GÜNDEM ANALİZİ /// OSMAN BAŞIBÜYÜK : Türkiye yeni bir fetret dönemine girmek üzere !!!!


OSMAN BAŞIBÜYÜK : Türkiye yeni bir fetret dönemine girmek üzere !!!!

KAYNAK : https://sunsavunma.net/turkiye-yeni-bir-fetret-donemine-girmek-uzere/

29 Temmuz 2019

Türkiye yeni bir fetret dönemine girmek üzere!

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 29 Temmuz 2019

Ankara Savaşı

Başlık size çok iddialı gelmiş olabilir. Okuduktan sonra kararı siz verin.

28 Temmuz 1402 tarihinde başımıza çok büyük bir felaket gelmişti. Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt, Moğol Hükümdarı Timur’a yenildi. Bu yenilgi sonrasında Osmanlı Devleti Fetret dönemine girdi. Anadolu’daki Türk birliği dağıldı, Osmanlı devleti yıkıldı. Bugün benzer bir tehlike ile karşı karşıyayız.

Yıkılan Osmanlıyı 5’inci Padişah, Çelebi Mehmet yeniden kurmuştur. “Çelebi” kelimesi, okuma yazma bilen, medrese veya eşiti bir kurumda eğitim görmüş kişiler için kullanılan bir sıfattı. 5’inci padişahımız 1’inci Mehmet’in Çelebiliği nereden geliyor, günümüze ışık tutması açısından konuyu birazdan inceleyeceğiz.

Osmanlı Devleti, 1400’lü yılların başında Balkanlarda hâkimiyetini sağlamış, fakat Anadolu’ya daha tam hâkim olamamıştı. Anadolu’da Selçuklu döneminde ortaya çıkan, aşiret ve tarikatlar üzerine kurulu “beylikler” hüküm sürüyordu. Anadolu’da birliğin sağlanabilmesi, beyliklerin hükümranlıklarının kırılıp, tebaalarının Osmanlı yurttaşı haline getirilmesine bağlıydı. Yıldırım Beyazıt, Anadolu içlerine yürüyerek bu beyliklerin önemli bir kısmını Osmanlıya bağlamayı başardı. Fakat beyliklerin bir kısmı itaat etmiyor, İran coğrafyasına gelmiş olan Moğol Hükümdarı Timur’dan güç alarak bağımsızlıklarını devam ettirmek istiyordu.

Sonuç itibariyle Yıldırım Beyazıt ile Timur arasında savaş kaçınılmaz oldu. Savaş Ankara’nın Çubuk ve Mürtet Ovalarında cereyan etti. Ana muharebe sahası bugün Esenboğa hava alanını olduğu bölge, diğer muharebe sahası ise eski 4. Ana Jet Üssü, bugün S-400 bataryalarının yerleştirildiği üssün civarı idi.

Savaş başladıktan bir müddet sonra Yıldırım Beyazıt’ın yanında yer alan Anadolu beyliklerinden bazıları saf değiştirip Timur’un yanına geçti ve Osmanlı ordusunu arkadan vurdu. Yıldırım Beyazıt’ın yanında sadece yeniçeriler, Sırp birlikleri ve Rumeli’nden gelen askerler kalmıştı. Osmanlı ordusu büyük bir bozguna uğradı. Bu acı olaydan sonra bizi arkadan vuran beyliklerin bulunduğu bölgeye “dinden dönen”, “dönek” anlamına gelen Mürted ismi verilmişti.

AKP iktidarı bu ismi beğenmeyerek 2000’li yılların başında bölgenin ismini Akıncı olarak değiştirdi. Aradan 614 yıl geçtikten sonra 15 Temmuz 2016’da yine bizim insanımız, yine aynı yerde, yine döneklik yaparak bizi arkadan vurdu. Akıncı’dan kalkan uçaklar Türk Milletini temsil eden TBMM’yi bombaladı.

Tekrar 1402 yılına geri dönelim. Savaş meydanında Yıldırım Beyazıt’ın oğulları da savaşıyordu. Onlardan biri de Çelebi Mehmet’ti. Oğullar kuşatmayı yararak kaçmayı başarmış, fakat Yıldırım Beyazıt tüm telkinlere rağmen savaşmaya devam ederek esir düşmüştü.

Savaşın galibi Timur ne yaptı dersiniz? Anadolu beyliklerine, kendi bölgelerinde yeniden hüküm sürme yetkisini verdi, geri kalan toprakları da Yıldırım Beyazıt’ın oğulları arasında paylaştırdı. Yani; Osmanlı’yı parçaladı. Amacı, Çin seferine giderken arkasında bir güç bırakmamaktı. Böylece Osmanlı devleti kardeşler arasında taht kavgalarının yaşandığı fetret dönemine girdi.

Bu kanlı dönemde bazı beylik ve aşiretler bir şehzadeyi desteklerken, diğerleri bir başka şehzadeyi destekliyordu. Bu kardeş kavgası tam 11 yıl sürdü. 1413 yılında Çelebi Mehmet kardeşlerini yenilgiye uğratarak Osmanlı tahtına tek başına oturdu.

Peki, Çelebi Mehmet tahta oturunca ne yaptı dersiniz? İşte kilit nokta burası. Olayın günümüzle bağlantısına geliyoruz. Çelebi Mehmet, devlet memurları ile askerin, aşiret ve tarikatlarla olan bağını kesti. Devletin yönetim kademesindeki memurların ve elinde silah tutan askerlerin devlet dışında hiçbir mekanizmaya bağlı olmaması gerekiyordu. Çelebi Mehmet’in bulduğu çözüm “devşirme” sistemiydi. Çelebi Mehmet, Osmanlı’ya devşirme sistemini getiren padişahtır. Fatih Sultan Mehmet’in babası II. Murat döneminde devşirme sistemi kanunlaşmıştır.

İsfahan’daki 1500 kafatasından oluşan 28 Kafatası Piramidinden bir tanesi. Foto: Vasily Vereshchagin

Çelebi Mehmet Ankara savaşında şunu görmüştü: Muharebe meydanındaki askerin devletten başka bir sahibi daha vardı. Aşiret ve tarikat bağlantıları devlet bağından çok daha güçlüydü. Bey, askerine “Timur’a değil Beyazıt’a saldıracaksın” dediğinde, asker hiç tereddütsüz kendi padişahını arkadan vurmuştu. Çelebi Mehmet bir şeyi daha fark etti: Fetret döneminde kardeşleriyle savaşırken, her bir aşiret ve tarikat kendi çıkarını nerede görüyorsa, o şehzadeyi veya o beyi destekliyordu.

Her bir devlet memuru, aşiret ve tarikat yoluyla aynı zamanda bir başka emir-komuta zincirine bağlıydı. Elinde silah tutan asker ve devlet işlerini yürüten memurların, devlet dışında paralel yapılanmalara dâhil olması, devletin birliğini sağlamanın önündeki en büyük engeldi. Devlet içindeki paralel yapılanmalar, her zaman iç sürtüşme ve mücadelelere yol açarak devleti zayıf düşürüyordu. Dışarıya karşı zayıf düşen devlet kaybedince, aşiretine ve tarikatına bakmaksızın vatandaşların tamamı kaybediyordu.

