ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI /// Rahim Er : AYŞE !!!!..


Rahim Er : AYŞE !!!!..

14.05.2020

E-POSTA : rahim.er

İtalya, "koronavirüs salgını"nı en kötü yaşayan memleketlerden biri. Salgın, ağır seyrediyor ama bu devletin vatandaşı rehine bir genç kızın kurtarıldığına dair Afrika’dan alınan haber, koronaya rağmen geçen hafta sonu zirveye oturdu…

25 yaşındaki Silvia Constanzo Romano, "Africa Milelel Onlus" isimli kuruluşa gönüllü olarak katıldıktan sonra "Afrikalı çocuklara yardım" diye kafile hâlinde Kenya’ya gittiler. Yapılanın hakikaten yardım mı yoksa sömürmeye devam adına keşif faaliyeti mi yahut misyonerlik mi olduğu karanlık. Çalışmalar devam ederken adı geçen genç kız, Chakama Bölgesinde iken 20 Kasım 2018 günü Eş’Şebab örgütü tarafından kaçırılarak Somali topraklarına götürüldü.

İtalya, resmî mercileri, İtalyan istihbaratı hemen devreye girseler de bir şey yapamadılar. Bunun üzerine Türkiye’den yardım talep etti. İtalya’nın talebi, Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı’na havale edildi. Kaçırma eylemini yapan, uzun senelerdir Somali devletinin başının derdi olan bir örgüttü. MİT, Aralık 2019’da çalışmaya başladı. Somalili ve İtalyan meslektaşlarıyla iş birliği hâlindeydi. Aylar süren titiz ve sabırlı bir gayreti takiben genç kız, 18 ay sonra hürriyetine kavuştu.

Kurtarmanın Türk Millî İstihbarat Teşkilatı tarafından gerçekleştirilmesi İtalyan basın-yayın organlarını hayli rahatsız etmişti. Tebessümle ağlamak arasındaydılar. Şunu diyorlardı:

-Kenya ve Somali gibi Afrika ülkeleri, bir zamanlar İtalya’nın kolonisi iken bugün buralar Türkiye’nin nüfuz alanında. Kurtarmayı, Türk istihbaratının desteği olmadan yapamadık!!!

Bu kızgınlık yaşanırken 10 Mayıs günü havaalanında Başbakan ve Dışişleri Bakanı tarafından karşılanan rehine kızın Müslüman olduğunu, tam tesettüre girdiğini Ayşe ismini seçtiğini bilmiyorlardı. Öğrendikleri gün, politikacısı ve basınıyla olanca taassuplarını saçıp döktüler. Ayşe ise hiçbir baskı ve cinsel istismar yaşamadığını, kendi hür iradesiyle Müslüman olduğunu, Peygamberimizin sevgili eşinin adını seçtiğini, Arapça öğrendiğini, Kur’ân okuduğunu" açıkladı.

Hem "koloni" dedikleri eski sömürge topraklarında âciz kalmış olmak ve hem de uğruna bu kadar mücadele verdikleri genci, karşılarında Müslüman olarak bulmak, çok İtalyan’ı zıvanadan çıkarmıştı:

Aşırı sağcı League Partisi lideri, Twitter’dan -burada tekrarı uzun tutacak- ağır açıklamalar yaptı. Aslında O’nun söyleyemediğini Treviso Eyaleti’nden bir başka politikacı Facebook’a "Silvia idam edilmeli" diye yazarak akla ziyan bir teklifte bulundu. Giornale gazetesi 11 Mayıs 2020 günü şu ana başlıkla çıkmıştı. "İslamî ve bahtiyar: Nankör Silvia!" Libero gazetesi de "Bilseydik kurtarmazdık!" anlamında "İslamîyi kurtardık!" demişti.

Ayşe’nin ailesi ise evladlarını hasretle bağırlarına bastılar ve Müslüman olmasını hürmetle karşıladıklarını ifade ettiler.

İşte özgür, uygar, demokrat, laik, insan haklarına saygılı Batı’nın ruh hâli. Acaba vatandaşlarını karşılamak için hava meydanına giden İtalyan Başbakanı Giuseppe Conte ve Dışişleri Bakanı Di Maio, karşılama yapar ve AA’ya "Bugün bizim için çok önemli, bu dayanışma için Türkiye’ye teşekkür ederiz!" derken Silvia’nın Ayşe olduğunu biliyorlar mıydı? Bilseler de karşılamaya giderler miydi? Yoksa onlar da idamına hükmeder veya "nankör boşa emek vermişiz!" mi derlerdi?

Bilmiyoruz; bildiğimiz bir şey var ki o da Silvia’nın ihtida ederek Ayşe olup doğru yola girmesi, Müslümanlar için ramazan hediyesi olmuştur.

Ayşe, o gün sanki bir madalya sahibesiydi. Türk istihbaratçı ağabeyleri yerinde bir tedbirle kendisine çelik yelek giydirmişlerdi. Yeleğin göğsünde Ay-yıldızımız, sanki bir şeref madalyasıydı. Evet; o, esasında bir şeref madalyasıydı. Silvia, hakikati seçtiği için yüksek bir madalyaya layık görülmüştü.

Şu ibretlik denk düşme, tevafuk ise gözden kaçmamalı:

İtalya, kiliseleri açma kararı alırken bu ülkedeki iki buçuk milyon Müslümanı yok sayarak camileri kapalı tutmaya devam ediyordu. Camileri açmadığı günse havaalanında Ayşe’yi karşılıyorlardı.

Aramıza hoş geldin Ayşe kardeşim…

ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI /// Sinem Bayram : NELER NELER


Sinem Bayram : NELER NELER

27 Mart 2020

Toplu ölümler suyu zehirleyerek mi olacak?

Hava hareketleriyle mi?

Yangınla mı?

Haarp ile mi?

Deprem?

Tsunami?

Hangisi?

Uygulamaya koydukları plan maalesef kan donduracak cinsten ve çok etkili, amaçları bizleri frekans ile öldürmek, herkesin anlayacağı dilden yazmam gerekirse 5. jenerasyon frekans, nam-ı diğer ”5G ile”

Nasıl mı?

Beşinci nesil mobil ağ ya da kısa adıyla 5G (5th Generation), yüksek frekans ve yüksek bant genişliği kullanıyor. 10 Gbit hızda ve çok düşük gecikmeye sahip internet sağlayabilen 5G, 6 ila 300 GHz frekanslarda çalışabiliyor.

Bu da 5G’nin, 4G’den yaklaşık 1000 kat daha hızlı olması anlamına geliyor. Ancak bu tarzda yüksek veri transferi yapılabilmesi için 5G baz istasyonlarının 4G’ye oranla daha sık döşenmesi ve ortalama her 150 metrede bir güçlendirici antenlerle desteklenmesi gerekiyor. 5G’nin yaydığı radyasyon miktarının incelenmesi için ortak bildiri yayınlayan Uluslararası EMF (Elektro Manyetik Alan) Bilim İnsanları Kurulu’nda görevli 240’ı aşkın araştırmacı 5G ile birlikte insan ve hayvan sağlığının tehlikeye gireceğini söylüyor.

2015 yılında Kazakistan bozkırlarında aniden ölen 60 binin üzerindeki Sayga antilobunun sır ölümü ile yazıma başlamıştım, işte bu olay yeni icat edilen bir silahın deneme atışlarıydı ve teknolojiyi kullanarak ölüm saçmayı kendilerine ilke edinmiş bu insan müsvettelerinin işiydi.

Daha önceki yazılarımı okuyanlar Chemtrail ve Haarp konusunda vermiş olduğum ayrıntılı bilgileri hatırlayacaklardır, HAARP ın hala bir komplo teorisi olduğunu düşünenler ve başını yukarı kaldırıp bizleri hergün zehirleyen uçakları gördüğü halde Chemtrail ile Contrail i ayırt edebilme seviyesine dahi gelemeyenler, yazdıklarımdan muhtemelen hiçbirşey anlamayacak, her kelimemi saçmalık olarak yorumlayıp farketmenizi istediğim tehlikeye gülüp geçmekle yetinecektirler, onlarda işlerini yapmaya devam edecek, tabiiki ben de…

Bill Gates 2018 yılında bir konferansta yaptığı konuşmasında: "Tarihten bildiğimiz bir şey varsa, ölümcül yeni bir hastalık ortaya çıkacak ve dünyaya hızla yayılacak. 6 ay içinde bir salgın hastalık 30 milyon insanın ölümüne sebep olabilir." diyor.. Konferansta gösterilen simülasyon videosunda ise virüsün nerden yayıldığına dikkat edin..

Virüs direkt olarak Çin’in "WUHAN" şehrinden yayılıyor..

Tesadüf veya komplo teorisi olamayacak kadar isabetli bir tahmin öyle değilmi?

18 Ekim 2019 da Bill Gates Vakfı, Johns Hopkins Bloomberg sağlık okulu ile Dünya Ekonomi Forumu ortaklaşa New York’ta bir toplantı yaptılar. Bu toplantıya katılan politikacılar ve büyük şirketlerin yöneticileri ile sağlık sektörünün sorumluları birlikte, Coronavirüs salgını üzerine bir simülasyon yaptılar.

Bu öylesine büyüleyici bir simülasyon çalışmasıydı ki Çin’de Wuhan’da ortaya çıkan koronavirüs salgınından tam 6 hafta öncesine denk geliyordu!

Böyle şeylere inananlar için bu çok büyük bir rastlantı olsa gerek.

Bill Gates Vakfı sadece bu toplantıyı düzenlemekle kalmadı aynı zamanda Koronavirüs salgını üzerine hemen 100 milyon dolar araştırma yapan ve patent için başvuruda bulunan şirkete para çıkaracağını da ekledi.

Wuhan’da ortaya çıkan koronavirüs için Bill Gates in yıllar öncesinden patentini alındığını sağır sultan bile duymuştur.

Ne kadarda büyük bir rastlantı öyle değil mi ?

New York’ta düzenlenen bu simülasyon toplantısına kimler katılmadı ki,

Büyük bankaların üst düzey yöneticileri, Birleşmiş Milletler’den temsilciler, Johnson and Johnson, büyük medya kuruluşları, Çin ve Amerikan yönetiminden temsilciler ve daha nice katılımcılar…

Soner Yalçın’ın ”Bize açı lazım” başlıklı yazısını mutlaka okumalısınız

Koronavirüs ! Ah Ne Tesadüf !

Koronavirüsü (eski adıyla 2019-nCoV, şimdi COVID-19) hiçbir kulvarda tartıştırmıyorlar…

Küresel medya ne dayatıyorsa, tek şüphe duymadan mutlak inanmanızı istyorlar! Oysa dünyada büyük tartışmalar yapılıyor. Mesela:

5G, yeni nesil kablosuz telefon teknolojisi Çin Mobil Araştırma Enstitüsü (CMRI) tarafından başarıyla tamamlandı. 2020 yılında dünyada faaliyete geçmesi bekleniyordu.

ABD merkezli küresel medya, geçen yıl ısrarla 5G’nin sağlığa kötü etkisi olduğunu ve öldürücü kanser-grip benzeri semptomlara neden olduğunu yazmaya başladı. Şunu da yazdılar: 5G sadece 4G’den sonraki yeni nesil mobil bağlantı değil; özellikle askeri teknoloji; bir biyolojik silahtı bu…

Ki bunlar yazılırken daha ortada koronavirüs yoktu!

Peki. 5G sunumu için seçilen test şehri hangisiydi; koranavirüsün ortaya çıktığı Wuhan!

Wuhan, 18-27 Ekim 2019 tarihleri arasında Military World Games’e ev sahipliği yaptı. Ve etkinlik için 5G’yi ilk kez kullandı.

Aynı gün… 18 Ekim 2019’da New York Johns Hopkins Center, Dünya Ekonomik Forumu ve (aşı imparatoru) Bill ve Melinda Gates Vakfı ile ortaklaşa salgın hastalıklar simülasyonu “Olay 201 – Küresel Bir Salgın Egzersizi”ne ev sahipliği yaptı. Bu simülasyon için hangi virüsü seçtiklerini tahmin edin? Evet, koronavirüs!

Bağlantıyı henüz kuramayanlar için devam ediyorum.

Rahmetli Aytunç Altindal ölmeden önce bize birçok ipucu vermişti, bu bilgilerin içinde öyle bir bilgi vardı ki parçaları birleştirdiğiniz zaman görduklerinize inanamiyordunuz…

Bilim insanları uzun süredir 5G tabanlı kablosuz cihazların oluşturduğu EMF’ye her yerde ve artan maruz kalmamızla ilgili “ciddi endişelerini” dile getirdiler. “Son zamanlarda sayısız bilimsel yayın EMF’nin canlı organizmaları çoğu uluslararası ve ulusal yönergelerin çok altındaki seviyelerde etkilediğini göstermiştir” gerçeğini ifade ediyorlar.

Etkileri arasında artmış kanser riski, hücresel stres, Mide bulantısı, Gribal semptomlar,

Şişme, Saç kaybı, İştah azalması, Düşük enerji, Genel halsizlik, Hasarlı kemik iliği,

Hasarlı organlar, Hafıza kaybı, Derin depresyon, Akıl karışıklığı, Henüz tespit edilememiş çeşitli Enfeksiyonlar, zararlı serbest radikallerde artış, genetik hasarlar, üreme sisteminin yapısal ve fonksiyonel değişiklikleri, öğrenme ve hafıza açıkları, nörolojik bozukluklar ve insanlarda genel refah üzerindeki olumsuz etkiler, İşlev yitirme ve Ölüm!!!

Bu etkilerin hasarları insan ırkının çok ötesine geçer, çünkü hem bitkiler hem de hayvanlar için zararlı etkilere dair artan kanıtlar vardır. Bilim adamlarının 2015 yılında cazibesi yazıldıktan sonra, ek araştırmalar kablosuz teknolojiden gelen RF-EMF alanlarından ciddi sağlık risklerini inandırıcı bir şekilde doğruladı, orman yangınları tam olarak bu noktada devreye giriyor, 5G nin etki alanının kitlesel olabilmesi için ne yazık ki sık ormanların ortadan mümkün olduğunca kaldırılması gerekiyordu!

Buraya kadar okuyan ve hala yazdıklarımın Komplo teorisi olduğunu düşünenler için devam ediyorum.

Türkiye’de 5G Altyapısı için Savunma Sanayii Başkanlığı, ASELSAN ve çok sayıda yerli firmanın katkılarıyla yerli baz istasyonu ULAK’ı geliştirdi. ULAK baz istasyonları Türkiye’de halihazırda 500’ü aşkın noktada aktif olarak kullanılıyor, bu rakam size fazlamı geldi? Oyleyse İtalyadaki 5G altyapısı ile karşılaştırmayı bir deneyin, tabi sonrada enfeksiyon vakalarının kabaca bir orantısını kurun, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

"Çinlilere geçen sonbaharda zorunlu aşılar yapılmıştır. Aşı, Wuhan’da (ve 60Ghz 5G kullanan diğer tüm ülkelerin yanı sıra) kısa bir süre önce açılmış olan 60Ghz mm 5G dalgalarıyla aktive edilen uzaktan kontrol edilebilir bir RNA dizilimi içeriyordu." Bir kişi enfeksiyonu atlatmış ve iyileşmiş olmasına rağmen aradan geçen 5 gün sonunda dahi uzaktan kontrol edilebilen bu enzimler sayesinde tekrar bitkin düşebiliyor yada yaşam fonksiyonlarını sonlandıracak şekilde bağışıklık sistemi tamamen savunmasız hale getirilebiliyordu. Cruise gemisi özel olarak 60Ghz 5G ile donatılmıştı ve test alanı olarak kullanıldı, Hedef tahtası olarak once lokal alanları kullanan bu mahlukatların yeni amacı adım adım tüm insanlığa uzaktan suikast yapmaktır.

