GÜNDEM ANALİZİ /// Süleyman Çelik : PAPAZA KIZIP ORUÇ BOZANLAR VE MÜMTAZ SOYSAL


Süleyman Çelik : PAPAZA KIZIP ORUÇ BOZANLAR VE MÜMTAZ SOYSAL

E-POSTA : scelik44

1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamı sayesinde yayın hayatına başlayan YÖN dergisi, o yıllarda ilk gençlik dönemini yaşayan ve daha sonra “68’liler” olarak anılacak bizim kuşağın, ülkemiz sorunlarına duyarlı kesimi için “Aydınlanma kaynağı”, Doğan Avcıoğlu ve Mümtaz Soysal gibi yazarları da aydınlanma öğretmenleri oldu.

1961 Anayasası’nı hazırlayanlar arasında da bu öğretmenlerimiz vardı. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve Muammer Aksoy gibi büyük öğretmenlerimizin önderliğinde çalışan bu genç öğretmenlerimiz sayesinde, ülkemiz dünyanın en demokratik ve özgürlükçü anayasasına kavuşmuştu…

Bu öğretmenlerimiz, Yön’ün yanında bir “Aydınlanma Ocağı” olan Sosyalist Kültür Derneği’ni de kurmuşlar ve Cebeci’de, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin karşısında bulunan Seyhan Düğün Salonu’nda düzenledikleri “Cumartesi Söyleşileri” ile aydınlatma etkinliklerini sürdürüyorlardı.

Bu söyleşilerden birinde konuşmacı, eski Milli Birlik Komitesi üyesi Suphi Karaman, konu “Emperyalizm ve Petrol” idi. Sayın Karaman, emperyalistlerin petrol kaynaklarını ele geçirmek için işledikleri cinayetleri, mazlum uluslara yaşattıkları acıları, karşıt cepheler oluşturarak ülkeleri parçalamalarını ve işbirlikçi gerici iktidarlarla ilişkilerini örneklerle anlattı. O sırada petrolün millileştirilmesi tartışılıyor, biz gençler bu konuda eylemler yapıyor ve doğal olarak sağcı iktidar da karşı çıkıyordu. Konuşma bitip “soru- katkı” kısmına geçildiğinde, bir soru geldi: “Milli Birlik Komitesi iktidarı döneminde sözünüz yasaydı. O zaman neden bir yasa çıkararak petrolü millileştirmediniz?” Sayın Karaman bu soruya çok içten bir yanıt verdi: “o zaman biz bu konuları bilmiyorduk!..”

Milli Birlik Komitesi üyeleri gibi biz de bunları bilmiyorduk. Daha doğrusu kimse bilmiyordu. Çünkü bilenler “komünist” denilerek susturulmuş, susmayanlar hapislerde çürütülmüş, hatta öldürülmüşlerdi.

* * *

1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamında her şey tartışılmaya başlayınca uyanmaya ve gerçekleri öğrenmeye başladık.

Atatürk öldükten sonra yolundan sapılmış, Kemalist dünya görüşü unutturulmuş, ülke Batılı emperyalistlere teslim edilmiş ve Atatürk halka, “Türkiye’yi Avrupalılaştırmak isteyen Batı hayranı bir asker” olarak öğretilmişti. Atatürk’ün bu şekilde öğretilmesi, Kurtuluş Savaşı yıllarından beri emperyalistlerle işbirliği içinde olan gericilerin Cumhuriyet düşmanlıklarını pekiştirmiştir. Emperyalistlerin tam da istediği buydu…

Öğretmenlerimiz sayesinde, Ulusal Kurtuluş Savaşımımızı, “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme” karşı yaptığımızı öğrendik. Emperyalistler Sevr Antlaşmasıyla, “Türk’ü Anadolu’dan atmak olan bin yıllık hayallerinin gerçekleşmek üzere olduğunu” düşünüyorlardı ki Kurtuluş Savaşını kazanarak, heveslerini kursaklarında bırakmış olduğumuzu, anladık. İlk ulusal kurtuluş savaşını kazanması nedeniyle, emperyalistlerin yenilebileceğini kanıtlayıp mazlum milletlere umut ışığı olan Atatürk’ün temel ilkesinin, “her alanda tam bağımsızlık ve emperyalizm karşıtlığı” olduğunu öğrendik. Yaptığı devrimlerle, ‘halkımızın aydınlanarak aklı ve bilimi kılavuz edinmesini, ülkemizin Avrupalılaşmasını değil, çağdaş uygarlığın üzerine çıkmasını’ sağlamaya çalıştığını kavradık.

* * *

Emperyalistler pes etmezler. Sevr Antlaşmasının mimarı olan ABD, Lozan’ı imzalamamış ve “bizim planlarımız uzun erimlidir, eninde sonunda gerçekleştiririz” diyerek “amacından vaz geçmediğini” açıklamıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, hiç ummadığı şekilde kolayca kucağına düşmüş olan Türkiye’yi bırakması olası değildi. Uyanışı bastırmak üzere klasik “böl ve yönet” politikası devreye sokuldu.

Eskiden Tıp, Eczacılık, Diş Hekimliği, Veteriner ve Ziraat Fakülteleri öğrencileri, birinci sınıfı (FKB), Fen Fakültesinin bazı bölümlerinin öğrencileri ile birlikte, Fen Fakültelerinde okurlardı. Derslerimiz Fen Fakültesinin 1500 kişilik amfisinde yapılıyordu. Kısa sürede birbirimizi tanıdık; hepimiz “Kemalist solcu” idik. Cumhuriyet ya da Atatürk devrimleri karşıtı bir olay olduğunda, hep birlikte Kızılay’a inip protesto eylemlerine katılıyorduk. Yalnız bizler değil, tüm üniversite gençliği böyleydi. Örneğin, o yıllarda Kayseri cezaevinde yatmakta olan DP’lilerin affı için sağcılar gösteri yapmak istiyor, bu amaçla amfide dolaşarak öğrenci toplamaya çalışıyor, ama kimseyi götüremiyorlardı.

Önce Atlantik ötesinden hazırlanan projelerle kurulan kamplar, ocaklar, dernekler, dergahlar vb. mahfillerde sağcı gençlik yetiştirildi. Sonra “sağ- sol” çatışmaları başlatıldı. Her iki kesimin içinde de ajanlar cirit atıyordu. Solu da parçaladılar. Atatürk’e “burjuva devrimcisi” deyip kendilerine yeni idoller bulan fraksiyonlar oluştu. Fraksiyonlar kendi aralarında da çatışmaya başladı. Oysa Mehmet Ali Aybar gibi sağduyulu sosyalistler, “şiddet terörü, terör faşizmi doğurur” diyerek solcu gençlerin, çatışmalardan uzak durmalarını istemişlerdi. Ama eline bir tabanca tutuşturulan, devrim yapma hayaline kapıldı ve şiddet tırmanmaya başladı.

Sonunda sağduyulu aydınlar haklı çıktı. ABD, emperyalizm karşıtlarını ezmek için, güdümündeki generallere önce 12 Mart, sonra da 12 Eylül faşist darbelerini yaptırdı. Uyanışın önünü açan 1961 Anayasası, önce budandı, sonra antidemokratik yeni bir anayasa hazırlandı. Darbeler, güya Atatürkçülük adına, komünistlere ve gericilere karşı yapılıyordu. Ancak Mümtaz Soysal, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Alpaslan Işıklı gibi Kemalist aydınlar, “komünist” suçlamasıyla içeri alınıp işkencelerden geçirildiler, üniversitelerden atıldılar; gericilerin ise hep önü açıldı…

Aralarında, o yıllarda bizim kuşaktaki gençlerin idolü olan bir yazarın da bulunduğu bazıları çabuk çözülüp teslim oldular. Bunlar, “Atatürk” adını ağızlarından düşürmeyen Amerikancı generalleri, gerçekten Atatürkçü sanıp Kemalizm düşmanı oldular. Bir zamanlar düşmanı oldukları emperyalistlerin kanatları altına sığındılar. Gerici ve bölücülerle birlikte Cumhuriyetin tüm değerlerine, hatta Türkiye’ye, Türklüğe karşı oldular. Daha sonra Uğur Mumcu’nun, “ tosuncuklar” diyeceği bu yazarın oğulları, ABD’nin TSK’yı çökerterek Cumhuriyeti yıkma planının taşeronluğunu yapacaklardı.

Mümtaz Soysal ve arkadaşları, dönekler gibi “papaza kızıp oruç bozmadılar”, içeri girdikleri gibi Kemalist solcu/ ulusalcı kimliklerini korumuş olarak dışarı çıktılar, savaşımlarını kaldıkları yerden sürdürdüler.

“Hepimiz Ermeniyiz” diyen döneklerin tersine, Mümtaz Soysal Paris’te Ermeni teröristlerin öldürdüğü Türklerin avukatlığını, Kıbrıs’ta Rauf Denktaş’ın danışmanlığını yaptı. 1990’larda milletvekili iken, emperyalizmin yeni sömürgecilik yöntemi olan özelleştirmeler ile Irak’ta kukla Kürdistan kurma projesi için oluşturulmuş “Çekiç Güç”e karşı mücadele etti. Koalisyon hükümetindeki Dışişleri Bakanlığı döneminde, uygulamak istediği “Kemalist Dış Politika” nedeniyle Başbakan Tansu Çiller, hatta kendi genel başkanı Murat Karayalçın ile ters düştü ve ilkelerinden ödün vermeyerek istifa etti. Böylece elleri rahatlayan bu ikili, 1838’de Osmanlı’nın İngiltere ile Balta Limanı anlaşması yapması gibi, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği Anlaşması yaptılar.

CHP’nin kuruluş ilkelerinden uzaklaştığını görünce partiden ayrıldı ve arkadaşlarıyla birlikte Kemalist bir parti kurmak üzere çalışmalara başladı. Kuruluş öncesindeki “Bağımsız Cumhuriyet Hareketi”ne ben de katıldım. Ne yazık ki parti başarılı olamadı. Bu hareketin içinde olan Birgül Ayman Güler ve Hüsnü Bozkurt gibi bazı Kemalistler, daha sonra CHP’den milletvekili oldular. Ancak partide bu arkadaşlara tahammül edilemedi. Çünkü “papaza kızıp oruç bozanlar” CHP’yi ele geçirmişlerdi.

