ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : OSMANLI VE TÜRKİYE UZMANI ALMAN YAZAR KLAUS, KREISER’İ N KALEMİNDEN “ATATÜRK”


KİTAP HAKKINDA

Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı bugüne kadar yerli ve yabancı birçok yazar tarafından anlatıldı bize. Osmanlı ve Türkiye tarihinin uluslararası düzeyde önemli uzmanlarından Klaus Kreiser’in çalışması, bu yığın içinde, öncelikle malzemesinin zenginliği, konuya hâkimiyeti, onlardan da önce soğukkanlılığıyla bunlar arasında ayırt edilecektir. Hamasi övgücülükten de, muhalif anlatıların keskinliğinden de uzak bir biyografi, elinizdeki. Büyük hükümler vermekten ziyade alçak sesle ve sakin konuşan, zamana ve insana dürüst bir ilgiyle bakan, nükteli, ferah bir anlatı. Yazarın deyişiyle asıl amacı, Mustafa Kemal’i tarihsel bağlamı içinde anlatmaktır. Klaus Kreiser, Atatürk’ün yaşam çizgisini "önceleri asker ve kendisini ulusal iradenin cisimleşmiş hali olarak gören bir siyaset adamı… daha sonraları ise dini ve dili, hukuku ve tarih anlayışını, kılık kıyafeti ve müziği derinden değiştirmek isteyen bir kültür devrimcisi…" olarak ele alıyor. "Atatürk’ün rejimi"ni, ağır bir "talim-terbiye diktatörlüğü" olarak tanımlıyor – yine de, iki dünya savaşı arasının diktatörlük rejimlerinden farklı bir rejim olarak tasnif ediyor. "Başöğretmen"in otoriter-karizmatik söyleminin, dinleyicilerinin "aklını başından almayı" hedefleyen bir hitabet olmadığını not ederken de benzer bir ayrım yapıyor Kreiser.
Almanya’da kısa sürede ikinci baskısı yapılan kitap, öğrenciler için de araştırmacılar için de başvuru kaynağı niteliğindedir. Bu titiz biyografi, bize modern Türkiye’nin tarihini ve Atatürk kültünü yeniden düşünme fırsatı veriyor.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

TARİH : OSMANLI’YI TÜRK ZANNEDENLER İÇİN OSMANLI DÖNEMİNDEN BİR ŞİİR


OSMANLI’YI TÜRK ZANNEDENLER İÇİN OSMANLI DÖNEMİNDEN BİR ŞİİR

KANUNU SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMİNİN DİVAN-I HUMAYUN KATİPLERİNDEN HAFIZ HAMDİ ÇELEBİ PADİŞAH’A SUNDUĞU KADİMİ MAHLASIYLA YAZDIĞI BİR ŞİİRİNDE

“Devr-i ezelden beri şahım eflak

(Padişahım kâinatın yaratılışından bu yana)

Zemmolur âlem içinde Etrak

(Türkler bu dünyada hep kötülenmiştir)

Vermemiş Türk’e Hüda hiç idrak

(Allah Türk’e hiç anlayış/akıl vermemiştir)

Akl-ı evvel de olursa bibâk

(Türk çok akıllı olsa bile pervasızdır)

Uktul-üt Türk’e velevkâne ebâk

(Baban bile olsa Türkü öldür)

Dedi ol kân-ı kerem Şah-ı celâl

(O iyilik kaynağı yüce Peygamber dedi ki:)

Türk’ü katleyleyiniz kanı helal

(Türk’ü öldürünüz kanı helaldir)

Daim oldu bunların işi dalâl

(Bunların işi sürekli sapıklık olmuştur)

Cümlesinden bunu ahzeyle misal

(Cümlesinden bunu örnek olarak al)

Uktul-üt Türk’e velevkâne ebâk

(Öldür Türk’ü baban bile olsa da)

Türk eğer ilimde olursa derya

(Türk derin bilgi sahibi de olsa)

Müfti olup verir ise fetva

(Müftü olup fetva bile verse)

Hemnişin olma bunlarla katâ

(Asla onlara yaklaşma)

Bu kelam içre muhassal cana

(Ey değerli dost bu sözde özetlendiği üzere)

Uktul-üt Türk’e velevkâne ebâk

(Türk’ü öldür baban olsa bile)

Türk’ü zannetmeki ola âdem

CASUSLAR DOSYASI : Osmanlı kalesini düşüren Rus ajanın hikayesi ortaya çıktı


Osmanlı kalesini düşüren Rus ajanın hikayesi ortaya çıktı

Günümüzde en önemli silah “bilgi” olduğu için birbirine karşı casusluk faaliyeti yürütmeyen ülke hemen hemen yok…

Günümüzde en önemli silah “bilgi” olduğu için birbirine karşı casusluk faaliyeti yürütmeyen ülke hemen hemen yok.

Ancak istihbarat toplama sadece bugüne özgü bir faaliyet değil, devletler yüzyıllardır düşman ya da rakip ülkelere ait önemli sırları öğrenmeye çalışıyor.

Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR) Başkanı Sergey Narışkin’in yaptığı bir açıklama, az bilinen bir konuda, Rus İmparatorluğu’nun Osmanlı topraklarındaki istihbarat çalışmaları hakkında ilginç detaylar içeriyor. Bu açıklamayla İsmail Kalesi’nin ele geçirilmesinde ressam bir Rus ajanının oynadığı kritik rol ortaya çıkıyor.

Medya Günlüğü’nden Fuad Seferov’un haberine göre Moskova’daki Rusya Tarih Cemiyeti Evi’nde "Türk Kıyısı ve Kutuzov’un Görevi. 18. yüzyılda Rus istihbaratı tarihinden" sergisinin açılışına katılan Narışkin, 1790 yılında Ukrayna’nın Tuna nehri kıyısında bulunan Türk İsmail Kalesi’nin alınması sırasında dönemin ünlü Rus komutanı Mihail Kutuzov’un yürüttüğü askeri ve istihbarat faaliyetlerini anlattı.

Narışkin, kalenin alınması için yürütülen istihbarat çalışmalarının önemli bir bölümünün teğmen rütbeli ressam Gavriil Sergeyev tarafından yapıldığını açıkladı. Narışkin, "Sergeyev St. Petersburg Sanat Akademisi mezunuydu. Osmanlı memurlarında herhangi bir şüphe uyandırmadan işini başarıyla yaptı, manzaralarını çizerken tüm detayları inceledi. Osmanlıların savunma yapılarında güvenlik açıklarını ve genel olarak arazinin ayrıntılarını çizerek Rus istihbaratına aktardı" dedi.

SVR başkanı operasyonu “Rus istihbarat servisinin temsilcilerinin yüksek profesyonellik ve entelektüellik açısından en iyi örneği” olarak nitelendirdi.

İsmail Kalesi’ne operasyon, 22 Aralık 1790’da Aleksandr Suvorov komutasındaki Rus ordusu tarafından düzenlendi. Rus ordusu tarafından kuşatılan kaleyi alabilmek için Kutuzov’a öncelikle Osmanlı arazisinde istihbarat toplanması görevi verildi. Bu çalışmalar sırasında ressam Sergeyev, Rus istihbaratına sürekli bilgi aktardı. 22 Aralık 1790 sabahı top atışına başlayarak saldırıya geçen Rus ordusu çatışmalar sonucu kaleyi ele geçirdi.

Türk tarihçilere göre, yedi ay süren kuşatma sonucu Türk tarafı 30 bin, Ruslar ise bazıları üst düzey asker 15 bin kayıp verdi.

Rus tarihçilerine göre, komutan Suvorov, bölgedeki Türk ordusu ve kale ile ilgili istihbarat bilgilerinden yola çıkarak operasyonu onayladı. Operasyona ciddi katkılarından dolayı komutan Kutuzov da ödüllendirildi.

Odatv.com

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Osmanlı tahtına göz diken Giraylar


Ekrem Hayri PEKER : Osmanlı tahtına göz diken Giraylar

Tarih boyunca Türk devletlerinin yıkılma nedenlerinin başında saltanat kavgaları gelir. Veraset konusu kurallara bağlanmamıştır. Hanedan mensubu her fert, tahtın doğal adayıdır. Güçlü kişiler tahta geçmediyse bitmez tükenmez taht kavgaları başlar.

Türk devletlerinin tarihi kuruluş döneminden sonra bitip tükenmez bir iç savaş döngüsü başlar. Ta ki devlet yıkılana kadar bu kavga sürer.

Batıda veraset konusu katı kurallara bağlanmıştır. Üstelik bey, kral, imparator… Her kimse tek eşlidir. Bu eşten doğan çocuklar erkek kız fark etmeden varis olurlar. Erkek oğul yoksa kız varistir. Hükümdarın en büyük erkek evladı varistir. Hiçbir kardeşin ölüm olmadıkça tahtta hakkı yoktur. Grandük veya dük unvanı verilir, eşinden miras gelmediyse kayda değer bir toprak verilmez.

Hükümdarın başka bir kadından (metres, sevgili…) olan erkek veya kız çocuklarının tahta hiçbir hakkı yoktur. Kilisenin de destek verdiği bu düzen oturduğu için kolay kolay hanedan değişmez.

Osmanlının kuruluşunda aynı sıkıntıların yaşandığını görüyoruz. Osman Bey, komşularına karşı izlenecek politika konusunda görüş farklılığına düştüğü amcasını öldürür. Osman Gazi ölünce, komutanlar ve dervişler ağırlık koyarlar; ağırlık ağabeyi değil, kardeşlerden Orhan Gazi’yi beylik tahtına çıkarır.

Sultan I.Murat’a evladı Savcı Bey isyan eder, hem de Bizans tahtının varisiyle. Kosova Savaşı’nda düşmanı kovalayan Şehzade Yakup’a, “Baban çağırıyor” denilir, sonra öldürülür. Adamları oğlunu Macaristan’a kaçırırlar. Büyüyen şehzade taht için şansını denemek isterse de Hristiyan olması yüzünden başarılı olamaz.

