TARİH /// ÖZKAN KARACA : Osmanlı Devletinde Sinema


ÖZKAN KARACA : Osmanlı Devletinde Sinema

E-POSTA : ozkankaraca

09 Mayıs 2020 Cumartesi

1897’de sinematografın hemen hemen tüm dünya ülkeleriyle aynı zamanda Osmanlıya girişiyle birlikte dünyanın birçok yerinde ve Osmanlı topraklarında çekilen belge filmlerin gösterimleri başlamış, önceleri birkaç yerde yapılan bu gösterimler giderek yaygınlaşmış, daha sonra sinema salonları açılarak çeşitli ülkelerin filmleri gösterilmeye başlanmıştır.

1896 ya da 1897 yıllarındaki bu halka açık gösterinin düzenlendiği yer, Galatasaray (Beyoğlu) karşısına düşen Hammalbaşı sokaktaki Avrupa Pasajı’nın 7 numaralı yeriydi. Sinema tarihlerine Sponek Birahanesi adıyla geçen bu salonda böylece “halka açık ilk gösteri” gerçekleşmiş oldu. Bu gösterinin Türkçe, Fransızca, Rumca ve Ermenice basılan ilanında şunlar yazar:

“…Beyoğlu Galatasaray’ı karşısında Sponeck Salonu’nda İstanbul’da birinci defa olarak Paris ve bütün Avrupa’nın mazharı takdiri olmuş olan canlı fotoğraf lübiyatı her akşam icra olunur…”[1]

Türk sinemasında bilinen ilk film 1905’te çekilmiştir, yapımcısının kim olduğu ise bilinmemektedir. Yalnızca Selim Sırrı Tarcan’ın bu filmin çekiminde rehberlik yaptığı biliniyor ki, bu da filmi yapanların yabancı olduğu kanısını güçlendiriyor. Ancak filme ilişkin şu ana kadar belge bulunamadığı için ilk film sayılamaz.

Weinberg’in film gösterilerini 1898 yılında yine İstanbul Beyoğlu’nda Cambon adlı bir Fransız’ın yaptığı gösteriler izler. Gösterim aygıtının kalitesi, filmlerin uzun olması ve filmlerdeki Türkçe açıklamalar nedeniyle halkın Cambon’un gösterilerini daha çok beğenmesi üzerine Weinberg’in aygıtını yenilediğini, daha uzun filmler getirterek seyircinin filmi daha iyi anlaması için gösterim sırasında bir görevlinin ayağa kalkıp açıklamalarda bulunmasını sağladığını hatta aynı dönemde Weinberg’in sık sık Saray’a çağrılarak filmler oynattığı da belirtilmektedir.[2] Ayrıca, o yıllarda gösterilen filmlerin kısa metrajlı belge ve güldürü filmleri olduğunu, zamanında filmleri izleyen yazarların anılarından ve belgelerden anlaşılmaktadır.[3]

29 Mart 1903’te çıkarılan ve 25 maddeden oluşan bir nizamnameye göre; Osmanlı’da sinema gösterileri yapma hakkı 35 sene süreyle müslim ya da gayrimüslim ayrımı yapmadan herkese tanınıyor, bu hakka sahip olanlar, anonim şirket kurabiliyordu. Ancak bu şirketin adı ‘Osmanlı Sinematograf ve Lantern Majik ve Çeşitli Manzaralar Gösterme Şirketi’ olacak ve Merkezi İstanbul’da bulunacaktı. Ayrıca hak sahipleri, sinema faaliyetlerini gerçekleştirmek için gerekli mühendis ve makinistlerden başka bütün personelini Osmanlı halkından seçeceklerdi. Yerli mühendis ve makinistler gereken şartları yerine getirmeleri durumunda istihdamda öncelikli olacaklardı.[4]

İlk zamanlarda özel bir gösteri salonuna sahip olmayan ve kıraathane gibi erkeklere özel mekânlarda halka tanıtılan ve kısa sürede sevilen, hatta Ramazan gecelerinde Karagöz ve Meddah’a eşlik eder duruma gelen sinemanın kadınlarla tanışması ise bu yeni aygıtın konaklara girmesiyle olmuştur. Bu dönemde İstanbul’un her tarafında elektrik tesisatı tam olmadığı için sinema gezgin bir durumdaydı. Sinemacı, gösterim aygıtıyla elektrik tesisatı olan mekânlara gider, dörder beşer dakikalık yedi sekiz filmden oluşan programlarla seyircileri eğlendirirdi.[5] Ancak, sinemanın sürekli bir salona kavuşması için 1908 yılını beklemek gerekecekti.

Halkın sinemaya gösterdiği rağbeti göz önüne alan Weinberg, 1908’de Türkiye’deki ilk sinema olan “Pathe Sineması”nı[6] yaptırdı. Böylece İstanbul’da Tepebaşı’nda ilk yerleşik sinema salonunun açılmasıyla eğlence yerlerinde adeta bir sığıntı gibi yaşayan sinema, gerçek mekânına kavuşmuş ve giderek Türk toplumunun gelenekselleşmiş eğlence yapısındaki yerini de almış oldu. Burada hemen belirtmek gerekir ki, sinemanın Türkiye’ye girişinden söz ederken aslında özellikle İstanbul’un Avrupa yakasına, o zamanki adıyla “Pera” -Beyoğlu semtine girişi kastedilmektedir. Sinemanın halk tarafından sevilmesi, gösterilere talebin artması, bu buluşun İstanbul’da ve diğer büyük kentlerde de yayılmasına neden oldu.

