SAVAŞ DOSYASI /// TAYFUN ÇAVUŞOĞLU : 1914. Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!!!


TAYFUN ÇAVUŞOĞLU : 1914… Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!!!

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girişi konusunda, hemen tüm kaynaklar Enver Paşa’nın yarattığı oldu-bittiye işaret ediyor.

Osmanlı’nın savaşa girişinin ardından yeni cepheler açılıyor, zaten zor durumdaki Osmanlı, hiç değilse eski kayıplarının bir bölümünü telafi etmeye çalışıyor. Birçok kaynak, 1. Dünya Savaşı’na giden yolu birkaç cümleyle özetleme yoluna gidiyor. Konuyu detaylandırarak, merak edilen noktaları aydınlatmaya çalışacağız.[1]

Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesiyle sonuçlanan süreç, aslında 1. ve 2. Balkan savaşlarının uzantısı halinde gelişen olayların getirdiği bir sonuçtan ibarettir.

1911 yılının son aylarıyla 1912’nin başında Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ Balkan İttifakı’nı kurdu. Bu aşamada Rusya ve İngiltere de aracı roller üstlendi. Bulgar komitacıları ağustos ayında bazı terör olayları yarattı, eylülde ise artık savaş kaçınılmaz görünüyordu. Islahat konusunda Babıâli hükümetlerinin verdiği ödünler fayda sağlamıyordu.

30 Eylül’de Balkan devletleri, 1 Ekim’de ise Osmanlı seferberlik ilan etti. 13 Ekim’de müttefikler Osmanlı’dan taleplerini açıkladı.

“1)Vilayetler özerk olacak, başlarına Belçikalı ya da İsviçreli valiler atanacaktı.

2)Hıristiyanlar askerliklerini kendi vilayetlerinde, Hıristiyan subayların komutası altında yapacaklardı. Bu subaylar yetiştirilinceye kadar Hıristiyanlar askerlikten muaf tutulacaktı.

3)Yerel yasama meclisleri kurulacaktı.

4)Islahatın gözetimine büyük devletlerle birlikte Balkan devletleri de katılacaktı.

5)Islahat 6 ay içinde yürürlüğe girecek, Osmanlı seferberliği tek yanlı olarak sona erdirecekti.[2]

Osmanlı hükümetinin bu taleplere olumlu cevap vermesi, kamuoyunda ateşli milliyetçi rüzgârların yoğunlaştığı da dikkate alınırsa, neredeyse imkânsızdı.

9 Ekim 1912’de önce Balkan devletlerinin en küçüğü olan Karadağ, 17 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan savaş ilan etti. Savaş patladı. Balkanlar’daki Türk orduları daha ilk hamlede ikiye bölündü. Ardı ardına yapılan meydan muharebelerinin hepsinde Osmanlı ordusu ağır yenilgiye uğradı. Garp ordusu, 23-24 Ekim’de Komanova’da Sırplara yenildi, Manastır’a çekildi. 8 Kasım’da Yunan ordusu Selanik’e girdi. Yunan donanması, son Osmanlı adalarını ele geçirdi.

Doğu Trakya ordusu da hazırlıksızdı ve ilk taarruz karşısında Bulgarlara yenildi, Vize-Burgaz üzerine çekildi. 29 Ekim’de Lüleburgaz muharebesinde bir kez daha yenildi. Bulgar ordusu, İstanbul’un savunma hattı olan Çatalca ve Gelibolu yarımadasını tutan Bolayır hattına kadar geldi. 18 Kasım’da Manastır muharebesi durumu perçinledi.

Kuşatma altındaki Yanya Yunanlara, İşkodra Karadağlılara, Edirne ise Bulgarlara direnmeye çalışıyordu.

Balkan Savaşı’nda Trakya’da, Lüleburgaz harp sahasında gördüklerini anlatan Matin gazetesi başyazarı Stefan Losannes’in yazdıklarından bir bölüm, Türk ordusunun içinde bulunduğu durumu anlatıyor:

“…Lüleburgaz harbi dört gündür devam ediyordu. Bu dört gün zarfında Türk Ordusu Başkumandanı [Trakya Şark Ordusu Komutanı] Abdullah [Kölemen] Paşa umumi karargâhı olan Sakız Köyü’nde küçük bir evde kapanmış kalmıştı.

29 Ekim akşamı Daily Telegraph gazetesinin harp muhabiri Ashmead Bartlett, uzun gezileri sırasında kendisini orada tesadüfen buldu. Başkumandan açlıktan ölüyordu. Emir subayları evin fakir bahçesindeki toprağı adeta tırnaklarıyla kazarak bir iki mısır kökü çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu kökleri bir parça unla bulamaç gibi pişiriyorlardı. İşte bir orduya kumanda eden zatın yiyeceği bundan ibaretti…

Bartlett acıdı, yanlarındaki birkaç kutu konserveyi verdi. Üç gün mütemadiyen paşayı besledi. Abdullah Paşa, ‘Siz olmasaydınız ayakta duramayacaktım’ demiştir.

Osmanlı Ordusu Başkumandanı yiyecek bulamadığı gibi haber de alamıyordu. Denilebilir ki, harbin devam ettiği dört gün zarfında ne olup ne bittiğini hiç haber alamamıştır. Ordusunun sağ kanadı nerede? Bunu ancak biliyordu. Ama bu feci mücadelenin hiçbir safhasını öğrenememiş, hiçbir anında emir vererek müdahale edememiştir. Harp cephesi 50 km’yi buluyordu. Bu harp hattı ile bağlanmak için Abdullah Paşa’nın elinde ne telgraf, ne telsiz, ne muharebe telefonu, ne otomobil, ne uçak, ne bir şey vardı. Hattâ yaverlerini dörtnala koşturacak bir şoseye bile malik değildi.

Başkumandana haber getirmek için ateş hattına gönderilen birkaç süvari ya bir şey görmemiş ya da dönmemişlerdi. Abdullah Paşa, sol kanadının çekildiğini, sağ kanatta Mahmut Muhtar Paşa’nın olağanüstü bir cesaretle dayandığını ise ancak sezgi suretiyle biliyordu. Nihayet 31 Ekim sabahı atına binerek birkaç km ilerledi. Ama ilk kaçaklara rast gelip, sol kanadın bozulduğunu kesin olarak anlayınca, dayanmakta olan merkez ve sağ kanatlara da çekilme emri verdi. Hâlbuki merkezde Şevket Turgut Paşa dayanıyordu ve taarruza geçmek üzere idi. Sağ kanadı da yerindeydi. Abdullah Paşa neden sonra verdiği emrin yanlışlığını anlayarak onun aksine emir gönderdi ama iş işten geçmişti. İkinci Kolordu dört günden beri harp içinde idi. 24 saattir hiçbir şey yememişti. Hemen yüz geri etti ve askerler, arkadaşlarının cesetleriyle örtülmüş çamurlu tarlalar boyunca çekilmeye başladılar. Bir daha da bir savunma hattı kuramadılar. 31 Ekim akşamı Osmanlı ordusu adeta bir sel gibi geriye akıyordu. Ordu namına ovada, çeşitli yollardan, yolsuz bölgelerden Çatalca’ya doğru akıp giden kaçak dalgalarından başka bir şey kalmamıştı.

Topçular toplarını, cephane sandıklarını bırakıyorlardı. Mekkâreciler hayvanlarını terk ediyor yahut biraz et yemek için kendi hayvanlarını öldürüyorlardı. Piyadeler tüfeklerini atıyorlardı. Ama Bulgar ordusu da bitkindi. İlk müsademede süvarilerini kaybetmişler, son savaşta da en son ihtiyatlarını ateşe sokmuşlardı. Ellerinde bir tabur bile taze asker yoktu. Bunun için Türk ordusunun kalıntıları hiçbir saldırıya uğramadan o ovalarda başıboş dolaşmış, gerilemişlerdi. Yalnız bir gece içinde yüz bin kişinin felaketi, bozgunluğu üstüne en meşum, en korkunç bir hayal kanatlarını germişti: Açlık…

Daha garibi, bozgun haberini İstanbul, Londra’dan, Paris’ten daha sonra alabildi. İstanbul’da bu harbe ait resmi tebliğ ancak 4 Kasım sabahı, yani dört gün sonra yayımlandı.”[3]

Çekilen Osmanlı ordusunu, geriden ikinci bir dalga takip etmektedir: Göçmenler…

Sırp, Karadağ, Bulgar ve Yunan askerlerinin işgal ettiği yerlerde katliamlar başlamıştır. Öldürülen, asılan, parçalanan Müslümanlardan geri kalanlar çoluk çocuk, geriye, İstanbul’a doğru akmaktadır.

Prof. Dr. Sina Akşin de bu ağır yenilginin nedenlerini sorgularken, Osmanlı’nın silah ve teçhizat bakımından karşısındakilerden çok da geri olmadığının altını çiziyor ve acı gerçeğe işaret ediyor:

“…Öyle anlaşılıyor ki, iletişim ve ikmal bakımından, sevk ve idare (komutanlık) bakımından, savaş azmi bakımından onlar üstündü. Yenilginin baş sorumlusu Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa’ydı.

Tabii genel, siyasi sorumluluk Nazım’ı o mevkiye getiren Ahmet Muhtar ve Kamil paşalarındır. Şu bakımdan da sorumludurlar ki, böyle bir ölüm kalım mücadelesinde bile İttihat ve Terakki’ye karşı kavgadan vazgeçilmemiş, bir ulusal birlik havası yaratılamamıştır.[4]

29 Ekim’de Ahmet Muhtar Paşa istifa ettirildi, Kamil Paşa sadrazam oldu. Osmanlı Devleti büyük devletlerden mütareke konusunda istediği yardımı alamayınca, doğrudan Bulgar Kralı’na başvurdu.

Çatalca hattına yüklenen Bulgarlar, kesin sonuç alamayacaklarını anlayınca mütarekeye razı oldu.

16 Aralık’ta toplanan Londra Konferansı’nda Balkan devletleri Tekirdağ’ın doğusundan geçen bir hattı takiben bu hattın doğusu ve Gelibolu yarımadası dışında bütün Rumeli’nin ve Ege adalarının kendilerine verilmesini istediler. Taleplere Edirne vilayeti ve Girit adası da dâhildi. Edirne ve Girit konusundaki anlaşmazlık nedeniyle görüşmeler 6 Ocak 1913’te yarıda kaldı. Büyük devletlerin Londra büyükelçileri hemen bir araya geldi.

17 Ocak’ta İstanbul hükümetine ortak bir nota vererek Edirne’den ve adalardan vazgeçilmesini istediler. Bu arada büyük devletler Ege adalarını da Yunanlara bırakmıştı.

Mebusan Meclisi dağıtılmış olduğundan, kararın sorumluluğunu paylaşmak üzere geleneksel yöntemle devletin ileri gelenlerinden oluşturulacak bir Şura-yı Saltanat’a danışma kararı alındı. 22 Ocak’ta sarayda toplanan bu şurada, Kamil Paşa Edirne ve İstanbul’un kuşatılmış olduğunu, savaş ya da barışa karar vermek gerektiğini söyledi. Ezici bir çoğunluk “barış” dedi. Bu karar net olarak Edirne’nin gözden çıkarılması demekti.

Babıâli Baskını

Ortalık böylesine karışıkken, hemen ertesi gün İttihat ve Terakki, Babıâli baskını adı verilen darbeyle iktidarı ele geçirdi…

23 Ocak 1913 günü İttihatçılar Edirne için sloganlar atarak Babıâli ’ye yürüdü. Şevket Süreyya Aydemir bu sahneyi, “…Aslında 30-40 kişilik bir İttihatçı grubunun, başlarında beyaz bir ata bindirilen Enver Bey olduğu halde başardıkları bu baskın, yakın tarihimizin heyecan verici bir olayı olarak daima hatırlanacaktır”[5] cümlesiyle anlatır.

