HUKUK DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Bizden nasıl bir örgüt çıkaracaklar ???


MÜYESSER YILDIZ : Bizden nasıl bir örgüt çıkaracaklar ???

15 Haziran 2020

Nezarethaneden Yazılar

Bizden nasıl bir örgüt çıkaracaklar?

Şimdi soruyorum; devletin bu mahrem bilgilerini ek klasörlere sansürsüz bir şekilde gönderen görevlilerin yaptığı iş ve işleme ne denir?

Müyesser Yıldız, 15 Haziran 2020

Yargımızın amiral medyası Sabah’ın yazdığına göre askeri casusluk yapmakla suçlanıyoruz. Dün Kozmik Oda’dan, devletin tüm mahrem bilgilerinin alınmasını alkışlayan ve bu mahrem bilgilerin bir yerlere gidip gitmediğini sorgulamaktan ısrarla imtina edenlerin, keza Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin savaş planları gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanırken ‘Türkiye bağırsaklarını temizliyor’ diye alkışlayanların, bugün TSK’nın namusunu ve mahremini düşünüyor olmalarından ve ta o zamandan beri bizim durduğumuz çizgiye gelmiş olmalarından memnuniyet duyuyorum. İnşallah hep böyle devam ederler. Konjonktürel bir şekilde önce FETÖ destekçisi, sonra FETÖ karşıtı veya önce PKK destekçisi, sonra PKK karşıtı oluşları gibi bir tavır takınmazlar.

Yine iddialara göre şikâyetçi MSB imiş. Eğer doğruysa; keşke Sayın Hulusi Akar beni takipte gösterdiği hassasiyeti, Genelkurmay Karargâhı’nda görev yapan ve ona en yakın olan komutanlar konusunda göstermiş olsaydı da Türkiye 15 Temmuz felaketini yaşamasaydı.

Şu ana kadar hiç değinemedim: İsmail Dükel namuslu bir gazeteci arkadaşımdır. Belki inanmayacaklar; ama kendisiyle en az 10 yıldır, değil yüz yüze, telefonla bile görüşmüşlüğüm yoktur. (Her tür kayda ulaşabilen Abdurrahman Şimşek’e sorulabilir). Bizden nasıl bir örgüt çıkaracaklar? Sadece, onun ve Emre Kongar hocamız ile Merdan Yanardağ’ın yaptığı programlardan muktedirlerin rahatsız olduğunu görüyor, biliyoruz. Bu yüzden para cezaları yağdırdılar; yetmedi, gözdağı için İsmail’e de böyle bir suçlama yönelttiler. Son olarak, askeri casusluk önemli bir konudur. Bu suçlamada bulunan MSB ve medyaları, darbe davalarının ek klasörlerine TSK’nın en mahrem hangi bilgilerinin konduğuna bir baksınlar. Bu mahrem bilgileri satır satır okumuş bir gazeteci olarak tek birini bile yazmadığım gibi, o mahrem bilgilerin orada ne aradığını sorguladım. Şimdi soruyorum; devletin bu mahrem bilgilerini ek klasörlere sansürsüz bir şekilde gönderen görevlilerin yaptığı iş ve işleme ne denir?

Ankara Terörle Mücadele nezarethanesinden Silivri’deki Barış’lara, Hülya Kılınç’a ve Murat Ağırel’e kucak dolusu sevgiler.”

SİYONİST BETAR ÖRGÜTÜ DOSYASI : Türkiye Yahudisi Rıfat Bali, 30’ lu yıllardan beri faaliyette olan silahlı Siyonist örgüt Betar’ı ifşa etti. Yahudiler, Bali’ye kızgın


Türkiye Yahudisi Rıfat Bali, 30’lu yıllardan beri faaliyette olan silahlı Siyonist örgüt Betar’ı ifşa etti. Yahudiler, Bali’ye kızgın

Haziran 12, 2020

MUSTAFA AYDIN

DOSYATV.COM / ÖZEL HABER

Araştırmacı-yazar Rıfat Bali, Türkiye’de uzun yıllar faaliyette bulunan silahlı Siyonist terör örgütü Betar’ı örgüt arşivlerine girerek ifşa etti. Kitabın çıktığı Mayıs ayından itibaren ABD, İsrail ve Avrupa’daki Türkiye kökenli Yahudiler arasında ciddi bir fırtına esiyor. Birçok Türkiye Yahudisi, “Betar Türkiye: Bir Siyonist Gençlik Hareketinin Hikayesi (1933-1971)” kitabında yaptığı ifşaatlardan dolayı cemaat üyesi Rıfat Bali’ye son derece kızgın. Haklılar, çünkü Bali’nin emek mahsulü çalışması, yakın tarihin yeniden “okunmasını” ve “yazılmasını” gerektirecek derecede önemli bir kitap. Bali, İbranice’ye tam hakim olamadığı için ilgili kaynakları inceleyemediğini belirtiyor. Ayrıca, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve istihbarat arşivlerinin de Betar Türkiye şubesinin faaliyetlerinin ortaya çıkarılması açısından incelenmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Tarih Vakfı’nın “Hikayemi Dinler misin?” projesindeki mülakatında Yahudi İspanyolcası’ndaki “Papeliko Sataniko” kavramını aktarıyor Bali. Anlamı: “Kağıtçık=Şeytancık”. Yani “Geride yazılı belge bırakırsan bunlar ileride sıkıntı oluşturabilir, başına bela olabilir” Bali, bu görüşe inanmıyor. Ne olursa olsun belge bırakılmasını, istiyor ve “En ufak bir belge kırıntısının dahi kaybolmaması lazım” diyor. “Betar Türkiye” kitabını da bu görüşte olduğu için yazmış.

Betar Türkiye, kitabında öyle önemli itiraf ve ifşaatlar var ki, Türkiye Yahudi Cemaati’nin “vatandaşlık” ve “Türkiye’ye bağlılık” akit ve hukukunu sarsacak nitelikte. İslam devletlerinde yaşayan gayrimüslimler, bulundukları devlet aleyhine silahlı-silahsız siyasi mücadele vermeyecekleri, başka devletlere bağlı olmayacakları; onlara istihbarat, para ve lojistik destek sağlamayacakları sözü verdikleri için “zimmet” altına giriyorlardı. Osmanlı’da Vak’a-yı Hayriye olayında “zimmet anlaşmasını” ihlal ettikleri için Yahudi cemaati başkanı Behor İzak Karmona ve ekibi idam edilmiş, mal varlıklarına da el konmuştu. Tefecilik ve bankerlikle birçok veziri ve Yeniçeri Ağalarını kendine bağlayan cemaat başkanı İzak Karmona, Vaad Ha Pekidim Kushta adlı Amsterdam merkezli siyonist örgütün de Osmanlı’daki yöneticisi idi. O güne kadar tüm imtiyazlı işler ve finans sektörü ellerinde iken bir anda tasfiye edilmiş ve imtiyazlı mevkilerini Ermeni cemaatine kaptırmışlardı.

Türkiye’deki Yahudi azınlık modern dönemde “zimmet ehli” olmaktan çıkıp Lozan sonrası “vatandaşlık” hakkı kazandı. Ancak Betar Türkiye kitabıyla ortaya çıkan veriler, Cumhuriyet dönemindeki mer’i kanunlara göre de “vatandaşlık aidiyetini ve hukuki bağını” ortadan kaldıracak nitelikte. Bir vatandaşın başka bir devlet için askeri eğitim alması, oraya “vergi” anlamında yıllık para göndermesi, o ülke için dönem dönem gidip “askerlik” yapması eğer resmen “çifte vatandaş” değilseniz açık bir suç. Rıfat Bali’nin kitabında, “yeraltı silahlı örgüt kurmak, İsrail’de çatışmalara katılmak ve İsrail’e verilmek üzere Türkiyeli Yahudilerden para toplamak ve Türkiye’de silahlı eğitim yapmak” da dahil birçok “örgütlü terör suçu” ortaya konmuş durumda.

Vladimir Jabotinsky, askeri üniforması ile

ULTRA SİYONİST JABOTİNSKİ VE MENAHEM BEGİN YANLISI GENÇLER, TÜRKİYE’DE DE SİLAHLI ŞEKİLDE FAALİYET GÖSTERMİŞ!

Rıfat Bali’nin “Betar Türkiye” kitabı, Vladimir Zeev Jabotinski (Jabotinsky), Menahem Begin, Yitzhak Shamir çizgisindeki silahlı ve ultra-siyonist bir terör örgütünün Türkiye’de uzun yıllar boyunca faaliyette olduğunu ortaya koyuyor. Birkaç kez Türkiye Yahudi Cemaati’nin yöneticiliğini yapan ve şu an Türkiye Musevi Cemaati Onursal Başkanlığı görevini yürüten Bensiyon Pinto da 13 yaşından beri Betar üyesi ve kitaba göre örgütün gizli liderleri arasında yer alıyor. Pinto, hayatını anlattığı “Anlatmasam Olmazdı” hatıra kitabında uzun yıllar liderliğini yaptığı silahlı örgüt Betar’a hiç yer vermemiş. Ancak, Rıfat Bali, Pinto’nun hatıralarındaki İsrail yıllarının anlatıldığı bölümden böylesi bir örgüte katıldığının anlaşılabileceğini belirtiyor. Pinto, Bali’nin kitabına küçük bir hatırayla katkıda bulunmuş.