İstanbul’da açılan Pathe Sineması’nın ardından Beyoğlu’nda “Palas”, Taksim’de “Majik” sinemaları açılır. İstanbul yakasında ise Sirkeci’de Kemal ve Şakir Seden kardeşler Fuat Uzkınay ile birlikte “Ali Efendi” ve Demirkapı’da “Kemal Bey” sinemalarını açarlar. 1914’te Murat ve Cevat Beyler tarafından İstanbul yakasında ilk film gösterisinin yapıldığı “Fevziye Kıraathanesi”nin[7] yerinde “Milli Sinema” adıyla açılan sinema, Türkler tarafından işletilen ilk sürekli sinema salonu olarak tarihteki yerini alır. Daha sonra bunları “Elektra”, “Elhamra” ve “Opera” sinemaları izler. İzmir’de de Kordonboyu’nda 1909’da ilk açılan Pathe Kardeşler ya da Kramer Sineması’nı izleyen diğer sinemalar ise “Asri Sinema”, “Ankara Sineması”, “Lale Sineması”, “Milli Sinema”, “Elhamra Sineması”, “Tayyare” Sinemaları ile Güzelyalı ve Karşıyaka’daki sinemalar olmuştur.[8]

Talat Bey, yabancıların Anadolu’da film gösterileri düzenlemesine izin vermiş; ancak iş film çekmeye geldiğinde bu tür teşebbüsleri kati suretle yasaklamıştır. Bu yasaklama güvenlik tedbiri ya da olası casusluk faaliyetlerinin önüne geçmek gibi anlaşılabilir nedenlerden ötürü yapılmış olabilir.[9]

1914’lerde sinema, en azından İstanbul, İzmir, Selanik gibi kentlerde bilinen bir olaydır, sinema salonları vardır ve sinemaya tutkun seyirci kitlesi yetişmektedir. Başka bir deyişle, Türkiye’de bir sinema vardır, ancak bu, Türk Sineması değildir. Çünkü sinema işletmeciliğinin büyük bir kısmı azınlıkların veya yabancı uyrukluların elindedir. Türkiye’de sinema denilince Weinberg, akla gelen tek uzman sinemacıdır. Bu tarihlerde Türkiye sinemayı keşfetmiş, aynı zamanda sinema da Türkiye’ye gelip geçen ve daima egzotik görüntüler peşinde olan yabancı operatörler, sinemacılar yoluyla Türkiye’yi keşfetmiştir.[10]

1914’e kadar İstanbul’da açılan sinema salonlarının sahipleri ve işletmecileri gayrimüslimlerden ve yabancılardan oluşuyordu. 1913 yılında beş yeni sinema salonun açılması, bazı yerli müteşebbisleri bu sektöre yöneltti. 19 Mart 1914 tarihinde Şehzadebaşı’nda Cevat Boyer ve Murat Bey tarafından Türkiye’nin ilk yerli sinema salonu olan “Milli Sinema” açıldı?[11] Bir süre sonra devreye Şakir ve Kemal Seden kardeşler girerek, dönemin ünlü lokantacısı Ali Efendi ve Fuat Uzkınay’la birlikte, Sirkeci’ de “Ali Efendi Sineması”nı açacaklardır.[12]

Dünya sineması belge filmlerden sinema anlatımının oluşmaya başladığı kurmaca filmlere geçmiş, hatta 1915 yılma gelindiğinde gerek Amerika gerekse Avrupa’da sinema anlatımının öne çıktığı uzun metrajlı yetkin film örnekleri verilmiştir. Ancak Türk sinemasının gelişimi dünya sinemasıyla aynı çizgide olmamıştır. 1915 yılında Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin kurulmasına kadar çekilen belge filmler dışında Türk sinemasında yerli yapım gerçekleştirilmemiş, ancak bu tarihten sonra resmi kuruluşlar eliyle ilk yerli yapımlar gerçekleştirilmeye başlanmıştır.

1918 yılında savaşın bitmesi üzerine, resmi bir kuruluş olan Merkez Ordu Sinema Dairesi feshedilmiş, fakat sinema ile ilgili çalışmalar durmamıştır. Film yapımım ve belge film çekimleri yarı resmi kuruluşlar olan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti (1915) ve Malul Gaziler Cemiyeti (1918) bünyesinde devam etmiştir.

Sinema alanındaki bu gelişmeler kaçınılmaz olarak ciddi bir rekabet ortamı oluşturdu. Her şirket ya da salon, gişe gelirlerini artırmak için tanıtım faaliyetlerine ağırlık vermeye başladı. El ve duvar ilanlarıyla yapılmakta olan tanıtım faaliyetleri, dönemin gazete ve dergilerinde de yer bulmaya başladı. Bu durum 1920’li yıllarda gelişme gösterecek olan reklam ve ilan söktürün de oluşumuna zemin hazırladı. Sinema alanındaki bu gelişmeler ve halkın sinemaya olan ilgisi, sinemanın ne olduğu konusunda yeni düşüncelerin ortaya çıkmasını ve sinemanın bağımsız bir yayın olarak Osmanlı basınında yer almasını sağladı.

DİPNOTLAR

[1] Mustafa Gökmen, Eski İstanbul Sinemaları, İstanbul Kitaplığı Yayınları, İstanbul, 1991. s. 21

[2] Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, Artist Yayınları, İstanbul, 1972. s. 23

[3] Alim Şerif Onaran: Türk Sineması 1. Cilt, Kitle Yayınları, Ankara, 1999. s.11

[4] Ali Özuyar, Devlet-i Aliyye’de Sinema, De Ki Basımevi, Ankara, 2007. s. 14

[5] Ali Özuyar: Sinemanın Osmanlıca Serüveni, Öteki Matbaası, Ankara, 1999. s.33 – 35

[6] Pathe (Cınema Theatre Pathe Freres) Tepebaşı Meşrutiyet Cad. Eski Anfi Tiyatrosu. Sonra Asri ve Ses sinemaları ile Şehir Tiyatrosu komedi kısmı olan yer Mimarı Campanaki. Sahibi İstanbul Şehremaneti., İşletmecisi Sigmund Weinberg. 1890’larda tiyatro olarak yapıldı.2 * 1908’- den 1942’ye kadar sinema olarak kullanıldıktan sonra tekrar tiyatroya çevrildi. 1958’de Belediye tarafından yıktırıldı. Halen yerinde İstanbul Sergi Sarayı var. Bkz: Arkın Sinema Ansiklopedisi, Arkın Kitabevi, İstanbul, 1975. s. 452

