TÜRKÇE DOSYASI : Yusuf Halaçoğlu’ndan Osmanlı torununa belgeli cevap


ekran-alintisi-068.png

Yusuf Halaçoğlu’ndan Osmanlı torununa belgeli cevap

Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Yusuf Halaçoğlu, II. Abdülhamid’in torunu Kayıhan Osmanoğlu’nun hanedanlık talebi ve "Bir günde Türkçeyi kaybettik" açıklamasına belgeyle yanıt verdi.

Sultan ikinci Abdülhamid’in dördüncü kuşak torunu olan Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu, yaptığı son açıklamada hanedanlık talebinde bulunmuş, padişah Vahdeddin’in kaçmadığını savunmuş ve harf inkılabıyla ilgili olarak "Bir günde Türkçemizi kaybettik" şeklinde konuşmuştu.

Kayıhan Osmanoğlu, "Osmanlı ile ilgili lokantalar, kafeler var, işletmelerin arkalarında Osmanlı tuğraları asılı. Buna rağmen Osmanlı’nın torunlarını görmüyorlar. Bu vesile ile iade-i itibar verilmeli. Geç bile kalınmış bir şey ama bu hem ülkemiz için hem dünyada nasıl farklı hanedanlıklar varsa ülkemizde de olması gerektiğini düşünüyorum" ifadelerini kullanmıştı.

HALAÇOĞLU BELGEYLE CEVAP VERDİ

Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu’nun iddialarına belgeyle yanıt verdi.

Sosyal medya hesabından Vahdeddin’in İngiliz işgal komutanına yazdığı iltica mektubunu yayınlayan Halaçoğlu, şu ifadeleri kullandı:

"Sultan Abdülhamid’in torunu Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu, hanedanlık istemiş ve bir günde Türkçemizi kaybettik demiş.Vahdeddin’nin de kaçmadığını,kanunla sürgün edildiğini söylemiş.Vahdeddin’in İngiliz işgal komutanına yazdığı iltica mektubu. Bunu okuyabildiğini de sanmıyorum ya!"

Halaçoğlu bir sonraki paylaşımında ise söz konusu mektubun Türkçe’sine yer verdi.

TARİH /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU : 1914. Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!


Tayfun ÇAVUŞOĞLU : 1914… Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girişi konusunda, hemen tüm kaynaklar Enver Paşa’nın yarattığı oldu-bittiye işaret ediyor.

Osmanlı’nın savaşa girişinin ardından yeni cepheler açılıyor, zaten zor durumdaki Osmanlı, hiç değilse eski kayıplarının bir bölümünü telafi etmeye çalışıyor. Birçok kaynak, 1. Dünya Savaşı’na giden yolu birkaç cümleyle özetleme yoluna gidiyor. Konuyu detaylandırarak, merak edilen noktaları aydınlatmaya çalışacağız.[1]

Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesiyle sonuçlanan süreç, aslında 1. ve 2. Balkan savaşlarının uzantısı halinde gelişen olayların getirdiği bir sonuçtan ibarettir.

1911 yılının son aylarıyla 1912’nin başında Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ Balkan İttifakı’nı kurdu. Bu aşamada Rusya ve İngiltere de aracı roller üstlendi. Bulgar komitacıları ağustos ayında bazı terör olayları yarattı, eylülde ise artık savaş kaçınılmaz görünüyordu. Islahat konusunda Babıâli hükümetlerinin verdiği ödünler fayda sağlamıyordu.

30 Eylül’de Balkan devletleri, 1 Ekim’de ise Osmanlı seferberlik ilan etti. 13 Ekim’de müttefikler Osmanlı’dan taleplerini açıkladı.

“1)Vilayetler özerk olacak, başlarına Belçikalı ya da İsviçreli valiler atanacaktı.

2)Hıristiyanlar askerliklerini kendi vilayetlerinde, Hıristiyan subayların komutası altında yapacaklardı. Bu subaylar yetiştirilinceye kadar Hıristiyanlar askerlikten muaf tutulacaktı.

3)Yerel yasama meclisleri kurulacaktı.

4)Islahatın gözetimine büyük devletlerle birlikte Balkan devletleri de katılacaktı.

5)Islahat 6 ay içinde yürürlüğe girecek, Osmanlı seferberliği tek yanlı olarak sona erdirecekti.[2]

Osmanlı hükümetinin bu taleplere olumlu cevap vermesi, kamuoyunda ateşli milliyetçi rüzgârların yoğunlaştığı da dikkate alınırsa, neredeyse imkânsızdı.

9 Ekim 1912’de önce Balkan devletlerinin en küçüğü olan Karadağ, 17 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan savaş ilan etti. Savaş patladı. Balkanlar’daki Türk orduları daha ilk hamlede ikiye bölündü. Ardı ardına yapılan meydan muharebelerinin hepsinde Osmanlı ordusu ağır yenilgiye uğradı. Garp ordusu, 23-24 Ekim’de Komanova’da Sırplara yenildi, Manastır’a çekildi. 8 Kasım’da Yunan ordusu Selanik’e girdi. Yunan donanması, son Osmanlı adalarını ele geçirdi.

Doğu Trakya ordusu da hazırlıksızdı ve ilk taarruz karşısında Bulgarlara yenildi, Vize-Burgaz üzerine çekildi. 29 Ekim’de Lüleburgaz muharebesinde bir kez daha yenildi. Bulgar ordusu, İstanbul’un savunma hattı olan Çatalca ve Gelibolu yarımadasını tutan Bolayır hattına kadar geldi. 18 Kasım’da Manastır muharebesi durumu perçinledi.

Kuşatma altındaki Yanya Yunanlara, İşkodra Karadağlılara, Edirne ise Bulgarlara direnmeye çalışıyordu.

Balkan Savaşı’nda Trakya’da, Lüleburgaz harp sahasında gördüklerini anlatan Matin gazetesi başyazarı Stefan Losannes’in yazdıklarından bir bölüm, Türk ordusunun içinde bulunduğu durumu anlatıyor:

“…Lüleburgaz harbi dört gündür devam ediyordu. Bu dört gün zarfında Türk Ordusu Başkumandanı [Trakya Şark Ordusu Komutanı] Abdullah [Kölemen] Paşa umumi karargâhı olan Sakız Köyü’nde küçük bir evde kapanmış kalmıştı.

29 Ekim akşamı Daily Telegraph gazetesinin harp muhabiri Ashmead Bartlett, uzun gezileri sırasında kendisini orada tesadüfen buldu. Başkumandan açlıktan ölüyordu. Emir subayları evin fakir bahçesindeki toprağı adeta tırnaklarıyla kazarak bir iki mısır kökü çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu kökleri bir parça unla bulamaç gibi pişiriyorlardı. İşte bir orduya kumanda eden zatın yiyeceği bundan ibaretti…

Bartlett acıdı, yanlarındaki birkaç kutu konserveyi verdi. Üç gün mütemadiyen paşayı besledi. Abdullah Paşa, ‘Siz olmasaydınız ayakta duramayacaktım’ demiştir.

Osmanlı Ordusu Başkumandanı yiyecek bulamadığı gibi haber de alamıyordu. Denilebilir ki, harbin devam ettiği dört gün zarfında ne olup ne bittiğini hiç haber alamamıştır. Ordusunun sağ kanadı nerede? Bunu ancak biliyordu. Ama bu feci mücadelenin hiçbir safhasını öğrenememiş, hiçbir anında emir vererek müdahale edememiştir. Harp cephesi 50 km’yi buluyordu. Bu harp hattı ile bağlanmak için Abdullah Paşa’nın elinde ne telgraf, ne telsiz, ne muharebe telefonu, ne otomobil, ne uçak, ne bir şey vardı. Hattâ yaverlerini dörtnala koşturacak bir şoseye bile malik değildi.

