PARAPSİKOLOJİ & GİZEM DOSYASI : Dejavu Nedir ???? Neden Dejavu Yaşarız ????


Dejavu Nedir ???? Neden Dejavu Yaşarız ????

Déjà vu“, Fransızcada “zaten görülmüş” demektir. Dolayısıyla ne olduğu, isminde gizlidir: O anda gördüğünüz ya da deneyimlediğiniz bir olayı daha önceden gördüğünüzü ya da deneyimlediğinizi sanma ya da hissetme halidir. Siz de mutlaka deneyimlemişsinizdir: “Off, dur, bu ânı sanki daha önceden yaşamıştım, hatırlıyorum.” deyip kafanızın karıştığı olmuştur.
Bu olayın nedenleri, halk arasında birçok farklı şekilde izah edilmektedir. Kimisi reenkarnasyon, müneccimlik, geleceği görme gibi bilim dışı, sahtebilimsel konulara bağlarken, popüler kültür bunu “Evren’in dinamiklerindeki bozulma, hata” olarak tanımlamıştır. Peki işin aslı nedir? Bilim, deja vu hakkında ne söylemektedir?

Bilim literatüründe deja vu ilk defa 1928 yılında Edward Titchener’ın Bir Psikoloji Kitabı isimli kitabında tanımlanmıştır. Dr. Titchener, durumu şöyle izah etmektedir:
Beyin, bir deneyime yönelik olarak tam bir algı üretmeden önce, kısmi bir algı yaratır. İşte bu kısmi algı, daha önce deneyimlenmiş bir olay olduğu hissi yaratmaktadır.
Bilim camiasında deja vu, hatırlanan veya yeni oluşturulan bir anıda meydana gelen ve yeniden yaşanmışlık hissi uyandıran bir hafıza hatası olarak görülmektedir. Dolayısıyla kült film serisi The Matrix’in bu konudaki açıklamasının gerçeğe en yakın açıklama olduğu söylenebilir. Filmde Carrie-Anne Moss tarafından canlandırılan Trinity karakteri, deja vu’yu şöyle açıklar:
Deja vu, genellikle Matrix’te bir hata oluştuğu anlamına gelir. Bir şeyler değiştirdiklerinde meydana gelir.
The Matrix’in felsefi altyapısının bilinç ile gerçeklik arasında gidip gelen bir sorgulamaya dayandığı düşünülecek olursa, deja vunun bilincimizde oluşan gerçeklik ve hafıza algısındaki geçici bir hata olduğu açıklaması oldukça isabetlidir.
2004 yılında yapılan bir araştırmaya göre, her 3 insandan 2 tanesi ömründe en az 1 defa deja vu görmüştür.

Mesela, internette komik bir videoya denk geldiniz ve bu videoda bir maymun keçiye biniyordu. İlginizi çekti, güldünüz hatta belki arkadaşlarınız ile paylaştınız. Aradan biraz zaman sonra, bir at çiftliğini ziyaret ettiniz ve bir çocuğun küçük bir ata bindiğini gördünüz. Belki, o andaki görüntüyü daha önce izlediğiniz videoya benzetip, bazen farklı tecrübelerin nasıl da birbirine benzediğini, birbirini çağrıştırdığını düşünebilirsiniz. İki hatıra arasında normal bir benzerlik hissi yaşadığınız için, bu tecrübeniz DEJAVU DEĞİL.
Fakat, diyelim ki bir gün at çiftliğine tekrar gittiniz ve otlayan birkaç at gördünüz. O an sanki o hissi daha önce yaşamış gibi oldunuz. Sizi normal olmayan, çok daha yoğun bir yaşanmışlık hissi kapladı ve o anı herhangi bir hatıranıza benzerlikten daha güçlü bir şekilde hissettiniz. İşte bu tecrübeniz ise DEJAVU.
Dejavu yaşayan insanların sıklığı toplumda yüzde 30 ila 100 arasında değişmektedir. Haklısınız, bu sayılar birbirine çok da yakın değil. Fakat, dejavu yaşayan insanların oranını hesaplamak iki nedenden dolayı zor.
Birincisi, dünyadaki herkese dejavu yaşayıp yaşamadığını soramayacağımız için, daha küçük gruplara tecrübelerini soruyoruz. Anket sonuçları da soruları kime sorduğumuza göre değişken olabiliyor. İkincisi, aynı kişilere ayni soruları ikinci kez sorsak bile, dejavu kelimesinin anlamını nasıl tanıttığımıza göre, insanlar çok daha farklı cevaplar verebiliyor. Bu anketlerde insanlara ne sıklıkta dejavu yaşadıklarını sorduğumuzda, birkaç haftada bir ya da birkaç ayda bir cevabını alıyoruz (Evet, bu sonuçlar yine soruları kime sorduğumuza ve soruyu nasıl sorduğumuza göre değişiyor.). Yani özetle, dejavu çok da sık olarak yaşanan bir duygu değil. Eğer yakın zamanda böyle bir tecrübe yaşadıysanız hayli şanslısınız demektir.
Peki dejavuyu kimler tecrübe ediyor? Raporlara göre, dejavu en çok genç insanlarda görünüyor. Toplumun küçük bir oranı ilk dejavularını 6 yaşında tecrübe ettiklerini söylese de, çoğu insan 10 yaşlarında yaşadıklarını bildiriyor. Çok küçük yaşlarda hangi hissin başka bir anıyı anımsatması ve hangi hissin konuştuğumuz güçlü yaşanmışlık hissi olduğunu ayırt etmek biraz daha zor olduğu için, dejavu hissini anlayabilmek de daha zor oluyor. Fakat her insan, hayatındaki en çok dejavuyu 15-25 yaşları arasında tecrübe ediyor. 25 yaşından sonra ise, dejavu sıklığında çok ani bir düşüş yaşanıyor.
Bir açıdan bakıldığında, dejavu sağlıklı bir şey olarak görünüyor. Çünkü neyin gerçek bir benzerlik, neyin ise anormal bir benzerlik hissi olduğunu ayırt edip, dejavu anlarımızı görmezden gelebilmemize (daha önce yaşamadığımızı anlayabilmemize) imkan sağlıyor. Belki de 25 yaşından sonra, bu anormal benzerlik hislerini daha zor ayırt edip onlara gerçekten inanmaya başlıyoruz. Olamaz mı?
Her şey tamam da, dejavu neden olur?
Bu sorunun cevabı herkeste merak uyandırsa da, hala net bir cevabı yok! Laboratuvar ortamında dejavuyu araştırmak ve insanlarda dejavu hissini yaratmaya çalışmak deneysel olarak zor. Dejavu hissi yaratmak için kullanılan bir teknik, insanların kulaklarına sıcak su fışkırtmak, ilginç değil mi? Gözlemsel deneyler (anketler, ya da farklı hastalık grupları ve dejavu arasında bağlantı kuran çalışmalar) dejavuyu daha fazla anlamamıza yardımcı oluyor. Mesela, sık dejavu yaşadığını rapor eden bir grup, temporal lob kaynaklı epilepsi hastaları.
Temporal lob, beynimizde yeni hafıza depolayabilmek için ve eski anılarımızı hatırlayabilmek için önemli bir bölge. Temporal lob kaynaklı epilepsi, epilepsi nöbeti esnasında gözlemlenen ve beyindeki istemsiz aktivasyon durumunun, temporal lobun aktivasyonu ile başlayan epilepsi türüne deniyor. Aktivasyon, temporal lobda başlayıp domino taşları gibi başka beyin bölgelerini de aktive ediyor, hatta bazen tüm beyin hücreleri bile aktive olabiliyor. Çoğu temporal lob kaynaklı epilepsi hastası, tam da nöbet geçirmeden önce dejavu yaşadıklarını bildirmiş. Bu da dejavunun büyük olasılıkla beynimizin temporal lobundan kaynaklı bir his olduğunu bize söylüyor.
Fakat, hücresel ya da moleküler seviyede dejavunun neden kaynaklandığı henüz bilinmiyor.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/9cn4_dZRV98