[7] Feyziye Kıraathanesi, Şehzadebaşı Caddesi ile Feyzi ye Caddesi’nin birleştiği köşede idi. Feyziye Caddesi tarafında ( Daruşşafaka’nm kurucularından) Vidinli Tevfik Paşa’ nın konağı vardı, Kıraathanenin kapısı Şehzadebaşı Caddesine açılıyordu. Bkz: İstanbul Ansiklopedisi, Reşat Ekrem Koçu, Koçu Yayınları, 1972. s. 5727

[8] Alim Şerif Onaran, Türk Sineması, s.12

[9] Ali Özuyar, Babıâli’de Sinema, İzdüşüm Yayınları, İstanbul, 2004. s.41

[10] Giovanni Scognamillo: Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1998. s. 22

[11] Nijat Özün, Türk Sineması Kronolojisi, Bilgi Yayınları, Ankara,1968, s. 42

[12] Agah Özgüç, Başlangıcından Bugüne Türk Sinemasında İlkler, Yılmaz Yayınları, 1990. s. 8-9

ozkankaraca

EĞİTİM DOSYASI /// Serhan Yücel : Osmanlı Devleti’nde Gayrımüslim Okulları


Serhan Yücel : Osmanlı Devleti’nde Gayrımüslim Okulları

21 Haziran 2016

Türk eğitim tarihinin önemli kurumlarından olan yabancı okullar ve azınlık okulları, eğitim öğretim hizmetlerinden çok, eğitim dışı eylemleri; uluslararası ilişkiler ağları ve misyonerlik faaliyetleri ile gündeme gelmiştir. Gayrimüslim okullarının, eğitimi araç olarak kullanan, siyasi faaliyetlere programlanmış kurumlar olduğu iddia edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlere ait okullar, azınlık okulları ve yabancı okullar olmak üzere iki türlüdür. Bunlardan Azınlık Okulları (Cemaat Mektepleri) Osmanlı Devleti’nin idaresi altında yaşayan; aralarında dil, din, ırk farkı bulunan, özel anlaşmalarla verilen haklardan yararlanan başta Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler olmak üzere bazı grupların açtığı okullardır. Ecnebi Mektepler (yabancı okullar) kavramı ise gayrimüslim toplulukların açtıkları ve sonradan yabancı devletler tarafından himaye edilen okullarla doğrudan yabancı devletler tarafından açılan okullar için kullanılmaktadır.

Toprak genişliği 22 milyon kilometre kareye kadar ulaşan Osmanlı Devleti, değişik kültürel grupları kendi himayesi altına almıştı. Osmanlı egemenliğinde yaşayan bu grupların kendi dinlerini, milli ve kültürel kimliklerini uzun süre koruyamaması ve asimile olması beklenebilirdi. Ancak Osmanlı Devleti’nin himayesinde kalan bu topluluklar hem dillerini, hem dinlerini, hem de kendi kültürlerini 600 yıla yakın bir süre korumayı başarmıştı. Bu durum, Osmanlı Devletinin ihmalinin bir sonucu değil, bilinçli olarak uyguladığı ve İslâm Hukuku’nda (Fıkıh) yer alan zimmi hukuktan doğmaktaydı. Nitekim II. Mehmet İstanbul’u fethedince başta Rumlar olmak üzere karşılaştığı topluluklara, Galata Ahitnamesi ile kendi mekteplerini, kiliselerini ve hastanelerini istedikleri gibi idare etme hakkının yanında, dillerini konuşma ve anadillerinde eğitim görebilme hakkını da vermişti. Bu tarihlerde devlet, Türk ve İslam mekteplerinin programlarıyla ilgilenmediği gibi azınlık okullarına ve uyguladığı programlara da karışmamıştı.

Nitekim Osmanlı İmparatorluğunda Türk ve Müslüman okulları ve kurumları çoğunlukla devlet tarafından değil zenginler ve hayırseverler tarafından yapılıp yönetiliyordu. Benzer uygulama azınlık okulları için de geçerliydi. Nasıl ki her caminin yanı başında bir mektep bulunuyorsa her kilisenin yanında da bir azınlık mektebi bulunmaktaydı. Hatta Müslüman mekteplerinde eğitim hocalar tarafından yapıldığı gibi azınlıklara ait okullarda da eğitim, papazların elinde bulunuyordu. Devlet bu hakkı önce Rum cemaatine vermiş, daha sonra Ermeniler ve Museviler de bundan yararlanmıştı. Kilise bünyesinde kurulan Ruhban Okulu niteliğindeki küçük çaptaki bu birimler, zamanla yaygınlaşmaya başlamış, giderek çehreleri değişerek birer örgün eğitim-öğretim kurumu olma yolunda ilerlemişlerdi.

Osmanlı Devleti’nin, güçlü olduğu dönemlerde azınlıklara ait eğitim birimlerini tehdit olarak görmemesi ve hatta teşkilatlanmalarına izin vermesi, yabancı devletleri cesaretlendirmişti. Çünkü yabancı devletler, Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan azınlıkları kendi hâkimiyeti altına alarak, azınlıkların faydalandığı haklardan faydalanmak istiyorlardı. Nitekim sonraki aşamada azınlık okulları birçok hakkın sahibi olacak ve yabancı devletlere ait kurumlar da bu durumdan fazlasıyla faydalanacaktı. Böylelikle de Osmanlı Devletini etki altına almak için aradıkları fırsatı bu şekilde elde etmiş olacaklardı. Bahsi geçen hedefler doğrultusunda harekete geçen yabancı devletler, ilk iş olarak kendilerine yakın gördükleri azınlık grubunu seçti. Seçilen azınlığın, himaye altına alınmasının en kolay yolu da maddî yardımlardı. Bu düşünceyle yabancı devletler, belirledikleri azınlık grubunun okullarına karşılıksız olarak para, eğitim malzemesi ve öğretmen gibi destekte bulunuyordu. Öte yandan azınlıklar da, himaye altına girmek için çok istekli davranmaya başlamıştı. Çünkü yabancı devlet-azınlık ilişkisi yabancı devletler kadar azınlıklara da fayda sağlıyordu. Azınlıklar, okul masraflarından kurtulmanın ve eğitim kalitesini arttırmanın yanında yabancı devletlerin tüccarlarına tanınan kapitülasyonlardan yararlanarak rahatlıkla alışveriş imkânına ve gümrük indirimlerine kavuşmuştu. Ayrıca Osmanlı Devletinin denetiminden de kurtulmuşlardı.