* * *

Gittiğin yerde seni karşılayan Kemalistlerle birlikte ışıklar içinde uyu öğretmenim…

PENTAGON DOSYASI /// ERGÜN DİLER : Papaz’ı buldular !


ERGÜN DİLER : Papaz’ı buldular !

DAHA önce çok kez yazdım.
Gözaltına alındıktan ve tutuklandıktan sonra paylaştım.
Sonra olay oldu. Beyaz Saray’da Başkan Trump, Başkan Erdoğan’a RAHİP BRUNSON’u sordu. Ve "BIRAKIN" ricasında bulundu.
Uzun süre Türkiye, konuyu mahkemelerin çözeceğini duyurdu. Onlar Gülen’i iade etmiyorlar Ankara da BRUNSON’u vermiyordu.
Onlar "Biz adalete karışamayız" savunması yapıyor, bizimkiler de aynı tonla cevap veriyorlardı.
Brunson özel biriydi! Ve TÜRKLERLE hiç kopmuyordu!
Açalım biraz… İlginç noktalara doğru gidelim…
MUOS diye bir teknoloji var. Yazdım önceden. Parayı Rockefeller Ailesi veriyor, teknolojiyi Lockheed Martin getiriyor ve yapıyor! UZAYDAN DÜNYANIN HER NOKTASINI İZLEME VE TAKİP ETME İMKANI VEREN BU SİSTEM, BÜYÜK BİR TAARRUZ MEKANİZMASI AYNI ZAMANDA! Sistemin hayata sağlıklı geçmesi için de Hawaii, Virginia, Kojarena (Avustralya) ve Niscemi’deki (İtalya) dört kara istasyonuyla bağlantısının kusursuz olması gerekmekte.
İtalya Savunma Bakanlığı yapan Roberta Pinotti bunu görüyor.
ROTHSCHILD Ailesi’yle paylaşıyor ve sistemin önüne geçiyor. BAKAN YAPILARAK HEM DE! MUOS’un İtalya Niscemi’deki üssünün etkisiz hale getirilmesi, Roberta Pinotti tarafından gerçekleştirildi.
Göreve geliş nedeni de buydu aslında. Yani bunun için uğraşan STEVE BANNON’u yeniyordu!
Pentagon’un dahi çocuğunu yani…
Pentagon, dört kara istasyonunun alternatiflerini de hazırlamıştı. İtalya Niscemi’deki üssün alternatifleri Yunanistan Pyrgos veya İzmir’di! Pentagon bu iki ülkeden birini seçmek zorundaydı. Yunanistan’ın tamamının Rothschild Ailesi’nin olduğunu düşünürsek, tek alternatif İzmir’di. Başka çareleri yoktu!
İzmir, NATO üsleri nedeniyle Pentagon için de çok önemli bir kentti! MUOS için de bugün vazgeçilmez bir nokta. Türkiye, Pastör Brunson’la ilgili örgüt bağlantılarıyla 2 yıl zaman geçirdi.
Aslında Brunson’ın öncelikli görevlerinden biri, İzmir’deki NATO üssünü MUOS (Mobil kullanıcı amaçlı sistem) üssü haline getirebilecek alt yapıyı sağlamaktı, ki bunu da büyük ölçüde sağladı. Zaten ondan sonra alındı, bırakıldı ülkesine gitti. Başkan Trump tarafından karşılandı. Beyaz Saray’da ağırlandı!
Sıradan bir PAPAZ görüntüsü vermek için özel çaba harcayan BRUNSON, ABD’de krallar gibi karşılandı. DEVLETİ onu bağrına bastı. Ancak o yine herkesi şaşırttı… Karısı ile birlikte gitti MACARİSTAN VATANDAŞI OLDU! ORADA DİNİ AKSİYONLARINA DEVAM EDECEĞİNİ AÇIKLADI… ABD vatandaşı gidiyor, Macaristan vatandaşı oluyordu! SOROS’la başından beri mücadele eden "GÖÇLERİ SOROS DÜZENLİYOR! AVRUPA’YI YIKACAK…
Bütün kurumları ele geçirecek" diyerek dünyayı uyaran VİKTOR ORBAN’ın ülkesine… ORBAN, göç dalgalarından şikayet ediyor göçmenleri telle çeviriyor, ancak BRUNSON da ülkesine geliyordu.
İzmir’de 1990’ların ortasından beri yaşayan BRUNSON, şimdi GÖÇMENLER İÇİN MACARİSTAN’daydı. Hem de vatandaşlık alarak… Karısı ile birlikte. Birlikte gözaltına alınmışlar eşi 2 hafta sonra serbest kalmış kendisi hapse yollanmıştı…
"Ne var bunda? Adam ülke değiştirmiş papazlığa devam edecekmiş" dediğinizi duyar gibiyim… Yazıyı okurken aklınızdan şunu geçireceksiniz…
Tahmin edebiliyorum… MACAR VATANDAŞLIĞI BİLGİSİ çok önce geldi. Dostlarım bunu iletti! Yazmadım! Arka planda ne vardı bilmiyordum… Bekledim!
İlgimi çeken de burası oldu…
Bizim BRUNSON neden MACARİSTAN’a gidiyordu.
Karısı çocukları neden orayı tercih ediyorlardı. ABD’de kahraman olan biri bunu niye yapar ki? ACABA YENİ GÖREV YERİ BURASI MI?
Galiba evet!
Bizi ilgilendiren bölüme geçelim.
Görevlerini ileride yazarız yine…
Papaz BRUNSON’U, MACARİSTAN’A İNER İNMEZ TÜRK İŞADAMLARI KARŞILIYOR. ETRAFINI SARIYOR. RAHAT ETTİRİYOR. HER TÜRLÜ
DESTEĞİN VERİLECEĞİNİ AÇIK VE NET OLARAK SÖYLÜYORLAR. BU İŞADAMLARI ARASINDA ÇOK AMA ÇOK YAKINDAN TANIDIĞINIZ
İSİMLER VAR. ÖYLE BÖYLE DEĞİL. PAPAZ İLE BURADA YAN YANA GELMEK İSTEMEYENLER, MACARİSTAN’DA KENETLENDİ…
BİRLİKTE OPERASYON İÇİN YEMİN ETTİLER ADETA… GÖÇMENLER ÜZERİNDEN, TÜRKLER ÜZERİNDEN ORADA BİR ADIM ATILACAK.
HAZIRLIK YAPILMIŞ. PAPAZ YOLLANMIŞ. PARAYI VERECEK OLAN TÜRKLER EMİRLERİ ALMIŞ…

Derin ABD’nin rol dağılımı yapmasından sonra çok TÜRK orada sırada! İzmir’i PENTAGON’a veren MUOS alt yapısını kuran PAPAZ ve TÜRK EKİBİ şimdi MACARİSTAN’da! Acaba 20 yıl İzmir’de BRUNSON’a destek verenler, bu listede var mıydı?
Hangi ünlü aileler BRUNSON’un arkasından korkamadan gidiyordu?
Macaristan’da toplanma yerleri neresiydi? Ve daha önemlisi TÜRKİYE’den bunu bilen ve takip eden var mıydı?
Yazının size ulaştığı saatlerde konu ile ilgili tüm ayrıntılar bende olacak… Bu önden yazılmış bir not sadece. Listenin tamamı geldiğinde sizlerle paylaşacağım…
Birkaç isim beni resmen şoke etti.
Bakalım tamamını yazınca ne olacak! Göreceğiz…
Papazı bırakıp şimdi SUUDİ ARABİSTAN’A GEÇELİM…
Düğüm orada çözülecek çünkü!
Orada işler iyice karıştı.
CIA Başkanı Gina Haspel’in doğrudan HANEDANI tehdit etmesi, bardağı taşırdı. Taşırdı ama taşanları kim toplayacak bilen yok. Prens Selman, babasına meydan okuyor.
Babasını zehirlemeye çalıştığı iddiası SARAYDA BOMBA GİBİ PATLADI. Sızdırılmıyor.
Prens, Rothschildler’in baskısıyla DENGECİ olan babasından kurtulmaya mı çalışıyor! İddia çok! Prens, babası yani KRAL SELMAN MISIR’dayken pek çok atama yaptı. VEKİL KRAL İMZASIYLA… Onlarca yıldır görülmeyen bir şekilde öne çıktı.
Vekalet kendisinde diye gaza bastı gitti. BABA yani KRAL SELMAN da PRENS’İN atadığı 30 KORUMADAN KURTULDU! Hepsinin görevine son verdi. Hiç birine güvenmiyordu! CIA, aralıksız bilgi veriyor diğer istihbarat örgütleri de aksini iletiyordu!
Beyaz Saray nasıl aile içinde iki parça ise Suud Hanedanı da iki parça. Her yer ikiye bölünmüş durumda… Cemal Kaşıkçı olayı ve ‘reform’ hamleleriyle gündemden düşmeyen Suudi Arabistan’da Kral Selman bin Abdülaziz ile oğlu Veliaht Prens Muhammed bin Selman arasındaki KRİZ artık aydan bile görülmekte!
Nerede ne olur bilemem ama sanki yakında önemli isimler zarar görecek gibi… Garip şeyler olacak. Garip ölümler yaşanacak gibi… Kim mi? Bilemem! Ama gidişat iyi değil. Çok gaz sıkıştı…
Tahliye, galiba büyük olaylarla olacak… Öyle görünmekte.
Bakalım ne yaşayacağız… Herkes sahada… CIA, TÜRKÇE bilen çok kişiyi işe aldı! Acaba ne yapacak, nerede kullanacak!
Yakında anlayacağız…

TARİH : KARİZMATİK PAPAZ GRİGORİ YEFİMOVİÇ RASPUTİN VE RUS ÇARİÇESİ Aleksandra Fyodorovna