PARAPSİKOLOJİ & GİZEM DOSYASI : Tüm Mürettebatının Esrarengiz Şekilde Kaybolduğu Mary Celeste Gemisinde Ne Oldu ???


Tüm Mürettebatının Esrarengiz Şekilde Kaybolduğu Mary Celeste Gemisinde Ne Oldu ???

4 Aralık 1972 tarihinde okyanusun ortasında boş bol salınırken bulundu Mary Celeste adlı küçük gemi. Bulunduğu günden beri hakkında üretilmeyen teori kalmadı. Bu teorilerden gerçeğe en yatkın olanını Sözlük yazarı ”mikua” paylaşmış.

gemi hakkinda tum efsaneler (dumani tuten pipo, henuz demlenmis cay, hazir sofra vs.) arthur conan doyle trollemesinden baska bir sey degildir. sherlock holmes‘un yazari olan arthur conan doyle gemi hakkinda boyle bir hikaye uydurarak ilgi cekmeyi amaclamis ve bunu da bir diger troll j. habakuk jepson ile yapmistir.

yani gemi ile ortaya atilan ”aniden yok olmuslar”, ”bermuda seytan ucgenine girip kaybolmuslar” (bermuda da isini biliyor ha. murettebati cekip gemiyi birakiyor) ”uzaylilar ufoyla cekmis”, ”en son orgy yaparken yok olmuslar ve bos gemiden halen seks cigliklari yukseliyormus” gibi efsanelerin hepsi uydurmadir, hicbir dayanagi yoktur.

gercek olan tek sey geminin baska bir gemi tarafindan, seyir halindeyken bos bir sekilde bulunmasidir. bununla ilgili en gecerli ve mantikli teori ise sudur ki:

geminin kargo bolumundeki kimyasal madde dolu varillerden birkaci firtina esnasinda kirilir ve gemiyi agir bir koku kaplar. firtina dindikten sonra gemi tamamen temizlenene kadar filika ile geminin hemen yani basina inen gemi murettebati, geminin yelkenlerini kapatmayi unutur. bir zaman sonra gemi hizli bir sekilde yol almaya baslar.

o esnada filika gemiye baglidir ve gemi gittikce filikayi da cekmektedir. ancak gemi hizlandikca haddiden fazla dolu olan filikanin ipi dayanamayip kopar. gemi murettebatinin tamami denizin ortasinda kucuk bir filikada kalir. gemi de sonsuzluga dogru tek basina yola cikmistir. murettebattan bir daha haber alinamaz; gemi de hayalet gemi olarak unlenir.

PARAPSİKOLOJİ & GİZEM DOSYASI : ÖLÜM VE RUH’A DAİR 3 ÖNEMLİ MAKALE


Bir Nörobilimci Ölüm Anında Beynimize Ne Olduğunu Buldu

İsa Ekici

Ölmekte olduğumuz o anda beynimize ne olduğu sorusu birçok kişi tarafından merak ediliyor. İnsanlar bu soruyu binlerce yıldan beri soruyor ve bilim aracılığıyla cevaplamak için uğraş veriyorlar.

Bu konunun cevabının 1980 yılında çekilen Star Trek: TheNextGeneration’da olduğu ortaya çıktı.
Sadece birkaç ay önce, bir nörolog ekibi tarafındanölüm anında beyne ne olduğunu açıklayan bazı inanılmaz araştırmalar yayınladı.

Bu tür şeyler daha önce hayvanlarda görülmüştü ama insanların bu konudaki deneyimi bilinmiyordu. Aslında bu ekip beynin kalp durduktan sonra dakikalarca canlı kalabileceğini kanıtladı. Kalbin atışı ve kanın pompalanması olmadığında beyin hızla oksijenden mahrum kalacaktır.

Böylece, 20 ila 40 saniye içinde, “serebraliskemi” devreye girer ve nöronlar temelde dwindling enerjisini korumak için “uyku moduna” girerler.

Beyin bu noktada (teoride) hayata geri getirilebilmesine rağmen elektriksel olarak aktif değildir.
Kalbin durmasından birkaç dakika sonra nöroelektrik aktivite dalgası ve beyin tsunamisi olarak bilinen ısı – beyinde yanıp söner.

Beyin, sinir hücrelerinin iç ve dış arasındaki iyonların eşit olmayan dağılımını sürdüremez, bu nedenle nöronları depolarize eder ve elektrokimyasal enerjinin yükselmesine izin verir.

Charité’nin Stroke Research Merkezi’nden Dr. JensDreier keşfettikleri bu sürecin ilk defa 1988’de yayınlanmış olan TheStar Trek:

The Next Generation (Yeni Nesil) adlı filmde nasıl anlatıldığıyla ilgili bir açıklama yaptı. Çalışmanın araştırmacıları, mekanizmanın bölüm içerisinde garip bir şekilde resmedildiğini düşünüyorlar.

Filmde şeytani siyah çamur canavarı olan Armus’la savaşan Teğmen Tasha Yar ağır yaralanır. Ekip tarafından gemide teğmen Yar’ın ölümünü izlemektedirler.

<span data-mce-type="bookmark" style="display: inline-block; width: 0px; overflow: hidden; line-height: 0;" class="mce_SELRES_start"></span>

Tıpkı yeni bilimsel araştırmanın açıkladığı gibi Komutan Beverly Crusher, teknik olarak beyin aktivitesi olmamasına rağmen, Teğmen Yar’ı yeniden canlandırma umudu bulunduğunu belirtiyor. Şimdiki bilimsel araştırmada açıklandığı gibi, başka bir mürettebat üyesi de “Nöronlar depolarize olmaya başlıyor” diye ekliyor.