Rıfat Bali, “Önsöz” kısmında örgütün İsrail’deki arşivlerinde Türkiye bölümüyle ilgili son belgenin 1961 tarihli olduğunu kaydediyor. Ancak BETAR Türkiye’nin 70’li yıllarda da aktif olduğunu ispat eden çok önemli bir belgenin Bensiyon Pinto’nun imzasını taşıdığını belirtiyor. İsrail İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un Türkiye’deki derin yapının “sol kolu” tarafından kullanılan Mahir Çayan (Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir) tarafından öldürülmesinin ardından açılıp sonra eşi Elsa’ya teslim edilen; onun da İsrail Dışişleri Bakanlığı’na bağışladığı “taziye defteri”ndeki somut bir belgeye işaret ediyor:

“İncelenen dönemin zaman dilimini seçerken kullandığım ölçü başlangıç tarihi için Betar Türkiye’nin faaliyetlerinin başlangıç tarihi olarak belirtilen 1933 yılıdır. Bitiş tarihine gelince Jabotinski Enstitüsü arşivinde bulunan en son belge 1961 yılına aittir ancak Betar İstanbul hareketi 1961 yılından sonra da faaliyetlerine devam etmiştir. Nitekim İstanbul’daki İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom 22 Mayıs 1971 tarihinde kaçırılarak öldürülmesinin ardından İsrail Başkonsolosluğu’nda açılan taziye defterinde Türkiye Yahudi toplumunun ve Betar’ın eski liderlerinden Bensiyon Pinto’nun, “Au nom des Betar de Turquie”: “Türkiye Betarları adına..” notu ve imzası yer almaktadır.” Shf: 24

Bu kupürle ortaya çıkan başka bir ilginç anekdot ise Türkiye’de Komünizmle Mücadele Derneği‘nin kurucu başkanı Orhan Kiverlioğlu Aksoy’un da taziyesinin bulunması. Siirtli Orhan Kiverlioğlu, CIA’ya casusluk yaptığı için suç üstü yapılıp hapse atılan albay Turan Çağlar’ın “gizli işlerindeki” “sağ kolu” idi. Uzun yıllar Transtürk Holding‘de yöneticilik yapan Kiverlioğlu, 936 kez “gizlice” görüştüğünü yazdığı Süleyman Demirel ile samimiyeti; Fetullah Gülen, Adnan Oktar ve Yeni Asya gazetesine verdiği destekle tanınıyordu.

Rıfat Bali, “Önsöz”ün sonunda Betar örgütü Türkiye şubesi ile ilgili incelenmesi gereken asıl kaynakları da işaret ediyor:

“Bu ana kaynağın dışında İsrail devlet arşivlerindeki İstanbul’daki İsrail Başkonsolosluğu evrakları arasında Muhtemelen Betar Türkiye hareketi ile ilgili belgeler mevcuttur. Ancak İbraniceye hakim olmadığım için bu kaynakları inceleyemedim.” Rıfat Bali, Betar Türkiye, shf: 25

BETAR TÜRKİYE, “İSRAİL’İ KURAN ÖRGÜT”, “JEWISH AGENCY-SOHNUT-YAHUDİ AJANSI” İLE İRTİBAT HALİNDE

“Betar Türkiye”, İsrail Devleti’nden önce kurulmuş bir örgüt. Aslen, “İsrail’i kurmak” ve oraya Siyonizme inanan genç nüfus yönlendirmek hedefini taşıyor. Asıl gaye, “Aliya”, yani İsrail’e “göç”. İsrail içinde İrgun, Hagana ve Stern gibi silahlı örgütler var. Yine Betar da aktif silahlı örgütler arasında yer alıyor ve uzun süre İrgun’la birlikte hareket ediyor. Betar İsrail, İsrail Deniz Kuvvetlerine bağlı “özel kuvvetler”in kurucu teşkilatı.

Betar Türkiye’nin İstanbul ve İzmir olmak üzere iki önemli merkezi var. Hedefleri, gençleri eğitip, siyonizme kazandırmak, İbranice öğretmek, İsrail’e asker ve vatandaş haline getirebilmek. İbranice öğretiminde ve “gönüllü göç” konusunda başarısız oluyorlar; ancak Türkiye’deki kamplarda tam bir askeri disiplin ve hiyerarşi içinde silah eğitimi dâhil, atletizm, yakın dövüş, 10 km’yi aşan uzun yürüyüş idmanları gibi sportif ve kültürel faaliyetler başarıyla tamamlanıyor. Aldıkları eğitim “savaş eğitimi”. Yapılan şey “savaş hazırlığı”. Betar Türkiye, “İsrail’in ihtiyaç duyması halinde imdada yetişebilmeyi ve buna hazır olmayı” amaçlıyor.

Betar Türkiye, küresel siyonizmle irtibatını, “İsrail Devletini kuran teşkilat” olan Jewish Agency-Yahudi Ajansı-Sohnut ile sağlıyor. Tüm ideolojik formasyon düzensiz olarak yayınlanan Hadar adlı yer altı örgüt dergisiyle sağlanıyor. Belli bir yaşa ve ideolojik seviyeye gelmeyen Betar üyesine Hadar dergisi asla verilmiyor.

Hadar Dergisi örnekleri. Kaynak: Rıfat Bali, Betar Türkiye kitabı

Hadar Dergisi örnekleri. Manşet: “Le Orage de 1938” “1938 Fırtınası” (Kaynak: Rıfat Bali, Betar Türkiye kitabı) Ayrıca, aynı kelimenin geçtiği “Oraj Harekat Planı”, Balyoz Davalarında en çok tartışılan konular arasında yer alıyordu.

KİTAPTAN: BETAR MİLİTANLARI, ALMAN AJANLARINI ORMANA KAÇIRIP DÖVMÜŞ!

Kitapta Shlomo Yahini Almanya’dan kaçıp Filistin’e geçmeye çalışan Yahudi kafilesi içinde bulunan ve kendilerini Yahudi gibi gösteren iki Alman casusunu yakalayıp örgüt kararıyla dövdükleri olayı da anlatıyor. Shf. 154’te detaylarıyla anlatılan Betar Türkiye’nin şiddet eyleminde 2 Alman ajanı ormanlık alana götürülüp “artık işleri bitti” denecek şekilde dövülüyor ve tehdit ediliyor. Almanların evraklarını inceleyen Betar Türkiye üyeleri, Alman devletinin verdiği kimliğin “milliyet” bölümündeki “Yahudi” yazısının yanına konmuş küçük bir “nokta”nın Alman ajanlarını ele verdiğini anlatıyor.

YAHUDİ CEMAATİNDE RIFAT BALİ’YE TEPKİ BÜYÜK:

“İSLAMCILARIN TÜM İDDİALARINI HAKLI ÇIKARDI!”

Türkiye’deki Yahudiler arasında “Betar Türkiye” kitabı tam bir bomba etkisi yaptı. Çeşitli forumlarda yapılan tartışmalarda Betar arşivine girilerek bu kadar önemli nitelikteki mahrem bilgilerin ve bugüne uzanan isimlerin ifşa edilmesi endişeyle karşılandı. Rıfat Bali üzerindeki soru işaretleri yoğunlaşırken, Türkiyeli birçok Yahudi, Rıfat Bali’nin Yahudi cemaatine ve Siyonizme bağlılığını sorguluyor. Kitaptaki ifşaatları “ihanet” kelimesiyle tarif edenler, İslamcı ve milliyetçi hareketlerin son yüz yılda “Beynelmilel Yahudi” tanımıyla ileri sürdüğü iddiaları ve “cemiyet-i hafiye” iddialarını bu kitapla ispat ettiği için Bali’ye kızıyor. “Yer altı faaliyeti yapan Siyonist bir örgüt olarak anlatabilirdi, niçin silah eğitimi verildiğini, İsrail’de köy basma, bombalama ve Filistinlilerin öldürüldüğü eylemleri üstlenme dâhil terör eylemleri niçin kitaba alındı?” diye tepki gösteriyor.

TÜRKİYELİ DİĞER YAHUDİ ÖRGÜTLERİ BETAR’I “FAŞİST” OLARAK GÖRÜYOR

İstanbul ve İzmir’de başka Yahudi örgütleri de bulunuyor. Onlar, Betar Türkiye’yi “faşist” olarak değerlendiriyor. Betar örgütü ise onları “dejenere” ve “Siyonizmden uzak” olarak tanımlıyor. Betar Türkiye, raporlarında, uzun yıllar üzerinde emek sarfettiği Türkiye’deki Yahudi gençlerini “vasıfsız”, “Siyonizmden çok şahsi menfaatlerini önde tutan kişiler” olarak görüyor. 6-7 Eylül 1955 olayları ve 67 Savaşı’ndan sonra İsrail’e gidenlerin Siyonizme inandıkları için değil, “mecbur” oldukları için gittikleri rapor ediliyor. Gerçek Siyonistlerin ancak yüzde 20’lik kesimi oluşturabileceği belirtiliyor.