KARİZMATİK PAPAZ GRİGORİ YEFİMOVİÇ RASPUTİN VE RUS ÇARİÇESİ Aleksandra Fyodorovna

1900’lerin başlarında neredeyse tüm çarlık Rusya’sını parmağında oynatan inanılmaz bir ikna ve kitle hipnoz gücüne sahip olan garip tuhaf ve mistik bir efsane Sıradan bir papazdı Grigori Yefimoviç Rasputin…

Orta halli bir ailenin çocuğu olarak küçük bir köyde doğdu Rasputin. Yaşadığı çevre bu fantastik kişiliğe dar gelmeye başlayınca kendini yollara bıraktı. 15 yıl boyunca şehir şehir dolaştı gezdi. İnsanlarla temas etti değişik kültürler gördü ve zaten sahip olduğu doğa üstü yeteneklerini iyice biledi…

Okuma yazma bile bilmeyen papaz Rasputin sıra dışı neredeyse hipnoza varan bir ikna yeteneğine bir kara karizmaya (dark charism) sahipti. Uzun boylu dağınık saçlı bilge bir kişi görünümündeydi. Kendisini tanımış olanlar anılarında bakışlarını delici insanın içine işleyen ve hayır denmesi imkansız şeklinde tarif ederler…

Rasputin seyahatleri sırasında kurduğu ilişkiler sayesinde kolaylıkla Rus kilisesinde kendine saygın bir yer edinmeyi başardı. Elbette ki önlenemez yükselişi bununla sınırlı kalmayacaktı. Yazgı onun yükselebilmesi için küçük bir çocuğun şanssızlığını ona şans olarak yollayacaktı…

Çar ve Çariçe’nin oğlu Aleksey hemofili hastalığına yakalanmıştı. İç kanamaları durdurulamıyordu. Sarayın doktorlar heyeti ölümden kurtuluşu kalmadığı haberini huzura çıkıp verdiklerinde Çariçe Aleksandra Fyodorovna histeri krizleri ağlama nöbetleri geçirmeye başladı. Çariçe’nin nedimelerinden biri o sıralar şöhreti iyice artan Rasputin’in adını ilk kez o anda söyledi. Umudun sıcak kollarına atılan her çaresiz gibi Çariçe bu hülyaya derhal sarıldı. Rasputin huzura çağrıldı…

Garip papaz için şansın kapıları ardına kadar açılmıştı. Prens Aleksey’le ilginç bir bağ kurdu. Muhtemelen "plasebo" etkisi yapan uzun hipnoz seansları düzenledi. Mucizevi bir şekilde genç Prens’in kanamaları durmuştu. Artık Rasputin Kraliyet ailesinin Romanov’ların en önemli gözdesi haline gelmişti…

Zaman içinde eline geçen bu fırsatı çok iyi değerlendiren tuhaf papaz Çariçe başta olmak üzere tüm aileyle yakın ilişkiler kurdu. Büyük bir servet güç sahibiydi. Kadınlara içkiye ve safahata düşkünlüğü dillere destan olmuştu. Elbette ki Yaşlı tarih Perisi’nin olaya müdahale zamanı gelmişti. Rasputin için gelecek aydınlık olmayacaktı…

Rusya çok zor şartlar altında savaşa girmişti. İç ve dış karışıklıklar günden güne büyüyordu. Ordunun başına geçmiş bulunan Çar II. Nikolay ülkenin idaresini büyük ölçüde Çariçe’ye dolayısıyla o dönem kendisine Rus halkı tarafından "Kara Güç" adı takılmış olan Raputin’e bırakmıştı. Özellikle soylular devamlı içen ve sefahat hayatı yaşayan ve hakkında Çariçe’yle yakın ilişkileri için çirkin dedikodular çıkan bu Kara Papazın aldığı gelişigüzel kararlardan memnun değillerdi. Ve ayrıca Rusya’nın kötü gidişini birinin omuzlarına yüklemek de gerekliydi elbette…

Prens Yosupov önderliğinde bazı Rus asiller Rasputin’e suikast düzenlemeye karar verdiler. Bir davet düzenlendi. Davet sırasında Rasputin’in yemeğine pastasına ve şarabına ayrı ayrı toz halinde siyanür konuldu. Bir atı bile öldürecek dozda zehirle beraber yemeğini ve tatlısını yiyen Rasputin’e hiç bir şey olmamıştı! Üzerine şarabını da içti ve gülerek biraz daha şarap istemek için garsonu çağırdı!…

Suikastçiler dehşet ve panik içindeydiler. Üst kata çıkıp bir toplantı daha yaptılar. Her şeyi göze alıp Rasputini vurmaya karar verdiler. İçlerinden biri aşağıya inip tam isabetle yakın mesafeden Rasputin’e iki el ateş etti. Ve üst kata çıkıp diğer soylulara müjdeyi verdi. Hep beraber aşağı indiler. Aşağı indiklerinde yeni bir şok onları bekliyordu. Rasputin ölmemişti! Sandalye de oturmuş onlara bakıyordu. Kara papaz ayağa kalktı kendisini vuran adama yöneldi. Boğazına sarılarak şöyle dedi: "-Sen kötü bir çocuksun ve şunu bil ki beni öldüremezsin!" Soylular dona kalmışlardı. Rasputin arkasını dönüp bahçeye doğru yürüdü…

Ne yapacağını bilemez halde hareketsiz kalan soyluları Prens Yosupov canlandırdı. "-Bu gün bu iş bitmek zorunda Rusya Ana için!" diye bağırdı. Suikastçiler Rasputin’in arkasından koştular bir kaç el daha ateş ettiler. Rasputin düştü ama ölmemişti. Ellerindeki küçük bir baltayla kafa tasına bir kaç defa vurdular ve öldüğünü düşünerek bir battaniyeye sarıp nehre attılar…

Rasputin’in cesedi bir kaç gün sonra nehrin diğer tarafında bulundu. Yapılan incelemede ciğerlerinin suyla şiştiği yani su yuttuğu dolayısıyla suyun içinde nefes almaya çalıştığı anlaşıldı. Zehirlenmek defalarca vurulmak baltayla kafa tasına 3 kez vurulması onu öldürememişti. O anda bayılmış olmalıydı. Ölüm nedeni boğulmak olarak kayıtlara geçti.

Haberi alan suikastçilerin başı ve Çar’ın akrabası Prens Yusupovun korkuyla gökyüzüne baktığı ve "-Tanrım dilerim bu kez gerçekten ölmüştür. Yoksa bizi koru!" dediği rivayet edilir…

Tarihin en ilginç figürlerinden Kara papaz Grigori Yefimovic Rasputin bir zaman sonra cesedi yakılmak suretiyle tamamen Rusya’dan gölgesini çekmiş olacaktır. Ona asla hayır diyememiş etkisinden asla kurtulamamış binlerce insanın belleğinden silmekse kolay olmayacaktır…

Ölümünden bir süre önce Çariçe’ye yazdığı bir mektupta olur da kendisi öldürülürse Romanov ailesinin tamamının lanetleneceğini ve hepsinin 2 yıl içinde öleceğini yazmıştır.

Ve bu kehaneti esrarengiz bir şekilde gerçek olmuş Çar ve Çariçe tüm çocukları dahil 2 yıl içinde kızıl devrimciler tarafından kurşuna dizilerek öldürülmüşlerdir…

PATRİKHANE DOSYASI : ÇANAKKALE ISPARTA VE İZMİR’E METROPOLİT YAPILAN YUNAN PAPAZLAR


ÇANAKKALE ISPARTA VE İZMİR’E METROPOLİT YAPILAN YUNAN PAPAZLAR

İzmir’in son metropoliti Yunanistan doğumlu Hrisostomos Hrisostomos adlı bir papazdı. İşgal dönemindeki Türk düşmanlığına dayalı eylemleri nedeniyle Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesinden 3 gün sonra 12 Eylül 1922 günü halk tarafından linç edilmişti. Fener Rum Patriği Bartholomeos 94 yıl sonra ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez İzmir’e bir metropolit atadı. Karasularını 12 mile çıkarıp Türk adalarını işgal ederek atağa geçen Yunanistan Türkiye’ye Volos (Yunanistan) doğumlu Bartholomeos Samaras adında bir papaz gönderdi. AKP hükümeti bu papazı Türk vatandaşı yaptı Fener Rum Patriği Bartholomeos da İzmir’e metropolit atadı. Samaras’ın metropolitlik törenine Yunanlı Bakan Yardımcıları katıldı. İzmir Rum Ortodoks Kilisesi Başrahibi Kyrillos Sykis; Urla Çeşme ve Karaburun bölgesinden sorumlu Piskopos oldu. Bunların ne anlama geldiğini anlamak için Fener Rum Patrikhanesi’nin tarihine ve yaptıklarına bakmak gerekiyor.

Fatih Kanunnamesi ve Patrikhane

II. Mehmet (Fatih) İstanbul’u aldığında Hıristiyan dünyası Doğu’daki ikinci büyük merkezinin dini açıdan Müslümanlarca yok edileceğine inanıyor buna karşı yeni bir haçlı seferinin hesabını yapıyordu. Ancak Fatih hiç ummadıkları bir tutumla Patrikhane’yi kapatmak bir yana onlara hiçbir zaman görmedikleri özgürlükler ve haklar verdi. Türklerin egemen oldukları yerlerde dini baskı uygulamama genel tutumu yanında Fatih Hıristiyan dünyasının bölünmüşlüğünün sürmesini amaçlamış Patrikhane’yi adeta koruması altına almıştı.

