TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Osmanlı-Özbek siyasi ilişkileri (1530-1555)


Ekrem Hayri PEKER : Osmanlı-Özbek siyasi ilişkileri (1530-1555)

E-POSTA : ekrempeker

27 Mart 2018

Türk yüzyılı olarak nitelenen XVI. yüzyılda, Kanuni Sultan Süleyman devri (1520-1566), Türk Dünyası ile olan ilişkilerimiz açısından aktif olan dönemlerdendir. Bu dönem de özellikle İran’a karşı oluşturulan, Osmanlı Devleti ile Özbek Hanları arasındaki dayanışmayı ortaya koymak gerekir. Yavuz Sultan Selim Han(1512-1520) devrinden sonra Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları ilişkileri kısmen zayıflamıştı.
Ancak bu ilişkiler, Kanuni Sultan Süleyman iktidar da iken, 1530-1555 yılları arasında süren Osmanlı-İran savaşlarında tekrar canlanmıştır. Öteden beri, Türkistan’da bulunan Özbek Hanları, İran’da hüküm süren Safevi Şahları ile sürekli savaş halinde bulunuyorlardı. Özbek Göçgüncü Han(1510-1530), Safevi hükümdarı Şah İsmail(1501-1524) ve Şah Tahmasb’la (1524-1576) sürekli savaşmış ve bu savaşların çoğu Özbekler lehine sonuçlanmıştı.
Özbekler’in Horasan bölgesini kısmen ele geçirmeleri üzerine, Şah Tahmasb büyük bir ordu ile harekete geçti. Bu sırada Damgan şehri Safeviler tarafından zaptedilmiş ve Özbekler katledilmişti. Bu ise, o sırada Özbek hükümdarı olan Ubeydullah Han’ı[1] (1533-1539) [1] bütün Özbek hükümdarlarını yardıma çağırmaya sevk etmiştir. Yalnız Şah Tahmasb, Meşhed ile Herat arasında “Turbent-i Şeyh Acem” denilen mevkide, 10 Muharrem 935/24 Eylül 1528 tarihinde yapılan savaşta, bu bölgeyi yine İran ülkesine katmıştı. Bu arada Hint Sultanı Babür (1526-1540) Şah, yeniden huduta tecavüz etmişti. Ancak Özbeklerin başarılarından “Duçar-ı dehşet olarak” sonunun Necm-i Sani’nin sonu gibi, olacağından endişe ederek geri çekildi ve bir daha da Maveray-ı Ceyhun’a gelmedi.[2] Özbekler, Şah Tahmasb’ın cülusundan itibaren on iki yıl da altı defa Horasan’a girmiş ve orası için mücadele etmişlerdi.[3]

Kanuni Sultan Süleyman devrinin başlarında, Osmanlı Devleti’nin siyaseti daha ziyade batıya yönelmişti. Bu nedenle Özbeklerin Safevilerle mücadeleleri sırasında Kanuni Sultan Süleyman, Türkistan’la pek beklenen düzeyde iligilenememiştir. Bununla birlikte Özbek Hanları’yla ilişkinin önemini çok iyi biliyordu. Tarihi kesin olmayan ve Kanuni devrinin başında olduğu tahmin edilen bir mektupta, Horasan hâkimi, ülkede iktidar kavgaları ve iç savaşların olduğunu, Hüseyin Baykara’nın dört yıl boyunca buraları istila edip halkın ızdırap çektiğini, şimdi ise etraftan alınan yardımlarla huzurun sağlandığını bildiriyordu.

Kanuni Sultan Süleyman, batıya doğru yönelmişti. Fakat doğu da her şeyden önemli olan İran meselesinin farkındaydı. Şah Tahmasb, bir taraftan doğuda Özbekler ile çarpışırken, diğer taraftan Osmanlı topraklarına da taarruz ediyordu. Safevilerin Anadolu içlerine kadar ilerleyen tehlikeli Şii propogandasının hiç bir zaman ardı arası kesilmemişti. Osmanlılara karşı takip ettikleri düşmanca politika ile Suriye ve Mısır’daki isyan ve huzursuzluk faktörünü artırıyorlardı. Kanuni Sultan Süleyman’ın doğu cephesini boş bırakıp, batı meselesi ile on dört sene kadar uzun bir müddet uğraşması, ancak Osmanlı Devleti için tehlikeli kapıları açık bulundurmakla izah edilebilir. Bu tehlike gerçekten vuku bulmamış ise, bu bir şekilde Kanuni’nin siyasetinin doğruluğunu göstermez. Aksine bu İranlıların tedbirsizliğine delalet eder, diyebiliriz.

Safevi Şahı’nın Anadolu’daki Şii propagandasından başka, Bitlis Hâkimi Şeref Bey’in Safeviler’e meyletmiş olması Osmanlıların doğu hudutlarını emniyetsiz hale getirmişti. Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman, Şah Tahmasb’a sert bir mektup yazdı. O bu mektuba cevap vereceği yerde, Osmanlılara karşı ittifak etmek üzere Macaristan ve Almanya Krallıkları’na elçiler gönderdi.

Kanuni Sultan Süleyman, ancak 1533’de Avusturya ile yaptığı barış anlaşmasının sonucunda doğuya yönelebildi. İran’ın Anadolu ve Türkistan cephelerindeki bu düşmanca faaliyetleri Osmanlı Devleti ile Türkistan’daki Özbek Hanları’nı birlikte hareket etmeye sevk etmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’a; İran’a karşı yardım istemek ve savaşa teşvik etmek amacı ile 1534 yılında Ubeydullah Han’dan, 1540’da da Abdullatif Han(1540-1551)’dan birer mektup gelmiştir. İşte bu mektuplar da Kanuni Sultan Süleyman’ın Irakeyn Seferi’ne çıkmasında önemli birer etken olmuştur.

[1] Zeki Velidi Togan, XVI. Asırdan Günümüze Kadar Müstemleke Devrinde Asya Tarihi, Bayezid Ktb., Nr.133905, İstanbul, 1965-1966, s.60; Bu sıralarda Özbeklerin asıl Hanı Şeybani Han’ın oğlu Temur ve Yeğeni Ubeydullah idi.Göçgüncü ismen Han idi.
[2] J.Pustgall Hammer, Devlet-i Osmaniyye Tarihi,Terc. Mehmed Ata, İstanbul,1332 h.,C.VI, s.67-68.

[3] Bekir Kütükoğlu, “Tahmasp I”, İ.A., M.E.B., İstanbul,1970, C.XI, s.638.

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Osmanlı tahtına göz diken Giraylar


Ekrem Hayri PEKER : Osmanlı tahtına göz diken Giraylar

14 Nisan 2019

Tarih boyunca Türk devletlerinin yıkılma nedenlerinin başında saltanat kavgaları gelir. Veraset konusu kurallara bağlanmamıştır. Hanedan mensubu her fert, tahtın doğal adayıdır. Güçlü kişiler tahta geçmediyse bitmez tükenmez taht kavgaları başlar.

