TSK DOSYASI /// Onur DİKMECİ : TÜRKİYE’NİN SINIRLARI DIŞINDA BULUNAN ASKERİ ÜSLERİ VE BUNDAN SONRASI İÇİN ÖNERİLER


Onur DİKMECİ : TÜRKİYE’NİN SINIRLARI DIŞINDA BULUNAN ASKERİ ÜSLERİ VE BUNDAN SONRASI İÇİN ÖNERİLER

Modern uluslararası güvenlik sisteminde devletler, ileriden savunma konsepti gereğince askeri misyonlar ve üsler aracılığıyla sınırların ötesinde bir güvenlik barikatı oluşturmaya çalışmaktadırlar. Türkiye, son yıllarda ileriden savunma konseptinin gereği olarak gerektiği zaman terör kuşaklarına müdahale ettiği gibi, askeri üs ve askerlerini farklı ülkelerde bulundurabilme teşebbüslerine de girişmiştir.

İleriden savunma konsepti uyarınca Türkiye, yurtdışındaki en büyük askeri üssünü Somali’de bulundurmaktadır. Somali’nin başkenti Mogadişu’da Türkiye tarafından yapılan Somali Harp Okulu ve Astsubay Okulu, 2017 yılında hizmete girmiştir. Aden Körfezi ve Hint Okyanusu ile çevrili coğrafi konumu, Somali’nin önemini artıran etmenlerden olmakla birlikte bu ülkede ayrıca ABD, Fransa, İngiltere ve Japonya’nın da askeri üsleri bulunmaktadır.

Türkiye’nin terör koridorunu engellemek için başlattığı Fırat Kalkanı Harekatı ve sonrasında devam ettirdiği Zeytin Dalı Harekatı ile bölgede Türk Silahlı Kuvvetlerine ait 12 adet gözlem noktası oluşturulmuş ve görevli Türk askeri sayısı 5.000 düzeyine çıkmıştır.

Suriye gibi Irak’ta da toprak genişletmek gibi ilkel ve tek yönlü prensipler yerine, güvenliğini tesis etmek için Başika Kampı ve civarında 2.500 civarında Türk askeri görev yapmaktadır.

Azerbaycan’da 1990’ların başında Genelkurmay’dan Tuğgeneral Zeki Durlanık öncülüğünde Azerbaycan askeri lisesi tesisi ve Azerbaycan ordusu eğitimine başlanmış, ancak Türkiye’nin o dönemdeki mevcut siyasi istikrarsızlıkları ve içsel bürokratik çatışmalar sebebiyle belli bir seviyeye gelememişti. Fakat izleyen yıllarda Azerbaycan ile ortak tatbikatlar devam ettirildiği gibi günümüzde yine bu ülkede 100 civarı Türk askeri varlığını sürdürmektedir.

Arnavutluk’ta 1997’de meydana gelen iç savaş sonrasında ülke yeniden toparlanma sürecine girmek istemiş, Türk Deniz Kuvvetleri ise Adriyatik kıyısındaki Paşalimanı Deniz Üssü’ne yerleşmiştir ve bu bölgede Türk askeri varlığı bulunmaktadır.

Afganistan’a müdahale sonrasında bu ülkede yer alan çok uluslu tugayda 2.000 civarında askerle Türkiye de bulunmaktadır.

Yine Kosova ve Bosna Hersek’te NATO ve EUFOR gereğince Türk askerleri görev almaktadır.

Son dönemde popüler olan konu ise Türkiye’nin Sudan’a bağlı Sevakin Adası’nda askeri üs kurma talebidir. Bu bölgede bir üssün hayata geçirilmesi önemlidir, çünkü Kızıldeniz ve Hicaz’dan gelebilecek tehlikelere karşı güvenliğin sağlanabildiği noktalardan birisi Sevakin’dir. Bugün Körfez petrolünün yarısından fazlasının Kızıldeniz’den taşınması ve Kızıldeniz’in Modern İpek Yolu projesinin deniz güzergâhlarından biri durumunda bulunması, Türkiye’nin isabetli adımını göstermektedir. Ayrıca Suudi Arabistan için tasarlanan global stratejiler arasında bu ülkenin üçlü bir yapı halinde pay edilmesi bulunmaktadır. Bu projelerde Hicaz bölgesi, otonom olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle Sevakin Adası kanalıyla Hicaz’a yakın olunması oldukça önemlidir.