Fatih Kanunnamesi’yle II. Gennadios ekümenik (evrensel) Patrik yapıldı ve vezir ünvanı verilerek devletin önemli işlerinin görüşüldüğü divana alındı. Patrik ve Patrikhane’ye bağlı kişiler vergiden bağışık tutuldu. Patrik Hıristiyan halkın tartışmasız önderi sayıldı Ortodoks topluluğunun yargılama ve cezalandırma işlemlerinde tam yetkili kılındı. Bu haklar Patriğin Bizans dönemindeki haklardan daha ileriydi.1

Kimi padişahlar Patrikhane’ye tanınan hakları bir miktar kısıtlasa da ayrıcalıklar Cumhuriyet’e dek sürdü. 1856 Islahat Fermanı’yla Patriğin görevi ömür boyu sürecek biçimde uzatıldı.2

Türk Düşmanlığı

Fener Rum Patrikhanesi kendisine tanınan ayrıcalıklara karşın Fatih’ten günümüze dek Türk düşmanlığını hiçbir dönemde bırakmadı. Kuşaktan kuşağa aktarılan kin ve nefret siyasi ereklerle birleştirilerek genlere işleyen bir kalıt olarak hep canlı tutuldu. Kendini güçsüz gördüğü dönemlerde susarak güçlü gördüğünde ise saldırarak yurt içinde bir tehdit unsuru olarak varlığını sürdürdü. Anadolu’da Türk egemenliğine son vermek isteyen Batı saldırısının her dönemde gönüllü işbirlikçisi oldu.

Fener Rum Patrikhanesi bugün dokunulmazlığı olan bir dükalık gibidir. Uluslararası etki gücü yüksektir. Destekçisi çoktur. Türkiye’de cemaati çok azdır ancak Hıristiyan dünyasında ekümen bir kilise olarak kabul edilmektedir.

Asılan Patrik: III. Parthenios

17. Yüzyılda yaşayan III. Parthenios en gözükara Patriklerden biriydi. Balkanlarda devlet karşıtı çalışmalar yapıyor Ortodoksları ayaklandırmaya çalışıyor Patrikhane’nin olanaklarını bu amaçla kullanıyordu. Padişah IV. Mehmet 1657 yılında idamına karar verdi ve Paşakapı’da idam edildi. Suçu; Eflak Voyvodası Costantin’i ayaklanmaya teşvik etmek ve İstanbul yangınında kargaşa çıkarıp yağma yaptırmaktı.2

Patrikhane III. Parthenios’un asılmasından sonra uzun bir süre sessiz kaldı. Ancak 18.yüzyılın sonlarına doğru Yunanistan’da gelişmeye başlayan ulusçu devinimlerle ilişki kurdu. Ayaklanmaya hazırlanan örgütlere para ve silah yardımı yanında manevi destek verdi. 1821 yılında ortaya çıkan ve Yunanistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmasıyla sonuçlanan Mora Ayaklanması’na önemli etkisi oldu. Patrik II. Gregorios Rum çetelere verdiği destek nedeniyle 1821’de Patrikhane’nin orta kapısında idam edildi. O tarihten günümüze dek ortakapı hiç açılmadı. Patrikler ve metropolitler “burada bir sultan ya da bir Türk devlet adamı asılmadan” ana kapının açılmamasına karar vermişlerdi.3

I. Dünya Savaşı’nda Patrikhane

Patrikhane Birinci Dünya Savaşı boyunca Anadolu ve Rumeli’de onlarca örgüt kurdu. Osmanlı İmparatorluğu’nun savaştan yenik çıkacağını düşünerek olası Yunan işgaline destek olacak yerel yapılar oluşturdu. Pontus Cemiyeti’ne bağlı çeteler Karadeniz bölgesinde Türk köylerini basarak toplu öldürmeler yaptı.4

Osmanlı Devleti’nin savaştan yenik çıkacağı anlaşılınca 1918’de Patrikhane’nin dış kapısına bağımsızlık anlamına gelen çift kartallı Bizans bayrağı çekildi. Patrikhane bağımsızlık istemini bayrak çekmeyle sınırlamadı ve işgal güçlerinin kendisine verdiği desteğe dayanarak Yunanistan’a bağlanma yönünde kararlar aldı.

Önce Osmanlı uyruğundan olmayan ve Türk düşmanlığıyla tanınan Atina Metropoliti Meletios 8 Aralık 1921’de Patrik ilan edildi. Yasal dayanağı olmayan bu atamayı hükümet kabul etmedi ancak Meletios Patrik olarak çalışmalarını sürdürdü. Patrik vekili Nikola şu açıklamayı yaptı: “Fener Rum Patrikhanesi 6 Mart 1919günü Türk esaretinden kurtulduğunu ve anavatan Yunanistan’a ilhak edildiğini ilan etmiştir. ”Bu açıklama Osmanlı hükümetine ve büyük devletlerin elçiliklerine bildirildi.5

Yunanistan’a bağlanma kararı Metropolitler aracılığıyla Türkiye’nin her yerine ulaştırıldı. İl ve ilçelerde toplantılar ve yeni duruma uygun hazırlıklar yapıldı. İzmir Metropoliti Hrisostomos Kalafatis’in kaleme aldığı ve kiliselerin tümünde okunan ve bölgeye dağıtılan bildiride şunlar söyleniyordu: “İstanbul ve civar Rumları kiliselerde toplanarak anavatan Yunanistan ile birleşme kararını ittifakla kabul etmişlerdir. Anadolu Rumları 25 yüzyıldır kendilerine ait olan bu topraklarda barbar Türklerin yönetimi altında yaşamak istemediklerinden Türkler ve onların yönetimiyle bağlarını koparma kararı almışlardır. Beşyüz yıldır sürekli bir biçimde Türkler tarafından barbarca imha edilmiş sürgünlere yollanmış Rum milleti Dünya Savaşı’nın daha ilk günlerinden itibaren müttefik devletlerin hizmetine girmiş ve bu nedenle de ayrıca zulme uğramıştır. Türkiye Rumları anavatanları Yunanistan’a bağlanmayı ve bu uğurda bütün güçleriyle mücadeleye girişeceğini tüm dünyaya bildirir”.6

Kurtuluş Savaşı

Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı papazlar Kurtuluş Savaşı’nın başından sonuna dek Yunan Ordusunu destekledi. Batı ve Orta Anadolu ile Doğu Karadeniz bölgelerindeki hemen tüm Rum ayaklanmalarında etkin biçimde yer aldılar. Kiliselerin bodrumuna silah depoluyor çeteler oluşturuyor ve Yunan ordusuna asker topluyorlardı. Aynı işi Doğu Anadolu Bölgesinde Ermeni papazlar yapıyordu. Meletios Yunan Ordusu Başkomutanı Papulas’a gönderdiği telgrafta “Patrikhane’nin ve Anadolu’daki Rum milletinin Yunan Ordusu’nun arkasında” olduğunu söylüyordu.7

İzmir Metropoliti Hrisostamos kendine bağlı papazları toplayarak 16 Mayıs 1919’da bir bildiri hazırladı. Bir gün önce Yunan Ordusu İzmir’i işgal ederek kırım (katliam) yapmış başta Vahdettin’in buyruğuyla silahlarını bırakan subaylar olmak üzere 300 Türk’ü öldürmüştü. Bunca vahşetin yaşandığı İzmir işgalini kilisede yaptığı ve daha sonra bildiri olarak dağıtılan konuşmasında şöyle kutsuyordu: “Bugün sizleri muhteşem ve ilahi bir törene davet ettik. Bu öyle bir törendir ki milletler uzun yüzyıllar boyunca ancak bir kez gerçekleştirme şansına sahip olabilir. Kardeşler beklenen an gelmiştir. Yüzyıllık arzular yerine gelmektedir. Irkımızın büyük umudu 15 Mayıs günü gerçekleşiyor. Bugünden sonra büyük vatanımız Yunanistan’ın ayrılmaz bir parçası oluyoruz. Yunan tümenleri Küçük Asya sahillerine çıkmaya başlamıştır. Yaşasın Helenizm”.8

Mustafa Kemal’in Tavrı

Mustafa Kemal dinî görünümlü emperyalist kışkırtmaya ve bu kışkırtmanın araçlarından biri olan Patrikhane’ye karşı önlem almakta gecikmedi. Kuvayı Milliye’nin silahlı gücünü kullanarak Rum çetelerini önce etkisizleştirdi sonra ortadan kaldırdı. Kilise bodrumlarındaki silahlara elkoydu. Papazların Yunan yaymacası (propagandası) yapmasını önledi.

Mustafa Kemal Le Journal muhabiri Paul Herriot’a 25 Aralık 1922 günü Patrikhaneyle ilgili olarak şunları söyledi: “Bir fesat ve ihanet ocağı olan ülkede ayrılık ve uyuşmazlık tohumları saçan Hıristiyan hemşehrilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluk ve felaket simgesi olan Rum Patrikhanesi’ni artık topraklarımızda barındıramayız. Bu tehlikeli örgütü ülkemizde tutmamız ne gibi gerekçe ve nedenle ileri sürülebilir? Türkiye’nin Rum Patrikhanesi için topraklarında bir sığınak göstermeye ne zorunluluğu vardır? Bu fesat yuvasının gerçek yeri Yunanistan değil midir?”9

Eskiye Dönüş

Her konuda olduğu gibi Patrikhane konusunda da Atatürk’ten sonra “eskiye dönüş” süreci başladı. İlk ödünü veren İsmet İnönü’ydü. CIA adına çalışan Athenagoras 1948 yılında ABD Başkanı Truman’ın özel uçağıyla İstanbul’a geldi. Ankara Ekspresi’ne eklenen özel bir vagonla Ankara’ya götürüldü burada ayrıcalıklı bir protokolle karşılandı.

Medrese çıkışlı CHP’li Başbakan Şemsettin Günaltay Fener Rum Patrikhanesi’nin isteğine uygun olarak Papa Eftim’in kurduğu Türk Ortodoks Kilisesi’nin dağıtılmasını istedi. Daha sonra Yunanistan uyruklu Athenagoras Bakanlar Kurulu Kararıyla Türk vatandaşlığına geçirildi ve Fener Patriği yapıldı.