Başkumandana haber getirmek için ateş hattına gönderilen birkaç süvari ya bir şey görmemiş ya da dönmemişlerdi. Abdullah Paşa, sol kanadının çekildiğini, sağ kanatta Mahmut Muhtar Paşa’nın olağanüstü bir cesaretle dayandığını ise ancak sezgi suretiyle biliyordu. Nihayet 31 Ekim sabahı atına binerek birkaç km ilerledi. Ama ilk kaçaklara rast gelip, sol kanadın bozulduğunu kesin olarak anlayınca, dayanmakta olan merkez ve sağ kanatlara da çekilme emri verdi. Hâlbuki merkezde Şevket Turgut Paşa dayanıyordu ve taarruza geçmek üzere idi. Sağ kanadı da yerindeydi. Abdullah Paşa neden sonra verdiği emrin yanlışlığını anlayarak onun aksine emir gönderdi ama iş işten geçmişti. İkinci Kolordu dört günden beri harp içinde idi. 24 saattir hiçbir şey yememişti. Hemen yüz geri etti ve askerler, arkadaşlarının cesetleriyle örtülmüş çamurlu tarlalar boyunca çekilmeye başladılar. Bir daha da bir savunma hattı kuramadılar. 31 Ekim akşamı Osmanlı ordusu adeta bir sel gibi geriye akıyordu. Ordu namına ovada, çeşitli yollardan, yolsuz bölgelerden Çatalca’ya doğru akıp giden kaçak dalgalarından başka bir şey kalmamıştı.

Topçular toplarını, cephane sandıklarını bırakıyorlardı. Mekkâreciler hayvanlarını terk ediyor yahut biraz et yemek için kendi hayvanlarını öldürüyorlardı. Piyadeler tüfeklerini atıyorlardı. Ama Bulgar ordusu da bitkindi. İlk müsademede süvarilerini kaybetmişler, son savaşta da en son ihtiyatlarını ateşe sokmuşlardı. Ellerinde bir tabur bile taze asker yoktu. Bunun için Türk ordusunun kalıntıları hiçbir saldırıya uğramadan o ovalarda başıboş dolaşmış, gerilemişlerdi. Yalnız bir gece içinde yüz bin kişinin felaketi, bozgunluğu üstüne en meşum, en korkunç bir hayal kanatlarını germişti: Açlık…

Daha garibi, bozgun haberini İstanbul, Londra’dan, Paris’ten daha sonra alabildi. İstanbul’da bu harbe ait resmi tebliğ ancak 4 Kasım sabahı, yani dört gün sonra yayımlandı.”[3]

Çekilen Osmanlı ordusunu, geriden ikinci bir dalga takip etmektedir: Göçmenler…

Sırp, Karadağ, Bulgar ve Yunan askerlerinin işgal ettiği yerlerde katliamlar başlamıştır. Öldürülen, asılan, parçalanan Müslümanlardan geri kalanlar çoluk çocuk, geriye, İstanbul’a doğru akmaktadır.

Prof. Dr. Sina Akşin de bu ağır yenilginin nedenlerini sorgularken, Osmanlı’nın silah ve teçhizat bakımından karşısındakilerden çok da geri olmadığının altını çiziyor ve acı gerçeğe işaret ediyor:

“…Öyle anlaşılıyor ki, iletişim ve ikmal bakımından, sevk ve idare (komutanlık) bakımından, savaş azmi bakımından onlar üstündü. Yenilginin baş sorumlusu Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa’ydı.

Tabii genel, siyasi sorumluluk Nazım’ı o mevkiye getiren Ahmet Muhtar ve Kamil paşalarındır. Şu bakımdan da sorumludurlar ki, böyle bir ölüm kalım mücadelesinde bile İttihat ve Terakki’ye karşı kavgadan vazgeçilmemiş, bir ulusal birlik havası yaratılamamıştır.[4]

29 Ekim’de Ahmet Muhtar Paşa istifa ettirildi, Kamil Paşa sadrazam oldu. Osmanlı Devleti büyük devletlerden mütareke konusunda istediği yardımı alamayınca, doğrudan Bulgar Kralı’na başvurdu.

Çatalca hattına yüklenen Bulgarlar, kesin sonuç alamayacaklarını anlayınca mütarekeye razı oldu.

16 Aralık’ta toplanan Londra Konferansı’nda Balkan devletleri Tekirdağ’ın doğusundan geçen bir hattı takiben bu hattın doğusu ve Gelibolu yarımadası dışında bütün Rumeli’nin ve Ege adalarının kendilerine verilmesini istediler. Taleplere Edirne vilayeti ve Girit adası da dâhildi. Edirne ve Girit konusundaki anlaşmazlık nedeniyle görüşmeler 6 Ocak 1913’te yarıda kaldı. Büyük devletlerin Londra büyükelçileri hemen bir araya geldi.

17 Ocak’ta İstanbul hükümetine ortak bir nota vererek Edirne’den ve adalardan vazgeçilmesini istediler. Bu arada büyük devletler Ege adalarını da Yunanlara bırakmıştı.

Mebusan Meclisi dağıtılmış olduğundan, kararın sorumluluğunu paylaşmak üzere geleneksel yöntemle devletin ileri gelenlerinden oluşturulacak bir Şura-yı Saltanat’a danışma kararı alındı. 22 Ocak’ta sarayda toplanan bu şurada, Kamil Paşa Edirne ve İstanbul’un kuşatılmış olduğunu, savaş ya da barışa karar vermek gerektiğini söyledi. Ezici bir çoğunluk “barış” dedi. Bu karar net olarak Edirne’nin gözden çıkarılması demekti.

Babıâli Baskını

Ortalık böylesine karışıkken, hemen ertesi gün İttihat ve Terakki, Babıâli baskını adı verilen darbeyle iktidarı ele geçirdi…

23 Ocak 1913 günü İttihatçılar Edirne için sloganlar atarak Babıâli ’ye yürüdü. Şevket Süreyya Aydemir bu sahneyi, “…Aslında 30-40 kişilik bir İttihatçı grubunun, başlarında beyaz bir ata bindirilen Enver Bey olduğu halde başardıkları bu baskın, yakın tarihimizin heyecan verici bir olayı olarak daima hatırlanacaktır”[5] cümlesiyle anlatır.

Babıâli baskınının ilk anlarında bazı mukavemetler oldu. Sadaret Yaveri Yarbay Nafiz Bey odasından fırlayınca vuruldu, sonra Harbiye Nazırı’nın yaveri Tevfik Bey aynı akıbete uğradı. Bakanlar Kurulu toplantısından dışarı fırlayan Harbiye Nazırı Nazım Paşa, “Siz beni aldattınız” diye çıkışırken, İttihatçı silahşor Yakup Cemil’in tabancasından çıkan kurşunla yere serildi. Söylentiye göre İttihat ve Terakki Nazım Paşa’nın desteğini kendisini sadrazam yapma vaadiyle elde etmişti.

Enver Bey, yanına birkaç silahşor alarak doğrudan Bakanlar Kurulu toplantısının yapıldığı salona daldı. Diğer nazırlar (bakanlar) sağa sola kaçıştığından, masasında tek başına oturmakta olan ihtiyar Sadrazam Kamil Paşa’nın önünde ve odanın tam ortasında esas duruşta selam verdi, “Millet sizi istemiyor, istifanızı yazınız”[6] dedi.

Sadrazam Kamil Paşa direnmedi, istifasını yazdı. Enver Bey, yazıyı alıp derhal padişaha götürerek, sadarete Mahmut Şevket Paşa’nın atanmasını sağladı.

Babıâli baskını, Avrupa’da çok olumsuz karşılandı. Balkan devletleri 28 Ocak’ta Londra Konferansı’na son verildiğini duyurdu. 30 Ocak’ta ise Bulgarlar, 3 gün sonra süresi bitecek mütarekeye son verildiğini açıkladı:

“Mahmut Şevket Paşa hükümeti, 30 Ocak’ta büyük devletlerin notasına cevap verdi. Edirne’nin Osmanlı’nın ikinci başkenti ve bir Müslüman kenti olduğu hatırlatılıyor, kentin Meriç’in sağ kıyısındaki topraklarının verilebileceği, adaların kaderinin de, Anadolu’nun savunma ihtiyaçları gözetilerek Batılı devletlerin kararına bırakılabileceği belirtiliyordu. Ama Osmanlı hükümetinin Batılıları şaşkınlığa uğratacak talepleri de vardı. Osmanlı hükümeti, gümrük bağımsızlığı, ticarette eşitlik, Osmanlı’da oturan yabancıların vergiyle yükümlü tutulmaları, ilk etapta gümrük vergilerinin yüzde 4 artırılması, yabancı postanelerin ve genel olarak kapitülasyonların kaldırılması isteniyordu. İşte bunun için Avrupa İttihat ve Terakki’ye illet oluyordu. Türklerin Rumeli’den büyük ölçüde kovulması, Edirne’nin Osmanlı’dan alınması söz konusuyken, onlar kalkıp bir de iktisadi bağımsızlık istiyorlardı.”[7]

Bulgarlar savaşı yeniden başlattı. Yeni hükümet durumdan umutsuzdu, para da yoktu. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, genç subayların ısrarı üzerine Bolayır’da bir harekât yapmaya karar verdi. Gelibolu yarımadasında bulunan Mürettep Kolordu taarruza geçerken, 10. Kolordu da Şarköy’e, Bulgarların gerisine denizden çıkarma yapacaktı. Böylece Bulgarlar iki ateş arasında kalacaklardı. Mürettep Kolordu, kararlaştırıldığı gibi 8 Şubat’ta taarruza geçtiği halde, 10. kolordu’nun çıkarması gecikti, ancak akşam vakti gerçekleşebildi. Böylece Bulgarlar önce birinci sonra da ikinci hareketi durdurabildi.

Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanı Ali Fethi Bey idi, kurmay heyetinde arkadaşı Mustafa Kemal Bey de harekât şube müdürü olarak bulunuyordu. 10. Kolordu’nun kurmay başkanı ise Enver Bey’di. Başarısızlık karşısında iki kolordunun birbirini eleştirmesi, kurmay heyetlerindeki Enver Bey’le Ali Fethi Bey ve Mustafa Kemal Bey arasında karşılıklı suçlamaya dönüştü.

Dr. Rıza Nur’un doğruluğu çok tartışılan anılarını esas alan Kadir Mısıroğlu’nun, sırf Mustafa Kemal’i eleştirebilmek adına bu harekâta ilişkin yazdıklarını ve işin doğrularını birkaç paragraf sonra aktaracağız…

26 Mart’ta Edirne kahramanca bir direnişin ardından çaresiz Bulgarlara teslim oldu. 1 Nisan’da Edirne’yi Osmanlı’nın sınırı dışında bırakan Midye-Enez hattı yeni sınır olarak kabul edildi, 30 Mayıs’ta da buna uygun olarak Londra Barış Anlaşması imzalandı.

Karşı darbe girişimi

Edirne’nin kesin olarak elden çıkacağının anlaşıldığı günlerde, bu kez de muhalefettekilerin aklına “darbe” fikri düşmüştü.

İttihat ve Terakki, Edirne’yi kurtaramamıştı ama kendi iktidarını korumakta muktedirdi. Muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fedailerinin ilk darbe teşebbüsü kolayca engellendi.

Aslında 11 Haziran’daki ikinci darbe teşebbüsü de iyi planlanmamıştı ama Harbiye Nezareti’nden Babıâli’ye gitmekte iken otomobilinin yolu kesilen Sadrazam Mahmut Şevket Paşa, Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşları tarafından öldürüldü. Darbenin diğer gerekli adımları atılamadığından Mahmut Şevket Paşa öldürüldüğüyle kaldı…

İttihat ve Terakki’nin bu cinayete tepkisi çok sert oldu. Mahmut Şevket Paşa’yı katleden Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşlarının, Beyoğlu’nda bir İngiliz kadının evinde kaldıkları anlaşıldı. İngiliz Elçiliği arama izni vermemesine rağmen Kazım ve arkadaşları iki saat süren çatışmanın ardından yakalandı ve idam edildi. İdam edilenler arasında hem damat hem de Fransız uyruklu olan (Tunuslu) Salih Paşa da vardı. Çok sert tedbirler alındı -sağcı bir parti olarak nitelendirebileceğimiz- muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fiilen tasfiye edildi. İttihat ve Terakki artık saray da dinlemiyordu, kapitülasyon hukuku da…

Bu tavırların Avrupa devletlerince nasıl olumsuz ve düşmanca karşılandığını tahmin edebilirsiniz. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden 19 gün sonra, 30 Haziran tarihinde, şans bu kez Osmanlı’ya güldü. Çünkü Balkan devletleri Osmanlı’dan aldıkları ganimeti paylaşamamışlardı. Bulgaristan kendi müttefiklerine saldırdı ama yenilgiye uğradı.

1.Balkan Savaşı denen bu mücadele sırasında Bulgarlar Doğu Trakya’yı boşaltmışlardı. Bulgarların çaresiz durumundan güç alan Osmanlı ordusu da Londra Antlaşması’nda sözü edilen ve hakkı olan Enez-Midye hattına ilerledi. Babıâli, Edirne üzerine yürümeye karar verdi. Hızla harekete geçen Çatalca Ordusu ve Bolayır Kolordusu, Doğu Trakya’ya daldı. İstanbul’dan gelen kuvvetin başında Yarbay Enver Bey vardı, Bolayır kolordusunun kurmay başkanı da Binbaşı Mustafa Kemal Bey’di. 20 Temmuz 1913’te Türk kuvvetleri direniş göstermeyerek çekilen Bulgar kuvvetlerini sürerek Edirne’ye girdi. İlk giren kıtalar Bolayır kolordusunun öncüleri (Kuşçubaşı Eşref Bey komutasındaki gönüllüler) olarak görünmekle birlikte, İttihat ve Terakki Edirne’nin kurtarılışının şerefini Enver Bey’e mal etti. Yapılan anlaşmalarla Balkanlarda barış yeniden sağlandı. Türk sınırları, bugün Yunanistan’la sınırımız olan Meriç nehrinin 15-20 kilometre batısından geçiyordu. Meriç’in batısındaki bu topraklar 1. Dünya Savaşı öncesi, Almanların baskısıyla Bulgaristan’a terk edildi.

18 Aralık 1913’te Enver Bey albaylığa yükseltildi, iki hafta sonra da 1 Ocak 1914’te tuğgeneralliğe terfi ettirilerek paşa yapıldı. 1909’da Osmanlı Padişahı Sultan Reşat’ın 12 yaşındaki yeğeni Naciye Sultan ile nişanlanmış olan Enver Bey’in nikâhı 1911’de kıyılmıştı. Enver Bey, Edirne’yi aldıktan sonra evlilikte ısrar etti, Naciye Hanım buluğa erince, 1914’te evlendiler. İttihat ve Terakki içerisindeki gücünü her geçen gün artıran Enver Paşa, 1915 yılı içerisinde iki kez daha rütbesi yükseltilerek tümgeneral ve ardından korgeneral olacaktır.

1913’te Mustafa Kemal Bey ise binbaşıydı. Bu rütbesi Sofya’da ataşemiliter görevini yürütürken yarbaylığa yükseltilecektir.

Polemiğin sonu yok

Edirne’nin kurtarılması için planlanan ve yukarıdaki satırlarda kısaca değindiğimiz kurtarma harekâtı da, malum kişilerin kalemleriyle polemik konusu haline getirilmiştir.

Mustafa Kemal hakkındaki dayanaksız iftiraları müthiş bir titizlikle derleyip, iddiaları belgelerini de ortaya koyarak tek tek çürüten Turgut Özakman’ın “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele” kitabında verdiği sıraya uyarak, iddiaları ve gerçekleri bir kez daha dikkatinize sunalım:[8]

Dr. Rıza Nur, “Balkan Harbinde son devrede Bulgar ordusu Tekirdağı’nda ve daha yukarılarda bulunuyordu” diye yazıyor. Doğrusu, Tekirdağ’ın yukarıları değil, Çatalca savunma hattının karşısı olacaktır. Aynı şekilde, “Tarafımızdan Gelibolu yarımadasına bir ordu gönderilmişti. Bunun erkân-ı harbi (kurmayı) Ali Fethi (Okyar) ile M. Kemal’di” cümlesini de, ordu değil kolordu diye düzeltmek gerekiyor. Üstelik Binbaşı Ali Fethi Bey Kolordu Kurmay Başkanıdır. Binbaşı Mustafa Kemal Bey ise Harekât Şubesi Müdürü.

…Enver’in tertibi üzere aynı zamanda bunlar da Bulgarlara hücum edecekler, Bulgar tümenlerini mahvedeceklerdi. Tertip yapıldı. Fakat Enver’in hücumunu beklemeden M. Kemal Bulgarlara hücum etti ve perişan olup kaçtı.

Doğrusu şöyledir: Plan Enver Bey tarafından değil, Başkomutan vekilince hazırlanmıştır.

