani Gelişmişlik İndeksi, İslamcı yönetimin 30 yıllık performansının en açık karnesiydi. Bu endekste Sudan 187 ülke içinde 171. sırada. Dünya Basın Özgürlüğü sıralamasında 180 içinde sondan 6’ıncı konumda. Yolsuzluk açısından ülkeleri karşılaştıran Uluslararası Yolsuzluk İndeksi’nde 180 ülke içinde 172’inci sırada. Adında ne kadar İslam geçse de bu tablonun İslam’ın öngördüğü değerlerle hiç alakası var mı?

İslamcı rejimin, ülkenin kapılarını Üsame bin Ladin’den Ebu Nidal ve Çakal gibi isimlere, Afganistan’daki savaşa katılmış binlerce kişiye açması, onlar için kimlik ve seyahat belgeleri düzenlemesi Sudan’ın uluslararası toplumda kara listelere girmesine yol açtı. Sudan bu politikalar yüzünden 1993’te terörü destekleyen ülkeler listesine girdi. 1997’de yaptırımlara maruz kaldı.

Ülke bölündü

İslamcı rejim, kucağında bulduğu Güney Sudan krizine yeni bir yaklaşım geliştirmek yerine, bunu rejimlerini sağlamlaştırmak için bir fırsat olarak gördü. Bir yandan bu sorunun çözümü için farklı yollar önerenleri hain diyerek tasfiye ederken, diğer yandan güçlerinin zirvesinde oldukları 1990’ların ortasında cihad fikriyle yetiştirdikleri gençleri, ideolojik eğitimlerini tamamlamak için akın akın Güney Sudan’daki savaşa gönderiyorlardı.

Ülkenin petrol zengini güneyindeki bu çatışma, onlara göre emperyalizm ve siyonizmin şeytani saldırısıydı ve inşa etmeye çalıştıkları İslam medeniyeti projesinin önündeki en büyük engeldi. Bu zihniyetle yaklaşılan sorun, 20 bin gencin ölüm tarlalarında hayatını kaybetmesi ve Güney Sudan’ın bağımsızlık elde etmesi ile gibi korkunç bir felaketle sonuçlandı. Küresel bir İslam halifeliği hayali kuran İslamcı rejimin yönetimi altında Sudan resmen bölünmüş oldu. Bu bölünme sonunda Sudan petrol gelirinin yüzde 75’ini kaybetmiş oldu.

Hem Güney Sudan hem Darfur’daki iç çatışmalar İslamcı yönetim altında uluslararası hale geldi. Güney Sudan iç savaşını nihayet barışla bitirmenin itibarından yararlanma imkânı doğmuşken, Darfur’da yükselen itirazları kanla bastırmayı tercih etti.

Rejimin başlangıçtaki insan hakkı ihlalleri, burada savaş suçlarına dönüştü. BM verilerine göre Darfur’da 300 bin insan hayatını kaybetti. Kendisine bağlı ordu ve paramiliter grupların yaptıkları katliamlar nedeniyle Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi Ömer Beşir hakkında “savaş suçu, insanlığa karşı suç ve soykırımı” suçlamalarıyla iki tutuklama kararı çıkarttı. Rejim muhalifleri sindirirken kimi partileri, tarikatleri, kabileleri kendi saflarına katmayı başardı.

Ancak küresel çapta iddiaları olan medeniyet projesi Sudan’da öyle bir çürüme ve yıkıma yol açtı ki, projenin başlangıçtaki mimarları bile muhalif saflara geçti. Kurulan rejimin fikir babası Turabi, Devlet Başkanı Beşir ile ters düşünce hayatının son yıllarını ev hapsinde geçirmek zorunda kaldı. Darbeyle başa gelen Ömer Beşir’in iktidarı da geçim sıkıntısı gerekçesiyle nedeniyle başlayan protestoların büyümesi sonucu yine askerin müdahalesiyle son buldu ve kendisi de hapse atıldı. İşte Sudan’daki 30 yıllık Siyasal İslamcılık macerasının özeti bu. Halihazırda bu ideolojiye sahip kişiler tarafından yönetilenler, Sudan’a bakarak kendilerini bekleyen geleceği daha net görebilir.