Katar’ın, Suudi Arabistan’ın komşusu durumunda bulunması ve enerji nakil hatlarında bulunan konumu ile bu ülkedeki Türk askeri üssü varlığı önemini korumaktadır. Her ne kadar üs kapasitesi olan 4.000 asker mevcuduna ulaşılamasa bile, Katar’daki Türk üssü kanalıyla bölgedeki gelişmelere uzak kalmamak amaçlanmaktadır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunan Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın ise asker mevcudu 40.000 düzeyindedir. Bu rakamın tamamı, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olanları ifade etmez. Çünkü Kuzey Kıbrıs polis teşkilatı ve Sahil Güvenlik birimi de anılan komutanlığa bağlıdır. Fakat güvenlik komutanlığının komutanı mutlaka Türkiye’den atanmaktadır. Yardımcılığı ise Kuzey Kıbrıslı bir komutan tarafından üstlenilmiştir.

Diğer gelişmiş ülkelerin sınırları dışındaki mevcut askeri üslerinin gerekçeleri şöyledir:

  • Bulundukları ülkede askeri eğitim ve askeri modernizasyona katkıda bulunulması,
  • Bulundukları ülke aracılığıyla bölge operasyonlarının sürdürülmeleri,
  • Bulundukları ülkenin iç siyasetinde baskı mekanizması oluşturabilmek,
  • Bulundukları ülkede farklı başka ülkelerin askeri üs geliştirebilme kapasitelerini sabote edebilmek,
  • Bulundukları ülke vasıtasıyla mevcut ülke ve yakın coğrafyada askeri istihbarat toplayabilmek.

Türkiye’nin sınırları dışındaki özellikle Ortadoğu/Mezopotomya bölgesinde askeri üs geliştirme kapasitesi, kesinlikle Neo Osmanlı stratejisi olarak görülmemeli ve bu yönde lanse edilmemelidir. Çünkü bu durumun tarihi ve stratejik bakımından eksikliği bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu gerek başkentleri, gerek idari yapılanması ve fetih yönelmesi olarak Balkan/Rumeli Devleti’dir ve yalnızca Ortadoğu/Mezopotomya’ya yönelinmesinin Neo-Osmanlı Projesi altında değerlendirilmesi tarihi olarak doğru değildir. Stratejik olarak ise bu yönde bir tanım Büyük Selçuklu Devleti’nden beri kurumsal manada bölgede bulunan Türklerin varlığı üzerinden Arapları ürkütmekten başka bir işe yaramayacaktır. Her ne kadar milletler arasında ciddi sorunlar bulunmasa da, hem yöneticilerin telkinleri hem yersiz kaygılar, bölgede Türk karşıtlığını körükleyebileceği gibi Arap Devletleri’nin bir araya gelmeleri motivasyonunu da sağlayabilecektir.

Ayrıca Türkiye’nin birden fazla bölgede askeri operasyon mobilizasyonu çok mümkün değildir. O halde Türkiye’nin sınırları dışındaki askeri üs mevcudiyetleri, ideolojik jargonlardan tamamen uzak, bölgesel yayılmacılık yerine mevcut ülkelerle askeri işbirlikleri, askeri eğitimler ve askeri istihbarat tedarikine yönelik olmalıdır.

Türkiye’nin mevcut askeri misyonları ve üslerinin genel olarak Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Afrika bölgelerine yayıldıkları görülmektedir. Ancak bütün bu bölgelerde yine ciddi her ülkenin askeri üsleri bulunmaktadır. Örneğin Somali’nin resmi dini İslam ve bu ülkede yaşayanların %99’u Müslüman olmalarına rağmen Japonya’nın bile bu ülkede üssünün bulunması, Türkiye’nin güvenlik coğrafyasında önemli ülkelerin varlıklarını göstermektedir.

Türkiye bulunduğu ülkelerde mevcut konumunu korumak ve artırmak suretiyle yeni askeri üsleri faaliyete geçirebilme teşebbüslerini de göstermelidir. Mısır, İran ve Suudi Arabistan her daim Ortadoğu’nun en önemli üç ülkesi konumunda bulunmalarından ve Türkiye ile ilgili tarihsel ve sosyolojik sorunlu yapılarından dolayı Türkiye’nin bu önemli üç ülkede askeri üs bulundurabilme stratejisi çok gerçekçi görülemez.