MOŞE (1926-) ANLATIYOR:

1948’de yayınlanmış üzerinde silah bulunan Herut-Betar şarkı kitabı

“Neemani Zion diyor ki, “Biz İsrail’e gidelim, İngilizlere yaranalım. Biz, [Betar]“Hayır silah zoruyla” diyorduk. İdeoloji farkı vardı. Bunlar diyordu ki oraya gidelim toprağı işleyelim. Biz diyorduk, “Hayır biz oraya gideceğiz İngilizleri kovacağız.” Onlar kibutzlara yerleşiyorlardı. Bizimkiler kibutzlara gitmiyorlardı, gizli örgütlere katılıyorlardı. Bizim grup daha çok silahlı direnişe yönelikti.” (shf: 160)

TABANCA SÖKÜP TAKMA VE SİLAH EĞİTİMİ ALMIŞLAR

ANONİM TANIK ANLATIYOR (Doğum: 1945-)

Uzun süre Betar’la birlikte hareket eden terörist İrgun örgütünün amblemi. Irgun da Betar gibi Jabotinsky’nin fikirlerinin izleyicisi idi. (Irgun: (Hā-ʾIrgun Ha-Tzvaʾī Ha-Leūmī b-Ērētz Yiśrāʾel, lit. “İsrail Topraklarındaki Ulusal Askeri Örgüt”) Irgun’un en iyi bilinen operasyonlardan ikisi; 22 Temmuz 1946’da Kudüs’teki Kral David Oteli’nin bombalanması ve 9 Nisan 1948’de Lehi örgütü ile birlikte yürütülen 110 köylünün öldürüldüğü Deir Yasin katliamıdır.

“Bazen Herut gazetesi gelirdi. Menahem Begin arka sayfada yarım sayfa yazı yazardı. Herut gazetesi herkese verilmezdi. Bunlar merkezden gelirdi ya da diplomatik kurye ile gelirdi. İrgun’un rozeti vardı: elde tüfek İsrail haritası. Betar’ın rozeti vardı. Bütün bunlar İsrail’den valizler içinde gelir ve gizli gizli verilirdi. Verilirken de itimad edildiği belirtilerek verilirdi. 1968’de evlendim. 1971’de çocuğum oldu. Hâlâ Betar’dım ama yönetimde değildim. Dov Gruner’i anlatırdık. [Dov Béla Gruner (1912-1947), Yahudi terör örgütü Irgun’un üyelerinden. 16 Nisan 1947’de Gruner, Filistin’deki İngiliz işgal makamları tarafından “polislere ateş etme ve kraliyet hizmetindeki personeli öldürmek amacıyla patlayıcı bulundurma” suçlamasıyla idam edildi.M.A] Çok marifetmiş gibi Deir Yasin’i anlattığımız olmuştur. [9 Kasım 1948 günü İrgun ve Lehi terör örgütü üyeleri Deir Yasin köyünü işgalinde 110 köylüyü topyekün imha ettiler.MA] King David Oteli’nin sütçü güğümlerinde saklı bombalarla bombalanmasını [22 Temmuz 1946. 91 kişi öldü.M.A] marifetmiş gibi anlattık. Bu faaliyetler FKD [Fakirleri Koruma Derneği: Bnai Brith Türkiye] binasının üst katında yapılırdı. Betar bir gençlik teşkilatı idi. Ne idi: “Histadrut ha Noar ve Ha Aktivisti, Al Şem Yosef Trumpeldor” “Yusuf (Joseph) Trumpeldor adına Genç Aktivistler Teşkilatı”.

“Yıldırım Spor’u biz kurduk. Yıldırım Spor’a Betar olsun olmasın herkes girdi ama bunun içinde biz Betarlar özel kişilerdik. Bugün bunları biraz ti’ye alarak konuşuyorum ama o zaman bayağı ciddiye alırdık, fısıldaşarak konuşmalar, gece yürüyüşleri, sopayla dövüş, silah eğitimi, silah parçalama ve toplama eğitimi. Bu eğitime ben de girdim. Yani bir tabancayı parçalara ayırıp tekrar toplamak. Bu eğitimi de bir junior vermişti bize. Tabanca havluya sarılı şekilde fermuarlı bir plastik spor çantası içinde gelirdi. Sene 1961-62”

“Fakirleri Koruma Derneği (Bnai Brith Türkiye) binasında toplanırdık. Orada Or Ahayim, Amikal, Kardeşlik ve Betar vardı. Diğer kulüptekiler biz Betar’lara “faşistler” biz de onlara “züppeler” derdik.” (Sayfa: 160-165)

ASKERİ SİSTEM HİYERARŞİK DÜZEN, “KOMUTAN” VE “SUBAYLAR”

SELİM (SHLOMO) NAVARRO ANLATIYOR:

E-bay sitesinde satışa çıkarılan 1927-1937 yıllarına ait Betar örgütüne ait rozet.

“Betar faaliyetlerimiz sırasında Betar İzmir bölge kumandanı olarak seçildim. Betar askerleri, subayları ve bölge kumandanları olan bir askeri yapılanma gibi organize olmuştu. Her defasında 35-40 çocuğun sorumluluğunu almam gerektiği için bu faaliyetlerin çok dikkatli planlanması gerekiyordu. En sorumluluk sahibi dostlarımı faaliyetlerde subay olarak seçiyordum. Bu arada İzmir’in Yahudi cemaati için istenmeyen şahıs olmuştum. Çünkü İsrail lehine yaptığım çalışmalarım arkadaşlarımla Türkiye’den ve dolayısı ile ebeveynlerinden ayıracak nitelikteydi. İzmir’deki diğer hareketler kendilerini siyonist olarak tanımlamalarına rağmen Betar’da olduğu gibi bir marşları yoktu, bayrakları yoktu, ciddi bir hedefleri yoktu.” (Shf: 133)

SELİM SALTİ ANLATIYOR:

“Betar teşkilatı dışa bağlı siyonist bir kurum olduğundan O zamanki Cumhuriyet kanunlarına aykırı bir statüsü vardı. Bizler de çalışmalarımızı grup toplantılarımızı gizli bir şekilde genellikle evlerde yapardık. Topluca yan yana geldiğimizde askeri bir disiplin içinde hareket ederdik.Toplantılarımızda kumandan konuşur ve öğretilerini kesintisiz anlatırdı. Soru sorma toplantının bitiminde yapılabilirdi. Gruplar en fazla 10 kişiliktiler. Teşkilatta İsrail’in kuruluşuna da kabul eden 1947-48 yıllarında ilgi son derece arttı Tahminimce 600 kadar üyeden bahsedebiliriz. Tam sayı hiçbir zaman gizlilik yüzünden resmen açıklanmamıştır. Bence İstanbul’da faal olan siyonist teşkilatlarının içinde en büyüğü Betar Teşkilatı idi.” Shf: 143

TANIKLARIN AĞZINDAN TÜRKİYE’DEKİ ÜNLÜ BETAR ÜYELERİ

Mateo Kalaora, Şemaya Halevi, Daniel Maya, Daniel Cuniman, Mordo Danyeli, Eli Alaluf, İzak Abudaram, Eli Benyeş, Bensiyon Pinto, Selim Salti, İzak Varon, Yusuf Altıntaş, Yusuf Sabaner, Yaşar Sages, Yako Alvayero, Eli Ateş, Hayim Abudaram, Akiba Bennun, Jak Karasu, Aslan Eskinazi, Sami Eskinazi, Dr. Menahem Mitrani, Albert Şilton, Robert Sezer, Yaakov Kohen, Sami Özruso, Lücy Profeta, Michel Tavdioğlu, Julie (Simha) Tavdioğlu, Elia Alaluf, İsak Salti, Sami Benyakar, Nino Mitrani, İsak Abudaram, Sami Benyakar, Moris Profeta, Viktor-Leyla Eli, Yusuf Sinay (Bursa), Dilber Abuisak.

HİZBULLAH ÖRGÜTÜ DOSYASI /// AHMET ARSLAN : HİZBULLAH, DEMOKRATİK, LAİK, ATATÜRK İLKE VE İNKİLAPLARINA BAĞLI BİR ÖRGÜT MÜDÜR ???


AHMET ARSLAN : HİZBULLAH, DEMOKRATİK, LAİK, ATATÜRK İLKE VE İNKİLAPLARINA BAĞLI BİR ÖRGÜT MÜDÜR ???

Türkiye, 2016 yılında DEAŞ’a yönelik “Fırat Kalkanı Operasyonunu” yaptı. Hedef “cihatçı ve tekfirci DEAŞ” olduğu için malum çevrelerden pek tepki gelmedi. Ama arkasından Zeytindalı ve Barış Pınarı Operasyonlarında sözkonusu çevreler ayağa kalktı, hatta atağa geçti ve “Savaşa Hayır” kampanyaları açtı.

Çünkü son iki operasyonda hedef PKK idi.

Bu çevrelerin PKK ile hem ideolojik hem de ensest ilişkileri vardı.

Lümpen ulusalcılar ve Kemalistler PKK ile yaptığımız mücadelede Türkiye’ye müzahir olan Suriyeli gruplar için “cihatçı-tekfirci” yakıştırması yaparak, psikolojik harekata başladılar.