Siyasal İslamcılığı bir iktidar alternatifi olarak önlerinde bulan, hatta bir şans verip denemeyi düşünen Müslüman toplumlar da önce Sudan örneğini inceleyip sonra karar verirlerse hem kendileri hem ülkeleri için büyük iyilik etmiş olurlar. İyi niyetle ve dini bir hamiyetle bu ideolojiye gönül verenler de keşke bu örneğe bakarak, ümmeti, hatta dünyayı kurtarma hayaliyle yola çıkıp, ele geçirdiği Müslüman ülkeleri yaşanmaz hale getiren bu patolojik düşünceyle yüzleşebilseler.

KARAR SİZİN, YOL YAKIN KEN ADALETE, DEMOKRASİYE VE ATATÜRK ÜN BİZE EMANET ETTİĞİ LAİK CUMHURİYETE SIMSIKI SARILMALIYIZ…

DİP NOT : ZEYNEP AY MÜSTEAR ADINI KULLANAN EKİP ÜYEMİZ 2009-2013 YILLARI İÇİNDE PKK TERÖR ÖRGÜTÜ İÇİNDE DİYARBAKIR BÖLGE SORUMLULUĞU YAPMIŞ ÜST DÜZEY ESKİ BİR MİLİTANDIR. ŞİMDİ İSE YURTSEVER BİR VATANDAŞ OLARAK TÜRK DEVLETİNE HİZMET ETMEKTEDİR. SİTEMİZDE BULUNAN BU BÖLÜMDEN ZEYNEP HANIMIN DİĞER ÜST DÜZEY PKK MİLİTANLARI VE FETÖ ÖRGÜTÜ MİLİTANLARI İLE – Kİ BİR KISMI HALEN HİZMETE DEVAM EDİYOR – YAPMIŞ OLDUĞU GÖRÜŞMELERİ VE BU KONUDAKİ ÖNEMLİ İFŞAATLARI GÜNLÜK OLARAK TAKİP EDEBİLECEKSİNİZ.

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI : ABD’den PKK’ya 300 milyon dolarlık yardım !!!!


ABD’den PKK’ya 300 milyon dolarlık yardım !!!!

ABD Temsilciler Meclisi, Pentagon’a 2019 mali yılı için 709 milyar dolarlık bütçe ayrılmasını ön gören yasa tasarını onayladı. Eğit-donat programı için Suriye’ye 300 milyon dolar yardım ayrıldı. Bu yardımı alacak güçlerin, geçmişleri, bağlantıları ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile iş birliği yapma geçmişleri dahil durumunun değerlendirilmesi öngörülüyor. Suriye’de eğit-donat programı fonundan faydalanacak grupların SDG adını kullanan YPG/PKK ile iş birliğinin değerlendirilmesinin talep edilmesi dikkat çekti.

Tasarı, 2019 mali yılı için Pentagon’a 639,5 milyar doları temel bütçe, 69 milyar doları Denizaşırı Muhtemel Operasyonlar, 700 milyon doları da savunma amaçlı olmayan programlar için olmak üzere toplam 709,2 milyar dolar harcama yetkisi veriyor.

SURİYE İÇİN 300 MİLYON DOLAR AYRILDI

Tasarıda, DEAŞ ile mücadele kapsamında Irak eğit-donat programı için 850 milyon dolar ayrılırken Suriye için 300 milyon dolar ayrıldı. Tasarının aynı kısmında “Diğer” başlığı atında ise 250 milyon dolar ayrıldığı görüldü. DEAŞ’ın elindeki toprakların neredeyse tamamı alındığı halde ABD’nin DEAŞ ile mücadele kapsamında Irak ve Suriye’ye 1 milyar 400 milyon dolarlık bir fon ayırması dikkat çekti.Pentagon’un Şubat ayında yayınladığı bütçe talebinde “Diğer” başlığı altındaki 250 milyon doların sınır güvenliği için ayrıldığı ifade ediliyordu. Bu miktar, ABD’nin Suriye’de YPG/PKK’ya sınır birlikleri kurmak üzere ayırdığı şeklinde yorumlanmıştı.Pentagon ise bu fonun Suriye’nin Irak ve Ürdün sınırı başta olmak üzere genel sınır güvenliği masrafları için harcanmasının planlandığını öne sürmüştü.