O halde Türkiye’nin Bağdat Paktı’nda beraber yer aldığı ve benzer özellikler gösterdiği (etnik, dini-laik) Pakistan ile Barack Obama döneminde model Müslüman ülke olarak sunulan Endonezya ve akabinde Malezya teşebbüsleri yerinde ve gerçekçi olacaktır. Dikkat edilirse Türkiye, bu girişimlerle kapasitesini Güney Asya’ya yayma iradesini sergilemiş olacaktır. Asya Pasifik bölgesinde neredeyse her ülkenin birbirleriyle sınır anlaşmazlıkları ya da toprak taleplerinin bulunması da Türkiye açısından önem teşkil edebilir. Filipinler, Vietnam, Kore, Japonya seçenekleri de çoklu stratejinin gereği olarak ortaya koyulmalıdır. Çünkü zaten Bosna, Kosova, Irak, Azerbaycan; Türkiye’nin yakın saha coğrafyasıdır. Türkiye’nin bu ülkelerdeki askeri konumu önemlidir ancak ciddi bir dünya devleti olabilme gayreti ancak yakın kültürel havzanın bir parça ötesine geçebilmeyle mümkündür.

Türkiye’nin yeni projesi olarak gündeme getirdiği Kuzey Kıbrıs’ta bir deniz üssü kurma gayreti, oldukça önemlidir ancak her geçen gün bu hedef için geç kalınmaktadır. Çünkü burada bir üs kurabilme konusu, Rumların Güney Kıbrıs’ta Baf Üssü’nü kurabilmesinden sonra 2009 yılında gündeme getirilmişti. O günden itibaren yıllar geçtiği gibi Doğu Akdeniz’in stratejik öneminin her geçen gün artması, bu durumu mecbur hale getirmiştir.

Türkiye, Katar’da ve Sevakin Adası’nda üs kurma gayretini üstlendiğinde, kamuoyunda açıklamalarıyla yer alan kimi emekli generaller ve amiraller bu gayretleri olumsuz addetmişlerdi. Bu durum, güvenlik bürokrasisinden yetişenlerin bile kimi zaman ideolojik saplantılardan kurtulamadıklarını ispatlamıştı. “Türkiye’nin o ülkede ne işi var?” gibi bakış açıları, Büyük Devlet vizyonuyla asla bağdaşmayacak durumlardır.

Jeopolitik; coğrafyanın mevcut durumunun siyasi şartlar ve taleplere göre değerlemesi olduğundan, siyasetin dinamik mizacı her ülkenin konumunun zamanı geldiğinde önemli olacağını göstermektedir. Ayrıca günümüzde ulus mefhumları her ne kadar korunuyor olsa bile globalleşmenin getirdiği rüzgarlar yadsınamaz ve bir ülkedeki siyasi ekonomik problemler, hemen global ölçekte yayılma eğilimi göstermektedir. Demek ki global ölçeğin takibi, ülkelerin mümkün olduğunca takibiyle mümkündür.

Türkiye’nin iyi niyetli teşebbüsleri, global stratejisini güncellemesi ve askeri sivil işbirliği önemli olsa bile farklı ülkelerde askeri üs kurabilme teşebbüsü, yalnızca kendisi ve hedef ülke ile sınırlı olmamakta, hedef ülkenin temasta bulunduğu başka ülkelerle de ilgili bulunmaktadır. Örneğin, Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri; Katar’a yönelik abluka uyguladıklarında, 13 maddelik bir yaptırım listesi önermişler ve bu maddelerden birisini Türkiye’nin Katar’da bulunan askeri üssünün kapatılması olarak belirlemişlerdi. İşte bu durumdan yola çıktığımız takdirde Katar’da Türkiye’nin bir üs sahibi olması, yalnızca bu iki ülkenin meselesi ile alakalı değildir ve farklı ülkelerde bu duruma müdahil olmuşlardır. Bu durumda Türkiye’nin müdahil olan ülkeleri ikna etmesi ya da Katar’ı kendi stratejisi doğrultusunda motive etmesi beklenir.

Vardığımız sonuç; askeri üslerin varlıklarının ülkelerin ileriden savunma konseptleri dahilinde gerekli olmalarının yanında, askeri üs dağılımının artmasının ülkelerin askeri misyon ve stratejileriyle sınırlı olmadığıdır. Bu durumda yumuşak güç mekanizmaları, ülkelerin imajları ve ülkelerin dışişleri bakanlıkları önem kazanmaktadır.