Yıldırım Beyazıt’ın Ankara Savaşı’nda yenilip, esir düşmesinden sonra fetret devri diye anılan bir dönem yaşanır. Çelebi Mehmet, kardeşlerini bertaraf ederek tahta çıkar. Sağ kalan yeğenlerinin gözlerini kör eder.

Benzer olayların devam ettiğini söyleyelim. Kuruluş döneminden I. Selim’e kadar Balkanlar’a çıkan her şehzade buradaki akıncı beyleri ve halktan destek bulmuştur. Fatih Sultan Mehmet’e, yeniçerilerin “Kardeşin Orhan’ı biliyoruz” demesi silahlı gücün ve bu gücü arkasına alan bürokrasinin sultanı belirleyecek bir güce ulaştığının bir işaretidir.

Şehzade Selim babası II. Beyazıt’a isyan eder. Öncesinde abisi Şehzade Korkut, Mısır’a sığınmış ve sonra geri dönmüştür. Şehzade Korkut’tan önce Fatih Sultam Mehmet’in oğlu Şehzade Cem Mısır’a sığınmıştı. Türkmenler tarafından “Yavuz” lakabı takılan Sultan Selim, tüm kardeşlerini ve üçü haricinde yeğenlerini öldürtür.

Şehzade Ahmet’in İran’a sığınan oğlu Şehzade Murat’a, Şah İsmail büyük ilgi gösterir. Şah, şehzadeyle beraber ava çıkar. Fakat bir gün şehzadenin öldüğü haberi yayılır. Tarihçi Lütfi Paşa, Şehzade Murat’ın Şah İsmail tarafından öldürüldüğünde ısrarcıdır. (Lütfi Paşa, s, 207, Tevarih-i Âl-i Osman. Aktaran, Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 148)

Bir müddet sonra şehzadenin ölmeyip İran’dan kaçıp Amasya’ya geldiği söylentisi çıktı. Bu haber Sultan Selim’i endişelendirmişti. Sultan Selim, bu endişesinin nedenini soran nedimi Hasan Can’a; “Şerirler ve eşkıya güruh, fitne ve fesada bahane isterler. Böyle işi sıkı tutmayınca, güzel memleketimizde fesat berteraf olmaz. Bu ihtimamdan sonra, eşkıya bundan böyle harekete yol bulamaz. Sonumuz intihaldir. Şimdi dikkatleri biz etmezsek, saltanat evladımıza intikal ettiğinde, reaya ve berâyâ âsud ve rahat olma ihtimalini yitirir” cevabını vermiştir. (Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 148)

Yapılan tahkikat neticesinde sahte şehzadenin kısa bir süre önce Üsküdar’da öldüğü anlaşılmıştır.

Şehzade Ahmet’in oğlu Murat, İran’a kaçarken Alaeddin Ali ve Süleyman Mısır’a kaçtılar. Bu iki şehzade 1513 yılında Kahire’de çıkan veba salgınında öldüler ve Kahire’ye defnedildiler. Cenaze namazlarına Memlük Sultanı Kansu Gavri’de katıldı.( Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 147)

Sultan Ahmet’in Kasım adındaki oğlu Haziran 1516’da lalasıyla beraber Mısır’a sığındı. Memluk Sultanı Kansu Gavri, şehzadeyi himayesine alıp, Kahire’ye getirdi.

Tarihçi İbn İlyas, “Bedâyiü’z-zühur fi vekayii’d-dühur” adlı eserinde Sultan Selim’in Şehzade Kasım’ın hayatta olmasından büyük endişe duyduğunu ordusunun şehzade tarafına geçmesi ihtimalinden endişe ettiğini yazar. (Aktaran, Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 149)

Mercidabık Savaşı’nda Şehzade Kasım’da bulunur. Savaştan sonra Memluk güçleriyle beraber Kahire’ye döndü. Ridaniye Savaşı’na yeni Memluk sultanı Tomanbay’ın emrine verdiği bir birlikle ve Osmanlı bayrağı ile katılır.

Savaştan sonra şehzade saklanır. Sultan Selim döndükten sonra sığındığı kişi tarafından Osmanlı güçlerine ihbar edildi. 30 Ocak 1518’de Mısır’da idam edildi. (Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 151) Bütün bunların ışığında Sultan Selim’in Mısır’a saldırısının arkasında kaçan şehzadelerin sığındığı bir ülkenin olması yattığını söyleyebiliriz.

Osmanlı topraklarının dışına kaçabilen son şehzade Beyazıt oldu. Onun ve evlatlarının sonu abisi Şehzade Selim’in gönderdiği cellâtların elinden oldu.

Yaşlanan sultan, (1494 doğumlu) oğlu Mustafa’yı tehlikeli bulmuştu. Yeniçerilerin “Padişah yaşlı” diye mırıldanmaları 1553’de Şehzade Mustafa’nın sonunu getirir. Padişah III. Mehmet, Celali isyanlarını bastırmak için kendinden ordu isteyen oğlu Şehzade Mahmut’u boğdurur.

