TARİH /// M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU : Tarihe tanıklık eden “Ev”


M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU : Tarihe tanıklık eden “Ev”

Erken Cumhuriyet ideolojisinin entelektüel altyapısının hazırlandığı “İctihad Evi” ile Abdullah Cevdet arşivi korunmalıdır

Cağaloğlu’na yolu düşenlerin önünden geçtikleri ve genellikle de ön cephesine nakşedilmiş "İctihad-Idjtihad" kelimelerinin büyük harflerle yazılmış "Ev"e ne gibi bir sıfat kazandırdığını düşünmedikleri bir taş bina vardır.
Çatalçeşme ile Ticarethane sokaklarının kesiştiği noktada, ilk Osmanlı şeyhülislâmı olduğu düşünülen Şemseddin Muhammed bin Hamza (Molla Fenâri) adına 1470’te yaptırılan Molla Fenarî Mescidi’nin karşı sırasındaki "İctihad Evi," Osmanlı devletinin son yılları ile Erken Cumhuriyet döneminin önemli entelektüel faaliyet merkezlerinden birisi olmuştur.

"İctihad Evi"nden Çankaya’ya
"Garblılaşma" akımının bayrak gemisi işlevini gören "İctihad" mecmuasının 1911-1932 arasında basıldığı bu bina bir anlamda yeni devletin ideolojisinin ön taslaklarının şekillendirildiği mekândır. Binanın sahibi ve derginin nâşiri Doktor Abdullah Cevdet Bey günümüzde genellikle Ankara’da adının verildiği sokak ya da bir çarpıtılma olan "Avrupa’dan damızlık adam celbi" söylemiyle gündeme gelmektedir. Buna karşılık "İctihad"ın Erken Cumhuriyet ideolojisi üzerindeki etkisi, kurucusunun Sıhhiye Müdir-i Umumîsi sıfatıyla verdiği bir mülâkattaki ifadesinin çarpıtılmasına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Çankaya’da siyasete dönüştürülen Erken Cumhuriyet ideolojisinin entelektüel bağlamı "İctihad Evi"nde oluşturulmuştur.
Daha sonra Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti adını alacak örgütlenmenin kurucularından olan Abdullah Cevdet, Jön Türk hareketi içinde hızla siyasal eylemcilikten entelektüel faaliyete kaymıştı. 1904’te "Âlem-i İslâm"ın "Avrupa’da müesses" ilk matbaasında basarak Cenevre’de yayımlamaya başladığı "İctihad" entelektüel tarihimizde önemli bir yere yerleşmiş, "Kütüphane-i İctihad" ise başta Reinhart Dozy’nin "Tarih-i İslâmiyet" çalışması olmak üzere önemli tartışmalar yaratan kitaplar neşretmiştir.
Yayımını Cenevre’den sonra Kahire’de sürdüren "İctihad" Haziran 1911’den itibaren İstanbul’da basılmıştır. Kapatılmalar nedeniyle düzensiz aralıklar ve değişik isimlerle çıkan derginin entelektüel alanda etkisinin zirveye çıktığı dönem, neşriyatını durdurmak zorunda kaldığı Şubat 1915’e kadar geçen zaman dilimidir.
Yayımcısının "İctihad sahibi" unvânı ile "modern müçtehid"liğe soyunduğu bu mecmua bir yandan şiddetli din eleştirilerini gündeme getirirken öte yandan da "bilimcilik ve popüler materyalizm ile İslâm’ı bağdaştırarak Müslümanları modernlikle uyumlu kılma" benzeri devâsâ ancak başarı şansı fazlasıyla düşük bir proje geliştirmiştir.
Bunun neticesinde ise "Garblılaşan," yaşam tarzı değişiminin toplumsal dönüşüme yol açacağı ve "dinin sadece ahlâkî yönünden istifade edilerek" bireysel düzeye indirgeneceği bir toplum projesi geliştirilmiştir. Daha sonra TBMM’de Kocaeli ve Muş Meb’usu olarak görev yapacak olan Kılıçzâde Hakkı (Hakkı Kılıçoğlu) tarafından 1913’te kaleme alınan iki bölümlü bir yazı ile somutlaştırılan bu tasavvur, fesin yerine şapka giyilmesi, medreseler ile tekke ve zaviyelerin kapatılması, kapsamlı din, eğitim ve hukuk reformları yapılması neticesinde "Garblılaşarak" dini toplumsal alan dışına çıkaran bir toplum ütopyası geliştirmişti. Dergi, bunun yanı sıra, Latin harflerinin kabûlü, "zamanın sekülerleştirilmesi" benzeri Cumhuriyet uygulamalarının da bayraktarlığını yapmıştı.
Bu açıdan bakıldığında, girişinde "İctihad"ın basıldığı Orhaniye Matbaası’nın yer aldığı, üst katlarında ise derginin yazı işleri ile Abdullah Cevdet’in ikametgâhının bulunduğu "İctihad Evi," Erken Cumhuriyet ideolojisinin altyapısının oluşturulduğu mekândır.