Babıâli baskınının ilk anlarında bazı mukavemetler oldu. Sadaret Yaveri Yarbay Nafiz Bey odasından fırlayınca vuruldu, sonra Harbiye Nazırı’nın yaveri Tevfik Bey aynı akıbete uğradı. Bakanlar Kurulu toplantısından dışarı fırlayan Harbiye Nazırı Nazım Paşa, “Siz beni aldattınız” diye çıkışırken, İttihatçı silahşor Yakup Cemil’in tabancasından çıkan kurşunla yere serildi. Söylentiye göre İttihat ve Terakki Nazım Paşa’nın desteğini kendisini sadrazam yapma vaadiyle elde etmişti.

Enver Bey, yanına birkaç silahşor alarak doğrudan Bakanlar Kurulu toplantısının yapıldığı salona daldı. Diğer nazırlar (bakanlar) sağa sola kaçıştığından, masasında tek başına oturmakta olan ihtiyar Sadrazam Kamil Paşa’nın önünde ve odanın tam ortasında esas duruşta selam verdi, “Millet sizi istemiyor, istifanızı yazınız”[6] dedi.

Sadrazam Kamil Paşa direnmedi, istifasını yazdı. Enver Bey, yazıyı alıp derhal padişaha götürerek, sadarete Mahmut Şevket Paşa’nın atanmasını sağladı.

Babıâli baskını, Avrupa’da çok olumsuz karşılandı. Balkan devletleri 28 Ocak’ta Londra Konferansı’na son verildiğini duyurdu. 30 Ocak’ta ise Bulgarlar, 3 gün sonra süresi bitecek mütarekeye son verildiğini açıkladı:

“Mahmut Şevket Paşa hükümeti, 30 Ocak’ta büyük devletlerin notasına cevap verdi. Edirne’nin Osmanlı’nın ikinci başkenti ve bir Müslüman kenti olduğu hatırlatılıyor, kentin Meriç’in sağ kıyısındaki topraklarının verilebileceği, adaların kaderinin de, Anadolu’nun savunma ihtiyaçları gözetilerek Batılı devletlerin kararına bırakılabileceği belirtiliyordu. Ama Osmanlı hükümetinin Batılıları şaşkınlığa uğratacak talepleri de vardı. Osmanlı hükümeti, gümrük bağımsızlığı, ticarette eşitlik, Osmanlı’da oturan yabancıların vergiyle yükümlü tutulmaları, ilk etapta gümrük vergilerinin yüzde 4 artırılması, yabancı postanelerin ve genel olarak kapitülasyonların kaldırılması isteniyordu. İşte bunun için Avrupa İttihat ve Terakki’ye illet oluyordu. Türklerin Rumeli’den büyük ölçüde kovulması, Edirne’nin Osmanlı’dan alınması söz konusuyken, onlar kalkıp bir de iktisadi bağımsızlık istiyorlardı.”[7]

Bulgarlar savaşı yeniden başlattı. Yeni hükümet durumdan umutsuzdu, para da yoktu. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, genç subayların ısrarı üzerine Bolayır’da bir harekât yapmaya karar verdi. Gelibolu yarımadasında bulunan Mürettep Kolordu taarruza geçerken, 10. Kolordu da Şarköy’e, Bulgarların gerisine denizden çıkarma yapacaktı. Böylece Bulgarlar iki ateş arasında kalacaklardı. Mürettep Kolordu, kararlaştırıldığı gibi 8 Şubat’ta taarruza geçtiği halde, 10. kolordu’nun çıkarması gecikti, ancak akşam vakti gerçekleşebildi. Böylece Bulgarlar önce birinci sonra da ikinci hareketi durdurabildi.

Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanı Ali Fethi Bey idi, kurmay heyetinde arkadaşı Mustafa Kemal Bey de harekât şube müdürü olarak bulunuyordu. 10. Kolordu’nun kurmay başkanı ise Enver Bey’di. Başarısızlık karşısında iki kolordunun birbirini eleştirmesi, kurmay heyetlerindeki Enver Bey’le Ali Fethi Bey ve Mustafa Kemal Bey arasında karşılıklı suçlamaya dönüştü.

Dr. Rıza Nur’un doğruluğu çok tartışılan anılarını esas alan Kadir Mısıroğlu’nun, sırf Mustafa Kemal’i eleştirebilmek adına bu harekâta ilişkin yazdıklarını ve işin doğrularını birkaç paragraf sonra aktaracağız…

26 Mart’ta Edirne kahramanca bir direnişin ardından çaresiz Bulgarlara teslim oldu. 1 Nisan’da Edirne’yi Osmanlı’nın sınırı dışında bırakan Midye-Enez hattı yeni sınır olarak kabul edildi, 30 Mayıs’ta da buna uygun olarak Londra Barış Anlaşması imzalandı.

Karşı darbe girişimi

Edirne’nin kesin olarak elden çıkacağının anlaşıldığı günlerde, bu kez de muhalefettekilerin aklına “darbe” fikri düşmüştü.

İttihat ve Terakki, Edirne’yi kurtaramamıştı ama kendi iktidarını korumakta muktedirdi. Muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fedailerinin ilk darbe teşebbüsü kolayca engellendi.

Aslında 11 Haziran’daki ikinci darbe teşebbüsü de iyi planlanmamıştı ama Harbiye Nezareti’nden Babıâli’ye gitmekte iken otomobilinin yolu kesilen Sadrazam Mahmut Şevket Paşa, Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşları tarafından öldürüldü. Darbenin diğer gerekli adımları atılamadığından Mahmut Şevket Paşa öldürüldüğüyle kaldı…

İttihat ve Terakki’nin bu cinayete tepkisi çok sert oldu. Mahmut Şevket Paşa’yı katleden Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşlarının, Beyoğlu’nda bir İngiliz kadının evinde kaldıkları anlaşıldı. İngiliz Elçiliği arama izni vermemesine rağmen Kazım ve arkadaşları iki saat süren çatışmanın ardından yakalandı ve idam edildi. İdam edilenler arasında hem damat hem de Fransız uyruklu olan (Tunuslu) Salih Paşa da vardı. Çok sert tedbirler alındı -sağcı bir parti olarak nitelendirebileceğimiz- muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fiilen tasfiye edildi. İttihat ve Terakki artık saray da dinlemiyordu, kapitülasyon hukuku da…

Bu tavırların Avrupa devletlerince nasıl olumsuz ve düşmanca karşılandığını tahmin edebilirsiniz. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden 19 gün sonra, 30 Haziran tarihinde, şans bu kez Osmanlı’ya güldü. Çünkü Balkan devletleri Osmanlı’dan aldıkları ganimeti paylaşamamışlardı. Bulgaristan kendi müttefiklerine saldırdı ama yenilgiye uğradı.

1.Balkan Savaşı denen bu mücadele sırasında Bulgarlar Doğu Trakya’yı boşaltmışlardı. Bulgarların çaresiz durumundan güç alan Osmanlı ordusu da Londra Antlaşması’nda sözü edilen ve hakkı olan Enez-Midye hattına ilerledi. Babıâli, Edirne üzerine yürümeye karar verdi. Hızla harekete geçen Çatalca Ordusu ve Bolayır Kolordusu, Doğu Trakya’ya daldı. İstanbul’dan gelen kuvvetin başında Yarbay Enver Bey vardı, Bolayır kolordusunun kurmay başkanı da Binbaşı Mustafa Kemal Bey’di. 20 Temmuz 1913’te Türk kuvvetleri direniş göstermeyerek çekilen Bulgar kuvvetlerini sürerek Edirne’ye girdi. İlk giren kıtalar Bolayır kolordusunun öncüleri (Kuşçubaşı Eşref Bey komutasındaki gönüllüler) olarak görünmekle birlikte, İttihat ve Terakki Edirne’nin kurtarılışının şerefini Enver Bey’e mal etti. Yapılan anlaşmalarla Balkanlarda barış yeniden sağlandı. Türk sınırları, bugün Yunanistan’la sınırımız olan Meriç nehrinin 15-20 kilometre batısından geçiyordu. Meriç’in batısındaki bu topraklar 1. Dünya Savaşı öncesi, Almanların baskısıyla Bulgaristan’a terk edildi.

18 Aralık 1913’te Enver Bey albaylığa yükseltildi, iki hafta sonra da 1 Ocak 1914’te tuğgeneralliğe terfi ettirilerek paşa yapıldı. 1909’da Osmanlı Padişahı Sultan Reşat’ın 12 yaşındaki yeğeni Naciye Sultan ile nişanlanmış olan Enver Bey’in nikâhı 1911’de kıyılmıştı. Enver Bey, Edirne’yi aldıktan sonra evlilikte ısrar etti, Naciye Hanım buluğa erince, 1914’te evlendiler. İttihat ve Terakki içerisindeki gücünü her geçen gün artıran Enver Paşa, 1915 yılı içerisinde iki kez daha rütbesi yükseltilerek tümgeneral ve ardından korgeneral olacaktır.

1913’te Mustafa Kemal Bey ise binbaşıydı. Bu rütbesi Sofya’da ataşemiliter görevini yürütürken yarbaylığa yükseltilecektir.

Polemiğin sonu yok

Edirne’nin kurtarılması için planlanan ve yukarıdaki satırlarda kısaca değindiğimiz kurtarma harekâtı da, malum kişilerin kalemleriyle polemik konusu haline getirilmiştir.

Mustafa Kemal hakkındaki dayanaksız iftiraları müthiş bir titizlikle derleyip, iddiaları belgelerini de ortaya koyarak tek tek çürüten Turgut Özakman’ın “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele” kitabında verdiği sıraya uyarak, iddiaları ve gerçekleri bir kez daha dikkatinize sunalım:[8]

Dr. Rıza Nur, “Balkan Harbinde son devrede Bulgar ordusu Tekirdağı’nda ve daha yukarılarda bulunuyordu” diye yazıyor. Doğrusu, Tekirdağ’ın yukarıları değil, Çatalca savunma hattının karşısı olacaktır. Aynı şekilde, “Tarafımızdan Gelibolu yarımadasına bir ordu gönderilmişti. Bunun erkân-ı harbi (kurmayı) Ali Fethi (Okyar) ile M. Kemal’di” cümlesini de, ordu değil kolordu diye düzeltmek gerekiyor. Üstelik Binbaşı Ali Fethi Bey Kolordu Kurmay Başkanıdır. Binbaşı Mustafa Kemal Bey ise Harekât Şubesi Müdürü.

…Enver’in tertibi üzere aynı zamanda bunlar da Bulgarlara hücum edecekler, Bulgar tümenlerini mahvedeceklerdi. Tertip yapıldı. Fakat Enver’in hücumunu beklemeden M. Kemal Bulgarlara hücum etti ve perişan olup kaçtı.

Doğrusu şöyledir: Plan Enver Bey tarafından değil, Başkomutan vekilince hazırlanmıştır.