Böylece azınlık okulları, yabancı devletlerin etkisi altına girmiş, maddî ve manevî yardımlar sayesinde sayılarını artırmaya başlamıştı. Okul sayısının artmasının birçok sonucu vardı. Bunlardan en önemlisi de himayesinde olduğu devletin siyaseti doğrultusunda, Osmanlı Devleti’nin aleyhine çalışmaya başlamalarıdır. Bu gelişmeler sonucu, azınlık okulları dışında yabancı devletlerin sahneye çıkmasıyla, elçilik okullarını da aşan bir “yabancı okul” kavramı doğdu. Bunda Fransız ihtilalinin yaydığı milliyetçilik akımı ve yabancı devletlerin propagandaları etkili olmuştu. Verilen tüm imtiyazların suiistimal edilmesiyle sağlanan serbestinin esnekliği ile önceleri çeşitli şekillerde azınlık okullarına nüfuz eden Fransa, İtalya, Amerika, Bulgaristan ve İngiltere gibi devletler, hukuki düzenleme olmadan ve denetimden de uzak biçimde kendi eğitim ve öğretim kurumlarını açmaya başladılar.

III. Selim döneminde başlayan ve II. Mahmud döneminde devam eden reformlar, her alanda olduğu gibi eğitim alanında da etkili olmuş ve yenilikler Abdülmecit’in tahta çıkmasından sonra ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla somutlaşmıştı. Gerçi 1839’da ilan olunan Tanzimat Fermanı’nda, azınlık okul ve müesseselerine dair herhangi bir ibare bulunmamaktaydı. Ancak azınlıklar, kanun karşısında eşitlik ve kanunun üstünlüğü vurgusu yapılan bu fermanın ilanıyla Türklerle bir bakıma eşit hale gelmişti.

Tanzimat Fermanı’ndan sonra gayrimüslimlere yönelik diğer bir hukuki düzenleme 1856 Islahat Fermanı ile gerçekleşmiştir. Ferman gayrimüslimlere okul açma ve geliştirme izni verirken, aynı zamanda Osmanlı uyruğu olan herkesin, devlet okullarının yönetmeliklerindeki koşulları yerine getirmek şartıyla askeri ve mülki mekteplere kabul edilmesini de karara bağlamıştı. Ancak Osmanlı içindeki azınlıklar, çocuklarını devlet okullarına gönderebilme hakkına sahipken, yabancı ve misyoner okullarına göndermeyi tercih etmişlerdir.

Diğer taraftan yabancı devletler, kendilerini bağlayıcı bir nizamname olmadığı için Osmanlı topraklarında rahatlıkla okul açabilmişlerdir. Gerçi 1869 yılında çıkarılan Maarif Nizamnamesinin 129. maddesine göre yabancı okulların ruhsatsız çalışması mümkün değildi. Ancak buna rağmen birçok okul ruhsatsız olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. Çünkü bazen Osmanlı Devletinin hoşgörüsü ve kayıtsızlığı, bazen yabancı okulların prosedürleri uygulamaması, ruhsatın tehlikeye gireceği durumlarda ise yabancı devletlerin devreye girmesi denetim zincirinin kopmasına yol açmıştı. Kaldı ki, yabancı okulların teftişini veya programlarının Maarif Nezaretince onaylanmasını istemek oldukça zordu. İstanbul’daki her yabancı okul, kendi anavatanındaki okulların programlarını ve orada okutulan kitapları aynen kabul eder, okutur ve buna Maarif Nezareti bir şey diyemezdi. Ayrıca eğitim materyallerinin eksikliği hatta yokluğu, tercüme odalarının ihtiyacı karşılayamaması, dini farklılıklar, ekonomik nedenler de denetime engel faktörler olarak ortaya çıkmaktaydı. Buna karşı Osmanlı Hükümetinin almış olduğu tedbir, Müslüman çocuklarının yabancı okullara devamlarını yasaklama kararından ibaret olmuştur. Ruhsatsız çalışan bu okulların Maarif Salnamelerinde eğitim kurumları arasında yer alması, Osmanlı Devleti’nin bu okullara göz yumduğunu göstermektedir.

Yabancı okullar, on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar himayesi altında oldukları devlet isimleriyle değil, bağlı bulundukları mezhebe göre sınıflandırılmıştı ve ilk sırada Katolik okulları gelmekteydi. Protestanlar sonradan bu işe başlamışlardı. Mezheplere dayalı bu okullar, bir süre sonra himayesi altında bulunduğu ülkelerin ismiyle anılmaya başlanmış, bilahare Osmanlı topraklarında okul açan ülkelerin sayısı giderek artmıştı. Sırp, Bulgar, Rus, Avusturya Macaristan hatta İran bile Osmanlı topraklarında okul açmıştı.

Ticaret yapabilme izninden yola çıkarak eğitim-öğretim kurumları açmaya kadar birçok hakka sahip olan yabancı devletler, önce azınlıkları akabinde de Osmanlı Devleti’ni etki altına almak istemişlerdi. Böylece yer altı ve yer üstü zenginliklerinden yararlanılabileceği düşünülmüştü. Ayrıca okulların, siyasi amaç ve çıkarlara uygun coğrafyalarda ve sayıca çok olmasını amaçlamışlardı. Bu nedenle yasal boşluklardan faydalanarak, Osmanlı Devletinin birçok bölgesinde -gerek olmasa da- kendi okullarını açma yoluna gittiler. Mesela Bulgar okulunun Bulgar halkından kimsenin bulunmadığı yerde açılması, Kudüs’te İngiliz Protestan halktan 232 kişi olmasına rağmen yedi okul açılması gibi çalışmalar, okul açmada asıl amacın siyasi faaliyet olduğunun açık bir göstergesiydi. 1904 yılına gelindiğinde sadece Fransızların Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren 878 okulu bulunmaktaydı. Bu sayıya Amerikan, İngiliz, Avusturya, İtalyan, Rus ve Alman okulları da eklendiğinde kaçak çalışanlar hariç iki bine yakın yabancı okul mevcuttu. Okulların programlarında, kendi dinleri ve dilleri, tarih, coğrafya, aritmetik, geometri, fizik ve tabii bilimler, müzik, yabancı dil gibi dersler yer alıyordu.

