KOMPLO TEORİLERİ /// ONUR DİKMECİ : COVİD 19 SONRASI SİYASAL SİSTEM SENARYOLARI


ONUR DİKMECİ : COVİD 19 SONRASI SİYASAL SİSTEM SENARYOLARI

Genel veya güncel olaylarla ilgili senaryo çalışmaları temel olarak dört başlık altında ortaya konularak incelenmektedir: Alfa-Bravo-Charlie-Delta ya da Türkçeleştirirsek A, B, C, D senaryoları. Bu format doğrultusunda eldeki veriler üzerinden bir değerlendirme oluşturularak dört başlık altında incelenip tartışılabilir. Bu modele göre oluşturacağımız senaryolar sırasıyla;

A SENARYOSU-MERKEZİLEŞME

B SENARYOSU-YERELLEŞME

C SENARYOSU-EVRENSEL DAYANIŞMA

D SENARYOSU-ULUS DEVLETLERİN SONU VE KÜRESEL OTORİTELERE YETKİ DEVİRLERİ

A SENARYOSU-MERKEZİLEŞME: Virüsün yarattığı olumsuz etki günden güne arttıkça insanlar temel gereksinimlerini karşılamak için telaşa kapılmak suretiyle besin zincirlerini ve hastaneleri işgal edebilirler. Bu durumda asayişi sağlamak ulus devletin temel görevleri arasında bulunmaktadır. Daha caydırıcı olması için sokaklara askerlerin davet edilmesi kısmi ya da genel yasaklar, devletin daha merkezi kararlar alması sonucunu doğurur. Bu doğrultuda devletler daha sert ve acımasız mizaca bürünürler. Bu sert uygulamalar insanları tahrik edebilir ve merkezi siyasal sistemler sorgulanabilir. Ancak yaşama derdinin peşine düşecek insanlar topluluk halinde tepkiyi meydanlara taşımakta imtina edebilirler. Bu durumda devlet rakipsiz olacaktır ve istediği tedbiri uygulayacaktır. Fakat insanlar kaybetme korkularının bulunmadığı bir eşiğe geldikçe tepkileri meydan okuyan mahiyeti barındıracaktır.

B SENARYOSU-YERELLEŞME: Küresel dünya tasavvurunun öne sürdüğü ilkelerden bir tanesi de sınırların esnediği bir dünyayı yaratabilmenin zorunluluk olduğuydu. Böylelikle insanların ve ürünlerin serbest dolaşımı liberal bir alışkanlığı var edecekti. Sınırların keskinliğini kaybettiği dünyada sınır savaşları kavramınıda önemini yitirecektir. Ancak küreselleşmenin hızı önemli ölçüde devam etse bile sınırlar kalkmadığı gibi son yıllarda göç hareketleriyle tetiklenen ırkçı tonlu milliyetçilikler ile fiziki duvarların örüldüğü bir aşamaya geçildi. Bu sosyal karmaşıklıkta virüsün hemen her ülkeye yayılması ülkeleri karantina tedbirlerine ve sınırlarını kapatmak hamlelerine götürdü. Önce kendisini diğer ülkelerden ayıran ülkeler zamanla kendi içerlerinde şehirlerin bile sınırlarını ördükleri yeni tedbirlere varacakları düzen var edecek seviyeye gelmiştir. İşte bu durum şehir devletleri doğabilir mi? Seçeneğini yeniden gündeme getirecektir. Fakat bu küçük idari birimlerde kendi içlerinde merkezi yönetimi içermektedirler ve yüzölçümü olarak küçük olsalar bile metropollerin yoğun nüfusunun maruz kaldığı hızlı kaos sürecini yönetmekte yetersiz kalabilirler.

C SENARYOSU-EVRENSEL DAYANIŞMA: Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron, milliyetçi duvarları eleştirirken milletlerin topyekün dayanışmasını önermiştir. Krizler de küresel olduğundan bir ülkenin kaotik yapısının yalnızca o ülkeye ait olamayacağı ve diğer ülkelere yayılarak evrensel düzeyi bulabileceği geçerli bir kuramdır. O halde evrensel krizlere karşı evrensel dayanışma geçerli olur tezi de tutarlı görülebilir. Burada en büyük handikap diğer siyasi olayların devam ettikleri, göç ve mülteci sorunlarının ortadan kalkmadığı, her ülkenin yabancı göçlere karşı olan tutumları ve medeniyetler arası çatışma ihtimalinin eskiden beri bulunmasıdır. Acı evrenseldir ancak tedbir evrensel olarak mütemadiyen sürdürülemeyebilir. Çünkü ulus devletler dayanışmaya hazır olsalar bile evrensel vatandaş ve evrensel otorite kavramlarına yabancıdırlar bu duruma karşı doğal refleks oluştururlar. Hatta her ülke bir diğerindeki vakaları öne sürerek kendi tedbirlerini yüceltme yoluna gidip, önlem seviyelerini yarıştırma platformunu da tercih edebilir. Bu gibi faktörler evrensel dayanışmayı olumsuz yönde etkileyecek uygulamalar olacaklardır.