"Tarih"in korunması
"İctihad" dergisinin savunduğu entelektüel yaklaşımlar Erken Cumhuriyet döneminde siyasete dönüştürülürken, ilginç bir gelişme olarak derginin etkinliği azalmıştır. Cumhuriyet ideolojisi hayata geçirildiğinde "Garbçılık"ın şekillendirici etkisi çoktan sona ermiş, bir siyaset kadrosu onun tezlerini "anladığı biçimde" siyasete dönüştürmüştür.
Abdullah Cevdet bu "siyasete dönüştürme" faaliyetinin, "İctihad"ın geliştirdiği tasavvurdan farklılaşan, "kaba" bir ideoloji doğurmasından fazlasıyla rahatsız olmuş, zannedilenin aksine II. Meşrutiyet "Garpçılığı"nın "marjinal" tezlerinin Cumhuriyet sonrasında "zafer"e ulaştıklarını düşünmemiş ve hayata 1932’de "hayal kırıklığına uğramış" bir entelektüel olarak veda etmiştir.
Abdullah Cevdet’in ölümü sonrasında kızı Gül Karlıdağ, tarih bilinci yüksek bir kişi olarak "İctihad Ev"i ile babasının zengin kütüphane ve arşivini titizlikle korumuş, binanın benzeri hassasiyetleri paylaşmayan müteahhitler, kitap ve belgelerin ise onları okuyamayacak koleksiyoncuların eline düşmesine izin vermemiştir. Onun 2015’te vefat etmesi ciddî bir kültür hizmetini gerekli kılmıştır.
Tarihe tanıklık eden "İctihad Evi" ile Abdullah Cevdet’in başta üzerine notlar düştüğü "İctihad" koleksiyonu olmak üzere kitap ve bilhassa belgelerinin muhafaza edilmesi önemli bir kültür hizmeti olacaktır. Abdullah Cevdet’in, Gustave Le Bon ve Reşid Rıza’dan, Peyami Safa ve son halife Abdülmecid Efendi’ye ulaşan yelpazedeki entelektüel ve şahsiyetler ile yazışmaları yakın tarihimize ışık tutacak bilgiler içermektedir.
Uzun yıllar önce bunların tasnif edilmesine yardımcı olmuş bir kişi olarak bu değerli koleksiyonun parçalanmasının bir "kültür ve tarih cinayeti" olacağını vurgulamak isterim.
Geçmişte böylesi koleksiyonlara önem verilmemesi yakın tarihimizin anlaşılması alanında ciddî sorunlar yaratmıştır. Bu alanda son yıllarda gerçekleşen yaklaşım değişimi başta İSAM Kütüphanesi olmak üzere değişik kurumların şahsî belge koleksiyonlarını değerlendirerek araştırıcıların hizmetine sunmasına neden olmuştur.
"İctihad Evi" ile söz konusu kitap ve belgelerin bir "müzearşiv" olarak değerlendirilmesi bu alanda yapılabilecek büyük hizmetlerden birisi olacaktır. Abdullah Cevdet’in düşüncelerinin günümüzde "iktidar" olmadığı, onun "tasavvuru"nun değişik çevrelerde ağır tenkitlere marûz bırakıldığı ortadadır. Buna karşılık, Türkiye’nin, tarih ve kültür korumasının "düşüncelerimize yakın kişiler, değerlerimizi yansıtan kurumlar ve estetik zevkimize uygun eserler" ile sınırlandığı dönemi geride bırakması gerekmektedir.
Başta "İslâmcılık düşüncesi"nin kökenleri ve gelişimi olmak üzere entelektüel tarihimizin değişik alanlarında ufuk açan çalışmalar yapan Profesör İsmail Kara’nın "İctihad Evi" ile Abdullah Cevdet arşivinin kurtarılması alanındaki girişimleri zikredilen korumanın hayata geçirilmesi konusunda ümitvâr olmamızı mümkün kılmaktadır. Bunların netice vermemesi ise ileride telâfisi mümkün olamayacak bir kayba neden olacaktır.