Özetlersek:

“Hurşit Paşa komutasındaki 10. Kolordu (Kurmay Başkanı Yarbay Enver Bey) 8 Şubat günü Şarköy’e çıkarma yapacak ve Gelibolu’daki Mürettep Kolordu ile birlikte Bolayır karşısında bulunan Bulgar tümenine taarruz edilecek. Amaç Bulgar ordusunun geri çekilmesini sağlamak ve Edirne’yi kurtarmak. Mürettep Kolordu, kararlaştırılan günde (8 Şubat 1913) iki tümeniyle (Nizamiye Tümeni ve 27. Şam Tümeni) taarruza geçer. Fakat 10. Kolordu, çıkarma gemilerinin 4-5 saat gecikmesi yüzünden, kararlaştırılan zamanda Şarköy’e çıkarma yapamaz. Patlayan fırtına da çıkarmayı zorlaştırır. Ertesi sabaha kadar ancak bir tümenin çıkarılması tamamlanabilir. Bu arada Mürettep Kolordu, Bulgarların Marmara kıyısındaki kanadını geri atar ama sisli bir havada Bulgar mevzilerine giren 27. Şam Tümeninin Arap askerleri savaşı bırakıp çapulculuğa kalkar, Bulgar ihtiyatlarının karşı taarruzu ile dağılıp kaçmaya başlarlar. Bu düzensiz çekilme Şam Tümeninin diğer birliklerine de yayılır. 10. Kolordu da zamanında yetişip taarruza geçemeyince, Nizamiye Tümeni de geri alınır. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, 10. Kolordu’nun karaya çıkan tümeninin de geri çekilmesini emreder. Harekattan bir sonuç alınamaz.[9]

Olay budur. Bir kolorduyu, kolordu komutanı ve hattâ kurmay başkanı dururken, harekât şubesi müdürünün hücum ettirdiğini ileri sürmek tümüyle mantık dışı.

Yanlış yorumlar aynı hızla devam ediyor:

“…M. Kemal’in bu hıyaneti yapmasının sebebi, Enver’in şeref kazanmaması, bu şerefi kendisinin almasıdır. Ne fecidir. Bizde böyle hıyanetler cezasız kalır.”[10]

İyi ki “bizde hıyanetler cezasız kalıyor”, yoksa ilk faturayı bizzat Rıza Nur’un ödemesi kaçınılmaz olabilirdi. Çünkü Balkan Savaşı sırasında Rıza Nur yurt dışındadır. Savaştan 5 yıl sonra 1918’de Türkiye’ye döner. Savaşa ilişkin bölük pörçük öğrendiklerini de olaylardan 14 yıl sonra 1927’de yazarken iyice karıştırıp çarpıtır. Milli Mücadele ile ilgili yazdıkları da aynı çerçevededir.

Rıza Nur’un yazdıkları Mustafa Kemal’in aleyhinde ya! Kadir Mısıroğlu da bu muhteşem(!) fırsatı kaçırmaz, bu sözde bilgiden kıyasıya yararlanıp yanlışları derinleştirerek “Hilafet” adlı kitabında şöyle yazar:

“…Mustafa Kemal, Balkan Harbi gibi erken bir devrede, Şarköy çıkarması sırasında uğradığı bozgun ve sebep olduğu büyük kayıp (22.000 kişi) yüzünden Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir.”[11]

Bir tek cümlede kaç yanlış birden var, acaba önce hangisini düzeltmeli! Bir kolordunun yenilgisi Harekât Şube Müdürü’ne yüklenir mi? O kolordunun komutanı, kurmay başkanı, ayrıca tümenlerin de komutanları yok mu?

Keşke hiç yaralı-şehit olmasaydı ama zayiat da Mısıroğlu’nun yazdığı gibi 22 bin kişi değildir. 15 subay ve 867 er şehit olmuş, 41 subay ile 1801 er yaralanmıştır. Aynı savaşta kayıp er sayısı da 55 olmak üzere, toplam zayiat 2.679 kişidir.

Mürettep Kolordu ile 10. kolordu yetkilileri arasında gerçekten de tartışma çıkmış, olay Başkomutan Vekiline ve hattâ Sadrazama kadar yansımış, Enver ile M. Kemal’in arasındaki soğukluk daha da artmıştır ama M. Kemal Sofya’ya sürgün edilmez, tersine 1. Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanlığına getirilir. 22 Temmuz 1913’ten itibaren, 1. Mürettep Kolordu Komutanlığına vekâlet de edecektir. Mustafa Kemal Bey’in Sofya’da ataşemiliterliğe atanması, söz konusu olaydan 6 ay sonra, 27 Ekim 1913’tedir.

Enver Bey de, bu olaydan ancak 9 ay sonra, Ocak 1914’te paşa ve Harbiye nazırı olacaktır. Başkomutan vekilliği ise savaşa girdikten sonradır. Kısacası, “Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir” cümlesinde tutarlı hiçbir nokta yoktur. Mısıroğlu bu iddialarını Lozan adlı kitabında da genişleterek tekrarlıyor. Kolordu Kurmay Başkanı Binbaşı Ali Fethi Bey’in başarısızlığın sebeplerini detaylarıyla açıklayan broşürünü de -hangi derin askeri bilgisiyle olduğu bilinmez- “gösterdiği sebepler askeri ve mantıki bakımdan tatminkâr (doyurucu) değildir” diye reddediyor ve şu cümleyi ekliyor:

Dr. Rıza Nur, Bolayır Kolordusu’nun bozgununun, Mustafa Kemal ve Fethi beylerin, Edirne’nin geri alınması şerefini Enver Paşa’ya kaptırmamak gayesinden doğmuş dehşetli bir bozgun olduğunu kaydetmektedir.[12]

Edirne için bir yarış vardır ama Rıza Nur’un sözünü ettiği tarihte değil… Bu yarış bir bozgunla ilgili değil, Edirne’nin kurtulduğu güne ilişkindir. Bolayır olayından tam 5,5 ay sonra 22 Temmuz 1913’tedir. Turgut Özakman, bu yarışın ayrıntısını yazan 2. Mürettep Kolordu Komutanlığı Emir Subayı İ. Hakkı Okday’ın anılarını şöyle aktarıyor:

“…Edirne’yi Bulgarlardan geri almak gayesiyle harekete geçtik. Kolordu bu ileri harekâtında ciddi bir Bulgar mukavemeti ile karşılaşmadı. Kaçan Bulgarları kovalamaktaydık. Ara sıra ufak tefek artçı çatışmaları oluyordu ama önemli bir savaş da vermiyorduk. Kahraman Edirne’yi Bulgar pençesinden kurtarmak, bu gazi şehri yeniden fethetmek şeref ve neşesi içinde uçuyorduk. Kolordu Edirne’ye 10 km. yaklaşmıştı ki, arkamızdan tozu dumana katarak yaklaşan bir otomobil içinde bulunan Hürriyet Kahramanı Enver Bey, yanımızdan hışımla geçti ve Edirne istikametinde uzaklaştı. Bu suretle ‘Edirne Fatihi’ unvanını kazanmış oldu. Hâlbuki Edirne’ye yaklaşıncaya kadar Bulgar kuvvetlerini kovalayan, dümdar (artçı) savaşlarını veren bizim kolordu idi. Enver Bey o sırada başka bir kolordunun (Doğrusu: Sol kanat ordusu) Kurmay Başkanı bulunuyordu. Fakat fırsatı kaçırmak istememiş, Edirne’yi geri alma şerefini başkalarına mal etmeyi hazmedememiş, arkamızdan bir otomobile atlayıp, biz Edirne’ye 10 km. yaklaşmış olduğumuz bir sırada, bizim kolorduyu geride bırakarak, Edirne’ye giren ilk komutan sıfatıyla Edirne’nin fuzuli fatihi olmak hevesine kapılmıştı.”[13]

Kısacası Rıza Nur bir balon uçurmuş, Kadir Mısıroğlu da havada kapıp, biraz daha şişirmiş. Çünkü amaç Mustafa Kemal’in asker yanını da örselemek ama bu da yetmez ki! Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ndaki rolünü de iyice küçültmek gerek. Turgut Özakman’ın yakaladığı detaya ve asıl komediye hazır olun! İ. Hakkı Okday’ın yukarıda alıntı yaptığımız anılarını yayımlayan kişi de, kendi kitabında bu bilginin tam aksini yazmaktan çekinmeyen Kadir Mısıroğlu’dur. Önsözünde “Gördüklerini bir objektif sadakatiyle tespit ve ifade etmiştir” diye övdüğü yazarın kitabını okumadığı anlaşılıyor. Eğer kitabı okuduysa ve bu konuyu ele alırken gerçeğin tam tersine cümleler yazıyorsa, nedenini siz tahmin edebilirsiniz…

Balkan savaşlarından çıkan dersler

Rumeli’nin elimizden çıkması İstanbul’da ve Anadolu’da büyük üzüntü yarattı. O günler bir yandan çöküntünün yarattığı şok, bir yandan da ümit ve uyanışın birbirine karıştığı günlerdi. Turancılığın, tarih ve coğrafya kavramı olarak mektep ve üniversite gençliği arasında heyecan yarattığı bir dönemdir.