Örneğin Çad’ın ya da Brunei’nin güvenlik konsepti ne kadar ciddi olsa bile farklı ülkelerde askeri üs sahibi olmaları mümkün değildir. Çünkü hedef ülkeleri bu yönde ikna edebilecek doneleri mevcut değildir.

Bir ülkenin mevcut askeri kültürü, askeri donanımı, savunma sanayii, caydırıcılık kapasitesi, ekonomik büyüklüğü, coğrafi konumu ya da coğrafyayı verimli biçimde kullanabilme yeteneği; farklı ülkeler için cazibe merkezi olarak algılanabileceği gibi bu model ülkenin hedef ülkelerde askeri üs kurabilme teşebbüsünün de zaruri olarak algılanmasına sebebiyet verecektir.

Türkiye’nin savunma sanayii atılımının yanında, şu anda tek parça görülen sivil asker işbirliği ve sınır ötesi kararlılığı, kendisi için bir avantaj olmasına rağmen, ordu bünyesinde gerçekleştirilen kurumsal değişimlerin belirsizlikleri, inovasyon ve patent teşebbüslerinin yeterli seviyelere ulaşamaması ve aynı anda farklı coğrafyalarda operasyon yürütülebilme kabiliyetine alışkın olunmaması ise dezavantajları arasındadır. Bütün bunlara rağmen saptanan amaçlar doğrultusunda hareket edilip noksanlıklar zamanında belirlenir ve giderilirse, 2020’li yıllarda pek çok farklı ülkede Türk Askeri Üsleri inşa edilebilecek ve modern stratejinin gereği olarak ileriden savunma konsepti uygulanabilecektir.

Onur DİKMECİ
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

EĞİTİM DOSYASI : İmam Hatipler, tarikat okul ve yurtları ne olacak ?? /// İŞTE VATAN PARTİSİ’NİN ÇÖZÜM ÖNERİSİ


İmam Hatipler, tarikat okul ve yurtları ne olacak ??

Turkce harf sorunu olanlar icin baglanti:
LİNK : http://aliserdarbolat.blogspot.com/2018/06/imam-hatipler-tarikat-okul-ve-yurtlar.html


Ali Serdar Bolat & 6 Haziran 2018

Muhalefetten tık yok.İmam Hatip, tarikat okulu ve yurdu gibi sorunlar umurlarında bile değil.

İşte Vatan Partisi farkı:

Vatan Partisi Seçim Bildirgesi 2018 (özet)

Madde 60:
Cumhuriyet Devrimi Kanunları’na göre yasa dışı olan tarikatlara ve vakıflara ait okullar ve yurtlar ile bütün özel okullar ve özeleğitim kurumları kamulaştırılarak Öğretimin Birliği sağlanacaktır.

Milli Eğitim Bakanlığı Matbaası yeniden açılarak eğitim malzemeleriburada basılacaktır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilen eğitimle ilgili yetkiler MilliEğitim Bakanlığı’na devredilecektir.

+

Madde 59:
İmam Hatip Okulları imam ve din adamı ihtiyacını karşılayacak sayıya indirilecektir. 40 İmam Hatip Okulu yeterlidir. Okullardakız – erkek ayrımına son vereceğiz.6 yaşında başlayan zorunlu temel eğitim kesintisiz 13 yıl olacaktır.

+

Madde 70:
Anaokulundan üniversite sonuna kadar eğitim ve öğretim diliTürkçe olacaktır.

+

Madde 57:
Anayasa’daki Devrim Kanunları uygulanacak.Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir. Devlet ve yoplum hayatıdin kurallarına göre düzenlenemez.Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar ülkesi olamaz.Ülkemiz etnik bölücülüğe, mezhep ayrımcılığına, cemaat vetarikat sultasına teslim edilemez.

+

Seçim Bildirgesinin tamamı:
LİNK : http://vatanpartisi.org.tr/genel-merkez/temel-belgeler/vatan-partisi-secim-bildirgesi-26769

+

Bizi Ergenekon’a hapsettiler. Türkiye’yi bölmek için.Ve şimdi Egenekon’dan çıkıyoruz. Türkiye’yi birleştireceğiz.

Bizi Ergenekon’a hapsettiler, Cumhuriyet’i yıkmak için.Türkiye’yi şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar, cemaatler ülkesihaline getirmek için.