D SENARYOSU-ULUS DEVLETLERİN SONU VE KÜRESEL OTORİTELERE YETKİ DEVİRLERİ: Dünya’da ki toplam borcun bir sene içerisinde üretilen bütün mal ve hizmetlerin üç katına çıkması bunun dışında Covid 19 virüsü ile dünya büyüme hızının tahminlerin üçte birine düşeceği istatistikleri sosyal refahı daralan ulus devletleri daha da zora sokacaktır. Devletlerin demokratikleşme sorunları, vatandaşların asla tam olarak tatmin edilememeleri ve ekonomik buhran neticesinde devletlerin yetersiz kaldığı algısı, ulusötesi yapılanmalara ihtiyacı artırabilir. Bu yeni dönemin ilk aşaması zaten siyaset bilimi içerisinde okutulan ‘’Küresel Yönetişim’’ kuramını ifade etmektedir. Bu kavrama göre doğal felaket, biyolojik hasar gibi olağan dışı durumlarla karşılaşılması halinde devletlerin kendi çabalarının yetersiz kalması yerel ve küresel aktörlerle bütün olarak işbirliği dahilinde uygun ortamın tesis edilebilmesi kavramı üzerinde durulmaktadır. Bu durumda ulus devletler ortadan kalkmamışlardır, sistemin yine en önemli aktörleri konumundadırlar. Fakat özgül iradeleri kaoslar karşısında yetersiz kaldığı için otoritelerini paylaşma gereği duymuşlardır ve hegemonik alanları kısıtlanmıştır. Bu makul kabulün sonraki aşaması ulus devletlerin tamamen ortadan kalkacağı tartışmalarını beraberinde getirebilir. Ancak bu süreç çok kolay olmaz. Bu durumu ne geleneksel devletler ne devletlerin ortağı şirketler ne de geleneksel vatandaşlar kolayca kabullenmezler.

Covid 19 ile birlikte ele alınması gereken dört senaryo da ayakları yere basan teorileri içermektedir ancak kendi içlerinde zayıf tarafları da bulunmaktadır. Sosyal seyirin durumu da göz önünde tutulduğu takdirde A ve D senaryosu en makul hipotezler olarak seçilebilir. Birbirlerine tamamen zıt görülen bu seçeneklerin varsayım düzeylerinin yüksekliği insanların belirsiz ve karmaşık yapılarından ileri gelmektedir. Eğer insanlar yüzde yüz rasyonel ya da programlanabilir canlılar durumunda bulunsalardı sosyal ölçümler ile ne yönde siyasi bir değişimin yaşanacağı kesine yakın oranla saptanabilirdi.

Devletlerin yapılarını koruma hamleleri devletleri var eden bürokrasinin de isteğidir bu istek sisteme alışan vatandaşlar tarafından kolayca kabul edilebilir. Ancak insan doğası her zaman konfora alışkındır ve geleneksel pratikleri küçümseyen yeni nesil rahatlık ile çizilen ideal arasında tercih yapmak zorunda kalırsa bireyselleşen ve kişiye özel hale gelen yeni sosyal sistemin öznesi olmayı kabul edecektir. Uzaktan olarak uygulanması düşünülen eğitim ve sınav metodlarıyla hazırlığını tamamlayan ve yüksek öğrenimlerine geçiş yapan kişiler bu duruma alışırlar ve kendileri için meşakkatli bir yol tarif eden geleneksel fakülte-amfi sistemini reddebilirler. Çünkü Covid 19 şiddet düzeyi azalma eğilimi gösterdiği andan itibaren devletler geleneksel eğitim, çalışma ve yaşam koşullarına dönmeyi kesin olarak talep edecekler ve uyulama yoluna gideceklerdir. Çünkü insanı, vatandaş haline getiren sistem eğitim, merkezi hukuk ve bankacılık sistemidir. Bu sistem sayesinde kişi zihinsel olarak formatlanır ve devlet denilen soyut bir kavramın parçası haline getirilir.