Türk devletlerinin tarihi kuruluş döneminden sonra bitip tükenmez bir iç savaş döngüsü başlar. Ta ki devlet yıkılana kadar bu kavga sürer.

Batıda veraset konusu katı kurallara bağlanmıştır. Üstelik bey, kral, imparator… Her kimse tek eşlidir. Bu eşten doğan çocuklar erkek kız fark etmeden varis olurlar. Erkek oğul yoksa kız varistir. Hükümdarın en büyük erkek evladı varistir. Hiçbir kardeşin ölüm olmadıkça tahtta hakkı yoktur. Grandük veya dük unvanı verilir, eşinden miras gelmediyse kayda değer bir toprak verilmez.

Hükümdarın başka bir kadından (metres, sevgili…) olan erkek veya kız çocuklarının tahta hiçbir hakkı yoktur. Kilisenin de destek verdiği bu düzen oturduğu için kolay kolay hanedan değişmez.

Osmanlının kuruluşunda aynı sıkıntıların yaşandığını görüyoruz. Osman Bey, komşularına karşı izlenecek politika konusunda görüş farklılığına düştüğü amcasını öldürür. Osman Gazi ölünce, komutanlar ve dervişler ağırlık koyarlar; ağırlık ağabeyi değil, kardeşlerden Orhan Gazi’yi beylik tahtına çıkarır.

Sultan I.Murat’a evladı Savcı Bey isyan eder, hem de Bizans tahtının varisiyle. Kosova Savaşı’nda düşmanı kovalayan Şehzade Yakup’a, “Baban çağırıyor” denilir, sonra öldürülür. Adamları oğlunu Macaristan’a kaçırırlar. Büyüyen şehzade taht için şansını denemek isterse de Hristiyan olması yüzünden başarılı olamaz.

Yıldırım Beyazıt’ın Ankara Savaşı’nda yenilip, esir düşmesinden sonra fetret devri diye anılan bir dönem yaşanır. Çelebi Mehmet, kardeşlerini bertaraf ederek tahta çıkar. Sağ kalan yeğenlerinin gözlerini kör eder.

Benzer olayların devam ettiğini söyleyelim. Kuruluş döneminden I. Selim’e kadar Balkanlar’a çıkan her şehzade buradaki akıncı beyleri ve halktan destek bulmuştur. Fatih Sultan Mehmet’e, yeniçerilerin “Kardeşin Orhan’ı biliyoruz” demesi silahlı gücün ve bu gücü arkasına alan bürokrasinin sultanı belirleyecek bir güce ulaştığının bir işaretidir.

Şehzade Selim babası II. Beyazıt’a isyan eder. Öncesinde abisi Şehzade Korkut, Mısır’a sığınmış ve sonra geri dönmüştür. Şehzade Korkut’tan önce Fatih Sultam Mehmet’in oğlu Şehzade Cem Mısır’a sığınmıştı. Türkmenler tarafından “Yavuz” lakabı takılan Sultan Selim, tüm kardeşlerini ve üçü haricinde yeğenlerini öldürtür.

Şehzade Ahmet’in İran’a sığınan oğlu Şehzade Murat’a, Şah İsmail büyük ilgi gösterir. Şah, şehzadeyle beraber ava çıkar. Fakat bir gün şehzadenin öldüğü haberi yayılır. Tarihçi Lütfi Paşa, Şehzade Murat’ın Şah İsmail tarafından öldürüldüğünde ısrarcıdır. (Lütfi Paşa, s, 207, Tevarih-i Âl-i Osman. Aktaran, Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 148)

Bir müddet sonra şehzadenin ölmeyip İran’dan kaçıp Amasya’ya geldiği söylentisi çıktı. Bu haber Sultan Selim’i endişelendirmişti. Sultan Selim, bu endişesinin nedenini soran nedimi Hasan Can’a; “Şerirler ve eşkıya güruh, fitne ve fesada bahane isterler. Böyle işi sıkı tutmayınca, güzel memleketimizde fesat berteraf olmaz. Bu ihtimamdan sonra, eşkıya bundan böyle harekete yol bulamaz. Sonumuz intihaldir. Şimdi dikkatleri biz etmezsek, saltanat evladımıza intikal ettiğinde, reaya ve berâyâ âsud ve rahat olma ihtimalini yitirir” cevabını vermiştir. (Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 148)

Yapılan tahkikat neticesinde sahte şehzadenin kısa bir süre önce Üsküdar’da öldüğü anlaşılmıştır.

Şehzade Ahmet’in oğlu Murat, İran’a kaçarken Alaeddin Ali ve Süleyman Mısır’a kaçtılar. Bu iki şehzade 1513 yılında Kahire’de çıkan veba salgınında öldüler ve Kahire’ye defnedildiler. Cenaze namazlarına Memlük Sultanı Kansu Gavri’de katıldı.( Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 147)

Sultan Ahmet’in Kasım adındaki oğlu Haziran 1516’da lalasıyla beraber Mısır’a sığındı. Memluk Sultanı Kansu Gavri, şehzadeyi himayesine alıp, Kahire’ye getirdi.

Tarihçi İbn İlyas, “Bedâyiü’z-zühur fi vekayii’d-dühur” adlı eserinde Sultan Selim’in Şehzade Kasım’ın hayatta olmasından büyük endişe duyduğunu ordusunun şehzade tarafına geçmesi ihtimalinden endişe ettiğini yazar. (Aktaran, Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 149)

Mercidabık Savaşı’nda Şehzade Kasım’da bulunur. Savaştan sonra Memluk güçleriyle beraber Kahire’ye döndü. Ridaniye Savaşı’na yeni Memluk sultanı Tomanbay’ın emrine verdiği bir birlikle ve Osmanlı bayrağı ile katılır.

Savaştan sonra şehzade saklanır. Sultan Selim döndükten sonra sığındığı kişi tarafından Osmanlı güçlerine ihbar edildi. 30 Ocak 1518’de Mısır’da idam edildi. (Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 151) Bütün bunların ışığında Sultan Selim’in Mısır’a saldırısının arkasında kaçan şehzadelerin sığındığı bir ülkenin olması yattığını söyleyebiliriz.

Osmanlı topraklarının dışına kaçabilen son şehzade Beyazıt oldu. Onun ve evlatlarının sonu abisi Şehzade Selim’in gönderdiği cellâtların elinden oldu.

Yaşlanan sultan, (1494 doğumlu) oğlu Mustafa’yı tehlikeli bulmuştu. Yeniçerilerin “Padişah yaşlı” diye mırıldanmaları 1553’de Şehzade Mustafa’nın sonunu getirir. Padişah III. Mehmet, Celali isyanlarını bastırmak için kendinden ordu isteyen oğlu Şehzade Mahmut’u boğdurur.