Türkiye’ye müzahir olan Suriyeli gruplardan eski adı ÖSO, şimdiki adı da Suriye Milli Ordusu olan savaşçılar Şam’daki mezhepçi rejime karşı kendi topraklarını savunmak için yola çıkmışlardı. Her biri Suriye’nin köylerinden, kasabalarından gelerek, yıllardır uğradıkları BAAS zulmüne başkaldıran insanlardı.

Şimdi BAHAR KALKANI OPERASYONU vasıtasıyla malum çevreler tekrar “cihatçı-tekfirci” söylemine sarıldılar.

Türkiye, Suriye’deki mezhepçi BAAS Rejiminin zulmüne uğrayan öz be öz Suriyeli mazlum gruplarla ortak harekat ediyor. Siz bunlara “cihatçı-tekfirci” diyorsunuz.

Peki Türkiye’nin karşı safında, yani SİZİN SAFLARINIZDA hangi gruplar var?

Sayayım mı?

Bugün İdlib’te mücadele ettiğimiz grupların önemli bir bölümü Şii milisler. Çoğunluğu İranlı. Afganistan, Irak ve Yemen’den gelen, temel motivasyonu mezhepçilik olan gruplar bunlar.

Sıkı durun, son hafta İdlib’e Irak’taki Şii milis kuvveti Haşd-i Şabi’den de önemli miktarda militan intikal etti.

Şimdi kemerleri bağlayın.

Son beş-altı yıldır Şam rejimini Ruslarla birlikte canhıraş şekilde savunan gruplardan en önemlisi Lübnan Hizbullahı. Savaş tecrübesi ve motivasyonu en fazla olan grup bu. Son bir haftada TSK onlarca Hizbullah mensubunu etkisiz hale getirdi.
Gelelim neticeye.

Rusları saymıyorum bile. Yukarıda zikredilen grupların hiç birisi Suriyeli değil. Mezhebi motivasyonla savaş alanındalar.

Hepsinin bir dini ve mezhebi kimliği, motivasyonu var.

Türkiye’ye müzahir olan Suriyeli savaşçılar, “cihatçı-tekfirci” ilan ediliyor. Acaba Hizbullah, Şii milisler, Haşd-i Şabi mensupları, demokratik, laik, Atatürk ilke ve İnkılaplarına bağlı, Helsinki Yurttaşlar Derneği Üyesi, Uluslararası Af Örgütü aktivisti kişilerden mi oluşuyor?

Düne, kadar “Türkiye İran olmayacak” paranoyasıyla millete düşmanlık yapanlar, aynı düşmanlığı bugün İran’ın en dinamik unsurlarıyla savaşan Türk ordusuna karşı yapıyorlar.

Bunların müttefikleri değişir ama düşmanları değişmez.

Allah devlete zeval vermesin.

Ahmet Arslan

ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI : CIA’NIN MAYMUNCUĞU FETÖ ÖRGÜTÜNÜN KEMALİSTLERE KARŞI YÜRÜTTÜĞÜ ÖRTÜLÜ OPERASYONLARDAN 2 ÖRNEĞİ ARZ EDERİZ.


Değerli Yurtseverler,

CIA’nin Ortadoğu için kullandığı maymuncuk anahtarı olan FETÖ ÖRGÜTÜ Ergenekon operasyonu öncesinde kendi ayağına dolanan subay, astsubay, istihbaratçı, gazeteci, akademisyen, milletvekili, siyasetçi, belediye başkanı, iş adamı, yurtsever, her kim varsa önce listesini çıkardı. Daha sonra her biri için ayrı planlar uyguladı. Kimisi için ortam dinlemeleri ile delil toplanıp muhbirlerinin gönderdiği isimsiz ihbar mektupları ile tutuklanması sağlandı, kimisi için obzerver araçları kullanılarak TELEGRAM PROJESİ ile akli melekeleri hedef alındı, kimisi için yandaş FETÖCÜ yayın organları ile düzmece yolsuzluk haberleri yayınlanarak itibar suikastine uğratıldı, kimisi için ise HASSAS TAKİP prosedürüne sokularak 7/24 attığı her adım izlendi ve kaçırılarak işkence edildi ve tetikçi yapılmaya çalışıldı.

Bu mağdurların her birinin tek bir ortak özelliği vardı. Hepsi işinde başarılıydı ve dolayısiyle CIA’nin bölgedeki planlarının önünü tıkıyordu ve hepsi de katıksız KEMALİST’ti. Durum böyle olunca operasyon öncesi kuluçka döneminde FETÖCÜ’lerin, hala deşifre edilemeyen ancak Zincirlikuyu mevkiinde bulunan bir Plaza’da olduğu düşünülen gizli bir merkezinde dava için kullanılmak üzere delil üretiliyordu. Tüm ortam dinlemeleri, fiziki takip notları, e-posta yazışmaları ve senaryolar burada imal edildi. İtibar suikastleri, sahte ihbar mektupları, davada ifade vermesi temin edilen gizli tanıklar ile görüşmeler bu merkezde yürütüldü.

Ergenekon Davası mağdurların anlatımlarını incelediğinizde başlarından geçen olayların çoğunun benzerlik taşıdığını görebilirsiniz. Bu konuda açık kaynaklarda çok bilgi bulunuyor. Bu bile bu olayların tek bir merkezin tasarrufu ile yapıldığını çok net ortaya koyuyor. Biz ise şimdi size benzerlik gösteren 2 örnek sunmak istiyoruz. İlk örnekte Ergenekon Sanığı İstihbarat Uzmanı Erkut Ersoy’un FETÖ ÖRGÜTÜ ile ilgili mağduriyetini anlatan dokumanı dikkatinize sunuyoruz. Sonra yine aynı kaderi paylaşan yine İstihbaratçı başka bir mağdur olan Albay Tarık Akça’nın şehadete nasıl yürüdüğüne dair trajik şeyler okuyacaksınız.

Şehadet mertebesine ermiş kıymetli Komutanımızı saygı, minnet ve sevgi ile anıyor, tekrar tüm sevenlerine, değerli eşine ve ailesine, TSK personeline ve tüm ulusumuza baş sağlığı diliyoruz. Nur içinde yatsın.

Savaş Kırçovalı

ÖZEL BÜRO GRUBU

Yönetici

savas.kircovali

ERGENEKON DAVASI SANIĞI İSTİHBARATÇI ERKUT ERSOY’UN FETÖ ÖRGÜTÜ MAĞDURİYETİ İLE İLGİLİ DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

BU DA BALYOZ SANIĞI ALBAY TARIK AKÇA’NIN BAŞINA GELENLER

MİT MENSUBU EMEKLİ HAVA İSTİHBARAT ALBAY TARIK AKÇA’NIN KATİLLERİ YARGILANACAK MI ?

İstihbarat Okulu’nu birinci Harp Akademisi’ni üçüncü olarak bitirmiş; TSK NATO ve MİT’te görev yapmış sayısız takdirname almış bir Türk subayı. ‘İntihar etti’ dediler. Ailesi ise ‘İntihar etmedi susturuldu’ diyor.

Balyoz davası sanığı emekli hava istihbarat kurmay kıdemli Albay Ali Tarık Akça 9 Nisan 2012 günü öğle saatlerinde Ankara’da Fevzi Çakmak 2 Sokak’taki ofisinde ölü bulundu. Henüz 50 yaşındaydı. 2005’te emekli olmuştu. Kurduğu bir şirketle askeri ihalelere giriyordu. Akça’nın yüklü miktarda borcu olduğu ve bu nedenle intihar ettiği açıklandı.

Ankara Emniyeti’nin olay yerinde yaptığı ilk incelemede Akça’nın kendisine ait beylik tabancasından çıkan ve ‘sol’ şakağından giren kurşunla hayatını kaybettiği belirtildi. Silahtan çıkan kurşun ofisin duvarına saplanmış halde bulundu. Akça’nın sağ elinde de bu silahın durduğu kayıtlara geçti.

Akça kimdir?

Albay Akça Hava Harp Okulu 82 devresinden evli ve 2 çocuk babasıydı. Emekli olduktan sonra “Oraj Havacılık Teknoloji” isimli bir firma kurarak ticaret yapmaya başlamıştı. Balyoz davasında tutuksuz olarak yargılanan sanıklardan biriydi. Kararla birlikte 18 yıl hapse mahkûm edilmişti.

Albay Akça İstihbarat Okulu’nu birinci Harp Akademisi’ni üçüncü olarak bitirmişti. TSK NATO ve MİT’te görev yapmış sayısız takdirnamesi olan bir Türk subayıydı. Deneyimli bir istihbaratçıydı. 2003’te 1. Ordu Komutanlığı’nda yapılan plan seminerinde Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı Cari İstihbarat Şube Müdürü olarak katılmıştı.

Akça ayrıca ABD ile Irak konusunda yapılan müzakerelerde “istihbarat koordinatörlüğü” gö-revinde bulunmuştu. Balyoz iddianamesinde Akça’nın “Oraj Hava Harekâtı Planı” kapsamında kurulacak sıkıyönetim komutanlıklarında kullanılacak personeli belirlemekle görevli olduğu iddia edilmişti. Akça’nın emekli olduktan sonra kurduğu firmaya “Oraj” adını vermesi Balyoz’un akıldışı iddialarına bir yanıt mıydı? Akça’nın eşi Funda Akça bu yorumumuzu doğruluyor. “Tarık şirketine bu adı inadına koyduğunu söylemişti” diyor.