Şimdi Ergenekon’dan çıkıyoruz. Cemaatlerin, tarikatların kökünü kazıyacağız.Cumhuriyet’i ayağa kaldıracağız.

Şu anda Ergenekon’dan çıktığımız yerdeyiz.Kınından çıkmış bir kılıç gibiyiz.Atatürk Devrimi’ni kesin sonuçlarına ulaştıracağız.

Doğu Perinçek’in Silivri’nin yıkılan duvarları önünde yaptığı konuşma.10 Mart 2014. 5 dakika süreli video kaydı:

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=omB1RylDl4c

İSTİHBARAT DOSYASI /// Salih DEMİR : Türkiye’deki İstihbarat Yapısının Analizi ve Öneriler


Salih DEMİR : Türkiye’deki İstihbarat Yapısının Analizi ve Öneriler

İstihbaratın Önemi;

İstihbarat, başta devletler olmak üzere tüm organizasyonlar için hayati önemi haizdir. Bir organizasyonu bir vücut olarak tasvir edecek olursak, istihbaratın bu vücudun gözünü, kulağını ve hatta beynini, teşkil ettiğini ileri sürmek aşırı iddialı bir yaklaşım olmayacaktır.

Hal böyle iken emekli bir istihbarat subayı olarak meslek hayatım boyunca; TSK başta olmak üzere Devletimizin kurumlarının istihbaratın önemini yeteri kadar kavrayamadığını, bunun için yeterli kaynak ve çaba harcamadığını gözlemlediğimi üzülerek belirtmek durumundayım.

Bu tespitin uzun yıllardır, bu işlerle görevli ve meşgul olanlar tarafından bilinmesine, rapor edilmesine ve hatta yıkıcı sonuçları görülmesine rağmen, karar vericilerin çeşitli gerekçelerle bu yöndeki istek ve talepleri anlamadıkları ve/veya ciddiye almadıkları görülmektedir.

Esasen ulusların istihbarat servislerine verdikleri isimler istihbarat konusuna bakış açılarını da yansıtmaktadır.

Bu kapsamda İstihbarat teşkillerini batılılar Zeka (Intelligence), Ruslar Güvenlik, Araplar haberleşme (Muhaberat) kelimeleri ile isimlendirmişlerdir.

Yani batılılar işin içine zekâyı katarak tüm dünyaya hükmedecek bilginin peşine düşmüş, Ruslar dışarıdan gelecek tehditleri o kadar önemsemiş ki olayı sadece güvenlik boyutu ile ele almış, Araplar ise iç tehditleri öne alarak kendi halkı hakkında haber almayı yeterli görmüşlerdir.

Peki biz Türkler? Arapların haber alma kelimesi olan istihbaratı kullanmakta, bu konuyla ilgilenen kurumlarımızı kendi dilimizden bir kelime ile isimlendirememekteyiz. Yani bu işi kendi dilimizde isim vermeye değecek bir uğraş olarak dahi görmemekteyiz.

15 Temmuz İstihbarat İlişkisi;

15 Temmuz darbe girişimi de esasen istihbarat zafiyetinden kaynaklanmıştır. Bu girişim sonuçları itibarı ile o kadar yıkıcı olmuştur ki bir gecede tüm kurumların çöküşüne zemin hazırlamış ve Türkiye Cumhuriyetinin 90 yılda ilmek ilmek ördüğü imajına onarılamaz yaralar açmıştır.

15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nun, ‘istihbarat makamları arasında koordinasyonun yeterli olmadığı ve mevcut kurumsal istihbarat yapısının ihtiyaçları tam itibariyle karşılamadığı görülmektedir’ yönündeki tespitini gördüğümüzde, sorunun çözümüne yönelik bazı adımlar atılabileceğine ilişkin umutlar doğmuştur.

Ancak, Olağanüstü Hal Kanunu çıkarılarak karar süreçleri hızlandırılmış olmasına rağmen, askeri hastaneleri, okulları, mahkemeleri bir gecede lağıv eden Hükümetin, istihbarat yapılarını değiştirmek bir kenara kadrolarına bile dokunma gereği duymadığını görmekte ve bu durumu izah etmekte güçlük çekmekteyiz.

İstihbarat Açısından Zafiyet Alanları;

Tüm bunlara rağmen, edindiğimiz tecrübeler ışığında, işlevsel bir istihbarat yapısının nasıl olabileceğine ilişkin öneri ve tespitlerimizi bu çalışmada sunmayı hedeflemekteyiz.