Dünyanın % 80 i yirmi yıldan uzun süredir chemtrails ile spreylenmiş ve spreylenen bölgelerdeki populasyonun % 96 sının akciğerlerine ihtiyaç duydukları moleküller yerleştirilmiştir, ihtiyaçları olan tek şey daha geniş bir etki alanı için daha sık dizilmiş baz istasyonları ve dalga boyunu daha güçlü yayabilecekleri daha açık alanlardır! Vücutlarımızın savunma sistemlerini uzaktan çökertebilecek teknolojiye ne yazık ki artık sahipler, Bir kişinin organ fonksiyonları, kişiye ihtiyaç duymadıklarını düşündükleri keyfi durumlarda dahi uzaktan durdurulabilir. Wuhan, ID2020 QDDR için bir test çalışmasıydı, karşı karşıya olduğumuz durum uzun zamandır uyguladıkları “Zorunlu aşı” çalışmalarının bir adım ötesine geçmiştir ve bağışıklık sistemlerimizi toplu halde çökertebilmelerine yalnızca 1 adım kalmıştır, Bu uygulamanın B planı ve C planı olan Zorunlu ”Çip” uygulaması ve küresel BEDAVA internet yalanını, kaos sonrası kuracakları kölelik düzenini sağlayabilmek için hep gündemde tutacak ve adım adım her istediklerini bizlere yaptırmaya çalışacaklardır, yakında çıkacak haberleri bu doğrultuda incelememiz ve tedbirli olmamız gerekmekte.

CIA yaklaşık 5 sene önce Laboratuvarda sentetik bir virüs üretti ve patentini aldı daha sonra bunu Çin Laboratuvarina sattı, Çinde ilk 5G projesi düğmeye basıldığından itibaren insan ve toplu kuş ölümlerinde ciddi artış görüldü, ancak 5G ne pahasına olursa olsun yürürlüğe girmeliydi ve 5G yi masum gösterebilmek için HOLİSTİC progmaının bir uzantısı olan COVID projesi ”oldukça zekice” ortaya atıldı, Gerçekleşen ölümler aslında Coronavirus yüzünden değil, 60ghz bantlık mikrodalga (5G) yüzünden gerçekleşmektedir, 5G Oksijen molekülündeki elektronlarının hareketlenmesine sebep veriyor ve Hemoglobinin Oksijen molekülüne tutunmasını engelliyor (yani boğulmaya sebep veriyor). Ayrıca elektroportasyon yaparak, hücreyi koruyan hücre zarlarının açılmasına sebep veriyor. Böylece normalde vücudun kendini koruyabildiği çok sıradan, ve vücutta mevsimsel olarak zaten mevcut olan, soğuk algınlığı virüslerinin hücreye zarar vermesi için hiçbir engel kalmıyor. Başka bir deyişle 5G vücudun koruyucu kalkanını tamamen ortadan kaldırıyor. 5G baz istasyonları 6ghz ve 300ghz bant genişlikleri arasında yayın yapma kabiliyetine sahipler. Ve 4Gden farklı olarak çok daha yoğun bir mikrodalga yayınlıyorlar, teknolojileri onların bir ışın yolluyormuş gibi belli noktalara yoğun enerji akışı yapmalarını sağlıyor, bu da şu demek oluyor, bir kalabalık arasında, belli bir telefon numarası taşıyan kişiye özel daha yoğun mikrodalga yayın yapabilirler. Bu teknolojiyi kişiye özel suikast amacıylada kullanabilirler, bir stadyum dolusu insanı 10 saniyede öldürmek için de!!! Bunun ilk denemesini, soğuk savaş esnasında, Rusyadaki bir Amerikan konsolosluğu üzerinde Ruslar yapmıştır. Amerikalılar bunu fark edip bilmelerine rağmen konsolos çalışanlarını uyarmadılar, çünkü sonucu onlar da merak ettiler. Daha sonra konsoloslukta çalışanların çoğu kanser türevi hastalıklar yüzünden kısa süre içerisinde vefat etti.

Bilim adamları (13 Eylül 2017) den itibaren 5G’nin potansiyel ciddi sağlık etkileri konusunda bizleri uyardılar.

5G, kablosuz radyasyona maruz kalmanın zorunlu olarak artmasına neden olur.

5G teknolojisi sadece kısa mesafelerde etkilidir. Katı malzemeden zayıf bir şekilde bulaşır. Birçok yeni anten gerekli olacak ve tam ölçekli uygulama, kentsel alanlardaki her 10 ila 12 ev için antenlerle sonuçlanacak ve böylece zorunlu maruziyeti büyük ölçüde artıracaktır.

“Kablosuz teknolojilerin giderek daha kapsamlı kullanımı” ile kimse maruz kalmaktan kaçınamaz.

Çünkü tahminlere göre artan 5G vericilerinin (konut, mağazalar ve hastanelerde bile) üstüne, 10 ila 20 milyar bağlantı (buzdolaplarına, çamaşır makinelerine, gözetim kameralarına, kendi kendine giden arabalara ve otobüslere vb.) hepsi internetin bir parçası olacak. Bütün bunlarla birlikte, tüm AB vatandaşlarına uzun vadeli RF-EMF maruziyetinde önemli bir artışa neden olabilir.

RF-EMF maruziyetinin zararlı etkileri zaten kanıtlanmıştır.

41 ülkeden 230’dan fazla bilim adamı, ek 5G yayılmasından önce elektrikli ve kablosuz cihazların oluşturduğu EMF’ye her yerde ve artan maruziyetle ilgili “ciddi endişelerini” ifade etmekteler ancak sebebi bilnmeyen bir şekilde ana akım medyada bu endişeler kasıtlı olarak gündeme getirilmiyor.

Bilim adamlarının 2015 yılında yaptıkları birçok çalışma ve araştırma, kablosuz teknolojiden gelen RF-EMF alanlarından ciddi sağlık risklerini inandırıcı bir şekilde doğruladı. Dünyanın en büyük çalışması (25 milyon ABD Doları) Ulusal Toksikoloji Programı (NTP), EMN’ye maruz kalan hayvanlarda ICNIRP (Uluslararası İyonize Olmayan Radyasyondan Korunma Komisyonu) yönergelerinin ardından gelen beyin ve kalp kanseri insidansında istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğunu göstermektedir. ülkeler. Bu sonuçlar RF radyasyonu ve beyin tümörü riski üzerine insan epidemiyolojik çalışmalarının sonuçlarını desteklemektedir. Çok sayıda hakemli bilimsel rapor EMF’lerin insan sağlığına zarar verdiğini göstermektedir.

Bu sonuçlar RF radyasyonu ve beyin tümörü riski üzerine insan epidemiyolojik çalışmalarının sonuçlarını desteklemektedir. Çok sayıda hakemli bilimsel rapor EMF’lerin insan sağlığına zarar verdiğini göstermektedir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün kanser ajansı olan Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı, 2011 yılında 30 KHz – 300 GHz frekanslı EMF’lerin insanlar için muhtemelen kanserojen olduğu sonucuna varmıştır (Grup 2B). Bununla birlikte, yukarıda belirtilen NTP çalışması gibi yeni çalışmalar ve cep telefonu kullanımı ve beyin kanseri riskleri hakkındaki en son çalışmaları içeren çeşitli epidemiyolojik araştırmalar, RF-EMF radyasyonunun insanlar için kanserojen olduğunu doğrulamaktadır.

2011 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) kanser ajansı olan Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC), 30 KHz – 300 GHz frekanslı EMF’lerin insanlar için muhtemelen kanserojen olduğu sonucuna varmıştır (Grup 2B). Bununla birlikte, yukarıda belirtilen NTP çalışması gibi yeni çalışmalar ve cep telefonu kullanımı ve beyin kanseri riskleri hakkındaki en son çalışmaları içeren çeşitli epidemiyolojik araştırmalar, RF-EMF radyasyonunun insanlar için kanserojen olduğunu doğrulamaktadır.

EUROPA EM-EMF Kılavuzu 2016 “belirli EMF’lere uzun süreli maruz kalmanın belirli kanserler, Alzheimer hastalığı ve erkek kısırlığı gibi hastalıklar için bir risk faktörü olduğuna dair güçlü kanıtlar vardır… Yaygın EHS (elektromanyetik aşırı duyarlılık) semptomlarının baş ağrılarını içerdiğini, konsantrasyon zorlukları, uyku sorunları, depresyon, enerji eksikliği, yorgunluk ve GRİP BENZERİ SEMPTOMLAR!!!. ”

Avrupa nüfusunun giderek artan bir kısmı, bilimsel literatürde uzun yıllardır EMF’ye maruz kalma ve kablosuz radyasyon ile bağlantılı olan hastalık belirtilerinden etkilenmektedir.

EHS ve çoklu kimyasal duyarlılık üzerine Uluslararası Bilimsel Bildirge (MCS), Brüksel 2015, "Mevcut bilimsel bilgimiz ışığında, ulusal ve uluslararası tüm kurum ve kuruluşları, EHS ve MCS’yi hareket eden gerçek tıbbi koşullar olarak tanımak için vurguluyoruz. sentinel hastalıkları, elektromanyetik alan tabanlı kablosuz teknolojilerin ve pazarlanan kimyasal maddelerin sınırsız kullanımını uygulayan tüm ülkelerde dünya çapında gelecek yıllarda önemli bir halk sağlığı endişesi yaratabilir.

Tepki vermemek topluma ağır bir maliyettir ve KESİNLİKLE artık bir seçenek değildir!!!

Biz hala faydalımı yoksa vitaminlimi diye tartışaduralım Avrupada işi uyanan ciddi bir kesim var ve 5G direklerini sabote etmeye başladılar bile

Önlemler:

İhtiyati İlke (UNESCO) AB 2005 tarafından kabul edildi: “İnsan faaliyetleri bilimsel olarak akla yatkın ancak belirsiz olan ahlaki olarak kabul edilemez bir zarara yol açtığında, bu zararı önlemek için önlemler alınacaktır.”

Karar 1815 (Avrupa Konseyi, 2011): ”Elektromanyetik alanlara, özellikle cep telefonlarından gelen radyo frekanslarına ve özellikle de baş tümörlerinden en fazla risk altında olan çocuklara ve gençlere maruz kalmayı azaltmak için tüm makul önlemleri alın. Meclis, ALARA (makul olarak ulaşılabilir kadar düşük) prensibinin uygulanmasını ve elektromanyetik emisyonların veya radyasyonun hem termal etkilerini hem de atermik [termal olmayan] veya biyolojik etkilerini kapsayan ”ve“ risk değerlendirme standartlarını ve kalitesini iyileştirmeyi ”şiddetle tavsiye eder. ”.

Nürnberg kodu (1949), 5G’nin yeni, daha yüksek RF-EMF maruziyeti ile piyasaya sürülmesi de dahil olmak üzere insanlar üzerindeki tüm deneyler için geçerlidir. Tüm bu deneyler: ”deneyi haklı çıkaran önceki bilgilere (örneğin, hayvan deneylerinden türetilen bir beklenti) dayanmalıdır. Ölüm veya sakatlık yaralanmasının meydana geleceğine inanmak için neden olan hiçbir deney yapılmamalıdır; belki de deneysel hekimlerin de denek olarak görev yaptıkları deneylerde.” (Nürnberg kodu p.3-5). Daha önce yayınlanan bilimsel çalışmalar, gerçek sağlık tehlikelerinde “inanmak için öncelikli bir neden” olduğunu göstermektedir.

Avrupa Çevre Ajansı (AÇA), radyasyonun DSÖ / ICNIRP standartlarının altında olmasına rağmen “günlük cihazlardan yayılan radyasyon riski” konusunda uyarıyor. AÇA ayrıca şu sonuca varıyor: ”Geçmişte ihtiyati ilkenin kullanılmamasının birçok örneği var, sağlık ve çevrelerde ciddi ve çoğu zaman geri dönüşü olmayan bir hasara yol açmıştır. Hem uzun vadeli maruz kalmalardan kaynaklanan ‘ikna edici’ kanıtlar ve bu zararın nasıl oluştuğuna dair biyolojik anlama mekanizması bulunmadan önce zararlı maruziyetler yaygınlaşabilir. ”

“Güvenlik Kuralları” Sağlığı korumalıdır, endüstriyi değil.

Mevcut ICNIRP ”güvenlik yönergeleri” geçersizdir. Radyasyon ICNIRP "güvenlik yönergelerinin" altında olmasına rağmen, yukarıda belirtilen tüm zarar kanıtları ortaya çıkar. Bu nedenle yeni güvenlik standartları gereklidir. Yanıltıcı yönergelerin nedeni, “ICNIRP üyelerinin telekomünikasyon veya elektrik şirketleri ile ilişkileri nedeniyle çıkar çatışması, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon için Kamu Maruz Kalma Standartlarının düzenlenmesini yönetmesi gereken tarafsızlığı zayıflatır. Kanser risklerini değerlendirmek için tıpta, özellikle onkolojide yetkin bilim adamlarını bu konuya, toplumun geleceği için dahil etmek gerekir. ”

EMF ile ilgili mevcut ICNIRP / WHO yönergeleri, ”RF-EMF maruziyetinin insan sağlığı ve güvenliği ile ilgili etkisi maruz kalan dokunun ısıtılmasıdır.” Ancak, bilim adamları, ICNIRP yönergelerinin çok altındaki radyasyon seviyelerinde ısıtılmadan (“termal olmayan etki”) birçok farklı hastalık ve zararın ortaya çıktığını kanıtladılar.

Nisan 2018’de, Çin’in Hubei eyaletinin web sitesinde yapılan resmi bir açıklamada , yaklaşık 11 milyon nüfusa sahip Wuhan şehrinin 5G’nin konuşlandırılması için pilot bölge olacağı açıklandı:

5G telekomünikasyon inşa etmek için bir pilot şehir olarak Wuhan, merkezi hükümet tarafından onaylandı, 2019 yılı içinde 3.000 makro baz istasyonu ve 27.000 mikro baz istasyonu inşa edildi ve ardından düğmeye basıldı.İtalyan kaşif Guglielmo Marconi radyonun babası olarak kabul edilir. İngiliz bilimadamı James Maxwell 1865 yılında elektronik olarak üretilen radyo dalgalarının yayılma teorisini kurmuş ve Alman fizikçisi Heinrich Hertz, 1888 yılında Maxwell’İn teorisini pratik olarak gerçekleştirerek bu konuda öncülük etmişlerdir. Marconi ile birlikte 1898 yılında ilk radyo resmen doğmuş oldu. İlk kullanımı gemiden sahile haberleşme içindi ve 1915 ile 1923 yılları arasında yılında yüksek frekans radyo dalgaları yoğun bir şekilde test edildi… Hemen akabinde (1918) İspanyol gribi tüm dünyaya yayıldı, 2 yıl içinde neredeyse 50 milyon insanın ölümüne sebep oldu.

1967 yılında Çin halk cumhuriyeti ilk hidrojen bombasını test etti.