Yabancı okullardaki bu çoğalma ve yayılmanın bir başka sebebi de, on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Osmanlı eğitim-öğretim kurumlarının ihtiyaca cevap veremez duruma gelmesidir. Devletin çeşitli kurumlarının hantallaşması yanında, özellikle eğitimli olmayan kişilerin öğretmenlik mesleğine liyakatsiz başlatılması, Rumeli’deki yenilgiler sonrası büyük kentlerde özellikle de İstanbul’da nüfus yoğunluğu ve savaştan kaçan sivil halkın medreselerde iskân edilmesi, yabancı okullardaki eğitim sisteminin yararlarının geç anlaşılması gibi birçok faktör bu gelişmeyi hızlandırmıştı. Aslında medreselerin yanı sıra, sıbyan mektepleri ve diğer derecelerde birçok okul da ihtiyacı karşılayacak durumda değildi. Bu nedenle okullarını güçlü ve etkin kılan yabancı devletler eğitimi bir gerekçe, okulları da imkân olarak kullanmışlardır. On dokuzuncu yüzyılın sonunda Osmanlı Devleti topraklarında 106 bin ilkokul öğrencisinin 30 bini Müslüman okullarda, geri kalan 76 bini ise gayrimüslim okullarda öğretim görmekteydi. Bu 76 bin öğrencinin de 7 bini yabancı okullarda eğitim almaktaydı. Ortaöğretimde ise toplam 16 bin öğrenci eğitimine devam ediyordu. Bunların 5 bini Müslüman, 11 bini ise gayrimüslim okullarında eğitim alıyordu. 11 bin gayrimüslimin 8 bini yabancı okullarda okumaktaydı. Anlaşıldığı üzere ilkokullarda azınlık okulları, ortaöğretimde ise yabancı okullar revaçtaydı.

Osmanlı Devleti, kendi kontrolü altında bir ‘özel öğretim’ imkânı sağlamak ve Müslüman olmayan cemaatleri Osmanlı kimliği altında toplamak amacını gütmekteydi. Lakin Osmanlı Devleti’ndeki “Müslüman okullar” günden güne önemini yitirdi; yabancı ve azınlık okullarındaki eğitim kalitesinin daha iyi olması nedeniyle Müslüman aileler çocuklarını bu okullara göndermek için yarışır hale geldi. Aslında yabancı okullarla azınlık okullarında verilen eğitimin yararları yanında Müslüman çocuklar için uygun olmayan içerik de mevcuttu. Özellikle II. Abdülhamit devrinde gayrimüslimlere ait okullarda Türkçe önemsenmiyor, öğrencinin dikkati, okulun bağlı olduğu ülkeye çevriliyordu. Mesela coğrafya dersleri, okulun himayesinde bulunduğu devlete ait bilgilerle başlıyordu. Bunun sonucunda öğrenciler yabancı bir ülkenin coğrafyasını öğreniyor, kendi ülkelerine dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Ayrıca bu okullarda Türk çocukları, Hıristiyan ibadet ve dualarını öğreniyor, dinî merasime iştirak ettiriliyorlardı. Hatta cezaları affedilsin diye Salibi (haç, istavroz, çarmıh) öptükleri bile oluyordu. Müslüman öğrencilerin velileri okuldaki bu olaylardan haberdar oldukları halde hiçbir şikâyette bulunmuyorlardı. Aksine Müşir Fuat Paşa 8 çocuğunu Kadıköy’deki Sen Jozef Kolejine gönderebilmek için bütün ağırlığını koymak durumunda kalmıştı. (Daha sonraki yıllarda da Müslüman aileler çocuklarını bu mekteplere göndermeye devam etmiştir. Nitekim Müslüman öğrencilerin oranı 1890-1900’de yüzde 15 iken, bu oran 1911’de yüzde 56’ya yükselmiştir.)

Yirminci yüzyılın başında durum daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Yabancılar, okul açmak için Osmanlı Hükümetine başvuruda bulunuyor, verilecek cevabı bile beklemeden kendi okullarını açabiliyorlardı. Osmanlı Hükümeti kendi tebaası olan Ermeni, Rum ve Bulgarlara bile okullar hususunda tam hükmedemiyordu. Yabancı devletler ise kapitülasyonlara dayanarak arzularını fazlasıyla yaptırabiliyordu. Aksi halde Osmanlı topraklarını işgal tehdidinde bulunmak dâhil her türlü adımı atabiliyorlardı. Nitekim 1901 yılında yaşanan Midilli Olayından sonra Osmanlı Devleti Fransa ile bir anlaşma imzalamak durumunda kalmıştı. Midilli Olayı, hazineden çok yüksek miktarda alacağı olan Lorando ve Tubini isimli Fransızların alacaklarını tahsil edememesi üzerine Fransız hükümetinin devreye girmesi ve Fransa donanmasının Midilli’ye çıkmasına kadar devam eden olaylar zinciridir. Osmanlı Devleti Midilli’yi kurtarabilmek için Fransa’nın tüm isteklerini kabul etmek zorunda kalmıştı. Meclis-i Vükela’nın kararı, padişahın onayı ile 19 Kasım 1901 tarihinde Osmanlı Hükümeti, Fransa tabiiyeti veya himayesi altındaki okulların hukuki varlıklarını tanımayı taahhüt ediyordu.