1950’de Başbakan olan Adnan Menderes Athenagoras’ın ayağına dek gitti ve elini öptü. Milli Eğitim Bakanlığı Heybeliada Ruhban Okuluna “Teoloji Yüksek Okulu” adını vererek ilahiyat fakültesi konumuna getirdi. Turgut Özal Hükümeti Patrikhane tarihinde görülmeyen bir ayrıcalıkla Kültür Bakanlığı Bütçesinden para yardımı yaptı.10

Bugünkü Durum

Türkiye’nin güçlü dönemlerinde susan güçsüz dönemlerinde hareketlenen Fener Rum Patrikhanesi’nin sesi bugünlerde gür çıkıyor. İstekler yerine getirildikçe yeni istekler ileri sürülüyor… Dinle örtülen siyasi erekler alan ve eylem çeşitliliğiyle yayılıyor iletişimin etkili gücüyle toplumu etkisi altına alıyor. Patrikhane’nin söz ve eylemleri; AKP döneminde yoğunlaşan ve ülkenin her yöresine yayılan misyonerler ve ilçelere dek uzanan apartman kiliselerle birlikte değerlendirilmeli; azınlıklara ait vakıf mallarının geri verilmesi ruhban okulu ve yabancılara taşınmaz satışları gözönünde tutularak ele alınmalıdır.

Bu yapıldığında 19.yüzyıla Tanzimat sonrasına geri dönüldüğü görülecektir. Cemaatsiz kalan Fener Rum Patrikhanesi Batı’dan aldığı desteğe güvenerek sonuçsal (nihai) ereğe yani “Helen Birliğine” ulaşmak için dayanacağı kitle yaratmanın peşindedir. Ruhban okulu onun için önemlidir. Yabancılara taşınmaz satışı ise bulunmaz bir fırsattır.

Devşirme Papazlar

Bakanlar Kurulu Ekim 2010 ve 2011’de Yunanistan yurttaşı 20 üst düzey papazı Türk yurttaşı yaptı. Fener Rum Patrikhanesi’nin buyruğunda çalışmaya başlayan bu papazlardan ikisi Çanakkale ve Isparta’ya metropolit yapıldı.11 Daha sonra İzmir’e atama yapıldı.

Arkasının geleceği belli olan bu girişimler basında yer almadı ve Patrikhane’ye Yunanistan’dan kadro aktarımı Türk halkından gizlendi. 20. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Teoloji Araştırma Merkezi adlı özel araştırma kuruluşu konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı: “Fener Rum Patrikhanesi Bizans döneminin kadrosunu topluyor. Bir tek Ortodoks’un olmadığı illere metropol atanıyor. Gereksinim duyulan kadrolar için Yunan papazlar ağır ağır yürütülen bir programla Türk vatandaşı yapılıyor”.12

Yunanlı papazların Türk yurttaşlığına alınması ve Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenik yapılması konusunda ABD’de yoğun çalışmalar yapılıyor. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına ve Lozan Anlaşması’na aykırı olan bu tutum sürekli gündemde tutuluyor. Fatih Kaymakamlığı’nın denetimine bağlı bir dini birim olan Patrikhane uluslararası siyasetin Türkiye’ye yönelen unsuru durumuna getiriliyor bu tutumla yüzyıl öncesine adeta geri dönülüyor.

Patrikhaneyi Ziyaret Edenler

Başta Clinton olmak üzere Türkiye’ye gelen büyük devlet yetkililerinin hemen tümü Patrikhane’yi “ziyaret” etti Bartholomeos’u ekümenik patrik kabul ettiklerini gösteren görüşmeler yaptı. Almanya Cumhurbaşkanı Johannes Rau ABD Dışişleri Bakanı Hillari Clinton Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis Papa 16. Benedik ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden Almanya Başbakanı Gerhard Schröder ve Angela Merkel Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Fischer Yunanistan Başbakanı Antonis Samaras Papa Francesco; Patrikhane’yi ‘ziyaret’e den yabancıların bir bölümüdür.

Heybeliada Ruhban Okulu

ABD Başkanı Barack Obama Nükleer Güvenlik Doruğu için geldiği Seul’de Recep Tayyip Erdoğan’la görüştü ve gazetecilere Doruk’la ilgisi olmayan şu sözleri söyledi: “Türk hükümetinin dini özgürlükler konusundaki girişimleri memnuniyetle karşılıyorum. ABD yönetimi Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını dilemektedir”.13

Düzeysizlik içeren bu söylemin dikkat çekici iki özelliği vardı. “Türkiye’de dini özgürlükler konusunda girişim” mezhepçilik siyaseti yürüten AKP tarafından değil laikliği getiren Cumhuriyet tarafından yapılmıştı. İkinci özellik bir okulun açılmasıyla ilgili “sıradan” bir konu büyük bir devletin başkanı tarafından önemli bir etkinlikte dile getirilmesiydi.

Tapu Devri Kullanıma Açılma

Ortadoğu ve Avrupa’nın en büyük ahşap yapısı olduğu söylenen Ruhban Okulu binasının tapusu Kasım 2010’da Patrikhane’ye devredildi. Bina kısa bir süre içinde elden geçirildi ve eğitim alanında olmasa da kullanıma açıldı. 22 Eylül 2013 günü “Dini Müzik Sempozyumu” düzenlendi. Aynı günün akşamı Türk ve Yunanlı sanatçıların katıldığı “Yunanistan’dan Türkiye’ye Kültür Yolculuğu” adlı etkinlik yapıldı.

Yurtdışından gelen istem yoğunluğu içerdeki medya desteği ve hükümet uygulamalarıyla birlikte değerlendirilirse Ruhban Okulu’nun ‘uygun bir ortam oluştuğunda’ açılacağı görülmektedir. Hükümet sözcüsü Bülent Arınç bunu açıkça dile getiriyor ve “gerçekleşmesi için bir takım iç ve dış gelişmelerin oluşması lazım” diyordu.14

DİPNOTLAR

1 tr.m.wikipedia.org

2 http://www.e-tarih.org

3 http://www.e-tarih.org

4 “General Ignatgev’in Hatıratı ve Patrik Gregorios’un Mektubu” http://www.talhaturhal.com

5 “Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi” Turan Yay. 2. Baskı 1995 sf.7

6 “Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi” Turan Yay. 2. Baskı 1995 sf.438

7 m.milligazete.com.tr

8 “Sancılı Yıllar: 1918-1922” Engin Berber Ayraç Yay. sf.218

9 “Atatürk’le Konuşmalar Ansiklopedisi” S. Turan Y. K. Yay. 2. Bas 1995 sf.438

10 “Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi” Turan Yay. 2. Baskı 1995 sf.439

11 Meclis Tutanakları 21.04.2005 http://www.tbmm.gov.tr

12 http://www.21yyte.org

13 “Obama’dan Heybeliada Düzeltmesi” http://www.hurriyet.com.tr

14 http://www.radikal.com.tr

LİNK : https://kuramsalaktarim.blogspot.com/2018/11/canakkale-isparta-ve-izmire-metropolit.html

ANALİZ /// SONER YALÇIN : TÜRK PAPAZ


SONER YALÇIN : TÜRK PAPAZ

Anıtkabir yine ziyaretçi rekoru kırdı.
Anıtkabir müzesinde Atatürk’ün okuduğu kitaplar bölümü var.
Bu kitaplardan biri de, “Gagauzların İstoriyası”
(Gagauzların Tarihi) eseri.
Atatürk, satırların altını çizerek, sayfa yanlarına notlar alarak bu kitabı okudu. Kitabın yazarına, çalışmasını öven mektup ve şilt gönderdi.
O yazar…
Mihail Çakır (1861-1938)…
Gagauz /Gök Oğuz Türkü idi. Göçebe ataları Osmanlı yönetimindeki -bugün Moldova sınırları içinde yer alan- Besarabya‘ya yerleşti.
Çuvaşlar, Yakutlar, Kumanlar, Peçenekler, Karamanlılar gibi Gagauzlar da Hıristiyan Türk idi.
Mihail Çakır Ortodoks Hıristiyan‘dı. Üstelik papaz‘dı.
Sadece din adamı değildi…
“Bu Türkçe laf eder” diye insanların zulüm gördüğü Rusya işgali döneminde Besarabya’da Gagauzların ana dillerini-milli kimliklerini kaybetmemeleri için çabaladı.
– İlk Türkçe alfabeyi hazırladı. Köy köy dolaşıp çocuklara Türkçe okuma yazma öğretti.
– Türkçe “Halkın Sesi” gazetesini çıkardı.
– Türkçe “Gagauzlar kimdir” diye kitaplar yazdı: “Gagauzlar Kumanların (Uzların, Oğuzların) evlatlarıdır, dili hakikat Türk dilinin soyundandır…”
Karaman Hıristiyanlardan Türkçe dualar getirtti; kilisesinde okuttu. İncil‘i Türkçe’ye çevirtti. (Aynı dönemde Yozgatlı Türk Papa Eftim İstanbul’da, Müstakil Türk Ortodoks Patrikhanesi‘ni kurdu.)
Papaz Mihail Çakır’a en büyük yardım 1931 yılında bir Türk’ten geldi:
Hamdullah Suphi…