Devşirme Sistemi

Çelebi Mehmet’in bulduğu yöntem aslında çok basitti. Devşirme sistemiyle 13-15 yaş arasındaki sağlıklı çocuklar toplanıyor ve devlet tarafından eğitiliyordu. Bunların bir kısmı yeniçeri ocağında yetiştirilip asker ve komutan yapılıyor, bir kısmı ise Enderun’da okutulup devlet memuru, bürokrat yapılıyordu. Bu çocuklar çok küçük yaşta devşirildikleri için geçmişe yönelik aidiyet duygularını kaybediyor, devleti baba bilen yeni bir aidiyet duygusuyla devlete bağlanıyorlardı.

Devlet yönetiminde önemli noktalara gelen bu çocukların devletten başka bir sahibi yoktu. Bir aşirete veya bir tarikata bağlı değillerdi. Koruyacakları, iltimas geçecekleri, torpil yapacakları bir akrabaları dahi yoktu. Tek sahipleri devletti. Bulundukları pozisyona onları devlet getirmişti. Devletin emriyle koltuklarından oluyor veya terfi ediyorlardı. Hatta padişahın bir sözüyle kellelerini dahi kaybediyorlardı. Mesela Padişah, ‘‘kesin bu sadrazamın kafasını’’ dediğinde, devletin iki numaralı isminin kafası kesiliyor, hiç kimse de hesap sormuyor, soramıyordu. Çünkü o sadrazama sahip çıkacak bir tarikatı veya bir aşireti yoktu.

Son Döneminde Osmanlı Devleti Tarikat ve Cemaatlerin Kontrolündeydi

Devşirme sistemi zamanla bozuldu. Devşirmelerin merkezi olan Yeniçeri Ocağı yozlaştığı için 1826’da kaldırıldı. Bu ocağın kaldırılmasıyla birlikte tarikat ve cemaatler yeniden yavaş yavaş devlete sızmaya başladı. Sızmanın doruk noktası belki de II. Abdülhamit dönemidir. Abdülhamit’in akıl hocaları Nakşibendi şeyhleriydi. O yüzden bugün bazıları II. Abdülhamit’i çok sever, yere göğe sığdıramazlar. Aslına bakarsanız Abdülhamit, Osmanlının belki de en başarısız padişahıdır. Bu günkü Türkiye’nin tam iki katı toprak kaybetmiş ve bu toprak kayıplarının çoğu savaşmadan olmuştur. Düyun-u Umumiye Abdülhamit döneminde gelmiştir. Abdülhamit sürekli dış borç alarak iktidarını uzatmış ama aldığı borçlar devletin ömrünü kısaltmıştır.

Neyse, konumuza tekrar geri dönelim. Devlet teşvikini arkasına alan tarikat ve cemaatler zaman içinde Osmanlının bütün bürokrasisini ele geçirdi. Yüksek eğitim kurumları olan medreselerden tutun da adalet dağıtan yargı organı kadılıklara kadar aklınıza gelen her kilit nokta tarikat ve cemaatlerin elindeydi. Bu paralel yapılanmalar, ele geçirdikleri her mevkiden siyasi ve ekonomik güç devşirdiklerinden, her noktaya kendi adamlarının hâkim olmasını istedi. Zamanla iyi olan değil, biat eden ve tarikatına hizmet edenler muteber oldu. Liyakat sistemi çökünce bürokrasi kısa sürede yozlaştı, devlet yürümez oldu. Devlet kurumlarının yozlaşması Osmanlı’nın yıkılma sebeplerinden belki de en önemlisidir.

2’nci Çelebi Mustafa Kemal

Yıkılan Osmanlı’yı, Çelebi Mehmet’in yaptığı gibi bu sefer Mustafa Kemal Atatürk kurtardı, devlet Cumhuriyet olarak yaşamaya devam etti. Atatürk devleti yeniden nasıl canlandırdı dersiniz? Aslına bakarsanız onun da bulduğu yöntem Çelebi Mehmet’inkinden farklı değildi. Atatürk de devlet memurları ve askerlerin aşiret, tarikat ve cemaatlerle olan bağlantısını kesti. 1922’de saltanatı kaldırdı, 1923’te Cumhuriyeti ilan etti. 1924’te halifeliği kaldırdı, şeriat mahkemelerini kapattı. Aynı yıl, Öğretim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ile medreseler de kapatıldı. Yerlerine üniversiteler açıldı. Bir sene sonra 1925’te mürit üreten tekke ve zaviyelerin kapısına kilit vuruldu. 1928’de ezan Türkçeleştirildi. 1932’de ibadet Türkçe yapılmaya başlandı.

Atatürk, bu uygulamalarla devleti tarikat ve cemaatlerin elinden aldı. Devletin emir komuta sistemini bu paralel yapılanmalardan temizledi. Tarikat ve cemaatlerin Atatürk düşmanlığı işte bu yüzdendir. Din ile inanç ile kesinlikle ilgisi yoktur. Tamamen siyasi ve ekonomik temellidir. Dini duyguları sömürerek Osmanlı’nın kanını emen bu tarikat ve cemaatler, ellerindeki siyasi ve ekonomik gücü aldığı için Atatürk’e düşmandır. Bu tarikat ve cemaatler, 1924 yılından beri kaybettikleri gücü tekrar kazanmak için çalışıyorlar. Menderes ile başlayan tarikat ve cemaatlerin güç kazanma dönemi, AKP Hükümetleriyle birlikte zirveye ulaştı. Bugün devlet tekrar onların eline geçmiştir. Üstelik bugünkü tarikat ve cemaatler, Osmanlı dönemindekilerden çok çok daha tehlikelidir. FETÖ örneğini hatırlayın.

Tarikat ve Cemaatlerin Yarattığı Büyük Tehlike

Menderes döneminde başlayan komünizmle mücadele kampanyası ile maalesef yabancı istihbarat, Türk İslam inancının içine sızmayı başarmıştır. Yabancı istihbarat, Türkiye’de “guguk kuşu” taktiğini uyguladı. Guguk kuşu kendisi kuluçkaya yatmaz. Başka bir kuşun yumurtalarını yuvadan atarak kendi yumurtaları onların yerine yerleştirir. 1960’lı yıllarda yabacı istihbaratın seçtiği Müslüman Kardeşler’in ideologları Hasan el Benna, Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi isimlerin kitapları Türkçeye çevrildi. Bu kitaplar zamanla bizim Osmanlı döneminden kalma kitaplarımızın yerini aldı. Çeşitli dernek, vakıf ve talebe birliklerinde bu kitaplarla yetiştirilen kadrolar bugün tarikat ve cemaatlerle birlikte devleti yönetiyor. Kendisini Osmanlı zanneden bu nesil aslına bakarsanız yabancı istihbaratın Arap Selefi-Vahhabi çizgisiyle aşılamış olduğu hibrit bir nesildir.

İslam’ın en katı yorumu Selefi-Vahhabi çizgisinin bugün Ortadoğu’yu kardeş kavgasında nasıl harabeye çevirdiğini görüyoruz. Son yıllarda ülkemize Suriye ve Irak gibi ülkelerden gelen 5 milyon Arap nüfusun yarattığı demografik değişikliği göz önüne aldığınızda Türkiye’de yeşeren Selefi-Vahhabi akımların ne kadar büyük bir tehlike yaratacağını tahmin edebilirsiniz.