Özetlersek:

“Hurşit Paşa komutasındaki 10. Kolordu (Kurmay Başkanı Yarbay Enver Bey) 8 Şubat günü Şarköy’e çıkarma yapacak ve Gelibolu’daki Mürettep Kolordu ile birlikte Bolayır karşısında bulunan Bulgar tümenine taarruz edilecek. Amaç Bulgar ordusunun geri çekilmesini sağlamak ve Edirne’yi kurtarmak. Mürettep Kolordu, kararlaştırılan günde (8 Şubat 1913) iki tümeniyle (Nizamiye Tümeni ve 27. Şam Tümeni) taarruza geçer. Fakat 10. Kolordu, çıkarma gemilerinin 4-5 saat gecikmesi yüzünden, kararlaştırılan zamanda Şarköy’e çıkarma yapamaz. Patlayan fırtına da çıkarmayı zorlaştırır. Ertesi sabaha kadar ancak bir tümenin çıkarılması tamamlanabilir. Bu arada Mürettep Kolordu, Bulgarların Marmara kıyısındaki kanadını geri atar ama sisli bir havada Bulgar mevzilerine giren 27. Şam Tümeninin Arap askerleri savaşı bırakıp çapulculuğa kalkar, Bulgar ihtiyatlarının karşı taarruzu ile dağılıp kaçmaya başlarlar. Bu düzensiz çekilme Şam Tümeninin diğer birliklerine de yayılır. 10. Kolordu da zamanında yetişip taarruza geçemeyince, Nizamiye Tümeni de geri alınır. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, 10. Kolordu’nun karaya çıkan tümeninin de geri çekilmesini emreder. Harekattan bir sonuç alınamaz.[9]

Olay budur. Bir kolorduyu, kolordu komutanı ve hattâ kurmay başkanı dururken, harekât şubesi müdürünün hücum ettirdiğini ileri sürmek tümüyle mantık dışı.

Yanlış yorumlar aynı hızla devam ediyor:

“…M. Kemal’in bu hıyaneti yapmasının sebebi, Enver’in şeref kazanmaması, bu şerefi kendisinin almasıdır. Ne fecidir. Bizde böyle hıyanetler cezasız kalır.”[10]

İyi ki “bizde hıyanetler cezasız kalıyor”, yoksa ilk faturayı bizzat Rıza Nur’un ödemesi kaçınılmaz olabilirdi. Çünkü Balkan Savaşı sırasında Rıza Nur yurt dışındadır. Savaştan 5 yıl sonra 1918’de Türkiye’ye döner. Savaşa ilişkin bölük pörçük öğrendiklerini de olaylardan 14 yıl sonra 1927’de yazarken iyice karıştırıp çarpıtır. Milli Mücadele ile ilgili yazdıkları da aynı çerçevededir.

Rıza Nur’un yazdıkları Mustafa Kemal’in aleyhinde ya! Kadir Mısıroğlu da bu muhteşem(!) fırsatı kaçırmaz, bu sözde bilgiden kıyasıya yararlanıp yanlışları derinleştirerek “Hilafet” adlı kitabında şöyle yazar:

“…Mustafa Kemal, Balkan Harbi gibi erken bir devrede, Şarköy çıkarması sırasında uğradığı bozgun ve sebep olduğu büyük kayıp (22.000 kişi) yüzünden Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir.”[11]

Bir tek cümlede kaç yanlış birden var, acaba önce hangisini düzeltmeli! Bir kolordunun yenilgisi Harekât Şube Müdürü’ne yüklenir mi? O kolordunun komutanı, kurmay başkanı, ayrıca tümenlerin de komutanları yok mu?

Keşke hiç yaralı-şehit olmasaydı ama zayiat da Mısıroğlu’nun yazdığı gibi 22 bin kişi değildir. 15 subay ve 867 er şehit olmuş, 41 subay ile 1801 er yaralanmıştır. Aynı savaşta kayıp er sayısı da 55 olmak üzere, toplam zayiat 2.679 kişidir.

Mürettep Kolordu ile 10. kolordu yetkilileri arasında gerçekten de tartışma çıkmış, olay Başkomutan Vekiline ve hattâ Sadrazama kadar yansımış, Enver ile M. Kemal’in arasındaki soğukluk daha da artmıştır ama M. Kemal Sofya’ya sürgün edilmez, tersine 1. Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanlığına getirilir. 22 Temmuz 1913’ten itibaren, 1. Mürettep Kolordu Komutanlığına vekâlet de edecektir. Mustafa Kemal Bey’in Sofya’da ataşemiliterliğe atanması, söz konusu olaydan 6 ay sonra, 27 Ekim 1913’tedir.

Enver Bey de, bu olaydan ancak 9 ay sonra, Ocak 1914’te paşa ve Harbiye nazırı olacaktır. Başkomutan vekilliği ise savaşa girdikten sonradır. Kısacası, “Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir” cümlesinde tutarlı hiçbir nokta yoktur. Mısıroğlu bu iddialarını Lozan adlı kitabında da genişleterek tekrarlıyor. Kolordu Kurmay Başkanı Binbaşı Ali Fethi Bey’in başarısızlığın sebeplerini detaylarıyla açıklayan broşürünü de -hangi derin askeri bilgisiyle olduğu bilinmez- “gösterdiği sebepler askeri ve mantıki bakımdan tatminkâr (doyurucu) değildir” diye reddediyor ve şu cümleyi ekliyor:

Dr. Rıza Nur, Bolayır Kolordusu’nun bozgununun, Mustafa Kemal ve Fethi beylerin, Edirne’nin geri alınması şerefini Enver Paşa’ya kaptırmamak gayesinden doğmuş dehşetli bir bozgun olduğunu kaydetmektedir.[12]

Edirne için bir yarış vardır ama Rıza Nur’un sözünü ettiği tarihte değil… Bu yarış bir bozgunla ilgili değil, Edirne’nin kurtulduğu güne ilişkindir. Bolayır olayından tam 5,5 ay sonra 22 Temmuz 1913’tedir. Turgut Özakman, bu yarışın ayrıntısını yazan 2. Mürettep Kolordu Komutanlığı Emir Subayı İ. Hakkı Okday’ın anılarını şöyle aktarıyor:

“…Edirne’yi Bulgarlardan geri almak gayesiyle harekete geçtik. Kolordu bu ileri harekâtında ciddi bir Bulgar mukavemeti ile karşılaşmadı. Kaçan Bulgarları kovalamaktaydık. Ara sıra ufak tefek artçı çatışmaları oluyordu ama önemli bir savaş da vermiyorduk. Kahraman Edirne’yi Bulgar pençesinden kurtarmak, bu gazi şehri yeniden fethetmek şeref ve neşesi içinde uçuyorduk. Kolordu Edirne’ye 10 km. yaklaşmıştı ki, arkamızdan tozu dumana katarak yaklaşan bir otomobil içinde bulunan Hürriyet Kahramanı Enver Bey, yanımızdan hışımla geçti ve Edirne istikametinde uzaklaştı. Bu suretle ‘Edirne Fatihi’ unvanını kazanmış oldu. Hâlbuki Edirne’ye yaklaşıncaya kadar Bulgar kuvvetlerini kovalayan, dümdar (artçı) savaşlarını veren bizim kolordu idi. Enver Bey o sırada başka bir kolordunun (Doğrusu: Sol kanat ordusu) Kurmay Başkanı bulunuyordu. Fakat fırsatı kaçırmak istememiş, Edirne’yi geri alma şerefini başkalarına mal etmeyi hazmedememiş, arkamızdan bir otomobile atlayıp, biz Edirne’ye 10 km. yaklaşmış olduğumuz bir sırada, bizim kolorduyu geride bırakarak, Edirne’ye giren ilk komutan sıfatıyla Edirne’nin fuzuli fatihi olmak hevesine kapılmıştı.”[13]

Kısacası Rıza Nur bir balon uçurmuş, Kadir Mısıroğlu da havada kapıp, biraz daha şişirmiş. Çünkü amaç Mustafa Kemal’in asker yanını da örselemek ama bu da yetmez ki! Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ndaki rolünü de iyice küçültmek gerek. Turgut Özakman’ın yakaladığı detaya ve asıl komediye hazır olun! İ. Hakkı Okday’ın yukarıda alıntı yaptığımız anılarını yayımlayan kişi de, kendi kitabında bu bilginin tam aksini yazmaktan çekinmeyen Kadir Mısıroğlu’dur. Önsözünde “Gördüklerini bir objektif sadakatiyle tespit ve ifade etmiştir” diye övdüğü yazarın kitabını okumadığı anlaşılıyor. Eğer kitabı okuduysa ve bu konuyu ele alırken gerçeğin tam tersine cümleler yazıyorsa, nedenini siz tahmin edebilirsiniz…

Balkan savaşlarından çıkan dersler

Rumeli’nin elimizden çıkması İstanbul’da ve Anadolu’da büyük üzüntü yarattı. O günler bir yandan çöküntünün yarattığı şok, bir yandan da ümit ve uyanışın birbirine karıştığı günlerdi. Turancılığın, tarih ve coğrafya kavramı olarak mektep ve üniversite gençliği arasında heyecan yarattığı bir dönemdir.

“İttihat ve Terakki, komitacı sert ve tedhişçi bir partizanlığın yanı sıra yeni gelişen Türk milliyetçiliğini de tutarak gençler ve aydınlar üzerinde nüfuz ve itibarını genişletmişti. Bu duygu ve fikir akımında, Ziya Gökalp gibi çok cepheli bir fikir ve siyaset adamının İttihat ve Terakki saflarında ve parti merkez komitesinde yer almış bulunması, İttihat ve Terakki’nin doğru ve yanlış diğer teşebbüslerinin de gençler ve aydınlarca hoş görülmesi veya kabul edilmesi gibi bir şans oluşturdu.

Bu gibi gelişmelerin yardımıyla, Balkan Harbi sonu ve Birinci Dünya Harbi arasındaki 13 aylık zamanı, Rumeli’nin kaybına ve pek çok maddi zorluklara rağmen İttihat ve Terakki’nin, siyaseten yeniden yerleşme devri saymak pek hatalı olmaz. Aynı devir Enver paşa’nın ikbalinin de hiç şüphe yok ki en parlak devridir.”[14]

Enver Paşa’nın, ordunun gençleştirilmesi, düzenlenmesi yolunda ve hayatının belki de tek ve münakaşa götürmez başarılı çalışması, 1. Dünya Savaşı’nın gün be gün yaklaştığı dönemde, Türk ordusu için büyük önem taşımıştır.

Mustafa Kemal’e gelince… Sofya’da ataşemiliter olarak görevine devam etmektedir. Mevcut gidişattan mutsuzdur. Çünkü Balkan Savaşı ve sonuçlarının etkisi altındadır. Balkan Savaşı, onun daha Selanik’teyken savunduğu, fakat İttihat ve Terakki’nin ve bilhassa Enver Bey’in hoş görmedikleri öngörüşlerini doğrulamıştır.

Onun daha 1908’de İttihat ve Terakki kongresinde ortaya atıp, her yerde ve her zeminde cesurca savunduğu (ordunun ve subayların siyasetten ayrılması) görüşü eğer kabul edilseydi, Balkan Savaşı’nda belki zafer kazanılamazdı ama yenilgi bu denli çirkin ve geniş olmazdı.

Mustafa Kemal’in henüz yüzbaşı iken Selanik’te şiddetle savunduğu (ordunun bir yakın harbe hazırlanması) görüşü de layıkıyla itibar görmemişti. Hele harp içinde stratejik başıboşluk… Bunu kesinlikle affetmiyordu.

“…O daha kurmay yüzbaşı iken, kendisince muhakkak olan bir Balkan harbi için, şimdi bir “büzülme stratejisi” diyebileceğimiz planlar tasarlamıştı. Gerçi resmi yetkisi dışında ve tamamen şahsi olmakla beraber, yakınlarına, arkadaşlarına bunu hararetle anlatmaya çalışmıştı. Batı Rumeli’de ordu hem kuzeyden, hem güneyden merkez çekirdeği üzerine, Vardar-Selanik-Manastır hattı üzerine çekilecek, toplanacaktı. Bu büzülme, kumanda birliğini, kuvvetlerin merkezileştirilmesini ve sonra en lüzumlu ve tehlikeli düşman kolları üzerine belki de ayrı ayrı saldırmayı sağlayacak, hele inisiyatifi tamamen elde bulunduracaktı. Özetle ilk adımda toprak terkine dayanan, cüretkar fakat hareketli bir plan..Doğu Trakya’da ise, önce yine Kırklareli-Edirne hattında kuvvetlerin toplanmasına ve sonra Bulgaristan üstüne toplu bir taarruza dayanan aktif bir plan.[15]

Bu öngörülerine kıymet verilmemesini içine sindiremiyordu. Yaşanan bozgun, ona göre yüz karası idi. Tarihte hiçbir ordu bu kadar kısa zamanda bu kadar kötü dağılmamıştı.