“İttihat ve Terakki, komitacı sert ve tedhişçi bir partizanlığın yanı sıra yeni gelişen Türk milliyetçiliğini de tutarak gençler ve aydınlar üzerinde nüfuz ve itibarını genişletmişti. Bu duygu ve fikir akımında, Ziya Gökalp gibi çok cepheli bir fikir ve siyaset adamının İttihat ve Terakki saflarında ve parti merkez komitesinde yer almış bulunması, İttihat ve Terakki’nin doğru ve yanlış diğer teşebbüslerinin de gençler ve aydınlarca hoş görülmesi veya kabul edilmesi gibi bir şans oluşturdu.

Bu gibi gelişmelerin yardımıyla, Balkan Harbi sonu ve Birinci Dünya Harbi arasındaki 13 aylık zamanı, Rumeli’nin kaybına ve pek çok maddi zorluklara rağmen İttihat ve Terakki’nin, siyaseten yeniden yerleşme devri saymak pek hatalı olmaz. Aynı devir Enver paşa’nın ikbalinin de hiç şüphe yok ki en parlak devridir.”[14]

Enver Paşa’nın, ordunun gençleştirilmesi, düzenlenmesi yolunda ve hayatının belki de tek ve münakaşa götürmez başarılı çalışması, 1. Dünya Savaşı’nın gün be gün yaklaştığı dönemde, Türk ordusu için büyük önem taşımıştır.

Mustafa Kemal’e gelince… Sofya’da ataşemiliter olarak görevine devam etmektedir. Mevcut gidişattan mutsuzdur. Çünkü Balkan Savaşı ve sonuçlarının etkisi altındadır. Balkan Savaşı, onun daha Selanik’teyken savunduğu, fakat İttihat ve Terakki’nin ve bilhassa Enver Bey’in hoş görmedikleri öngörüşlerini doğrulamıştır.

Onun daha 1908’de İttihat ve Terakki kongresinde ortaya atıp, her yerde ve her zeminde cesurca savunduğu (ordunun ve subayların siyasetten ayrılması) görüşü eğer kabul edilseydi, Balkan Savaşı’nda belki zafer kazanılamazdı ama yenilgi bu denli çirkin ve geniş olmazdı.

Mustafa Kemal’in henüz yüzbaşı iken Selanik’te şiddetle savunduğu (ordunun bir yakın harbe hazırlanması) görüşü de layıkıyla itibar görmemişti. Hele harp içinde stratejik başıboşluk… Bunu kesinlikle affetmiyordu.

“…O daha kurmay yüzbaşı iken, kendisince muhakkak olan bir Balkan harbi için, şimdi bir “büzülme stratejisi” diyebileceğimiz planlar tasarlamıştı. Gerçi resmi yetkisi dışında ve tamamen şahsi olmakla beraber, yakınlarına, arkadaşlarına bunu hararetle anlatmaya çalışmıştı. Batı Rumeli’de ordu hem kuzeyden, hem güneyden merkez çekirdeği üzerine, Vardar-Selanik-Manastır hattı üzerine çekilecek, toplanacaktı. Bu büzülme, kumanda birliğini, kuvvetlerin merkezileştirilmesini ve sonra en lüzumlu ve tehlikeli düşman kolları üzerine belki de ayrı ayrı saldırmayı sağlayacak, hele inisiyatifi tamamen elde bulunduracaktı. Özetle ilk adımda toprak terkine dayanan, cüretkar fakat hareketli bir plan..Doğu Trakya’da ise, önce yine Kırklareli-Edirne hattında kuvvetlerin toplanmasına ve sonra Bulgaristan üstüne toplu bir taarruza dayanan aktif bir plan.[15]

Bu öngörülerine kıymet verilmemesini içine sindiremiyordu. Yaşanan bozgun, ona göre yüz karası idi. Tarihte hiçbir ordu bu kadar kısa zamanda bu kadar kötü dağılmamıştı.

Siyasetin ordu içinde subaylar arasına saldığı parçalanmanın yıkıcı etkisini o çok önceden sezmiş, ordunun siyasetten ayrılmasını kendini feda edercesine savunmuş, bu fikri kabul görmeyince de İttihat ve Terakki’den ayrılmıştı.

Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’in görüşleri doğru çıkmış, siyaset ordunun kumanda kadrosunu parçalamış, moral yoksunu birlikleri başıboş yığınlar haline getirmişti. Zaten ve fiilen elden çıkmış olmakla beraber Bulgaristan Doğu Rumeli’sinin, Bosna-Hersek’in, Girit’in kaybı, Trablusgarp-Bingazi’nin İtalyanlara geçişi, şimdi de Doğu Trakya haricindeki bütün Avrupa topraklarının kaybı. Çok hazin bir tablodur…

Yeni ordu için önemli adım

Osmanlı Devleti, ordunun ıslahı ve yenileştirilmesi için birçok defalar girişimlerde bulunmuştu. Bunun son örneklerinden biri de, büyük hezimetin yaşandığı Balkan Savaşı’nın sonunda ortaya kondu. Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığıyla beraber geniş bir ıslah planı ele alındı. Çünkü özellikle yüksek komuta kadrosu hastaydı. Mahmut Şevket Paşa öldürülünce, teşebbüsü Ahmet İzzet Paşa ele aldı. Yüksek kadrodan 300 kadar subayın tasfiyesi söz konusuydu. Enver Paşa Harbiye Nazırı olunca bu liste değişti, anlaşıldığına göre 1200-1500 arasında yüksek ve orta rütbeli subay ordudan çıkarıldı. Islahat hareketlerinin asıl önemli olanı ise Liman von Sanders’in başında bulunduğu bir Alman ıslahat heyetinin Türkiye’ye gelmesiydi.

“…Enver Paşa’nın bütün askeri, siyasi hayatında, Türkiye’ye yapmış olduğu tartışma kabul etmez hizmet, ordunun gençleştirilmesi ile orduda gerçek bir disiplinin yerleştirilmesi olsa gerektir. 1912-1913 Balkan Harbi’nde başsız bir kalabalık halinde dağılan Osmanlı ordusundan, 1914-1918 harbinde -bu harbe girişimiz meseleleriyle harbin gayeleri ve neticeleri konuları dışında- bütün yokluklara rağmen gösterdiği intizam ve disiplin, bu ıslahat ve gençleştirme hareketinin eseri olsa gerekir.

…Bu ordu artık bir yıl önce ve Balkan Harbi’ndeki ordu değildir.[16]

Büyük hezimetin sonuçları

Osmanlı Devleti’nin, Balkan Savaşı’nın bitişi (29 Eylül 1913) ile 1. Dünya Savaşı’na girişi (29 Ekim 1914) arasındaki nefes alma devresi ancak 13 ay sürmüştür. Balkan Savaşları’nın genel sonuçları şöyle özetlenebilir:

-Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki hâkimiyeti sona erdi, Ege Adaları ve Makedonya elden çıktı.

-Birinci Meşrutiyetten beri geçerli olan Osmanlıcılık görüşü önemini yitirdiğinden Türkçülük politikası etkili olmaya başlamıştır.

-Bugünkü Türk-Bulgar sınırı büyük ölçüde tespit edildi.

-Yüz binlerce Türk, asırlardır yaşadıkları toprakları terk ederek Doğu Trakya ve Anadolu’ya göç etti. Yerlerinde kalanlar ise büyük baskı ve zulüm gördü.