Aslına bakarsanız tehdidin büyüğü bu da değil. Hatta FETÖ bile karşı karşıya olduğumuz tehdidin yanında solda sıfır kalır. Bugün devletin yönetim kadrolarına tarikat ve cemaatlerin hâkim olduğunu söyledik. Bunları oraya kim yerleştirdi? AKP Hükümetleri. Bugün iktidarda Recep Tayyip Erdoğan olduğu için devletin çarkları hâlâ dönebiliyor. Yarın bir gün iktidar değişse, mesela CHP iktidara gelse, devleti yönetebilir mi? İnanın ki yönetemez. Çünkü yeni gelen hükümet, bakanları, müsteşarları, genel müdürleri kısacası üst düzey bürokrasiyi değiştirecek ama alt kadrolardaki binlerce mürit devlet içindeki mevzilerini koruyacak. Sizce müritler, bakanı, müsteşarı, genel müdürü mü tanır yoksa şeyhini mi dinler?

Adnan Hoca ve kedicikleri. Kaynak: SonDakika

Bakın bir örnek verelim. Mahkemeye yansıyan bir davanın medyaya düşen yansımalarından öğreniyoruz. Bursa’daki bir Nakşibendi şeyhi kadın, erkek demeden bütün müritleriyle sevabına cinsel ilişkiye (Badeleme-Tabi Olma-Cezbeleme) girmiş. Dini inancı gereği, sır odasında arkasını dönüp kendisini şeyhe teslim eden adam aynı zamanda karısını da şeyhe ikram etmiş, üstelik bunu cinsel haz duyduğu için değil, inancı gereği yapmış! Bir tarikatın müridi kendine bağlama gücünü görebiliyor musunuz?

İşte bu tehlike darbe tehlikesinden de daha büyüktür. Tarikat ve cemaatler hükümetle geçinemedikleri zaman devleti kilitlerler. Bu sefer iktidara gelen yeni hükümet, onların yerine kendi emir erlerini geçirmeye çalışır. Bu bir iç savaştır, bu yeni bir fetret dönemidir. İşin kötüsü bu tarikat ve cemaatlerin bazılarının dış bağlantıları vardır. FETÖ ve Adnan Hoca’da olduğu gibi. Üstelik bunlar birbirlerinin arkasında namaz da kılmazlar. Türkiye’yi Ortaçağ’a götürecek bir düzeni dış güçler niçin desteklemesin?

Bugün geldiğimiz nokta içler acısıdır. Devlet kadrolarında ilerlemek isteyen bir yargıç, bir komiser açıktan açığa “ben hakyolcuyum”, “ben közcüyüm”, ben şucuyum ben bucuyum diye bağırarak bakın benim bir sahibim var demekten çekinmemektedir. Bu yöntemi kullanarak FETÖ de varlığı devam ettirmektedir. Devlet memurunun sahibi olmaz. Özellikle istihbarat, yargı, silahlı kuvvetler ve emniyet mensuplarının sahibi kesinlikle olmaz; onlar birer kapı kuludur. Eğer onların paralel bağlantıları varsa o devleti kimse ayakta tutamaz.

“Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkân vermesin” Bedduamatik FETÖ.

Oktay Sinanoğlu’nun önemli bir sözü var; “bir millet her nesilde yeniden doğar” diye. Son 17 yılda camiler, İmam hatip okulları, kuran kursları, yurtlar vs. aynı tekke ve zaviyeler gibi tarikat ve cemaatlere mürit yetiştiren kurumlar haline geldi. Bu müritlerden vatana millete ne hayır gelecek. Aralarından bir tane bilim adamı çıkma ihtimali var mıdır? Dünyadaki paylaşım kavgasında hayatta kalmaya çalışırken, milli muharebe uçağımızı hangi bilim adamı yapacak? İnsanımızı gelişmiş ülkelerin asgari ücretli kölesi olmaktan hangi devlet adamı kurtaracak? Ülkemizi muasır medeniyetler seviyesine, şeyhine domalan, yarım bıraktığı hurmaları kapışan bu nesil mi ulaştıracak?

Ne Yapmalı?

Sır odalarında kimin kimi bademlediği bizi ilgilendirmez, çocuklarını o şer yuvalarına kaptıranlar düşünsün. Bizi ilgilendiren kısım, Türkiye’nin bekası için bu tarikat ve cemaatlerin kökünün “devletten” kazınmasıdır. Dindar adamdan kimseye zarar gelmez ama dini siyasete alet edenden, dini kullanarak güç ve menfaat devşirenden, dindar insan değil mürit yetiştiren güç odaklarından devlete, millete, herkese büyük zarar gelir.

Bugün AKP’nin karşı karşıya olduğu en büyük sorun budur. FETÖ belası önce de vardı ama gücü ele geçirmesini, “ne istediniz de vermedik” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan sağlamıştır. İnsan kandırılabilir, Cumhurbaşkanı Erdoğan kandırıldım diyerek bu suçu şimdilik üstünden atmıştır. Ama FETÖ’nün boşluğunu dolduran Menzilcilerin, Süleymancıların ve diğerlerinin ulaştığı güç ortadadır. FETÖ örneği ortadayken kimsenin bir daha kandırıldım demeye hakkı yoktur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan artık bir yol ayrımındadır. Ya tarikat ve cemaatlerin devletten kökünü kazıyarak tarihe Çelebi olarak geçecek, ya da onlara göz yumup yol vererek ülkeyi yeni bir fetret dönemine sokarak adını tarihe III. Abdülhamit olarak yazdıracaktır. O mahalleden gelen birisi olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşı karşıya olduğumuz bu büyük sorunu çözmesi bir başkasına göre çok çok daha kolaydır ama benden sonrası tufan derse, devletin yeni bir fetret dönemine girmesi kaçınılmazdır.

Bir gelenekten bahisle bitirelim. Askeri liseler Osmanlı’nın devşirme geleneğinin Cumhuriyetteki devamıydı. Bizim gibi devşirmelerin soyu tükenmek üzere. Devşirmeleriniz yoksa arkanızı dayayacağınız, gözü kapalı güveneceğiniz, ihtiyaç olduğunda ölüme göndereceğiniz adamlarınız yoksa 21’inci yüzyılın savaşa gebe dünyasında ayakta kalamazsınız.