Siyasetin ordu içinde subaylar arasına saldığı parçalanmanın yıkıcı etkisini o çok önceden sezmiş, ordunun siyasetten ayrılmasını kendini feda edercesine savunmuş, bu fikri kabul görmeyince de İttihat ve Terakki’den ayrılmıştı.

Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’in görüşleri doğru çıkmış, siyaset ordunun kumanda kadrosunu parçalamış, moral yoksunu birlikleri başıboş yığınlar haline getirmişti. Zaten ve fiilen elden çıkmış olmakla beraber Bulgaristan Doğu Rumeli’sinin, Bosna-Hersek’in, Girit’in kaybı, Trablusgarp-Bingazi’nin İtalyanlara geçişi, şimdi de Doğu Trakya haricindeki bütün Avrupa topraklarının kaybı. Çok hazin bir tablodur…

Yeni ordu için önemli adım

Osmanlı Devleti, ordunun ıslahı ve yenileştirilmesi için birçok defalar girişimlerde bulunmuştu. Bunun son örneklerinden biri de, büyük hezimetin yaşandığı Balkan Savaşı’nın sonunda ortaya kondu. Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığıyla beraber geniş bir ıslah planı ele alındı. Çünkü özellikle yüksek komuta kadrosu hastaydı. Mahmut Şevket Paşa öldürülünce, teşebbüsü Ahmet İzzet Paşa ele aldı. Yüksek kadrodan 300 kadar subayın tasfiyesi söz konusuydu. Enver Paşa Harbiye Nazırı olunca bu liste değişti, anlaşıldığına göre 1200-1500 arasında yüksek ve orta rütbeli subay ordudan çıkarıldı. Islahat hareketlerinin asıl önemli olanı ise Liman von Sanders’in başında bulunduğu bir Alman ıslahat heyetinin Türkiye’ye gelmesiydi.

“…Enver Paşa’nın bütün askeri, siyasi hayatında, Türkiye’ye yapmış olduğu tartışma kabul etmez hizmet, ordunun gençleştirilmesi ile orduda gerçek bir disiplinin yerleştirilmesi olsa gerektir. 1912-1913 Balkan Harbi’nde başsız bir kalabalık halinde dağılan Osmanlı ordusundan, 1914-1918 harbinde -bu harbe girişimiz meseleleriyle harbin gayeleri ve neticeleri konuları dışında- bütün yokluklara rağmen gösterdiği intizam ve disiplin, bu ıslahat ve gençleştirme hareketinin eseri olsa gerekir.

…Bu ordu artık bir yıl önce ve Balkan Harbi’ndeki ordu değildir.[16]

Büyük hezimetin sonuçları

Osmanlı Devleti’nin, Balkan Savaşı’nın bitişi (29 Eylül 1913) ile 1. Dünya Savaşı’na girişi (29 Ekim 1914) arasındaki nefes alma devresi ancak 13 ay sürmüştür. Balkan Savaşları’nın genel sonuçları şöyle özetlenebilir:

-Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki hâkimiyeti sona erdi, Ege Adaları ve Makedonya elden çıktı.

-Birinci Meşrutiyetten beri geçerli olan Osmanlıcılık görüşü önemini yitirdiğinden Türkçülük politikası etkili olmaya başlamıştır.

-Bugünkü Türk-Bulgar sınırı büyük ölçüde tespit edildi.

-Yüz binlerce Türk, asırlardır yaşadıkları toprakları terk ederek Doğu Trakya ve Anadolu’ya göç etti. Yerlerinde kalanlar ise büyük baskı ve zulüm gördü.

-İttihat ve Terakki, orduda ıslahat gerektiğini anladı. Orduyu ıslah için Almanya’dan subaylar getirildi.

Balkan Savaşı’nın bitmesi, Osmanlılar açısından sorunları çözmedi, aksine problemler arttı. Çünkü ortada her an çöküşü muhtemel bir imparatorluk vardı. Olası ganimet büyük olduğundan, Osmanlı’nın kendi müttefikleri de dâhil tüm devletler, payına düşecek toprak ve ekonomik hakların hayalini kurmaya başlamıştı. Dünyanın ve Türkiye’nin kaderi üzerindeki bulutlar her geçen gün daha da koyulaştı… Dünya adım adım savaşa sürükleniyordu… Bu savaş, sonuçları itibarıyla Osmanlı’nın da sonu olacaktı…

  • Tayfun ÇAVUŞOĞLU

KAYNAKLAR

  • Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, İş Bankası Yayınları, 10. Baskı, 2007
  • Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1-2-3, Remzi, 1999, 18. Basım
  • Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul 2014
  • Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi, 4. Basım, Ekim 2005; “Diriliş – Çanakkale 1915”, Bilgi, 2. Basım, Mart 2008; “1881-1938 Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi”, Bilgi Yayınevi, 3. Basım, Eylül 2009

[1] Bu makalenin derlenmesinde genel olarak yararlanılan kaynak: Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2014

[2] Kısa Türkiye Tarihi, s.75

[3] Stefan Losannes, Matin Gazetesi Başyazarı, “Hastanın Başı Ucunda – Kırk Gün Muharebe” (Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.156) – Fransız gazetecinin kitabının çevirisi Siracettin (Hasırcıoğlu) Bey’e ait, baskı ise 1331’de (miladi 1914) İstanbul’daki İfham Matbaası’nda yapılmış. İsmail Eren’in Balkan Savaşları’na dair bibliyografya içerisinde saydığı kitapta önemli bilgiler yer alıyor.

[4] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.76

[5] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.159

[6] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tk Adam’, Cilt 1, s.160

[7] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.78

[8] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91-94

[9] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91

[10] Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım”, 2.C, s.407 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)

[11] Kadir Mısıroğlu, “Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet”, s.142 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)

[12] Kadir Mısıroğlu, “Lozan, Zafer mi Hezimet mi”, 1. Cilt, s.151 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)

[13] İsmail Hakkı Okday, “Yanya’dan Ankara’ya”, s.190 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)

[14] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.169

[15] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.170

[16] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.176

Tayfun ÇAVUŞOĞLU

Gazeteci / Yazar – Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Alman Dili Anabilim Dalı (1985) mezunu. 1983’ten itibaren yerel yayın organlarında muhabir, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Bursa Şubesi eski (1997-2001) başkanlarından. Bursa Ansiklopedisi’ne (Yılmaz Akkılıç, 1. baskı 2002, Burdef Yayınları No:3) madde yazarlığı yaptı. E-Kitap Yayıncılık tarafından (Şubat 2018) yayınlanan “Nutuk“ için editör olarak Atatürk ve Kurtuluş Savaşı kronolojisini hazırladı. Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. Yayınlanmış Kitapları: 1) “Çanakkale 1915 – İftiralar, Yalanlar, Polemikler“, Şubat-2014, Kastaş Yayınevi-İstanbul 2) "1915 – Çanakkale Savaşında Trakya", Eylül 2018, Haber Ajansı yayınları-İstanbul E-Posta: tayfunc

ABHAZ-ÇERKES-ÇEÇEN DOSYASI /// Prof. Dr. ZAZA TSURTSUMİA : ÇERKES VE ABHAZLARIN OSMANLI TOPRAKLARINA SÜRGÜNÜ


Prof. Dr. ZAZA TSURTSUMİA : ÇERKES VE ABHAZLARIN OSMANLI TOPRAKLARINA SÜRGÜNÜ

Osmanlı Devletinde Kafkas Diyasporasının ortaya çıkışı, Rusya Çarlığının Kafkaslar’da 19. yüzyılda güçlenmesi ve Kafkas dağlıların ulusal bağımsızlık ve özgürlükleri için mücadeleleriyle bağlantılıdır. Kafkas dağlıları, Osmanlı Devletince, Rusya’ya karşı mücadelelerinde desteklenmişlerdi. Rusya’nın Kartli-Kakheti Krallığını ele geçirmesini takiben, 19.yüzılın başından beri Osmanlı Devletinin dış politikasında Kafkaslar belirleyici rolü oynamaya başlamıştır.

ÇERKES DİYASPORASI

Kuzey Kafkas halkları, Çerkesler, Abazalar ve diğer Kuzey Kafkas halkları Osmanlı Devletinin egemenliğini kabul etmemişler ve yalnızca, Osmanlı Devletinin bağlısı Kırım Hanlığı ile siyasi ilişkilerde bulunmuşlardır. (1, 162). Rusya’nın Kafkaslara ilerlemesi, Batı Kafkaslar’daki etkisi zayıf olan Osmanlı Devletini rahatsız etmişti. Osmanlı Devletinin Çerkeslerle ilişkileri ve İslam dininin Çerkesler arasında tebliği geleneksel olarak Kırım Hanlığının bir vazifesiydi fakat Rusya’nın Kırım Hanlığına yaptığı saldırıları sonucu Rusya’nın Güneye ilerleyişini püskürmek amacıyla Osmanlı Devleti, Anapa Kalesini güçlendirmeye karar verdi. 1780-84 yılları arasında, Osmanlı– etnik bir Gürcü olan – Ferah Ali Paşa, takviye edilen Anapa Kalesini bir üsse ve Rusya’ya karşı mücadele eden Kuzeybatı Kafkas kabileleri için bir sığınağa dönüştürdü. (2. 51) Ferah Ali Paşa Anadolu’nun Sivas, Sinop, Amasya ve Tokat illerinden 10.000 kadar asker getirdi ki bunların bir çoğu dağlı kadınlarla evlendiler ve bölgeye yerleştiler. Bu durum, Rusya karşıtı daimi gücün oluşması için ileri safhayı hazırlayacaktı. 1785’de Ferah Ali Paşa’nın vefatının ardından yerine Acaralı bir Gürcü olan Bijanoğlu Ali Paşa atandı. (3, 321) Osmanlı Devletinin niyeti, Çerkes ve Abaza aristokrasisi arasında İslam dinin yayılmasını Anapa üzerinden teşvik etmek ve Osmanlı Devletinin gücünü ve manevi otoritesini dağlılara göstermekti. Osmanlılar, Çerkesler arasında etkilerini genişletiyorlardı fakat 16. Yüzyıldan dan beri Rusya ile yakın ilişki içerisinde bulunan Kabardinleri kazanamadılar. (4, 99-100)

19. Yüzyıldan beri Rusya Çarlığı Kuzey Kafkaslara ateş ve kılıç zoruyla diz çöktürmeye çalışmakta ve yerel halkların direnişlerini şiddetle bastırmaktaydı. Çerkesler, Rus ordularıyla eşit olmadıkları savaşlarda cansiperane bir şekilde mücadele ettilerse de mevzilerinden çekilmek zorunda kaldılar. Böyle bir durumda, Rusya, direnen Kafkas dağlıların Osmanlı Devletine kitlesel sürgününü planlamıştı. Rusya ve Osmanlı devletlerinin her ikisi de Kuzey Kafkas nüfusunun Osmanlı Devletine göçürülmesiyle ilgilenmekteydiler.