Araştırmacılar Star Trek’i yapanların bu bilgileri bir zaman yolculuğunda bulmadığına eminler. Bu bilgilerin hayvanlarda yapılan benzer bir çalışmadan dizi senaristleri tarafından alınmış olabileceği düşünülüyor.

Bu tür beyin dalgalarıyla ilgili ilk araştırmalar 1940 yılında tavşanlar üzerinde Brezilyalı bir nörofizyolog tarafından yapıldı.

Kaynak: http://www.iflscience.com/brain/star-trek-predicted-the-latest-research-on-brains-and-death-in-1988/

Yazar İsa Ekici

Gelecekte olabilecek 7 ölüm sebebi

Şahane Firdevs ER

Şimdiki yaygın ölüm sebepleri oldukça tahmin edilebilir: kalp hastalıları, kanser ve kazalar… Şimdi bir-iki yüzyıl sonrasını hayal edelim.

İşte bazı tahminler.

1. Markasız uzay giysisindeki yırtık sebepli sızıntıdan dolayı içeride kaynamak

Eğer geniş, soğuk ve boş bir uzay deneyimi yaşamak istiyorsanız ekipmanlarınız da en yüksek kalitede olmalı. Fakat hala cebinizi düşünüyor markasız alışveriş yapıyorsanız karar sizin zararınıza olabilir. Çünkü mesele uzay giysisi.

Dünya yörüngesinde 500,000den fazla uzay çöpü ve 17,500 mph hızlarda seyahat eden şarapnel parçaları, miktometeorlar bulunuyor. Bu nesneler giysinizi kesebilir ya da delebilir. Eğer giysinizde yırtık oluşursa nefes almaya çalışmayın çünkü oluşan ani basınçsızlıktan dolayı akciğerleriniz de yırtılabilir.

Ayrıca, düşük basınç vücut sıvılarının kaynama noktasını da düşürür ve kandaki sıvı maddeler kaynamaya, buharlaşmaya, baloncuklar oluşturup kan akışını yavaşlatmaya hatta kalbe ve akciğerlere ulaşmasını engellemeye başlar.

Bu duruma “ebullism” denir ve sadece bir hipotezden ibaret değildir. The Journal of Occupational and Environmental Medicine’a göre 1966’da 24 yaşında bir NASA astronotu vakum çemberinde bu durumu yaşamış neyse ki çember tekrar basınçlandırılmış ve ertesi gün astronot kendine gelmişti.

Boş uzayda bu kadar şanslı olamayabilirsiniz. Eğer şanslıysanız da 15 saniye içerisinde oksijen eksikliğinden ölürsünüz ve tam anlamıyla Dünya’dan göçmüş olursunuz.

2.Bir seks robotu tarafından öldürülmek

Robot arkadaşlar gelecek tahminleri arasında neredeyse garanti teknolojilerden biri. Aslında şimdiden bir seçenek de mevcut. Fütüristik arkadaş marketinin en popülerlerinden biri RealdollX Abyss Creations tarafından geliştirilmiş, Realbotx’in özelleştirilebilir yapay zekası “Harmony AI” tarafından işletiliyor.

Realbox’in CEO’su Matt McMullen Forbes’a, Harmony için şimdilik bir endişe olmadığını, işin daha başında olduklarını ve bu teknolojinin Westworld’de gördüklerine ulaşabilmesi için daha çok yolları olduğunu söyledi.

Bir gün insanlar bu robotlar için daha sofistike yapay zekalar (Sophia ve Alpha Go’nun torunlarının torunları) geliştirecek.

Programlanmış bir kıskançlık daha tehlikeli bir şeye dönüşebilir mi?

Ya da daha hızlı şarj olan ve daha uzun pil ömrüne sahip olabilecek bu robotlar gerçekten bir kullanıcıyı yorgunluktan öldürebilecek seviyeye gelebilir mi?

Peki ya teknolojik tekilliğe ulaştıktan sonra, ömürlük seks oyuncaklarınız insan etinin tadını merak eder ve silahlanırlarsa?

3.Birileri simülasyonun fişinin çekerse

Gelecekte olabilecek 7 ölüm sebebi

2003 ’te Nick Bostrom tarafından yayımlanmış “AreyouLiving in a ComputerSimulation?” isimli makalede simüle edilmiş bir gerçeklikte yaşıyor olabileceğimizden bahsediyordu ve bu teori kısmen, gelecekte inanılmaz kaliteli simülasyonlar yaratabilecek güce sahip olacağımız varsayımına dayanıyordu.

Aslında varsayım doğru, gelecek jenerasyonlar atalarının süper güçlü ve detaylı simülasyonlarını yaratabilecek bilgisayarları kullanabilecekler ve bu farklı gerçekliklerden oluşan matruşkada sahte gerçekliklerden birinde yaşıyor olmak, en üst gerçeklikte olma ihtimalimize göre daha makul görünüyor.

Gelecekte olabilecek 7 ölüm sebebi

Bazı teknoloji milyarderleri bilim insanlarına zaten içerisinde olduğumuz simülasyonu kırmaları için ödeme bile yapıyorlar.

Peki bu doğru bir karar mi?

Bostrom öyle düşünmüyor: “Bu hipotetik simülasyonu kırmaya çalışmak akılsızca bir davranış. Başarı şansı neredeyse yok. Eğer başarılı olursa da bir felaket olabilir” diyor Vulture dergisinde.

Teori doğruysa bile simülasyonun kontrolörlerini ne motive eder bilmiyoruz. Belki de TheSimsoynarken sıkılıp yeni bir oyuna başlamaya karar verecekler ve bu da sonumuzu getirecek. Yani bir gün uçan koltuğunuzda uzanmış 2100 olimpiyatlarını izliyor ve bir kase çekirdeği damar yoluyla yiyorken her şey bir anda kararabilir. İyi geceler. SON

4.Fütüristik bir hayvanat bahçesinde diriltilmiş bir mamutun dişine oturmak

Yüzyıllar sonrasında ailenizi bir hayvanat bahçesine götürdüğünüzü ve yaşayan bir mamut gördüğünüzü hayal edin.

Harvard’dan George Church ve takımı yünlü mamutları diriltmeyi kendilerine görev edinmişler. 2015’te de mamut DNA’sını birleştirmiş ve CRISPR kullanarak bunu en yakın akrabası olan Asya fillerine aktarmışlardı.

Bu şahane bir ilk adımdı ama bundan sonrası daha zorlayıcı olacak. Sonuçta ortaya çıkacak canlı ise bir mamuttan çok mamut/fil hibriti olacak fakat şimdilik elimizden gelenin en iyisi bu.