Şeyhine eğilen adamlarla varılacak nokta bellidir…

TARİH : 1. DÜNYA SAVAŞINDA İNGİLİZLERE ESİR DÜŞEN OSMANLI ASKERLERİ VE ONLARI İZLEYEN FİLİSTİNLİLER


ÖZEL BÜRO NOTU : TÜRKİYE FİLİSTİN İÇİN İSRAİL İLE BİLE SAVAŞI GÖZE ALDI. HALEN DE FİLİSTİN POLİTİKAMIZ NEDENİYLE İSRAİL İLE NORMAL BİR İLİŞKİMİZ YOK. BUNA RAĞMEN FİLİSTİN TARİHTEN BU YANA TÜRKLERİ SEVMİYORKEN, DEĞER VERMİYORKEN BİZDEKİ FİLİSTİN AŞKINI ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİL. FİLİSTİNLİLERİN EN SEVDİĞİ LİDER TAYYİP ERDOĞAN. NEDEN ? ÇÜNKÜ FİLİSTİN’İN KORUYUCU ABİSİ OLDUK. MAHALLENİN KABADAYILARINDAN KORUYORUZ. PEKİ FİLİSTİN BUGÜNE KADAR BİZİM LEHİMİZE NE YAPTI ? KOCA BİR SIFIR. SÖZDE SOYKIRIMI BİLE İLK TANIYAN ÜLKELERDEN. AMA BİZ SALAK OLDUĞUMUZ İÇİN NORMAL ŞATRTLARINDA BİZE EN UFAK SEMPATİ DUYMAYACAK BİR ÜLKE İÇİN DIŞ POLİTİKAMIZI YERLE BİR EDİYORUZ. BU KADAR DA ARAP HAYRANI OLUNMAZ Kİ BİRADER !!!

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// MUSTAFA ACER : OSMANLI DÖNEMİNDE ERMENİ KIRIMI YAPILMAMIŞTIR


MUSTAFA ACER : OSMANLI DÖNEMİNDE ERMENİ KIRIMI YAPILMAMIŞTIR

Not: Bu yazı Sayın Uluç GÜRKAN’ın kitabından özetlenerek hazırlanmıştır.

“Ermeni katliamı suçlaması yargılama ve karar” (Kaynak Yayınları 2015)

TÜRK – ERMENİ İLİŞKİLERİNDE TARİHİ GERÇEKLER:

Tarih boyunca Türkler ve Ermeniler aynı coğrafyada birlikte, dostluk ve iyi ilişkiler içerisinde yaşamışlardır.

Osmanlı devletinde de sadık kavim olarak bilinmiş ve Devlet görevlerinde yer almışlardır.

Ermeni ihtilalciler 1886 yılında Cenevre’de Hınçak Örgütünü kurmuşlardı. 1890 yılında Tiflis’te faaliyete geçen Taşnaksutyun Örgütü ise, bütün terör örgütlerini bir araya getirerek “Ermeni İhtilal Cemiyetleri” ittifakını oluşturdu.

I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletini parçalamayı planlayan Müttefik devletler; Ermenileri bağımsız devlet kurma vadi ile kışkırtarak, Doğu Anadolu’da isyan çıkarmalarına destek vermiştir.

Bazı Ermeni gençleri Rus birliklerine katılarak Doğu Anadolu’nun Ruslar tarafından işgal edilmesine yardım etmişlerdir.

Bu dönemde Taşnak ve Hınçak Partileri faaliyetlerine hız vermiş ve Doğu Anadolu’da Türk kıyımı yapmak için köy ve şehir baskınları ile sivil halkı kırımdan geçirmişlerdir. İsyanlar bölgeye yayılmış; Yozgat, Kayseri, Merzifon, Erzurum, Zeytun (Maraş), Sason (Siirt), Muş, Bitlis, Van, Şebinkarahisar’da sivil halk Ermeni çeteleri tarafından katledilmiştir.

Bu dönemde karşılıklı çatışmalar olmuş, her iki taraftan da insan kayıpları meydana gelmiştir.

1918’de kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ohannes KAÇAZNUNU “Ermeni gönüllülerinin Türklere karşı direnişe geçtiğini” ifade etmiştir.

24 Nisan 1915’de çok sayıda Ermeni örgütü kapatılmış, İstanbul’da gözaltına alınan örgüt ileri gelenleri Ayaş / Ankara ve Çankırı’ya mecburi ikamete tabi tutulmuştur.

Ermeniler Mayıs 1915’de Van’ı işgal etmiş ve sivil halkı kırımdan geçirmiştir. Bu durum üzerine olayları yatıştırmak için zorunlu olarak 27 Mayıs 1915 tarihinde tehcir kararı alınmıştır. İsyanların yaygın bir şekilde bölge halkına zarar vermesini önlemek için Tehcir, askeri tehdit olan Ermeniler ve güvenliği tehlikede olan Ermenilerin korunması amacıyla uygulanmıştır. Tehcir uygulamasına cephe gerisinin güvenliğinin sağlanması amacıyla başvurulmuştur. Tehcir sırasında, Eşkıya saldırıları, açlık, hastalık ve yol koşulları nedeniyle kayıplar olmuştur.

Tehcir uygulamasına 1916 yılı sonunda son verilmiş, isterlerse Ermenilerin eski evlerine dönmeleri imkânı sağlanmıştır.

Amerikalı tarihçi Edward J. Etickson “Tehcir kararı, Ermenilerin yok edilmesi amacıyla alınmamıştır. Askeri tehdit olan Ermenileri kontrol etmek amacıyla alınmış bir karardır.”

Milletler Cemiyeti Mülteciler Y. Komiseri Fridtjof Nansen (Norveçli) 1921’deki raporunda; “Batılı müttefikler Ermenilere bağımsızlık vadettiler. Ermeniler müttefik ordularında Osmanlı kuvvetlerine karşı savaştılar. Bu savaşlarda 200.000 Ermeni asker öldü ve 500.000 Ermeni de Kafkasya’ya göç etti.”

Bernard Lewis Fransız Le Monde gazetesinde “Tehcirin gerekçesi meşrudur. Ermeniler tehcir öncesi köyleri talan etmiş, Türk varlığını yok etme girişimiyle toplu ölümlere neden olmuş, soykırım yapmıştır. İşgal orduların da desteği ile yerli sivil halkı katletmişlerdir. Osmanlı Hükümeti bu sorunu çözmek için tehcir kararı almak zorunda kalmıştır. Osmanlının Ermenileri yok etmek gibi bir uygulaması yoktur.”

YARGILAMA

İstanbul’u işgal eden İngilizler baskı ile savaş suçlarının incelenmesi ve yargılanması iddiasıyla 1919’da Osmanlı Divan-ı Harp Mahkemelerini kurdurur.

Bu mahkemelerde yargılanmaları için İngilizler, 23 Ocak 1919’da 173 kişilik bir listeyi tutuklanmaları için Osmanlı hükümetine verir. Daha sonra 3 ayrı liste daha verilir. 7 Mayıs 1919 tarihine kadar 112 kişi tutuklanarak Bekir Ağa Bölüğüne konur. Kanıt yoktur, sadece İngilizlerin verdiği listeler vardır.

Bu mahkemeler adaletsizdir; Savunma hakkı kısıtlıdır. Temyiz yolu kapalıdır.

Bu Mahkemenin kararları, Mahkemeyi kurduran İngilizleri de rahatsız eder.

Bu konuda Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Beyin Osmanlı Divan-ı Harp’teki sözde yargılanıp idamı bu konuda dönüm noktası olur.

Mahkeme Başkanı Hayret Paşa “Mahkeme heyetinin adaletle karar vereceğini” söyler. Fakat Sadrazam Damat Ferit Paşa Kemal Beyin idam edilmesi konusunda mahkemeye baskı yapar. Baskılar sonucu Hayret Paşa görevden ayrılır, yerine Nemrut Mustafa Paşa atanır.