SURİYE FONUNA SINIRLAMA

Savunma bütçesi yasa tasarısında dikkat çeken bir diğer detay ise Suriye’deki gruplara sağlanacak olan eğit-donat fonuna yönelik sınırlama oldu.Tasarıda, ABD yönetiminin Kongre’ye Suriye’deki faaliyetlerle ilgili kapsamlı bir rapor sunana kadar Suriye’deki eğit-donat programı için ayrılan fonun verilmemesi şartı dikkat çekiyor.Tasarı, söz konusu raporda “bu yardımı alan güçlerin, geçmişleri, bağlantıları ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile iş birliği yapma geçmişleri dahil durumunun değerlendirilmesini” öngörüyor.İstenen raporda, Suriye’de eğit-donat programı fonundan faydalanacak grupların SDG adını kullanan YPG/PKK ile iş birliğinin değerlendirilmesinin talep edilmesi dikkat çekti.

TÜRKİYE DETAYI

Tasarıda, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin son zamanlardaki durumuna dikkat çekilerek Ankara’nın Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri almasının iki ülke arasındaki tansiyonu yükselttiği belirtiliyor. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 almasının ABD ile Türkiye arasındaki ortak silah sistemlerini geliştirmeyi negatif etkileyebileceği öne sürülen tasarıda, bu adımın NATO’daki ortak çalışabilirliği ve ABD ile Türkiye arasındaki ikili anlaşmaları de etkileyebileceği savunuluyor.Bu duruma karşı tasarının yasalaşmasından sonra 60 gün içerisinde Savunma Bakanının Dışişleri Bakanına danışarak Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilere dair Kongre’nin ilgili komitelerine kapsamlı bir rapor sunması isteniyor.Tasarıda, söz konusu raporun ABD’nin Türkiye’deki diplomatik ve askeri varlığı ve İncirlik dahil ABD’nin ülkedeki tüm faaliyetlerinin değerlendirilmesini içermesi talep ediliyor.Raporda ayrıca Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alması durumunda bunun Türk Amerikan ilişkilerine etkisi ve Türkiye’nin de kullandığı ABD menşeli silahların bu alımdan nasıl etkileneceğinin değerlendirilmesi isteniyor.Tasarı, raporda ele alınacak silah sistemleri, F-35 tipi beşinci nesil savaş uçağı, Patriot hava savunma sistemleri, Chinook tipi ağır nakliye helikopteri, AH-1 tipi Kobra ve H-60 Black Hawk tipi helikopterleri ile F-16 uçakları şeklinde listeliyor.Tasarıda söz konusu rapor tamamlanmadan Savunma Bakanlığı’nın Türkiye’ye Kongre’nin onayına tabii herhangi bir dış silah satışına onay veremeyeceği şeklinde bir sınırlama getiriliyor. Tasarının onay için ABD Başkanı Donald Trump’ın masasına gelmesi için benzer bir versiyonunun Senato’dan da geçmesi ve Konferans Komitesi olarak bilinen ortak bir komisyonda tek yasa tasarısı haline getirilmesi gerekiyor.

MİT DOSYASI : Fransa, PKK’lı 3 kadının öldürülmesinde ‘MİT’in parmağı’ olup olmadığını araştıracak


Fransa, PKK’lı 3 kadının öldürülmesinde ‘MİT’in parmağı’ olup olmadığını araştıracak

Fransa’nın başkenti Paris’te Ocak 2013’te öldürülen PKK’li 3 kadının dava dosyası ‘Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) olası rolünün’ araştırılması nedeniyle yeniden açıldı.