Bu kapsamda öncelikle mevcut zafiyetleri belirlemekte yarar vardır. Bu arızaları üç ana başlıkta toplayabiliriz;

– Tehditlerdeki değişimi ve öncelikleri belirleyememek,

– Kurumsal yetersizlikler,

– Bilginin zamanında ve yeteri kadar paylaşılamaması,

– Tehditlerdeki değişimi ve öncelikleri belirleyememek,

SSCB’nin dağılması ve buna bağlı olarak soğuk savaş döneminin sonlanması, 11 Eylül saldırıları, bilgi teknolojilerinde yaşanan gelişmeler gibi dünyada dengeleri bozan olaylar, doğal olarak tehditlerin de şekil ve mahiyetlerinin değişmesine yol açmakta, bulunduğumuz coğrafya itibariye ülkemiz bu değişimden doğrudan etkilenmektedir.

Tehditlerdeki değişimler, ülkenin başta istihbarat olmak üzere stratejik kurumlarının yeniden yapılandırılması ihtiyacını doğurmakta, ancak ülkemizin bu değişim zorlamalarını zamanında anlama ve tedbir alma yönünde yeterli olamadığı izlenmektedir.

Bu nedenle 1984 yılında PKK olayı yeteri kadar anlaşılamadı ve tedbir alınmadı, 11 Eylül sonrası yaşanabilecekler öngörülemedi ve gerekenler yapılamadı, son olarak da FETÖ Darbesi göz göre göre yaşandı.

Tehditleri belirleme ve kurumlara yön verme açısından sorumlu yapı MGK’dır ve onun yayınladığı Kırmızı Kitap (Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi) rehber dokümandır. Ancak MGK’nın bu konuda uygun bir yapılanmaya sahip olmadığı, personelinin sayısal olarak yetersiz kaldığı, diğer kurumlar tarafından bilgi yönünden yeteri kadar desteklenmediği görülmektedir. Bu nedenle o dönemde güçlü kurum hangisi ise (bir dönem TSK şimdilerde muhtemelen MİT) onun yönlendirmesine ve bakış açısına tabi kalmakta, kapsayıcı ve özgün bir çalışma yapamamaktadır.

Bu açıdan bakıldığında, MGK Genel Sekreterliği diğer kurumlar üzerindeki etkisi artırılmış, ihtiyaç duyulan nitelikte ve sayıda personele sahip bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu türden bir yapı kurulması halinde, diğer kurumların yapısal hastalıkları ve görev tanımları da bu kurum tarafından belirlenebilecek ve doğru istikamete yönlendirilebileceklerdir.

Kurumsal yetersizlikler;

Türkiye’de istihbarat faaliyetlerinin çatı kuruluşu Milli İstihbarat Teşkilatı’dır. MİT hem iç hem de dış tehditlere yönelik istihbarat faaliyetleri icra etmektedir.

İç ve dış istihbarat faaliyetlerinin aynı çatı altında sürdürülmesi önemli bir zafiyet yaratmaktadır. Zira, Türkiye’de bölücüler, irticacılar ve son dönemde de FETÖ gibi bir çok iç tehdit bulunmaktadır. Bu nedenle iç istihbarat faaliyetlerinde bir olayın atlanması istihbarat çalışanlarına ağır bir şekilde fatura edilir veya bu alanda yapılan bir başarı çok yüksek düzeyde ödüllendirilir. Bunun aksine dış istihbaratta yapılan bir hatanın cezası veya başarının ödülü aynı derecede söz konusu olmaz. Bu iklim, MİT başta olmak üzere istihbarat teşkillerinin insan ve mali kaynağının önemli bir kısmını bu alana teksif etmesine yol açmakta ve iç istihbaratta hata yapmamak üzerine kurulu bir anlayış gelişmektedir.

Bu anlayış dışa karşı bir körlük oluşturmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, hemen yanı başımızda yaşanan Suriye krizinde dönemin Başbakanının “bu iş üç ayda biter” fikrine inanmasının ve tedbirlerini bu yönde gerçekleşmesinin önemli nedenlerinden birini de muhtemeldir ki kendisine sunulan yetersiz istihbarat değerlendirmeleri teşkil etmiştir.

Bu örnekten devam edecek olursak, esasen dışa dönük körlükten kaynaklanan bu zafiyet içerde de önemli sonuçlar yaratmış, yapılan hata içte ve dışta önemli maliyetlere yol açmıştır.