TARİH /// HULKİ CEVİZOĞLU : BİR SİYASİ GELENEK OLARAK İTTİHAT VE TERAKKİ


HULKİ CEVİZOĞLU : BİR SİYASİ GELENEK OLARAK İTTİHAT VE TERAKKİ

E-POSTA : hulkicevizoglu

1 Kasım 1918’de İttihat ve Terakki Partisi kendisini fesh etti.

İttihat ve Terakki tarihimizde çok tartışılan seveni olduğu kadar lanetleyeni de bol olan bir siyasal organizasyondur.

Atatürk’ün ittihatçı olup olmadığını da hâlen tartışılmaktadır.

*

Bu konuya ben de eserlerimde zaman zaman yer verdim.

Atatürk İttihat ve Terakki konusunda şöyle düşünüyordu:

"Bunlar (düşmanlar-HC) cihan nazarında milli harekâtı kirletmek ve kendilerini kurtarmak için zaman icabı kuvvetli bir silaha sahipti. Bu silah ise İttihatçılık iftirası idi. Fakat gerek milli fiiliyatımız ve gerekse hükümetin değiştirilmesinde gösterdiğimiz tarafsızlık cihan kamuoyunda sefil ihtiraslardan ne kadar uzak olduğumuzu ispat etti.

Bize İttihatçı diyenler unutuyorlar ki milli harekât bütün millet tarafından icra edilmektedir. Eğer işin içinde İttihatçılık olmak lazım gelse bütün millet İttihatçılıkla itham edilmiş olur. "

Atatürk ittihatçı mı idi?

Kendisine İttihatçı olup olmadığı sorulduğunda verdiği yanıt da şudur:

"Milletin hep birlikte hakkını talep etmesine parti manevrası denir mi? Demek doğru mudur? Canlandırılmasından en ziyade kaçınılan şey İttihat ve Terakki Fırkası’dır.

İttihat ve Terakki siyaseti itibariyle de iflas etmiştir. Öyle değil mi?

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin emeli ise o siyasetten dolayı bu hale gelen zavallı memleketi ve toprakları meşru olmayan emperyalizm ve kolonizasyon siyasetleriyle istila edip parçalamaya çalışan yabancı ve mütecaviz kuvvetlere çiğnetmemek!. Bu düşünce ile hareket: eden bir cemiyet ruh ve sebep mevcudiyeti itibarı ile kendisini feshetmiş olan İttihat ve Terakki Fırkası’nı tekrar diriltecek kabiliyette değildir…

Bu kadar açık bir şeye de İttihatçılığın canlandırılması iktidar mevkiine gelme hırsı gibi iftiralar savurmak faziletkârlığa vatandaşlığa yakışmayacak bir izansızlıktır.

Ben kendi hesabıma takip ettikleri siyasetin vatan ve millete zararlı olduğunu yüzlerine karşı söyleyip alenen muhalefette bulunduğum insanların ve sistemlerinin tekrar iktidar ve geçerlilik mevkiine gelmesine ve neticede feci akıbetleri şu anda hepimize kan ağlatan dünkü hallerin tekrar devam etmesine mi çalışacağım? Bunu hangi aklı başında ve insafı yerinde adam düşünebilir? Böyle bir düşünce mantıkla uzlaştırılabilir değildir!"

Yahya Kemal Beyatlı

İki gün önce ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın 61. ölüm yıldönümü idi.

*

1884 yılında Üsküp’te doğan Beyatlı 1 Kasım 1958’de 74 yaşında yaşama veda etti.

Onun neredeyse tüm şiirleri belleklerimizdedir.

Sessiz Gemi Akıncılar Endülüs’te Raks Rindlerin Akşamı 26 Ağustos Hazan Bahçeleri Vuslat Açık Deniz Âheste Çek Kürekleri Ezan Kar Musikileri Başka Bir Tepeden Eylül Sonu Süleymaniye’de Bayram Sabahı Rindlerin Ölümü Mohaç Türküsü Erenköy’de Bahar Duyuş Ve Düşünüş Özleyen ve daha pek çoklarını bir çırpıda anımsarız.

EYLÜL SONU

Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları

Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…

Yazlar yavaşça bitmese günler kısalmasa…

*

BAŞKA BİR TEPEDEN

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!

Görmedim gezmediğim sevmediğim hiçbir yer.

Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

*

RİNDLERİN AKŞAMI

Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;

Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!

Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile

Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan

Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan

Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece.

*

ENDÜLÜS’TE RAKS

Zil şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı…

Şevk akşamında Endülüs üç def’ kırmızı…

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.

İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/bir-siyasi-gelenek-olarak-ittihat-ve-terakki-53776yy.htm

TARİH : 2.Meşrutiyet ve JönTürkler hakkında 10 adet dokuman


2.Meşrutiyet ve JönTürkler hakkında 10 adet dokuman

  1. Halil İnalcık – Tanzimat.Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu.pdf
  2. Aydınlar Ocağı – 150. Yılında Tanzimat.pdf
  3. Engin Deniz Akarlı – Belgelerle Tanzimat.pdf
  4. Erol Makzume – ll.Meşrutiyet Öncesi Portreler.pdf
  5. Feroz Ahmad – Jön Türkler ve Osmanlı’da Milletler.pdf
  6. Hasan Gümüşoğlu – Modernizm’in İnanç Hayatına Etkileri ve Jön Türklük.pdf
  7. İsmail Küçükkılınç – Jöntürklük ve kemalizmin kıskacında ittihat ve terakki.pdf
  8. Mahir Aydın – Ahmet Arif Hikmet Beyefendi Bir Tanzimat Devri Şeyhülislamı.pdf
  9. Muhammed Hamdi Yazır – Meşrutiyetten Cumhuriyete Makaleler.pdf
  10. Necmeddin Sahir Sılan – 2. Meşrutiyet ve Sonrası Hatıralarım.pdf

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH : TÜRK TARİHİ VE KÜLTÜRÜ İLE İLGİLİ 12 ADET DOKUMAN


TÜRK TARİHİ VE KÜLTÜRÜ İLE İLGİLİ 12 ADET DOKUMAN

  1. Afet İnan – Türkiye halkının Antropolojik karakteri ve Türkiye tarihi.pdf
  2. Ahmet Refik – Anadoluda Türk Aşiretleri 966-1200.pdf
  3. Andre Malraux – Turan Yolu .pdf
  4. Anonim – 100 Ünlü Türk.pdf
  5. Bahaeddin Ögel. Türklerde Devlet Anlayışı.pdf
  6. Gülçin Çandarlıoğlu – İslam Öncesi Türk Tarihi ve Kültürü.pdf
  7. Hikmet Tanyu – Türklerin Dini Tarihçesi.pdf
  8. Mehmet Ali Ayni – Türk Ahlakçıları .pdf
  9. Mehmet Eröz – Türk Kültürü Araştırmaları .pdf
  10. Nihat Keklik – Türkler ve Felsefe.pdf
  11. Safa Öcal – Devlet Kuran Kahramanlar.pdf
  12. Sefer Yavuzaslan – Türk Tarihinin Ana Hatları.pdf

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

KOMPLO TEORİLERİ /// CEMAL TUNÇDEMİR : ÇİN’E VİRÜS KOMPLOSUNU KİM KURDU ???


CEMAL TUNÇDEMİR : ÇİN’E VİRÜS KOMPLOSUNU KİM KURDU ???

E-POSTA : cemaltdemir

07 Şubat 2020

Koronavirüs salgını özgür basın ve şeffaflığın bir ülkenin güvenliğine tehdit olmak bir yana güvenliğin gerçek garantisi olduğunu bir kez daha gösterdi

1 Aralık 2019 günü Çin’in Wuhan kentinde bir hastanede doktorlar zatürre teşhisi yaptıkları bir hastanın akciğer iltihaplanmasına neden olan virüsü araştırmaya başladıklarında sadece birkaç hafta sonra dünyanın dört bir köşesinde henüz bilinmeyen yeni bir virüsün bulaştığı kayda geçecek on binlerce kişinin birincisi ile karşı karşıya olduklarını bilmiyorlardı. Sonraki günlerde kuru öksürük nefes darlığı yüksek ateş gibi benzeri şikayetlerle Wuhan hastanelerine başvuranların sayısı artmaya başladı. Doktorların bu zatürre vakalarına hangi virüsün neden olduğunu henüz bilmemeleri Ocak ayı ortalarına kadar sürecek ‘gizemli hastalık’ efsanesinin de başlangıcı oldu. Ta ki 7 Ocak günü SARS ve sonrasında Ortadoğu ülkelerinde MERS hastalığına da neden olan korona virüsü ailesinin yeni bir türü ile (2019-nCoV şeklinde adlandırıldı) karşı karşıya olunduğu ilk kez kayda girinceye kadar.

Henüz Wuhan halkının ve dünyanın bu salgından hiç haberinin olmadığı Aralık ayı sonuna kadar sayısı 27’i bulacak vakalar özel hazırlanmış bir hastanede sessizce karantina altına alınmıştı. Komünist Partisi Wuhan kent yönetimi bütün otoriter rejimlerin karakteristik özelliğinin bir yansıması olarak bu gelişmeyi kamuoyundan gizlemeyi tercih ettiler.