Soruşturma kapsamında bir de terörle mücadele savcısı görevlendirildi.

Öldürülen kadınların aileleri, mart 2018’de cinayet emrini kimin verdiği ve muhtemel suç ortaklarının da kimler olduğunun anlaşılması için soruşturma açılması talebinde bulunmuştu.

PKK’nın kurucularından Sakine Cansız (54), Leyla Söylemez (24) ve Fidan Doğan (28), 9 Ocak’ta Paris’te uğradıkları silahlı saldırı sonucu öldürülmüşlerdi.

Cinayetin tek şüphelisi Ömer Güney’in Paris Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanması bekleniyordu ancak 2016 yılında henüz dava başlamadan, tutulduğu cezaevinde beyin kanseri nedeniyle öldü.

Güney’in ölümü, kendisi hakkında açılan davaların düşmesine ve dosyanın kapanmasına neden oldu. Ömer Güney’in hadiseden iki yıl önce PKK’ya katıldığı belirlenmişti.

Fransız güvenlik birimleri ya da yargısı MİT’in olayda dahli olduğuna dair herhangi bir delil getiremedi.

Bununla birlikte Türk Milli İstihbarat Teşkilatı da ocak 2014’te yaptığı açıklamayla olayla ilgilerinin olmadığını duyurdu.

ARAP DOSYASI : Korsan meclis iş başında ! Aşiretlere PKK baskısı


Korsan meclis iş başında ! Aşiretlere PKK baskısı

Birleşik Arap Emirlikleri, Suriye’de Rakka, Deyrizor ve Haseke’deki Arap aşiretlere PKK ile işbirliği yapın’ baskısı yapıyor. Suriye Aşiretler Meclisi Başkanı Rami el Dos, BAE ve Suud merkezli istihbarat elemanları tehdit ve tacizlerle aşiret önderlerini PKK işbirlikçiliğine zorluyor. Kurulan korsan meclislere Kandil kadrosu da katılıyor dedi.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Rakka, Deyrizor ve Haseke’de bulunan Arap aşiretlere PKK ile işbirliği baskısı yapıyor. Suriye Kabile ve Aşiretler Meclisi Başkanı Rami el Dos, işgal bölgelerinde terör örgütü PKK’ya karşı halkta her geçen gün artan öfkeye paralel olarak Körfez’den ‘işbirliği yapın’ baskısı geldiğini söyledi. Yeni Şafak’a konuşan Rami el Dos, bu kapsamda bölgede kriz merkezi kurulduğunu ve Suudi Arabistan’la birlikte BAE istihbaratının etkin faaliyet yürüttüğünü belirtti.

AYN İSA’DA KORSAN MECLİS

Rami el Dos, terör örgütü PKK, ABD, BAE ve Suudi Arabistan’ın işgal bölgelerinde Demokratik Suriye Meclisi isimli korsan oluşum ilan ettiğini ifade etti. Terör örgütü üst düzey isimleri tarafından yönetilen korsan meclisin, Mayıs ayı başında Rakka’ya bağlı Ayn İsa ilçesinde sözde Suriyeli Aşiretler Çalıştayı düzenlediğini anlatan el Dos, “Kandil kadrosundan Mazlum Kobani, İlham Ahmed, Salih Müslüm ve Emine Umer gibi terör elebaşılarının katıldığı toplantı 2 gün sürdü” dedi.

HALKIN ZENGİNLİĞİNİ SÖMÜRÜYOLAR

Rami el Dos, şöyle devam etti: “ABD ve Fransız temsilcilerin de izlediği korsan çalıştayın katılımcılarına BAE’den toplantı öncesi yoğun bir biçimde ‘katılın’ baskısı yapıldı. Azez’de ilan edilen Kabile ve Aşiretler Meclisi, PKK ve işbirlikçilerini ziyadesi ile korkuttuğu için ve bölgede artarak devam eden tepkiler sebebi ile böyle bir yola başvurdular. Aramızda özgür irademizle güçlü bir bağ ve birlik oluşturduk. Şu an halkın tüm zenginliği PKK tarafından sömürülüyor ve yağmalanıyor. Benzinin litre fiyatı Araplara 150 Suriye Lirasına satılıyor ancak PKK’lılar için bu fiyat 50 Suriye Lirasına çekildi. Hangi yüzle Arap Aşiret Çalıştayı yapıyorlar. Yapılan basit bir medya şovundan ibaret.”