Sultan I. Ahmet (saltanatı, 1603-1617), veraset sistemini değiştirir, “Ekber ve Erşad” evlat kuralını getirir. Şehzadeler, sancağa gönderilmeyip, sarayda hapsedilirler. Ulema ve ordu, deneyimsiz padişahları istediği gibi yönlendirir desek abartı olmaz. Padişahlar ağırlık koymak istedikleri zaman devrilirler. Padişah Genç Osman’ın(saltanatı,1618-1622), IV. Murat’ın (saltanatı, 1623-1640) kardeşlerini öldürtmelerinin ardında bu korku vardır.

Fatih’e İstanbul’daki kardeşin hatırlatan yeniçeriler, padişahların isyanlarla sürekli tahttan indirildikleri, çocuk yaşta tahta çıktıkları, kimisinin çocuksuz öldüğü 1600’lü yılların kargaşasında Osmanlı tahtına varis olarak Kırım giraylarını hatırlatmaları şaşırtıcı olmaz.

***

Altınordu Devleti dağılınca aynı Cengiz soyundan gelen Hacı Giray, Litvanya Dükalığı’ndan yardım alarak 1449’da Kırım’ı ele geçirip, Kırım Hanlığı’nı kurdu.

Osmanlı Kafkas ilişkilerinin başlaması Fatih Sultan Mehmet’in ipek yolu üzerinde yer alan Kefe’nin ele geçirilmesiyle başlamıştır. Fatih, 1461 yılında Amasra, Sinop ve Trabzon’u fetih ederek Karadeniz ticaretini kontrol altına almıştı.

1475 yılında Gedik Ahmet Paşa’nın yönetimindeki donanma ve kara ordusu Kefe’yi kuşattı. Ağır bombardımana tutulan kale 4 gün sonra teslim olmuş. (Aşıkpaşazade, S.182) Kefe’yle beraber Cenevizlilerin elindeki Kerç, Soğdak, Balıklava, Azak, Taman, Menkup ve İnkerman gibi küçük hisarlarda teslim alınır. Kırım tahtına da Kefe’de Cenevizliler tarafından zindanda tutulan Mengli Giray zindandan çıkarılır. Mengli Giray, Fatih’in desteğiyle Kırım Hanı olur.

Mengli Giray kızı Ayşe Hatun’u I. Selim ile evlendirmiştir. Sultan Selim, bir kızını Mengli Giray’ın oğlu Saadet Giray (1514-1532) ile evlendirmiştir.

***

Türk paşaların entrikalarıyla Kırım tahtını ele geçiren Gazi-Giray, Saadet-Giray’ın oğlu Nureddin Devlet-Giray’ı da öldürtmüştür. Devlet-Giray’ın oğlu Şahin-Giray Çerkesya’ya, diğeri Mehmed Giray Anadolu’ya kaçmıştı. Kısa bir süre sonra kalgay Selamet-Giray da Anadolu’ya kaçmış ve orada önce Karayazıcı, sonra da kardeşi Deli Hasan’ın isyanına katılmıştır.

Sultan Ahmet, Gazi Giray’ın hunharlıklarının faturası onu tekrar hanlık koltuğuna oturma yolunu açan Sadrazam İbrahim Paşa’ya kesilmişti. Sultan, sadrazamlığı başkasına vermişti.

Gazi-Giray’la Bab-ı Ali arasında gâh hasmane, gâh dostane ilişkiler, hanın ölümüne kadar sürdü gitti. Fakat bu arada, her iki tarafın da kendi derdi kendine yettiği için, bu ilişkileri düzeltme yolunda herhangi bir adım atılmadı. Bab-ı Ali, Anadolu vilayetlerinde Celalî isyanlarıyla uğraşıyordu. Asi Karayazıcı ölünce isyancıların başına kardeşi Deli Hasan geçti.

Gazi-Giray öldüğünde Tatar beyleri Mart 1608’de oğlu I. Tohtamış Giray’ı tahta çıkardılar ve tarihçilerin kaydına göre bu işi eski Türk geleneklerine uygun olarak yaptılar. Şirin, Barın, Selciut ve Mansur kabile beylerinden oluşan Dört karaçu / karaci, Tohtamış Giray’ı bir keçenin üzerine oturtarak, dört bir yanından tutup kaldırdılar ve kabul meclisi salonunun divanına kurulan tahta götürdüler. Türk tarihçiler doğrudan doğruya Tohtamış Giray’in tahta çıkarılmasında babasının ağalarının oğlunun Bab-ı Ali tarafından tayiniyle ilgili babalık vasiyetinin bulunduğunu söylemelerinin etkili olduğunu belirtmektedirler. Yine de Tatarlar üç gün kadar sonra Bab-ı Ali’ye özel bir elçi göndererek Tohtamış Giray’ın tahta çıkarıldığını belirtip, önceki sultan fermanının onun han olarak tayini için yenilenmesini talep etiler.

Asi Deli Hasan, affedilip Bosna beylerbeyi yapıldıktan sonra affedilen Selamet Giray ve Mehmet Giray dört buçuk yıl geçirecekleri Rumelihisarı’nda hapsedilirler. Muhtemelen bu ikisi çok tehlikeli görülmedikleri için infaz edilmeleri belirsiz bir tarihe ertelenmişti. Daha sonra bu giraylar affedildiler.

Sultan III. Murat 1595 yılında ölünce yeni Osmanlı bürokrasisi Gazi Giray’ın vasiyeti dikkate almamış, Tohtamış Giray’ın Kırım tahtından alınmış ve sarayındaki bazı nüfuzlu kişilerin destekleriyle Rumelihisarı’ndaki iki tutukludan Selamet Giray ve Mehmet Giray birisi han, diğeri kalgay yapılmıştı. (s,293). Selamet-Giray deniz yoluyla Kırım’a giderken, kardeşi Mehmet Giray’ı belki yolda Tohtamış’la karşılaşır düşüncesiyle kara yoluyla göndermişti. Görevden alınan Tohtamış Han, karayoluyla İstanbul’a gelirken kardeşi Selamet Giray tarafından yolunu kesmekle görevlendirilen Mehmet Giray Akkerman yakınlarında Tohtamış Han’a saldırır ve kardeşiyle beraber öldürür. (s,295)

Kalgay yapılan Mehmet Giray pek rahat duramaz. Aradan bir yıl bile geçmeden hana karşı tavırlar almaya başlar. Selamet-Giray’ın kendisini ortadan kaldırmayı kafaya koyduğunu öğrenen Mehmet Giray, kardeşi Şahin Giray’la anlaşarak hana karşı isyan bayrağı açarlar. Birkaç çatışmadan sonra asi kardeşler ülke dışına kaçarlar. Kalgay Canibek Giray han tahtına oturur.