Sultan I. Ahmet (saltanatı, 1603-1617), veraset sistemini değiştirir, “Ekber ve Erşad” evlat kuralını getirir. Şehzadeler, sancağa gönderilmeyip, sarayda hapsedilirler. Ulema ve ordu, deneyimsiz padişahları istediği gibi yönlendirir desek abartı olmaz. Padişahlar ağırlık koymak istedikleri zaman devrilirler. Padişah Genç Osman’ın(saltanatı,1618-1622), IV. Murat’ın (saltanatı, 1623-1640) kardeşlerini öldürtmelerinin ardında bu korku vardır.

Fatih’e İstanbul’daki kardeşin hatırlatan yeniçeriler, padişahların isyanlarla sürekli tahttan indirildikleri, çocuk yaşta tahta çıktıkları, kimisinin çocuksuz öldüğü 1600’lü yılların kargaşasında Osmanlı tahtına varis olarak Kırım giraylarını hatırlatmaları şaşırtıcı olmaz.

***

Altınordu Devleti dağılınca aynı Cengiz soyundan gelen Hacı Giray, Litvanya Dükalığı’ndan yardım alarak 1449’da Kırım’ı ele geçirip, Kırım Hanlığı’nı kurdu.

Osmanlı Kafkas ilişkilerinin başlaması Fatih Sultan Mehmet’in ipek yolu üzerinde yer alan Kefe’nin ele geçirilmesiyle başlamıştır. Fatih, 1461 yılında Amasra, Sinop ve Trabzon’u fetih ederek Karadeniz ticaretini kontrol altına almıştı.

1475 yılında Gedik Ahmet Paşa’nın yönetimindeki donanma ve kara ordusu Kefe’yi kuşattı. Ağır bombardımana tutulan kale 4 gün sonra teslim olmuş. (Aşıkpaşazade, S.182) Kefe’yle beraber Cenevizlilerin elindeki Kerç, Soğdak, Balıklava, Azak, Taman, Menkup ve İnkerman gibi küçük hisarlarda teslim alınır. Kırım tahtına da Kefe’de Cenevizliler tarafından zindanda tutulan Mengli Giray zindandan çıkarılır. Mengli Giray, Fatih’in desteğiyle Kırım Hanı olur.

Mengli Giray kızı Ayşe Hatun’u I. Selim ile evlendirmiştir. Sultan Selim, bir kızını Mengli Giray’ın oğlu Saadet Giray (1514-1532) ile evlendirmiştir.

***

Türk paşaların entrikalarıyla Kırım tahtını ele geçiren Gazi-Giray, Saadet-Giray’ın oğlu Nureddin Devlet-Giray’ı da öldürtmüştür. Devlet-Giray’ın oğlu Şahin-Giray Çerkesya’ya, diğeri Mehmed Giray Anadolu’ya kaçmıştı. Kısa bir süre sonra kalgay Selamet-Giray da Anadolu’ya kaçmış ve orada önce Karayazıcı, sonra da kardeşi Deli Hasan’ın isyanına katılmıştır.

Sultan Ahmet, Gazi Giray’ın hunharlıklarının faturası onu tekrar hanlık koltuğuna oturma yolunu açan Sadrazam İbrahim Paşa’ya kesilmişti. Sultan, sadrazamlığı başkasına vermişti.

Gazi-Giray’la Bab-ı Ali arasında gâh hasmane, gâh dostane ilişkiler, hanın ölümüne kadar sürdü gitti. Fakat bu arada, her iki tarafın da kendi derdi kendine yettiği için, bu ilişkileri düzeltme yolunda herhangi bir adım atılmadı. Bab-ı Ali, Anadolu vilayetlerinde Celalî isyanlarıyla uğraşıyordu. Asi Karayazıcı ölünce isyancıların başına kardeşi Deli Hasan geçti.

Gazi-Giray öldüğünde Tatar beyleri Mart 1608’de oğlu I. Tohtamış Giray’ı tahta çıkardılar ve tarihçilerin kaydına göre bu işi eski Türk geleneklerine uygun olarak yaptılar. Şirin, Barın, Selciut ve Mansur kabile beylerinden oluşan Dört karaçu / karaci, Tohtamış Giray’ı bir keçenin üzerine oturtarak, dört bir yanından tutup kaldırdılar ve kabul meclisi salonunun divanına kurulan tahta götürdüler. Türk tarihçiler doğrudan doğruya Tohtamış Giray’in tahta çıkarılmasında babasının ağalarının oğlunun Bab-ı Ali tarafından tayiniyle ilgili babalık vasiyetinin bulunduğunu söylemelerinin etkili olduğunu belirtmektedirler. Yine de Tatarlar üç gün kadar sonra Bab-ı Ali’ye özel bir elçi göndererek Tohtamış Giray’ın tahta çıkarıldığını belirtip, önceki sultan fermanının onun han olarak tayini için yenilenmesini talep etiler.

Asi Deli Hasan, affedilip Bosna beylerbeyi yapıldıktan sonra affedilen Selamet Giray ve Mehmet Giray dört buçuk yıl geçirecekleri Rumelihisarı’nda hapsedilirler. Muhtemelen bu ikisi çok tehlikeli görülmedikleri için infaz edilmeleri belirsiz bir tarihe ertelenmişti. Daha sonra bu giraylar affedildiler.