ORTAK İSTİHBARAT SERVİSİ KURULDU

“BAE ve Suudi Arabistan istihbarat servisleri Rakka’ya bağlı Tabka ilçesinde ABD Üssü içerisinde özel bölge kriz yönetim birimi kurdu. Ebu Enes ve Akiyd Abdurrezzak isimli iki isim tarafından yönetilen merkezin en büyük destekçisi ise Suudi Bakan Semir Sebhan. Bizim halkımız kendi topraklarında esir muamelesi görüyor. Ancak BAE ve Suud merkezli istihbarat elemanları tehdit ve tacizlerle aşiret önderlerini PKK işbirlikçiliğine zorluyor. Ayn İsa’ya katılan isimlerin tüm baskılara rağmen güçlü temsilciler yerine 3. ve 4. düzey isimlerden oluşması halkın PKK ve işbirlikçilerine öfkesini, tepkisini yeterince anlatıyor.”

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI /// SELCAN TAŞÇI HAMŞİOĞLU : PKK, GÖRÜNÜMLÜ ASALA ŞAŞIRTMADI


SELCAN TAŞÇI HAMŞİOĞLU : PKK, GÖRÜNÜMLÜ ASALA ŞAŞIRTMADI

PKK/YPG/PYD, Taşnak Ermenilerinden bir terör birliği oluşturmuş. Suriye’de, Türk sınırına yerleştiren birliğin kuruluşu, bugün, yani Türklerin "Ermeni soykırımı iftirası" uyarınca, emperyalistler ve maşalarınca yargısız infaz edildiği 24 Nisan’da duyurulacakmış dünyaya.

***

İlana gerek yok aslında;

Ne diyordu PKK’lı teröristler telsiz konuşmalarında?

– 1915’in intikamını alıyoruz!

***

PKK, algımıza kazınmaya çalışıldığı gibi bir "Kürt oluşumu" muydu yoksa "kripto" bir "Ermeni terör örgütü" mü acaba?

Abdullah Öcalan mıydı, Artin Agopyan mı aslında başındaki caninin "şuur" adı?

Misal, Şemdin Sakık, büyükannesinin Ermeni olduğunu kendisi açıklamamış mıydı?

"Mavi Çarşı"yı yakanlardan "Zazan Bertin" son tahlilde "Ohannis"in torunu çıkmadı mı?

Hayır, her şeyi geçtim, sözüm ona Kürtleri haklarına kavuşturmak üzere terör yaratan bir örgütün, Kürtlerden en temel insan hakkını, "hayatlarını" çalması bile "makul şüphe" yaratmaz mı?

***

CIA’nın 1984 tarihli "Ermeni Gizli Ordusu" raporunu bir okuyun derim, kimleeer kimlerle beraber!

PKK’nın, Ermeni terör örgütlerini model alarak yapılandığının, "eylem pratiği"ni ASALA’dan naklettiğinin anlatıldığı raporda, hem Kürt hem de Ermeni isyanlarının hamisi birinci ağızdan açıkladı:

– Kasım 1980’de, Strasbourg’daki Türk Konsolosluğu’na düzenlenen kanlı saldırıyı "ASALA-PKK ittifakı" ortaklaşa yaptı!