Bu iki kardeş, tahtı Selamet Giray’ın elinden almak için giriştiği bir iki başarısız denemeden sonra, Akkerman yakınlarında, Ruslara komşu oldukları bir yeri kendilerine karargâh edindiler. Kendilerine iltihak eden Tatarlarla birlikte Rus topraklarına akınlar düzenliyor ve ele geçirdikleri esirleri satıyorlardı. Ganimete ve yağmaya susamışlık, kısa sürede onların yanında kalabalık bir Tatar grubunun toplanmasına zemin hazırladı ve hatta hanın ordusunda dahi onların safına geçme temayülleri belirdi. Bu durum yeni han Canıbek Giray’ı endişelendirmişti, ama onlar Rus ve diğer halklara mensup esirler almayı ve onları Akkerman’da satmayı sürdürdüler. Bu durum karşısında han, onların bu haydutluklarına bir son verme kararı aldı. Han, üzerlerine yürüdü. Akkerman yakınlarında vuku bulan çarpışma hanın üstünlüğüyle sonuçlandı. Asi kardeşler tekrar taraftarlarını toplamaya giriştiler.

Mehmet Giray, o Sadrazam Nasuh Paşa’ya meylederek sultana itaat arz etmeyi kendisi için daha yararlı buldu. Nasuh Paşa, Mehmet Giray’ı Edirne davet etti. Sultan Ahmet, Edirne civarında avlanırken şahinini bir kartalın üzerine saldı. Mehmet Giray da hiçbir şeyden haberi olmadan yakındaki bir tepenin arkasından şahinini aynı kartal üzerine saldı. Sultan buna çok öfkelendi ve kendi ganimeti üzerine şahin gönderenin kim olduğunu sordu. Sonra çevresine bakınma bir tepe üzerinde yanındaki 40-50 kadar Tatarla aynı bölgede avlanmakta olan Mehmet Giray’ı gördü. Sultan Ahmet, Mehmet Giray’ın tutuklanıp Yedikule zindanlarına kapatılmasını emretti. Nâimâ’nın kaydına göre, daha sonra idam edilen Nasuh Paşaya yapılan suçlamalar arasında Edirne’deki av partisinde onun Mehmet Giray lehine takındığı tavrın da rol oynadığı belirtilmektedir.

Mehmet Giray padişahın gazabına çarpılıp hapse atıldığında kardeşi Şahin Giray Kili kalesindeydi. Onu tutuklaması için biri gönderilmiş, fakat o bazı adamlarıyla birlikte kaçıp Şah Abbas’a sığınmıştı. Mehmet Giray hapiste yatarken İstanbul’da olup bitenleri dört gözle takip ediyordu. I. Mustafa’nın tahtından indirilip 1617 de II. Osman’ın tahta çıkarılışı esnasındaki endişeli koşuşturmalar ona kaçmak için iyi bir fırsat hazırlamıştı ve yeni sultanın cülus töreni sırasında daha önceden konuştuğu Halef mirza ona kaçmak için atlar hazırlamıştı. Hemen arkasından karadan ve denizden adamlar çıkarılmış ve Mehmet Giray Pravadi’de yakalayarak sultana getirilmişti. Sultan onu sıkı bir şekilde sorguladıktan sonra tekrar Yedikule’ye atıldı, oradan da Rodos’a gönderildi. Kırımlı tarihçiler Mehmet Giray’ın maiyetinde bulunan 30-40 kadar kişinin tamamının infaz edildiğini belirtmektedirler.

Mehmet Giray hapiste bulunduğu günlerde daha sonraları sadrazam olup onun hanlık tahtına çıkmasına yardım eden Mere Hüseyin Paşa ile yakın dost olmuştu. Bu arada Canıbek Giray Türklerin yanında İran seferine katılmış ve bir varlık gösterememişti. Türklerin mağlubiyetinde en önemli rolü şimdi kendi Tatarlarına karşı İran ordusunda savaşan Şahin Giray oynamıştı. Şahin Giray kısa süre sonra bunu telafi ederek Lehistan seferi sırasında büyük yararlılıklar sergileyecek ve özellikle II. Osman’ın 1621’de düzenlediği seferde sultanın dikkatini çekecek kahramanlıklar ortaya koyacaktı.

III. Mehmet Giray (1623-1627) hemen İran’dan kardeşi Şahin Giray’ın geri gönderilmesi için yazışmalara girişti ve o geldikten sonra Bâb-ı Ali’nin oluru ile kalgay olarak atadı. Rivayete göre Şahin-Giray’ın ayrılışı sırasında hamisi Şah Abbas’la tam da onun maceraperest ruhunu ve arsızlığını yansıtan bir konuşma geçmişti. Şah Abbas, Şahin Giray’ı uğurlarken elini tutup şaka yollu, “Peki padişah seni üzerimize gönderirse, bizimle çarpışacak mısın?” diye sormuş, o da gayet pişkin bir şekilde, “Kurt kuzuyu görür de sabredebilir mi? Şahin de bir güvercin görürse onu tutmak ne mümkün?” cevabını vermiş.

Bab-ı Ali sürekli sahil şehirlerini yağmalayan ve yakıp yıkan Kossaklarla uğraşmaktaydı. Kossak belasını defetmek için Bâb-ı Ali Mehmet Giray’a ferman üstüne ferman gönderiyor. Sultanının fermanlarına pek kulak asmıyordu. Gerek hana ve gerekse kalgayı olan kardeşi Şahin Giray’a karşı girişilen birkaç müracaatın arkasından Bâb-ı Ali’nin sabrı tükendi ve tekrar Il. Canıbek-Giray han tayin edildi. Hasan Paşa adlı vezirin ve diğer ayanların refakatinde Canibek Giray bir gemiye bindirilerek Kırım’a götürüldü.

Fakat Canıberk Giray iki kardeşin öyle bir direnişiyle karşılaştı ki muhtemelen Bab-ı Ali dahi böyle bir muhalefet beklemiyordu. Her iki kardeş, savaşmak için ordularını toplamış ve hazırlanmışlardı. Hasan Paşa durumu Bab-ı Ali’ye rapor ederken, Canıbek, Kefe’de İsmail Paşa’nın Varna’dan bir filoyla gelişini beklemek üzere Ali Kadı adında birinin evine misafir olmuştu. Bu arada padişahın fermanına uygun olarak Mehmet Giray’ın teslim olması için Kefe’den toplar ve Tatar askerleri getirilmişti.