Sultan III. Murat 1595 yılında ölünce yeni Osmanlı bürokrasisi Gazi Giray’ın vasiyeti dikkate almamış, Tohtamış Giray’ın Kırım tahtından alınmış ve sarayındaki bazı nüfuzlu kişilerin destekleriyle Rumelihisarı’ndaki iki tutukludan Selamet Giray ve Mehmet Giray birisi han, diğeri kalgay yapılmıştı. (s,293). Selamet-Giray deniz yoluyla Kırım’a giderken, kardeşi Mehmet Giray’ı belki yolda Tohtamış’la karşılaşır düşüncesiyle kara yoluyla göndermişti. Görevden alınan Tohtamış Han, karayoluyla İstanbul’a gelirken kardeşi Selamet Giray tarafından yolunu kesmekle görevlendirilen Mehmet Giray Akkerman yakınlarında Tohtamış Han’a saldırır ve kardeşiyle beraber öldürür. (s,295)

Kalgay yapılan Mehmet Giray pek rahat duramaz. Aradan bir yıl bile geçmeden hana karşı tavırlar almaya başlar. Selamet-Giray’ın kendisini ortadan kaldırmayı kafaya koyduğunu öğrenen Mehmet Giray, kardeşi Şahin Giray’la anlaşarak hana karşı isyan bayrağı açarlar. Birkaç çatışmadan sonra asi kardeşler ülke dışına kaçarlar. Kalgay Canibek Giray han tahtına oturur.

Bu iki kardeş, tahtı Selamet Giray’ın elinden almak için giriştiği bir iki başarısız denemeden sonra, Akkerman yakınlarında, Ruslara komşu oldukları bir yeri kendilerine karargâh edindiler. Kendilerine iltihak eden Tatarlarla birlikte Rus topraklarına akınlar düzenliyor ve ele geçirdikleri esirleri satıyorlardı. Ganimete ve yağmaya susamışlık, kısa sürede onların yanında kalabalık bir Tatar grubunun toplanmasına zemin hazırladı ve hatta hanın ordusunda dahi onların safına geçme temayülleri belirdi. Bu durum yeni han Canıbek Giray’ı endişelendirmişti, ama onlar Rus ve diğer halklara mensup esirler almayı ve onları Akkerman’da satmayı sürdürdüler. Bu durum karşısında han, onların bu haydutluklarına bir son verme kararı aldı. Han, üzerlerine yürüdü. Akkerman yakınlarında vuku bulan çarpışma hanın üstünlüğüyle sonuçlandı. Asi kardeşler tekrar taraftarlarını toplamaya giriştiler.

Mehmet Giray, o Sadrazam Nasuh Paşa’ya meylederek sultana itaat arz etmeyi kendisi için daha yararlı buldu. Nasuh Paşa, Mehmet Giray’ı Edirne davet etti. Sultan Ahmet, Edirne civarında avlanırken şahinini bir kartalın üzerine saldı. Mehmet Giray da hiçbir şeyden haberi olmadan yakındaki bir tepenin arkasından şahinini aynı kartal üzerine saldı. Sultan buna çok öfkelendi ve kendi ganimeti üzerine şahin gönderenin kim olduğunu sordu. Sonra çevresine bakınma bir tepe üzerinde yanındaki 40-50 kadar Tatarla aynı bölgede avlanmakta olan Mehmet Giray’ı gördü. Sultan Ahmet, Mehmet Giray’ın tutuklanıp Yedikule zindanlarına kapatılmasını emretti. Nâimâ’nın kaydına göre, daha sonra idam edilen Nasuh Paşaya yapılan suçlamalar arasında Edirne’deki av partisinde onun Mehmet Giray lehine takındığı tavrın da rol oynadığı belirtilmektedir.

Mehmet Giray padişahın gazabına çarpılıp hapse atıldığında kardeşi Şahin Giray Kili kalesindeydi. Onu tutuklaması için biri gönderilmiş, fakat o bazı adamlarıyla birlikte kaçıp Şah Abbas’a sığınmıştı. Mehmet Giray hapiste yatarken İstanbul’da olup bitenleri dört gözle takip ediyordu. I. Mustafa’nın tahtından indirilip 1617 de II. Osman’ın tahta çıkarılışı esnasındaki endişeli koşuşturmalar ona kaçmak için iyi bir fırsat hazırlamıştı ve yeni sultanın cülus töreni sırasında daha önceden konuştuğu Halef mirza ona kaçmak için atlar hazırlamıştı. Hemen arkasından karadan ve denizden adamlar çıkarılmış ve Mehmet Giray Pravadi’de yakalayarak sultana getirilmişti. Sultan onu sıkı bir şekilde sorguladıktan sonra tekrar Yedikule’ye atıldı, oradan da Rodos’a gönderildi. Kırımlı tarihçiler Mehmet Giray’ın maiyetinde bulunan 30-40 kadar kişinin tamamının infaz edildiğini belirtmektedirler.