Savunma hakkı tanınmadan yapılan yargılama sonunda idam kararı verilir ve 10 Nisan 1919’da Kemal Bey idam edilir.

11 Nisan günü yapılan cenaze törenlerinde olaylar ve tepkiler olur. Bu olaylar üzerine tutuklular “güvenlik gerekçesiyle” İstanbul’dan İngiliz sömürgesi Malta adasına sürülür. Önce 22 kişi ve daha sonra tutuklanan 78 kişi Malta’ya gönderilir. İleri gelen tutuklulardan 12 kişi Limni adasında 115 gün tutulur, 21 Eylül 1919’da onlar da Malta’ya gönderilir.

Osmanlı Divan-ı Harp yargılamaları ve kararlarından giderek daha fazla rahatsız olmaya başlayan İngilizler çareyi yargılamayı kendileri yapmakta ararlar. Bu mahkemeleri “maskaralık, sonuçlarına itibar edilemez” olarak niteleyen İngiliz İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Arthur Calthorpe 2 Haziran 2019’da Londra’ya gönderdiği telgrafta, savaş suçlularının İngiltere tarafından yargılanmasını ister. “İngiliz savaş esirlerine kötü muameleden ve Ermeni katliamından sorumlu olanlar” Malta’da yargılanacaktır.

Bu arada İngilizler, savaş suçlarını yargılamak için Kahire ve Batum’da mahkeme kurmuştur. Ancak Türk askerlerini yargılamak için delil bulmakta zorlukla karşılaşırlar ve yargılamalardan bir sonuç alamazlar.

İngiliz Yüksek Komiserliğinin teklifi ile Malta yargılaması devreye girmiştir. Malta’ya 145 Türk tutuklu götürülmüştür.

İngiliz Kraliyet Başsavcılığı Sevr Anlaşmasının 230-236. maddeleri gereğince geniş kapsamlı bir soruşturma başlatmıştır. Ermeni katliamı delili bulmak umuduyla Osmanlı arşiv belgeleri çuvallarla Londra’ya taşınmış, ayrıca Amerikan ulusal arşivinde incelemeler yapılmıştır.

1919 – 1921 yıllar arasında yapılan İngiliz Kraliyet Başsavcılığı soruşturması sonunda hiçbir Türk hakkında Ermeni katliamı suçlamasıyla dava açılamayacağı, bu konuda kanıt ve tanık bulunmadığı, eğer uluslararası bir mahkeme kurulacaksa burada ancak 8 Türk hakkında İngiliz esirlere kötü muamele yaptıkları iddiası ile dava açılabileceği belirtilmiştir.

İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’nın 29 Temmuz 1921 günlü bu hükmü, günümüz hukukunda “takipsizlik, kovuşturmaya yer olmadığı” kararı anlamındadır ve Ermeni soykırımı iddialarının hukuki ve tarihi hiçbir gerçekliği olmadığı kanıtlamaktadır.

Malta yargılamasında, Talat Paşa bulunmamaktadır. Çünkü Talat Paşa; İngiliz Başsavcının takipsizlik kararı verdiği 29 Temmuz 1921 tarihinden 4 Ay önce 15 Mart 1921’de Almanya’da katledilmişti. İngiliz ajan Aubrey Herbert Şubat 1921’de 3 gün süreyle Talat Paşa ile görüşmüştü. 1924’de yayınlanan “Ben kendim” adlı kitabında bu görüşmeden bahsetmiş, fakat Talat Paşa’yı suçlayıcı hiçbir ifadeye yer vermemiştir.

Talat Paşa ile arkadaşlarının Ermeni katliamı konusunda hiçbir kastlarının olmadığı, 1915 Osmanlı Divan-ı Harp Mahkemeleri’nin kararlarıyla da kanıtlanmıştır. Savaş devam ederken kurulan bu mahkemelerde Osmanlı Devleti, tehcir sırasında yaşanan olaylar nedeniyle, 528’i güvenlik, 170’i kamu görevlisi ve 975’i halktan olmak üzere 1673 kişi tutuklu olarak yargılamıştır. 67’i ölüm, 524’i hapis, 68’i kürek ve 711’i pranga, sürgün, para cezası olmak üzere toplam 1370 kişi cezalandırılmıştır.

Savaş koşullarında yapılan bu yargılama Osmanlı Devleti’nin katliam kastı olmadığı açıkça ortaya koymaktadır.

ULUSLARARASI YARGI

Uluslararası yargı organlarının kararları da Ermeni soykırımı iddialarını çürütmektedir:

1) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Avrupa Adalet Divanı (AAD), İngiltere Kraliyet Başsavcılığı (Malta Süreci) ve Fransa Anayasa Komisyonu konu hakkında inceleme yapmış Osmanlı Devletini suçlayan bir karar verememiştir.

2) UAD 03 Şubat 2012’de verdiği karar ile “Yabancı ülke yerel mahkemesi, başka ülkelerdeki olaylarla ilgili hukuki karar veremez” denmektedir. Bu karar ile “Ermeniler 1915 olayları nedeniyle başka ülkede dava açamaz” olduğu anlaşılmaktadır.

ERMENİLERİN REFERANS GÖSTERDİĞİ KAYNAKLAR:

Ermeni soykırımını gündeme getirenler, 1916-1920 yılları arasında yayınlanmış dört kitabı referans almaktadır. Oysa bu kitaplar, İngiliz Kraliyet Başsavcılığı tarafından Ermeni katliamı konusunda hukuki delil niteliği taşımadığı için dikkate alınmamıştır:

– Tarihçi Arnold Toynbee tarafından yazılan İftiralarla dolu “Mavi kitap” hiçbir belgeye dayanmamaktadır. Bir savaş propagandası olarak yazılmıştır. Toynbee; İngiliz Hükümetinin istekleri doğrultusunda gerçek dışı tarih yazdığı için zamanla rahatsızlık duymuştur.

– Büyükelçi Morgenthau’nun öyküsü 1918

– Din adamı Johannes Lepsius’un “Almanya ve Ermenistan 1914 – 18” 1919

– Osmanlı Ermeni’si Aram Andonian’ın “Naim Beyin anıları: Ermeni tehciri ve katliamları ile ilgili resmi Türk belgeleri” 1920

PARLAMENTO KARARLARI:

24 ülke 2 uluslararası kuruluş Parlamentolarınca alınan Ermeni soykırımını tanıma kararı sayısı 50’yi aşmıştır.

– İlki 1915’de Rusya, Fransa, İngiltere ortak savaş propagandası kararı ile Türklerin Ermenileri katlettiği bildiridir.

– 1920’de ABD Temsilciler Meclisi ve Senatosunda onaylanmıştır.

– 1990 Yeni Dünya düzenine geçişe kadar 5 Adet Parlamento kararı varken (2 ABD, 1 AB, 1 G. Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, 1 Uruguay Parlamentosunda alınmış kararlardır. 1990 sonrasında 45 üzeri karar daha alınmıştır.