Osmanlı Devleti, askeri gücünü göçürülecek Çerkeslerin insan gücüyle beslemek istiyordu. Osmanlı Devleti, iç sorunlarını çözmek amacıyla komşu ülkelerden Müslüman nüfusun göçürülmesinden faydalanıyordu. Bu şartlar altında, Osmanlı Devleti gizlice Rusya ile anlaştı. 9 Mayıs 1857 tarihinde Osmanlı idaresi, Muhacirler için mülkiyet güvence garantisinin bizzat Sultan olduğunı açıklayarak, muhaceretle ilgili özel bir yasayı kabul etti. Bu yasa, muhacirlere toprak vergisinden muafiyeti yanı sıra askerlik görevinden – göç tarihlerinden itibaren 12 yıl boyunca – hariç tutulmalarını garanti etmekteydi. “Muhacir İskan Komisyonu” kurularak kafkasyalıların muhaceratın Osmanlı Devleti’nin yüksek bir düzeyde tasarlanmış bir plan olduğunu ortaya çıkmıştır. (8, 524)
1859’den beri Osmanlı idaresi, Rusya ile yoğun müzakereler içerisindeydi ve sonunda, ilk etapta 50.000 muhacirin kabul edilmesi üzerine anlaştılar. Osmanlı Devleti, muhacir Çerkesleri, Rusya sınırları yakınlarına yerleştirmemeye söz vermişti. 1860 yılında, Başkanlığını – kendisi de bir Çerkes olan – Trabzon Valisi Hafız Paşa’nın yaptığı özel bir “Muhacir Komisyonu” kuruldu. Sonraları, bu Komisyon, İçişleri Bakanlığı şemsiyesi altında hareket edecekti. Komisyonun görevleri arasında Muhacirlerin Osmanlı limanlarına varışlarının kontrolü, Muhacirlerin yerinde kayıtları ve ikamet yerlerine ulaştırılmaları bulunmaktaydı. (12, 106)

1864 yılında, Kafkas dağlılarının Osmanlı Devletine – Muhaceret adıyla bilinen – kütlesel sürgünlerine yol açan Rusya Çarlığının Kuzey Kafkasları itaat alına alma süreci sona ermişti.

1859-64 yılları arasında, Kuzey Kafkaslılar deniz yoluyla Trabzon, Samsun, İstanbul, Varna ve Burgaz gibi Osmanlı Devletinin Karadeniz limanlarına varmaktaydılar. Pek çoğu yolculuk esnasında vefat etmekteydi. Karaya çıkanlar ise açlık ve hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalıyorlardı. 1864 yılında Rusya Trabzon Konsolos- luğundan Kafkas Ordusu Kumandanı General Kartsov’a gönderilen mektuba göre 70.000 Çerkes, o dönemde Osmanlı içerisinde olan Batum’da Osmanlı İmpara- torluğu’nun iç bölgelerinde gitmek üzere toplanmıştı. Her gün ortalama 7 kişi, açlık ve hastalık nedeniyle ölmekteydi. Trajedinin boyutlarını anlamak için, Trabzon’da ölen yaklaşık 19.000 insana bakmak yeterli olacaktır. Trabzon’da kalan Çerkesler’den her gün 200 kişi ölmekteydi. Benzeri haller, Varna ve İstanbul’a gönderilen Çerkesler için de geçerliydi. Sağ kalan Çerkesler ise Osmanlı idarecilerince, Osmanlı Devletinin problemli alanlarına yerleştirilmekteydiler; Bulgaristan’da, Sırbistan’da, Arnavutluk’ta, Suriye ve Irak’ta Hıristiyan Slavlar ve Müslüman Araplar arasına. (3, 529)

Rusya Çarlığı ordusunda General rütbesinde görev yapmış ve daha sonra Osmanlı Devletine göç ederek Paşa olmuş olan Musa KUNDUHOV’a göre; Çeçenler, Osmanlı Devletine göç etmeye karar vererek kendisinden hangi yolla gidebileceklerine dair tavsiye istemişlerdi. KUNDUHOV, Gürcistan üzerinden kara yoluyla gitmeyi tavsiye etti. 3.000 kadar Çeçen aile, tavsiyesine uyarak 1865 Mayıs ayında Gürcistan üzerinden Osmanlı Devletine hicret ettiler (5, 67-70). Çerkes muhaceretinin oranı, bu zaman için görülmemiş büyük boyutlara ve sürgün edilen insanlar arasında yüksek sayıda kayba ve acıya neden olmuştu. Binlerce insan Osmanlı gemilerini beklemekteydi Karadeniz kıyısında, açık havada, vatanlarından uzaklarda. Muhacirlerden daha fazla para alabilmek için gemi kaptanları, daha da fazla insan alıyorlardı gemilere. Güvenlik ve sağlık normlarının ihlalinin yanı sıra aşırı dolu gemiler bazen batıyorlardı ki Karadeniz binlerce Çerkes’e mezar oluyordu. Salgın hastalıkları önlemek adına hasta insanlar denize atılmaktaydılar. 1864 Mayısında, Rusya’nın Trabzon Konsolosluğuna göre, 30.000 insan deniz yolcuğunda ölmüştü. 1865’e kadar Trabzon’a ulaşan Çerkes muhacirlerin toplam sayısı yaklaşık 500.000 olmuştu. (6, 61-62)

Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu’na sürgünün yanında Rusya’nın yine onlarla ilgili bir başka büyük projesi da vardı. KUNDUHOV’a göre, Rusya idaresinden yetkili şahıslar bizzat kendisiyle Kafkas dağlıların lideri Gazi Muhammed ile Çerkeslerin, Afganistan sınırı yakınına nakledilmelerini görüşmüşlerdi. Rusya’nın, Afganistan sınırında, Rusya’nın himayesinde olmak üzere Çerkesler eliyle devlet kurma hayali vardı. Bu sayede, Rusya’, İngiliz yayılmacılığının önünü kesmek arzusundaydı. Kuzey Kafkas liderliği bu öneriyi reddetti. (5, 12) Sürgünün yıkıcı sonuçları, yeni muhaceret dalgalarının önünü kesti. Tanıklık hikayeleri ve Osmanlı Devletinden gelen mesajlar sayesinde insanlar, Osmanlı Devletindeki soydaşlarının trajedisinden haberdar olmaktaydılar. Bu nedenle, Kabardinler göçürülmeyi reddettiler. (7, 134)

Umutsuz Çerkesler, Osmanlı Devletinden vatanlarına geri dönmeye çalışmaktaydılar. 1872’de, İstanbulda Rus Elçisi Graf İgnatiyev Rusya Dış İşleri Bakanlığına, yaklaşık 9.000 ailenin Osmanlı Devletindeki katlanılmaz yaşam şartları ve açlık nedeniyle Kafkaslara geri dönmeyi talep ettiklerini bildirmektedir. Geri dönmeyi talep eden Çerkesler’in sayısındaki artış, vatanlarına geri dönmek isteyen Çerkeslere karşı Osmanlı idaresini sert tedbirler almaya itti. Hem Osmanlı hem de yabancı gemilerinin, özel bir izin almaksızın bir tane bile Çerkesi götürmeleri yasaklandı. (7, 198)

Buna rağmen, az sayıda da olsa Çerkesler vatanlarına farklı yollardan – riskli ve gizlice – dönmeyi başardılar. Fakat bu çok nadiren olabilmekteydi.

Rusya idaresi Çerkesleri vatanlarından çıkartmakla yetinmeyerek Osmanlı Devleti içerisinde yerleştirilmelerine de müdahil oldu. 2 Mart 1878 tarihinde, Rusya ve Osmanlı arasında yapılan anlaşmaya göre, Balkanlar’da Rusya sınırına yerleştirilen Çerkeslerin iç bölgelere yerleştirilmelerinin sorumluluğu Osmanlı tarafına yüklenmekteydi. Bu anlaşma uyarınca, Çerkesler ikinci defa Osmanlı Devletinde yerleştirildiler; bu defa Asya tarafında.

1859-79 arasında Osmanlı İmparatorluğu’na sürgün edilen Kuzey Kafkaslıların toplam sayısının saptanmasında, Prof. Kemal KARPAT’a göre 1,5 milyon Kuzey Kafkaslı muhacir (ki çoğunluğu Çerkes) sürülmüştür. Bunların yarım milyonu, yolda veya varışlarından birkaç hafta sonra açılk ve hastalıktan ölmüştür. (9, 69) Diğer araştırmacılar da bu rakamları doğrulamaktadırlar. (10, 49)

Muhacirlerin çoğunluğu Kuzeybatı Kafkaslılardı – Çerkesler, Ubıhlar, Abazalar ve Abhazlar (Apsua). Dağistanlılar, Çeçenler ve İnguşlar ise daha az sayıda sürülmüşlerdir. Bugün, Kuzey Kafkaslı muhacirlerin torunları – Osmanlı Devletinin mirasçısı olan Türkiye’nin Marmara, İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde yaşamaktadır. Kuzey Kafkas kökenli Türk vatandaşları, Devletin idari e askeri kurumlarında önemli makamları işgal etmektedirler. Pek çoğu, tanınan toplumsal ve kültürel figürlerdir. Türkiye’de çok sayıda Kuzey Kafkas (Çerkes, Abhaz, Osetin, Çeçen, Dağistanlı) derneği, vakfı ve kültür-eğitim kurumu faaliyet göstermektedir. Türkiye’nin Kuzey Kafkas Diyasporası, ulusal etnik kültür ve geleneklerin korunmasına büyük önem atfetmektedir; Diyaspora temsilcilerinin tarihi anayurtlarıyla geniş ilişkileri vardır – Rusya Federasyonu içerisindeki Kuzey Kafkas cumhuriyetler, ayrıca Abhaz kökenli Türk vatandaşlarının da Abhazya ile yakın ilişkileri vardır ki Abhazya Parlamentosunda iki Türkiyeli Abhaz yer almaktadır. Türkiye’deki Abhaz Diyasporası, Abhazya’da ticari-iktisadi ve kültür-eğitim projeleri yürütmektedir. En kalabalık Kuzey Kafkas Diyasporasına Türkiye’de bulunmakla birlikte Orta Doğu ülkelerinde de çok sayıda Çerkes ve Çeçen topluluğuna rastla
nabilmektedir . 19. Yüzyılda da Osmanlı Devletinin bir parçası olan Suriye ve Ürdün’de çok sayıda Kafkasyalı göömenler yerleştirilmiş. Halen Yaklaşık 30.000 Çerkes, Suriye’de yaşamaktadır. Ürdün’e gelince, Çerkes nüfusu yaklaşık 50.000 iken Çeçen nüfusu ise 10.000 kadardır. Ürdün’ün ve özellikle başkent Amman’ın Çerkes nüfusu, Ürdün’ün bağımsızlığını kazanmasında önemli rol oynamıştır. 1950’de Çerkes kökenli Said Paşa el-Mufti, Ürdün’de Başbakan oldu. Dört defa Ürdün’de başbakanlık yaptı. Çerkeslerin ve Çeçenlerin kendi kotaları vardır Parlamentoda ve Hükümette. Geleneksel olarak, Ürdün Kraliyet Ailesinin özel muhafızları da Kafkas kökenlidir. (11, 59-60)

Çerkes Diyasporası bir etnik azınlık olmasına rağmen, yaşadıkları ülkenin medeni-siyasi hayatına en iyi şekilde entegre olmakla ünlüdürler. Bu bakış açısından, İsrail’de yaşayan Çerkesler örneği çok ilginçtir. Çerkesler, İsrail’in Reyhanlı ve Kfar-Kama kasabalarında yaşamaktadırlar. Bu insanlar, vatandaşı oldukları İsrail’in sadık ve tanınmış mensuplarıdır ve İsrail Devletinin kalkınmasına ve inşasına katkıları gereğince takdir edilmektedir. İsrail Silahlı Kuvvetlerinde pek çok etnik azınlık yer almazken Çerkesler orduda başarılı asker ve subaylar olarak biliniyor. İsrailli Çerkeslerin komşuları Ürdün’deki Çerkesler de Ürdün Kralına sadakatle bağlıdırlar. Aynı zamanda, Diyaspora Çerkesleri tarihi anayurtlarıyla ilişkilerini geliştirmeye çabalamaktadır. Çerkes etnik-kültürel bilincine sahiptirler, birbirlerinin kabile isimlerini bilirler ve Çerkes çevreleri içerisindeki spesifik, ahlaki-etik prensiplerine sadıktırlar.