Giraylar bu sözlere kulak asmazlar. Osmanlı ordusunu bozguna uğratırlar. Kefe’yi ele geçirirler. Osmanlı ordusunda kendilerine karşı savaşan Kantemir Mirza’nın ailesini işkence ile öldürürler. Şahin Giray bu galibiyetten sonra Tuna’yı aşar ve Tuna’nın her iki yakasını yağma etmeye başlar. Ailesinin intikamını almak isteyen Kantemir Mirza, padişahın izniyle otuz bin tatar savaşçıyı yanına topladı. İki giray, 1625 yılında Tuna sahilinde karşılaştılar. Şahin Giray bozguna uğradı. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı ,s, 307)

Buna rağmen Mehmet Giray saltanatını sürdürdü. Şahin Giray Özü boyundaki Kossaklara sığındı. 1627’de Kırım tahtına Canibek tekrar getirildi. Bunun üzerine Mehmet Giray’da kardeşinin yanına sığındı. İki giray, Kossaklarla Kırım’ı yağmaya başladılar. Bir akında Mehmet Giray öldürüldü. Şahin Giray kaçtı. Beş yıl Kırım ve Kafkasya’da çeşitli yerlere saldıran Şahin Giray, beş yıl sonra İstanbul’a gelerek IV. Murat’tan af diledi. Affedilen Şahin Giray, 1631’de Rodos’a sürüldü. IV. Murat’ın ölümünden sonra tahta çıkan sultan İbrahim’in emriyle idam edildi.

*

Güçlü hanlara, ateşli silahlara ve toplara sahip bir ordudan yoksun olan Kırım Hanlığı sık sık Rus istilasına uğramaya başladı. Kırım Hanlığı’nın 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması’yla sözde bağımsızlığının ardından Rus Çarlığı’nın kontrolüne girmesi ve ardından 1783 yılında ilhakından sonra Kırım girayları unutulup gittiler. Balkanlara yerleşen giraylar Osmanlı kayıtlarına sadece adli vaka olarak geçtiler. Sultan Giray, Çiftliğinden geçirilen ve hazineye vergi olarak götürülen sürüye el koyduğu için yirmi kişilik maiyetiyle Limnos adasına sürülür. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, s,643)

1791-92 yıllarında Tuna Nehri civarında haydutluk ve yağma olaylarının arkasından giraylar çıkar. Şumnu’da Mehmet Giray ve Kırkkilise’de (Kırklareli) Selamet Giray, haydutlarla işbirliği yaparlar ve soygundan ele geçen malları bölüşürler. Bunun üzerine üzerlerine kuvvet gönderilerek cezalandırılırlar. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, s,643)

KAYNAKÇA:

  • Akdes, Nimet Kurat, IVXIII. Yüzyılda Karadeniz’in Kuzeyinde Türk Devletleri, Ankara1972,TTK
  • Akdes, Nimet Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, Ankara2011, TTK
  • Allen, David W.E,Muhteşem Süleyman Zamanında Türk Dünyası
  • Aşıkpaşazade, Hazırlayan Nihal Atsız, İstanbul1970, 1000 Temel Eser
  • Babinger, F, Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı, İstanbul2003
  • Eroğlu, Haldun, Osmanlı’da Muhalefet, İstanbul2016, Bilge Kültür Sanat
  • Fischer, Alan, Kırım Tatarları, İstanbul2009, Selenge Yayınları
  • Goodwin, Jason, Ufukların Efendisi Osmanlılar, İstanbul1999, Sabah Kitapları
  • Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, İstanbul, Sabah Kitapları
  • İdrisi Bitlisi, Hest Behişt, VII. Ketibe, Fatih Sultan Mehmet Devri, Ankara2013, TTK
  • İnalcık, Halil, Devleti Aliyye I, İstanbul2010, T. İş Bankası Kültür Yayınları
  • İnalcık, Halil, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar I, Ankara2014, TTK
  • İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğunun Ekonomik ve Sosyal Tarihi (13001600) C. I, İstanbul2000, T. İş Bankası Kültür Yayınları
  • Selaniki Mustafa Efendi, Selaniki Tarihi, Ankara1999, TTK
  • Ostrogorski, Georg Bizans Devleti Tarihi Ankara2011, TTK
  • Oruç Bey Tarihi (Haz. Nihal Atsız), Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul
  • Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, İstanbul2016, Selenge Yayınları
  • Yabubovski, Yu, Altınordu ve Çöküşü, Ankara2000, TTK

TARİH : Ünlü Osmanlı Denizcisi Piri Reis’i İdama Götüren Kıtalar Arası Dramatik Süreç


Ünlü Osmanlı Denizcisi Piri Reis’i İdama Götüren Kıtalar Arası Dramatik Süreç

Belki de ilk olarak eski 10 TL’lerin arkasında bulunan ünlü haritasıyla tanıdığımız Piri Reis, zamanının ünlü denizcilerindendi. Hayatının son dönemleri ise oldukça hareketli geçti ve yaşamı trajik bir biçimde son buldu. Sözlük yazarı "eyitimli erkek" anlatıyor.

piri reis’i kanuni sultan süleyman astırmış.

detayları isteyenler için;

ünlü haritacı ve denizci piri reis seksen yaşlarında iken mısır’da idam edildi. piri reis gerçekten görevini suistimal mi etmişti? yoksa yöneticiler tarafından yanlış mı anlaşılmıştı? ya da devlet adamlarının kişisel husumetine mi uğramıştı? piri reis’i idama götüren sürece bir göz atılması belki bu sorulara yanıt olabilir.

hadım süleyman paşa’nın bölgeden ayrılması sonrasında piri reis süveyş kaptanlığına getirildi. piri reis’in göreve geldiği dönemde bölgedeki portekiz saldırıları iyice yoğunlaşmıştı. portekizliler kızıldeniz’deki türk donanma merkezini ve türk tersanesini yakma teşebbüsünde bile bulundular.

piri reis ilk olarak portekizliler işgal etmiş oldukları aden kalesinden uzaklaştırdı.

osmanlı devletinin süveyş donanmasına ait otuz kadar gemi ile hint okyanusuna açılan piri reis maskat açıklarında kendisinden iki kattan daha fazla gemiye sahip portekiz donanmasını mağlup etti ve maskat’ı ele geçirdi. kurtulabilen portekizliler hürmüz adasındaki hürmüz kalesine sığındılar. hürmüz kalesini kuşattı fakat kale alınamadı. bazı tarihçiler portekizlilerden rüşvet aldığı ve kuşatmayı bu nedenle kaldırdığını iddia ederler.

1) bu bölgede bulunan müslüman halkın portekizlilere yardım etmeleri piri reis’i çok kızdırdı. bu kızgınlıkla askerlerine şehri yağmalattı.

2) müslüman ahalinin yağmaya tabi tutulması bölgede pek hoş karşılanmadı. piri reis’i idama götüren süreç bu olay ile başlamıştı. piri reis bölgedeki basra valisi ramazanoğlu kubad paşa’dan yardım istedi. vali yardım etmediği gibi yağma olayı nedeniyle onu tutuklamak ve mallarına el koymak istedi. ancak piri reis buna müsaade etmedi.

3) bu arada portekizlilerin büyük bir donanma ile bölgeye yaklaştığı ve basra körfezini kapatmayı planladıkları haber alındı. piri reis bakım ve onarım yapılan donanmasını hazır olmadan denize açılmasını istemedi. bölgede mahsur kalmamak için donanma ve askerleri geride bırakarak acil olarak üç gemi ile sıkıntılı bir şekilde süveyş tersanesine donanma merkezine döndü. ne yazık ki, basra valisi ramazanoğlu kubad paşa piri reis hakkında şikayetini mısır valisine iletmişti.