Yünlü mamutlar ebat olarak Afrika fillerine yakındır ve dişleri 4.5 metreye kadar ulaşır. Yani eğer hayvanı kırbaçlamak ya da evcilleştirmek için etrafında dolaşırsanız sizi dişlerine oturtup tarih öncesi bir şişte insan kebabına dönüştürmesi çok zor olmayacaktır.

5.Dünya’ya asteroid çarpması

2016’da NASA OSIRIS-REx görevini Bennu isimli asteroide fırlattı. Bu asteroidin seçilme sebebi güneş sisteminin ilk 10 yılında oluşmuş bundan dolayı da hayatın kökleri ile ilgili bilgiler elde edebileceğimiz ihtimaliydi.

Fakat ikinci bir sebep daha vardı: bu asteroidin 22. yüzyıl sonlarında Dünya ’ya çarpma ihtimali.

Ama gözünüz korkmasın bu ihtimal sadece %0,037. Ayrıca bu ihtimal gerçekleşse bile bu asteroid Dünya’yı yok edebilecek kadar büyük bir kütleye ve enerjiye sahip değil.

Peki ya Bennu çok daha büyük olsaydı?

6 mil kadar (dinozorların sonunu getiren asteroid kadar büyük). 2017’de GeophysicalResearchLettersdergisinde asteroid çarpasının insan popülasyonları üzerindeki etkilerinin simülasyonlarının analizleri yayınlandı.

Makalede çarpma sonucu oluşacak ana tehditlerden bahsedildi: fırtına, aşırı basınç şoku, termal radyasyon, kraterleşme, sismik dalgalar, volkanik birikmeler ve tsunami.

Simülasyonlarda ölüm sebeplerinin %60’ı rüzgar ve basınç sebepliydi. 6 millik ve saniyede 19 mil hızla yaklaşan bir asteroidi hiçbir şey yavaşlatamaz ve yere ya da denize çarptığında tüm kabuğu buharlaştırıp koca bir krater bırakır.

Oluşan basınç tüm iç organları yırtabilecek ve oluşan rüzgar tüm bina, araba ve yaşayan dokuları parçalayabilecek güçtedir.

Böyle bir durumda şanslı iseniz ilk felakette ölürsünüz. Fakat herhangi bir sebeple ölmezseniz muhtemelen yıllar sürecek yiyecek ve kaynak eksikliğinden veya en azından bir yıl, atmosferi dolayısıyla güneşi kapatacak kül yağmurundan dolayı öleceksiniz.

Şanslıyız ki NASA ve FEMA herhangi bir asteroid çarpmasına karşı hazırlıklar yapıyor.

6.Şaka teröristleri tüm otonom araçları hackleyip aynı anda birbirlerine çarpmalarını sağlarsa

Gelecekte olabilecek 7 ölüm sebebi

İnternet trolleri durdurulamıyor. 2009’da 4chan kurucusunu Time 100’de birinci sıraya koyan troller, İngiltere’nin bir araştırma gemisinin isminin “BoatyMcBoatface” olmasının da sebebiydiler. Ayrıca şiddet içerikli pek çok örnek de bulunuyor.

Motherboard’a konuşan bir hacker iki aracın kontrol panellerine erişebildiğini ve araçların yerlerine ve sürücülerin özel bilgilerine ulaşabildiğini hatta araç motorlarını durdurabileceğini söyledi. Binlerce aracın kontrolünü eline alırsa bir tıkla tüm dünyada büyük bir trafik problemi yaratabileceğini açıkladı.

2020’dea.b.d yollarında 10 milyon kadar otonom araç bulunacağı tahmin ediliyor ve 2030’da bu sayı 20.8 milyona kadar çıkabilecek.

Peki ya gelecekte bir grup hacker bir araya gelir ve tüm otonom araçları aynı anda çarpıştırırsa? Tehlike sadece otonom araç sahipleri için değil yollardaki bisikletli, yaya, otonom olmayan araçlar için de geçerli.

Büyük bir kitlesel katliam ve kaosyaratmak için şahane bir yol. Otonom araçların daha güvenli olmasını beklemiyor muyduk?

7.Otomasyonu gördükten, temel gelir ile sanat, bilim veya hobilerle uğraşarak yaşlandıktan sonra huzurlu bir ölüm

Gelecekte olabilecek 7 ölüm sebebi

Şimdiye kadar ölüm kaçınılmazdı. Fakat bilim insanları kaderi değiştirme konusunda ısrarcı. Mesela İngiliz biyolog Aubrey de Grey 1000 yaşına ulaşacak ilk insanın çoktan doğmuş olduğuna inanıyor ve yaşlanmayı,tedavi edilebilir en azından yönetilebilir, semptomları olan bir hastalık gibi görmeyi öneriyor.

Son zamanlarda yapılan bir çalışmada, farelerdeki nörolojik yaşlanma semptomlarıyla savaşan genç kan transfüzyonları umut vadediyordu ama tedavide hala pek çok ihtilaf vardı. FDA bu konuda bazı düzenlemeler getirip halkı uyardıktan sonra da en bilinen tedarikçi bu işten elini çekti.

Ayrıca, ölüme çözüm bulmak amacıyla kurulan Google’a ait bir biyoloji şirketiolan Calico, insanların kanser olma riskini veya diğer genetik durumlarını tahmin edebilen bir algoritma kullanan Human LongevityInc. ve yine Google’a bağlı kronik hastalıklı insanlar için araçlar geliştiren Verily gibi şirketler insanların sağlıklı uzun bir ömür sürmeleri için çalışıyor.

Bu alanda en son, yaşlanma karşıtı araştırmalarda asılsız söylentileri ve gerçek inovasyonları birbirinden ayırmak ve yaşlanmayı geçmişe gömecek beyinleri bir araya getirmek için kar amacı gütmeyen Academy forHealthandLifespanResearch isimli bir grup oluşturuldu.

Belki de gelecekte otomasyon ve temel gelir sayesinde çalışmamıza bile gerek kalmayacak. Böylece fiziksel ve mental olarak daha az baskı hissedeceğiz ve insan ırkı olarak beraber ve bilimsel gayretlerle çalıştığımız sürece:

iklimi düzelteceğiz, otonom teknoloji sayesinde kazalar da azalacak, uzun yaşama şansımız bir anda artacak.Peki nasıl öleceğiz? Çok çok uzun zaman sonra ve huzur içinde. Belki de ölmeyeceğiz.

Kardashev ölçeğine göre bu 4. Seviyede gerçekleşecek. Belki denizin dibindeki en derin çatlağı ya da evrendeki en uzak zerreciği keşfedeceğiz ve sonunda tatmin olmuş ve huzura ermiş hissedeceğiz.