Bu sebeplerle A ve D senaryolarından kesin olarak bir tanesi ile yeni dönemin devam edeceği çıkarımları doğru olmaz çünkü büyük dönüşümler büyük kargaşalar ile başlar. Büyük teknolojik sıçramalarda sıradan olmayan durumların neticesidir ve herhalde 2. Dünya Savaşı bu duruma somut bir örnek teşkil edebilir. O zaman akıllara gelecek soru krizi tetikleme hamlesinin yeni teknolojik devrime yol açacağı biliniyorsa iklim ve özellikle Covid 19 gibi vakalarda yerinde ve zamanında tedbir almayan ulus devletlerin bu teknolojik sıçrama döneminde gönüllü olarak yer alıp almadıklarıdır. Hiçbir sistem kendi sonunu getirecek yeni bir sisteme kapı aralamaz ancak yeni dönemi kontrol edebileceği varsayımını projelendirebilirse sistemin ne olduğunun büyük bir önemi kalmaz. Fakat yine de Covid 19 gibi bir vakadan tamamen geleneksel siyasetin bittiği sonucunu asla çıkartamayız. Bu durum bir anda olacak bir mesele değildir zihinsel ve fenni hazırlık sürecini gerektirir. Çok büyük yıkım olmadan yeni bir sistemin kurulduğu görülmemiştir. Aslında 1648 Westphalia’dan beri bu durum böyle sürmüştür. Devletlerin kurtarıcı olarak sosyal yönlerini sunacakları merkezi modeller daha yakın gözükebilir fakat bir süre uzaktan ve bireysel eğitim-sağlık-banka işlemleri devam edecektir. A senaryosu, D senaryosuna varılacak bir tali yoldur. Kaos 1.0’ı yaşadığımız dönemden sonra Kaos 2.0 hamlesinden sonra İnsanlık 2.0 hazırlığı daha kolay gerçekleşecektir.

ONUR DİKMECİ – Politik Fütürist / Dünya Sistemleri Analisti

ASKERİ İSTİHBARAT DOSYASI /// Onur DİKMECİ : DENİZ İSTİHBARATININ ÖNEMİ VE İLK İSTİHBARAT GEMİMİZ UFUK KORVETİ


Onur DİKMECİ : DENİZ İSTİHBARATININ ÖNEMİ VE İLK İSTİHBARAT GEMİMİZ UFUK KORVETİ

Ülkelerin güvenlik sistemlerinin ayrılmaz parçası olan istihbarat kavramı, teknolojik ilerlemeler doğrultusunda çok boyutlu yapıya evrilen bir disiplini oluşturmaktadır.

Teknolojik gelişmelere paralel olarak istihbaratın temin edilebileceği önemli bir saha, istihbarat gemileri vasıtasıyla denizler olmuştur. İstihbarat gemileri ile toplanan veriler, rakibin savunma elektronik sistemleriyle ilgilidir. Özellikle de radarlar, füze sistemleri ve uçaklar gibi unsurların tespit veya analizlerinde bu tip gemiler önemli bir görevi ifa etmektedirler.

Denizlerden temin edilen istihbarat, yalnızca deniz araçlarıyla temin edilmemekle birlikte, bugün pek çok ülke istihbarat gemilerinden yararlanmaktadır. Aşağıdaki görsel, bu ülkelerin istihbarat gemilerinin kapasiteleri hakkında bir fikir vermektedir.

İstihbarat Gemileri[1]

Genelde denize kıyısı olan ya da deniz güvenliği öncelikli ülkelerin, uzun yıllardır istihbarat gemilerine sahip olduğu görülmektedir. Deniz gücünün ekonomik kulvarı dahil olmak üzere ülkelerin kalkınmasında yegane faktör olarak kullanılması önerisi, Alfred Thayer Mahan’a aittir. Bugünkü ABD donanma militarizminin kaynağını da oluşturan Mahanist görüş sayesinde ABD, dünya denizleri ve okyanuslarına hâkim olma stratejisini geliştirmiştir.[2] Bu strateji, yalnızca ABD ile sınırlı kalmamıştır ve Yunanistan ve Japonya gibi ülkeler dahil olmak üzere deniz harp okullarında okutulmaktadır.

Büyük bir imparatorluk kurabilmek için sıcak denizler politikasını asırlar önce geliştiren Rusya ise istihbarat gemilerinden aktif faydalanan önemli bir diğer ülkedir. 1945’den bu yana istihbarat gemileri geliştirme projelerini uygulayan Rusya, bu alanda 21 istihbarat gemisi projesini yürütmüştür.[3]

Denizlerin ve deniz istihbaratının önem kazandığı global güvenlik sisteminde Türkiye de, ilk istihbarat gemisi olan Ufuk’u 9 Şubat 2019 tarihi itibariyle denize indirmiştir. 94,5 metre tam boyu, 3,6 metre su çekimiyle Ufuk Korveti, alanının lideri olmaya namzet bir gemidir. Gemi, 10 tonluk bir helikopter için gerekli platforma sahiptir.