4) mısır valisi onu tutukladı ve konuyu divana iletti. şikayet konularından en önemlisi piri reis’in hürmüz muhasarasını kaldırması ve donanmayı bırakıp gitmesi suçlaması idi. piri reis’in gerekli bakımdan geçmemiş donanmanın hint okyanusuna açılmasının çok sakıncalı olduğu şeklindeki savunması dikkate alınmadı.

hakkında idam kararı verilen bu ünlü haritacı ve denizci piri reis seksen yaşının üzerinde iken kahire’de idam edildi ve malları müsadere olundu. (1552)

kaynak
1) islam ansiklopedisi (cilt 9, sayfa 503, meb 1964)
2) osmanlı tarihi (ord.prof.ismail hakkı uzunçarşılı, cilt ıı, sayfa 397, ttk 1983)
3) osmanlı tarihi (ord.prof.ismail hakkı uzunçarşılı, cilt ıı, sayfa 398, ttk 1983)
4) osmanlı tarihi (yılmaz öztuna, cilt ı, sayfa 236 ktb 1998)

TARİH /// Osmanlı’nın Başına Geçmiş En Zeki Padişahlardan Biri : İkinci Mahmut


Osmanlı’nın Başına Geçmiş En Zeki Padişahlardan Biri : İkinci Mahmut

İkinci Mahmut (II. Mahmud), Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilenebilmesi için yüzünü Batı’ya dönmesi gerektiğini savunmuş ve bu konunun üzerine gitmiştir. Osmanlı’nın başına geçmiş en tilki ve zeki padişahlardan biri olan İkinci Mahmut’a kısa bir bakış.

ikinci mahmut, osmanlı’nın başına geçmiş en tilki ve en zeki padişahlardandır

ikinci mahmut, şehzadeliği sırasında sultan olan amcası üçüncü selim tarafından himaye edilmiş ve eğitimiyle bizzat ilgilenilmişti. üçüncü selim tahttan indirildikten sonra ise, tahta çıkan dördüncü mustafa tarafından katledilmek istenmiş fakat harem’deki kadınlardan birisinin sayesinde çatı arasına kaçarak canını zor kurtarmıştır. mehmet alkan hoca bu olayı, harem’in osmanlı siyasetindeki son etkisi olarak adlandırır. devam edersek, şehzade mahmut, istanbul’a üçüncü selim’i tahta çıkarmaya gelen rusçuk ayanı alemdar mustafa paşa tarafından, üçüncü selim daha önceden katledildiği için tahta çıkarılmıştır.

bu noktadan sonra izlediği siyasetse takdire şayandır

tahta geçtiğinde, siyasi bir desteğe haiz olmayan ve yeniçeri güruhunun da pek iyi gözle bakmadığı mahmut, iktidarını sağlamlaştırmak için askeri güce ihtiyaç duyuyordu. o askeri güç ise, dönemin feodal beyleri olan ayanlarda vardı: böylece mahmut, sultanlığını korumak için ayanlarla sened-i ittifak adı verilen antlaşmayı imzalamıştı. ayanların, bu antlaşmayı imza etmek için şehre gelişleri de oldukça görkemliydi: birbirinden ilginç kıyafetlere haiz hassa askerleriyle kente gelen ayanlar, aslında mahmut’un gövde gösterisi niteliğindeydi.

bir süre sonra, iktidarını sağlamlaştıran mahmut, mutlak egemenliğini sağlamak için ayanlarla hesaplaşmak zorunda olduğunu biliyordu: ayanları görüşme bahanesiyle bir araya topladı ve onlardan ani bir biçimde kurtuldu: hepsini öldürttü. birkaç ayan hariç artık mutlak otoriteye sahipti.

yeniçerilerle de hesaplaşmak için bekleyen mahmut, amcası selim’in düştüğü hataya düşmemek için en uygun anı kolladı ve yunan isyanı sırasında askerlerin isteksiz savaştığı propagandasının da yardımıyla 1826 yılında harekete geçti halktan da destek alarak yeniçerilerin kökünü kazıdı. vaka-i hayriye (hayırlı olay) sonrası şehirde yaşayan tüm yeniçeriler katledildi ve hatta mezarları bile bozuldu. fakat bu olay, henüz o sırada devam eden yunan savaşı’nı olumsuz etkiledi çünkü elde doğru düzgün bir düzenli ordu kalmamıştı. asakir-i mansure-i muhammediye adıyla bir ordu kurdu fakat bunlar hemen faaliyete geçemedi.

mahmut, nazarımda devletin üçüncü kurucusudur, osman bey ve fatih’ten sonra. kendisi döneminde, cumhuriyet dönemine de taşınacak olan bürokratik yapıların temeli kuruldu. modern anlamdaki orduya benzeyen bir ordu yapısı teşekkül etmeye çalıştı. postane vb. birçok yeniliğe imza attı. kısacası, osmanlı imparatorluğu bir müddet daha düşe kalka varlığını idame ettirdiyse bunda hiç kuşkusuz en büyük hisselerden birisini mahmut’a vermeliyiz.

istemi yabgu

ikinci mahmut döneminde idari alanda yapılan ıslahatlar

• divan teşkilatı kaldırılmış, yerine nazırlıklar kurulmuştur.
• tımar sistemi kaldırılmıştır.
• devlet memurlarına maaş bağlanmıştır.
• memurlara fes, ceket ve pantolon giyme mecburiyeti getirilmiştir.
• memurlar, dahiliye ve hariciye diye ikiye ayrılmıştır
• memurların yargılanması için dar-ı şura-yı bab-ı ali adında bir mahkeme kurulmuştur.
• müsadere sistemi kaldırılmış, mülkiyet hakkı tanınmıştır.
• osmanlı’da ilk kez posta teşkilatı kurulmuştur.
• askeri işleri düzenlemek amacıyla askeri şura oluşturulmuştur.
• ilk kez askeri amaçlı nüfus sayımı yapılmıştır.
• taşra teşkilatı eyalet, liva ve kazalar olarak düzenlenmiştir. iller, merkeze bağlanmıştır.
• mahalle ve köylere muhtarlar atanmış, ayanların etkisi kırılmaya çalışılmıştır.
askeri alanda yapılan islahatlar
• alemdar mustafa paşa, nizam-ı cedid ocağı’nın yerine sekban-ı cedid ocağı’nı kurmuştur.
• ii.mahmut, sekban-ı cedid ocağı’nı kaldırmış, yerine avrupa tarzında eşkinci ocağı’nı kurmuştur.
• ii.mahmut, halkın desteği ile yeniçeri ocağı’nı kaldırmıştır (1826). bu olaya vaka-i hayriye denir. böylece:

islahatların önündeki en büyük engel kalkmıştır.
halkta yeniçerilere karşı düşmanlık başlamıştır.
yeniçeri mezarları tahrip edilmiştir.
mehter yasaklanmıştır.
padişah yönetime egemen olmuştur.
yeniçeri ocağı’nın yerine avrupa tarzında asakir-i mansure-i muhammediyye adı ile yeni bir ordu oluşturmuştur.