1968 yılında termonükleer bomba taşıyan Abd hava kuvvetlerine ait Boing B-52 bombardıman uçağı, Grönland açıklarında düştü. Uçağın düştüğü bölgede radyoaktif sızıntı meydana geldi.

ABD Donanması’na ait USS Scorpion nükleer denizaltısı bilinmeyen bir sebepten dolayı Azor Takımadaları açıklarında battı.

2. Dünya savasından beri zaten kullanılmakta olan radar teknolojisi ve uydu fırlatma çalışmaları son yıllardaki en yoğun faaliyet seviyesine ulaştı ve hemen akabinde (1968) Hong Kong Gribi (H3N3 ) ortaya çıktı ve dünya çapında yaklaşık 1 milyon kişinin yaşamına mal oldu.

Almanya’da Aachen Üniversitesi Elektromanyetik Çevre Uyumluluğu Araştırma Merkezi, güçlü radyo frekans alanları ile kanser teşhisi konan fareler arasında açık bir bağlantı olduğunu gösteren bir rapor hazırladı. Buna göre, iki sene boyunca günde 9 saat elektromanyetik alana maruz bırakılan farelerin beyin, kalp ve sinir sistemlerinde değişimler yaşandığı ve hücre ölümlerinin arttığı görüldü. İngiltere’de Kanser Araştırma Merkezi (CRUK) 90’lı yıllardan 2016’ya cep telefonu kullanımının %500 oranında arttığını, buna bağlı olarak beyin tümörü vakalarının da eskiye nazaran %34 oranında artış gösterdiğini açıkladı. Uluslararası Kanser Araştırma Merkezi ise cep telefonlarını 2011’de “kansere yol açabilecek etken” olarak tanımlamıştı.

Washington Eyalet Üniversitesi, Biyokimya ve Temel Tıbbi Bilimler Bölümü Fahri Profesörü Dr. Martin L. Pall: "Bir tane bile onaylanmış biyolojik güvenlik testi olmadan, milyonlarca 5G antenini global ölçekte yerleştirmek DÜNYA TARİHİNDEKİ EN APTALCA FİKİR olacaktır."

Prof. Dr. Selim Şeker : "İnsan vücudu, 5G ile daha önce hiç tanımadığı, hiç karşılaşmadığı türden bir radyasyona maruz kalacak. Elektromanyetik radyasyonun canlılar üzerinde en belirgin etkilerinin 2004 yılında yayımlanan Refleks çalışması ile ortaya çıktığını ifade eden Şeker, bu çalışmanın sonucunda elektromanyetik radyasyonun çocuklarda ve yetişkinlerde birbirinden farklı etkilerin görüldüğüne dikkat çekti! ”60 yaş üzerindekilerde görülen ölümlerin sebebi”

Elektromanyetik radyasyonun kısa dönem etkileri uykusuzluk, halsizlik olarak görülürken uzun dönem etkilerinin insanın biyolojik yapısını, hormonal aktivitelerini ve insan genetiğini değiştirdiğini insanın DNA’sını etkileyerek zararlarının sonraki nesillerde dahi ortaya çıkabileceğini ifade etti. Elektromanyetik radyasyon ve insan ruhunun birer enerji olduğunu ifade eden Prof. Dr. Selim Şeker, insanın bir günde harcadığı gücün 40 watt civarında olduğunu belirtti. Prof. Dr. Şeker, iki enerjinin birbiri ile etkileşimi sonucu elektromanyetik radyasyonun beyne etki ederek beynin savunma mekanizmasına zarar verdiğini ve beynin kısımlarını girip beyinde Alzheimer, Parkinson gibi hastalıklara neden olduğunu, standardın bin kat altındaki radyasyonların ise nöronların ölmesine sebep olduğunu ve bunun da insan yaşamını tehlikeye soktuğunu söyledi. Hollanda, İrlanda, Almanya, Belçika, İngiltere ve İtalya’da bir çok şehir komitesi 5G’ye geçişi durdurdu. Brüksel Çevre Bakanlığı 5G’ye geçişi, mevcut altyapıdan çok daha fazla radyasyon yayacagı nedeni ile durdurdu. İsviçre’de 5G altyapısı hazır olmasına rağmen, milletvekilleri sağlığa zararlı olduğu gerekçesiyle bu teknolojinin uygulanma kararını referanduma götürmeyi teklif etti.

AB’ye ısrar ediyoruz:

1) Bağımsız bilim adamları 5G ve RF-EMF’nin (2G, 3G, 4G ve WiFi ile birlikte 5G) neden olduğu toplam radyasyon seviyelerinin vatandaşlar için zararlı olmayacağını garanti edene kadar 5G RF EMF genişlemesini durdurmak için tüm makul önlemleri almak özellikle bebekler, çocuklar ve hamile kadınlar ve çevre için.

2) Tüm AB ülkelerinin, özellikle de radyasyon güvenliği ajanslarının, 1815 sayılı Kararı takip etmelerini ve öğretmenler ve doktorlar da dahil olmak üzere vatandaşları RF-EMF radyasyonundan kaynaklanan sağlık riskleri, özellikle içinde ve yakınında kablosuz iletişimin nasıl ve neden önleneceği konusunda bilgilendirmek Örneğin, günlük bakım merkezleri, okullar, evler, işyerleri, hastaneler ve yaşlı bakım evleri.

3) Sağlık risklerini yeniden değerlendirmek üzere, çıkar çatışması olmayan1 bağımsız, gerçekten tarafsız EMF ve sağlık bilimcilerinin AB görev gücünü derhal, endüstri etkisi olmadan atamak ve:

a) AB içindeki tüm kablosuz iletişim için yeni, güvenli “maksimum toplam maruz kalma standartları” hakkında karar vermek.

b) AB vatandaşlarını etkileyen toplam ve kümülatif maruziyeti incelemek.

c) AB’de vatandaşları, özellikle bebekleri, çocukları ve hamile kadınları korumak için her türlü EMF ile ilgili olarak yeni AB “maksimum toplam maruz kalma standartlarını” aşmanın nasıl önleneceğine dair reçete / uygulama kurallarını oluşturmak.

4) Lobi kuruluşları aracılığıyla kablosuz / telekom endüstrisinin AB yetkililerini Avrupa’daki 5G de dahil olmak üzere RF radyasyonunun daha fazla yayılması konusunda karar vermeye ikna etmesini önlemek.

5) Kablosuz yerine kablolu dijital telekomünikasyonun desteklenmesi ve uygulanması.

AB’de yaşayanları RF-EMF’ye ve özellikle 5G radyasyonuna karşı korumak için hangi önlemleri alacağınızla ilgili olarak ilk bahsedilen iki imza sahibine en geç 31 Ekim 2017 tarihine kadar bir yanıt bekliyoruz. Bu itiraz ve yanıtınız herkese açık olacak.

Saygıyla sunulur…""

ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI /// YASEMİN GÜÇ : Adolf Hitler amca, yaptıkların yinelendi.


YASEMİN GÜÇ : Adolf Hitler amca, yaptıkların yinelendi…

Bir garip küredir şu dünya ..,

Sövdüklerini seversin.., sevdiklerine söversin hiiiç belli olmaz…

60 milyon insanın ölümüne ,milyonlarca insanın sakat kalmasına ,sebep olan 1930 larda Almanyanın başında olan 1940 yılında II.Dünya savaşını çıkaran manyak Adolf Hitler.., ne sadistti beee.

Uzun boylu, beyaz tenli, sarışın, mavi gözlü, güçlü ve zeki Alman ırkı hayaliyle… Yahudileri, Çingeneleri, eşcinselleri toplama kamplarında katlettirdi. Bir zencilere yetemedi… Zencilere yetebilseydin eminim onlar için de Afrika’da kazanlar kurdurturdu…

Tam 6 milyon Yahudiyi fırınlarda yaktırdı. Toplama kamplarına tıktığı Yahudilerin önce Tüm altınlarını ve altın dişlerini söktürüp toplattı. Kii bunlar birkaç tren vagonu dolusuydu (Ve o altın dolu vagonlar hala bulunamadı)… Uzun saçlı kadınların saçlarını kökünden kesip toplattı. Savaştan sonra toplama kamplarında tam 7 ton kadın saçı ele geçirildi…. Kimi Yahudilerin derilerinden lamba abajuru, kitap kapları ,para cüzdanları yaptırttı… SS Subayları da bunları günlük hayatlarında kullandılar… Ne vicdanlılarmış bee…

Bu da yetmedi kendi Alman halkının içindeki sakatları, özürlü doğan bebekleri öldürttü. Alman ailelerinin elinden Down sendromlu çocuklarını alıp boğdurttu. Beyin özürlü olmamasına normal zekaya sahip olmasına rağmen çocuk felçli çocuklara bile acımadı onları da uyutarak öldürttü. Çünkü onun görüşüne göre zayıf ve özürlü insanların yaşama hakları yoktu…Dünyayı acı ,hüzün ,kan ve gözyaşıyla doldurdu…

Günümüz…2020

Laboratuvarlarda nur topu gibi bir virüsümüz doğdu… Adı CORONA

Doğum yapılan hastanenin büyük bir ihtimalle ABD de olduğu söyleniyor. Ebesi de CIA…

Dronlarla ABD’nin düşmanlarının üzerine yağmur damlacıkları gibi yağdırıldı Coronacıklar.

Korona Şeysi!..

Çin ve İran ve İtalya…. (Bana göre Çinin intikamı kötü olacak…kısasa kısas.)

Bu virüs sizin bildiğiniz o aptal virüsler benzemiyor çook akıllı, ona şırınga edileni yapıyor.

Kronik rahatsızlığı olanları… Koah gibi akciğer hastalarını, Hiper tansiyonluları, Şeker hastalarını, Kalp böbrek karaciğer hastalarını, daha çok da savunma direnci iyice eksilmiş yaşlıları öldürüyor.

Tam ALDOLF amcama göre bir virüs yaaa…

Yaşam uzadı dünyada yaşlı nüfus fazlalaştı.Yaşlıların Hastalıklarının hastane, ilaç, bakım masrafları, emekli maaşları, derken dünya devletlerine oldukça büyük bir mali yük getiriyorlar… Genç olup sakat ve hasta olanlar da azımsanmayacak kadar çok… Corona virüsü çoğunlukla bu grubun da ölümüne sebep oluyor… Kısacası devletler büyük bir masraftan kurtulacaklar.

Yeni Dünya düzeninde de yaşlılara özürlü hasta ve sakatlara yer yok anlaşılan…

Gerçekten de Tarih tekerrürden ibaretmiş.

ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI /// Yıldıray Oğur : Mutfakta biri mi var ???


Yıldıray Oğur : Mutfakta biri mi var ???

Türkiye’nin dış politikasını, rotasını hükümetler belirler, ama hükümetleri davalar, soruşturmalar, komplo teorileriyle bir anafora sokup, dış politikadaki kararları etkilemek, zorunlu kavgalara sokmak kimsenin menfaatine değildir.

25.10.2017

E-POSTA : yildirayogur

“Birden aşağıdaki rıhtıma bir hareketlenme oldu. Stadyum tarafından aşağı inen bir takım gençlerin, bizim denizcileri Boğaz’ın gri sularına itişini çaresizce izledik…Bu olay terörizmle uğraşmamın başlangıcı oldu”

18 Temmuz 1968 günü öğle saatlerinde Deniz Gezmiş liderliğindeki solcu öğrenciler, boğaza demirleyen ABD 6. Filosu’na bağlı Shangri-La uçak gemisinden kıyıya çıkan Amerikan askerlerini Dolmabahçe’den denize atarken, herhalde Kabataş’taki bir evden CIA’in İstanbul Büro Şefi’nin onları izlediğini bilmiyorlardı.

Daha bir ay önce İstanbul’a gelmiş CIA’nin çiçeği burnunda büro şefinin adı Duaene Clarridge’dı. Dört yıl (1968-1972) görev yapacağı İstanbul’da neler yaptığı hakkındaysa, 1997’de yayınlanan “Her Devrin Casusu” adlı anılarında yer alan bu hatırası dışında çok az şey anlattı; İstanbul’daki narkotikçi DEA çalışanlarının beceriksizlikleri, bir Alman şirketinin temsilcisinin eşi olan Helga ile yaşadığı aşk, karısından nasıl ayrılıp onla evlendiği ve yeni eşinden olan oğullarına o yıllarda birlikte çalıştığı MİT’in İstanbul şefi Tarık Şahingiray’ın adını verdiği…

Murat Yetkin, yeni çıkan “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı’nda Türkiye’de görev yapmış iki CIA şefi Ruzi Nazar ve Duane Clarridge’ın ketum anılarının da aydınlatmadığı karanlıkta kalmış Türkiye maceralarına yeniden bakıyor.

Kitapta, Duane Clarridge’in oğluna adını verecek kadar yakın çalıştığı MİT şefiyle dört yıl boyunca “terörle mücadele” için Türkiye’de neler yapmış olabileceği hakkında ipuçları bulmak için, adı daha sonra iran-kontra skandalına da karışacak karanlık CIA ajanının 1960-64 yılları arasında görev yaptığı Hindistan’a gidiyoruz.

Bağlantısızlar çizgisindeki Hindistan’ı yöneten Nehru liderliğindeki Kongre Partisi iktidarının Hindistan Komünist Partisi tarafından sallandığı yıllara. 1956’da Kerale eyaletinde seçimi kazanan ama iktidar verilmeyen Komünistler, 1962 seçimlerinin favorisi görünmektedir.

Bunu durdurmak için Nepal’den Hindistan’a kaydırılan Clarridge’in elinde bir koz vardır. 1953’de Stalin’in ölümünün ardından Kruşçev’in başlattığı Stalinsizleştirme siyasetinden rahatsız olan Mao ile Sovyetler arasında başlayan gerilimin Hindistan Komünist Partisi içindeki yansımaları.

Özellikle Yeni Delhi’deki parti merkeziyle yaşadığı soruları Pekin çizgisinde eleştirilerle dillendiren Madras’taki il örgütüyle temas kurmak için Madras’a gider.

***

Orada neler yaptığını Yetkin’in kitabından okuyalım:

“Daha önce CIA ajanları tarafından çalınmış, belgelerden üretilmiş güya Çin Komünist Partisi antetli kağıtlarla, Madras örgütüne sanki Pekin’den gönderilmiş gibi “Doğru devrimci çizginizi, takdirle izliyoruz” tadında mektuplar, makaleler yollamaya başladı. Madraslı komünist liderlerle güya Pekin’den, yani Merkez’den gelen bir Çin görevlisi sahte kimliğindeki CIA ajanıyla gizli buluşmalar dahi ayarladı”

Hatta bu kadarla da kalmaz, örgütün gazetesinde, Çin Komünist Partisi yayınlarından devşirdiği cümlelerle yazdığı, sonu Mao’nun “Devrim tarihin lokomotifidir” sözü ve “Merkez” imzasıyla biten makaleleri de yayınlanmaya başlar. Anılarında sekreteriyle bu yazıları yazarken ne kadar eğlendiğini anlatıyor Clarridge.

Çin tarafından muhatap alındıklarını düşünen Madraslı komünistler hızla Sovyet karşıtı, sekter, Maocu bir çizgiye doğru kayarlar.

Ve ‘false flag’ operasyonu başarılı olur; Hindistan Komünist Partisi, içerden parçalanmaya başlayınca arda arda hem 1962 hem de 1966 seçimlerini yeniden Nehru kazanır.