Mehmet Giray hapiste bulunduğu günlerde daha sonraları sadrazam olup onun hanlık tahtına çıkmasına yardım eden Mere Hüseyin Paşa ile yakın dost olmuştu. Bu arada Canıbek Giray Türklerin yanında İran seferine katılmış ve bir varlık gösterememişti. Türklerin mağlubiyetinde en önemli rolü şimdi kendi Tatarlarına karşı İran ordusunda savaşan Şahin Giray oynamıştı. Şahin Giray kısa süre sonra bunu telafi ederek Lehistan seferi sırasında büyük yararlılıklar sergileyecek ve özellikle II. Osman’ın 1621’de düzenlediği seferde sultanın dikkatini çekecek kahramanlıklar ortaya koyacaktı.

III. Mehmet Giray (1623-1627) hemen İran’dan kardeşi Şahin Giray’ın geri gönderilmesi için yazışmalara girişti ve o geldikten sonra Bâb-ı Ali’nin oluru ile kalgay olarak atadı. Rivayete göre Şahin-Giray’ın ayrılışı sırasında hamisi Şah Abbas’la tam da onun maceraperest ruhunu ve arsızlığını yansıtan bir konuşma geçmişti. Şah Abbas, Şahin Giray’ı uğurlarken elini tutup şaka yollu, “Peki padişah seni üzerimize gönderirse, bizimle çarpışacak mısın?” diye sormuş, o da gayet pişkin bir şekilde, “Kurt kuzuyu görür de sabredebilir mi? Şahin de bir güvercin görürse onu tutmak ne mümkün?” cevabını vermiş.

Bab-ı Ali sürekli sahil şehirlerini yağmalayan ve yakıp yıkan Kossaklarla uğraşmaktaydı. Kossak belasını defetmek için Bâb-ı Ali Mehmet Giray’a ferman üstüne ferman gönderiyor. Sultanının fermanlarına pek kulak asmıyordu. Gerek hana ve gerekse kalgayı olan kardeşi Şahin Giray’a karşı girişilen birkaç müracaatın arkasından Bâb-ı Ali’nin sabrı tükendi ve tekrar Il. Canıbek-Giray han tayin edildi. Hasan Paşa adlı vezirin ve diğer ayanların refakatinde Canibek Giray bir gemiye bindirilerek Kırım’a götürüldü.

Fakat Canıberk Giray iki kardeşin öyle bir direnişiyle karşılaştı ki muhtemelen Bab-ı Ali dahi böyle bir muhalefet beklemiyordu. Her iki kardeş, savaşmak için ordularını toplamış ve hazırlanmışlardı. Hasan Paşa durumu Bab-ı Ali’ye rapor ederken, Canıbek, Kefe’de İsmail Paşa’nın Varna’dan bir filoyla gelişini beklemek üzere Ali Kadı adında birinin evine misafir olmuştu. Bu arada padişahın fermanına uygun olarak Mehmet Giray’ın teslim olması için Kefe’den toplar ve Tatar askerleri getirilmişti.

Giraylar bu sözlere kulak asmazlar. Osmanlı ordusunu bozguna uğratırlar. Kefe’yi ele geçirirler. Osmanlı ordusunda kendilerine karşı savaşan Kantemir Mirza’nın ailesini işkence ile öldürürler. Şahin Giray bu galibiyetten sonra Tuna’yı aşar ve Tuna’nın her iki yakasını yağma etmeye başlar. Ailesinin intikamını almak isteyen Kantemir Mirza, padişahın izniyle otuz bin tatar savaşçıyı yanına topladı. İki giray, 1625 yılında Tuna sahilinde karşılaştılar. Şahin Giray bozguna uğradı. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı ,s, 307)

Buna rağmen Mehmet Giray saltanatını sürdürdü. Şahin Giray Özü boyundaki Kossaklara sığındı. 1627’de Kırım tahtına Canibek tekrar getirildi. Bunun üzerine Mehmet Giray’da kardeşinin yanına sığındı. İki giray, Kossaklarla Kırım’ı yağmaya başladılar. Bir akında Mehmet Giray öldürüldü. Şahin Giray kaçtı. Beş yıl Kırım ve Kafkasya’da çeşitli yerlere saldıran Şahin Giray, beş yıl sonra İstanbul’a gelerek IV. Murat’tan af diledi. Affedilen Şahin Giray, 1631’de Rodos’a sürüldü. IV. Murat’ın ölümünden sonra tahta çıkan sultan İbrahim’in emriyle idam edildi.