Ufuk Korveti, ağır iklim koşullarında kesintisiz 45 gün seyir yapabilecek kapasiteye sahiptir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı törende belirttiği üzere: “Sinyal istihbaratının[4] önem kazandığı günümüz dünyasında, Ufuk, Türkiye’nin denizlerdeki gözü olacaktır.[5]

Gelişen dünya şartlarında ülkelerin müstakil sınırları ve bu sınırlar dahilinde oluşturdukları güvenlik paradigmaları mevcut olsa bile, bir bölgenin istikrarı ve güvenliği diğer bölgelerden ayrı değerlendirilemeyeceği için ulusal güvenlik, uluslararası güvenliğin ayrılmaz parçası haline gelmiştir. Bu bakımdan son dönemde Doğu Akdeniz’de yaşanan enerji yarışları ve olağan dışı silahlanma, aynı zamanda yalnızca bu bölgeyle ilgili değil, diğer denizlere ve okyanuslara da yansıyacak gelişmeleri tetikleyecektir.

Bu sebeple Türkiye’nin kıyısının bulunduğu coğrafî bölgede gelişmeleri yerinde okuyamaması ya da kurulacak denklemin dışında kalması, aynı zamanda Türkiye’nin diğer denizlerde de inisiyatif üstlenme stratejisini olumsuz etkileyecektir. Bu durum, kara güvenliğinin de sarsılmasına yol açacak ve bu yüzyılın projesi olarak ortaya atılan deniz ve kara yolu temelli “Tek Kuşak Tek Yol” inisiyatifinde merkez konumda bulunan değerini aktif olarak sergileyemeyecek ve kilit bir aktör olabilme vasfını yitirecektir.

Türkiye’nin kıyısının bulunduğu coğrafi bölgede, özellikle de Doğu Akdeniz bölgesinde son dönemde yaşanan önemli gelişmeler şunlardır;

  • Mısır, Fransa’dan iki adet Mistral tipi helikopter gemisi tedarik etmiştir.
  • İsrail, Almanya’dan SAAR6 tipi korvetleri ve havadan bağımsız tahrik sistemine sahip Dolphin tipi denizaltıları tedarik etmiştir
  • Rusya, Suriye’de deniz üssü kurmuştur ve bölgede gemileri bulunmaktadır.
  • ABD’den yola çıkan ve yüzlerce zırhlı ekipman taşıyan Patriot isimli gemi, Doğu Akdeniz’e giriş yapmıştır.
  • Güney Kıbrıs Rum Kesiminde Fransa, İngiltere, Rusya ve Avrupa Birliği’nin faydalandıkları deniz üsleri bulunmaktadır.
  • Bölge ülkelerinden bazılarının aralarında oluşturmaları beklenen ekonomik temelli birlik teorisi, henüz çok yeni bir girişim olsa bile bu yönde faaliyete geçirilecek bir paktın askeri kabiliyeti ya da organizasyonları da olması beklenmektedir.
  • Avrupa Birliği Sınır Güvenlik Birimi FRONTEX, bölgede çeşitli operasyonlar sürdürmektedir.

Bu gelişmelerden yola çıkarak şu sonuçlara varabiliriz;

1) Bölgenin, bölge temelli güvenlik anlayışı kavramı ortadan kalkmıştır ve global bir oyun sahasına dönüştüğü anlaşılmaktadır.

2) Bölgede olağan dışı bir silahlanma mevcuttur.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz rekabetinde güçlü bir oyuncu olabilmesi için uygun silah ve araç-teçhizat temin etmesi ve bu silah ve teçhizatın olabildiğince yerli kaynaklardan temin edilmesi, başarılı bir milli güvenlik sistemi için önemli bir gerekliliktir.

Sonuç olarak Türkiye’nin önemli bir ihtiyacını karşılayacak istihbarat gemisi Ufuk’un faaliyete başlayacak olması, uzun vadeli milli stratejiler için umut verici bir gelişme olmuştur.

Onur DİKMECİ
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
Dipnotlar

[1] Signals Intelligence Collection Ships of European Navies, http://www.navalanalyses.com/2015/01/naval-forces-5-signals-intelligence.htmlhttp://www.navalanalyses.com/2015/01/naval-forces-5-signals-intelligence.html, 17.01.2015

[2] Alfred Thayer Mahan, çev. A.Tunçer Büyükonat, Deniz Gücünün Tarihi Üzerine Etkisi 1660-1783, 2011, Grifin, İstanbul

[3] All Russian Intelligence Ships, http://russianships.info/eng/intelligence/

[4] Sinyal İstihbarat ile İlgili Ayrıntılı Bilgi İçin Bknz; Onur Dikmeci, Sinyal İstihbarat ve Türkiye’deki Mevcut Durum, http://sahipkiran.org/2019/01/28/sinyal-istihbarati/