1967 yılında Çin dışında ilk Maocu komünist parti de CIA’nin desteğiyle Hindistan’da kurulmuş olur.

Naksalit denen gerilla savaşını yöntem olarak benimseyen bu parti o kadar sekterdir ki; köylerden başlayacak devrimde sadece tarım aletleri kullanılmasını, ağaları köy meydanında bu aletlerle öldürmeyi savunmaktadır.

Kitaptan ‘CIA’nin Hintli komünistleri bölüp, Moskova’nın etkisinden çıkartmak üzere Maocu parti kurdurdukları kişinin kim olduğunu da öğreniyoruz; Çaru Mazumdar.

İşte Clarridge 1968 yılında Türkiye’ye böyle bir tecrübeyle gelmişti. Ne tesadüf ki geldiği Türkiye’de de Hindistan’daki gibi komünist hareketler güçlenmekteydi. Türkiye İşçi Partisi Meclis’e girmiş, Milli Demokratik Devrim tezi etrafında gençlik örgütlenmiş, 9 Mart 1971’de darbe yapmaya hazırlanırken ihbarla ortaya çıkarılacak sivil-asker bir cuntaya dönüşmüştü.

ABD büyükelçilerinin arabalarının yakıldığı, Amerikan askerlerinin denize döküldüğü bir Türkiye’ye gelen Clarridge’in görev yaptığı dört yıl içinde neler olduğunu da yine Yetkin’in kitabından okuyalım: “Kısa süre sonra Maocu hareket Türkiye’de de ortaya çıkacak, TİP ve DEV-GENÇ bölünecek, kopan her grup geride kalanları pasifistlikle suçlayıp keskinleşecek, silaha sarılarak bir daha bölünecek, sol bir daha belini doğrultamayacaktı”

Yetkin kitabında Türkiye’de 1969’dan itibaren Maocu fraksiyonların ortaya çıkışını ise şöyle anlatmış:

“Türkiye’de solun bölünmesi sürecinde, elden ele dolaşan, Doğu Perinçek’in başını çektiği Aydınlık çevresinde okunmaya başlayan bir siyaset metni vardı. Bu metin başlangıçta CIA ajanı Clarridge’in yönlendirilmesiyle tohumları atılmış Türkiyeli devrimcilerin telaffuzuyla Çaru Mazumdar’ın “Sekiz İlke’siydi… Tıpkı Mazumdar gibi arayış içindeki Türkiyeli devrimciler de stratejik bilek güreşinin bir parçası olduklarını fark edemeden öldürüldüler.”

Gerçekten de Clarridge’in İstanbul’da görev yaptığı dört yılın sonunda 1968 yılında Kabataş’ta Amerikan askerlerini deniz dökerken gördüğü gençlik liderlerinin çoğu sekter gerillacılık tezleriyle ya çatışmalarda öldürülmüş ya da Deniz Gezmiş ve arkadaşları gibi idam edilmişlerdi. Bu şiddet sarmalına batan sol da itibar kaybetmişti.

Yetkin kitabında bahsetmemiş ama köylerden oraklarla devrim yapmayı savunan Çaru Mazumdarcı Maoculuğun en popüler olduğu yerlerden biri Amerikan Robert Koleji’ydi.

Hatta buradaki varlıklı Mazumdarcı gençler, bir örgüt içi tartışmada arkadaşlarını öldürmüş, meşhur Sandık Cinayeti denen, Türkiye’nin günlerce konuştuğu olay meydana gelmişti.

***

Yine kitapta yok ama 1971 darbesinden sonra aranan Perinçek ve arkadaşlarına (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) yönelik 16 Mayıs 1972 günkü “Şafak” (dergilerinin adıydı) baskınlarından birinin yapıldığı yer de Robert Koleji içindeki bir lojmandı.

1940’dan beri Robert Koleji’nde hocalık yapan Hillary Sumner-Boyd’un lojmanında bir grup partili yakalanmıştı. Baskını yapanlardan MİT mensubu Mehmet Eymür’e göre hakkında hiçbir adli işlem yapılmayan Boyd, “İngiliz istihbaratıyla ilişkili bir İngiliz Troçkist”ydi. İngiliz istihbaratıyla ilişkisi meçhul ama Charles Sumner takma adını kullanan Boyd, İngiltere’nin en önde gelen Troçkistlerinden biriydi. Anne ve babasının da tanıştığı Troçki ile röportajlar yapmış, İngiliz gazetelerine Troçkist metinleri çevirmiş, onun için kurulan komitenin aktif bir sözcüsü olarak çalışmıştı. Ama 1940 yılında birden hepsini bırakıp İstanbul’a Robert Koleji’ne öğretmen olarak gelmişti. Belki de 1940’da Meksika’da Troçki’nin Stalinist bir İspanyol tarafından öldürülmesinden sonraydı bu.

1972 yılında yine Robert Koleji hocalarından Amerikalı John Freely ile yazdıkları İstanbul Rehberi hala aşılmamış bir rehber olmayı sürdürüyor. Burma’da ve Çin’de görev yapmış eski bir Amerikan deniz komandosu olan, sonra ABD’de fizik okuyup, Robert Kolej’e fizik öğretmeni olarak gelen John Freely, Çarumdarcı öğrencilerinin Sandık Cinayeti üzerine daha sonra bir roman da yazdı. (Aydınlanma)

İkisinin istihbarat örgütleriyle bir ilişkisi olup olmadığı bilinmiyor ama örneğin Robert Koleji’nde o yıllarda hocalık yapan ve Doğan Nadi ile evlenen Mary Elisabeth Ellinghausen, CIA’nin öncüsü O.S.S için çalışmış bir ajandı.

LİNK : https://www.archives.gov/files/iwg/declassified-records/rg-226-oss/personnel-database.pdf.

Son bir not; Hindistan Komünist Partisi-ML, dünyada istihbarat operasyonuyla kurulan ilk Maocu parti de değildi. 1969 yılında Hollanda Komünist Partisi’ni bölmek için, Hollanda gizli BVD, servis ajanı matematik öğretmeni Pieter Boevé’ye Maocu çizgide Hollanda Markist Leninist Partisi’ni kurdurmuştu. 600 üyeye ulaşan parti, Çin’den resmi davetler almış, parti lideri ajan öğretmen Mao tarafından bile ağırlanmıştı. 1989’da kendini fesh parti ile ilgili gerçekler ancak 2004 yılında ortaya çıkmıştı.

Kitaba dönmeden önce son bir belgeye de bakalım. 2010 yılında üzerinden gizlilik kalkan bir İngiliz Dışişleri Bakanlığı belgesine göre MHP’li bakan Gün Sazak 14 Mart 1980’de İngiliz Büyükelçiliği’ni ziyaret edip Sovyet tehlikesine karşı İngiltere’nin MHP’yi desteklemesi gerektiğini anlatmıştı. Görüşmeye ilişkin büyükelçilik raporu şöyle bitiyordu:

“Sonuç olarak MHP bizden bir tür yardım bekliyor. Çünkü ABD’nin ve özellikle CIA’in Türkiye’deki solculara destek olduğunu düşünüyorlar. Amerikalıların bilhassa Aydınlık’ı desteklediğini (finanse ettiğini) iddia etti. Ben duygularının incindiği izlenimine kapıldım. Çünkü Maocular ondan daha çok kokteyl davetiyesi almıştı.”

(Gün Sazak, birkaç ay sonra, sol bir örgütün üstlendiği bir suikastla şehit edildi. Bu İngiliz belgesini MHP sert biçimde yalanladı.)

Artık, Murat Yetkin’in kitabındaki ikinci CIA ajanına bakabiliriz. O daha meşhur, anıları Türkçe’de de yayınlandı; Ruzi Nazar. (CIA’nin Türk Casusu/Enver Altaylı).

***

Ekim 1917 devrimi sırasında Sovyetler’de doğan Ruzi Nazar, akrabalarını Stalin’in öldürdüğü bir Özbek olarak 2. Dünya Savaşı’na Kızıl Ordu subayı olarak giriyor. Savaşı ise Türkistan Lejyonları içinde Nazi saflarında tamamlıyor. Savaştan hemen sonra ise CIA’ye katılıp 11 yılı Türkiye’de olmak üzere 45 yılını soğuk savaşın en büyük istihbarat örgütünde geçirmiş bir isim Nazar.

Clarridge’den 9 yıl önce 1959’da CIA’nin Ankara şefi olmuş, birlikte 3 yıl çalışmışlar ve 1971 muhtırasından sonra da Türkiye’den ayrılmıştı. Anılarından, Nazar’ın bir sabaha karşı evine sarhoş gelip anti-emperyalist 9 Mart darbesi için destek isteyen Cemal Madanoğlu’ndan aldığı bilgiyi Amerikalılara ilettiğini öğrenmiştik. Yetkin’in kitabından darbeden iki gün önce darbenin bilgisini Clarridge’in Washington’a raporladığını öğreniyoruz.

Kitapta en dikkat çekici olan bilgilerse Ruzi Nazar’la Alparslan Türkeş arasındaki ilişkiler. Anılarında Nazar, Türkeş’i ithamlardan korumaya çalışan bir dikkatle nasıl tanıştıklarını anlatmıştı. 1955’de Truman Doktrini çerçevesinde gayri nizami savaş eğitimi almak için, NATO irtibat subayı olarak bulunduğu Washington’da tanışmışlar, ikisi de Turancı olduğu için çok iyi anlaşmışlar ve ailece görüşmeye başlamışlardı.

Daha sonra ilginç bir şekilde 27 Mayıs 1960 darbesinden altı ay önce Ruzi Nazar, Ankara’ya CIA görevlisi olarak atandı. Resmi görev tanımı; “Sovyetlerle mücadele konularında Ankara’daki ABD büyükelçiliği ile TUSLOG komutanı arasındaki irtibat görevlisi”ydi.

Murat Yetkin’le röportajı sırasında ise esas görev alanının Türkiye değil, CIA’nin İran ve Orta Asya operasyonları olduğunu söylemiş Nazar.

Ama onun Türkiye’ye gelmesinden altı ay sonra 27 mayıs darbesi oldu ve darbenin sözcüsü de arkadaşı Alparslan Türkeş’ti. Ailece görüşmeye devam ettiklerini anlattığı Türkeş, 13 Kasım 1960’da 14 MBK üyesi ile birlikte Cemal Madanoğlu’nun girişimiyle tasfiye edilip tutuklandığında Türkeş’in kızları da Ruzi Nazar’ın evindeydi. Yine anılarında Nazar, bu olay üzerine Türkeş’in öldürülebileceğini düşünerek ABD’nin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel nezdinde girişimde bulunmasını sağladığını anlatmıştı.

Gerçekten Türkeş ve diğer 14’ler, daha sonra Mürted Havaalanı’ndan bindirildikleri uçaklarla çeşitli başkentlere Büyükelçilik müşaviri olarak gönderilmişlerdi.

Türkeş’in gönderildiği ve 25 ay kaldığı yer ise bu kitabı okurken ilginç geliyor artık; Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi. Yetkin’in kitabındaki ilginç iddia şu; Ruzi Nazar, Yeni Delhi’de Türkeş’i ziyarete gittiğinde, Hindistan’da göreve başlayan Duane Clarridge’i de yanına alıp, onunla tanıştırmıştı.

Ruzi Nazar’ın yetiştirdiği, anılarını yazacak kadar yakını olan eski MİT mensubu Enver Altaylı’nın 1977-1980 arasında MHP’nin gazetesi Hergün’ün başyazarı olduğunu da ekleyelim.

Daha fazlasını da kitabı okuyacaklara bırakalım.

***

Türkiye’de en kritik zamanlarda görev yapmış ve anılarını yazmış iki CIA şefinin bilinen somut ilişkilerinin yolunun bugün herkesi çok kolayca Amerikan ajanlığı, Kraliçe’nin adamlığı, vatan hainliği, gayri millilikle suçlayan iki harekete çıkması epey ibretlik olmalı. Hem de bunu ellerinde bu kitaptaki bilgilerin binde biri kadarı bile yokken yapıyorlar yıllardır.

Tabii bütün bu ilişkilere bakarak kimse hakkında herhangi bir ithamda bulunulamaz. Bu ilişkiler, uzun geçmişleri, arka planları olan o siyasi hareketleri hiç bir şey yapmaya da yetmez.

Ama bugün bir Cumhurbaşkanı’nın Kraliçe’yle kadeh kaldırdığı bir fotoğraf ya da İngiltere’de master yapması bile onu Kraliçe’nin adamı yapmaya yetiyor. Bir başbakanın mezun olduğu lise onu oranın adamı yapıyor. Bir bisküvi reklamından suikast planı çıkarılıp gece nöbetler tutuluyor, bir futbol takımının gösterisinden gizli darbe emri bulunup soruşturma talimatı veriliyor.

Bugün ilk kez mahkeme önüne çıkacak Büyükada’daki seminere katılan sivil toplum aktivistleri için iddia edilen her şey boş çıksa da hala onlardan ajan diye bahsedilebiliyor.

Bütün bunlar darbe gibi ağır bir travma atlatmış bir ülke için belki anlaşılabilir paranoyalar.

Ama Türkiye’nin AK Parti iktidarı sayesinde geride bıraktığı, 2000’lerin başındaki “Musa’nın çocukları” “Sivil Örümceğin Ağında” kafasına geri dönmesini, bütün sivil toplum örgütlerini, siyasi aktivistleri eğer devletle her konuda hem fikir değillerse potansiyel dış güçlerin piyonu olarak gören bakışı bu travmalar da meşrulaştırmaz.

Çünkü bu paranoyalar yeni travmaları davet ediyor.

O yüzden bu paranoyaların siyasete, emniyete, adliyeye hakim olmasına izin verilmemeli. Çünkü bunun sonunda ortaya sadece haksız gözaltılar, toplumsal güvensizlik çıkmaz.

Bu paranoyalar, kendi gündemlerini gerçekleştirmek isteyenlere de geniş bir alan açar ve bu büyük bir güvenlik zaafına döner.

Bu geniş hareket edilecek, her şeyin gittiği alanı sadece içerideki gruplar da iktidarlarını büyütmek için kullanmazlar, esas olarak bu belirsizlik hali Türkiye’nin dış politikasına tesir etmek isteyen dış istihbarat örgütleri için de velud bir at koşturacak alana dönüşür.

Daha çok yakın bir zamanda iktidar, medya, entelektüeller, haklı bir askeri vesayetle, darbecilikle hesaplaşma motivasyonuyla Ergenekon, Balyoz gibi davalara destek vermiş ama bu aşırı siyasi motivasyon gözleri kör edince bu davalarla FETÖ’nün kendi yolunu açtığı görülememişti.

***

Belki bugün de darbeyle hesaplaşma ve Batı ile artan tansiyonun heyecanıyla, dış politikayı zora sokan, Türkiye’nin elini zayıflatan Büyükada ve benzeri soruşturmalarla aynı şey oluyordur.

ABD seçimlerine karışan, Avrupa’daki ırkçı partileri fonlayan, Almanya’da bile medyasıyla operasyonlar yapan kuzey komşumuzun kendi dış politika rotasına çekmek istediği Türkiye’de hiç bir şey yapmadığı herhalde düşünülmüyordur.

Türkiye’nin dış politikasını, rotasını hükümetler belirler, ama hükümetleri davalar, soruşturmalar, komplo teorileriyle bir anafora sokup, dış politikadaki kararları etkilemek, zorunlu kavgalara sokmak kimsenin menfaatine değildir.