Osmanlı Hükümeti, yabancı okullarla ilgili verilen imtiyazları tek taraflı bir ihsan olarak değerlendirse de, bu devletler, yapılan anlaşmalara dayanarak durumu tabii bir hak saymışlardır. Osmanlı-Fransız Anlaşmasıyla Fransa, yeni bir imtiyaz elde etmemişti. Osmanlı Hükümeti sadece yürürlükteki anlaşmaları ve kapitülasyonları tanıdığını kabul etmişti. Ancak bu anlaşma o zamana kadar Osmanlı Hükümetince görmezden gelinen veya inkâr edilen mevcuttaki anlaşmaların koşullarının hayata geçirildiği bir anlaşma olmuştur. Osmanlı Devleti ise yabancı devletleri ürkütmemek ve bir olaya meydan vermemek için çok hassas davranmak zorunda kalmıştı. İşin daha da vahim hale getiren, hiçbir Avrupa hükümetinin, Fransa’nın bu örneği görülmemiş hareketini kınamaması ve Osmanlı Devleti’ne yardımcı olmayı da siyaseten uygun bulmamasıydı. Çünkü ileride kendileri için de anlaşmazlıkları aynı yönteme başvurarak çözme yolu açılmıştı. Zira bu anlaşma diğer devletlere emsal teşkil etmiş ve onlar da bu haklardan faydalanmışlardır.

İkinci Meşrutiyetin ilanıyla birlikte yabancı okul sorunu yeniden gündeme gelmiş ve mecliste Türk ve Rum mebusları arasında bu konuda hararetli tartışmalar yaşanmıştır. Ancak, hükümetle gayrimüslimler arasında yıllardır devam edegelen bu sorun, İkinci Meşrutiyet döneminde de çözülemedi. 1913 yılında kabul edilen bir Muvakkat Kanunla özel okulların teftişi, öğretmenlerin atanma ve göreve başlamaları, yabancı öğretmenlerin çalışma izin ve belgelerine dair basit kurallar kondu. Osmanlı Devleti’nin, yabancı okullar konusunda istediği kanunu çıkarması ve uygulamaya başlaması ancak 1915 yılında mümkün olacaktı. 1914’te Osmanlı Devletinin savaşa girmesi üzerine ülkede örfi ve askeri bir idare kuruldu. Osmanlı Devleti, savaştığı devletlerin okullarına, eğitim ve sağlık hizmeti veren kurumlarına el koymuştu. Böylece İstanbul’da kalan yabancı okullar müttefik devletlerle İtalya ve İran’a aitti. Özellikle 1914 ve 1915 yıllarında İttihat ve Terakki hükümetleri yabancı okulların denetlenmesine ilişkin ciddi tedbirler getirmişse de, Birinci Dünya Savaşı döneminde misyoner okulları da dâhil yabancı okulların hemen tamamı kapandığından bu tedbirleri uygulamaya gerek kalmamıştır.

Rumeli’nin kaybından sonra Rumların ve Bulgarların çoğu Osmanlı sınırları dışında kalmış, Anadolu’daki Ermeniler ise tehcire tabi tutulmuştu. İstanbul ve diğer vilayetlerde bulunan azınlıklar ise bu durum karşısında seslerini çıkartmaz olmuşlardı. Kapitülasyonların kaldırılması özel okulların dizayn edilebilmesi için tüm engellerin ortadan kalkması anlamına geliyordu. İşte 1915 tarihli Mekâtib-i Hususiye Talimatnamesi de böyle bir zamanda neşredilmiştir.

1915 Talimatnamesi, Osmanlı Devletinin yabancı ve azınlık okullarının denetimi konusunda o tarihe kadar yaptığı en kapsamlı düzenlemeydi. Bu talimatname ile yabancı devlet okulları tamamen bir disiplin altına alınmaya çalışılmış ve yabancıların yeniden okul açmaları oldukça zorlaştırılmıştı. Talimatnameden sonra yabancı okulların birçoğu kapatıldı. (3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanununun, 1915 Talimatnamesinden esinlendiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır.)

Birinci Dünya Savaşının Osmanlı Devleti aleyhine sonuçlanması üzerine yabancı devletler eğitim haklarını yeniden elde etmek için harekete geçtiler. Okulların bir kısmı tekrar faaliyete geçmekle birlikte önce Lozan Barış Antlaşması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu, sonrasında da 1925, 1926, 1929 ve 1931 genelgeleri, Cumhuriyet Türkiyesi’nde azınlık okullarıyla yabancı okullarının önemini kaybetmesine yol açmıştır. Cumhuriyet yönetimi, farklı eğitim kurumlarından yetişen öğrencilerin birlik ve beraberlikten uzaklaştığını, farklı kaynaklardan beslenerek mezun olan öğrencilerin, eğitim gördüğü müesseseye ve misyona bağlılık duyduğunu düşünmüştü. Bu ikili yapının ortadan kaldırılmasını ise eğitimde birliğin sağlanması olarak görmüştü. Diğer taraftan kapitülasyonların kalkması yüzünden yabancı devletlerin müdafaa ve himaye edememeleri, ilköğrenimini resmî okullarda bitirmemiş olanların ortaöğrenime kabul edilmemeleri, mübadele ve diğer sebeplerle azınlık nüfusunun azalması ve özellikle cumhuriyetle birlikte Türk okullarının gerek bina yönünden, gerekse eğitim öğretim yönünden gelişimi gibi birçok faktör yüzünden yabancı okullarla azınlık okullarının sayıları azalmış ve yerlerini Türk okullarına bırakmışlardır.