[5] Basın Bültenleri, 09.02.2014

TSK DOSYASI /// Onur DİKMECİ : TÜRKİYE’NİN SINIRLARI DIŞINDA BULUNAN ASKERİ ÜSLERİ VE BUNDAN SONRASI İÇİN ÖNERİLER


Onur DİKMECİ : TÜRKİYE’NİN SINIRLARI DIŞINDA BULUNAN ASKERİ ÜSLERİ VE BUNDAN SONRASI İÇİN ÖNERİLER

Modern uluslararası güvenlik sisteminde devletler, ileriden savunma konsepti gereğince askeri misyonlar ve üsler aracılığıyla sınırların ötesinde bir güvenlik barikatı oluşturmaya çalışmaktadırlar. Türkiye, son yıllarda ileriden savunma konseptinin gereği olarak gerektiği zaman terör kuşaklarına müdahale ettiği gibi, askeri üs ve askerlerini farklı ülkelerde bulundurabilme teşebbüslerine de girişmiştir.

İleriden savunma konsepti uyarınca Türkiye, yurtdışındaki en büyük askeri üssünü Somali’de bulundurmaktadır. Somali’nin başkenti Mogadişu’da Türkiye tarafından yapılan Somali Harp Okulu ve Astsubay Okulu, 2017 yılında hizmete girmiştir. Aden Körfezi ve Hint Okyanusu ile çevrili coğrafi konumu, Somali’nin önemini artıran etmenlerden olmakla birlikte bu ülkede ayrıca ABD, Fransa, İngiltere ve Japonya’nın da askeri üsleri bulunmaktadır.

Türkiye’nin terör koridorunu engellemek için başlattığı Fırat Kalkanı Harekatı ve sonrasında devam ettirdiği Zeytin Dalı Harekatı ile bölgede Türk Silahlı Kuvvetlerine ait 12 adet gözlem noktası oluşturulmuş ve görevli Türk askeri sayısı 5.000 düzeyine çıkmıştır.

Suriye gibi Irak’ta da toprak genişletmek gibi ilkel ve tek yönlü prensipler yerine, güvenliğini tesis etmek için Başika Kampı ve civarında 2.500 civarında Türk askeri görev yapmaktadır.

Azerbaycan’da 1990’ların başında Genelkurmay’dan Tuğgeneral Zeki Durlanık öncülüğünde Azerbaycan askeri lisesi tesisi ve Azerbaycan ordusu eğitimine başlanmış, ancak Türkiye’nin o dönemdeki mevcut siyasi istikrarsızlıkları ve içsel bürokratik çatışmalar sebebiyle belli bir seviyeye gelememişti. Fakat izleyen yıllarda Azerbaycan ile ortak tatbikatlar devam ettirildiği gibi günümüzde yine bu ülkede 100 civarı Türk askeri varlığını sürdürmektedir.

Arnavutluk’ta 1997’de meydana gelen iç savaş sonrasında ülke yeniden toparlanma sürecine girmek istemiş, Türk Deniz Kuvvetleri ise Adriyatik kıyısındaki Paşalimanı Deniz Üssü’ne yerleşmiştir ve bu bölgede Türk askeri varlığı bulunmaktadır.

Afganistan’a müdahale sonrasında bu ülkede yer alan çok uluslu tugayda 2.000 civarında askerle Türkiye de bulunmaktadır.

Yine Kosova ve Bosna Hersek’te NATO ve EUFOR gereğince Türk askerleri görev almaktadır.

Son dönemde popüler olan konu ise Türkiye’nin Sudan’a bağlı Sevakin Adası’nda askeri üs kurma talebidir. Bu bölgede bir üssün hayata geçirilmesi önemlidir, çünkü Kızıldeniz ve Hicaz’dan gelebilecek tehlikelere karşı güvenliğin sağlanabildiği noktalardan birisi Sevakin’dir. Bugün Körfez petrolünün yarısından fazlasının Kızıldeniz’den taşınması ve Kızıldeniz’in Modern İpek Yolu projesinin deniz güzergâhlarından biri durumunda bulunması, Türkiye’nin isabetli adımını göstermektedir. Ayrıca Suudi Arabistan için tasarlanan global stratejiler arasında bu ülkenin üçlü bir yapı halinde pay edilmesi bulunmaktadır. Bu projelerde Hicaz bölgesi, otonom olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle Sevakin Adası kanalıyla Hicaz’a yakın olunması oldukça önemlidir.

Katar’ın, Suudi Arabistan’ın komşusu durumunda bulunması ve enerji nakil hatlarında bulunan konumu ile bu ülkedeki Türk askeri üssü varlığı önemini korumaktadır. Her ne kadar üs kapasitesi olan 4.000 asker mevcuduna ulaşılamasa bile, Katar’daki Türk üssü kanalıyla bölgedeki gelişmelere uzak kalmamak amaçlanmaktadır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunan Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın ise asker mevcudu 40.000 düzeyindedir. Bu rakamın tamamı, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olanları ifade etmez. Çünkü Kuzey Kıbrıs polis teşkilatı ve Sahil Güvenlik birimi de anılan komutanlığa bağlıdır. Fakat güvenlik komutanlığının komutanı mutlaka Türkiye’den atanmaktadır. Yardımcılığı ise Kuzey Kıbrıslı bir komutan tarafından üstlenilmiştir.