Yaşanmış gerçek somut elle tutulur entrikalardan kalın kitaplar yazılan bir ülkede yaşadığımızı unutmadan…

ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI : CIA’NIN MAYMUNCUĞU FETÖ ÖRGÜTÜNÜN KEMALİSTLERE KARŞI YÜRÜTTÜĞÜ ÖRTÜLÜ OPERASYONLARDAN 2 ÖRNEĞİ ARZ EDERİZ.


Değerli Yurtseverler,

CIA’nin Ortadoğu için kullandığı maymuncuk anahtarı olan FETÖ ÖRGÜTÜ Ergenekon operasyonu öncesinde kendi ayağına dolanan subay, astsubay, istihbaratçı, gazeteci, akademisyen, milletvekili, siyasetçi, belediye başkanı, iş adamı, yurtsever, her kim varsa önce listesini çıkardı. Daha sonra her biri için ayrı planlar uyguladı. Kimisi için ortam dinlemeleri ile delil toplanıp muhbirlerinin gönderdiği isimsiz ihbar mektupları ile tutuklanması sağlandı, kimisi için obzerver araçları kullanılarak TELEGRAM PROJESİ ile akli melekeleri hedef alındı, kimisi için yandaş FETÖCÜ yayın organları ile düzmece yolsuzluk haberleri yayınlanarak itibar suikastine uğratıldı, kimisi için ise HASSAS TAKİP prosedürüne sokularak 7/24 attığı her adım izlendi ve kaçırılarak işkence edildi ve tetikçi yapılmaya çalışıldı.

Bu mağdurların her birinin tek bir ortak özelliği vardı. Hepsi işinde başarılıydı ve dolayısiyle CIA’nin bölgedeki planlarının önünü tıkıyordu ve hepsi de katıksız KEMALİST’ti. Durum böyle olunca operasyon öncesi kuluçka döneminde FETÖCÜ’lerin, hala deşifre edilemeyen ancak Zincirlikuyu mevkiinde bulunan bir Plaza’da olduğu düşünülen gizli bir merkezinde dava için kullanılmak üzere delil üretiliyordu. Tüm ortam dinlemeleri, fiziki takip notları, e-posta yazışmaları ve senaryolar burada imal edildi. İtibar suikastleri, sahte ihbar mektupları, davada ifade vermesi temin edilen gizli tanıklar ile görüşmeler bu merkezde yürütüldü.

Ergenekon Davası mağdurların anlatımlarını incelediğinizde başlarından geçen olayların çoğunun benzerlik taşıdığını görebilirsiniz. Bu konuda açık kaynaklarda çok bilgi bulunuyor. Bu bile bu olayların tek bir merkezin tasarrufu ile yapıldığını çok net ortaya koyuyor. Biz ise şimdi size benzerlik gösteren 2 örnek sunmak istiyoruz. İlk örnekte Ergenekon Sanığı İstihbarat Uzmanı Erkut Ersoy’un FETÖ ÖRGÜTÜ ile ilgili mağduriyetini anlatan dokumanı dikkatinize sunuyoruz. Sonra yine aynı kaderi paylaşan yine İstihbaratçı başka bir mağdur olan Albay Tarık Akça’nın şehadete nasıl yürüdüğüne dair trajik şeyler okuyacaksınız.

Şehadet mertebesine ermiş kıymetli Komutanımızı saygı, minnet ve sevgi ile anıyor, tekrar tüm sevenlerine, değerli eşine ve ailesine, TSK personeline ve tüm ulusumuza baş sağlığı diliyoruz. Nur içinde yatsın.

Savaş Kırçovalı

ÖZEL BÜRO GRUBU

Yönetici

savas.kircovali

ERGENEKON DAVASI SANIĞI İSTİHBARATÇI ERKUT ERSOY’UN FETÖ ÖRGÜTÜ MAĞDURİYETİ İLE İLGİLİ DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

BU DA BALYOZ SANIĞI ALBAY TARIK AKÇA’NIN BAŞINA GELENLER

MİT MENSUBU EMEKLİ HAVA İSTİHBARAT ALBAY TARIK AKÇA’NIN KATİLLERİ YARGILANACAK MI ?

İstihbarat Okulu’nu birinci Harp Akademisi’ni üçüncü olarak bitirmiş; TSK NATO ve MİT’te görev yapmış sayısız takdirname almış bir Türk subayı. ‘İntihar etti’ dediler. Ailesi ise ‘İntihar etmedi susturuldu’ diyor.

Balyoz davası sanığı emekli hava istihbarat kurmay kıdemli Albay Ali Tarık Akça 9 Nisan 2012 günü öğle saatlerinde Ankara’da Fevzi Çakmak 2 Sokak’taki ofisinde ölü bulundu. Henüz 50 yaşındaydı. 2005’te emekli olmuştu. Kurduğu bir şirketle askeri ihalelere giriyordu. Akça’nın yüklü miktarda borcu olduğu ve bu nedenle intihar ettiği açıklandı.

Ankara Emniyeti’nin olay yerinde yaptığı ilk incelemede Akça’nın kendisine ait beylik tabancasından çıkan ve ‘sol’ şakağından giren kurşunla hayatını kaybettiği belirtildi. Silahtan çıkan kurşun ofisin duvarına saplanmış halde bulundu. Akça’nın sağ elinde de bu silahın durduğu kayıtlara geçti.

Akça kimdir?

Albay Akça Hava Harp Okulu 82 devresinden evli ve 2 çocuk babasıydı. Emekli olduktan sonra “Oraj Havacılık Teknoloji” isimli bir firma kurarak ticaret yapmaya başlamıştı. Balyoz davasında tutuksuz olarak yargılanan sanıklardan biriydi. Kararla birlikte 18 yıl hapse mahkûm edilmişti.

Albay Akça İstihbarat Okulu’nu birinci Harp Akademisi’ni üçüncü olarak bitirmişti. TSK NATO ve MİT’te görev yapmış sayısız takdirnamesi olan bir Türk subayıydı. Deneyimli bir istihbaratçıydı. 2003’te 1. Ordu Komutanlığı’nda yapılan plan seminerinde Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı Cari İstihbarat Şube Müdürü olarak katılmıştı.

Akça ayrıca ABD ile Irak konusunda yapılan müzakerelerde “istihbarat koordinatörlüğü” gö-revinde bulunmuştu. Balyoz iddianamesinde Akça’nın “Oraj Hava Harekâtı Planı” kapsamında kurulacak sıkıyönetim komutanlıklarında kullanılacak personeli belirlemekle görevli olduğu iddia edilmişti. Akça’nın emekli olduktan sonra kurduğu firmaya “Oraj” adını vermesi Balyoz’un akıldışı iddialarına bir yanıt mıydı? Akça’nın eşi Funda Akça bu yorumumuzu doğruluyor. “Tarık şirketine bu adı inadına koyduğunu söylemişti” diyor.

‘Atatürkçü subay’ın ihbar mektubu

Ali Tarık Akça Balyoz tutuklamaları başlayınca tedirgin oluyor. O günlerde çocuklarının yanında tutuklanmak istemediği için orduevinde kalıyor. Eşine “Bu bir savaş biz kaybettik” diyor.

Akça 3. Balyoz davasının 10 numaralı sanığı idi. 3. Balyoz iddianamesinin 159. sayfasında kendisiyle ilgili olarak “Oraj Hava Harekât planı kapsamında Sıkıyönetim Görevlerinde Kullanılacak Personel olarak belirlendiği anlaşılmıştır” deniliyordu.

Akit gazetesi 21 Mayıs 2013 tarihinde “Bu mektup darbecileri yakar!” başlıklı bir haber yayımladı. “Atatürkçü bir subay” tarafından Ağustos 2004 tarihinde Genelkurmay’a gönderildiği öne sürülen mektup Ergenekon Balyoz ve benzeri tertiplerde yüzlercesine rastladığımız Cemaat’in bilinen psikolojik savaş imalatı ürünlerinden biriydi. Mektupta eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Org. İbrahim Fırtına Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım ve Ali Tarık Tarık Akça hakkında çeşitli iddialar yer alıyor Akça’nın “darbe planlarında” kilit konumda olduğu öne sürülüyor ve şöyle deniyordu:

“Albay Tarık Akça Fırtına paşanın darbe hazırlığını koordine etmektedir.

Kendisi darbenin en ince ayrıntılarıyla uğraşmaktadır. Generaller arasında kuryelik yapmaktadır. Telefonu kontrollü kullanarak açık vermemektedir. ”

Akça’nın savunması

Ali Tarık Akça Balyoz davasında 2 Şubat 2012 günü savunmasını yaptı. Akça darbe teşebbüsü suçlamasının yapıldığı 2002-2003 tarihinde ABD’nin Irak operasyonunun gündemde olduğuna dikkat çekerek “O dönemde Türkiye Cumhuriyeti harbin kıyısına kadar gelmiştir.

Benim komuta kademesinin birlikte harbe girmekte olduğu hükümete karşı darbe hazırlığı içinde olmam mümkün müdür?” diye konuştu.

Hilmi Özkök Akça’yı neden ordudan atmak istedi?

13 Mayıs 2012 günlü Aydınlık’ta “Silivri Notları”nda “Hilmi Özkök Albay Akça’yı neden ordudan atmak istedi?” başlıklı haberimizde şöyle yazmışız:

“Kurmay Albay Akça uzun yıllar MİT’te de çalışıyor. Herkesçe çok sevilen parlak bir subay.

Görev döneminin son yıllarında Hava Kuvvetleri Komutanı Org. İbrahim Fırtına’nın özel danışmanlığını yapıyor.

O günlerde bilindiği üzere Kıbrıs’ta ‘Annan Planı’ diye anılan KKTC Devleti’ni ortadan kaldırmayı hedefleyen bir referandum var. Bu referandumda Türkiye Hükümeti Batı’yla anlaşarak ‘Kıbrıs’ı ver kurtul’ politikasını benimsemişti. İşte o koşullarda Genelkurmay Başkanı’nın bir açıklama yapması bekleniyor.

Org. İbrahim Fırtına makam aracından emir subayı aracılığıyla Albay Akça’yı aratıyor ve Genelkurmay açıklamasının nasıl olduğunu soruyor. Albay Akça telefonda ‘Kıbrıs’ı sattılar’ diyor. Bu konuşma yasadışı dinleniyor ve Hilmi Özkök’ün önüne konuyor.

Bunun üzerine Kur. Albay Ali Tarık Akça ve Org. Fırtına’nın emir subayı Genelkurmay’a çağrılıyor. Telefon konuşması soruluyor. Albay Akça Hilmi Özkök’e ‘Lafımın arkasındayım’ diyor. Tartışma yaratan bu olayın ardından Hilmi Özkök kuvvet komutanı Org. Fırtına’dan Albay Akça’yı atmasını istiyor. Fırtına direniyor ve ‘Atmam’ cevabını veriyor. Daha sonra Akça İzmir NATO Karargâhında görevlendiriliyor. ”

Ali Tarık Akça’nın eşi Funda Akça “Tarık Balyoz iddiaları nedeniyle ve üst düzey bir komutanın tutumu nedeniyle oradan ayrıldı” diyor ve devam ediyor:

“Şimdi ben de soruyorum. Bir Türk subayı telefon dinlemesine takılacak üst düzey komutanı için ‘Irak’ı da Kıbrıs’ı da sattı’ dediği için zorla emekli edilecek. TSK içerisinde telefon dinlemesini kim yapıp servis etmiştir? Hava Kuvvetleri karargâhındaki bu paralel yapı herkesi dinlemekte midir?”

Böyle intihar mı olur?

Albay Akça’nın ölümüne ilişkin soruşturmada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 22 Şubat 2013 tarihinde “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verdi. Akça’nın eşi Funda Akça çocukları Arda Bahadır Akça ve Zeynep Gülşah Akça’nın avukatları Teoman Salgırtay ve Duygu Berber bu karara 5 Nisan 2013 tarihinde Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nde itiraz ettiler. Salgırtay ve Berber’e göre soruşturma eksik yapılmış ailenin talep ve beyanları değerlendirilmemişti. Dolayısıyla karar yerinde değildi.

Avukatlara göre soruşturma dosyası kapsamında dinlenen tanıkların anlatımları yeterince dikkate alınmamıştı. Akça’nın masasında bulunan “Çok yoruldum hoşça kalın” yazılı notta yazı kıyaslaması resmi evraklarla karşılaştırılmamıştı. En önemlisi avukatların Balyoz davasını da ilgilendirebilecek CD hakkındaki açıklamaları dikkate alınmamıştı. Avukatların soruşturmanın seyrini değiştirecek nitelikte taleplerine karar gerekçesinde yer bile verilmemişti.

Albay Akça’nın kızı Zeynep Gülşah Akça’nın 19 Kasım 2012 tarihinde savcılıkça alınan ifadesinden aynen aktaralım:

“… vefat etmeden önceki üç günü birlikte geçirdiklerini cumartesi dersinin erken bitmesi nedeniyle müteveffayı aradığı bunun üzerine ofise gittiğini ancak kapıyı 5 sefer çalmasına karşılık açmadığını telefonuna da cevap vermediğini baba diye seslenince kapıyı açtığını ve içeriye girdiğini yarım saat sonra kapının tekrar çaldığını kendisine sesini çıkarma nefes dahi alma uyu dediğini ışığı söndürmesini istediğini ışığı söndürdüğünü son bir aydır silah taşıdığını sürekli hızlı hareket ettiğini davranışlarından korktuğunun açık olduğunu…

Son zamanlarda kendisini de takip eden insanlar olduğunu babasına anlattığında babasının korktuğunu en küçük seste irkildiğini etkilendiğini borcu nedeniyle intihar ettiğini sanmadığını zira yeterince parasının olduğunu öldüğü gün bile kendisini arayıp planlar yaptıklarını kendisine tenis kortu ayarladığını Bodrum’a gitmek üzere plan yaptıklarını babasının güçlü biri olduğunu…” beyan etmiştir.

Sesini duymadan kızına bile kapıyı açmayan bir baba var karşımızda. Arkasından kapıyı kilitlemediğini için kızan ve en ufak bir seste ürperen kızı yanındayken bile kapı çaldığında irkilen ve kapıyı açmadan ışıkları söndürüp ses çıkarmadan bekleyen bir baba. Salgırtay ve Berber’in itiraz dilekçesinde buna dikkat çekiliyor. Bu durumun “hayatın olağan akışına aykırı olup şüphe uyandırmaktadır” deniliyor.

Albay Akça’nın son zamanlarda birilerinden korkar tavırlar sergilediği ve en ufak seste irkildiği ve etkilendiği oğlu ve eşi tarafından da defalarca dile getiriliyor. Akça kimlerden ve neden bu kadar korkuyordu?

Avukatlar Albay Akça’nın “ekonomik sorunlar” nedeniyle intihar ettiği iddiasına da karşı çıkıyorlar. “Öldüğü gün dahi kızıyla geleceğe yönelik planlar yapan bir insanın kendi iradesiyle hayatını sonlandırması ne kadar düşünülebilir?” diye soruyorlar.

Bu CD nerede?