Ermeni soykırım iddiaları; Ermeni Asala terör örgütünün 1973 – 1984 yılları arasında Türk diplomatlara karşı düzenlediği suikastların yapıldığı döneme kadar gündeme gelmemişti. O dönemde çoğunluğu diplomat ve yakınları olmak üzere 42 şehit verildi. En son 15 Temmuz 1983’de Fransa’nın Orly Havaalanında düzenlenen bombalı saldırıda 2 Türk, 4 Fransız, 1 Amerikalı ve 1 İsviçreli hayatını kaybetmişti. Bu olay üzerine Asala terör örgütü ve faaliyetleri bitirilmişti.

1993’te Samuel Hantington tarafından yazılan ve 1996 yılında kitap halinde yayınlanan; dinsel ve etnik farklılaşmayı körükleyen “Uygarlıklar çatışması” tezinden sonra, bazı ülkelerin Parlamentoları arka arkaya “Ermeni soykırımını tanıma” kararı almışlardır.

Parlamentoların “Ermeni Soykırımını tanıma” kararlarının tarihi gerçekliği ve hukuki geçerliliği yoktur. Bu kararların tamamı siyasidir.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SOYKIRIM SÖZLEŞMESİ:

1948 BM Soykırım Sözleşmesi 3. Ve 4. Maddesine göre, suçun tüzel kişilere değil, gerçek kişilere ait olduğu ifade edilmektedir. Suçun bir ulusa atfedilmesi, olayın hukuksal ve tarihsel gerçekler açısından çarpıtılmasıdır. Örnek olarak; Almanya’daki Yahudi soykırım suçunu Alman halkı yaptı diye suçlanmamış, Hitler ve soykırım suçu işleyen şahıslar yargılanmıştır.

Ruanda, Sudan ve Bosna- Hersek katliamlarında sorumlu şahıslar yargılanmıştır.

Türk Milletinin Ermeni Soykırımı yaptığı şeklindeki yakıştırmalar BM Soykırım Sözleşmesine aykırıdır. Bu iddiaları dillendirmek; uluslararası Hukuk açısından Türk Milletine karşı kin yaratmak amaçlı işlenen nefret suçudur. Yabancı Parlamentoların Türkiye’ye karşı almış olduğu kararlar da Türkiye’ye karşı düşmanlığı körükleyen, ırkçı, nefret suçudur.

BM Soykırım Sözleşmesi 6. Maddesi Hukuki yargılamanın, “yerel Mahkemeler veya Uluslararası yargılamaya yetkilendirilmiş olan bir mahkeme” tarafından yapılabileceğini ifade etmektedir. Bu yetki yabancı mahkemelerin ve Parlamentoların görevi değildir.

NE YAPMALI:

– Malta’daki “Ermeni kırımı” soruşturmasının dosya ve belgeleri İngiltere’den istenmelidir. İngiliz Kraliyet Başsavcılığının “kovuşturmaya yer olmadığına” hükmetmesinin gerekçeleri görülmelidir.

– Avrupa Adalet Divanı; yabancı Parlamentoların “Ermeni soykırımını tanımasının siyasi olduğu” kararı ile ilgili Parlamentolara TBMM tarafından bildirmelidir.

– Uluslararası Adalet Divanı; “yabancı mahkemelerin Türkiye aleyhine açılan davaların geçersiz olduğu” kararı gereğince, açılan davalara müdahil olabilir ve karşı dava açılabilir.

– Malta yargılaması, AAD kararı, UAD kararı, AİHM Perinçek kararları yabancı ülkeler İnternet sitesinde Türkçe, İngilizce, Fransızca, Ermenice ve ilgili devlet lisanında bildirilmelidir.

– Ermeni iddialarını tartışmayı cezalandıran ülkeler aleyhine, uluslararası nefret suçu işleme gerekçesiyle AİHM’de dava açılmalıdır.

– Ermeni iddialarına karşı yayınların yabancı dile çevrilmesi konusunda devlet desteği sağlanmalıdır.

– Üniversitelerde bu konuda Yüksek lisans ve Doktora çalışmalarında yapılacak araştırma ve incelemelere destek verilmelidir.

– Türk ve Ermeni toplumlarının ortak sorunlarının konuşulduğu diyalog ortamı yaratılmalıdır.

– Soykırım suçlamasının Türk toplumuna mal etmenin, nefret suçu olduğu konusu işlenmelidir. BM Soykırım Sözleşmesine göre suçlu olan şahıslardır. Ülkelerin suçlanması nefret suçudur.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Dr. Ferzane Devletabadi : 19. Yüzyıl Osmanlı – İran Yakınlaşması ve Basın


Dr. Ferzane Devletabadi : 19. Yüzyıl Osmanlı – İran Yakınlaşması ve Basın

KAYNAK : http://turpav.org/milli-politikalar-enstitusu/dis-politika/19-yuzyil-osmanli-iran-yakinlasmasi-ve-basin.html

18. yüzyılda Batı’da başlayan “Hıristiyanlık dünyası” veya “Hıristiyanlık birliği” gibi terimler daha sonra yerini “uygarlık” kavramına vermiştir. “Civilazation”[1] terimi, 18. yüzyılın ortalarındanönce, Fransa’da az sonra da İngiltere’de kullanılmaya başlar. Avrupa’da Batı uygarlığının başlanması Napolyon savaşlarından sonra buhar gücünün ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Buhar gücünün keşfi, dünyayı Müslüman-Hıristiyan veya Batı-Doğu karşılaştırılması ve üstünlük gösterisi haline getirir. Hatta bu karşılaştırma “medeniyet” anlamı olan “civilization” terimi karşılığı olarak kullanılır.[2]

18. yüzyılda Batı uygarlığını gören veya varlığını uzaktan öğrenenler, Batı’nın bu uygarlığını mükemmel ve ideal bir uygarlık olarak biliyor ve Doğu’nun geri kalmışlığı karşısında “terakki” kavramını kullanıyorlardı. Bu dönemde, Batı’nın Doğu hakkında verdiği “Müslümanlar veya Doğulular medenileşemezler, değişemezler ve ilerleyemezler” hükmü dünyayı ikiye ayırıyordu.

Avrupa’yı görenler, Batı ve Doğu arasındaki temel farkları görmeye başlamışlarken, aydınlar, Batılıların, Doğulular hakkındaki kanısının zıddına yani Batı’nın “Doğu ilerleyemez” hükmüne karşıt “Doğu ilerleyebilir, ilerlemelidir, ilerlemezse yaşayamaz” düşüncesini yaymaya başlamışlardır.

Bahsedilen hükümle birlikte İttihad-ı İslâm fikri, Batı’daki Panislavizm ve Pancermanzm kavramlarından ilham alarak kullanılmaya başlar. “Pan hareketleri” birbirlerine dil, ırk, kültür, bazen de coğrafî yakınlık gibi bağlarla, bağlı grupların dayanışmasını kuvvetlendirmeyi amaçlayan siyasî ve kültürel hareketler olarak tanımlanmıştır. 19. yüzyıla kadar “Pan hareketleri”, bir milletin siyasî, ekonomik ve üstünlük ilkesi üzerine bina edilmiştir. Uygulamada ise, din, milliyet ve kıta birliği özellikleri bilhassa belirgindi. Dünyadaki “Pan hareketlerine” gelince, Pan-Germanizm, askerî gücünü, Avusturya ve Fransa gibi iki büyük devleti, yenerek gösteren Prusya etrafında teşekkül etmiştir. Birliğe dahil edilenler, Alman ırkındandı. Aynı dili konuşuyorlardı ve aynı coğrafî bölgede yaşıyorlardı.