Özetle 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin yayınlanması ve uygulanmasına kadar olan süreç içerisinde Osmanlı Devleti’nin, azınlık okulları ve yabancı okullar üzerinde hiçbir denetim ve yaptırımı olmamıştır. Bu okulların, büyük devletlerin Osmanlı Devleti üzerinde nüfuz kurma ve parçalanması halinde de, belirli bölgeler üzerinde hak iddia edebilme politikalarının önemli birer aracı olduğunu düşünen Osmanlı Devleti, 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile bu okulları denetim altına alabilecek bir düzenleme yapmıştır. Ancak bu sefer de devletin içerisinde bulunduğu durum bu düzenlemenin uygulamasını mümkün kılmamıştır. Günden güne aleyhte faaliyetlerini artıran yabancı okullar ve azınlık okullarını tam anlamıyla denetim altına almakta kararlı olan Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nın başında kapitülasyonları kaldırmış ve 1915 tarihli Mekâtib-i Hususiye Talimatnamesi ile ülkedeki tüm yabancı okullarla azınlık okullarını denetim altına almıştır. Okulların büyük bir kısmı da kapatılmıştır. Fakat harbin kaybedilmesiyle yabancı okullarla azınlık okulları yeniden açılmış ve bu okulların devlet tarafından istenmeyen faaliyetleri devam etmiştir. Azınlık okullarıyla yabancı okullar, cumhuriyet sonrası önemini yitirmiş ve sayıları giderek azalmıştır.

TARİH : Osmanlı Devleti Neden Zamanında Amerika Kıtasına Gitme Girişiminde Bulunmadı ???


1827 Navarin Deniz Muharebesi’nin Bir Tasviri

Osmanlı Devleti Neden Zamanında Amerika Kıtasına Gitme Girişiminde Bulunmadı ???

Sözlük yazarı "balamir1", Osmanlı’nın neden o zamanlar Amerika girişiminde bulunmadığını, hem Osmanlı’nın o zamanki şartlarıyla hem de diğer ülkelerin durumlarıyla kıyaslayarak zihin açıcı bir şekilde anlatıyor.

belirli bir tarihin sonrasında yaşananları ancak tamamen unuttuğumuz vakit, o dönemde nelerin akıldan geçtiğini anlayabileceğimizi vaaz eder fustel de coulanges; özünde bir kara imparatorluğu olan devlet-i aliyye, günümüzün modern atlantik ekonomisinden ve ticaretinden doğal olarak haberdar olabilecek değilken ve 15. yüzyılda en zengin ve işleyen ticaret yollarının üzerinde bulunuyorken, neden lüzumsuz bir girişime onca emek ve para yatırarak risk alsın? (alternatif rota keşfetmenin büyük riskini almak zorunda olanlar avrupalılar, osmanlı değil.) böylesi riskli bir girişim için gereken motivasyon teşviğinin (incentives) avrupalı devletler haricinde başka bir coğrafyada bulunmasını gerektirecek herhangi bir sebep yok; sultan ikinci beyazıt’ın içkisine ilaç karıştırıp da doğu hindistan şirketi filo yönetmeliğini imzalamasını engellemiş değil hiç kimse bu yüzden.

osmanlı’yı değil avrupalıyı konuşmak gerekiyor; neden avrupalının her konuda risk alabildiği dönemde dünyanın geriye kalanı tüm konforuyla içine çekildi?

aslında "osmanlı neden amerika’ya gitmedi?" sorusu kendimize olan özgüven ve kibirden kaynaklandığı için çok da önemli değil, dünyayı asıl değiştirebilecek olan sürecin suali aslında şu şekilde sorulabilirdi: neden mezoamerika’daki aztek imparatorluğu’nu yakıp yıkan kişi ispanyol cortez‘di de, misal zhengtong değildi? (veya çin’deki ming hanedanından bir general?) günümüzde "uzakdoğu" adını verdiğimiz coğrafya, o zamanlar dünya ekonomisinin asıl merkeziydi halbuki, osmanlı salt bir çevre ekonomisi sayılır. çin, 11. yüzyılda rönesans da yaşamıştı, okuma yazma oranlarına avrupa ancak üç yüzyıl sonra ulaşabiliyordu. sosyal gelişim açısından da, ticaret ve kentleşme açısından da dünyanın kuşkuya yer bırakmayan merkezi, o lise ders kitaplarında birkaç satırlık yerden fazla bölüm ayırmadığımız çin dünyasıydı.

İmparator Zhengtong.

öyle ki, tüm kibriyle 14. yüzyılda dış ticareti yasaklayabilmiş ve kendi içine, kendi zenginliğine çekilebilmişti (bunun ise yeni iktisadî tehditlerden, bilhassa yaratıcı yıkımdan kaçmak için olduğunu yazar daron acemoğlu (why nations fail). yani tüm göstergelere göre amerika kıtasını keşfedebilecek "doğru insan", gerçek damat adayıydı çin, bu potansiyele sahipti, ancak o da yapmadı, yapamadı. oldukça doğal bir davranıştı bu, çünkü coğrafyanın öğrettiği pek çok şey var bizlere; hint okyanusu’ndaki ekonomik merkezde zenginleşmek varken, çin dünyası neden meçhul ve bomboş pasifik okyanusu’nda gemi yüzdürsün ki? bir zaman yolcusu, imparator hongzhi’ye günümüz atlantik ekonomisinden bahsetse, cevaben candan erçetin’in biz neler gördük geçirdik gülüşünü alabilirdi. enfes limonlu süngeriye tatlısına ne diye lüzumsuz yere ilaveten bir de kekik katarak karıştırasınız?

osmanlı için ise ticaretten ziyade tarım önemliydi; şevket pamuk hatta dış ticaretin önemli bir gelir olarak da görülmediğini yazar (osmanlı imparatorluğu’nda paranın tarihi’nde); etkili olduğu istanbul ve anadolu haricinde vergi toplayamayan (şevket pamuk’un ifadesiyle "mali merkezileşmeyi başaramayan"), vergi alabilmek için anlaştığı ceberrut yerel otoritelere üçte ikiye oranda halktan vergi toplattıktan sonra bunun üçte birini yine o otoriteye vermek zorunda kalan, kanun ve düzeni kendi merkezi haricinde kuramayan bir mali otorite, büyük bir koloni ağını yönetmeyi nasıl düşünebilirdi? sadece keşfetmek yetmiyor. keşifler için indiana jones’a ihtiyaç duyduğunuz gibi, uygun kurumsal yapılara ve teşviklere de ihtiyacınız var.