Diğer gelişmiş ülkelerin sınırları dışındaki mevcut askeri üslerinin gerekçeleri şöyledir:

  • Bulundukları ülkede askeri eğitim ve askeri modernizasyona katkıda bulunulması,
  • Bulundukları ülke aracılığıyla bölge operasyonlarının sürdürülmeleri,
  • Bulundukları ülkenin iç siyasetinde baskı mekanizması oluşturabilmek,
  • Bulundukları ülkede farklı başka ülkelerin askeri üs geliştirebilme kapasitelerini sabote edebilmek,
  • Bulundukları ülke vasıtasıyla mevcut ülke ve yakın coğrafyada askeri istihbarat toplayabilmek.

Türkiye’nin sınırları dışındaki özellikle Ortadoğu/Mezopotomya bölgesinde askeri üs geliştirme kapasitesi, kesinlikle Neo Osmanlı stratejisi olarak görülmemeli ve bu yönde lanse edilmemelidir. Çünkü bu durumun tarihi ve stratejik bakımından eksikliği bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu gerek başkentleri, gerek idari yapılanması ve fetih yönelmesi olarak Balkan/Rumeli Devleti’dir ve yalnızca Ortadoğu/Mezopotomya’ya yönelinmesinin Neo-Osmanlı Projesi altında değerlendirilmesi tarihi olarak doğru değildir. Stratejik olarak ise bu yönde bir tanım Büyük Selçuklu Devleti’nden beri kurumsal manada bölgede bulunan Türklerin varlığı üzerinden Arapları ürkütmekten başka bir işe yaramayacaktır. Her ne kadar milletler arasında ciddi sorunlar bulunmasa da, hem yöneticilerin telkinleri hem yersiz kaygılar, bölgede Türk karşıtlığını körükleyebileceği gibi Arap Devletleri’nin bir araya gelmeleri motivasyonunu da sağlayabilecektir.

Ayrıca Türkiye’nin birden fazla bölgede askeri operasyon mobilizasyonu çok mümkün değildir. O halde Türkiye’nin sınırları dışındaki askeri üs mevcudiyetleri, ideolojik jargonlardan tamamen uzak, bölgesel yayılmacılık yerine mevcut ülkelerle askeri işbirlikleri, askeri eğitimler ve askeri istihbarat tedarikine yönelik olmalıdır.

Türkiye’nin mevcut askeri misyonları ve üslerinin genel olarak Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Afrika bölgelerine yayıldıkları görülmektedir. Ancak bütün bu bölgelerde yine ciddi her ülkenin askeri üsleri bulunmaktadır. Örneğin Somali’nin resmi dini İslam ve bu ülkede yaşayanların %99’u Müslüman olmalarına rağmen Japonya’nın bile bu ülkede üssünün bulunması, Türkiye’nin güvenlik coğrafyasında önemli ülkelerin varlıklarını göstermektedir.

Türkiye bulunduğu ülkelerde mevcut konumunu korumak ve artırmak suretiyle yeni askeri üsleri faaliyete geçirebilme teşebbüslerini de göstermelidir. Mısır, İran ve Suudi Arabistan her daim Ortadoğu’nun en önemli üç ülkesi konumunda bulunmalarından ve Türkiye ile ilgili tarihsel ve sosyolojik sorunlu yapılarından dolayı Türkiye’nin bu önemli üç ülkede askeri üs bulundurabilme stratejisi çok gerçekçi görülemez.

O halde Türkiye’nin Bağdat Paktı’nda beraber yer aldığı ve benzer özellikler gösterdiği (etnik, dini-laik) Pakistan ile Barack Obama döneminde model Müslüman ülke olarak sunulan Endonezya ve akabinde Malezya teşebbüsleri yerinde ve gerçekçi olacaktır. Dikkat edilirse Türkiye, bu girişimlerle kapasitesini Güney Asya’ya yayma iradesini sergilemiş olacaktır. Asya Pasifik bölgesinde neredeyse her ülkenin birbirleriyle sınır anlaşmazlıkları ya da toprak taleplerinin bulunması da Türkiye açısından önem teşkil edebilir. Filipinler, Vietnam, Kore, Japonya seçenekleri de çoklu stratejinin gereği olarak ortaya koyulmalıdır. Çünkü zaten Bosna, Kosova, Irak, Azerbaycan; Türkiye’nin yakın saha coğrafyasıdır. Türkiye’nin bu ülkelerdeki askeri konumu önemlidir ancak ciddi bir dünya devleti olabilme gayreti ancak yakın kültürel havzanın bir parça ötesine geçebilmeyle mümkündür.