İşi sadece dış istihbarat olacak bir teşkil bulunması halinde, bu kurum kendisine ayrılacak tüm kaynakları başka hiç bir önceliği olamayacağı için ve varlığının yüklediği zorunluluk nedeniyle dış istihbarat alanında, şimdikine nazaran daha verimli sonuçlara alacaktır. Esasen tüm gelişmiş ülkelerde de yapılanma bu şekildedir. ABD’de CIA/FBI, İngiltere’de MI5/MI6, İsrail’de MOSSAD /Şin-Bet iç ve dış istihbaratı ayrı ayrı icra eden kurumlardır.

Peki herkes tarafından bilinen, dillendirilen, önerilen bu yapılanma neden Türkiye’de hayata geçirilememektedir. Kanımca bunun en önemli gerekçesi, olabilecek yeni bir düzenlemede iç istihbarat teşkilatının çekirdeğini oluşturması muhtemel Emniyet ve jandarma İstihbaratının yıpranmış, kimileri tarafından da yozlaşmış görülen durumuna olan güvensizliktir.

Ancak, kurumların mevcut durumlarındaki zafiyetlerden endişe edilerek doğru yönde adım atılmamasının sonuçlarının da her geçen gün arttığını ve tedbirin bir an önce alınmasın gerektiğinin de bilinmesi lazımdır.

MİT’in yapısındaki diğer bir zafiyet alanı da, devletin kurumlarında görev alacak tüm personelin güvenilirliğinin tespitini de kurumun görevleri arasında yer almasıdır. Bu görev yüksek bürokrattan en alt düzeyde memura, generalden, yükümlülüğünü yerine getiren ere, rektörden araştırma görevlisine kadar hemen hemen herkesi kapsayan bir çerçevede olduğundan, MİT’in kaynaklarını ve enerjisini tüketen bir mahiyet arz etmektedir. Bu alanda yapılacak şey ise konuyla ilgili yeni bir yapılanmaya gidilmesi ve eş zamanlı olarak işin kapsamının daraltılması ve devletin öncelikle vatandaşına güvenen bir anlayışı geliştirilmesi olacaktır.

TSK başta olmak üzere diğer kurumlardaki istihbarat birimleri de kapsamlı ve dışarıdan yapılacak bir çalışmayla yeniden yapılandırılmalı, görev tanımları ve yetkileri net olarak ortaya konulmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde FETÖ darbesi sonrasında dile getirilen “yetkimiz olmadığı için böyle oldu” türünden anlamsız yakınmalar sürecek, farklı kurumlarda mükerrer faaliyetler sürdürülecektir.

Bilgi paylaşımı zafiyetleri;

Bu husus ne Türkiye’ye ne de TSK’ya has bir sorundur. Bu problemin önemli bir kısmı istihbarat teşkilleri için evrensel niteliktedir ve işin doğasından kaynaklanmaktadır.

Önemli bir haber kaynağını elde bulundurmaya devam etmeyi planlayan bir istihbarat teşkili, bu kaynaktan gelen bilgilerin bazılarını, kaynağın deşifre olmasından endişe ederek, başka kurumlarla paylaşmaktan kaçınabilir. Veya büyük bir haber toplama operasyonun ortalarında elde edilen bir bilgiyi, operasyona zarar verebileceği düşüncesiyle başka birimlere aktarmayabilir. Bizim bilgi paylaşımında zafiyet olarak gördüğümüz husus bu değildir.

İstihbaratın birçok ana prensibinden birini de zamanlılık teşkil etmektedir. Bu, elde edilen bilginin kullanıcısına tedbir almasına yetecek kadar önce iletilebilmesini ifade etmektedir.

Ancak;

– Kurumlar arasındaki yetersiz iletişim altyapısı

– Kurum içerisinde işleri yavaşlatan katı hiyerarşi,

– Önemli ile önemsizi ayırmaktan aciz liyakatsiz personelin mevcudiyeti gibi hususlar maalesef çoğu zaman elde edilen önemli bir bilginin zamanında ilgilisine ulaşmasını engellemektedir.

Şu hususu büyük bir güvenle söyleyebilirim ki, bu kadar köklü istihbarat yapılarının bulunduğu ülkemizde, istihbarat teşkillerinden herhangi biri tarafından elde edilememiş bilgi sayısı çok sınırlıdır. Buna mukabil, elde edilen bilginin yukarıda sayılan nedenler veya yanlış analizi sonucunda zamanında ilgilisine ulaştırılamadığı ve ağır sonuçlarla karşılaşılan olay sayısı çok yüksektir.