-İttihat ve Terakki, orduda ıslahat gerektiğini anladı. Orduyu ıslah için Almanya’dan subaylar getirildi.

Balkan Savaşı’nın bitmesi, Osmanlılar açısından sorunları çözmedi, aksine problemler arttı. Çünkü ortada her an çöküşü muhtemel bir imparatorluk vardı. Olası ganimet büyük olduğundan, Osmanlı’nın kendi müttefikleri de dâhil tüm devletler, payına düşecek toprak ve ekonomik hakların hayalini kurmaya başlamıştı. Dünyanın ve Türkiye’nin kaderi üzerindeki bulutlar her geçen gün daha da koyulaştı… Dünya adım adım savaşa sürükleniyordu… Bu savaş, sonuçları itibarıyla Osmanlı’nın da sonu olacaktı…

Tayfun ÇAVUŞOĞLU

KAYNAKLAR

  • Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, İş Bankası Yayınları, 10. Baskı, 2007
  • Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1-2-3, Remzi, 1999, 18. Basım
  • Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul 2014
  • Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi, 4. Basım, Ekim 2005; “Diriliş – Çanakkale 1915”, Bilgi, 2. Basım, Mart 2008; “1881-1938 Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi”, Bilgi Yayınevi, 3. Basım, Eylül 2009

[1] Bu makalenin derlenmesinde genel olarak yararlanılan kaynak: Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2014

[2] Kısa Türkiye Tarihi, s.75

[3] Stefan Losannes, Matin Gazetesi Başyazarı, “Hastanın Başı Ucunda – Kırk Gün Muharebe” (Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.156) – Fransız gazetecinin kitabının çevirisi Siracettin (Hasırcıoğlu) Bey’e ait, baskı ise 1331’de (miladi 1914) İstanbul’daki İfham Matbaası’nda yapılmış. İsmail Eren’in Balkan Savaşları’na dair bibliyografya içerisinde saydığı kitapta önemli bilgiler yer alıyor.

[4] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.76

[5] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.159

[6] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tk Adam’, Cilt 1, s.160

[7] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.78

[8] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91-94

[9] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91

[10] Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım”, 2.C, s.407 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)

[11] Kadir Mısıroğlu, “Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet”, s.142 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)

[12] Kadir Mısıroğlu, “Lozan, Zafer mi Hezimet mi”, 1. Cilt, s.151 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)

[13] İsmail Hakkı Okday, “Yanya’dan Ankara’ya”, s.190 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)

[14] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.169

[15] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.170

[16] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.176

TARİH /// FAİK BULUT : Osmanlı, Lübnan ve Suriye’de terör estirdi mi ???


FAİK BULUT : Osmanlı, Lübnan ve Suriye’de terör estirdi mi ???

Aleviler (diğer adıyla Nusayriler) dağdan şehre inemiyorlardı. İndiklerinde kendilerine özgü sarıkları, puşileri veya benzeri giysileri Sünni kesimin fanatikleri tarafından ateşe veriliyordu. Bazen başları veya boyunları yanabiliyordu.

Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, 1 Eyül’de Lübnan Devleti’nin kuruluşunun 100’üncü yıl dönümü dolayısıyla Osmanlı’nın, Birinci Dünya Savaşı sırasında ülkesinde “devlet terörü” estirmesi yüzünden kıtlık ve angarya sonucu yüz binlerce insanın mahvolduğunu söyledi.

Anadolu Ajansı, Türkiye’ye sempati duyan Lübnanlı tarihçi Prof. Dr. Halid el Cundi, Lübnan Müslüman Âlimler Birliği ve Lübnan Türk Kültür Derneği yetkililerinin görüşünü alarak, Cumhurbaşkanı Avn’ın eleştirel tutumuna karşı bir haber-yorum yayınladı. (1 Eylül 2019 tarihli bülten.) Ayrıca AKP Sözcüsü Ömer Çelik, Osmanlı’nın o tarihlerde “terör uygulamadığını” iddia ederek hem Avn’a uyarı niteliğinde bir cevap verdi hem de kendisinin sömürge yanlısı olduğunu ima etti. AKP yanlısı basın da, “Avn’ın sözlerini kasıtlı bularak, “Osmanlı’ya çirkin iftira” (Sabah, 1 Eylül) tarzında manşet haber yaptı.

YAVUZ SULTAN SELİM’İN HALEP FERMANI

Bakalım: Timur, askeri seferi sırasında Suriye’ye de uğramıştır. Halep Kalesi’ni fethettikten sonra kaldığı günlerden birinde, şehrin Sünni din âlimlerini (çoğulu ulema yani din bilginleri) toplayıp huzuruna çağırmış. Onlara, Hz. Ali ile Muaviye meselesinin yanı sıra Kerbela Faciası hakkındaki görüşlerini sormuş. Sünni ulema, ister istemez kendi mezhebinin bakış açısına uygun cevaplarla konuyu gerekçelendirmek istemiş ama Timur, onlara kızıp azarlamış, muhtemelen cezalandırmış. Gerekçelerine ikna olmamış. Çünkü kendisi Ehlibeyt yanlısı bir tutum takınmış. En azından Muaviye’nin Hz. Ali ve evlatlarına haksızlık yaptığını açıkça söylemiş. ( “Timur Alevi mi, Sünni mi, Şii mi?” Atatürkçü Türkçü Sitesi, 6 Ocak 2018)

Timur’la yaşanan Halep’teki o olay üzerine, Sünni kesim arasında büyük bir hoşnutsuzluk belirmiş. Osmanlı ordusu, Mısır seferiyle bağlantılı olarak Halep civarındaki Mercidabık’ta Mısır ordusuyla savaşa tutuştu. Yavuz Sultan Selim’in karşısında Mısır Sultanı (muhtemelen Çerkes asıllı) Muhammed Kansu Gavrî vardı. “Savaşın sonunda Mısır askerleri yenildi ve Sultan Gavrî, Alevi illerine kaçarak dağda gözden kayboldu (onun aşiretine bugün ‘Mehârize’ denmektedir). Sultan Selim, Alevilerin yoğun olduğu Halep şehrine girdi. Bu fırsattan yararlanan Sünni kesimlerden kimi ileri gelenler, Sultan Selim’e gidip Aksak Timur zamanında Halep ve Şam’da Sünnilere yönelik katliamın sebebi olarak Alevileri gösterdiler. Onları şikâyet ettiler. Aslında Yavuz, Mısır’a doğru ilerlerken, kendisini arkasından vuracak kitlesel bir güç, kuvvet istemiyordu. Bu yüzden Alevilerin katledilmesini mezhepsel, siyasal ve askeri açından münasip gördü. Halep’teki bütün ümerâ (emirler, beyler) ve şeyhleri topladı. Alevi ümerâ, mukaddemler (ileri gelenler) ve şeyhler her yerden geldiler… Sultan Selim, (Sünni ulemadan) aldığı fetvaya dayanarak hepsini öldürttü… Ardından diğer Alevilerin din adına katledilmesini emretti!..”

(Rivayete göre-F.B.) Yavuz Selim, “Yarım milyon kadar Türkmen boyunu farklı diyarlardan getirterek Suriye’nin sahil şeridine yerleştirdi. O zamanın Osmanlı siyaset dilinde batı Suriye kıyı şeridi dağlarına kaçan Arap Alevilere ‘sürek’ adını takmışlardı ki, sürgün edilenler, sürülenler (sürek avı: Atlıların avını önüne katarak kovalaması olayı yöre halkı arasında Arapça Sûrâk/Sevarik diye bilinir) anlamına geliyordu.”

“Bu ve benzeri fetvaların Irak’ta yansımaları oldu. Bağdat Rusefa Sünnileri, Kerh bölgesindeki Şiilere saldırarak Alevilerin mallarını yağmalamış, kadınlarını esir almış, büyükleri öldürmüştü.” (27.11.2015 11:50 maximus decimus meridius. Aynı konu başlığı için ayrıca bakınız: Arap Aleviliği sitesi, 7 Nisan 2013.)