“Pan-Slavizm”, Slav ırkından olanları birleştirmek bahanesi ile Rusya’nın Balkanları ele geçirme politikasının aracı olmuştu. Birliğe dahil edileceği düşünülen insanlar, aynı ırkın mensubu, aynı dilin farklı diyalektikleri ile konuşan halklar idiler. “Pan-Slavizm”, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında Rusya’nın galip gelmesi üzerine en üst seviyeye ulaşmıştı.

Diğer bir örnek ise, İtalya’dır. Aynı coğrafyada yaşayan, dini, dili bir olan insanların bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. İtalya’nın birliğinde asıl problem, bazı kısımların Avusturya idaresinde olmasıydı[3]

“Panislâmizm” üzerinde yazan müsteşriklerin çoğu, bu kavramın kullanım tarihi olarak 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrasını verirler. İkisi de sahasının önde gelen uzmanlarından olan Hollandalı oryantalist, Hurgronje ve Alman İslâm uzmanı Becker’e göre Panislâmizm fikrinin doğuş tarihi 1878 Berlin Kongresi’nden sonrasıdır. Brown’a göre, kavram Times’ın Viyana muhabiri tarafından uydurulmuştur. XIX. yy. sonunda Panislâmizm’le ilgili literatürün bir icmalini yapan Lee, kavramın en erken kullanışını Fransız Van Werner’in 1877’de yayımlanmış, 1876 Haziran’ından önce yazılmış Türkiche Skizzen isimli kitabında bulunur.

Bu kavram, Türkiye’de ilk defa Namık Kemal tarafından, “Hürriyet” gazetesinde, 10 Mayıs 1869 tarihli sayısında kullanılır. Ardından yeni Osmanlıların diğer yayın organlarında özellikle “Basiret” gazetesinde tartışılmıştır.[4]

İran’da yenileşme hareketlerinin başlangıcı, Hindistan, Pakistan, Mısır, Lübnan, Suriye ve Türkiye gibi Müslüman ülkelerle eş zamanlı olmuştur; fakat, dinî anlayış ve idarî ıslahatta diğerlerinden geride olduğu için, İttihad-ı İslâm fikri de diğer İslâm ülkelerinden daha geç olmuştur. İttihad-ı İslâm çağrısında bulunan İranlı Cemaleddin Afganî ise, her ne kadar İranlı olduğu ispat olunsa da, faaliyetleri İran’da başlamamıştır.[5]

Türkiye ve İran yakınlaşması ve her iki devlet arasında canlanan ilişkiler, bu dönemin ihtiyaçlarından kaynaklanıyordu. Mezhep farklılığı, önceki yıllarda, bu iki komşu ülke arasındaki münasebetleri olumsuz etkilemişti; fakat,19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren her iki ülkenin de söz konusu dış tehditlere maruz kalması, mezhep farklılığı meselesini gündeme getirip, bu sorunun giderilmesi ihtiyacını yaratmıştı. Konu itibariyle zamanında, itihad-i İslâm düşüncesinin, başarılı veya başarısız olması konusunu bir kenara bırakarak, bu düşüncenin iki yakın komşu ve Müslüman ülkenin yetkililerini ve aydınlarını bir araya getirmesi ve etkilemesi; ve bunun kültür ve medeniyete yansımasıdır. Çünkü bu gibi fikir faaliyetleri her iki ülkede çıkan gazete ve dergilerde uzun süre gündeme gelerek edebiyat ve kültür konusu olmuştur.

1875’te İstanbul’da çıkan ve tek Farsça gazete olan Ahter gazetesi, İran ve Türkiye arasındaki münasebetleri şu cümlelerle ifade etmiştir:

“Amacımız, İslâm milletleri ve kavimleri arasında dostluk bağlarını güçlendirmektir. Bugün ise, İslâm devletleri ve hükûmetleri arasında Osmanlı ve İran devletinden başka büyük devlet olmadığı için, ilk şart bu iki devlet arasında ittihat ve birliği sağlamak olacaktır.”[6]

Batı ülkelerinin bir sömürgesi olma tehlikesi, İslâm toplumlarının 18.ve 19. Yüzyıllarda karşılaştığı en büyük problemlerinden biriydi. Rusya, Osmanlı’dan Karadeniz civarını ele geçirmeye başlamış; Fransa, Cezayir’e uzanmış; İngiltere ise Hindistan’a siyasî hakimiyetini kurmuştu. Hollanda, Asya’nın güneydoğusunda yayılmaya başlamış; Rusya, doğuda 1850’li yılların başında Orta Asya’ya yönelmişti. Rusya, Kırım savaşı ile tasarılarına bir süre ara verdikten sonra Ortadoğu ve Avrupa’ya giden yolların kapandığını görerek, bütün enerjisini tekrar Orta Asya’ya çevirmişti. 1859 ve 1860’da Kafkasya’da Şeyh Şamil’in direnişini kırdıktan sonra Orta Asya’da Çimkent’i işgal etmişti.

Bu yüzden, Ahter gazetesinin de asıl yayınlanma sebebi “ittihad-ı İslâm” düşüncesidir. İttihad-ı İslâm çağrısını, Ahter gazetesinin tüm yazılarında görmek mümkündür.

Bu dönemde, İran ve Türkiye devletleri İslam Birliği fikrini gerçekleştirmek amacıyla İki ülke arasında sefirler ve elçiler tayin ederler. Sefirliklerinin faaliyetleri ve devamlı dostça mektuplaşmaları bu yakınlaşmanın belirtilerindendir.

Bu yaklaşımları, Ahter gazetesinin hemen her sayısında görebiliriz. Gerek Nasıreddin Şah, gerekse II. Abdülhamit Han, birbirlerine olan iyi dileklerini ifade etmek için hiçbir fırsatı kaçırmazlar. Ahter bu yıllarda, İran ve Türkiye devletlerinin samimî bir ilişki sürdürdüklerini, çeşitli yazılarla belirtir. Örneğin Ahter gazetesinin (13 Juan 1877 / 1 C. Ahir 1294; Yıl: 3, S: 37, s. 257) tarihli ve “Arz-iAgahî Be Ahbar nevisan-i Hindistan” [Hindistan Gazetelerinin Bilgisine] başlıklı yazısından da görebiliriz:

“… ve bizim, bu gazeteyi yayımlamaktan amacımız, yalnız Şark milletlerinin ilişki çerçevelerini genişletmek, insanlığa ve İslâmiyete hizmet etmektir.”[7]

Türkiye, özellikle İstanbul, eski zamanlardan beri Azerbaycan ve İranlıların tercih ettiği ve bildiği bir mekan olmuştur. Böylece, Ahter, bir grup İran Türkü tarafından 1876’da İstanbul’da yayımlanmaya başlar ve 20 yıl boyunca basın dünyasında parlar ve birçok gelişmeye ışık saçar. Ahter gazetesinin sayesinde İran basını, dar ve sınırlı gazetecilik anlayışından uzaklaştırıp, halka açılan bir siyasî gazetecilik çizgisinde ilerler.