Osmanlı Devletine sürülen Çerkesler, askerlik görevine düşkündüler. Sultan’ın idaresi onları bu yönde teşvik etmiştir ve Çerkesler de kamu hizmetlerinde öneli mevkileri işgal ede gelmişlerdir. Çerkesler, Sultan’ın süvari bölüğünü ve özel muhafızlarını oluşturmaktaydılar.

Osmanlı Devletinde 1908’de gerçekleşen devriminin bir sonucu olarak, İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri, ikinci meşrutiyet dönemi olarak bilinen 1908-1918 dönemi arasında devlet yönetiminehakim oldular. İttihat ve Terakki Cemiyet’in liderleri Enverç Talat ve Cemal, Kuzey Kafkaslar’da Osmanlı Devletinin himayesinde İslami Devlet kurma düşüncesini akılda tutarak, Çerkeslerin ulusal kimliğinin canlanmasını desteklemekteydiler. 1908’de meşhur Çerkes asıllı Fuat Paşa, Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyetini kurdu; iktidar partisinin, ordunun, sivil ve kültürel temsilcisi Çerkes liderliği temsil edilmekteydi. Cemiyet, Çerkes Alfabesini icat ederek çerkesçe kitaplar yayınladı. İstanbul’da ‘Çerkes Okulu’ açıldı. Osmanlı Çerkesleri, Enver Paşa tarafından desteklenen ‘Kafkasya İstiklal Komitesini’ kurmuşlardır. Komite, Kuzey Kafkaslar’daki Çerkeslerin ulusal bağımsızlık hareketi için Avrupa devletlerinden destek alabilmek amacıyla girişimde bulunmuştur. (11, 44,46)
Çerkesler, 1919-1923 arasında Mustafa Kemal ATATÜRK önderliği yaptığı ulusal kurtuluş mücadelesine aktif bir şekilde katılmışlardır. Abhaz asıllı Rauf ORBAY 12 Temmuz 1922- 4 Ağustos 1923 arasında Türkiye başbakanlık görevinde bulunmuştur.
1951’de İstanbul’da ‘Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ kuruldu ki bunu ileriki yıllarda Çerkeslere ait başka kültür-eğitim dernek ve vakıflarının kurulması takip etti. 1992 yılında, Gürcistan’ın Abhazya bölgesinde silahlı çatışmaların başlangıcında, Türkiye’deki Abhaz-Çerkes diyasporası Gürcistan’a karşı protestolar düzenledi; Bu gelişmeler 1992 yılında İstanbul’da “Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesinin” kurulmasına yol açtı.1995’de “Kafkas Vakfı” kuruldu. İkafkas Vakfı’ Türkiye’nin yanı sıra Kuzey Kafkasya halkları arasında bilgilendirme, kültür-eğitim ve hayır işlerinde bulunmaktadır. Çeçen Savaşı esnasında, Türkiye ve Orta Doğu ülkelerinde “Çeçen Komiteleri” ortaya çıktı. ‘Çeçen Komiteleri’ Çeçen direnişöileri desteklemek için mali yardım toplamaktaydılar. Türkiye’nin Abhaz-Çerkes diyasporasının koordinatörlüğü yapan “Kafkas Dernekleri Federasyonu” Türkiye’de faaliyet gösteren Abhaz-Çerkes dernekleri kültür-hayır kurumunu bir araya getirmektedir.

Türkiye Cumhuriyetindeki Kuzey Kafkaslıların kesin sayısını saptarken, 1965 yılındaki nüfus sayımında, vatandaşların etnik aidiyeti anadillerine göre belirleyen verilere dikkat edilmelidir. Bu veriye göre, 1965 yılında, Türkiye Cumhuriyetinde 125,768 kişi “Çerkesçeyi” anadilleri olarak beyan etmiştir.

ABHAZLARIN MUHACERETİ

1864 yılında Rusya, eski Gürcistan krallığının bölgelerin özgürlükleri kaldırılması süreci içerisinde Abhazya Prensliğini da ortadan kaldırarak Prens Mihail Şervaşidze Rusya’ya sürgün etti. Abhazya, Sohum Askeri Dairesi’ne dönüştürüldü ve Kutaisi Genel Valiliğine bağlandı. Rus askeri idaresinin Abhazların geleneksel yaşam tarzına müdahil olması, halk arasında kitlesel memnuniyetsizliğe neden oldu ve nihayet 1866 Temmuzunda bir ayaklanma baş gösterdi. Çarlık ivedilikle Abhazya’ya askeri birlikler yollayarak Ağustos’ta ayaklanmayı bastırdılar. Liderler ve aktif katılımcılar şiddetle cezalandırıldı.

1866 yıl ayaklanmasından sonra, Abhazların Osmanlı Devletine sürülmesi planı uygulanmaya başlandı. 27 Ekim 1866 tarihinde, Kutaisi Genel Valisi SVYATOPOLK-MİRSKİ, Kafkas Dağlı Halkları Daire Başkanı D. STAROSELSKİ’ye hitaben şöyle yazıyordu: “Sohum Askeri Dairesi’nden kaynaklanabilecek tehditleri bertaraf etmenin tek bir yolu vardır o da Abhaza nüfusunu tümü ile Türkiye’ye sürmektir”. (13, 21) Rus yöneticileri, Abhazların sürgününü Gürcistan ve genelde Kafkasya işgalinin son noktası olarak görüyorlardı. Ruslara göre, Abhazya’daki Müslüman nüfusun azaltılması Rusya’nın bölgede güçlenmesi demekti.

Kafkasya Genel Valisi Büyğk Prens MİHAİL ROMANOV’a göre çoğunlukla Rus yönetime karşı isyankar olan Abhazların Rusya Çarlığı sınırlarından uzak yerlerde tutulmaları gerekiyordu. ROMANOV, muhacirlerin geri dönme ihtimallerini de ortadan kaldırmayı özel bir karara bağlanmasını emrediyordu. (14, 284-285).

1866 Kasımında Rusya İmparatoru II.Aleksandr, Abhaz nüfusunun Osmanlı Devletine ilk fırsatta sürülmesini onayladı. Çarın onayını alır almaz Mihail ROMANOV, Kafkas Ordusu Kumandanı General A. KARTSOV’a emri verdi, karar ivedilikle uygulanacaktı. (13, 19) Rus idaresi, sürülecek nüfus miktarını çoktan belirlemişti. 4.500 Abhaz ailesini sürmeyi planlamışlardı. Diğer yandan, Osmanlı Devleti 4.000 aileyi kabul etmeye hazırdı. Rusya, Abhaz Sürgünüyle ilgili olarak Osmanlı ile anlaşmaya varmıştı. Rusalr Osmanlı yönetimi ile Muhacirleri Rusya sınırlarına yakın yerlere yerleştirilmemeleri hususunda da uzlaşmışlardı. (14, 284)

Osmanlı idaresinin onayının ardından, Kafkasya Genel Valisi MİHAİL ROMANOV, Nisan ayı sonu itibariyle sürgün sürecinin başlatılması emrini verdi. Rus Askeri birlikler Sohum’u başta olmak üzere Abhazya’ya sevk edildiler. Sürgünün başlamasından önce, 6 Nisan 1867 tarihinde, ilk Muhacir akını, (49 aile, 218 kişi) o Batum’a ulaştı.

1867 Nisanın sonunda, büyük Muhaceret süreci başlamıştı. Dönemin belgelerinden açıkça anlaşılabileceği gibi Abhaz sürgününün nedenlerinde Rus baskısı ve askeri güçü vardı. 31 Mart 1867 tarihindeki imparatora gönderdiği mektubunda Genel Vali MİHAİL ROMANOV, Biçvinta sakinlerinin sürgüne karşı olduklarını yazıyordu. Abhazlar kalabilmek için Hıristiyanlığa bile geçiyorlardı. (14, 288) Tiflis’te çıkan Gürcü “Droeba” gazetesi, Abhazya’daki durumu şöyle betimliyordu: “Abhazlar çok üzgün… Tsebeldalılar, Dalililer, Guplılar gittiler. Abjuva ilçesinden pek çoğu gitti. Çiloulular ve Cgerdalılar evlerinden zorla çıkartıldılar. Aslında gitmek istemiyorlardı. Abhazlar, Osmanlı Devletine sürgün edilmektense Rusya idaresinde yaşamanın daha iyi olacağını babacan bir tavırla anlatan ve anayurdunda kalmalarına yardımcı olan Bzip İlçesi yöneticisi Binbaşı Dimitri ÇAVÇAVADZE’ye çok teşekkür ediyorlardı”. (15, 1) Rusya, Abhazya’daki toprak mülkiyetinin çoğunluğunu Rus kolonizasyonu için ele geçirmek istiyordu. (14, 279-280) Abhaz aristokrasisi ise bağımlı köylüleri Osman Devletine beraberinde götürmeyi ve böylece derebeylikten kaynaklanan alışılagelen ayrıcalıkları korumaya özen gösteriyordu. 16 Mart 1867 tarihinde, Sohum Askeri Dairesinin kumandanı Generali M. TOLSTOY, Kutaisi Genel Valisine yazdığı mektubunda yaklaşık 40 Tsebeldalı soylunun beraberlerindeki köylü ailelerle birlikte Osmanlı Devletine göç etmeyi kabul ettiklerini yazıyordu. (13, 1) 1867 Haziranının başında, sürgün süreci sona ermişti. Osmanlı idaresi, Rusya ile anlaşıldığı gibi, Abhaz Muhacirleri Rusya sınırlarından uzaklara yerleştirdi. (14, 289)

Sürgün süreci esnasında, Muhacirlerin listeleri köylere göre hazırlanmıştı; aile sayıları, aile reislerinin ad ve soyadları, aile üyelerin kimlikleri özel listelere yazılmıştır. Gürcistan arşivlerinde incelemeye açılan bu sürügün listelerine göre, 1867 yılında Abhazya’dan 3.358 aile toplam 19.342 kişi sürgün edildi.