ekonomi alanında yapılan ıslahatlar

• özel sektör teşvik edilmiştir.
• yerli malı kullanılması teşvik edilmiştir.
• müslüman tüccarlara gümrük kolaylığı sağlanmıştır.
• balta limanı antlaşması ile ingiltere ve fransa’ya büyük ekonomik tavizler verilmiştir.

eğitim – kültür alanında yapılan ıslahatlar

• ilköğretim zorunlu hale getirilmiştir.
• avrupa tarzında eğitim verecek okullar açılmıştır (mekteb-i tıbbiye, mekteb-i adliye vb.).
• avrupa’ya ilk kez öğrenciler gönderilmiştir.
• takvim-i vakayi adlı ilk resmi gazete çıkarılmıştır.
• avrupa tarzı müzikler serbest bırakılmıştır.
• ilk kez karantina sistemi uygulanmıştır.
• padişah, resmini devlet dairelerine astırmıştır.
• ii.mahmut yurdu tanımak için yurt gezilerine çıkmıştır.

NAZİZM DOSYASI /// İlginç Bir Tarihi Detay : Osmanlı Harp Madalyası Takan Nazi Askerler


İlginç Bir Tarihi Detay : Osmanlı Harp Madalyası Takan Nazi Askerler

I. Dünya Savaşı’nda Türklerle birlikte çeşitli cephelerde savaşan Alman birliğine mensup askerlere Osmanlı Harp Madalyası verilmiş. Yıllar sonra bu askerler, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi birliğine dahil olunca bu madalyayı üniformalarında taşımaya devam etmiş. Tarihimizin bu ilginç detaylarından birini anglachelm paylaşmış.

birinci dünya savaşı’nda çanakkale’de ve sina ve filistin cephesinde bizatihi gelip türklerle yan yana, omuz omuza savaşmış olan alman asienkorps birliğine mensup askerlerine osmanlı ordusu tarafından savaşta gösterdikleri yararlılıklardan ötürü harp madalyası veriliyordu. yavuz ve midilli zırhlılarındaki denizci personel ve osmanlı hava kuvvetlerinde gelip uçan alman pilotlar da bu madalyayı almaya türk askeri gibi hak kazanmıştır.

ilginç olan, bu almanlar evlerine döndükten 21 yıl sonra ikinci dünya savaşı patlayacak ve çoğu tekrar asker olmayı seçen bu birinci dünya savaşı gazileri harp madalyalarını bu ikinci savaşta nazi üniformalarında da taşımayı seçeceklerdir. şunlar benim interneti 20 dakika tarayıp bulduğum, kimliklerini teyit edebildiğim kişiler; kim bilir, daha gün ışığına çıkmayan kimler kimler vardır:

generalfeldmarschall gerd von rundstedt (soldaki)

jakob grimminger (hitler’in şahsi sancaktarı),

rudolf höss (auschwitz kamp komutanı),

oskar von niedermayer,

vizeadmiral karl kauffmann (sms breslau/midilli güverte subayı),

generalleutnant ludwif wolff,

generalmajor erwin osswald,

ludwig schröder generalarbeitsführer,

otto hartmann,

leopold von münchow (budapeşte kuşatma komutanı),

walter von unruh,

ss obergruppenführer hans jüttner,

general ludwig keiper…

ikinci dünya savaşı alman üniformalarında mesela avusturya macaristan nişanlarına da izin var. ama avusturya nihayetinde almanya’nın o devirde ilhak ettiği kendi sınırları içinde olan bir yer. naziler avusturya ordusunu da anschluss sonrası kendi ordusuna dahil etmiş ve nişanlarını kullanmalarına da izin vermiş. bu yüzden osmanlı harp madalyasına izin olması avusturya nişanlarından bir tık ileride bir şey. zira o nazilerin direkt olarak karışmadığı selefi olan imparatorluk almanyasının geçmişteki cephelerine ait bir mevzu. aynı şekilde nazi üniformalarına alman olmasına rağmen bazı imparatorluk alman kraliyet (mesela hohenzollern) madalyaları da takılmaz. o yüzden türk madalyasına sanki özel bir iltimas varmış gibi bir durum da var.

öte yandan biz onların madalyalarını almış olsak da nedense takmayız. en tepedeki örnek olarak atatürk birinci dünya savaşında alman birinci ve ikinci sınıf demir haç nişanlarını almasına rağmen,

bunu türkiye cumhuriyeti mareşal üniformasında takmamayı seçmiştir:

geçmişi silmiş olarak anlamamak lazım zira aynı üniformada osmanlı altın imtiyaz madalyası da bulunuyor. başka bildiğimiz cumhuriyet üniformalarında da yabancı nişanlar legion d’honneurlar falan pek görülmez. ancak almanlar için bu türk harp madalyaları takma zorunlulukları olmamasına rağmen göründüğü kadarıyla severek taktıkları nişanlar. zira filistin cephemiz onların da savaşıp öldüğü, şehitliklerinin olduğu geride bir sürü evlat bıraktıkları bir yer idi.

TARİH : Osmanlı’nın Yıkılışında Atatürk’ün Günahı Nedir ????


Osmanlı’nın Yıkılışında Atatürk’ün Günahı Nedir ????

Yazan: Nazım Peker

14 Temmuz 2018

Kendini bilmez kimi hadsizler, doğru dürüst tarih bilgisine erişmeden; Atatürk hakkında ulu orta kulaktan dolma bilgilerle cahilce ahkâm kesmekteler.

Neymiş? Atatürk ve Türkçülük hareketleri yüzünden Osmanlı Devleti yıkılmış mış.

Hadi oradan tarih bilgisinden yoksun zavallı.

İnsan azıcık, “Acaba mı der, ne kadar doğru?” diye merak eder.

Ben tarihçi değilim, bu konu da haddimi de bilirim. Ama bir Türk olarak kimi hadsizlere de iki çift laf etmekten kendimi alamayacağım.

Osmanlı Karadeniz’in kuzey kıyılarını kaybettiğinde Atatürk henüz doğmamıştı ve doğmasına da 100 yıl vardı.

Sırbistan’ı kaybettiğinde Atatürk’ün doğumuna 70 yıl vardı. Yunanistan’ı kaybettiğinde kaç yıl vardı? Tam tamına 60 yıl.

Biraz Afrika’ya uzanalım.

Osmanlı Cezayir’i kaybettiğinde Atatürk’ün doğmasına 50 yıl vardı.