UNUTTURULAN İSİM

Erdoğan bugün “Bizim andımız İstiklal Marşı’dır” diyor. Marşın yazılmasına sebep olan kişi Hamdullah Suphi Tanrıöver (1886-1966) idi. Mehmet Akif’e marşı yazması için zorlayan-çabalayan kişi Milli Eğim Bakanı -aynı zamanda Türk Ocakları Başkanı- Hamdullah Suphi idi. Marşı Meclis’te ilk okuyan da o oldu…
Dedesi, Osmanlı’nın ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa…
Babası, Osmanlı’nın altıncı Maarif Nazırı Suphi Paşa idi.
Kendisi, Türkiye’nin ilk Maarif Vekili oldu.
“Türkçü” idi… 1911’de Ziya Gökalp önderliğindeki Genç Kalemler çevresinde gelişen “milli edebiyat” akımına bağlandı. 1912’de “Türkçülük” akımının İstanbul’daki merkezi olan Türk Ocağı’na girdi ve başkan oldu. Aralıklarla toplam 34 yıl bu kurumda başkanlık yaptı.
İstanbul’daki işgalci güçlere karşı düzenlenen açık hava toplantılarında hitabetiyle insanları etkiledi. Son Osmanlı Meclis-i Mebusan‘a Antalya üyesi olarak seçildi. Meclisin kapatılmasıyla Anadolu’daki bağımsızlık hareketine katıldı. Uzatmayayım…
Yıl, 1931.
Kendisine Belgrat, Bükreş ve Kahire elçilikleri teklif edildi.
O, Bükreş‘i seçti. Sebebi Romanya’da bulunan 350 bini aşkın Gagauz Türk’üne yardım etmekti. İlk elini uzattığı Mihail Çakır oldu. Atatürk’ün, Mihail Çakır’ı tanıması Hamdullah Suphi kanalıyla oldu…
13 yıllık Bükreş büyükelçiliği döneminde Hamdullah Suphi neler yapmadı ki:
– Türkçe eğitim veren 26 okul açılmasını sağladı. Türkiye’den getirdiği kitapları bu okullarda okuttu. Başarılı Gagauz çocukların Türkiye’de öğrenim görmesini sağladı.
– Gagauz Prof. Atanas İ. Manov‘un Bulgarca yazdığı “Potekloto na Gagauzite” (Gagavuzlar’ın Geçmişi) isimli kitabın M. Türker Acaroğlu tarafından Türkçe’ye çevrilmesini sağladı: “Gagavuzlar-Hristiyan Türkler… Romanya ve Bulgaristan’da Oturan Hristiyan Türkler Hakkında Tarihi ve Etnolojik Bir Etüd.”
– Türk mezarlığı yapımını sağladı. Savaşlarda can veren 2 bin 714 askerimizi içinde barındıran şehitlik yaptırdı. Vs.
Günümüzde Hamdullah Suphi gibi isimler unutturuldu; çünkü onlar “Türkçü” idi…

ERDOĞAN’IN KÖTÜLERİ

Dücane Cündioğlu’nun “Arasokakların Tarihi” kitabın­da şöyle der:
“Gençliğimde -birçok yaşı­tım gibi- benim de ismini duy­duğum ve fakat eserini oku­madığım, hatta kendisini hiç tanımadığım
kötülerim vardı. Öyle kötülerdi ki, o kadar kötülerdi ki niçin kötü olduklarını bilmeye ihtiyaç bile duymamıştım…”
Bu sözleri “Andımız” tar­tışmasıyla gündeme gelen Dr. Reşit Galip için söyleyip, “aslında” diyordu Cündioğlu; “o iflah olmaz bir idealist­ti. İnsanların bilinmeyen taraflarında hakikaten nice soyluluklar var.
İşte…
Düşünsel dünyası So­ğuk Savaş döneminde oluşan Erdoğan’ın “Türkçü değilim” sözünü bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.
Erdoğan, ne Hamdullah Suphi‘yi ne de Dr. Reşit Galip‘i tanımak istiyor! Erdo­ğan’ın “kötüleri” var sadece!
Peki… Erdoğan “kötü” bildi­ği “Türkçülükten ne anlıyor?
Şurası gerçek:
“Türkçülük” kavramı­nın -özellikle Soğuk Savaş döneminde ABD emperyaliz­mi tarafından- içi boşaltıldı. “Türkçüler”, MHP‘den bile kovuldu.
Birbirlerine “yoldaş” diyen “Türkçüler” ile “Sosyalist­ler” birbirine düşman edildi. “Türkçülük”, emperyalizm tarafından diriltilen “Si­yasal İslam” (ve Ilımlı İslam) gölgesine sokuldu: Türk-İs­lam Sentezi ortaya çıkarıldı. Sanki başka inançlarda “Türk” yoktu!
Erdoğan bu “politik ikli­min” ürünü. Bu nedenle…
20 gün önce gittiği Moldo­va’daki Gagauz Özerk Cum­huriyeti’ni ziyaret edip şöyle dedi:
“Hediye olarak iki adet TOMA’yı buraya getir­miş olduk!”

ANALİZ /// SONER YALÇIN : TÜRK PAPAZ


SONER YALÇIN : TÜRK PAPAZ

Anıtkabir yine ziyaretçi rekoru kırdı.
Anıtkabir müzesinde Atatürk’ün okuduğu kitaplar bölümü var.
Bu kitaplardan biri de, “Gagauzların İstoriyası” (Gagauzların Tarihi) eseri.
Atatürk, satırların altını çizerek, sayfa yanlarına notlar alarak bu kitabı okudu. Kitabın yazarına, çalışmasını öven mektup ve şilt gönderdi.
O yazar…
Mihail Çakır (1861-1938)…
Gagauz /Gök Oğuz Türkü idi. Göçebe ataları Osmanlı yönetimindeki -bugün Moldova sınırları içinde yer alan- Besarabya’ya yerleşti.
Çuvaşlar, Yakutlar, Kumanlar, Peçenekler, Karamanlılar gibi Gagauzlar da Hıristiyan Türk idi.
Mihail Çakır Ortodoks Hıristiyan’dı. Üstelik papaz’dı.
Sadece din adamı değildi…
“Bu Türkçe laf eder” diye insanların zulüm gördüğü Rusya işgali döneminde Besarabya’da Gagauzların ana dillerini-milli kimliklerini kaybetmemeleri için çabaladı.
– İlk Türkçe alfabeyi hazırladı. Köy köy dolaşıp çocuklara Türkçe okuma yazma öğretti.
– Türkçe “Halkın Sesi” gazetesini çıkardı.
– Türkçe “Gagauzlar kimdir” diye kitaplar yazdı: “Gagauzlar Kumanların (Uzların, Oğuzların) evlatlarıdır, dili hakikat Türk dilinin soyundandır…”
Karaman Hıristiyanlardan Türkçe dualar getirtti; kilisesinde okuttu. İncil’i Türkçe’ye çevirtti. (Aynı dönemde Yozgatlı Türk Papa Eftim İstanbul’da, Müstakil Türk Ortodoks Patrikhanesi’ni kurdu.)
Papaz Mihail Çakır’a en büyük yardım 1931 yılında bir Türk’ten geldi:
Hamdullah Suphi…

UNUTTURULAN İSİM

Erdoğan bugün “Bizim andımız İstiklal Marşı’dır” diyor. Marşın yazılmasına sebep olan kişi Hamdullah Suphi Tanrıöver (1886-1966) idi. Mehmet Akif’e marşı yazması için zorlayan-çabalayan kişi Milli Eğim Bakanı -aynı zamanda Türk Ocakları Başkanı- Hamdullah Suphi idi. Marşı Meclis’te ilk okuyan da o oldu…
Dedesi, Osmanlı’nın ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa…
Babası, Osmanlı’nın altıncı Maarif Nazırı Suphi Paşa idi.
Kendisi, Türkiye’nin ilk Maarif Vekili oldu.
“Türkçü” idi… 1911’de Ziya Gökalp önderliğindeki Genç Kalemler çevresinde gelişen “milli edebiyat” akımına bağlandı. 1912’de “Türkçülük” akımının İstanbul’daki merkezi olan Türk Ocağı’na girdi ve başkan oldu. Aralıklarla toplam 34 yıl bu kurumda başkanlık yaptı.
İstanbul’daki işgalci güçlere karşı düzenlenen açık hava toplantılarında hitabetiyle insanları etkiledi. Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’a Antalya üyesi olarak seçildi. Meclisin kapatılmasıyla Anadolu’daki bağımsızlık hareketine katıldı. Uzatmayayım…
Yıl, 1931.
Kendisine Belgrat, Bükreş ve Kahire elçilikleri teklif edildi.
O, Bükreş’i seçti. Sebebi Romanya’da bulunan 350 bini aşkın Gagauz Türk’üne yardım etmekti. İlk elini uzattığı Mihail Çakır oldu. Atatürk’ün, Mihail Çakır’ı tanıması Hamdullah Suphi kanalıyla oldu…
13 yıllık Bükreş büyükelçiliği döneminde Hamdullah Suphi neler yapmadı ki:
– Türkçe eğitim veren 26 okul açılmasını sağladı. Türkiye’den getirdiği kitapları bu okullarda okuttu. Başarılı Gagauz çocukların Türkiye’de öğrenim görmesini sağladı.
– Gagauz Prof. Atanas İ. Manov’un Bulgarca yazdığı “Potekloto na Gagauzite” (Gagavuzlar’ın Geçmişi) isimli kitabın M. Türker Acaroğlu tarafından Türkçe’ye çevrilmesini sağladı: “Gagavuzlar-Hristiyan Türkler… Romanya ve Bulgaristan’da Oturan Hristiyan Türkler Hakkında Tarihi ve Etnolojik Bir Etüd.”
– Türk mezarlığı yapımını sağladı. Savaşlarda can veren 2 bin 714 askerimizi içinde barındıran şehitlik yaptırdı. Vs.
Günümüzde Hamdullah Suphi gibi isimler unutturuldu; çünkü onlar “Türkçü” idi…

ERDOĞAN’IN KÖTÜLERİ

Dücane Cündioğlu’nun “Arasokakların Tarihi” kitabın­da şöyle der:
“Gençliğimde -birçok yaşı­tım gibi- benim de ismini duy­duğum ve fakat eserini oku­madığım, hatta kendisini hiç tanımadığım kötülerim vardı. Öyle kötülerdi ki, o kadar kötülerdi ki niçin kötü olduklarını bilmeye ihtiyaç bile duymamıştım…”
Bu sözleri “Andımız” tar­tışmasıyla gündeme gelen Dr. Reşit Galip için söyleyip, “aslında” diyordu Cündioğlu; “o iflah olmaz bir idealist­ti. İnsanların bilinmeyen taraflarında hakikaten nice soyluluklar var.”
İşte…
Düşünsel dünyası So­ğuk Savaş döneminde oluşan Erdoğan’ın “Türkçü değilim” sözünü bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.
Erdoğan, ne Hamdullah Suphi’yi ne de Dr. Reşit Galip’i tanımak istiyor! Erdo­ğan’ın “kötüleri” var sadece!
Peki… Erdoğan “kötü” bildi­ği “Türkçülükten ne anlıyor?
Şurası gerçek:
“Türkçülük” kavramı­nın -özellikle Soğuk Savaş döneminde ABD emperyaliz­mi tarafından- içi boşaltıldı. “Türkçüler”, MHP’den bile kovuldu.
Birbirlerine “yoldaş” diyen “Türkçüler” ile “Sosyalist­ler” birbirine düşman edildi. “Türkçülük”, emperyalizm tarafından diriltilen “Si­yasal İslam” (ve Ilımlı İslam) gölgesine sokuldu: Türk-İs­lam Sentezi ortaya çıkarıldı. Sanki başka inançlarda “Türk” yoktu!
Erdoğan bu “politik ikli­min” ürünü. Bu nedenle…
20 gün önce gittiği Moldo­va’daki Gagauz Özerk Cum­huriyeti’ni ziyaret edip şöyle dedi:
“Hediye olarak iki adet TOMA’yı buraya getir­miş olduk!”