Askeri yapılarda ve devlet-idari kurumlarında Kafkas dağlılarının çekilmesinin teşvik edilmesini öngören Osmanlı Devletinin Abhaz-Çerkes politikası, devlet yönetiminin tüm kısımlarında “Çerkes” etkisinin güçlenmesine yol açtı. Osmanlı Devletinde “Çerkes” kavramı, Çerkes kabilelerinin yanı sıra Abhazya’dan sürülen ve “Abaza” olarak da adlandırılan Abhaz nüfusunu tanımlamak için de kullanılmaktaydı. Aynı zamanda, Osmanlı Devletinde, Abhazya’dan sürülenlerin, ‘Çerkeslerden’ farklı oldukları da bilinmekteydi. “Abaza” ismini Çerkeslerden ayrı etnik aidiyetlerini vurgulamak için kullanıyorlardı. Osmanlı Devletinin askeri-siyasi ve idari kurumlarındaki Abhaz katkısı ve sırasıyla baş gösteren etkileri, etnik Çerkeslerin (Adigeler) temsilcilerinin katkısından daha az değildi. Osmanlı Devletinin tarihinde pek çok Abhaz kökenli siyasetçi, asker ve devlet adamı bilinmektedir.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında, Osmanlı Devleti, Abhazya’ya bir deniz harekatı gerçekleştirerek Abhazya’ya Ruslara karşı savaşmak üzere bir Osmanlı birliği çıkarma yapmıştır. Osmanlı askerler ve Abhaz mühacirlerinden oluşan birlik Abhazya’daki askeri operasyonları dünenlenmekteydi. Osmanlı Devletinin Abhaz muhacirleri kendi lehine kullanması ve yerel Abhazya nüfusunun büyük bir kısmının da işgalci Osmanlı güçlere katılması, Osmanlı Devleti savaşı kaybedince Abhazların ikinci büyük Muhaceretiyle sonuçlandı. 1877 tarihindeki Rus resmi düşüncesine göre, kendi istekleriyle İslam dinine geçen Abhazlar gönüllü olarak Osmanlı Devletine göç etmişlerdi. Bu düşünceye göre Abhazlar, Osmanlı ajanlarının ve daha önce göç etmiş muhacirlerin Rusya aleyhtarı propagandasının kurbanı olmuşlardı. “Ağırlıklı olarak İslam dininin etkisindeki Abhaz yerleşim yerlerinin nüfusu göç ettiler. Bunların arasında Kodor İlçesindeki Cgerda, Çlou, Gup’un yanı sıra tüm Gumista İlçesi bulunmaktaydı.” (17, 3)

Abhazya nüfusunun dikkate değer bir kısmı Abhazya’ya yapılan Osmanlı çıkarmasında Osmanlı Devletinden yanaydı fakat dönemin basını, Abhazya’ya gelen Osmanlıları özgürleştiriciler olmaktan ziyade işgalciler olarak niteliyordu. “Droeba” gazetesi: “Türkler, Abhazya’yı acımasızca talan ettiler, yerel halk ile de pek çok kez çatıştılar.” diye Abhazya’daki durumu izah ediyordu(18, 2).

Osmanlı’nın Abhazlara Rus aleyhtarı propagandası uygulanarak göçe teşvik etmeleri 1877’deki büyük çaplı Muhacerete yol açan nedenlerden biridir. Bu da bilinen bir gerçektir ki, Osmanlı İşgalciler halka, Rus güçlerince kontrol edilen topraklara kaçma fırsatı vermiyorlardı. Dönemin basınına göre, “Abhazlar, düşmandan Bize doğru kaçmaya çalıştıysa da Türklerin buna izin vermedi. Abhazlar Türklerden şikayet ediyorlar. Abhazlar, Türkiye’de iskan edilmek istemiyor fakat Türkler onları baskı ve tehditle zorluyorlar. Türklere göre, hicret etmedikleri takdirde tüm Abhazlar Ruslar tarafından ihanetle suçlanarak öldürülecekler.” (19, 3)

Gürcü aydınları, Abhaz halkının trajedisine büyük bir merhametle yaklaştılar. Sıkı sansür şartları altında, “Droeba” gazetesi Abhaz halkının mukadderatını yansıtıyordu: “Bir gemiye bindirilen ve Türkiye’ye yola çıkan Abhazların çoğunluğu ağlıyor ve Rus idaresine ülkelerine dönmeleri için sesleniyorlardı; zor kullanılarak istekleri dışında terk etmek zorunda bırakıldıkları için tutsak olarak addedilmelerini istiyorlardı.” (20, 2)

Çarlık, Sohum’dan çekilmesini ve başarısızlığının faturasını Abhazların ihanetine kesmişti ki bu Gürcü toplumunda tepkiye neden oldu. Gürcü Yazar Giorgi TSERETELİ, Abhaz Muhaceretindeki trajediyi Abhazya’dan savaş sırasında çekilen Rusya ordusunun başarısızlığına ve halkın işgalciler tarafında göçe zorlanmasına bağlamıştır. G. TSERETELİ, Abhazların sözde ihanetiyle ilgili olarak Rus resmi görğüşüne karşı çıkarak ihanetin söz konusu olmadığını vurduluyordu.: “Sohum’dan çekilirken hangi stratejik kararın alındığını bilmiyoruz.. Eski zamanlardan beri Gürcistan Krallığının en gözde bölgesi olan ve 400 yıl boyunca Türkiye’ye karşı savaşan Abhazya, ezeli düşmanına bir yardım eli nasıl uzatacaktı, ki bizi buna inandırmaya çalışmasınlar” (21, 2)

32.000 civarında Müsliman Abhaz, 1877 Muhaceretinde göç etti. Bu arada, yorulmak bilmeyen Gürcü Hıristiyan papazları Abhazları eski Hıristyan dinine döndürmeleri için ellerinden geleni yapıyor Hıristyan Abhazların göç etmelerine engel oluyorlardı. Böylece, Gürcü kilisesi Abhaz halkını toplu göçten ve Ubıhlar gibi tarih sahnesinden silinmekten koruyacaktı.

Osmanlı Devletine sürülen Abhaz muhacirler, Osmanlı idaresinden yeteri kadar yardım alamadıkları ve açlıktan ölmeyemaruz kaldıkları için geri dönmeye niyetlendiler fakat Rusya onları geri kabul etmiyordu. Osmanlı Devleti ve Rusya arasındaki anlaşma uyarınca, muhacirlerin anayurtlarına geri dönme haklarının bulunmuyordu. (22, 2)

Geri dönmek isteyen Abhaz muhacirler ilk etapta Batum’a yöneldiler ve Abhazya’ya ordan dönmeye çalıştılar. Pek çoğu Batum ve havalisinde yerleşti ki torunları halen oralarda yaşamaktadırlar. 27 Ocak 1879 tarihinde İstanbul’da, Rusya ve Osmanlı devleti arasında bir anlaşma imzalanarak ve buna göre Kafkaslar’daki Rus Genel Valiliği, anlaşmanın imzalanmasından itibaren 3 yıl içerisinde Abhazların kısmi dönüşüne izin verecekti. Bunun sonucunda, 15.000 Muhacir, Abhazya’ya geri dönmeyi başardı. (14, 381, 396)

1877-1878 savaşından sonra Rus idaresi, Abhazlara örnek bir ceza vermeye karar verdi. II. Aleksandr’ın 31 Mayıs 1880 tarihli fermanı uyarınca, Gudauta, Gumista ve Kodor İlçelerinin Abhaz nüfusu toprak mülkiyeti hakkından yoksun bırakıldı ve toprakları da devlet idaresine devredildi. Sohum yakınlığında ve Kodor ile Psirtskha nehirleri arasındaki sahil şeridinde Abhazların yerleşmesini yasaklandı. Abhazların “Suçlu nüfus” statüleri yasallaştırılmış oldu. Çarlığa en ufak bir itaatsizlik halinde, suçlu nüfus Kafkasya dışına sürgün edilmekle tehdit ediliyordu. Bu statü, 1907’de kaldırıldı.

Rusya Çarlığı, sömürge politikası uyarınca, Abhazya’daki birincil gayesini nüfusun Ruslaştırılması ve kültürel asimilasyonu olarak saptadı. Bu politikanın savunucularından A. VEREŞÇAGİN, 19 Ocak 1878’de şöyle yazıyordu: “Devletin uzak bir bölgesi olarak, Rus kanına ve parasına mal olan Karadeniz’in Kafkas kıyıları, Rus Kilisesinin, Rus dilinin ve Rus okuma-yazmasının tam olarak hakimiyetinde olmalıdır. Kafkas Nüfusu içerisindeki çeşitli kabilelerde Rus okulları kurulmasını zorunlu hale getirilmelidir ki yalnızca Rus okullar bu farklı kabileleri Ruslaştırmayı mümkün kılacaktir.” (23, 22)

Türkiye’deki Abhaz Diyasporasının toplu yerleşimlerinde kurulan dernekler, kültürel kimliği ve etnik gelenekleri sürdürmeyi amaçlamaktadır. Türkiye’nin Abhaz Diyasporası, Abhazya’daki siyasi ve kamusal çevrelerde, Abhaz aydınları arasında dikkate değer bir etkiye sahip olup Abhazya’da önemli iş ve ortaklık çalışmaları yapmaktadır. Bine kadar Türkiyeli Abhaz, son yıllarda Abhazya’ya yerleşmiştir.

Prof. Dr. ZAZA TSURTSUMİA

Bibliyografyası:

A.Cevdet. Tarih. III. Ahmet Cevdet Paşa. Tarihi-Devlet. I-XII. İstanbul, 1894.
Gökçe C. Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Kafkasya siyaseti. Istanbul, 1979
İ.Berkok. Tarihte Kafkasya. Istanbul, 1958.
B. Habiçoğlu. Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler. İstanbul, 1993
M. Kundukov. Anılar, çev. M. Yağan, İstanbul, 1978.
А. Авксентьев. Ислам на северном кавказе. Ставрополь. 1984.
N. Berzec. Tehcîru’ş – Şerâkise. Amman, 1986
Ö. L. Barkan. Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler. İ.Ü.İ.F. Mecmuası. İstanbul, 1949
K. H. Karpat. Ottoman Population 1830-1914. Wisconsin, 1995
A. H.Hızal. Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklâl Davası. Orkun Yayınları No: 4. Ankara 1961.
F.Baderhan. Türkiye, Sürye ve Ürdün’deki Küzey Kafkasya Diasporası (XIX yüzyılın ikinci yarısı-XX yüzyılın birinci yarısı). Doğu Bilimler Enstitüsü. Moskova 2001 (rusça)
A. Saydam. Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876). Ankara, 1997.
Gürcistan Merkezi Tarih Arşivleri. F.1861. Dosye 2. S.37
G.Dzidzaria. Muhacerat ve Abhazya’nın XIX yüzyılın ikinci yarsındaki tarihin sorunları. Sukhumi.1982. (rusça)
gazete,,DDroeba”, 1867, #23
B.khorava. 1867 yılında Abhazların sürgünü. Tiflis 2004. (Gürcüce)
gazete‘Kavkaz’1877, #222
gazete,, Droeba”, 1878, #157.
gazete,,Tiflisskiyi Vestnik” 1877, #193.
gazete,, Droeba”, 1878, #158
gazete ,,Голос”, 1877, #257
gazete ,, Droeba”, 1879, #123
A.V.Vereshchagin. Kafkasya Karadeniz sahili ve kolonizasyonu. Sankt-Petersburg. 1878.(rusça)

TARİH : Osmanlı’yı kuranlar Şaman mıydı ???


Osmanlı’yı kuranlar Şaman mıydı ???

Bilecik’te, Osmanlı’nın kuruluş yıllarında uç beyi İsa Sofi adına inşa edilmiş türbede keşfedilen Şamanik çizimler incelendi. Gök Tanrı inancına dair çizimlerle donatılmış türbede hiçbir İslami öge bulunmuyor…

Bilecik’te, Osmanlı’nın kuruluş yıllarında uç beyi İsa Sofi adına inşa edilmiş türbede keşfedilen Şamanik çizimler incelendi. Gök Tanrı inancına dair çizimlerle donatılmış türbede hiçbir İslami öge bulunmuyor.

Bilecik’in Söğüt ilçesine bağlı Borcak köyünde bulunan İsa Sofi türbesi, 12 ve 13. yüzyıllarda Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Türkmen göçerlerden günümüze kadar ulaşan çok önemli izler taşıyor. Türbenin duvarlarına resmedilmiş Gök Tanrı inancına ait bezemeler, Anadolu coğrafyasında bulunan ilk örnek olması nedeniyle büyük bir öneme sahip.