Meslek yaşantımda, yaşanan herhangi olumsuzluk sonrası, geriye dönük incelemelerimizde, söz konusu olaya ilişkin emare teşkil edecek bir çok bilginin elde edildiği, ancak zamanında ve doğru bir şekilde ilgilisine aktarılamadığını tespit etmişizdir.

Ülkemizde gündemi teşkil edecek nitelikte bir olumsuzluk olay meydana geldiğinde, hemen yukarıda izah ettiğimiz türden incelemeler yapılır, istihbarat paylaşımında zafiyet yaşandığı tespit edilir, söz konusu zafiyetin giderilmesi maksadıyla genel olarak;

– Koordinasyon kurulları teşkil edilmesi,

– Periyodik koordinasyon toplantıları planlanması,

– Yeni birimlerin kurulması veya bazı birimlerin personel mevcutlarının artırılması,

– Kurumlardan gelen temsilcileri içeren çalışma grupları oluşturulması benzeri palyatif tedbirler alınır.

Ancak, olayın soğuması sonrası, esasen sonuç alması mümkün olmayan ve yeni bürokratik zorluklara sebep olan bu tedbirler süratle terkedilir ve yeni bir olay yaşanana kadar hiçbir şey olmamış gibi eski usullerle çalışmaya devam edilir Bu kısır döngüden kurtulmanın yolu ise kanımca;

– İstihbarat kadrolarında liyakate önem vermek,

– Personelin belirli alanlarda uzmanlaşmasına olanak sağlayacak bir atama politikası izlemek,

– Karar vericilerin istihbaratın önemini kavrayacağı ve kararlarında elde edilen bilgileri dikkate alacağı bir iklim yaratmak yönünde tedbirler geliştirilmesi gerekmektedir.

Önerdiğimiz bu tedbirler anlık sonuçlar vermeyeceği ve sonuçları yıllar sonra alınabileceği için kendi dönemlerinde alınacak sonuçları önceleyen pragmatist yöneticiler tarafından tercih edilmemektedir. Maalesef yöneticilerin önemli bir kısmı bu özellikleri taşımaktadır. Bu engeli aşmanın yolu ise, istihbarat alanında alınacak tedbirlerin belirlenmesinde ve uygulanmasında, kurum içinden değil, kurum içi hiçbir hesabı olmayacak kurum dışından heyetler tarafından hayata geçirilmesidir.

Sonuç ve Özet:

MGK Genel Sekreterliği diğer kurumlar üzerindeki etkisi artırılmış, ihtiyaç duyulan nitelikte ve sayıda personele sahip bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu türden bir yapı kurulması halinde, diğer kurumların yapısal hastalıkları ve görev tanımları da bu kurum tarafından belirlenebilecek ve doğru istikamete yönlendirilebileceklerdir.

İç ve dış istihbarat faaliyetlerinin aynı çatı altında sürdürülmesinin yarattığı zafiyeti dışa karşı bir körlük oluşturmaktadır. Bu nedenle işi sadece dış istihbarat olacak bir teşkil bulunması halinde, bu kurum kendisine ayrılacak tüm kaynakları başka hiç bir önceliği olamayacağı için ve varlığının yüklediği zorunluluk nedeniyle dış istihbarat alanında, şimdikine nazaran daha verimli sonuçlara alacaktır. Bu çerçevede İç ve Dış İstihbarat faaliyetleri ayrı kurumlar tarafından sürdürülmelidir.

Kurumların yapılarındaki değişimlere ilave olarak, istihbarat kadrolarında liyakate önem vermek, personelin belirli alanlarda uzmanlaşmasına olanak sağlayacak bir atama politikası izlemek, karar vericilerin istihbaratın önemini kavrayacağı ve kararlarında elde edilen bilgileri dikkate alacağı bir iklim yaratmak yönünde pratik tedbirler de geliştirilmesi gerekmektedir.

Bu çalışmada istihbarat alanında yaşanan zafiyetleri genel bir çerçevede ele almaya çalıştık. Müteakip çalışmalarımızda TSK’dan başta olmak üzere ilgili kurumlarımızın yapılanmalarına ilişkin ayrıntılı tespit ve önerileri dile getirmeyi planlamaktayız.

Salih DEMİR