*

Güçlü hanlara, ateşli silahlara ve toplara sahip bir ordudan yoksun olan Kırım Hanlığı sık sık Rus istilasına uğramaya başladı. Kırım Hanlığı’nın 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması’yla sözde bağımsızlığının ardından Rus Çarlığı’nın kontrolüne girmesi ve ardından 1783 yılında ilhakından sonra Kırım girayları unutulup gittiler. Balkanlara yerleşen giraylar Osmanlı kayıtlarına sadece adli vaka olarak geçtiler. Sultan Giray, Çiftliğinden geçirilen ve hazineye vergi olarak götürülen sürüye el koyduğu için yirmi kişilik maiyetiyle Limnos adasına sürülür. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, s,643)

1791-92 yıllarında Tuna Nehri civarında haydutluk ve yağma olaylarının arkasından giraylar çıkar. Şumnu’da Mehmet Giray ve Kırkkilise’de (Kırklareli) Selamet Giray, haydutlarla işbirliği yaparlar ve soygundan ele geçen malları bölüşürler. Bunun üzerine üzerlerine kuvvet gönderilerek cezalandırılırlar. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, s,643)

KAYNAKÇA:

  • Akdes, Nimet Kurat, IVXIII. Yüzyılda Karadeniz’in Kuzeyinde Türk Devletleri, Ankara1972,TTK
  • Akdes, Nimet Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, Ankara2011, TTK
  • Allen, David W.E,Muhteşem Süleyman Zamanında Türk Dünyası
  • Aşıkpaşazade, Hazırlayan Nihal Atsız, İstanbul1970, 1000 Temel Eser
  • Babinger, F, Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı, İstanbul2003
  • Eroğlu, Haldun, Osmanlı’da Muhalefet, İstanbul2016, Bilge Kültür Sanat
  • Fischer, Alan, Kırım Tatarları, İstanbul2009, Selenge Yayınları
  • Goodwin, Jason, Ufukların Efendisi Osmanlılar, İstanbul1999, Sabah Kitapları
  • Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, İstanbul, Sabah Kitapları
  • İdrisi Bitlisi, Hest Behişt, VII. Ketibe, Fatih Sultan Mehmet Devri, Ankara2013, TTK
  • İnalcık, Halil, Devleti Aliyye I, İstanbul2010, T. İş Bankası Kültür Yayınları
  • İnalcık, Halil, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar I, Ankara2014, TTK
  • İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğunun Ekonomik ve Sosyal Tarihi (13001600) C. I, İstanbul2000, T. İş Bankası Kültür Yayınları
  • Selaniki Mustafa Efendi, Selaniki Tarihi, Ankara1999, TTK
  • Ostrogorski, Georg Bizans Devleti Tarihi Ankara2011, TTK
  • Oruç Bey Tarihi (Haz. Nihal Atsız), Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul
  • Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, İstanbul2016, Selenge Yayınları
  • Yabubovski, Yu, Altınordu ve Çöküşü, Ankara2000, TTK

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

TARİH /// SONER YALÇIN : OSMANLI OSMANLICA’YA KARŞIYDI


SONER YALÇIN : OSMANLI OSMANLICA’YA KARŞIYDI

Goethe “eyleme geçmiş cehaletten daha korkunç bir şey yoktur” demişti.

Erdoğan ve şürekası idealize ettikleri Osmanlı’yı her fırsatta övüyorlar. Övsünler. Biz de överiz; ve niye övünmeyelim; Osmanlı atamız.

Ama: Överken bilmek de gerekir.

Cehaletin panzehiri bilgi’dir.

Erdoğanlar Osmanlı’yı bilmiyor. Hiçbir bilimsel temeli olmayan bir hayal içindeler. Baksanıza Osmanlıca’yı liselerde zorunlu dil dersi olarak okul müfredatına sokacaklar. Öyle ya…

Sanıyorlar ki Türkiye bir günde Osmanlıca’yı bırakıp Latin Alfabesi’ne geçti!

Bu cehalet Osmanlı dönemindeki Osmanlıca tartışmalarını bilmiyor!. .

II. Abdülhamit döneminde üç kez Maarif Nazırlığı’na (Eğitim Bakanlığı’na) getirilen ve yaklaşık 9 yıl bu görevi sürdüren Münif Paşa’yı (1830-1910) tanıdıklarını ise hiç sanmıyorum!. .

Münif Paşa aynı zamanda; Osmanlı Devleti’nin ilk sivil bilim kurumu olan “Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye”nin kurucusuydu.

Arapça Farsça Almanca İngilizce ve Fransızca biliyordu.

Şam’da Kahire’de ve Berlin’de öğrenim gördü.

Osmanlı’nın “aydınlanma merkezi” Babıali Tercüme Odası’nda yetişti.

Voltaire gibi “aydınlanma çağı” filozoflarını Osmanlıca’ya çevirdi.

Yani… Dil konusunu teoride ve pratikte bilen bir Osmanlı münevveri ve devlet adamıydı.

Osmanlıca’nın ıslahı konusunu ilk dile getirenlerden biri de Münif Paşa idi.

İyi de…

Osmanlıca neden artık sorun olarak görülüyordu?

İşte meselenin bam teli de burasıydı…

Tartışma matbaayla başladı

Osmanlıca’nın sorun olarak görülmesi 18’inci yüzyıl başında oldu. Çünkü…

Matbaa 1727’den itibaren günlük yaşama girdi. Fakat matbaa okur yazar sayısında artışa neden olamadı. Bunun sebebi; hem Osmanlıca’nın okumada ve yazmada doğurduğu güçlükler hem de Türkçe’nin ses varlığına uygun olmayışıydı.