‘Atatürkçü subay’ın ihbar mektubu

Ali Tarık Akça Balyoz tutuklamaları başlayınca tedirgin oluyor. O günlerde çocuklarının yanında tutuklanmak istemediği için orduevinde kalıyor. Eşine “Bu bir savaş biz kaybettik” diyor.

Akça 3. Balyoz davasının 10 numaralı sanığı idi. 3. Balyoz iddianamesinin 159. sayfasında kendisiyle ilgili olarak “Oraj Hava Harekât planı kapsamında Sıkıyönetim Görevlerinde Kullanılacak Personel olarak belirlendiği anlaşılmıştır” deniliyordu.

Akit gazetesi 21 Mayıs 2013 tarihinde “Bu mektup darbecileri yakar!” başlıklı bir haber yayımladı. “Atatürkçü bir subay” tarafından Ağustos 2004 tarihinde Genelkurmay’a gönderildiği öne sürülen mektup Ergenekon Balyoz ve benzeri tertiplerde yüzlercesine rastladığımız Cemaat’in bilinen psikolojik savaş imalatı ürünlerinden biriydi. Mektupta eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Org. İbrahim Fırtına Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım ve Ali Tarık Tarık Akça hakkında çeşitli iddialar yer alıyor Akça’nın “darbe planlarında” kilit konumda olduğu öne sürülüyor ve şöyle deniyordu:

“Albay Tarık Akça Fırtına paşanın darbe hazırlığını koordine etmektedir.

Kendisi darbenin en ince ayrıntılarıyla uğraşmaktadır. Generaller arasında kuryelik yapmaktadır. Telefonu kontrollü kullanarak açık vermemektedir. ”

Akça’nın savunması

Ali Tarık Akça Balyoz davasında 2 Şubat 2012 günü savunmasını yaptı. Akça darbe teşebbüsü suçlamasının yapıldığı 2002-2003 tarihinde ABD’nin Irak operasyonunun gündemde olduğuna dikkat çekerek “O dönemde Türkiye Cumhuriyeti harbin kıyısına kadar gelmiştir.

Benim komuta kademesinin birlikte harbe girmekte olduğu hükümete karşı darbe hazırlığı içinde olmam mümkün müdür?” diye konuştu.

Hilmi Özkök Akça’yı neden ordudan atmak istedi?

13 Mayıs 2012 günlü Aydınlık’ta “Silivri Notları”nda “Hilmi Özkök Albay Akça’yı neden ordudan atmak istedi?” başlıklı haberimizde şöyle yazmışız:

“Kurmay Albay Akça uzun yıllar MİT’te de çalışıyor. Herkesçe çok sevilen parlak bir subay.

Görev döneminin son yıllarında Hava Kuvvetleri Komutanı Org. İbrahim Fırtına’nın özel danışmanlığını yapıyor.

O günlerde bilindiği üzere Kıbrıs’ta ‘Annan Planı’ diye anılan KKTC Devleti’ni ortadan kaldırmayı hedefleyen bir referandum var. Bu referandumda Türkiye Hükümeti Batı’yla anlaşarak ‘Kıbrıs’ı ver kurtul’ politikasını benimsemişti. İşte o koşullarda Genelkurmay Başkanı’nın bir açıklama yapması bekleniyor.

Org. İbrahim Fırtına makam aracından emir subayı aracılığıyla Albay Akça’yı aratıyor ve Genelkurmay açıklamasının nasıl olduğunu soruyor. Albay Akça telefonda ‘Kıbrıs’ı sattılar’ diyor. Bu konuşma yasadışı dinleniyor ve Hilmi Özkök’ün önüne konuyor.

Bunun üzerine Kur. Albay Ali Tarık Akça ve Org. Fırtına’nın emir subayı Genelkurmay’a çağrılıyor. Telefon konuşması soruluyor. Albay Akça Hilmi Özkök’e ‘Lafımın arkasındayım’ diyor. Tartışma yaratan bu olayın ardından Hilmi Özkök kuvvet komutanı Org. Fırtına’dan Albay Akça’yı atmasını istiyor. Fırtına direniyor ve ‘Atmam’ cevabını veriyor. Daha sonra Akça İzmir NATO Karargâhında görevlendiriliyor. ”

Ali Tarık Akça’nın eşi Funda Akça “Tarık Balyoz iddiaları nedeniyle ve üst düzey bir komutanın tutumu nedeniyle oradan ayrıldı” diyor ve devam ediyor:

“Şimdi ben de soruyorum. Bir Türk subayı telefon dinlemesine takılacak üst düzey komutanı için ‘Irak’ı da Kıbrıs’ı da sattı’ dediği için zorla emekli edilecek. TSK içerisinde telefon dinlemesini kim yapıp servis etmiştir? Hava Kuvvetleri karargâhındaki bu paralel yapı herkesi dinlemekte midir?”

Böyle intihar mı olur?

Albay Akça’nın ölümüne ilişkin soruşturmada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 22 Şubat 2013 tarihinde “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verdi. Akça’nın eşi Funda Akça çocukları Arda Bahadır Akça ve Zeynep Gülşah Akça’nın avukatları Teoman Salgırtay ve Duygu Berber bu karara 5 Nisan 2013 tarihinde Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nde itiraz ettiler. Salgırtay ve Berber’e göre soruşturma eksik yapılmış ailenin talep ve beyanları değerlendirilmemişti. Dolayısıyla karar yerinde değildi.

Avukatlara göre soruşturma dosyası kapsamında dinlenen tanıkların anlatımları yeterince dikkate alınmamıştı. Akça’nın masasında bulunan “Çok yoruldum hoşça kalın” yazılı notta yazı kıyaslaması resmi evraklarla karşılaştırılmamıştı. En önemlisi avukatların Balyoz davasını da ilgilendirebilecek CD hakkındaki açıklamaları dikkate alınmamıştı. Avukatların soruşturmanın seyrini değiştirecek nitelikte taleplerine karar gerekçesinde yer bile verilmemişti.

Albay Akça’nın kızı Zeynep Gülşah Akça’nın 19 Kasım 2012 tarihinde savcılıkça alınan ifadesinden aynen aktaralım:

“… vefat etmeden önceki üç günü birlikte geçirdiklerini cumartesi dersinin erken bitmesi nedeniyle müteveffayı aradığı bunun üzerine ofise gittiğini ancak kapıyı 5 sefer çalmasına karşılık açmadığını telefonuna da cevap vermediğini baba diye seslenince kapıyı açtığını ve içeriye girdiğini yarım saat sonra kapının tekrar çaldığını kendisine sesini çıkarma nefes dahi alma uyu dediğini ışığı söndürmesini istediğini ışığı söndürdüğünü son bir aydır silah taşıdığını sürekli hızlı hareket ettiğini davranışlarından korktuğunun açık olduğunu…

Son zamanlarda kendisini de takip eden insanlar olduğunu babasına anlattığında babasının korktuğunu en küçük seste irkildiğini etkilendiğini borcu nedeniyle intihar ettiğini sanmadığını zira yeterince parasının olduğunu öldüğü gün bile kendisini arayıp planlar yaptıklarını kendisine tenis kortu ayarladığını Bodrum’a gitmek üzere plan yaptıklarını babasının güçlü biri olduğunu…” beyan etmiştir.

Sesini duymadan kızına bile kapıyı açmayan bir baba var karşımızda. Arkasından kapıyı kilitlemediğini için kızan ve en ufak bir seste ürperen kızı yanındayken bile kapı çaldığında irkilen ve kapıyı açmadan ışıkları söndürüp ses çıkarmadan bekleyen bir baba. Salgırtay ve Berber’in itiraz dilekçesinde buna dikkat çekiliyor. Bu durumun “hayatın olağan akışına aykırı olup şüphe uyandırmaktadır” deniliyor.

Albay Akça’nın son zamanlarda birilerinden korkar tavırlar sergilediği ve en ufak seste irkildiği ve etkilendiği oğlu ve eşi tarafından da defalarca dile getiriliyor. Akça kimlerden ve neden bu kadar korkuyordu?

Avukatlar Albay Akça’nın “ekonomik sorunlar” nedeniyle intihar ettiği iddiasına da karşı çıkıyorlar. “Öldüğü gün dahi kızıyla geleceğe yönelik planlar yapan bir insanın kendi iradesiyle hayatını sonlandırması ne kadar düşünülebilir?” diye soruyorlar.

Bu CD nerede?

Ali Tarık Akça eşi ve çocuklarına defalarca kendisinde son derece gizli bir CD olduğunu bu CD içinde Türkiye’yi yerinden oynatacak bilgiler bulunduğunu ve bu CD hakkında konuşursa ülkede deprem etkisi yaratacağını söylüyor. Ancak ölümünden sonra Akça’nın eşyaları arasında ve ofisinde bu CD’ye rastlanılmıyor. Savcılık dosyasında da bu CD’den bahsedilmiyor. Bu CD üçüncü kişilerce ele geçirilmiş olabilir mi? Akça’nın ölümüne bu CD’yi ele geçirmek için intihar süsü verilmiş olabilir mi? Bu sorunun yanıtı da verilmiş değil.