Huzur senaryoları kadar felaket senaryoları da muhtemel. Belki sahte bir dünya lideri nükleer savaş başlatacak, CERN’de kazara yaratılmış cehennem boyutuna açılan bir portaldan gelen bir şeytan insanları yemeye başlayacak, insanlık koca plastik yığınlarına gömülmüş bir hayat sürecek veya teröristler biyolojik silahlarla durdurulamaz bir salgın başlatacaklar…

Şu kadarından eminiz ki mezar taşı yazıları ve ağıtlar çok daha ilginç hale gelecek.

Çeviri: Ş. Firdevs Er

Kaynak: https://futurism.com/7-ways-die-future

Yazar Şahane Firdevs ER

Adım Firdevs Er ve Elektrik Elektronik Mühendisliği öğrencisiyim. Kendini geliştiren, düşünen, sorgulayan, araştıran ve öğrenen insanların hayatlarına daha fazla anlam kattıklarına inandığım için ben de kendimi, sevdiğim okumak ve öğrenmekten zevk aldığım bazı alanlarda geliştirme gayreti içerisindeyim. Beyinsizler platformuna da bu gibi insanlar için katkıda bulunmak benim için bir mutluluk verici.,

Vücudunuzun Dışında Ruhunuzun Tükendiğini Gösteren 8 şey

Ezgi Semirli

Yorgun olan aslında ruhunuz olabilir mi? Eğer çoğu zaman kendinizi yorgun ve zayıf hissediyorsanız, size yalnız olmadığınızı söylemek için buradayız. Her 5 kişiden biri herhangi bir anda yorgun hissediyor ve ne yazık ki tükenme bir kural haline geliyor. Modern dünyanın ritmi; sürekli çalışma, stres, gerginlik, uykusuzluk ve uygun egzersiz yapmayı içerir. Ve bunların hepsi ruhun durumunu etkiler. O incinir ve yardıma ihtiyaç duyar. Burada dikkatinizi önemsiz gibi görünen, ancak büyük bir rahatsızlık ve sorun yaratabilen yorgun bir ruhun belirtilerine çekmek istiyorum.

1. Bütün Bir Gece Dinlendikten Sonra Yorgun Hissetmek

Uygun saatlerde uyumanıza rağmen, sabahları uyanıp yataktan kalkmanın zor olması yorgun bir ruhun ilk işareti olabilir. Fiziksel olarak iyileşirsiniz, ama ruhunuzu uyku ile iyileştirmek zordur. Sonuç olarak, kronik yorgunluk ortaya çıkar ve tüm günü bir şeyler yapmanız gerektiğinde kendinizle savaşarak geçirirsiniz.

2. Hayal Kurmak ve Gerçeklikten Kaçmak

Gerçeklikten kaçmak istiyorsanız ve farklı bir hayat hayal ediyorsanız, ruhunuz yorgunluk belirtileri veriyor demektir. Sık sık geçmiş hakkında düşünürsünüz ve gelecekten korkarsınız. Asıl mesele şu anki anı sevmediğiniz ve kendinizi ondan mümkün olan herhangi bir şekilde uzaklaştırmaya çalışmanızdır. Fakat gerçeklerden kaçmak size zarar verebilir; çünkü günlük görevlerinize yine de geri dönmeniz gerekir ve gerçeklerle hayalleriniz arasındaki uyuşmazlık yüzünden hayatla ilgili memnuniyetsizliğiniz artar.

3. Kayıtsızlık ve İsteksizlik

Sürekli yorgun hissettiğinizi düşününce; bir şeyler yapma isteğinizde eksiklik yaşar, çevrenizdeki her şeye kayıtsızlık gösterir ve hatta daha önce hoşlandığınız şeylere ilgi duymazsınız. Yaptıklarınızda hiçbir şey göremez ve davranışlarınızın sonuçlarına ilgisiz kalırsınız. Bu koşullar fazladan gerilim yaratır, çünkü enerjiniz ve isteğiniz olmasa bile görevlerinizi yerine getirmeniz gerekir.

4. Duygulardaki Ani Değişiklikler

Memnuniyetsizlik, bitkinlik ve ilgisizlik duygularınızı etkiler. Sıklıkla sinirlenirsiniz, küçük bir şeye kızarsınız veya beklenmedik bir şekilde ve sebepsiz yere ağlamaya veya gülmeye başlarsınız. Düzenli olarak bunun gibi ruh halleri içindeyseniz, bu bitkin bir ruhun işaretidir. Bu duygusal dalgalanmalar ile hayatınız zorlaşır. Ve sizi başkalarıyla barış ve anlayış sağlamaya çalışmaktan çok çatışmaya zorlar.

5. İyi Hissediyormuş Gibi Davranmak

İyi hissediyormuş gibi davranmayı acınızı gizlemenin ve iyiymiş gibi davranmanın sorununuzu çözmenin iyi bir yolu olduğunu düşünmeyin. Bunu yaparsanız, içinizdeki her şey parçalanırken kendinize ve başkalarına gerçek duygularınız hakkında yalan söylersiniz. Ruhunuz ağlarken, gülümsemek için elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışır ve neşeliymiş algısı yaratmaya çalışırken ekstra enerji harcarsınız. Ancak ruhunuz yorgundur ve her şeyin yolunda olduğunu iddia etmek gibi bir gücü yoktur.

6. Yalnız Hissetmek

Tüm öfkenizi ve suçunuzu etrafınızdaki insanlara yönlendirirseniz, ilişkileriniz gergin bir hal alır. Kendinizi iyi hissediyormuş gibi yaptığınız zaman, hiç kimse olayların gerçek halini bilmez. Bu durum yalnız hissetmenize ve probleminizle yalnız kalmanıza neden olur. Kimsenin sizi anlamadığını, kabul etmediğini ve yardım edemeyeceğini düşünmeye başlarsınız. Böylelikle her şeyi tek başınıza halletmeye çalışır, içinde olduğunuz durumla her gün mücadele edersiniz.

7. Diğerlerinden Gizlenme Arzusu

Etrafınızdaki insanlardan gizlenme arzunuz varsa, bu yorgun bir ruhun gerçek bir işaretidir. Köşede oturmak, kendinizi başkalarından korumak, hatta farkedilmeyen bir hale gelmek istersiniz. Ancak kendinizi evinize kilitleyemediğiniz ve insanlarla etkileşimi durduramadığınız için, istenmeyen iletişimden etkilenirsiniz. Yalnız kalmak isteseniz bile, günlük konuşmalarınızı sürdürmeniz ve diğer insanlara yakın olmanız gerekir.