"1984 yazında PKK, kendi militanlarından, diğer Kürt ve sol gruplardan ve muhtemelen bazı Ermeni teröristlerden oluşan ‘HRK’ ismiyle anılan bir birim oluşturdu" ifadesi de yine CIA raporlarından alıntı.(26 Ağustos 1985 tarihli belge)

Bu konunun, -bence- Türkiye’deki yaşayan en önemli "bilirkişisi" Yusuf Halaçoğlu Hoca, "PKK’nın Ermeni kimliğine" dikkat çekmek için -hatırlayın- ne tehditleri, ne hakaretleri, nasıl bir ihanet ittifakının karşısında yalnız kalmayı göze aldı; artık nasıl bir nasırsa o, azıcık dokundurunca nasıl hopladı dünyanın bir ucundaki kolları, ayakları!

"Büyük Ermenistan"cıların, "PKK’ya neden ihtiyaç duyduklarını"da şöyle anlatmıştı bir sohbetimizde Yusuf Hoca;

"ABD, 1970’ten itibaren öngörüyor Sovyetlerin çökeceğini ve bir Türk dünyasının oluşacağını. Sovyetler 1990’larda çöküyor. Eş zamanlı olarak PKK’nın Türkiye’de yaptığı tahribata bakın. PKK’yı alt etmeye harcadığımız gücü Türk cumhuriyetlerine harcasak ne olurdu bir düşünün!"

Hadi, bir değişiklik yapın ve "düşünün"!

***

HDP’nin Erciş Belediye "Eş Başkanı(!)" olduğu dönemde, Diba Keskin’in neden ”Erciş, Ermenilerin yaşadığı bir coğrafyadır. Bugün her ne kadar Ermeni halkına yapılan zulmü hatırlatıyorsa da, Erciş Belediyesi olarak 24 Nisan’da Ermeni üzümünü ekerek bir yandan tarihle yüzleşmek bir yandan da halkların kardeşliğini hatırlatmak istiyoruz. Adına Barış Bağları dediğimiz bu bağın bağ bozumunu bütün halklar bir arada gerçekleştireceğiz" çıkışı yaptığını da düşünün ama…

Dönemin HDP’li Van Büyükşehir Belediye "Eş başkanları" Bekir Kaya ve Hatice Çoban’ın, neden, Türk kadınlarının uğradığı Ermeni mezalimi dolayısıyla "tecavüz adası" olarak anılan Akdamar’a nazır, "Ermeni Olimpiyat Ateşi" yaktığını da düşünün…

Neden, HDP’li Bitlis, Mutki, Güroymak, Sur Belediye Başkanlarıyla birlikte, Erivan’daki Hamahaygagan Oyunları’nın "şeref konukları" olduklarını düşünün…

En çok da…

BDP’lilerin neden Türk katili Sargisyan’a "Buradaki emanetlerinizin bekçileriyiz" mesajı yolladıklarını düşünün!

***

Bu hatırlatmalarımın her biri bir parçası olsun "büyük yap-boz tahtası(!)"nın; Ermenistan’ın geçen yıl PKK’lı teröristleri sistemli şekilde Karabağ’a yerleştirdiğini belgeleyen parçayı aman ha unutmayın!

***

Kurulduğu günden bu yana zaten bir ASALA varken PKK’dan içeri, PKK’nın Suriye yapılanmasının bir Ermeni terör birliği kurmasına şaşırmalı mıyız, yoksa Van’lı bir milliyetperver büyüğümüzün bir tarifte paylaştığı "PKK, Doğu Anadolu’da Büyük Ermenistan haritasını tamamlamaya çalışıyor. Kürt diye bir dertleri yok. Kürtleri maşa olarak kullanıyorlar. Sesini duyurma gücü-imkânı olanlar gelsin bunu buradaki Kürt aşiretlerine anlatsın; plan başka… Kürt kılığına girmiş Kripto Ermeniler değil; bizim, bu toprağın Kürtleri neye alet edildiklerini bilseler, bizden önce onlar bu tezgâhı darmadağın ederler. Bilmiyorlar. Öğrenmemeleri için her türlü izole ediliyorlar… Kürt’ü bizden çalıyorlar; bizi bizden koparıyorlar; Büyük Ermenistan’a paspas yapacaklar" feryadına kulak verip –artık- uyanacak mıyız!