Kim bu polisler?

Funda Akça 13 Mart 2012’de eşine gün boyu ulaşamadıklarını telefonlarının sürekli kapalı olduğunu belirtiyor ve şöyle diyor: “Gece 11’de ulaşabildik. Oğlum kendisiyle buluştu. Tarık’ın gerçekten çökmüş ve korkmuş bir şekilde olduğunu söyledi. K. Irak ve Saraybosna dahil bir ok tehlikeli görev icra etmiş bir istihbaratçı subayın böyle korkması ve sarsılması bizi gerçekten şüphelendirdi. İki polis memurunun ofisine geldiğini ve 13 saat boyunca sorguya aldığını söyledi fakat emniyet kayıtlarında böyle bir bilgiye rastlamadık. Tarık polislere ‘Davet etseydiniz gelirdim zahmet etmişsiniz’ diyebilmiş sadece. Zaten yargılandığı davalara katılmaktaydı. Bir ekstra sorgunun ne olduğu belli değil hâlâ. ”

Kim bu sorgucu polis adını öğrenebildiniz mi sorumuza Funda Akça “Kendini ‘Kemal Komiser‘ olarak tanıtan bir polis memurunun olduğunu belirtmişti onun haricinde başka bir detay bilmiyoruz” yanıtını veriyor.

ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI : CIA’NIN MAYMUNCUĞU FETÖ ÖRGÜTÜNÜN KEMALİSTLERE KARŞI YÜRÜTTÜĞÜ ÖRTÜLÜ OPERASYONLARDAN 2 ÖRNEĞİ ARZ EDERİZ.


Değerli Yurtseverler,

CIA’nin Ortadoğu için kullandığı maymuncuk anahtarı olan FETÖ ÖRGÜTÜ Ergenekon operasyonu öncesinde kendi ayağına dolanan subay, astsubay, istihbaratçı, gazeteci, akademisyen, milletvekili, siyasetçi, belediye başkanı, iş adamı, yurtsever, her kim varsa önce listesini çıkardı. Daha sonra her biri için ayrı planlar uyguladı. Kimisi için ortam dinlemeleri ile delil toplanıp muhbirlerinin gönderdiği isimsiz ihbar mektupları ile tutuklanması sağlandı, kimisi için obzerver araçları kullanılarak TELEGRAM PROJESİ ile akli melekeleri hedef alındı, kimisi için yandaş FETÖCÜ yayın organları ile düzmece yolsuzluk haberleri yayınlanarak itibar suikastine uğratıldı, kimisi için ise HASSAS TAKİP prosedürüne sokularak 7/24 attığı her adım izlendi ve kaçırılarak işkence edildi ve tetikçi yapılmaya çalışıldı.

Bu mağdurların her birinin tek bir ortak özelliği vardı. Hepsi işinde başarılıydı ve dolayısiyle CIA’nin bölgedeki planlarının önünü tıkıyordu ve hepsi de katıksız KEMALİST’ti. Durum böyle olunca operasyon öncesi kuluçka döneminde FETÖCÜ’lerin, hala deşifre edilemeyen ancak Zincirlikuyu mevkiinde bulunan bir Plaza’da olduğu düşünülen gizli bir merkezinde dava için kullanılmak üzere delil üretiliyordu. Tüm ortam dinlemeleri, fiziki takip notları, e-posta yazışmaları ve senaryolar burada imal edildi. İtibar suikastleri, sahte ihbar mektupları, davada ifade vermesi temin edilen gizli tanıklar ile görüşmeler bu merkezde yürütüldü.

Ergenekon Davası mağdurların anlatımlarını incelediğinizde başlarından geçen olayların çoğunun benzerlik taşıdığını görebilirsiniz. Bu konuda açık kaynaklarda çok bilgi bulunuyor. Bu bile bu olayların tek bir merkezin tasarrufu ile yapıldığını çok net ortaya koyuyor. Biz ise şimdi size benzerlik gösteren 2 örnek sunmak istiyoruz. İlk örnekte Ergenekon Sanığı İstihbarat Uzmanı Erkut Ersoy’un FETÖ ÖRGÜTÜ ile ilgili mağduriyetini anlatan dokumanı dikkatinize sunuyoruz. Sonra yine aynı kaderi paylaşan yine İstihbaratçı başka bir mağdur olan Albay Tarık Akça’nın şehadete nasıl yürüdüğüne dair trajik şeyler okuyacaksınız.

Şehadet mertebesine ermiş kıymetli Komutanımızı saygı, minnet ve sevgi ile anıyor, tekrar tüm sevenlerine, değerli eşine ve ailesine, TSK personeline ve tüm ulusumuza baş sağlığı diliyoruz. Nur içinde yatsın.

Savaş Kırçovalı

ÖZEL BÜRO GRUBU

Yönetici

savas.kircovali

ERGENEKON DAVASI SANIĞI İSTİHBARATÇI ERKUT ERSOY’UN FETÖ ÖRGÜTÜ MAĞDURİYETİ İLE İLGİLİ DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

BU DA BALYOZ SANIĞI ALBAY TARIK AKÇA’NIN BAŞINA GELENLER

MİT MENSUBU EMEKLİ HAVA İSTİHBARAT ALBAY TARIK AKÇA’NIN KATİLLERİ YARGILANACAK MI ?

İstihbarat Okulu’nu birinci Harp Akademisi’ni üçüncü olarak bitirmiş; TSK NATO ve MİT’te görev yapmış sayısız takdirname almış bir Türk subayı. ‘İntihar etti’ dediler. Ailesi ise ‘İntihar etmedi susturuldu’ diyor.

Balyoz davası sanığı emekli hava istihbarat kurmay kıdemli Albay Ali Tarık Akça 9 Nisan 2012 günü öğle saatlerinde Ankara’da Fevzi Çakmak 2 Sokak’taki ofisinde ölü bulundu. Henüz 50 yaşındaydı. 2005’te emekli olmuştu. Kurduğu bir şirketle askeri ihalelere giriyordu. Akça’nın yüklü miktarda borcu olduğu ve bu nedenle intihar ettiği açıklandı.

Ankara Emniyeti’nin olay yerinde yaptığı ilk incelemede Akça’nın kendisine ait beylik tabancasından çıkan ve ‘sol’ şakağından giren kurşunla hayatını kaybettiği belirtildi. Silahtan çıkan kurşun ofisin duvarına saplanmış halde bulundu. Akça’nın sağ elinde de bu silahın durduğu kayıtlara geçti.

Akça kimdir?

Albay Akça Hava Harp Okulu 82 devresinden evli ve 2 çocuk babasıydı. Emekli olduktan sonra “Oraj Havacılık Teknoloji” isimli bir firma kurarak ticaret yapmaya başlamıştı. Balyoz davasında tutuksuz olarak yargılanan sanıklardan biriydi. Kararla birlikte 18 yıl hapse mahkûm edilmişti.

Albay Akça İstihbarat Okulu’nu birinci Harp Akademisi’ni üçüncü olarak bitirmişti. TSK NATO ve MİT’te görev yapmış sayısız takdirnamesi olan bir Türk subayıydı. Deneyimli bir istihbaratçıydı. 2003’te 1. Ordu Komutanlığı’nda yapılan plan seminerinde Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı Cari İstihbarat Şube Müdürü olarak katılmıştı.

Akça ayrıca ABD ile Irak konusunda yapılan müzakerelerde “istihbarat koordinatörlüğü” gö-revinde bulunmuştu. Balyoz iddianamesinde Akça’nın “Oraj Hava Harekâtı Planı” kapsamında kurulacak sıkıyönetim komutanlıklarında kullanılacak personeli belirlemekle görevli olduğu iddia edilmişti. Akça’nın emekli olduktan sonra kurduğu firmaya “Oraj” adını vermesi Balyoz’un akıldışı iddialarına bir yanıt mıydı? Akça’nın eşi Funda Akça bu yorumumuzu doğruluyor. “Tarık şirketine bu adı inadına koyduğunu söylemişti” diyor.

‘Atatürkçü subay’ın ihbar mektubu

Ali Tarık Akça Balyoz tutuklamaları başlayınca tedirgin oluyor. O günlerde çocuklarının yanında tutuklanmak istemediği için orduevinde kalıyor. Eşine “Bu bir savaş biz kaybettik” diyor.

Akça 3. Balyoz davasının 10 numaralı sanığı idi. 3. Balyoz iddianamesinin 159. sayfasında kendisiyle ilgili olarak “Oraj Hava Harekât planı kapsamında Sıkıyönetim Görevlerinde Kullanılacak Personel olarak belirlendiği anlaşılmıştır” deniliyordu.

Akit gazetesi 21 Mayıs 2013 tarihinde “Bu mektup darbecileri yakar!” başlıklı bir haber yayımladı. “Atatürkçü bir subay” tarafından Ağustos 2004 tarihinde Genelkurmay’a gönderildiği öne sürülen mektup Ergenekon Balyoz ve benzeri tertiplerde yüzlercesine rastladığımız Cemaat’in bilinen psikolojik savaş imalatı ürünlerinden biriydi. Mektupta eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Org. İbrahim Fırtına Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım ve Ali Tarık Tarık Akça hakkında çeşitli iddialar yer alıyor Akça’nın “darbe planlarında” kilit konumda olduğu öne sürülüyor ve şöyle deniyordu:

“Albay Tarık Akça Fırtına paşanın darbe hazırlığını koordine etmektedir.