Kıbrıs’ı kaybettiğinde, Romanya, Karadağ, Bosna Hersek’i kaybettiğinde henüz Zübeyde Hanım Atatürk’e hamile bile değildi.

Osmanlı Tunus’u, Girit’i ve Mısır’ı kaybettiğinde yeni doğmuştu ve tay tay durmaya çalışıyordu.

Bulgaristan’ı kaybettiğinde 4 yaşlarındaydı.

Daha yazalım mı? Yoksa bu kadar ayıp, bu kadar tarih bilmemek, bu kadar cehalet yeter artık mı dersiniz?

Ne olur, lütfen birazcık da kendiniz olun. Tarihinizle barışın. Kendinizi salak ve aptal durumuna düşürmekten de azıcık vaz geçin.

Ömründe bir kerecik Kuran meali okumadan: din konusunda ahkam kesen zavallıların durumuna düşmeyin lütfen!..

Bilmemek ayıp değil, sorup öğrenmemek ayıptır.

Unutmayın bilim-bilgi, Müslüman’ın yitiğidir. Onu aramak ve bulmak da görevidir.

Osmanlıyı bitiren elbette pek çok faktör var. Ama en önemli faktör; din taassubunu kıramayışı, tekke ve zaviyelerin sultasından kurtulamayışı, teknolojiyle barışık olmamasının yanında da; kendisi üretemeyip, başkalarının ürettiklerine eli mahkûm olmasıdır.

Keşke yıkılmasa idi de o büyük zenginlik elimizde kalsaydı. Ama millet bilincinden yoksun, bilimden ırak bir devletin yaşaması da mucize olurdu.

Türkçülük olmasaydı, bu millet kendini bilemeyecek, kendi cevherini tanıyamayacaktı. Atatürk ise bu asil milleti şahlandıran ve dirilten kişidir.

Bilmem ki anlatabildim mi?

Esen kalınız.

PARAPSİKOLOJİ & GİZEM DOSYASI /// Osmanlı’da Cinlerden Sorumlu Mahalli Teşkilatı : Mayangalar Ocağı


Osmanlı’da Cinlerden Sorumlu Mahalli Teşkilatı : Mayangalar Ocağı

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Mayangalar Ocağı adı verilen bu topluluk, cin çıkarma gibi işlerden sorumluymuş.

osmanlı padişahı orhan gazi döneminden itibaren padişah ve hanedan üyelerinin sarayda yaşaması geleneği başlayınca, kölelerin de sarayda sürekli hizmetli olarak bulunması ihtiyacı doğdu ve böylece esir ticareti osmanlı topraklarında da kendisine yer buldu.

birinci murad döneminden sonra ise daha da yaygınlaşan esir ticareti hususunda osmanlı imparatorluğu için mısır, bu ticaretin merkezi hâline gelmiştir. esirciler kethüdası, harem ağası, bostancıbaşı ve yeniçeri ağası tarafından yürütülen "devlet için alınacak esirler" mevzusunda bizi ilgilendiren kısım şu anda habeşistanlı kadın esirlerdir.

esirlerin müslüman olmaması şartı bulunduğundan bu kadınların neredeyse tamamı doğu afrika yerel inançlarına mensuplardır. zamanla gerek yaşlılıktan gerekse başka sebeplerden ötürü azledilen bu siyahî kadınlar üsküdar taraflarında bir mahalle oluşturmuşlar ve burada yaşamaya başlamışlardır. nitekim afrika yerel inançlarında büyücülük, tütsüleme, cin çıkarma gibi âyinler çok fazladır malûmunuz. bu kadınlar da ne yapsınlar? hem bu âyinlerinin ahâlî tarafından ilgi görüyor oluşu hem de maddî sıkıntı çekiyor olmaları sebebiyle mayangalar ocağı’nı kurmuşlardır.

yazının bu kısmında mayanga kelimesi hakkında bilgi vermek ve bir teori ortaya atmak istiyorum:

bu ocak çeşitli kaynaklarda anlatılsa da hiçbir yerde ismin etimolojisinden bahsedilmemektedir. ben ise araştırdığım zaman "mayanga" kelimesinin "gölde yaşayanlar" anlamına geldiğini öğrendim ve dünya üzerinde hâlâ var olan bu isimde bir topluluk bulunduğunu gördüm. lâkin işin ilginç kısmı bu kabilelerin orta amerika bölgesinde yaşıyor olmaları ve dillerinin bir kızılderili dili olarak kabul görüyor olması. afrika’daki kabileler ile orta amerika’daki kabileler arasındaki ilk iletişim ispanyol ve portekiz sömürgeciliği vasıtasıyla 16. yüzyılda gerçekleşiyor. benim teorim; nikaragua, kosta rika, honduras gibi yerlerde avrupalıların "mayanga" ismiyle karşılaşmaları üzerine bu tabirin afrikalı esirler için de kullanılmaya başlandığı yönündedir.

hatta daha da ileri ve gayet mantıklı bir teori de şöyle olabilir:

tüm kıtalardan getirilen binlerce esirin bulunduğu esir pazarlarında mayangalar ve afrikalı esirler birbirlerine karışmış belki de osmanlı imparatorluğu daha amerika kıtasına ayak basmamışken amerikalı esirler osmanlı topraklarına ayak basmışlardır.

evet, devam edelim.

mayangalar, payitaht’ın en ilgi çekici topluluklarından biri olunca gerek saray ahâlîsi gerekse istanbul sosyetesi tarafından sürekli olarak ziyaret edilir olmuşlardır. tütsülerin yandığı bir ortamda bize göre tuhaf gelen çeşitli danslar ve dualar eşliğinde bir cin çıkarma âyini izlediğimizi düşünelim. bu gayet ilgi çekicidir ki günümüzde bile sosyete cincileri gayet güzel paralar kazanmaktadırlar bu işlerden!

ayrıca işin sosyolojik kısmına da değinmek isterim.

mayangalar ocağı’nın gayr-i resmî olarak da olsa varlığını devam ettirip şeyhülislamdan ya da herhangi bir devlet kademesinden tepki görmemiş olması osmanlı sarayı’nda ve payitaht’ta kadınların ne derece söz sahibi olmaya başladıklarını da göstermektedir bize. zaten özellikle servet-i fünûn dönemi edebî eserlerinde de bunu fark ediyoruz.

evet, istanbul’da böyle garip bir topluluk da var olmuştur. belki de torunları yani afro-türkler, hâlâ daha yaşamaya devam ediyorlardır memleketemizde. sonuçta saltanat kaldırıldıktan sonra topkapı sarayı’ndaki siyahî harem hizmetlileri yine aynı yerde bu sefer "devlet memuru" olarak türkiye cumhuriyeti’ne hizmet etmeye devam etmişlerdir ve bugün o kişilerin torunları hâlâ daha istanbul’da yaşamaktadırlar.

mayangalar’a selam olsun…