Ali Tarık Akça eşi ve çocuklarına defalarca kendisinde son derece gizli bir CD olduğunu bu CD içinde Türkiye’yi yerinden oynatacak bilgiler bulunduğunu ve bu CD hakkında konuşursa ülkede deprem etkisi yaratacağını söylüyor. Ancak ölümünden sonra Akça’nın eşyaları arasında ve ofisinde bu CD’ye rastlanılmıyor. Savcılık dosyasında da bu CD’den bahsedilmiyor. Bu CD üçüncü kişilerce ele geçirilmiş olabilir mi? Akça’nın ölümüne bu CD’yi ele geçirmek için intihar süsü verilmiş olabilir mi? Bu sorunun yanıtı da verilmiş değil.

Kim bu polisler?

Funda Akça 13 Mart 2012’de eşine gün boyu ulaşamadıklarını telefonlarının sürekli kapalı olduğunu belirtiyor ve şöyle diyor: “Gece 11’de ulaşabildik. Oğlum kendisiyle buluştu. Tarık’ın gerçekten çökmüş ve korkmuş bir şekilde olduğunu söyledi. K. Irak ve Saraybosna dahil bir ok tehlikeli görev icra etmiş bir istihbaratçı subayın böyle korkması ve sarsılması bizi gerçekten şüphelendirdi. İki polis memurunun ofisine geldiğini ve 13 saat boyunca sorguya aldığını söyledi fakat emniyet kayıtlarında böyle bir bilgiye rastlamadık. Tarık polislere ‘Davet etseydiniz gelirdim zahmet etmişsiniz’ diyebilmiş sadece. Zaten yargılandığı davalara katılmaktaydı. Bir ekstra sorgunun ne olduğu belli değil hâlâ. ”

Kim bu sorgucu polis adını öğrenebildiniz mi sorumuza Funda Akça “Kendini ‘Kemal Komiser‘ olarak tanıtan bir polis memurunun olduğunu belirtmişti onun haricinde başka bir detay bilmiyoruz” yanıtını veriyor.

ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI : CIA’NIN MAYMUNCUĞU FETÖ ÖRGÜTÜNÜN KEMALİSTLERE KARŞI YÜRÜTTÜĞÜ ÖRTÜLÜ OPERASYONLARDAN 2 ÖRNEĞİ ARZ EDERİZ.


Değerli Yurtseverler,

CIA’nin Ortadoğu için kullandığı maymuncuk anahtarı olan FETÖ ÖRGÜTÜ Ergenekon operasyonu öncesinde kendi ayağına dolanan subay, astsubay, istihbaratçı, gazeteci, akademisyen, milletvekili, siyasetçi, belediye başkanı, iş adamı, yurtsever, her kim varsa önce listesini çıkardı. Daha sonra her biri için ayrı planlar uyguladı. Kimisi için ortam dinlemeleri ile delil toplanıp muhbirlerinin gönderdiği isimsiz ihbar mektupları ile tutuklanması sağlandı, kimisi için obzerver araçları kullanılarak TELEGRAM PROJESİ ile akli melekeleri hedef alındı, kimisi için yandaş FETÖCÜ yayın organları ile düzmece yolsuzluk haberleri yayınlanarak itibar suikastine uğratıldı, kimisi için ise HASSAS TAKİP prosedürüne sokularak 7/24 attığı her adım izlendi ve kaçırılarak işkence edildi ve tetikçi yapılmaya çalışıldı.

Bu mağdurların her birinin tek bir ortak özelliği vardı. Hepsi işinde başarılıydı ve dolayısiyle CIA’nin bölgedeki planlarının önünü tıkıyordu ve hepsi de katıksız KEMALİST’ti. Durum böyle olunca operasyon öncesi kuluçka döneminde FETÖCÜ’lerin, hala deşifre edilemeyen ancak Zincirlikuyu mevkiinde bulunan bir Plaza’da olduğu düşünülen gizli bir merkezinde dava için kullanılmak üzere delil üretiliyordu. Tüm ortam dinlemeleri, fiziki takip notları, e-posta yazışmaları ve senaryolar burada imal edildi. İtibar suikastleri, sahte ihbar mektupları, davada ifade vermesi temin edilen gizli tanıklar ile görüşmeler bu merkezde yürütüldü.

Ergenekon Davası mağdurların anlatımlarını incelediğinizde başlarından geçen olayların çoğunun benzerlik taşıdığını görebilirsiniz. Bu konuda açık kaynaklarda çok bilgi bulunuyor. Bu bile bu olayların tek bir merkezin tasarrufu ile yapıldığını çok net ortaya koyuyor. Biz ise şimdi size benzerlik gösteren 2 örnek sunmak istiyoruz. İlk örnekte Ergenekon Sanığı İstihbarat Uzmanı Erkut Ersoy’un FETÖ ÖRGÜTÜ ile ilgili mağduriyetini anlatan dokumanı dikkatinize sunuyoruz. Sonra yine aynı kaderi paylaşan yine İstihbaratçı başka bir mağdur olan Albay Tarık Akça’nın şehadete nasıl yürüdüğüne dair trajik şeyler okuyacaksınız.

Şehadet mertebesine ermiş kıymetli Komutanımızı saygı, minnet ve sevgi ile anıyor, tekrar tüm sevenlerine, değerli eşine ve ailesine, TSK personeline ve tüm ulusumuza baş sağlığı diliyoruz. Nur içinde yatsın.

Savaş Kırçovalı

ÖZEL BÜRO GRUBU

Yönetici

savas.kircovali

ERGENEKON DAVASI SANIĞI İSTİHBARATÇI ERKUT ERSOY’UN FETÖ ÖRGÜTÜ MAĞDURİYETİ İLE İLGİLİ DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

BU DA BALYOZ SANIĞI ALBAY TARIK AKÇA’NIN BAŞINA GELENLER

MİT MENSUBU EMEKLİ HAVA İSTİHBARAT ALBAY TARIK AKÇA’NIN KATİLLERİ YARGILANACAK MI ?

İstihbarat Okulu’nu birinci Harp Akademisi’ni üçüncü olarak bitirmiş; TSK NATO ve MİT’te görev yapmış sayısız takdirname almış bir Türk subayı. ‘İntihar etti’ dediler. Ailesi ise ‘İntihar etmedi susturuldu’ diyor.

Balyoz davası sanığı emekli hava istihbarat kurmay kıdemli Albay Ali Tarık Akça 9 Nisan 2012 günü öğle saatlerinde Ankara’da Fevzi Çakmak 2 Sokak’taki ofisinde ölü bulundu. Henüz 50 yaşındaydı. 2005’te emekli olmuştu. Kurduğu bir şirketle askeri ihalelere giriyordu. Akça’nın yüklü miktarda borcu olduğu ve bu nedenle intihar ettiği açıklandı.

Ankara Emniyeti’nin olay yerinde yaptığı ilk incelemede Akça’nın kendisine ait beylik tabancasından çıkan ve ‘sol’ şakağından giren kurşunla hayatını kaybettiği belirtildi. Silahtan çıkan kurşun ofisin duvarına saplanmış halde bulundu. Akça’nın sağ elinde de bu silahın durduğu kayıtlara geçti.

Akça kimdir?

Albay Akça Hava Harp Okulu 82 devresinden evli ve 2 çocuk babasıydı. Emekli olduktan sonra “Oraj Havacılık Teknoloji” isimli bir firma kurarak ticaret yapmaya başlamıştı. Balyoz davasında tutuksuz olarak yargılanan sanıklardan biriydi. Kararla birlikte 18 yıl hapse mahkûm edilmişti.

Albay Akça İstihbarat Okulu’nu birinci Harp Akademisi’ni üçüncü olarak bitirmişti. TSK NATO ve MİT’te görev yapmış sayısız takdirnamesi olan bir Türk subayıydı. Deneyimli bir istihbaratçıydı. 2003’te 1. Ordu Komutanlığı’nda yapılan plan seminerinde Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı Cari İstihbarat Şube Müdürü olarak katılmıştı.

Akça ayrıca ABD ile Irak konusunda yapılan müzakerelerde “istihbarat koordinatörlüğü” gö-revinde bulunmuştu. Balyoz iddianamesinde Akça’nın “Oraj Hava Harekâtı Planı” kapsamında kurulacak sıkıyönetim komutanlıklarında kullanılacak personeli belirlemekle görevli olduğu iddia edilmişti. Akça’nın emekli olduktan sonra kurduğu firmaya “Oraj” adını vermesi Balyoz’un akıldışı iddialarına bir yanıt mıydı? Akça’nın eşi Funda Akça bu yorumumuzu doğruluyor. “Tarık şirketine bu adı inadına koyduğunu söylemişti” diyor.

‘Atatürkçü subay’ın ihbar mektubu

Ali Tarık Akça Balyoz tutuklamaları başlayınca tedirgin oluyor. O günlerde çocuklarının yanında tutuklanmak istemediği için orduevinde kalıyor. Eşine “Bu bir savaş biz kaybettik” diyor.

Akça 3. Balyoz davasının 10 numaralı sanığı idi. 3. Balyoz iddianamesinin 159. sayfasında kendisiyle ilgili olarak “Oraj Hava Harekât planı kapsamında Sıkıyönetim Görevlerinde Kullanılacak Personel olarak belirlendiği anlaşılmıştır” deniliyordu.

Akit gazetesi 21 Mayıs 2013 tarihinde “Bu mektup darbecileri yakar!” başlıklı bir haber yayımladı. “Atatürkçü bir subay” tarafından Ağustos 2004 tarihinde Genelkurmay’a gönderildiği öne sürülen mektup Ergenekon Balyoz ve benzeri tertiplerde yüzlercesine rastladığımız Cemaat’in bilinen psikolojik savaş imalatı ürünlerinden biriydi. Mektupta eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Org. İbrahim Fırtına Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım ve Ali Tarık Tarık Akça hakkında çeşitli iddialar yer alıyor Akça’nın “darbe planlarında” kilit konumda olduğu öne sürülüyor ve şöyle deniyordu:

“Albay Tarık Akça Fırtına paşanın darbe hazırlığını koordine etmektedir.

Kendisi darbenin en ince ayrıntılarıyla uğraşmaktadır. Generaller arasında kuryelik yapmaktadır. Telefonu kontrollü kullanarak açık vermemektedir. ”

Akça’nın savunması

Ali Tarık Akça Balyoz davasında 2 Şubat 2012 günü savunmasını yaptı. Akça darbe teşebbüsü suçlamasının yapıldığı 2002-2003 tarihinde ABD’nin Irak operasyonunun gündemde olduğuna dikkat çekerek “O dönemde Türkiye Cumhuriyeti harbin kıyısına kadar gelmiştir.

Benim komuta kademesinin birlikte harbe girmekte olduğu hükümete karşı darbe hazırlığı içinde olmam mümkün müdür?” diye konuştu.

Hilmi Özkök Akça’yı neden ordudan atmak istedi?

13 Mayıs 2012 günlü Aydınlık’ta “Silivri Notları”nda “Hilmi Özkök Albay Akça’yı neden ordudan atmak istedi?” başlıklı haberimizde şöyle yazmışız:

“Kurmay Albay Akça uzun yıllar MİT’te de çalışıyor. Herkesçe çok sevilen parlak bir subay.

Görev döneminin son yıllarında Hava Kuvvetleri Komutanı Org. İbrahim Fırtına’nın özel danışmanlığını yapıyor.

O günlerde bilindiği üzere Kıbrıs’ta ‘Annan Planı’ diye anılan KKTC Devleti’ni ortadan kaldırmayı hedefleyen bir referandum var. Bu referandumda Türkiye Hükümeti Batı’yla anlaşarak ‘Kıbrıs’ı ver kurtul’ politikasını benimsemişti. İşte o koşullarda Genelkurmay Başkanı’nın bir açıklama yapması bekleniyor.

Org. İbrahim Fırtına makam aracından emir subayı aracılığıyla Albay Akça’yı aratıyor ve Genelkurmay açıklamasının nasıl olduğunu soruyor. Albay Akça telefonda ‘Kıbrıs’ı sattılar’ diyor. Bu konuşma yasadışı dinleniyor ve Hilmi Özkök’ün önüne konuyor.

Bunun üzerine Kur. Albay Ali Tarık Akça ve Org. Fırtına’nın emir subayı Genelkurmay’a çağrılıyor. Telefon konuşması soruluyor. Albay Akça Hilmi Özkök’e ‘Lafımın arkasındayım’ diyor. Tartışma yaratan bu olayın ardından Hilmi Özkök kuvvet komutanı Org. Fırtına’dan Albay Akça’yı atmasını istiyor. Fırtına direniyor ve ‘Atmam’ cevabını veriyor. Daha sonra Akça İzmir NATO Karargâhında görevlendiriliyor. ”

Ali Tarık Akça’nın eşi Funda Akça “Tarık Balyoz iddiaları nedeniyle ve üst düzey bir komutanın tutumu nedeniyle oradan ayrıldı” diyor ve devam ediyor:

“Şimdi ben de soruyorum. Bir Türk subayı telefon dinlemesine takılacak üst düzey komutanı için ‘Irak’ı da Kıbrıs’ı da sattı’ dediği için zorla emekli edilecek. TSK içerisinde telefon dinlemesini kim yapıp servis etmiştir? Hava Kuvvetleri karargâhındaki bu paralel yapı herkesi dinlemekte midir?”

Böyle intihar mı olur?

Albay Akça’nın ölümüne ilişkin soruşturmada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 22 Şubat 2013 tarihinde “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verdi. Akça’nın eşi Funda Akça çocukları Arda Bahadır Akça ve Zeynep Gülşah Akça’nın avukatları Teoman Salgırtay ve Duygu Berber bu karara 5 Nisan 2013 tarihinde Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nde itiraz ettiler. Salgırtay ve Berber’e göre soruşturma eksik yapılmış ailenin talep ve beyanları değerlendirilmemişti. Dolayısıyla karar yerinde değildi.

Avukatlara göre soruşturma dosyası kapsamında dinlenen tanıkların anlatımları yeterince dikkate alınmamıştı. Akça’nın masasında bulunan “Çok yoruldum hoşça kalın” yazılı notta yazı kıyaslaması resmi evraklarla karşılaştırılmamıştı. En önemlisi avukatların Balyoz davasını da ilgilendirebilecek CD hakkındaki açıklamaları dikkate alınmamıştı. Avukatların soruşturmanın seyrini değiştirecek nitelikte taleplerine karar gerekçesinde yer bile verilmemişti.

Albay Akça’nın kızı Zeynep Gülşah Akça’nın 19 Kasım 2012 tarihinde savcılıkça alınan ifadesinden aynen aktaralım:

“… vefat etmeden önceki üç günü birlikte geçirdiklerini cumartesi dersinin erken bitmesi nedeniyle müteveffayı aradığı bunun üzerine ofise gittiğini ancak kapıyı 5 sefer çalmasına karşılık açmadığını telefonuna da cevap vermediğini baba diye seslenince kapıyı açtığını ve içeriye girdiğini yarım saat sonra kapının tekrar çaldığını kendisine sesini çıkarma nefes dahi alma uyu dediğini ışığı söndürmesini istediğini ışığı söndürdüğünü son bir aydır silah taşıdığını sürekli hızlı hareket ettiğini davranışlarından korktuğunun açık olduğunu…

Son zamanlarda kendisini de takip eden insanlar olduğunu babasına anlattığında babasının korktuğunu en küçük seste irkildiğini etkilendiğini borcu nedeniyle intihar ettiğini sanmadığını zira yeterince parasının olduğunu öldüğü gün bile kendisini arayıp planlar yaptıklarını kendisine tenis kortu ayarladığını Bodrum’a gitmek üzere plan yaptıklarını babasının güçlü biri olduğunu…” beyan etmiştir.