Türkiye’nin yeni projesi olarak gündeme getirdiği Kuzey Kıbrıs’ta bir deniz üssü kurma gayreti, oldukça önemlidir ancak her geçen gün bu hedef için geç kalınmaktadır. Çünkü burada bir üs kurabilme konusu, Rumların Güney Kıbrıs’ta Baf Üssü’nü kurabilmesinden sonra 2009 yılında gündeme getirilmişti. O günden itibaren yıllar geçtiği gibi Doğu Akdeniz’in stratejik öneminin her geçen gün artması, bu durumu mecbur hale getirmiştir.

Türkiye, Katar’da ve Sevakin Adası’nda üs kurma gayretini üstlendiğinde, kamuoyunda açıklamalarıyla yer alan kimi emekli generaller ve amiraller bu gayretleri olumsuz addetmişlerdi. Bu durum, güvenlik bürokrasisinden yetişenlerin bile kimi zaman ideolojik saplantılardan kurtulamadıklarını ispatlamıştı. “Türkiye’nin o ülkede ne işi var?” gibi bakış açıları, Büyük Devlet vizyonuyla asla bağdaşmayacak durumlardır.

Jeopolitik; coğrafyanın mevcut durumunun siyasi şartlar ve taleplere göre değerlemesi olduğundan, siyasetin dinamik mizacı her ülkenin konumunun zamanı geldiğinde önemli olacağını göstermektedir. Ayrıca günümüzde ulus mefhumları her ne kadar korunuyor olsa bile globalleşmenin getirdiği rüzgarlar yadsınamaz ve bir ülkedeki siyasi ekonomik problemler, hemen global ölçekte yayılma eğilimi göstermektedir. Demek ki global ölçeğin takibi, ülkelerin mümkün olduğunca takibiyle mümkündür.

Türkiye’nin iyi niyetli teşebbüsleri, global stratejisini güncellemesi ve askeri sivil işbirliği önemli olsa bile farklı ülkelerde askeri üs kurabilme teşebbüsü, yalnızca kendisi ve hedef ülke ile sınırlı olmamakta, hedef ülkenin temasta bulunduğu başka ülkelerle de ilgili bulunmaktadır. Örneğin, Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri; Katar’a yönelik abluka uyguladıklarında, 13 maddelik bir yaptırım listesi önermişler ve bu maddelerden birisini Türkiye’nin Katar’da bulunan askeri üssünün kapatılması olarak belirlemişlerdi. İşte bu durumdan yola çıktığımız takdirde Katar’da Türkiye’nin bir üs sahibi olması, yalnızca bu iki ülkenin meselesi ile alakalı değildir ve farklı ülkelerde bu duruma müdahil olmuşlardır. Bu durumda Türkiye’nin müdahil olan ülkeleri ikna etmesi ya da Katar’ı kendi stratejisi doğrultusunda motive etmesi beklenir.

Vardığımız sonuç; askeri üslerin varlıklarının ülkelerin ileriden savunma konseptleri dahilinde gerekli olmalarının yanında, askeri üs dağılımının artmasının ülkelerin askeri misyon ve stratejileriyle sınırlı olmadığıdır. Bu durumda yumuşak güç mekanizmaları, ülkelerin imajları ve ülkelerin dışişleri bakanlıkları önem kazanmaktadır.

Örneğin Çad’ın ya da Brunei’nin güvenlik konsepti ne kadar ciddi olsa bile farklı ülkelerde askeri üs sahibi olmaları mümkün değildir. Çünkü hedef ülkeleri bu yönde ikna edebilecek doneleri mevcut değildir.

Bir ülkenin mevcut askeri kültürü, askeri donanımı, savunma sanayii, caydırıcılık kapasitesi, ekonomik büyüklüğü, coğrafi konumu ya da coğrafyayı verimli biçimde kullanabilme yeteneği; farklı ülkeler için cazibe merkezi olarak algılanabileceği gibi bu model ülkenin hedef ülkelerde askeri üs kurabilme teşebbüsünün de zaruri olarak algılanmasına sebebiyet verecektir.

Türkiye’nin savunma sanayii atılımının yanında, şu anda tek parça görülen sivil asker işbirliği ve sınır ötesi kararlılığı, kendisi için bir avantaj olmasına rağmen, ordu bünyesinde gerçekleştirilen kurumsal değişimlerin belirsizlikleri, inovasyon ve patent teşebbüslerinin yeterli seviyelere ulaşamaması ve aynı anda farklı coğrafyalarda operasyon yürütülebilme kabiliyetine alışkın olunmaması ise dezavantajları arasındadır. Bütün bunlara rağmen saptanan amaçlar doğrultusunda hareket edilip noksanlıklar zamanında belirlenir ve giderilirse, 2020’li yıllarda pek çok farklı ülkede Türk Askeri Üsleri inşa edilebilecek ve modern stratejinin gereği olarak ileriden savunma konsepti uygulanabilecektir.