Türbede başlatılan tadilat sırasında, üstteki sıvanın kazınması ile ortaya çıkan bu bezemeler, az sayılabilecek bir bozulma ile günümüze kadar ulaşmış. Gök Tanrı inancını yansıtan duvar resimleri, bu inanca yönelik anlayışların resmedildiği çok önemli bir belge niteliği taşıyor.

Kendisi adına türbe yapılan İsa Sofi’nin, vakıf belgelerinden Osman Bey zamanında burada bir zaviyesi olduğu ve buranın kendisine vakfedildiği biliniyor. Diğer taraftan yöre halkı tarafından Ertuğrul Gazi’nin silah arkadaşı olduğuna dair günümüze kadar ulaşan bir rivayet var.

Arkeofili’de yer alan habere göre İsa Sofi’nin adından dini bir şahsiyet olduğu ve adına türbe inşa edildiği için toplumun önde gelen bir ismi olduğu anlaşılıyor. Ancak türbede yer alan İslam dışı öğeler, içinde yaşadığı topluluk ve İsa Sofi’nin onlarla ilişkisi hakkında ipuçları barındırıyor. Söz konusu türbe, süslemeleri bakımından Anadolu’daki hiçbir türbe ile benzerlik göstermiyor.

Türbenin yer aldığı Borcak Köyü ve İsa Sofi Türbesi, Osmanlı Beyliği’nin kurulduğu Söğüt ilçe merkezinin yaklaşık 9 kilometre doğusunda bulunuyor.

Bu tür türbelerin yüksek tepelerde yer alması, eski Türk inancıyla alakalıydı. Nitekim yüksek tabakaya mensup kişilerin mezarları ulaşılması zor yerlere yapılırdı.

Mimari elemanlar ve inşa tekniği olarak Erken Osmanlı Mimarisine ait olan türbede bir kitabe olmasa da, İsa Sofi’nin vakıf kayıtları ve yöre halkının anlatımları, türbenin 14. yüzyılın ilk yarısında inşa edildiğini gösteriyor.

TÜRBEDE HİÇBİR İSLAMİ ÖGE YOK

Türbe İslami bir yapı olmasına rağmen, içerisinde bulunan süslemelerin ağırlıklı olarak Şamanizm kökenli olması, toplumda eski inancın çok canlı olduğunun bir göstergesi. Özellikle konar-göçer hayat süren Türklerde, İslamiyet kabul edilmesine rağmen eski inanca dair davranışlar kolaylıkla terk edilmemişti.

Türbe, kare planı ve sekizgen kasnak üzerine yapılmış kubbesi ile mimari olarak klasik Türk-İslam yapısı olma özelliğini taşıyor. Kapısı benzer yapılarda olduğu gibi alçak yapılmış. Bu özellikleri ile İslami yönü güçlü bir figüre ait olması gerektiği düşünülse de, 2017 yılında başlatılan tadilat sırasında alt sıvada meydana çıkan bezemeler, konuyu farklı bir boyuta taşıyor.

Türbenin içi, Orta Asya inanç sistemine ait olan öğelerle bezenmiş. Duvar bezemelerinde, Orta Asya inanç ve kültür sisteminin çok etkili olduğu açıkça görülüyor. Türbe içerisinde hiçbir İslami öğe bulunmamasına karşın, tamamının Göktanrı inancına ait olması, İsa Sofi’nin inancını da sorgulatır nitelikte.

Türbe ile ilgili dikkat çekici bir özellik de, bu İslam dışı süslemenin, daha yeni bir sıva ile kapatılmış olması. Yöre sakinleri, bu işlemin ne zaman yapıldığını bilmiyor. Osmanlılardan kalma metruk okul binasının mimarisi ve duvardaki hat üslubu, türbedeki kapatıcı sıvanın 19. yüzyılda yapıldığını düşündürüyor.

HER ŞEY GÖK TANRI İNANCIYLA İLİŞKİLİ

İsa Sofi türbesinde, Türk Mitolojisindeki Evren Tasavvuru ve buna bağlı olarak çeşitli öğeler resmedilmiş.

Süslemeler arasında iki gemi figürü dikkat çekiyor. Bu gemilerden doğu duvarına resmedilen, evren için belirlenmiş hattın dışında yer alıyor. Bu geminin ölenin ruhunu alıp gökyüzünün 16. katındaki Ülgen’e götürdüğü düşünülüyor. Batı duvarında yer alan gemi ise muhtemelen 17 denizin birleştiği yeri gösteriyor ve burası Talay Kan’ın evi olabilir. Orta Asya Türk mitolojisine göre Talay Kan, denizlerin hakimi, ölülerin koruyucusuydu. Bir türbe ve ölü üzerine bir ritüeli anlatması muhtemel olan bu bezemelerde, Talay Kan’ın kullanılması muhtemel.

Bezemelerde bir evren tasavvuru ele alınmış ve çizgilerle oluşturulan gök, yer ve yer altı bölümleri, Orta Asya Türk kozmogonisini betimlemek için kullanılmış. İki kalın çizgi ile sınırlandırılan ilk katman, yeraltını temsil ediyordu. Şamanlara göre dünya birçok kattan oluşmaktaydı. Yukarıdaki 17 kat ışık âlemi olarak göğü meydana getirirken; aşağıdaki 7 ya da 9 kat ise yeraltını yani karanlıklar âlemini oluşturuyordu. Bu iki kat arasında ise hayatın devam ettiği yeryüzü vardı.

Türbede yeraltını ifade eden alt bölüm, kalın bir çizgi ile yeryüzünden ayrılmış. Bu katmanı dikey olarak bölen ve yeryüzünden gökyüzünün sınırına kadar uzanan bir şaman ya da hayat ağacını temsil eden figür bulunuyor. Yeryüzünü temsil ettiği düşünülen kalın çizginin üstünde Kayra Han’ın oturduğu gökyüzünün en yüksek yerine kadar (ayyuk) uzanan hayat ağacının dalları çoğunlukla eksik çizilmiş.

Kubbe kasnağında bulunan süslemeler 18’i güney ve 18’i de kuzey kısımda olmak üzere toplam 36 parçaya ayrılmış. Her bir bölüm bir âlem olarak ifade edildiğinde, süslemenin her iki tarafında da 18 bin âleme atıf yapılmış.

Her bölüm arasında yer alan üst üste üçlü güneş motifleri, Türk Mitolojisinde tanrıları işaret ediyor olabilir. Tengere Kayra Kan semanın 17. katında oturur ve buradan kainatın kaderini tayin ederdi. Ondan doğan üç tanrı; semanın 16. katında oturan Bay Ülgen; 9. katta oturan Kızagan Tengere ve 7. katta oturan Mergen Tengere’dir. Söz konusu üç güneşin bu üç tanrıyı ifade etmesi muhtemel.

Kubbe eteğinde yer alan süslemelerde bir şimşek motifi görülüyor. Tüm bezemeler arasında tek örnek olan bu motif, Türk Mitolojisinde önemli bir yere sahip. Eski Türkler yanlarında saf ve beyaz bir taş taşıyarak yıldırım ve şimşek gibi tehlikelerden korunacaklarına inanıyordu.

Doğu duvarında ve türbe giriş kapısının hemen üstünde, büyükçe güneş benzeri bir motif yer alıyor. Bu tanrıyı simgeleyebileceği gibi şaman davulunda kullanılan motiflere de benziyor.

Türbenin güney duvarında ve belirlenen sınırın dışında kalan yuvarlaklar Ay’ı temsil ediyor olabilir. Ay, Türk Mitolojisinde özel bir yere sahipti. Eski Türkler Ay ve Güneş’i insanlara iyilik getirip onları koruyan iki kutlu varlık olarak görüyordu.

Türk mitolojisinde Ağaç Kültü’ne dair izler, İsa Sofi Türbesi’nde de kendini gösteriyor. Beden duvarlarındaki bezemelerde hayat ağacı ya da diğer ağaç formlarının çokluğu dikkati çekiyor. Ağaç, en başta göğün direği olarak evren tasavvurunda başta gelen öğelerden biriydi.

Türbenin güney duvarında yer alan ve bir kısmı dökülen sıva sebebiyle kaybolmuş olan dokuz dallı kayın ağacı var. Bu ağaç, şamanların göğe yükselirken tırmandıkları ağaç olarak kabul ediliyordu. Bu figürün orta kısımlarında ata binmiş ve yukarı tırmanan bir insan figürü var. Türklerde ayin sırasında şamanı katlar arası tanrıya ulaştıran araç olarak Pura adında bir at ruhu vardı. Muhtemelen bu türbede şaman ve onu taşıyan pura resmedilmişti.

Beden duvarlarında dikkati çeken bir diğer bezeme de stilize edilmiş bir kuşa ait olduğu düşünülen bir resim. Bu resim, bir Gold Şamanının öteki dünyaya yolculuğu esnasında kullandığı “Koarı” ya da “Bucu” isimli ruh kuş olabilir.

1980’LERE KADAR ÇEŞİTLİ RİTÜELLER UYGULANIYORDU

Türbenin eski dönemlerdeki öneminin yanında, İsa Sofi yakın zamanlara kadar köyün sosyal ve dini hayatında da önemini devam ettirdi. Halkın belli aralıklarla ziyaret ettiği bir yer olmasının yanısıra, yakın zamana kadar hıdrellez gibi kutlamalar da burada yapılıyor, dualar burada ediliyor ve şifalı pilav burada pişirilip yeniliyordu.

Çocuğu olmayanlar, hastalar dertlerine devayı burada dua ederek arıyorlardı. Dua edilirken geyik kemikleri mezar üstüne konuluyordu. Diğer yandan sandukanın içine el sokulması ve buradan koparılabilen bir bitki parçasının duanın kabulü anlamına geleceğine dair bir inanç vardı. Rivayete göre bir kişi elini mezarın içine soktuğunda İsa Sofi elini tutmuş ve insanlar korkudan bu alışkanlıklarına son vermişlerdi.

Bölgede bulunan birçok türbede olduğu gibi burada da mum yakma âdeti yakın zamanlara kadar devam etmişti. Yine benzer şekilde türbeye her akşam su bırakılması ve bununla İsa Sofi’nin abdest aldığına dair inanış da yakın zamanlara kadar yaşatılmıştı.

Dileklerin kabulü için bir vesile olarak, türbe bahçesindeki ağaçlara bez bağlama geleneği de yakın zamanlara kadar uygulanan bir başka ritüeldi.

Odatv.com

Makale: Kahraman N., Arıkan, R., Çetin, M. C. 2019.İsa Sofi Türbesi: Tezyinatı Ve Türklerin İslamlaşma Süreci Açısından Değerlendirilmesi. Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, 41.

DERGİ TAVSİYESİ : OSMANLI MİRASI ARAŞTIRMALARI DERGİSİ (OMAD) — 2014 İLE 2019 TARİHLERİ ARASI /// DOSYA HACMİ : 193 MB


  1. 2014 CİLT 1 SAYI 1
  2. 2015 CİLT 2 SAYI 2
  3. 2015 CİLT-2 SAYI-3
  4. 2015 CİLT-2 SAYI-4
  5. 2016 CİLT-3 SAYI-5
  6. 2016 CİLT-3 SAYI-6
  7. 2016 CİLT-3 SAYI-7
  8. 2017 CİLT-4 SAYI-8
  9. 2017 CİLT-4 SAYI-9
  10. 2017 CİLT-4 SAYI-10
  11. 2018 CİLT-5 SAYI-11
  12. 2018 CİLT-5 SAYI-12
  13. 2018 CİLT-5 SAYI-13
  14. 2019 CİLT-6 SAYI-14
  15. 2019 CİLT-6 SAYI-15
  16. 2019 CİLT-6 SAYI-16

DERGİLERİ BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.