8. Olumsuz Düşünmek

Hoş küçük şeyleri fark eder misiniz, komik olayları hatırlar ve mutlu anlar yaratmaya çalışır mısınız? Olumsuz ve kötü deneyimlere yoğunlaşmaya alışırsanız, ruhunuz yorgunluktan muzdarip olur. Kendinizi pozitif enerjiyle yüklemezsiniz. Aksine, sürekli yeniden yaşarken ya da hoş olmayan anların olmasını beklerken, onu boşa harcarsınız. Bu ruh halinizi etkiler ve mutsuzluk hissi yaratır.

Kaynak: https://brightside.me/inspiration-psychology/8-signs-its-not-your-body-thats-exhausted-its-your-soul-715410/ , https://www.tzv.org.tr/?#/haber/3995

Yazar Ezgi Semirli

PARAPSİKOLOJİ & GİZEM DOSYASI : Her gün 200 metreyi kendi kendin e yürüyordu !!! Sırrı ortaya çıktı


Her gün 200 metreyi kendi kendine yürüyordu !!! Sırrı ortaya çıktı

Amerika Birleşik Devletleri’de, Nevada ve Kaliforniya eyaletlerinin tam sınırında bulunan ‘Ölü Vadi’de yaşanan gizemli bir doğa olayı görenleri hayrete düşürüyor. Eski bir göl yatağında bulunan taş parçaları, 200 metrelik bir mesafeyi kendi kendine ‘yürüyor’. Artık büyük bir gizem haline gelmiş bu doğa olayının uzun yıllardır açıklanamaması, kayaların uzaylılar veya ilahi güçler tarafından hareket ettirildiği efsanesini yarattı.

Yarım yüzyıldır sırrı çözülmeye çalışılıyordu

Yarım yüzyıldır sırrı çözülmeye çalışılıyordu

İlk bakışta hiç hareket etmiyormuş gibi görünen kaya parçalarının gizemi bilim insanlarının da ilgisini çekti. Yaklaşık yarım yüzyıldır bu gizemli kayaların sırrını çözmeye çalışan bilim insanları, kurumuş ve çatlamış bir zeminde 350 kiloluk bir taşın nasıl hareket edebileceği konusunda farklı fikirler üretti.

kendi-kendine-yuruyen-kayanin-sirri-cozuldu-716631_1296_3_b.jpg

İlk teorilere göre, rüzgar ve yağmurun bu büyük kayaları hareket ettirebileceği düşünülse de, sonradan zeminin çatlamış yapısının buna izin vermeyeceğini kabul etmek zorunda kaldılar. İşin ilginç yanı ise, bugüne dek kayaların hareket ettiğini kimsenin görmemesi…

Yürüyen kaya efsanesi nasıl çözüldü?

Yürüyen kaya efsanesi nasıl çözüldü?

Ölü Vadi’nin kendi kendine hareket eden kayalarının sırrı yine bilimsel araştırmaların sonucunda ortaya çıktı. Bilimsel verilere göre, Ölü Vadi’de geceleri aşırı soğuyan hava yerde 3-5 milimetre arasında bir buz tabakası oluşturuyor.

kendi-kendine-yuruyen-kayanin-sirri-cozuldu-716631_6030_9_b.jpg

Sabah ısınan havanın etkisiyle çözülen buz tabakası, esen vadi rüzgârlarının etkisiyle kaç kilo olursa olsun kayaları yerinden oynatıyor. Santim santim ‘yürüyen’ kayaların hareket etmesini fark etmek bu yüzden oldukça güç.

PARAPSİKOLOJİ & GİZEM DOSYASI : Peru’da Uzaylıya Benzeyen Mumyanın Dünya Dışından Geldiği Doğrulandı !!!


Peru’da Uzaylıya Benzeyen Mumyanın Dünya Dışından Geldiği Doğrulandı !!!

Peru’daki Nazca bölgesindeki kazı çalışmalarında antik dönem kalıntılarına çok rastlanılıyor. Kazı alanlarında bulunan materyaller bölgenin tarihine ışık tutuyor. Ancak son zamanlarda yapılan bir kalıntı hem bilim dünyasını karıştırdı hem de bir çok değişik teorinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Çünkü bulunan şey, modern çağdaki uzaylı tanımlamalarına birebir uyan bir mumyaydı ve acilen araştırma başlatıldı.

Şimdiye kadar yapılmış en sansasyonel keşiflerden birisi olarak tarihe geçtiği söylenen mumya, şok edici veriler sundu. Üç parmaklı ve vücuduna oranla oldukça uzun uzuvlara sahip canlı, DNA testleri sonucunda insan genetiğine %70’lik bir oranla yabancı.

DNA testleri, BioTecMol laboratuarı tarafından gerçekleştirildi. Sonuçlara göre yeryüzündeki canlıların yalnızca %20’si ile genetik akrabalığı bulunan mumya, dünya ekolojisine oldukça yabancı.

Yapılan testlerin diğer sonuçlarına göre canlının insan genomuyla benzerliği ise %19 ila %30 arasında sınırlı kaldı. An itibariyle araştırmacılar mumyadan alınan örnekleri primatlar, timsahlar ve deniz kaplumbağası gibi antik kökeni ispatlanmış türlerin genetik yapılarıyla karşılaştırıyorlar. Açıklamalara göre araştırmanın nihai sonuçlarına 6 yıl gibi uzun bir sürede ulaşılacak. Ancak Saint Petersburg Ulusal Araştırma Üniversitesi’nden Profesör Konstantin Korotkov mumyaların dünya dışı varlıklara ait olabileceğine yönelik iddiaları kabul etmediğini, cesetlerin ‘binlerce yıl önce dünyada varlıklarını sürdürmüş olan ve birtakım doğal süreçler sonucunda tamamen yok olan bir insan türüne’ ait olduklarını savundu.

LİNK : https://youtu.be/xZPDhPeQnRY

Bulgulara hala şüpheci olarak yaklaşan otoriteler, kanıtların yabancı bir yaşama ait olduğu yönünde sonuç vermeleri için değiştirildiği görüşündeler. Ancak çalışmayı yürüten ekipler tüm iddiaları reddederek nihai sonuçların beklenmesi gerektiğini ve şu ana kadar bir şeyleri çoktan ispatladıklarını savunuyorlar.

PARAPSİKOLOJİ & GİZEM DOSYASI /// Çağrı Mert Bakırcı : 6. His Nedir ? Bilimsel Olarak Nasıl Değerlendirilir ???


Çağrı Mert Bakırcı : 6. His Nedir? Bilimsel Olarak Nasıl Değerlendirilir ???

"Altıncı his" olarak bilinen kavramı bilimsel olarak irdeleyebilmek için, öncelikle işlevsel bir "6. his" tanımı yapmamız gerekmektedir. Eğer bu sözcüğü "gelecekte olacakları öngörmek", "falcılık", "astroloji" gibi sahtebilimsel yaklaşımlarla ilişkili bir kavram olarak kullanıyorsak, en başından net bir şekilde söyleyebiliriz ki modern bilim ile ortaya konmuş veriler dahilinde böyle bir yeti bilimsel olarak tamamen geçersizdir.