ARAŞTIRMA DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : PAPAZ EKİM SONUNDA TAHLİYE EDİLEBİLİR


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : PAPAZ EKİM SONUNDA TAHLİYE EDİLEBİLİR

Rahip Brunson’un duruşma tarihinin 12 Ekim 2018 tarihinde olduğu bilinmektedir. Yine bilindiği üzere davanın savcısı da değiştirilmiştir.

Yeni savcının duruşma günü muhtemelen esas hakkındaki mütalaasını sonuçlandırması ve Rahip hakkında suçun niteliği çerçevesinde hapis cezası talep etmesi mümkün olabilir. Mahkeme heyeti de, karar duruşması kapsamında, yeni duruşma için yakın bir tarih verebilir ve bu duruşmada da kararını açıklayabilir.

Buraya kadar olan durum, olması gereken bir süreçtir. Konuya bir de diğer yönden bakmak gerekmektedir. O da TBMM’in Ekim 2018 başında açılmasıyla, daha önce ortaya atılan “af kanunu”nun gündeme gelmesidir. İktidar tarafından affın gündemde olmadığı söylenmekle birlikte, daha sonra kapsamının “devlete karşı işlenen suçlar” olabileceği de ifade edilmiştir. Sonuçta TBMM’den Ekim 2018 sonuna kadar olan sürede bu yönde bir af kanunu çıkabilir.

Rahip, her ne kadar Türk vatandaşı değilse de işlediği suçlar Türkiye’ye karşı olup, Türk Yargısınca Türk Ceza Kanununa göre yargılanmaktadır. Bu durumda Rahib’in işlediği iddia edilen suçların devlete karşı işlenen suçlar kapsamında olduğu düşünülürse, onun da af kanunundan istifade etmesi mümkün olabilir.

Bir örnek olarak Rahib’in 10 yıl hapis cezası aldığı düşünülür ve af kanunun da ¾ ceza indirimi şeklinde olduğu var sayılırsa, Rahib’in cezası 2,5 yıla düşebilir. Tutuklu olduğu süre de bu kadar olduğu kabul edilirse Rahip, Ekim sonu veya Kasım başında tahliye edilebilir.

Böylece hem ABD’nin haksız ve asılsız ithamının önüne geçilerek elindeki önemli bir argüman elinden alınmış, hem de Türkiye’nin itibarı korunmuş olur. Türk yargısının bağımsız olduğuna ilişkin de hiç kimse bir şey söyleyemez.

Bu konu benim olası bir senaryoya ilişkin değerlendirmemdir. Ne olacağını zaman gösterecektir. İlgililerin dikkatine sunarım.

MİT DOSYASI /// ÖMÜR ÇELİKDÖNMEZ : İstihbaratçı misyoner papaz Andrew Brunson’a karşı Amerika’ dan istenen iki MİTçi kim ?


Ömür Çelikdönmez

·

İstihbaratçı misyoner papaz Andrew Brunson’a karşı Amerika’dan istenen iki MİTçi kim ?

Türkiye’de ev hapsinde bulunan Amerikalı Evanjelist Rahip Brunson’ın serbest bırakılmamasını gerekçe göstererek ABD Hazine Bakanlığı tarafından açıklanan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e yaptırım uygulama kararının almasının ardından Türkiye ile ABD arasında belli konularda ön mutabakat sağlandı ve Ankara’dan bir heyet ABD’ye gitti. Heyetin başında Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal ile Ön mutabakat heyetinde Dışişleri, Adalet ve Hazine Bakanlıklarından 3’er kişi yer alıyor. Heyetin ilk toplantısı Washington’da 8 Ağustos Çarşamba yani bugün. ABD ile ön mutabakatın sağlandığı söylenebilir.(1)

Devlet Bahçeli’nin ‘-ver papazı al papazı’ formülünü bir adım öteye taşıyan Yeniçağ yazarı Ahmet Takan; “Bir zamanlar, FETÖ’ye operasyon düzenlemek için 2 MİT görevlisinin ABD’de tutuklandığı iddiaları ve haberleri ortaya atılmıştı. Ama her nedense bu iddia ve ilişkin haberler, açığa ve ne olduğu ortaya çıkarılmadan üstü kapatılmıştı. Ankara’daki sağlam kaynaklardan duyduğuma göre, Papaz krizinde, iktidar, bu 2 MİT görevlisinin de Türkiye’ye iadesini masaya koymuş. Ancak, ABD tarafı buna çok hiddetlenmiş. Kaynaklarım, “ABD bu talebe çok kızdığı gibi şimdi o tarafta sadece Halkbank’a yeni soruşturmalar açılması değil MİT’e de dava açılması konuşuluyor. Hakan Fidan da yaptırımlar içine girebilir” iddiasını ortaya attı.(2)

FETÖ’ye operasyon düzenlemek için 2 MİT görevlisinin ABD’de tutuklandığı bilgisi Temel fıkrasından esinlenme. Temel Dursun’a :“-Sana bi bilmece soracağum. -Sor uşağum Kafeste yaşar cik cik diye oter saridur nedur bu? -Kanarya! Değul. -Papağan? Yok.-Serçe? Değul usağum! -E nedur o zaman bilemedum. Hamsi daaa hamsii ! -Ula Temel hamsinin kafeste ne işi var daa. Ben koydum. -Ula hamsi sari mi olur +Ben boyadum.-Usağum iyide hamsi cik cik diye oter mi hiç? Ula Dursun o kadar da şaşurtmaca olsun daa.” Ahmet Takan’ın da “FETÖ’ye operasyon düzenlemek için gittikleri ABD’de tutuklanan 2 MİT görevlisi” iddiası da temel fıkrasını aratmıyor.

ABD’de tutuklanan iki MİT görevlisi bilgisi doğru ama FETÖ’ye operasyon düzenlemek için gittikleri Temel’in hamsisi gibi. MİT görevlisi olduğu iddia edilen Türk vatandaşları geçen yıl tutuklanmıştı. Hatırlarsanız; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16 Mayıs 2017 ‘de ABD Başkanı Donald Trump ile Washington’da bir araya gelmesi öncesi Türkiye Büyükelçiliği’nin konutu önünde toplanan göstericiler “Demirtaş’a özgürlük” pankartı ve Suriyeli Kürtlerin Demokratik Birlik Partisi (PYD) flaması açmıştı. Aynı esnada Erdoğan aleyhine slogan atan grup karşısında Cumhurbaşkanı’nı karşılamak için toplanan bir grup da lehine gösteri yapmıştı. İki grup arasında başlayan gerilim önce sözlü tartışmaya sonra da Erdoğan’ın korumalarının müdahalesiyle tekmeli yumruklu kavgaya dönüşmüştü. ABD polisi kavgayı ayırmakta zorlanırken, bazı polis memurları korumaları durdurmak için cop kullanmıştı.(3)

Sonrasında ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu’nun, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın korumaları ve destekçilerinin Washington’daki Büyükelçilik Konutu önünde protestoculara müdahalesi nedeniyle Türkiye’yi kınama kararı almış ve Amerikan polisinin olayla ilgili soruşturması sonucu iki Türk tutuklanmıştı. Terör örgütü PKK adına yapılan protesto gösterisinde yaşanan kargaşanın görüntülerini, ABD medyasına ve uluslararası haber kuruluşlarına Armenian National Committee of America/ Amerika Ermeni Ulusal Komitesi servis etmişti. O tarihte ABD Dışişleri Bakanlığı, tutuklamaları doğruladı ve Washington D.C. Metro Polis Departmanı, tutuklanan kişilerin Eyüp Yıldırım ve Sinan Narin adlı kişiler olduğunu açıkladı. New Jersey eyaletine bağlı Manchester kentinde ‘Care Construction’ adlı inşaat şirketi sahibi olan Eyüp Yıldırım ile Virginia’ya bağlı MvLean kentinde yaşayan Sinan Narin’in ‘ağır nitelikli saldırı’ suçlamalarıyla tutuklandıkları belirtildi.(4)

Tutuklanan iki kişinden biri olan 50 yaşındaki Eyüp Yıldırım; 30 yıldır Amerika’da ikamet ediyor, ABD vatandaşı. Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesi, Büyük Sevin Mahallesinden .(5) New Jersey eyaletine bağlı Manchester kentinde ‘Care Construction’ adlı inşaat şirketi sahibi. Şirket 2008’den beri faaliyette. Eyüp Yıldırım’ın sahibi olduğu tam teşekküllü bir inşaat şirketi olan Care Construction; New Jersey ve çevre bölgelerinde müşterilere hizmet veriyor. Dekorasyon, çevre düzenlemesi ve inşaat dahil bir çok işi yapıyor.(6) New Jersey’de yaşayan Eyüp Yıldırım ifadesinde “-Ben bir Amerikan vatandaşıyım ve vergi mükellefiyim” demişti. Üç çocuk babası ve Yıldırım’ın 1990’lı yıllarda küçük çaplı saldırı suçlarından iki kez tutuklandığı mahkeme sürecinde kayıtlara geçmişti.(7)