Kristof Kolomb’un Amerika keşfindeki gemisi Santa Maria’nın bir tasviri.

geri kalmışlığın büyük iktisadî seçenekler sunduğu da bir gerçek; avrupalıların bütün köşeleri tutmuş ticaret yolları karşısında risk almaları gerekiyordu. bunun haricinde pek çok niteliğe de sahiptiler; örneğin werner sombart, burjuva eserinde 16. yüzyıl avrupası için "projeler devri" der, herkesin bir projesi vardır. herkes yeni bir girişim için krala, lordlara gider. ilk patent yasası ingiltere’de 1623’te yapılır örneğin; icatların ve fikir mülkiyetinin korunması fikrinin bu kadar erken dönemde olması ile, coğrafi keşiflerin aynı elden yapılması bir tesadüf mü?

istatistikçi stephen stigler’ın kendi adıyla anılan stigler kanununa göre hiçbir icat, onu icat eden tarafından adlandırılmamıştır; calculus’u newton çıkarır, ancak aynı zamanlarda ondan bağımsız olarak leibniz de bulmuştur. o kadar büyük bir buluş şelalesindeki ilk yaradanı aramak bile imkansız gibidir, icat ve keşiflerin hızında bir orantısızlık vardır yani. ancak böylesi bir arkaplan ile amerika kıtasının keşfi ve kolonizasyonu mümkün, yoksa çok öncesinde vikinglerin de kıtaya uğradıklarına dair arkeolojik kalıntı var. ancak "yeni dünya" bu keşifle doğmadı (vikingler gibi, osmanlı imparatorluğu da tesadüf eseri kıtaya uğramış olsaydı bundan pek farklı gelişmeyecekti olaylar).

sözün hülasası, avrupa, gece buzdolabından aşırdığı cipslerle büyüyerek birden kendini yeni dünyada bulmadı.

TARİH /// Osmanlı Devletini Kurtarma Planı : Osmanlıcılık


Osmanlı Devletini Kurtarma Planı : Osmanlıcılık

Mehmet Ali TÜRKMENOĞLU [1]

Osmanlı Devleti 19. Yüzyıla kadar batılı tarzda görülen bir fikri oluşum içine girmemiştir. Batıda Fransız İhtilalının çıkmasıyla milliyetçilik akımları özellikle çok uluslu bir devlet olan Osmanlı’da etkisini gösterdi. Osmanlı devlet adamları ve aydınları bu durumdan Osmanlının kurtuluşu için batılı tarzda bir fikrî harekette bulundular. Bu fikir Osmanlıcılık olarak ifade ediliyordu. Bu tespit daha önceki devlet adamları ve padişahlarda Osmanlıcı fikirler olmadığı şeklinde anlaşılmamalı, belki Osmanlı devletinin tebaası olmak sebebiyle aynı milletin ferdi olunması fikrinin Tanzimat’la birlikte sistemleştirdiğini ifade etmektedir.

Osmanlının dağılmaktan kurtuluşu için dönemin yönetici ve düşünürlerince ortaya atılan ve uygulanan Osmanlıcılık idealinin dayandığı fikrî ve sosyal temeller neydi? Osmanlıcılık fikrinin savunucuları kimlerdi? Osmanlıcılık hareketinin idarî, hukukî, eğitim ve edebiyattaki uygulamaları nasıldı? Bu fikrin Osmanlıda karşılığı ne oldu? Ya da daha açık bir ifade ile tasavvur edilen Osmanlı milleti niçin var edilemedi ve Osmanlı devletini kurtaramadı. Bu hedefe ulaşılamayınca bu tasavvurun fikir babaları Osmanlı Devleti’ni kurtarma için hangi yeni ideallere yöneldiler? Bu makalenin amacı bu ve buna benzer birçok soruları cevaplandırmak, Osmanlıcılık fikrinin serüveni hakkında bilgi vermektir.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

VURGUNCULUK DOSYASI /// Osmanlı Devleti’nin Son Yüzyılında Kolay Para Kazanmanın Yolu : İhtikâr/Vurgunculuk


Osmanlı Devleti’nin Son Yüzyılında Kolay Para Kazanmanın Yolu : İhtikâr/Vurgunculuk

Muharrem ÖZTEL [1]

İhtikâr (vurgunculuk) her hangi bir mal ve hizmet üretmeden, para piyasasında yapılan spekülasyon ve manipülasyonlarla gayrimeşru şekilde paradan para kazanma yoludur. Bu yöntemle risk almadan kolay yoldan para kazananlar muhtekir (vurguncu) olarak isimlendirilmiştir. Osmanlı Devleti’nin son asır para piyasalarında esnaf, tüccar, sarraf ve banker olarak faaliyet gösterenlerin çoğunluğu gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarıyla muhtelif ülke vatandaşı yabancılardı. Dolayısıyla ihtikâra başvuranların da çoğunlukla bu zümrelerden muhtekirler olduğu görülür.

Osmanlı meskûkâtı ve kâğıt parası üzerinden ihtikâr yaparak para kazanmak dönem piyasa aktörleri için kolay ve son derece karlı bir yol olmuştur. Ülke içinde ve dışında meydana gelen bir takım iktisadi gelişmeler, bu dönemde yoğunlaşan ihtikârı beslemiştir. Dönem boyunca devlet idaresinin karşılaştığı özellikle mali sorunlar nedeniyle hayata geçirdiği maliye ve para politikaları muhtekirler için bulunmaz fırsatlar ortaya çıkarmıştır. Mağşuş meskûkâtın ve kâğıt paranın tedavülü muhtekirlere ciddi kazanç fırsatları sunmuştur. Özellikle Paranın, çeşitli vilayetlerde farklı rayiçlerle tedavül ettirilmesi para ticareti yoluyla ihtikârı ciddi bir kazanç yolu haline getirmiştir. Bu dönemde dünya gümüş piyasalarında meydana gelen gelişmeler, iç faktörlerle birleşince muhtekirlerin daha da zenginleşmesine imkân vermiştir.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.