İranlı aydınlar İstanbul’da Türk aydınlarıyla bir araya gelerek Türkiye-İran fikir ve kültür ilişkilerini hayata geçirmiş Türk yenileşme hareketlerini İran’a taşımakta bir köprü rolü oynamışlardır. Fecr-i Ati veya Servet-i Fünun topluluklarından bahsederken, bu aydın kitlelerle aynı dönemi soluyan İranlı aydınlar Ahter gazetesi etrafında toplanıp bir “yıldız” olma çabasına girmişlerdir. Bu konu Ahter gazetesini bir gazete olmaktan çıkarıp onu sosyal, siyasi ve kültürel bir merkeze dönüştürmüştür.

Kaynakça

  • Cemşid Behnam, İraniyan ve Endişe-i Teceddüd, Neşr ve Pejuheş-i Ferzan, Tahran, 1996.
  • Cezmi Erarslan, II. Abdülhamid ve İslâm Birliği, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1992.
  • Hüseyin Mahbubî Erdekanî, Tarih-i Müessesâti Temeddüni-i Cedid Der İran, İntişarat-i Danişgah-i Tahran, Tahran, 1997.
  • Maksut Ferasethah, Serağaz-i Nevendişi-i Muasır Din ve Gayr-ı Dinî, Enteşar Yayınevi, Tahran, 1998.
  • Mümtaz’er Türköne, Siyasî İdeoloji Olarak İslâmcılığın Doğuşu, İletişim Yayınları, İstanbul, 1991.
  • Niyazi Berkes, Batıcılık Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2002.
  • [1] Bu terim, Fransa’da 1766’da ve İngiltere’de 1722’de lügatlere girmiş bulunuyor.
  • [2] Niyazi Berkes, Batıcılık Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2002, s. 31.
  • [3]Cezmi Erarslan, II. Abdülhamid ve İslâm Birliği, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1992, s. 23-25.
  • [4]Mümtaz’er Türköne, İslâm Ansiklopedisi, “İslâmcılık Maddesi”, Diyanet Vakfı Yayınları, C. 23, s. 470, İslâmcılığın Doğuşu, s. 204.
  • [5]Maksut Ferasethah, Serağaz-i Nevendişi-i Muasır Din ve Gayr-ı Dinî, Enteşar Yayınevi, Tahran, 1998, s. 424.
  • [6]«چون مقصود تحصیل تمام ارتباط در میان ملل و طوایف اسلام است و امروز بزرگتر دولتی در میان دولتها و حکومتهای اسلام جز دولت علیه عثمانیه و دولت علیه ایران نیست و اتحاد و یگانگی این دو دولت اولین شرط حصول مقصود است.»

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : OSMANLI VE TÜRKİYE UZMANI ALMAN YAZAR KLAUS, KREISER’İ N KALEMİNDEN “ATATÜRK”


KİTAP HAKKINDA

Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı bugüne kadar yerli ve yabancı birçok yazar tarafından anlatıldı bize. Osmanlı ve Türkiye tarihinin uluslararası düzeyde önemli uzmanlarından Klaus Kreiser’in çalışması, bu yığın içinde, öncelikle malzemesinin zenginliği, konuya hâkimiyeti, onlardan da önce soğukkanlılığıyla bunlar arasında ayırt edilecektir. Hamasi övgücülükten de, muhalif anlatıların keskinliğinden de uzak bir biyografi, elinizdeki. Büyük hükümler vermekten ziyade alçak sesle ve sakin konuşan, zamana ve insana dürüst bir ilgiyle bakan, nükteli, ferah bir anlatı. Yazarın deyişiyle asıl amacı, Mustafa Kemal’i tarihsel bağlamı içinde anlatmaktır. Klaus Kreiser, Atatürk’ün yaşam çizgisini "önceleri asker ve kendisini ulusal iradenin cisimleşmiş hali olarak gören bir siyaset adamı… daha sonraları ise dini ve dili, hukuku ve tarih anlayışını, kılık kıyafeti ve müziği derinden değiştirmek isteyen bir kültür devrimcisi…" olarak ele alıyor. "Atatürk’ün rejimi"ni, ağır bir "talim-terbiye diktatörlüğü" olarak tanımlıyor – yine de, iki dünya savaşı arasının diktatörlük rejimlerinden farklı bir rejim olarak tasnif ediyor. "Başöğretmen"in otoriter-karizmatik söyleminin, dinleyicilerinin "aklını başından almayı" hedefleyen bir hitabet olmadığını not ederken de benzer bir ayrım yapıyor Kreiser.
Almanya’da kısa sürede ikinci baskısı yapılan kitap, öğrenciler için de araştırmacılar için de başvuru kaynağı niteliğindedir. Bu titiz biyografi, bize modern Türkiye’nin tarihini ve Atatürk kültünü yeniden düşünme fırsatı veriyor.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

TARİH : OSMANLI’YI TÜRK ZANNEDENLER İÇİN OSMANLI DÖNEMİNDEN BİR ŞİİR


OSMANLI’YI TÜRK ZANNEDENLER İÇİN OSMANLI DÖNEMİNDEN BİR ŞİİR

KANUNU SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMİNİN DİVAN-I HUMAYUN KATİPLERİNDEN HAFIZ HAMDİ ÇELEBİ PADİŞAH’A SUNDUĞU KADİMİ MAHLASIYLA YAZDIĞI BİR ŞİİRİNDE

“Devr-i ezelden beri şahım eflak

(Padişahım kâinatın yaratılışından bu yana)

Zemmolur âlem içinde Etrak

(Türkler bu dünyada hep kötülenmiştir)

Vermemiş Türk’e Hüda hiç idrak

(Allah Türk’e hiç anlayış/akıl vermemiştir)

Akl-ı evvel de olursa bibâk

(Türk çok akıllı olsa bile pervasızdır)

Uktul-üt Türk’e velevkâne ebâk

(Baban bile olsa Türkü öldür)

Dedi ol kân-ı kerem Şah-ı celâl

(O iyilik kaynağı yüce Peygamber dedi ki:)

Türk’ü katleyleyiniz kanı helal

(Türk’ü öldürünüz kanı helaldir)

Daim oldu bunların işi dalâl

(Bunların işi sürekli sapıklık olmuştur)

Cümlesinden bunu ahzeyle misal

(Cümlesinden bunu örnek olarak al)

Uktul-üt Türk’e velevkâne ebâk

(Öldür Türk’ü baban bile olsa da)

Türk eğer ilimde olursa derya

(Türk derin bilgi sahibi de olsa)

Müfti olup verir ise fetva

(Müftü olup fetva bile verse)

Hemnişin olma bunlarla katâ

(Asla onlara yaklaşma)

Bu kelam içre muhassal cana

(Ey değerli dost bu sözde özetlendiği üzere)

Uktul-üt Türk’e velevkâne ebâk

(Türk’ü öldür baban olsa bile)

Türk’ü zannetmeki ola âdem