Yukarıdaki yorum abartılı ve tartışmaya açık olabilir. Ancak katletme ve tehcir olayını, BBC gibi ciddi bir kaynak teyit ediyor. BBC Radio 4 için hazırlanan programın yapımcısı Damian Quinn, sunucusu Owen Bennet Jone tarafından hazırlanan ve Çağıl Kasapoğlu’nun Türkçeye uyarladığı haber-yorumda şu ibareler yer alıyor: “Aleviler, Osmanlı İmparatorluğu döneminde gördükleri zulüm nedeniyle yıllar boyu kendilerini toplumun dışında tuttu. Yavuz Sultan Selim idaresinde, 15’inci yüzyıl Osmanlı döneminde Alevi din adamlarına Halep’te tuzak kurulduğu ve başları kesilerek öldürüldükleri de Alevi toplumunda zulümlere verilen örneklerden sayılıyor. Akdeniz kıyılarında Lübnan ve Suriye sınırı ile Türkiye’nin güneyine çekilen Aleviler, güçlü Sünni komşularından uzak, yıllar boyu ‘göze batmaktan’, dikkat çekmekten sakınan bir toplum oldu. London School of Economics Üniversitesi Orta Doğu Programı Direktörü Prof. Fawaz Gerges, temeli yüzyıllar öncesine dayanan ‘zulüm ve baskının’ hâlâ Alevi toplumunun üzerinde etkin olduğu görüşünde.” (BBC News Türkçe web sitesi, “Suriye Alevileri: Katliamdan İktidara”, 14 Mart 2013)

Bu sürek avı, Osmanlı’nın son iki yüz yılında Arap Alevilerini kuşatma ve tecrit politikasına dönüştü. Örneğin Aleviler (diğer adıyla Nusayriler) dağdan şehre inemiyorlardı. İndiklerinde kendilerine özgü sarıkları, puşileri veya benzeri giysileri Sünni kesimin fanatikleri tarafından ateşe veriliyordu. Bazen başları veya boyunları yanabiliyordu. Keza dinden imandan çıkmış kâfirler muamelesi gören Arap Alevilerine Kuran satılmıyordu. Onlar, almak istedikleri zaman Hıristiyan din adamlarına sipariş vererek elde edebiliyorlardı (Faik Bulut, Ortadoğu’nun Solan Renkleri” isimli kitabı)

Osmanlı’nın nasıl devlet terörü uyguladığının ilk örneği budur. Gelelim ikinci örneğe, yani Cezzar Ahmed Paşa olayına,

CEZZAR AHMED PAŞA’NIN KESKİN KILICI

Osmanlı’nın Mısır, Suudi Arabistan ve Şam Eyaleti bölgelerindeki en namlı ve belalı görevlisi Cezzar Ahmet Paşa’dır. Her yörede farklı çatışmalara katılmış gözü kara bir paşadır. Biz, onun katliamla biten olaylarına ışık tutalım: Cezzar Ahmed, Mısır Kahire şeyhülbeledi (yöre yöneticisi, mıntıka beyi) Bulutkapan Ali Bey’in nüfuzlu adamlarından Buhayre kâşifi (sancak beyi) Abdullah Bey’in hizmetine girdi. Onun Hunadi urbânına karşı yaptığı seferde öldürülmesi üzerine Mısır’da bağımsız bir idare kurmaya çalışan Ali Bey tarafından Buhayre kâşifliğine getirildi. Bazı kaynaklara göre; Cezzar Ahmed Paşa, Hunadi urbânı ile yaptığı savaşlarda Abdullah Bey’in (1758 yılında) katledilmesine misilleme olarak 70 kişiyi develeriyle birlikte öldürdüğü için kendisine “deve kasabı” anlamına gelen “Cezzâr” lakabı verildi. Bulutkapan Ali Bey, Cezzar Ahmet Paşa’nın isyanı bastırmadaki cesaretini beğenip kendisini beyleri arasına dâhil etti. “Bu lakaptan gocunmuyor musun” diye sorulduğunda, Ahmed Paşa hep aynı cevabı vermiştir: “Abdullah Bey gibi bir adamın intikamını aldığım için bana Cezzar diyorlarsa, bu benim için şereftir.” Ayrıca bu lakabın, korku ile karışık takdir hislerini belirtmek için kendisine halk tarafından verildiği, çok önceden beri bu şekilde anıldığı, hatta düşmanlarını sindirmek, askerî meziyetlerini ifade etmek ve kendi adamları üzerindeki otoritesini yerleştirmek için özellikle bu lakabı kullandığı da ileri sürülür…

Daha sonra Şam Valisi Osman Paşa’ya kapılanan Cezzar Ahmed, o sıralar Zahir Ömer, Zeydan ve Şahap gibi yörenin köklü ailelerinin Suriye’de ayaklanarak devletin başına dert açması üzerine, 1775-76 yılında ayaklanmayı bastırma görevini üstlendi. 1775’te Zahir Ömer’in bertaraf edilmesinden sonra da vezirlik rütbesiyle Sayda Valiliği’ne getirildi… Boşnaklar, Arnavutlar ve Kuzey Afrikalılardan teşkil ettiği Memlükleriyle (Kölemenler) güçlü bir askerî kuvvet kuran Cezzar bölgedeki âsi (isyancı) urbân (Bedevi) ve aşiretlerle mücadeleye başladı; uyguladığı sert tedbirlerle onları iyice sindirdi…

CEMAL PAŞA’NIN LAKABI, “SEFFAH” (KAN DÖKÜCÜ) İDİ

Gelelim üçüncü örnek olaya; Arap aydınlanması ve milli uyanışına (el Nahda) eşlik eden Osmanlı yönetimine yönelik yüksek sesli ve örgütlü itirazlar, Lübnan ile Şam’da ortaya çıktı. Osmanlı yönetimi aleyhine ilk yazılı belge niteliğindeki bildiri, bir grup Suriyeli tarafından yayınlanmıştır. Suriye Arap Cemiyeti adına kamuoyuna açıklanan bildiride, dönemin Osmanlı yönetimin çok sert eleştiri ve yer yer yöneticilere hakaret yer alıyordu…

Asıl konumuza dönelim: Batı kaynaklı olup Osmanlı hükmü altında yaşayan hemen bütün milletleri (Yunan, Bulgar, Arnavut, Arap, Türk, Kürt, Ermeni vs) etkileyen milliyetçi düşüncenin o zamanki Arap dünyasında, özellikle Mısır, Suriye, Lübnan ve Filistin’de nasıl uç verdiği noktasına dair örnekler verelim. Popüler tarih konusundaki yazılarıyla tanınan gazeteci Murat Bardakçı’nın iki makalesinden bilgileri derleyip harmanlayarak alıyoruz: “Mısır’a sürgün edilmiş veya gitmiş Suriyeli bir kesim, 1912’de başkent Kahire’de el Le Merkeziye (Ademi Merkeziyetçilik) adıyla bir dernek kurmuştu. Bu kuruluşun sonradan oluşturulan şubesinin adı Cemiyet-u Suriyet-ul Arabiye (Suriye Arap Derneği) idi. Malum dernekte, Arap aydınları çoğunluktaydı.