“Terörist Erdoğan “diye bağırdığı sırada kendisini ve diğer Kürt gösterici Murat Yasa’yı darp eden Eyüp Yıldırım’ın tutuklanması için şikâyetçi olan Lucy Usoyan’ın; Dağlık Karabağ’ı işgal eden Ermeni ordusunda asker, çatışmalarda ölen Kyaram Sloyan’ın akrabası olduğu ortaya çıkmıştı.(8) Yezidi uyruklu Kyaram Sloyan. 28 Mayıs 2016 tarihinde Azerbaycan ordusuyla çatışmada hayatını kaybetmişti.(9) Lucy Usoyan; 35 yaşında, mahkeme kayıtlarına göre Amerika Birleşik Devletleri’nin Virjinya eyaletinde yer alan Alexandria kentinde ikamet ediyor. ABD ve Ermenistan vatandaşı. Yezidi Kürtlerden. 2015’te ABD vatandaşı olduktan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington DC’ye yerleşmiş. Kuzey Suriye’de göç ettirilen Ezidilere yardım etmek için sivil toplum kuruluşu oluşturmuş.(10)

‘Ağır nitelikli saldırı’ suçlamasıyla tutuklanan Bir diğer Türk 46 yaşındaki Sinan Narin; Bolu Yeniçağa’lı (Reşadiye) ve uzun süredir Amerika’da yaşıyor. O da ABD vatandaşı.(11) Virginia’ya bağlı McLean kentinde Limuzin sürücüsü.(12) Kayıtlarda evli olduğuna dair malumat yok. Yargıç Marie Demeo’ın belirttiğine göre mahkeme tutanaklarında Bolu Yeniçağa’lı Sinan Narin’in ABD’ye gelmeden önce Türk Özel Kuvvetlerinde görevi yaptığı bilgisi mevcut.(13) Sinan Narin’in limuzin şoförlüğü yaptığı McLean; Kuzey Virginia’daki Fairfax County’de yer alıyor.

McLean, Washington, D.C. ve Merkezi İstihbarat Teşkilatı’na (CIA) coğrafi yakınlığı ve ulaşım kolaylığı nedeniyle birçok diplomat, iş adamı, Kongre üyesi ve üst düzey hükümet yetkilisinin ikamet için tercih ettiği nezih bir semt. McLean lüks evleri ve yakındaki üst düzey alışveriş yerleri ile ünlü. ABD’nin en zengin 3. Şehri. Toplumun cinsiyet yapısı% 48,2 erkek ve% 51.8 kadından oluşuyor ve kadın nüfusun % 6,0’ının kocası bulunmuyor. İşte papaza karşı iadesi istenen iki MİT mensubu Türk! Her ikisi de ABD toplumuyla iç içe. Amerikalıların nabzını tutan işlerde çalışıyorlar. Amerika’da yaşadıklarına göre birkaç dil de biliyorlardır. Ne dersiniz MİT mensubu oldukları iddiası sizce doğru mu? Benim anlayamadığım, eğer doğruysa neden deşifre oldular? Eve dönme vakti gelmiş mi diyelim?

PENTAGON DOSYASI : PAPAZ BRUNSON’UN GERÇEK KİMLİĞİ ORTAYA ÇIKTI !


PAPAZ BRUNSON’UN GERÇEK KİMLİĞİ ORTAYA ÇIKTI!

‘Din adamı’ olduğu iddia edilen papaz Brunson’la ilgili yeni bilgiler ortaya çıkmaya başladı. Brunson ve Türkiye’deki yardımcılarının ABD Özel Kuvvetleri’nden olduğu anlaşıldı.

ABD’nin ‘tutuklu din adamı’ dediği ancak Türkiye’de ajanlık faaliyetlerinden tutuklanan rahip Andrew Craig Brunson ve diğer ABD’li ajanların kendini hep din adamı ya da emekli iş adamı gibi tanıttığı ama Türkiye’ye gelmeden önce hepsinin ABD Özel Kuvvetleri ve Pentagon subayı oldukları ortaya çıktı. “Brunson rahip değil ABD askeri” diyen güvenlik ve terör uzmanı Coşkun Başbuğ “Brunson ABD’nin Türkiye’deki kara kutusu. Çözülürse Amerika’nın bütün kirli işleri ortaya çıkar” diye konuştu.

RAHİP KILIKLI ABD ASKERLERİ

Amerikalı Papaz Andrew Craig Brunson İzmir’de 9 Aralık 2016’da tutuklandı. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı Brunson için ‘Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’ suçundan 15 yıl ve ‘Devletin gizli kalması gereken bilgileri casusluk amacıyla temin etmek” suçundan 20 yıl olmak üzere toplamda 35 yıla kadar hapis cezası talep etti. Ardından mahkeme elektronik kelepçe ile evde tutukluk haline karar verdi.

Brunson dosyasını inceleyen Coşkun Başbuğ papazın ABD Özel kuvvetlerindeki başarısı nedeniyle CIA tarafından Türkiye’ye rahip kılığında gönderilmiş bir ajan olduğunu iddia etti.

Başbuğ Brunson’ın yardımcısı pozisyonunda ve ilişki içinde olduğu çok sayıda Amerikalı’nın ajan olduğu iddiasıyla soruşturulduğuna ve hepsinin eski ABD askeri olduğuna dikkat çekti: “Hepsi tıpkı Brunson gibi eski askerdi. Kenneth C. Abney emekli itfaiyeci olduğunu söyledi ama ABD Özel Kuvvetleri’nden emekli albay çıktı. Tıpkı Brunson gibi o da kendini Mormon Kilisesi adına Türkiye’de misyonerlik faaliyeti yürüten bir rahip olarak tanıtıyor ve 2011’de Türkiye’den ayrılıyor. Stewart Kirckpatrik ve eşi Elane önce kendisini muhasebeci olarak tanıtmıştı. Daha sonradan bu şahsın Amerikan Hava Kuvvetleri’nde ve Pentagon’da çalıştığı ve Vietnam’da gizli görevlerde yer aldığı ortaya çıktı. Aynı şekilde Laesli Pasket Richard Lousli ve Charles Millet de kendilerini emekli iş adamı gibi tanıttı ama onlar da emekli ABD askeriydi. Steve Canfield ‘Diş doktoruyum’ dedi o da emekli askerdi. Kim Fentonharris ‘öğretmenim’ dedi eski ABD Deniz Kuvvetleri mensubu olduğu ortaya çıktı. ”

LİNK : https://www.ulusalpost.com/papaz-brunsonun-gercek-kimligi-ortaya-cikti-166937h.htm

PENTAGON DOSYASI : PAPAZ BRUNSON’UN GERÇEK KİMLİĞİ ORTAYA ÇIKTI !


PAPAZ BRUNSON’UN GERÇEK KİMLİĞİ ORTAYA ÇIKTI!

‘Din adamı’ olduğu iddia edilen papaz Brunson’la ilgili yeni bilgiler ortaya çıkmaya başladı. Brunson ve Türkiye’deki yardımcılarının ABD Özel Kuvvetleri’nden olduğu anlaşıldı.

ABD’nin ‘tutuklu din adamı’ dediği ancak Türkiye’de ajanlık faaliyetlerinden tutuklanan rahip Andrew Craig Brunson ve diğer ABD’li ajanların kendini hep din adamı ya da emekli iş adamı gibi tanıttığı ama Türkiye’ye gelmeden önce hepsinin ABD Özel Kuvvetleri ve Pentagon subayı oldukları ortaya çıktı. “Brunson rahip değil ABD askeri” diyen güvenlik ve terör uzmanı Coşkun Başbuğ “Brunson ABD’nin Türkiye’deki kara kutusu. Çözülürse Amerika’nın bütün kirli işleri ortaya çıkar” diye konuştu.

RAHİP KILIKLI ABD ASKERLERİ

Amerikalı Papaz Andrew Craig Brunson İzmir’de 9 Aralık 2016’da tutuklandı. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı Brunson için ‘Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’ suçundan 15 yıl ve ‘Devletin gizli kalması gereken bilgileri casusluk amacıyla temin etmek” suçundan 20 yıl olmak üzere toplamda 35 yıla kadar hapis cezası talep etti. Ardından mahkeme elektronik kelepçe ile evde tutukluk haline karar verdi.

Brunson dosyasını inceleyen Coşkun Başbuğ papazın ABD Özel kuvvetlerindeki başarısı nedeniyle CIA tarafından Türkiye’ye rahip kılığında gönderilmiş bir ajan olduğunu iddia etti.

Başbuğ Brunson’ın yardımcısı pozisyonunda ve ilişki içinde olduğu çok sayıda Amerikalı’nın ajan olduğu iddiasıyla soruşturulduğuna ve hepsinin eski ABD askeri olduğuna dikkat çekti: “Hepsi tıpkı Brunson gibi eski askerdi. Kenneth C. Abney emekli itfaiyeci olduğunu söyledi ama ABD Özel Kuvvetleri’nden emekli albay çıktı. Tıpkı Brunson gibi o da kendini Mormon Kilisesi adına Türkiye’de misyonerlik faaliyeti yürüten bir rahip olarak tanıtıyor ve 2011’de Türkiye’den ayrılıyor. Stewart Kirckpatrik ve eşi Elane önce kendisini muhasebeci olarak tanıtmıştı. Daha sonradan bu şahsın Amerikan Hava Kuvvetleri’nde ve Pentagon’da çalıştığı ve Vietnam’da gizli görevlerde yer aldığı ortaya çıktı. Aynı şekilde Laesli Pasket Richard Lousli ve Charles Millet de kendilerini emekli iş adamı gibi tanıttı ama onlar da emekli ABD askeriydi. Steve Canfield ‘Diş doktoruyum’ dedi o da emekli askerdi. Kim Fentonharris ‘öğretmenim’ dedi eski ABD Deniz Kuvvetleri mensubu olduğu ortaya çıktı. ”

LİNK : https://www.ulusalpost.com/papaz-brunsonun-gercek-kimligi-ortaya-cikti-166937h.htm