Kendisi darbenin en ince ayrıntılarıyla uğraşmaktadır. Generaller arasında kuryelik yapmaktadır. Telefonu kontrollü kullanarak açık vermemektedir. ”

Akça’nın savunması

Ali Tarık Akça Balyoz davasında 2 Şubat 2012 günü savunmasını yaptı. Akça darbe teşebbüsü suçlamasının yapıldığı 2002-2003 tarihinde ABD’nin Irak operasyonunun gündemde olduğuna dikkat çekerek “O dönemde Türkiye Cumhuriyeti harbin kıyısına kadar gelmiştir.

Benim komuta kademesinin birlikte harbe girmekte olduğu hükümete karşı darbe hazırlığı içinde olmam mümkün müdür?” diye konuştu.

Hilmi Özkök Akça’yı neden ordudan atmak istedi?

13 Mayıs 2012 günlü Aydınlık’ta “Silivri Notları”nda “Hilmi Özkök Albay Akça’yı neden ordudan atmak istedi?” başlıklı haberimizde şöyle yazmışız:

“Kurmay Albay Akça uzun yıllar MİT’te de çalışıyor. Herkesçe çok sevilen parlak bir subay.

Görev döneminin son yıllarında Hava Kuvvetleri Komutanı Org. İbrahim Fırtına’nın özel danışmanlığını yapıyor.

O günlerde bilindiği üzere Kıbrıs’ta ‘Annan Planı’ diye anılan KKTC Devleti’ni ortadan kaldırmayı hedefleyen bir referandum var. Bu referandumda Türkiye Hükümeti Batı’yla anlaşarak ‘Kıbrıs’ı ver kurtul’ politikasını benimsemişti. İşte o koşullarda Genelkurmay Başkanı’nın bir açıklama yapması bekleniyor.

Org. İbrahim Fırtına makam aracından emir subayı aracılığıyla Albay Akça’yı aratıyor ve Genelkurmay açıklamasının nasıl olduğunu soruyor. Albay Akça telefonda ‘Kıbrıs’ı sattılar’ diyor. Bu konuşma yasadışı dinleniyor ve Hilmi Özkök’ün önüne konuyor.

Bunun üzerine Kur. Albay Ali Tarık Akça ve Org. Fırtına’nın emir subayı Genelkurmay’a çağrılıyor. Telefon konuşması soruluyor. Albay Akça Hilmi Özkök’e ‘Lafımın arkasındayım’ diyor. Tartışma yaratan bu olayın ardından Hilmi Özkök kuvvet komutanı Org. Fırtına’dan Albay Akça’yı atmasını istiyor. Fırtına direniyor ve ‘Atmam’ cevabını veriyor. Daha sonra Akça İzmir NATO Karargâhında görevlendiriliyor. ”

Ali Tarık Akça’nın eşi Funda Akça “Tarık Balyoz iddiaları nedeniyle ve üst düzey bir komutanın tutumu nedeniyle oradan ayrıldı” diyor ve devam ediyor:

“Şimdi ben de soruyorum. Bir Türk subayı telefon dinlemesine takılacak üst düzey komutanı için ‘Irak’ı da Kıbrıs’ı da sattı’ dediği için zorla emekli edilecek. TSK içerisinde telefon dinlemesini kim yapıp servis etmiştir? Hava Kuvvetleri karargâhındaki bu paralel yapı herkesi dinlemekte midir?”

Böyle intihar mı olur?

Albay Akça’nın ölümüne ilişkin soruşturmada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 22 Şubat 2013 tarihinde “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verdi. Akça’nın eşi Funda Akça çocukları Arda Bahadır Akça ve Zeynep Gülşah Akça’nın avukatları Teoman Salgırtay ve Duygu Berber bu karara 5 Nisan 2013 tarihinde Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nde itiraz ettiler. Salgırtay ve Berber’e göre soruşturma eksik yapılmış ailenin talep ve beyanları değerlendirilmemişti. Dolayısıyla karar yerinde değildi.

Avukatlara göre soruşturma dosyası kapsamında dinlenen tanıkların anlatımları yeterince dikkate alınmamıştı. Akça’nın masasında bulunan “Çok yoruldum hoşça kalın” yazılı notta yazı kıyaslaması resmi evraklarla karşılaştırılmamıştı. En önemlisi avukatların Balyoz davasını da ilgilendirebilecek CD hakkındaki açıklamaları dikkate alınmamıştı. Avukatların soruşturmanın seyrini değiştirecek nitelikte taleplerine karar gerekçesinde yer bile verilmemişti.

Albay Akça’nın kızı Zeynep Gülşah Akça’nın 19 Kasım 2012 tarihinde savcılıkça alınan ifadesinden aynen aktaralım:

“… vefat etmeden önceki üç günü birlikte geçirdiklerini cumartesi dersinin erken bitmesi nedeniyle müteveffayı aradığı bunun üzerine ofise gittiğini ancak kapıyı 5 sefer çalmasına karşılık açmadığını telefonuna da cevap vermediğini baba diye seslenince kapıyı açtığını ve içeriye girdiğini yarım saat sonra kapının tekrar çaldığını kendisine sesini çıkarma nefes dahi alma uyu dediğini ışığı söndürmesini istediğini ışığı söndürdüğünü son bir aydır silah taşıdığını sürekli hızlı hareket ettiğini davranışlarından korktuğunun açık olduğunu…

Son zamanlarda kendisini de takip eden insanlar olduğunu babasına anlattığında babasının korktuğunu en küçük seste irkildiğini etkilendiğini borcu nedeniyle intihar ettiğini sanmadığını zira yeterince parasının olduğunu öldüğü gün bile kendisini arayıp planlar yaptıklarını kendisine tenis kortu ayarladığını Bodrum’a gitmek üzere plan yaptıklarını babasının güçlü biri olduğunu…” beyan etmiştir.

Sesini duymadan kızına bile kapıyı açmayan bir baba var karşımızda. Arkasından kapıyı kilitlemediğini için kızan ve en ufak bir seste ürperen kızı yanındayken bile kapı çaldığında irkilen ve kapıyı açmadan ışıkları söndürüp ses çıkarmadan bekleyen bir baba. Salgırtay ve Berber’in itiraz dilekçesinde buna dikkat çekiliyor. Bu durumun “hayatın olağan akışına aykırı olup şüphe uyandırmaktadır” deniliyor.

Albay Akça’nın son zamanlarda birilerinden korkar tavırlar sergilediği ve en ufak seste irkildiği ve etkilendiği oğlu ve eşi tarafından da defalarca dile getiriliyor. Akça kimlerden ve neden bu kadar korkuyordu?

Avukatlar Albay Akça’nın “ekonomik sorunlar” nedeniyle intihar ettiği iddiasına da karşı çıkıyorlar. “Öldüğü gün dahi kızıyla geleceğe yönelik planlar yapan bir insanın kendi iradesiyle hayatını sonlandırması ne kadar düşünülebilir?” diye soruyorlar.

Bu CD nerede?

Ali Tarık Akça eşi ve çocuklarına defalarca kendisinde son derece gizli bir CD olduğunu bu CD içinde Türkiye’yi yerinden oynatacak bilgiler bulunduğunu ve bu CD hakkında konuşursa ülkede deprem etkisi yaratacağını söylüyor. Ancak ölümünden sonra Akça’nın eşyaları arasında ve ofisinde bu CD’ye rastlanılmıyor. Savcılık dosyasında da bu CD’den bahsedilmiyor. Bu CD üçüncü kişilerce ele geçirilmiş olabilir mi? Akça’nın ölümüne bu CD’yi ele geçirmek için intihar süsü verilmiş olabilir mi? Bu sorunun yanıtı da verilmiş değil.

Kim bu polisler?

Funda Akça 13 Mart 2012’de eşine gün boyu ulaşamadıklarını telefonlarının sürekli kapalı olduğunu belirtiyor ve şöyle diyor: “Gece 11’de ulaşabildik. Oğlum kendisiyle buluştu. Tarık’ın gerçekten çökmüş ve korkmuş bir şekilde olduğunu söyledi. K. Irak ve Saraybosna dahil bir ok tehlikeli görev icra etmiş bir istihbaratçı subayın böyle korkması ve sarsılması bizi gerçekten şüphelendirdi. İki polis memurunun ofisine geldiğini ve 13 saat boyunca sorguya aldığını söyledi fakat emniyet kayıtlarında böyle bir bilgiye rastlamadık. Tarık polislere ‘Davet etseydiniz gelirdim zahmet etmişsiniz’ diyebilmiş sadece. Zaten yargılandığı davalara katılmaktaydı. Bir ekstra sorgunun ne olduğu belli değil hâlâ. ”

Kim bu sorgucu polis adını öğrenebildiniz mi sorumuza Funda Akça “Kendini ‘Kemal Komiser‘ olarak tanıtan bir polis memurunun olduğunu belirtmişti onun haricinde başka bir detay bilmiyoruz” yanıtını veriyor.