O dönemde Şam Eyaleti’nin yöneten zat, Birinci Dünya Savaşı sırasında Dördüncü Ordu Kumandanı Cemal Paşa idi. Kendisi, İttihat ve Terakki Partisi’nin (veya Cemiyeti) üçlü (Enver, Talat ve Cemal) paşasından biriydi. Cemal Paşa, sorumlu olduğu eyaleti, bağımsız bir hükümdar gibi idare ediyordu. Önceleri Arap milliyetçi ayrılıkçılığını görmezden gelen paşa, dünya savaşının ilanından sonra İngiltere ile Fransa’nın Beyrut’ta boşalttığı konsolosluk binalarında arama yaptırdı ve buralarda Arap derneklerine/kuruluşlarına ait çok sayıda belge ele geçirdi. Belgelere göre, Arap halklarının bağımsızlığı için faaliyet gösteren örgütlerin başında yukarıda anılan Suriye Arap Cemiyeti (SAC) geliyordu. SAC, 1915’te kaleme alınmış ve Suriye halkına hitaben yazılmış bir bildiriyi hazırlayıp dağıtmıştı. Bildiride özetle şöyle denmekteydi: “Ey Arap milleti! Ey Arap milletinin mebusları (milletvekilleri), gençleri, Doğu’nun şân ve şerefinin mirasçıları, ve ey zulme boyun eğerek sabahın gelmesini beklemesini kabul etmeyenler! Bu nidâ (çağrı/sesleniş), mezarlarında yatan ecdâdamızın (atalarımızın) nidâsıdır… Memleketimizden Türk (Osmanlı) musibetinden, en hakir ve zelil (aşağılık) milletlerin görmediği o harap edici sülâlenin zulmünden ve yola çıkmasından kurtulabilmiş bir ay, hatta bir gün bile geçmemiş olduğunu görürsünüz. Tarihimizde bunların zulümlerini kaydetmeyen bir sayfa bile bulamayacaksanız… Yemen ile Irak’a Arap askerleri göndermek suretiyle Arap çocuklarını birbirine kırdıran ve kendilerine kendi elleriyle yuvalarını söndürtenin Talat ve arkadaşı (Cemal Paşa-F.B.) olduğunu işitmediniz mi? Memleketinizden toplanan eğitim yardımlarıyla Türk, Ermeni ve Yahudilerin tahsil için Avrupa’ya gönderilerek, (esas sizin) çocuklarınızın, ciğerparelerinizin bu olanaktan nasıl mahrum bırakıldığını bilmiyor musunuz? Yoksa Türklerin sizi baskı altına aldıkları andan itibaren alışkanlıklarınızı katlettiklerini ve şimdi de Arap eserlerinin mahvına uğraştıklarını öğrenemediniz mi?..” (Murat Bardakçı, “Suriye ile Aramızdaki Soğukluk, 1915’te Yayınlanan Bu İsyan Bildirisiyle Başladı”, Haber Türk gazetesi, 24 Haziran 2012)

“Ele geçen belgelerden hareket eden Cemal Paşa, bağımsızlık ve isyan çağrısı yapmak üzere Fransızlarla görüşen dernek üyesi 33 Arap milliyetçisi hakkında yakalama emri çıkardı. Yakalanabilenler tutuklandı. Günümüzde Lübnan sınırları içinde kalan Aley (Dürzî inançlıların yoğun olduğu dağlık bölge) kasabasında kurduğu askeri mahkeme, tutuklu sanıkları yargılamaya başladı. Aralarında Arap dünyasının ileri gelen aydınlarına ek olarak gazeteciler, Osmanlı parlamentosu milletvekilleri ve bir de Hıristiyan rahip vardı. Çoğu idama mahkûm edildi. 6 Mayıs 1916’da Şam şehrinin Merce ile Beyrut’un Burc meydanlarına kurduğu (Osmanlı idare binasının olduğu ve Küçük Saray diye anılan yerde) darağacında asıldılar. Başta mahkûmların yakın aileleri olmak üzere binlerce Arap, Anadolu’nun değişik yerlerine sürgün edildi. Yakalanamayanların gıyabında idam verildi. (M. Bardakçı, aynı makale) Bu yüzden Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta Şehitler Meydanı olarak anılmaktadır. Suriye ise hem 6 Mayıs’ı Şehitler Günü olarak anar hem de Merce Meydanı’nı, Şehit Meydanı diye kayda geçirmiştir. Her ikisinde de idamları simgeleyen anıtlar bulunur… Aliye Divan-ı Harbi’nin kararları yani Cemal Paşa’nın Arap dünyasının önde gelen aydınlarıyla siyasetçilerini 1915 ve 1916 yıllarında Beyrut ve Şam’da idam ettirmesi, asla unutulmadı. İdamlar, El Nahda ismi verilen Arap uyanış akımının/hareketinin sadece entelektüel çevrelerle sınırlı kalmamasına yol açtı. Çünkü bu aydınlanmacı ve laik milliyetçi hareketin merkezi, Kahire’de kaymış oldu… İdamlar, Arap dünyasında “Türkler, bizi dört yüz yıl boyunca sömürdüler; Cemal Paşa ise kan dökücünün tekiydi. Osmanlı onu bölgemize gönderip büyüklerimizi (bir kısmını) astılar, sonra da (kalan kısmını) dinden çıkardılar (laikleştirdiler) kanaati egemendir.” (Murat Bardakçı, “One Minute ve Cemal Paşa” isimli makalesi, Habertürk 09 Haziran 2016)

Ben, 1970’li yıllarda İsrail’e karşı mücadele eden Filistinlilerle birlikteyken, Cemal Paşa’dan her söz açıldığında şu örneği verirlerdi: “Öyle acımasızdı ki, sırf kurşundan tasarruf olsun diye iki veya üç kişiyi peşi sıra dizdikten sonra tek tüfek kurşunuyla onları kafalarından öldürtürdü!”

Yabancı bir kaynaktaki iddialar ise, daha vahimdir: “Arap milliyetçilerinin idam emrini veren Cemal Paşa, Araplar tarafından El Seffah=kan dökücü olarak anılmaktadır. Ayrıca özellikle Lübnan ve Irak’ta 40 bin kadar insanın ölümüne neden olan açlığa da bilerek sebep olmuştur. Siyonist hareketin tarihçisi Adolf Böhm, Cemal Paşa’nın keyfi yönetimi, pervasızlığı ve acımasızlığı nedeniyle bölgedeki topluluklara yönelik şiddet ve katliamının ayrıntılarını, şu kaynakta yayımlamıştır: Die zionistische Bewegung. Bd. 1: Die zionistische Bewegung bis zum Ende des Weltkrieges. 2., erw. Aufl. Tel Aviv: Hozaah Ivrith Co. Ltd., 1935, S. 643 ff

Kanımca Cemal Paşa’nın biricik iyiliği, Filistin’i işgal eden siyonist militanları kararlı biçimde takip etmesi ve Filistin Arap halkının topraklarına akın eden Yahudi yerleşimcilerin önünü kesmesiydi.

Bu arada Cemal Paşa’yı koruyup savunan bir yazıya da yer verelim: “Pek çok kimse Cemal Paşa’yı çok sert tedbirler almakla, eziyet etmekle ve katletmekle suçlamış hatta ona Seffah (kan dökücü) demişlerdir. Ama bu hatıraların içeriğini kavrayan kişi bizimle beraber görecek ki Cemal Paşa, kendilerini ve kalplerini düşmana satmış olanlara bile çoğu kez, fitneyi engellemek, vatanı ve İslam birliğini korumak uğruna, yapılması gerekenden çok daha hafif cezalar uygulamış ve çoğu kez düşmanlarına bile iyi davranmıştır…” (Bakınız, Seyfullah Korkmaz, Cemal Paşa’nın Hatıralarına Göre I. Dünya Savaşı’nda Filistin Cephesi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi XLIII, 2017/2, 45-77, Geliş Tarihi: 15.10.2017, Yayın Tarihi: 15.12.2017.)

Bu tarihi gerçekler karşısında AKP Sözcüsü Ömer Çelik ne der bilemeyiz. Ancak 1990’larda bazı İslamcı aydınlarla birlikte “Medine Sözleşmesi” temelinde toplumun her kesimiyle barış içinde birlikte yaşamayı ve demokrasi ortak paydasında buluşmayı öneren, bu konuda yazıp çizen Ömer Çelik, eski yol arkadaşlarının çoğu gibi iktidarda yer alınca şiddeti kutsayan ve kitabına uyduran bir devlet adamı görüntüsü veriyor. Öte yandan Osmanlı yönetiminin haksızlıklarına geçmişte itiraz eden halka ve hakkını arayanlara karşı o devirlerde kullanılan şiddeti, “devlet terörü” olarak görmüyor. Oysa devlet demek, şiddet tekelini elinde tutmak ve gerektiğinde kullanmak demektir.

Aynı şekilde fetihçi ve yayılmacı devlet demek, başka toprakları ve şehirleri silah zoruyla almak; oraların halklarını haraca bağlamak, servetlerini yağmalamak, yetmediği yerde katliam ve asma kesme yoluyla yönetmek demektir. Yemen ve Sudan’daki Osmanlı yönetimi üzerine yapılmış bir Arap belgeselini uzun yıllar önce yayınlayan TRT, tercümede tahrifat yapmıştı. İzlerken dikkat ettim: Özgün Arapçada “el isti’imar ‘ul Osmanî” (Osmanlı Sömürgeciliği) ibaresi, Türkçeye “Osmanlı’nın iyi yönetimi” şeklinde çevrilmişti. Haklı haksız ayrımını yapmadan Osmanlı mirasını sahiplenen Yeni Osmanlıcılara duyurulur! Tabii, anlayana!