Ardından… Geri kalmışlığına çare olarak mektepler açmaya başlayan Osmanlı “dil sorunuyla” bir kez daha yüzleşti: 6-7 yıl bu dili öğrenmeye harcayan çocuklar bir mektubu bile okuyamıyordu! İşin garip yanı öğretmenlerin durumu da aynıydı!

Osmanlıca alfabe okumayı güçleştiriyordu.

Arap harfleri Türkçe kelimeleri ifadede yetersiz kalıyordu.

Hareke (ünlü işaretleri) konulmayan kelime beş-on şekilde okunuyordu ve kuşkusuz bunların anlamları çok farklıydı! (Örneğin kef vav re ile yazılan sözcük; kürk kürek gevrek körük görk görün diye okunabiliyordu. )

Mevcut harflerle özel isimleri yazıda belirtmek çok güçtü.

Osmanlıca tamlamalara vs. hiç girmeyeyim…

Ahmet Cevdet Paşa “Kavaid-i Osmaniyye” adlı eserinde Türkçe’de bulunup da Arap harfleriyle gösterilemeyen sesleri belirtmek için bir yol bulunmasının elzem olduğunu yazdı.

Konu devletin ilim kurulu olan Encümen-i Daniş’in gündemine geldi ve bazı harfler üzerine işaretler konulmasına karar verildi ama bu da sorunu çözmedi.

Bir parantez açmalıyım; Osmanlıca ayrıca matbaa basımını da zorlaştırıyordu. Latin harfleriyle 30-40 cins karakterle basım yapılırken; Osmanlıca normal bir yazı için en az beş yüz cins ve keza Osmanlıca yazı türü ta’lik için ise bunun üç katı harf karakterine ihtiyaç vardı! Yani kitap basımı çok güçtü.

Osmanlı Devleti Osmanlıca sorununu çözmek istiyordu. Bu nedenle “yeni harflere geçmek” gerektiğini vurgulayan Münif Paşa’yı üç kez Maarif Nazırlığı’na getirdi.

Her seferinde II. Abdülhamit cahillerden korkup onu görevden aldı. Çünkü…

Münif Paşa camilerde verilen vaazlarda bile gavurluk getirmekle itham edildi!

Oysa sorunun dinle hiç ilgisi yoktu; teknikti…

200 yıllık sorun

Yeni harflere geçmeyi resmi olarak ilk kez 1863’te Sadrazam Fuat Paşa’nın huzurunda dile getiren Azerbaycanlı yazar Mirza Feth Ali Ahundzade oldu. (Saray’da kimileri Latin Alfabesi biliyordu. Örneğin 18. yüzyılda Sultan 3. Selim döneminde ünlü Fransız sanatçı Melling Kalfa ile Hatice Sultan arasındaki mektuplaşmalar Latin harfleriyle Türkçenin günümüze kadar gelmiş ilk örneğidir. )

Evet… Osmanlı Devleti sorunu ve çözümünü biliyor ama korkuyordu: “İslam alfabesi nasıl terk edilebilir”di!

Ancak… Dil sorunu tartışmaları Osmanlı’da bitmedi. Örneğin…

Namık Kemal şöyle yazdı: “Bizim çocuklar beş-altı yaşında mahalli mektebine verilip iki-üç senede bir hatim indirdikleri ve birkaç sene dahi tecvid ile hatimler tekrar okunduğu ve beş-altı yıllar sülüs ve nesih karaladıkları halde; ellerine bir gazete verilse okuyamazlar. İki satır bir tezkere kaleme almak nerede?” (Hürriyet 5 Temmuz 1869)

Gazeteler bile birbirine düştü; “Latin harflerine geçilsin” diyen Terakki ile Ceride-i Havadis arasındaki tartışma günlerce sürdü.

Osmanlı döneminde ilk Arnavutlar Arap Alfabesi’ne son verdi. Keza…

1879’da İstanbul’da Abdül ve Şemsettin Sami Fraşeri kardeşler Latin ve Yunan harflerinin karışımından oluşan İstanbul Alfabesi’ni oluşturdu. Bu alfabeyle bir gramer ve bir dizi okul kitabı yayınlandıysa da çok yaygınlık kazanamadı.

Daha sonra… Maarif Nezareti’ne bağlı İmla Komisyonu kimi aydınlar tarafından kurulan Islah-ı Huruf Cemiyeti ve Gazi Ahmet Muhtar Paşa başkanlığındaki Islah-ı Huruf Encümeni Osmanlıca’ya sesli harflerin eklenmesi harflerin ayrı yazılması gibi düzenlemeler yaptı ise de başarılı sonuç alınamadı.

Osmanlı’nın 200 yıllık Osmanlıca’nın dil sorununu Cumhuriyet 1928’de çözdü; okuması ve yazması kolay öğrenilen Latin Alfabesi’ne geçildi.

Bugün Erdoğan tarihi geriye çevirmek istiyor; hepsi bu.

Goethe “cahiller akıllı insanların bin yıl önce yanıtladığı soruları sorarlar” demişti!

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2014/yazarlar/soner-yalcin/osmanli-osmanlicaya-karsiydi-672728/