İSTİHBARAT DOSYASI : I. Abdülhamid’in kurduğu Hafiye Teşkilâtı, Türk istihbaratının ilk organize örgütüdür.


I. Abdülhamid’in kurduğu Hafiye Teşkilâtı, Türk istihbaratının ilk organize örgütüdür.

ADAYORUM/TARİH MAKALESİ

Adayorum’un alıntı yaparak yayınladığı tarihi makalalerinde bu hafta konumuz 2.Abdülhamit’in Hafiye Teşkilatı. Padişah 2.Abdülhamit’in kurduğu Hafiye Teşkilatı ile ilgili 2015 yılında Stratejikortak.com’da Hatice Nur Sarıtunalı’nın makalesi ile sizi baş başa bırakalım.

Bu teşkilât XIX. Yüzyılın son çeyreğinde oluşturulmuş bir yapı olarak, günün koşullarında istihbarat ihtiyacını karşılamak için doğmuş ve görevini yürütmüştür. Hafiye Teşkilâtı bu yönüyle Milli İstihbarat Teşkilatı’nın atası diyebileceğimiz bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte kendisinden sonra kurulan istihbarat örgütlerinin atası olması sebebiyle, Türk istihbarat tarihinde ayrı ve özel bir yere sahiptir.

II. Abdülhamid’in kurduğu ve onun için önemli olan Hafiye teşkilatından bahsetmeden önce kısaca Abdülhamid’in ilk tahta çıktığı zamanlara ve kurulmasındaki nedene değinilecektir.I. Abdülhamid’in tahta çıkma süreci ve saltanat yılları Osmanlı tarihinin en karışık ve buhranlı dönemi olarak bilinmektedir. Ayrıca Abdülhamid’in ilk tahta çıktığı yıllarda siyasi tecrübesi de yoktur. Fakat daha sonra arka arkaya gelecek olaylar devleti 33 yıl beceriyle idare etmek için gereken tecrübeyi kendisine kazandırmıştır.

Genç Osmanlıların 1876’da gerçekleştirdikleri darbe sonrası Sultan Abdülaziz tahtan indirilmiş yerine V. Murat getirilmiştir. Kısa bir süre sonra Abdülaziz’in sarayda ölü bulunması üzerine V. Murat’ın psikolojik dengesi bozulmuş ve yerine II. Abdülhamid tahta çıkmak zorunda kalmıştır.

Bu olaylardan sonra Osmanlı sultanı olarak II. Abdülhamid (1842-1918) 1876 yılında tahta geçmiş ve 1909 yılına kadar saltanat sürmüştür. Sultan Abdülhamid 34 yaşında ve 34. Padişah olarak tahta çıkmıştır (Aksun,2010: 13).

Birçok olaydan dolayı II. Abdülhamid’in döneminin de olduğu on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı tarihinden “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” olarak bahsedilmiş ve adlandırılmıştır.

Bu dönemde Abdülhamid’in farklı politikalar izlediği görülmektedir. Bunların başında tahta çıkarken yaşadığı olaylardan ve devlet adamlarına olan güvensizliğinden dolayı kurduğu Hafiye teşkilatı gelmektedir.

Hafiye, kelime olarak gizli soruşturma memuru anlamında kullanılmıştır. İşleri gizlice soruşturan kişiye hafiye memuru veya kısaca hafiye denilmiştir (Gör,2015:19). Bu kelimeyle ilintili olarak, geniş bir anlam zenginliğine sahip bulunan jurnal sözcüğü, diğer anlamları yanında, “polis tarafından düzenlenen rapor” anlamını da ifade etmektedir. Bu anlamıyla jurnal, yakın tarihimizde, II. Abdülhamid dönemi için bir “tarih terimi” olmuş ve hafiye memurlarının, görevleri icabı düzenledikleri raporlar anlamında kullanılmıştır.

Hafiye teşkilatının Zabtiye Nezareti’ne bağlı olduğu bilinmekte ve teşkilatın üç temel hedefi bulunmaktadır (Beyhan, 1999: 68-69):

Hükümdarın, hükümranlığı elinde tutan kişinin, şahsi hukukunun korunması hususudur.
Hükümdarlığın hukukunun muhafazasıdır.
Devletin ve ulusun emniyetinin devamı ve korunmasıdır.

Böylece, hafiye teşkilatının amacı ve görevi belirtilmiştir ki bu, modern bir istihbarat örgütünün de görev ve amaçlarını özetlemektedir.

II. Abdülhamid, bu teşkilatı, hukuken Zabtiye Nezareti’ne bağlı olarak görülse de, fiilen kendisine bağlamış ve bunu da kendince haklı bazı kanıtlara dayandırmıştır. Bir defa devletin üst makamlarında bulunanlara güvenmemektedir. Çünkü amcası Sultan Abdülaziz’i tahttan indirenler bu kişilerdi. Bununla beraber, bazı devletin üst makamlarında bulunan kişilerin, taşıdıkları rütbeyi, üniformayı ve hatta sorumluluğu unutarak, bir devlet adamına yakışmayacak davranışlar sergilemesi, II. Abdülhamid’in güven duygusunu sarsmıştır.

Abdülaziz’in tahttan indirilmesi, hemen ardından şüpheli ölümü; V. Murad’ın tahta çıkarılması ve tekrar indirilmesi, hep Bab-ı ali’nin öncülüğü ile gerçekleştirilmiş olduğundan, Il. Abdülhamid’in tahta çıktığında hazır bulunan devletin üst makamındaki kişilere, genel bir ifade ile Bab-ı ali’ye güven duymamaktadır. Bu itimatsızlık ortamında, güvenmediği insanları kontrol altında tutmanın yolunun böyle bir teşkilattan geçtiğini düşünmüştür. İkincisi, kendi soyunun İstihbarata önem verdiğini bilmektedir. Görünürde Zaptiye Nezaretine bağlı olsa da hafiye teşkilatını fiilen kendisine bağlamıştır.

Hafiyeliğin uygulanma şeklinden yola çıkılınca biri “resmî” ötekisi “gayri resmî (serbest)” hafiye olmak üzere, teşkilat bünyesinde faaliyet gösteren iki tip memurla karşılaşılmaktadır.

Resmî hafiyelik adından da anlaşılacağı üzere doğrudan devletçe atanıp maaş bağlanan ve sadece hafiyelikle meşgul olan profesyonel istihbarat memurları tarafından uygulanmıştır. Zaptiye Nezareti’ne bağlı olup Zaptiye Nazırı tarafından idare edilen bunlardır.

İkinci grup ise resmî işleri hafiyelik olmadığı halde şahit oldukları olayları yahut duydukları haberleri “jurnal” adıyla Saray’a ileten kişilerden oluşmuştur. Bu kişiler arasında vali, müşir, ferik, ordu komutanı, mutasarrıf, hâkim, bürokrat ve ilmiye mensupları gibi her meslek grubundan memurlarla sade vatandaş, yazar veya gazeteci gibi serbest insanlar da bulunmuştur.

Bunların çoğu için hafiyelik, diğer bir deyişle Saray’a jurnal vermek bir kazanç kapısı olarak görülmüştür. Bu kazanç sadece bir miktar para koparmaktan ibaret değildi; jurnal vermek bazen padişahın teveccühünü ve itimadını kazanıp mevki-mansıp sahibi olmanın ya da terfi etmenin bir vasıtası gibi algılanmıştır. Daha kötüsü ise bazı karakter ve ahlaktan yoksun insanların rakip olarak gördükleri veya hoşlanmadıkları kimselerin mevkilerinden edilmesini ya da cezalandırılmasını sağlamak gibi tarihin her döneminde kullanılmış bir silah olarak görülmüştür (Beyhan, 1999: 74-75).

Kısacası resmî görevi olsun veya olmasın herkes hafiyelik yapmakta serbest bırakılmış, Saray’ın kapısı her tür jurnal için açık tutulmuştur. Bazı kaynaklarda sadece İstanbul’da 4 bin kişilik bir hafiye ordusunun ve sayıları binleri bulan bir jurnalciler furyasının mevcudiyetinden söz edilmektedir (Parlar,2005:28).

Jurnallerin nasıl değerlendirildiğine bakılınca karşımıza Yıldız Sarayı’nda bir “Ser hafiyelik (Baş hafiyelik) makamı çıkmaktadır. Jurnaller Padişah’a takdim edilmeden evvel bu birimde toplanmıştır. Burası, Birinci Ferik (orgeneral) rütbesini taşıyan ve kendisine “Serhafiye-i Şehriyârî” denilen bir kişinin idaresinde bulunmuştur (Tahsin Paşa, 1999: 152). Hafiyelik teşkilatı, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesine kadar varlığını sürdürmüştür.

II. Abdülhamid’in kurduğu Hafiye Teşkilâtı, Türk istihbaratının ilk organize örgütüdür (Gör, 2015: 26). Bu teşkilât XIX. yüzyılın son çeyreğinde oluşturulmuş bir yapı olarak, günün koşullarında istihbarat ihtiyacını karşılamak için doğmuş ve bu görevini de nispeten başarıyla yürütmüştür. Hafiye Teşkilâtı bu yönüyle Milli İstihbarat Teşkilatı’nın atası diyebileceğimiz bir yapıdır. (Stratejik Ortak.com)