Sesini duymadan kızına bile kapıyı açmayan bir baba var karşımızda. Arkasından kapıyı kilitlemediğini için kızan ve en ufak bir seste ürperen kızı yanındayken bile kapı çaldığında irkilen ve kapıyı açmadan ışıkları söndürüp ses çıkarmadan bekleyen bir baba. Salgırtay ve Berber’in itiraz dilekçesinde buna dikkat çekiliyor. Bu durumun “hayatın olağan akışına aykırı olup şüphe uyandırmaktadır” deniliyor.

Albay Akça’nın son zamanlarda birilerinden korkar tavırlar sergilediği ve en ufak seste irkildiği ve etkilendiği oğlu ve eşi tarafından da defalarca dile getiriliyor. Akça kimlerden ve neden bu kadar korkuyordu?

Avukatlar Albay Akça’nın “ekonomik sorunlar” nedeniyle intihar ettiği iddiasına da karşı çıkıyorlar. “Öldüğü gün dahi kızıyla geleceğe yönelik planlar yapan bir insanın kendi iradesiyle hayatını sonlandırması ne kadar düşünülebilir?” diye soruyorlar.

Bu CD nerede?

Ali Tarık Akça eşi ve çocuklarına defalarca kendisinde son derece gizli bir CD olduğunu bu CD içinde Türkiye’yi yerinden oynatacak bilgiler bulunduğunu ve bu CD hakkında konuşursa ülkede deprem etkisi yaratacağını söylüyor. Ancak ölümünden sonra Akça’nın eşyaları arasında ve ofisinde bu CD’ye rastlanılmıyor. Savcılık dosyasında da bu CD’den bahsedilmiyor. Bu CD üçüncü kişilerce ele geçirilmiş olabilir mi? Akça’nın ölümüne bu CD’yi ele geçirmek için intihar süsü verilmiş olabilir mi? Bu sorunun yanıtı da verilmiş değil.

Kim bu polisler?

Funda Akça 13 Mart 2012’de eşine gün boyu ulaşamadıklarını telefonlarının sürekli kapalı olduğunu belirtiyor ve şöyle diyor: “Gece 11’de ulaşabildik. Oğlum kendisiyle buluştu. Tarık’ın gerçekten çökmüş ve korkmuş bir şekilde olduğunu söyledi. K. Irak ve Saraybosna dahil bir ok tehlikeli görev icra etmiş bir istihbaratçı subayın böyle korkması ve sarsılması bizi gerçekten şüphelendirdi. İki polis memurunun ofisine geldiğini ve 13 saat boyunca sorguya aldığını söyledi fakat emniyet kayıtlarında böyle bir bilgiye rastlamadık. Tarık polislere ‘Davet etseydiniz gelirdim zahmet etmişsiniz’ diyebilmiş sadece. Zaten yargılandığı davalara katılmaktaydı. Bir ekstra sorgunun ne olduğu belli değil hâlâ. ”

Kim bu sorgucu polis adını öğrenebildiniz mi sorumuza Funda Akça “Kendini ‘Kemal Komiser‘ olarak tanıtan bir polis memurunun olduğunu belirtmişti onun haricinde başka bir detay bilmiyoruz” yanıtını veriyor.

ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI /// CIA’den KUBA’ya Firavun Faresi Operasyonu : 21 Eylül 1961


CIA’den KUBA’ya Firavun Faresi Operasyonu : 21 Eylül 1961

CIA’nin hiçbir limiti olmadan , bütün insanı ve teknolojik imkanları kullanarak Küba’dan kurtulmak için yaptığı Firavun Faresi operasyonunu anlatan belgesel.. Medya Gazetesinde...

CIA ‘nin KUBA ‘ yı Hedef aldığı Firavun Faresi Operasyonu Nedir ?

Mongoose (Firavunfaresi) Operasyonu, ABD Başkanı John Kennedy döneminde CIA tarafından örtülü olarak başlatılan operasyon. Başarısız Domuzlar Körfezi Çıkarmasından sonra 30 Kasım 1961 tarihinde Küba’daki Fidel Castro yönetimine karşı örtülü saldırılara Kennedy tarafından onay verilmiştir. Operasyona Hava Kuvvetleri Generali Edward Lasdale komuta ediyordu.

Operasyonun hayata geçirilmesi, Küba hükümetinde başarısız Domuzlar Körfezi girişiminden sonra adanın bu sefer daha kapsamlı bir şekilde ABD Ordusu tarafından işgal tehdidi altında olduğu şeklinde yorumlanacak ve Sovyetler Birliği ile savunma alanında yakınlaşma başlayacaktır.ABD’nin Türkiye topraklarında bulundurduğu Jüpiter füzelerine karşılık olarak Küba topraklarına Sovyet füzesi yerleştirme fikri, Küba’nın ciddi olarak yaşadığı işgal tehdidiyle birleşince Küba Füze Krizi patlak verecektir.edited Operasyon İçeriği :

Mongoose Operasyonu, Küba’daki Castro rejimini alaşağı etmek için propaganda, psikolojik savaş ve sabotaj eylemlerinin kullanılmasını içermekteydi. ABD Dışişleri Bakanlığına ait belgelerde de “Küba’daki komünist rejimi devirmek için” bir eylem planının yürürlülükte olduğu belirtilirken, Fidel Castro’ya karşı “bir isyanın Ekim 1962’de çıkabileceği” beklenmekteydi. ABD yönetimi yeni başa gelecek hükümetle “barış içinde yaşamak” istemekteydi.[Oper Arkaplanı

II. Dünya Savaşından sonra Nazi Almanyasının işgal etmiş olduğu ülkeleri özgürleştiren Sovyetler Birliği Kızılordusu bu ülkelerde yeniden sosyalizme düşman rejimlerin iktidara gelmemesi için sol ve sosyalist eğilimli hükümetlerin başa gelmesini sağlamıştı. Böylece ABD ve Avrupalı müttefiklerine karşı Sovyetler Birliği ve sosyalist blok ortaya çıkmıştı. Bu sosyalist blok ülkelerinden farklı olarak ve tamamen kendi iç dinamikleriyle iktidara gelen sosyalist eğilimli Küba Devrimi ve Fidel Castro yönetimi ABD’yi oldukça endişelendirmekteydi. Latin Amerika bölgesine hakim olmak isteyen ABD, Küba Devriminin diğer bölge ülkelerine yayılmadan alaşağı edilmesini istemekteydi. ABD yönetimi başarısız Domuzlar Körfezi Çıkarmasından sonra Küba yönetimini daha ciddiye almaya başlasa da Castro’yu iktidardan devirme planları bırakılmamıştır. Küba’daki iktidarı devirmek için özel bir komite oluşturulmuştu. Komünizme cephe alan ABD yönetiminde bu yeni oluşan grup John Kennedy iktidarının ayrılmaz bir parçası olacaktır.

ABD’nin Küba’nın iç yapısına dair kimi önyargıları vardı. Buna göre Küba’daki Castro hükümetinin arası Küba halkıyla açılmıştı, Castro’nun sosyal ve ekonomik politikaları halk tarafından beğenilmiyordu. Bunun sonucu olarak da olası bir fırsat verildiğinde Castro yönetimine karşı halkın ayaklanacağı savı benimsenmişti. Buradan hareketle halkta ayaklanmaya yol açmak için propaganda faaliyetleri başlatılmış ve rejimin çözmesi için Fidel Castro’ya suikast planları hayata konulmuştur.

Operasyon Planlanması ;

ABD Genelkurmay Başkanlığı hayata geçirilen planının son amacının adaya ABD askeri müdahalesi için gereken asgari durumun ortaya çıkması olarak değerlendirmekteydi. Genelkurmay Başkanlığı operasyonun yönetiminin Savunma Bakanlığında olmasında ısrar etse de yönetim Başsavcı Robert Kennedy’deydi.

Operasyonun sorumlusu ise Savunma Bakanlığından Edward Lansdale ve CIA’den William King Harvey’deydi. Lansdale, II. Dünya Savaşından sonra Filipinler’de Japon işgalinin sona ermesinden sonra ortaya çıkan bağımsızlıkçı ve sosyalist Huk gerilla hareketine karşı faaliyetlerde danışmanlık yapmıştır. Ayrıca Vietnam’daki Ngo Dinh Diem rejimine de destek vermiştir. Lansdale’in sorumluluğunda yürüyen operasyon tüm devlet kurumlarınca desteklenecektir. Buna dair açıklamada bulunan CIA yetkilisi Samuel Halpern; CIA, ABD Ordusu, Ticaret Bakanlığı, Göçmen Bürosu, Hazine Müsteşarlığı gibi birçok kurumun dahil olduğunu ve Bobby Kennedy’nin ofisinden Ed Lansdale tarafından yürütüldüğünü söyleyecektir.

Operasyon kapsamında birbirinden farklı otuzun üzerinde plan hayata geçirilmiş; Küba hükümetinin ve ekonomisinin çökertilmesi amaçlanmıştır. Bu planlar arasında terör eylemleri, adadaki ürünlerin biyolojik ve kimyasal olarak tahrip edilmesi, Küba kıyılarının mayınlanması sayılabilir. 1962 yılında yapılan Northwoods planına göre ise ABD topraklarında yapılacak ve Küba hükümetinin suçlanacağı sahte saldırılar düzenlenecektir. Yapılan planlara Küba Devriminin lideri Castro’ya suikast planları da dahildir. Castro’nun öldürülmesi için CIA yetkilisi William Harvey Miami’deki mafyadan John Roselli ile görüşecektir.Planlanan operasyonlar kapsamında düzenlenen saldırılarda enerji hatlarına, demiryollarına, petrol rafinerilerine sabotajlar düzenlenmiş, Küba’ya gelen yabancı ticaret gemilerine saldırılmıştır.Saldırılar yoğunlaşacak ve 1962 Ekim ayında rejimi devirecek olayların başlaması öngörülmekteydi. Ancak beklenen olmadı. Aynı dönemde patlak veren Küba Füze Krizi döneminde ABD-Sovyetler Birliği görüşmeleri sürerken azalan bu saldırılar, krizin çözülmesiyle birlikte artarak devam etmiştir. CIA ajanı olan Luis Posada Carriles tarafından 1976 yılında gerçekleştirilen[8] ve içindeki 73 kişinin tamamının öldüğü 455 sayılı Barbados-Jamaika seferini yapan Cubana uçağının havada patlatılması olayı bahis konusu eylemler kapsamındadır. Aynı olaydan sorumlu olan yine CIA ajanı Orlando Bosch da Carriles gibi Domuzlar Körfezi Çıkarmasına katılan 2506. Tugay üyesidir. Mongoose Operasyonu da daha önceki Domuzlar Körfezi Çıkarması gibi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI /// TANIL BORA : Örtülü Operasyon Örfü ve Münih – Çatlı’nın “Zeki, Çevik ve Güzel Ahlaklı” Olanı mı ???


TANIL BORA : Örtülü Operasyon Örfü ve Münih – Çatlı’nın “Zeki, Çevik ve Güzel Ahlaklı“ Olanı mı ???

Tanıl Bora | (Sayı : 202 – Şubat 2006)

Türkiye’de son olarak Şemdinli skandalıyla tekrar gündeme gelen, ayrıca salınıp tekrar derdest edilen Mehmet Ali Ağca vesilesiyle de hatırlanan… aslına bakarsanız zaten hiç hatırdan çıkmayan “örtülü operasyonlar” meselesi, yaklaşık bir aydır Almanya’da da tartışma konusu. İlgiye değer bir tartışma bu.

Hem devletlerin (sadece “bizimki” gibi devletler değil, bütün modern devletler) “örtülü operasyon” örfünü tespit etmek bakımından; hem 11 Eylül sonrası gelişen global olağanüstü hal rejiminin bu örfün tatbikat sahasını nasıl genişlettiğini görmek bakımından; hem de örtülü operasyonları “demokratik hukuk devleti”nin denetimi altına almaya dönük politik çabaları izlemek bakımından.

Almanya’daki skandal, Irak’ta faaliyet gösteren Alman gizli servis [Bundesnachrichtendienst/Federal İstihbarat Servisi] elemanlarının ABD ve CIA yetkililerine istihbarat sağladıklarının ortaya çıkmasıyla patladı. ABD’nin Irak’taki “girişimine” resmen karşı tutum alan Almanya’nın politikasına açıkça aykırı olan bu işbirliği, hükümetin ve Başbakanın bilgisi dahilinde mi gerçekleşmişti? Ki o zaman Schröder hükümeti, Alman ve dünya kamuoyunu aldatmış oluyordu. Yoksa gizli servis, -hükümet ve devletin kimi unsurlarından onay ve destek de alarak-, hükümetin arkasından iş mi çevirmişti? Ki öyleyse bu, demokratik otoriteye tabi olmayan birtakım “örtülü operasyon” birimlerinin icraat ve iktidar alanının varlığına işarettir.

Peşinden, bir skandal daha patlak verdi ve akçalı işlerinden ötürü kovuşturmaya uğrayan bir gizli servis elemanının “dökülmesiyle”, iyice de dallanıp budaklandı. Bu sefer mesele, El Kaide’nin Almanya’daki şebekesine dahil olduğundan kuşkulanılan bir Arap kökenlinin Beyrut’ta Lübnan gizli servisince gözaltına alınarak, kuvvetle muhtemel işkence altında sorgulanması; Alman gizli servis ajanlarının da Lübnanlı meslekdaşlarıyla istişareye girerek (sorular yazarak!) bu sorguya dolaylı olarak katılmalarıydı. “Dökülen” ajan, neo-liberal iktisadiyatın gözde kavramıyla tanımlıyor bu operasyonu: Alman Gizli Servisinin fiilen, işkenceli sorgu işini outsourcing ettiğini söylüyor – yani “iş”in bir kısmı, işletmenin dışına taşınarak başka bir firmaya yaptırılmış. Hatırlanacaktır; birkaç ay önce CIA’in buna benzer outsourcing tasarılarından haberdar olmuştuk. Ayrıca, Alman Gizli Servis görevlilerinin bir yandan “haydut devlet” Şam’daki, bir yandan ABD’nın hukukun iptal edildiği Guantanamo üssündeki bazı sorgulara müdahil oldukları da ortaya çıktı. Bu olaylarda da, hukuk devleti ile örtülü operasyonların ilişkisine dair aynı kaygılar, aynı sorular sökün etti.