Mistisizm ile ilgili sayısız bilimsel araştırma ve deneme yapıldı ve halen de süren araştırmalar ve halka açık mistik araştırma davetleri bulunuyor. Ancak bugüne kadar mistik güçleri olduğunu iddia eden insanlar içinde, bu mistik güçlerini deneysel koşullar altında ispatlayabilen tek bir insan dahi çıkmadı.

Öte yandan, alışageldiğimiz beş duyunun (görme, koklama, duyma, tatma, dokunma) yardımıyla, bariz olmayan uyaranları önceden tespit edebilmekten söz ediyorsanız, bunu bilimsel olarak incelemek mümkündür. Örneğin ıssız bir sokakta, takip edildiğimizi ya da arkamızda birinin olduğunu gerçekten de hissedebiliriz. Benzer şekilde, rüyalarımızda olan bir şeyi gerçek hayatta yaşayabiliriz.

Ayak sesi duymadan ve takip edildiğimize dair bir veri olmaksızın bunu nasıl yapabiliriz? Rüyalarımız nasıl gerçek olur? İşte bu noktada, bilim devreye girer.

Duyu Dışı Algılama

Arkamızdan geleni görmeyip, duymamamıza rağmen hissedebilmemizin birçok nedeni olabilir. Bu sebeplerden en güçlüsü, bizim "duymuyor", "görmüyor", "kokusunu almıyor" olmamızın, gerçekten duymadığımız, görmediğimiz veya kokusunu almadığı anlamına gelmediğidir. Bu tip bilinçsiz olarak algıladığımız duyuların toplamına (ve hatta "mistik güç" olarak lanse edilmeye çalışılan diğer algılara da), bilimsel analizlerde, Duyu Dışı Algı (Extrasensory Perception) adı veriliyor.

Çoğu bilim insanı, böyle bir duyu tipi olduğunu kabul etmiyor (Amerikan Ulusal Bilim Akademisi’nin %96’sı bu tip duyuların varlığını reddediyor). Çünkü bu terimi kullananların çoğu, duyu organlarının bu süreçte rolü olmadığını, beynin mistik bir şekilde etrafını algıladığını ileri sürüyor. Ancak buna yönelik çalışmalar bunu destekleyebilecek hiçbir veri üretebilmiş değil. Dolayısıyla konu bilimin sınırlarından çıkıp, sahtebilimin alanı haline geliyor. Bu kavramı kullananlar içgörü, telepati, psikometri, kahinlik, vb. sahtebilim alanlarını bilimselmiş gibi pazarlamaya çalıyor.

Ancak bu kavramı normal şekilde duyu organlarımız aracılığıyla ama farkında olmadan algıladığımız olgular için kullanmak da mümkün! İşte bazı psikologlar ısrarla bu alanda çalışmalarını sürdürüyorlar ve bunu yaparken doğru olmasını arzuladıkları şeylere inanmak yerine, alışageldiğimiz beş duyu haricinde duyularımız varsa bunları ortaya çıkarmaya veya sıra dışı olguları nasıl hissedebildiğimizi beş duyumuzu kullanarak anlamaya çalışıyorlar. Gerçeklere de ancak bu çalışmalarla ulaşabiliyoruz.

Gerçekten de, bu konular üzerine eğilen araştırmacılardan bazıları, farkında olmadan algıladığımız uyaranlar hakkında son derece güvenilir araştırmalar yapıyorlar ve üst düzey bilim dergilerinde makaleler dahi yayınlayabiliyorlar. Biz de, bilimsel şüphecilik dahilinde analizinin yapılmasını faydalı görüyoruz. Zaten bu araştırmalara bakıldığında, bu tip algıların tamamen bilimsel kökenleri olduğu görülmektedir. Şimdi, bunlara bir göz atalım.

Sıra Dışı Olguları Nasıl Hissediyoruz?

Takip Edildiğimizi Nasıl Hissediyoruz?

Issız bir sokakta arkamızdan gelen birini hissedebilmemizi (ya da benzer şekilde, saatin 15:23 olduğunu düşünüp, baktığımızda gerçekten de öyle olduğunu görmemizi), ESP ve benzeri araştırmaların sonuçlarıyla, tamamen bilimsel olarak açıklamamız mümkündür.

Sokak örneğini ele alalım. Arkamızda gerçekten biri varsa, ayaklarından çıkan çok düşük şiddetli sesler, bilincimizde algılanamayabilir; ancak kontrolümüz dışında olan bilinçaltımız tarafından fark edilebilir. İşte buna, duyusal sızıntı (sensory leakage) adı verilir. Bu sızan uyartılar, beynimizde işlenebilir ve içgüdüsel olarak korku hissini tetikleyebilir.

Bir diğer nokta, deri reseptörlerimizin bazılarının, görsel reseptörlerle evrimsel olarak son derece yakın olmasıdır. Farkında olmasak da ve tam olarak mekanizması henüz aydınlatılmamış olsa da, derimiz esasında bir miktar ışığa da tepki veriyor olabilir. Bu, beynimize, gözümüz haricinde başka noktalarımızdan da çok sınırlı da olsa görsel verinin ulaşması anlamına gelebilir.

Benzer şekilde, çok kısıtlı düzeyde de olsa, vücudumuzla algıladığımız ancak bilinçli olarak fark edemediğimiz sese bağlı titreşimler, algılayamadığımız sesleri istemsiz olarak duymamızı sağlıyor olabilir. Yani sese bağlı olarak oluşan ufak titreşimler, vücudumuzda ve ses duyu organlarımızda titreşimlere neden olarak bilinç altı bir algı doğurabilir. Bu konuda da araştırmalar sürmektedir.

Bir diğer nokta da feromonlar ve genel olarak koku duyumuzdur. Feromonlar, çeşitli durumlar karşısında hayvanların vücudundan salgılanan vücut dışı hormonlardır. Bu kimyasallar, havada yol kat ederek diğer bireyler tarafından algılanabilir. Feromon salgısı, insanda oldukça azalmış ve körelmiş bir yapıdır. Oldukça körelmiş olan koklama (burun) ve feromon duyu organlarımız (Jacobsen organı ya da Vomeronasal organ), bilinçaltı düzeyde bizim fark etmediğimiz bazı işlemleri yürütebilir. Bu yüzden, arkamızdaki bireyin kokusu ya da salgıladığı feromonlar bizi uyarabilir.