Onur DİKMECİ
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

KİTAP TAVSİYESİ : DEVLET AKLI /// YAZAR : ONUR DİKMECİ


KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Devlet Aklı, Türkiye’nin maruz kaldığı iç ve dış tehditlerle bu tehditlere yönelik çözüm yöntemlerinin saptanmalarının yanında güncel ulusal – uluslararası politik gelişmeleri Türkiye minvalinde değerlendiren, alternatif milli güvenlik kitabıdır. Politika ve güvenlik stratejileri ile ilgilenenler veya alanlarında uzman askeri ve sivil kişiler için hazırlanmış Devlet Aklı’ndan bazı başlıklar:

• Brezilya, Gambiya, İzlanda, Türkiye askeri ve siyasi darbeleri benzerlikleri

• İç savaş senaryoları

• Ege Ordusu ve Jandarma’nın lobiler nezdinde istenilen yeni misyonları

• Alternatif Türk-Yahudi İlişkileri

• Kamuoyunun gözünden kaçan 2008 Türk Siyasi Krizi

• Özelleşen Ordular ve Türkiye

• Başkanlık süreci ve sonrasının ulusal güvenlik bakımından değerlendirilmesi

• Diplomatik Katar kuşatması, Türkiye-Ortadoğu ilişkileri

• Sri Lanka terörle mücadelesi ve Türkiye karşılaştırması

• Türkiye’nin federatif büyüme stratejileri

• Türkiye – ABD ilişkileri ve daha fazlası…

DEVLET AKLI NEDİR? TÜRKİYE’DE İLK DEFA HER SİYASİ GÖRÜŞTEN UZAK BİÇİMDE STRATEJİK DÜŞÜNME VE GÜVENLİK STRATEJİLERİ KİTABI YAZILDI

Türkiye’de son yıllarda yaşanılan tartışmaların başında ”Devlet Aklı” mefhumu gelmektedir. Devlet Aklı nedir? Gerçekten Devlet’in aklı ve bu aklın uygulayıcıları var mıdır? Bu sorulara yanıt aramak pek gizemli ve ilgi çekici fantastik siyaset kavramının kalın harflerle atılmış başlığı olabilir. Fantastik siyaset, Dünya ve Türkiye literatüründe ilk defa tarafımızdan kullanılan bir kavramdır. Politikanın, teorik temel, güncel gelişmeler ve uluslararası bağlantılardan tamamıyla soyutlanmış biçimde kitleleri motive edici fakat bir o kadarda zarar verici çaba ve çalışmaları içeren öğretiyi tanımlamak için kullanılmaktadır.

Akıl Oyunu ve Stratejik Düşünme bir sanattır şu halde Komplo Teorileri de ciddi bilgiler ve analizler içeren bu üçlemenin bir dalıdır. Fantastik Siyaset ise, komplo teorilerinden tamamen farklı olarak analizler ya da bilgi iskeleti üzerine inşa edilmiş bir kavram yerine duyulmak istenilenleri gündeme taşıyan, bu oranda iltifat alan, iltifattan beslendikçe gayrı rasyonellik katsayısı artan çarpık bir uğraştır. Bu kavramı bu denli tanımladıktan sonra Devlet Aklı mefhumuna yeniden dönebiliriz.

Devlet Aklı ve uygulayıcıları şu anda bizleri çok ilgilendirmeyen hususlardır. Bunun yerine bir devletin ulusal ve uluslararası her gelişmede nasıl davranması gerektiği gibi temel sorulara aranan her cevap gerçek devleti anlamanın yanında analiz kabiliyetini geliştiren faydalı bir uğraş olacaktır.

Bu sebeple Türkiye’de asker sivil ilişkileri, darbeler, Türkiye’nin jeopolitik konumu ve bu konumun sağlayacağı olumlu olumsuz her vaka, Türkiye’de yaşanan siyasi ve sosyal gelişmelerin farklı başka ülkelerdeki gelişmelerle kıyaslanmaları ve çıkarımlarda bulunulması, Türkiye’nin bölgesel potansiyeli ve bu potansiyeli yaşatabilme gayreti gibi pekçok başlık siyasi görüşten uzak Türkiye menfaatinde yorumlanarak Devlet Aklı isimli bir kitapta okuyucuya ve gelecek nesillere sunulmuştur. Bu sanal sosyal platformun amacı ise kitap, kitap içeriği, kitabın devamı niteliğindeki çalışmaların şimdiden oluşturulabilmesi için gerekli tartışma ve analizlerin gerektiğinde yapılabilmesinin sağlanmasıdır.