Tartışmanın tarafları ve söyledikleri, aşağı yukarı kestirilebilir. Muhafazakarlar, onlarla birlikte Sosyal Demokratların hükümet sorumluluğu taşımış olanları içindeki “şahinler”, bu operasyonların “rutin işler” sayılması gerektiğini söylüyorlar. Hükümet Irak savaşını desteklemese bile, NATO üyeliğinden ötürü, yerine getirilmesinden kaçınılamayacak “rutin işler”… Yeşiller’in eski lideri, SPD-Yeşiller koalisyonunun Dışişleri Bakanı Fischer, en keskin şahin tavrını alıyor – Gizli Servis’le ilgili soruşturma komisyonu kurulması önergesine parti grubunda tek başına red oyu verecek kadar! Görevlilerin “şevkini kırmamak, ellerini soğutmamak” gerektiği meâlinde konuşanlar da eksik değil, Alman politik sınıfında. Irak’tan servis edilen istihbaratın “zaten”Amerikan askerî operasyonlarına acil ve pratik bir katkı sağlamadığına ilişkin veriler de mazeret olarak ileri sürülmekte. İsmini vermeden Frankfurter Allgemeine gazetesine konuşan bir Gizli Servis yetkilisi, uluslararası terör tehdidine karşı Almanya’yı korumak için “Benelüks ülkeleriyle [Belçika-Hollanda-Lüksemburg] değil, elbette ABD’ yle” işbirliği yapacaklarını söylemiş. Böylesi kaygılarla uluslararası işbirliğini men eden zihniyet hakim olursa, işkenceci oldukları bilinen Ortadoğu rejimlerinin hiçbiriyle yardımlaşmanın mümkün olamayacağına dikkat çekerken, şu notu da düşmüş: “Türkiye dahil…”

Sosyal demokratların ve Yeşiller’in son iktidar deneyimiyle iyice “mayışmamış” solcuları, son seçimde parlamentoya giren Sol Parti ve liberal Hür Demokrat Parti (FDP) ise, kararlılıkla, Gizli Servis’in işlerini sıkı sıkıya denetimden geçirecek özel yetkili bir komisyonun kurulmasını talep ediyorlar. Hıristiyan Demokratlardan da bu talebi destekleyenler var – kâh geçmiş Sosyal demokrat-Yeşil iktidar deneyimini itibarsızlaştırma kaygısıyla, kâh “parlamento üstünlüğü” idealizmiyle…

Bu denetimin kurumsal çerçevesi, tartışmanın önemli bir parçası. (Batı) Almanya’da 1949’dan beri Gizli Servis’in parlamento adına denetlenmesine ilişkin bir özel komisyon örfü var. 1978’da ve 1999’da çıkarılan yasalarla, bu komisyonun yetkileri genişletildi. Mevcut statüde, burada konuşulanları kamuoyuna açıklamayacaklarına yemin eden 9 parlamenter, üç üst düzey Gizli Servis yetkilisiyle düzenli görüşerek bilgi alıyorlar. Ne var ki, 1949’dan beri birçok parlamenter, Gizli Servis’in kendilerini oyaladığını, “gerçek” bilgileri sakladığını söyleyerek isyan -kimi zaman da istifa- etti. 1990’ların ortasında, Moskova’dan Münih’e 363 gram bomba imaline müsait plütonyum kaçırılması vakasını soruşturan komisyon istihbaratçılardan bir türlü güvenilir bilgi “sızdıramamış”; bazı komisyon üyeleri, Gizli Servis’in Soğuk Savaş sonrası kendine yeni bir manâ ve ehemmiyet temin etmek için bu plütonyum kaçakçılığı olayını bizzat tezgâhladığına -ya da en azından etrafına bir esrar perdesi ördüğüne- dair kuşkularını dillendirmişlerdi!

Şimdi yine, bu komisyonun yetersizliğine dair şikayetler yoğunlaşıyor, gerçekten yetkili ve etkili bir denetim mercii oluşturulması talep ediliyor. Gizli Servis yetkililerinin eksik bilgi vermekten ötürü cezaî olarak sorumlu tutulmasını sağlayacak yaptırımlar isteniyor. Muhafazakarlar, bu radikal talepleri hararetle savunan liberal FDP lideri Westerwelle’yi, partisinin tarihindeki Scheel, Genscher, Kinkel gibi “devlet adamı sorumluluğuyla siyaset etmiş” kişiliklerin saygın hatırasına ihanet etmekle suçluyorlar.

İlk andaki infial, acil ve yoğun bir şeffaflaşma ve hesap sorma talebini öne çıkarmıştı. Zamanla, bu “devlet sorumluluğu” -“devlet hikmeti” de diyebilirsiniz!- söylemi rehabilite oldu ve ilk adımda, yeni bir soruşturma mercii kurulmasına dönük girişimler bir süre ertelendi.

Yeşil milletvekili Hans-Christian Ströbele, 1999’da en temizini söylemiş aslında: “Gizli olanın sahiden denetlenmesi mümkün değildir. Bu nedenle, gizli servisler lağvedilmelidir!” Eyvallah… Velâkin, “şımarıklık” etmeyelim; gizli servisler üzerinde parlamenter denetimin genişletilmesindeki ve ciddileşmesindeki ısrarı kesinlikle küçümsemeyelim.

MÜNİH

“TEMİZ ÇATLI’LAR” MI

Steven Spielberg’in Aralık’ta ABD’de vizyona giren, Ocak ayı sonlarında da Avrupa ve Türkiye sinemalarında gösterilmeye başlayan Münih filmi de, bu mevzulara kafa yormak için yeni ve popüler bir malzeme getirdi ortaya. Film, 1972 Olimpiyatlarında -yoldaşlarının serbest bırakılması için pazarlık etmek üzere rehin aldıkları- 11 İsrailli sporcuyu ve bir Alman polisini katleden Kara Eylül örgütü mensuplarının veya bu eylemin gerçekleşmesinde bir biçimde dahli bulunanların, İsrail Gizli Servisi MOSSAD tarafından “cezalandırılmalarını” konu alıyor.

“Gerçek olaylardan ilham alıyor” hikaye – aslında, ilham almaktan biraz fazlası. Dönemin İsrail Başbakanı Golda Meir, 1972 Eylül’ü sonunda bu cinayetin hesabının sorulacağını söylemişti. Filistin kamplarında 200’ü aşkın -çoğu sivil- insanın ölümüyle sonuçlanan misilleme bombardımanı, hesap sormaktan sayılmadı. İstenen, güçlü bir caydırıcılık ve açıkçası intikamdı. Bunun için, doğrudan doğruya Başbakanlık makamının bilgisi ve emri altında bir özel birim oluşturuldu. MOSSAD Başkanı, Münih katliamından -giderek, benzer eylemlerden de- sorumlu olduğunu saptadığı kişi/lerle ilgili dosya sunarak infaz onayı istiyor, Başbakan -bazen kimi kabine üyeleriyle de istişare ederek- hüküm veriyordu. İnfaz operasyonları, MOSSAD’la ve İsrail Devletiyle hiçbir resmî bağı olmayan, var-ama-yok bir özel birim tarafından yürütülüyordu. (Aktarıldığına göre, Münih kurbanlarının ailelerine açılan “anonim” bir telefon, onlara eşlerinin/çocuklarının katillerinin cezalandırıldığını haber veriyordu.) Bazı uluslararası medya organlarında “Komite X” diye adlandırılan bu ‘kozmik gizli’ örtülü operasyonun nasıl yürütüldüğünü, kendisi de eski bir gizli servis elemanı olan İsrailli yazar Aaron Klein, 2005’in sonlarında çıkan İntikamcılar adlı kitabında anlattı. Kitapta nakledildiğine bakılırsa, Golda Meir ve özellikle İzak Rabin mütereddit bir tavır gösterir, ince eleyip sık dokurken, Menahem Begin ve İzak Şamir infaz emirlerini zorlanmadan, handiyse şevkle verirlermiş.

1972-1992 arasında, “Tanrının Gazabı” kod adlı bu operasyon çerçevesinde Avrupa ve Ortadoğu’da 8 kişi öldürüldü. Bunlar arasında, Münih cinayetleriyle ve eylemi gerçekleştiren -Filistin Kurtuluş Örgütü mücavir alanındaki- “Kara Eylül” örgütüyle bağlantılı bulunanlar olduğu gibi, alakasız kişiler de vardı (misal, 1973’te İsveç’te öldürülen Faslı garson). Klein, kitabında, MOSSAD’ın kimileri hakkında “eylemin mimarlarından”, “lojistik fer’i iştirakçi” gibi muğlak ve keyfîliğe açık ithamlarla da infaz dosyaları hazırladığını ortaya koyuyor.

Başka yerlerde olduğu gibi Türkiye’de de, “devlet ve millet düşmanı”nın sadece takibat altında tutulması, hapsedilmesi falan değil, tenkil edilmesi gerektiğini savunanların, “önlem” almanın yetmeyeceğini, “bunların” ibretlik ölümlerle ölmeleri gerektiğini düşünenlerin, MOSSAD’ın bu intikam operasyonlarını hayranlık ve ürpertili bir kıskançlıkla izlediklerini biliyoruz. Bunlar, Susurluk Skandalı sonrasında, Çatlıgillerin 1980’ lerde ASALA’ya karşı yürüttükleri türden operasyonların isabetinden şüphe etmemiş, devlete sadece örtülü operasyonun örtüsünün kolayca kaymasına yol açan acemiliğinden ötürü kızmışlardı. Buna bağlı olarak bir de, bu işlerde Çatlıgiller yerine “temiz” profesyoneller kullanmadığı için.

İşte, Spielberg’in Münih’i, tam da böyle “temiz Çatlı’lar”la yürütülen bir örtülü operasyonu anlatıyor. Karanlık geçmişleri olmayan, -belki biri (Steve) dışında- hepsi kendince sempatik, “düzgün” vatandaşlardan oluşan bir resmî-illegal birim, haklılığına inandığı bir intikam planını yürütüyor. “Siviller” arada kaynamasın diye özen gösteriyorlar, güzelce, sadece intikam listesindekileri öldürüyorlar. Ancak ekiptekiler, özellikle başlarındaki Avner, yaptıkları işi sorgulamaya başlıyor, vicdanî hesaplaşmalara, ruhî bunalıma giriyorlar. Suikast öncesinde keşif yaparken yüz yüze geldikleri hedeflerin “senin benim gibi insan” çehrelerini görüyorlar, “kötü”leri temizlediklerine dair imanlarına gölge düşüyor. Üstlerindeki “yetkililerden” sahih delil sorası oluyorlar. Dahası, “işverenleri” ile onlara istihbarat veya “olanak” sağlayan profesyonel beynelmilel kriminal şebekeler arasında, hatta bunlarla hedefleri arasında acaip çapraz ilişkiler olduğunu görüyor, iyice huylanıyorlar. “Doğru bir iş mi yapıyoruz?” sorusu, hem kişisel anksiyete ve ailesiyle ilgili kaygılar, hem de “genel ahlak” ve meşruiyetle ilgili tereddütler üzerinden, Avner’in vicdanına çökeliyor. Neticede, bu nevi örtülü operasyonları, “teröristleri” misliyle şiddetle ezme stratejisini sorgulayan bir film, Münih.

Spielberg ilk kez bu filmle, “herkesin sevdiği dâhi çocuk” olmaktan çıktı. ABD’de, milliyetçi-muhafazakâr çevrelerden tekdir aldı. İyiyle kötüyü ayırt etmediği, İslami radikalizm kaynaklı terörle teröre karşı savaşı eşitlediği suçlamasıyla karşılaştı. Filistinli teröristleri veya terörün akıl hocası fanatikleri insan yüzleriyle ve duygularıyla gösterdiği, onların saiklerine anlayış göstermeye meylettiği söylendi. New York Times’ta, “sahiden var olan Kötü’nün varlığını inkâr ettiği” yazıldı. Münih neticede, 11 Eylül sonrası ABD yönetiminin “teröre karşı savaş” stratejisiyle ilintilendirildi, bu politikaya bir itiraz olarak izlendi.

Avrupa’daki liberal kamuoyu da, ABD’nin karşı-terör stratejisine itirazın popüler bir imkanı olarak sarıldı Spielberg’e. “Demokrasilerin, hukuk devletinin intikam alması gibi bir mefhum olabilir mi?” “Demokrasilerin teröre benzer yollarla karşılık vermesi, onların medenî temelleri ve idealleri için tehdit oluşturmaz mı?” “Teröre şiddetle mukabele, terör şiddet sarmalını büyütmez mi?” gibi sorularla…

Steven Spielberg Time’a, “filmin barış için bir dua olduğunu” söylemiş. Spiegel’le söyleşisinde, teröristleri “insanlıktan çıkararak mı göstermeliydim?” diyor, bu şeytanlaştırma politikasına karşı çıkıyor. “Karmaşık sorunlara basit cevaplar verilemeyeceğini” söylüyor. “İlk gençliğinden beri İsrail’in hararetli bir savunucusu olduğunu… bir Yahudi olarak, hepimizin bekası için İsrail’in varlığının öneminin bilincinde olduğunu” söylemekten, hatta “Gerekirse, ABD için de İsrail için de ölmeye hazırım” demekten de geri kalmadan. “Tanrının Gazabı” operasyonu için de, “İlke olarak doğru yapıldığını düşünüyorum” diyor. Münih katliamının yarattığı muazzam ulusal travmayla açıklıyor bu meşruiyeti – ki onbir sporcu (sivil/masum) Yahudinin özellikle de Almanya’da öldürülmesinin İsrailliler ve başka yerlerdeki Yahudiler üzerindeki travmatik etkilerine, başka yazarlarca da dikkat çekilmiştir. Spielberg, “ilke olarak doğru” bulduğu intikam eyleminin, “caydırma ve terörü önlemeye katkıda bulunsa bile, istenmeyen yan etkiler yaratabileceğini” söyleyerek devam etmiş: “İnsanları değiştiriyor, onlara bir yük yüklüyor, onları gaddarlaştırıyor, etik bir çöküşe sürüklüyor. (…) Şiddet, kural olarak karşı şiddet doğuruyor.”

Filmde de, “kötü” kötü olarak, “iyi” iyi olarak durduğu yerde duruyor, aslında. Kendi davasını kırık dökük bir İngilizceyle bir iki dakikalığına anlatma fırsatı bulan kara kuru Filistinli Ali, karikatür gibi görünüyor. Filistinlilerin yurtsuzluk acısını ondan kısaca “öğreniyoruz”. Ama sanki sadece kuru bir bilgi olarak öğreniyoruz; tutku ve hüzünle dolu sözlere, saplantılı-donuk gözler eşlik ediyor. Filistin meselesi denen ‘olaya’, Filistinlilerin de sivilleri olduğuna, bu sivillerin kâhir ekseriyetinin Paris’teki FKÖ kordiplomatiğinden hayli farklı koşullarda yaşadığına dair gerçek bir anlayış edinmek pek mümkün değil Münih’ten. Filmin başındaki dokümanter bölümde aktarılan ABD haber bülteninde FKÖ söylemine şerh düşerek “sözüm ona İsrail savaş makinesi” diye anılan İsrail güvenlik stratejisinin, on binlerce Filistinli sivilin yaşamını çıplak hayat haline getirdiğine dair bir işaret almak da mümkün değil. Olsa olsa, İsrail’in bekası uğruna dünyayı yakmaya hazır bir ruh halinin, tehlikeli bir saplantı haline gelebileceğine dair hafif uyarı sinyalleri alabiliyoruz.

Spielberg, iyinin iyiliğinden, kötünün kötülüğünden pek şüphe etmiyor da, şiddetin kötüyü daha beter azdıracağını dert ediyor sanki. Tabii, “kötüyle kötü olmanın”, iyiyi iyi olmaktan çıkartacağına dair bir sezgisi de var. Yine aynı şey, Almanya’daki gizli servis tartışmasındaki gibi: İyiyi kötüyü ayırt etmekle ilgili ciddi ayrılıklarımız olabilir (seks-şiddet, ölüm-doğum ikilik ve döngülerinin estetik temsili meselesini de paranteze alalım!) lâkin şımarıklık etmeyeceksek, sinik olmayacaksak, Münih’in liberal ahlaki sorgulamasının hayra vesile olmasına bakalım.

TANIL BORA