Bu konuyla ilgili son bir nokta ise, ışığın yansımasıdır. Normalde, biz bunu "gölgeler" olarak niteleyebiliriz, ancak bu, makro büyüklükte olan bir yansımadır. Öte yandan, arkamızdaki cisimlerin, önümüzdeki cisimlerden yansıyan görüntüleri, bariz görüntüler olmasa da, beynimiz tarafından bir miktar algılanıyor olabilir. Dolayısıyla, arkamızdaki bireyden çıkıp, önümüzdeki bir nesneden yansıyarak gözümüze ulaşan fotonlar, beynimizde silik de olsa bazı algıların oluşmasını sağlayabilir ve bu, his oluşumuna neden olabilir. Deri hücrelerimizin mor ötesi ışınları görebildiğine dairse oldukça güçlü veriler bulunuyor. Bu "görme", tam olarak düşündüğümüz gibi olmasa da, konumuzla ilişkili olabilir.

Saati Nasıl Biliyoruz?

Saat konusunda da benzer durumlar oluşabilir. Hele ki bahsettiğimiz saat bir kol saatiyse, çok daha farklı bir açıklama doğabilir. Görüş alanımız içerisindeki cisimlere bilinçli olarak odaklanmasak da, onlarla ilgili verileri beynimiz değerlendirebilir. Dolayısıyla, birkaç saniye önce, beynimiz, istemsiz olarak saatimizi okumuş olabilir. Bizse, bir "tahminde bulunduğumuzu" sanabiliriz. Sonrasında ise saate baktığımızda, tahminimizi gördüğümüzü sanabiliriz. İşte bu, çok sık karşılaşılan bir dikkat olgusudur ve bu tip "mistik" veya "psişik" konuların ardında genelde payı bulunmaktadır.

Rüyalarımız Nasıl Gerçek Çıkıyor?

Rüyaların evrimleşmesinin en temel nedenlerinden birinin, bir durum ile karşılaşmadan, o duruma dair deneyim elde edebilmeyi mümkün kılması olduğu düşünülmektedir. Yani rüyalar adeta bir "simülasyon" gibidir ve bizi gerçek yaşantıdaki çeşitli senaryolara hazırlarlar. Bu senaryolar, halihazırda ve gerçek yaşamda deneyimlediğimiz olgu ve deneyimlerin farklı kombinasyonlarının uyku sırasında tekrardan görülmesidir. Bu konuda kapsamlı bir yazımızı buradan okuyabilirsiniz. Dolayısıyla rüyaların bir kısmının gerçek hayatta da deneyimlenmesi son derece olasıdır; zaten rüyaların evrimsel avantajı muhtemelen tam olarak budur!

Ortak Suçlu: Algıda Seçicilik

Buraya kadar anlattıklarımız, "6. his" gibi hislerin bilimsel analizleridir. Ancak beklenmedik şeyleri tahmin etmek veya öngörmek konusunda çok daha temel ve yalın bir açıklama daha mevcuttur: Deneyimleyen önyargısı.

Bir düşünün: Kaç defa takip edildiğinizi sandığınızda aslında takip edilmiyordunuz? Kaç defa saati tahmin etmeye çalışıp da beceremediniz? Bugüne kadar tutmayan kaç tane rüya gördünüz? Bunların her birinin sayısı, isabetli olanlara göre kat kat fazla olacaktır. Belki ömrünüz boyunca onlarca defa takip edildiğinizi hissettiniz; ancak kimse sizi takip etmiyordu. Ömrünüz boyunca yüzlerce, binlerce defa saati tahmin etmeye çalıştınız ama neredeyse hiçbiri doğru değildi. Her gün 4-7 adet rüya görüyorsunuz, bunların neredeyse hiçbiri tutmadı.

Ancak bunlardan 1 tanesi bile tuttuğunda, çok sıra dışı bir şey deneyimlediğinizi düşünüyorsunuz; çünkü beklenmedik bir tesadüf gerçekleşmiş oluyor. Fakat tesadüfler zaten böyle çalışır. Düşük olasılıklı bir olay, yeterince uzun süre tekrar edilirse nihayetinde yaşanacaktır. O tesadüfün gerçekleşmediği her deneme, ilginizi çekmeyecek bir denemedir, çünkü kendinize şunu dersiniz: "Ne bekliyordun ki?" Ancak bir veya birkaç kere tuttuğunda, bu ilginç olay dikkatinizi çeker ve üzerine odaklanırsınız; sanki gerçekte olduğundan daha sık yaşanıyormuş gibi hissedersiniz. Bu da sizi yanılgıya iter; sıradan bir tesadüfe anlamlar yüklemeye başlarsınız. İşte bir çeşit algıda seçicilik türü olan bu olguya katılımcı önyargısı ya da deneyimleyen önyargısı deriz. Bunu Forer-Barnum Etkisi ile ilgili yazımızda da anlatmıştık.

Sonuç

Unutmamak gerekir bu konulardaki araştırmalar halen devam etmektedir ve son hallerini almamışlardır. Bu araştırmaların kesin sonuçları için daha çok fazla inceleme gerekmektedir. Ancak ne olursa olsun, şimdiye kadar bilimin ulaştığı yerler ve geçmişte bu yerlerle ilgili insanların yaptıkları açıklamalar göz önüne alındığında, her zaman ve istisnasız olarak olduğu gibi, 6. his gibi konularda da tamamen bilimsel açıklamaların bulunacağı rahatlıkla iddia edilebilir. Yapılması gereken daha fazla araştırmak, sorgulamak, okumak ve her bilgiyi mantık süzgecinden geçirmektir.

Gerçeklere, sadece bilimle ulaşabiliriz.

Kaynaklar ve İleri Okuma

  • R. A. McConnell, et al. (1991). National Academy Of Sciences’ Opinion On Parapsychology. Journal of the American Society for Psychical Research, sf: 333-365.
  • S. J. Sherwood, et al. (2003). A Review Of Dream Esp Studies Conducted Since The Maimonides Dream Esp Studies. Journal of Consciousness Studies, sf: 85-109.
  • L. A. Cordon. (2005). Popular Psychology: An Encyclopedia. ISBN: 978-0313324574. Yayın Evi: Greenwood.
  • E. J. Gracely. Why Extraordinary Claims Demand Extraordinary Proof. (1998, Aralık 01). Alındığı Tarih: 07 Temmuz 2019. Alındığı Yer: Quack Watch
  • SkepDic. Esp (Extrasensory Perception). (2015, Ekim 29). Alındığı Tarih: 07 Temmuz 2019. Alındığı Yer: SkepDic
  • W. Parry. Our Skin Cells Can ‘See’ Uv Rays. (2011, Kasım 03). Alındığı Tarih: 07 Temmuz 2019. Alındığı Yer: Live Science
  • N. Saunders. How And Why Do People Sense When Someone Is Watching Them?. (2001, Şubat 25). Alındığı Tarih: 07 Temmuz 2019. Alındığı Yer: MadSci Network