Henüz aşısı ve tedavisi olmayan ölümcül bir viral bir salgının oluşturduğu açık ve yakın tehlikenin boyutunu doktorlardan iyi kim bilebilir ki? Komünist Partisinin kamuoyuna hiçbir bilgilendirmede bulunmaması devlet yetkililerinin bu ciddi tehlikeye karşı önlem almak yerine yönetimin ‘ülkemizde her şey şahane her işimiz mükemmel’ propagandasını korumaya öncelik vermesi Wuhan’da gelişmeden haberdar doktorlar arasında tedirginliği daha da artırdı.

Kaldı ki Çin devletinin 2003 yılı SARS salgını sırasındaki gizleme örtme önemsizleştirme politikasının hastalığın yayılmasına nasıl yardımcı olduğu da hâlâ hafızalarında tazeydi.

2002’de SARS virüsü başladığında da gizlenmişti

2002 sonunda SARS virüsü salgını başladığında Pekin kent yönetimi ve Çin Komünist Partisi bunu Çin halkından ve Dünya Sağlık Örgütü’nden aylarca saklayacaktı. Öyle ki Pekin’deki hastanelerdeki SARS virüsü hastalarından Dünya Sağlık Örgütü’nün haberi olmaması için bu hastalar hastanelerin bulaşıcı hastalıklar bölümleri dışındaki bölümlere yatırılacaktı. Ta ki bir doktorun ‘vatan haini’ damgası yeme pahasına devletin resmi açıklamalarına aykırı gerçeği medyaya sızdırmasına kadar…

Çin’in en prestijli hastanelerinden biri olan askeri hastane 301’in başhekimi Jiang Yanyong’un 4 Nisan 2003 günü Çin devlet televizyonu ve Hong Kong televizyonlarına gönderdiği ve gerçek durumu aktardığı e-mail bu iki yayın organınca da haberleştirilmeyecekti. Fakat e-mail’in bu iki kurumdan Hong Kong yerel medyasına oradan da dünya medyasına sızması da çok sürmemişti. 8 Nisan 2003 günü Wall Street Journal ve bir kaç saat sonra da Time dergisi doktor Jiang Yanyong’a ulaşarak bu e-mail’in gerçek olup olmadığını soracaktılar. Acilen bir şeyler yapılmazsa salgının sadece Çin için değil küresel bir felakete yol açacağının farkında olan Doktor Yanyong devlet yetkililerinin aksine cesaretle gerçekleri konuşacaktı. Bu açıklama salgının başlamasından aylar sonra hem Çin kamuoyunun hem de dünyanın nasıl bir felaketle karşı karşıya olunduğunu öğrenmesine neden oldu. Çin yönetimi SARS’ın yaklaşık 3 ay Dünya Sağlık Örgütü ve halktan gizlenmesinin faturasını yerel parti teşkilatlarına kesti. Doktor Yanyong’un açıklamasından bir kaç gün sonra Pekin Belediye Başkanı ve Çin Sağlık Bakanı istifa etmek zorunda kaldılar. Çin devleti ancak Doktor Yanyong’un ifşasından sonra bütün enerjisini gerçeğin kamuoyuna sızmasını engellemeye harcamak yerine virüsün yayılmasını engellemeye harcamaya başlayacaktı. Birçok sağlık uzmanına göre epidemik SARS salgının pandemiye (küresel salgın) dönüşmemesinde bu cesur doktorun e-mail’i hayati bir rol oynamıştı.

Tehlikeyi sohbet grubunda paylaşan doktor polis tarafından ifadeye çağrıldı

2019 Aralık ayı sonunda yerel yöneticilerin ve devlet görevlilerinin yine tipik refleksle gelişmeleri kamuoyundan gizleme eğilimine girmeleri Wuhan’daki hastanelerde çalışan sağlık görevlilerinde 2003’ün tekrarı endişesine yol açtı. 2003 Çin medyası görece eleştirel haber ve analizlere de yer verebiliyordu. 2018’de devlet başkanlığında iki dönem sınırını kaldırdığından ve 2022 yılındaki parti kurultayında üçüncü dönemi için kapıyı araladığından beri ülkeyi tek parti otoriterliğinden tek adam otoriterliğine evrilten Şi Cinping’in ülkesinde medya ‘liderin medyası’ haline getirilmiş bütün araştırmacı gazeteciler susturulmuştu. Ama kamuoyunu bir an önce uyarmak gerektiğine inanan doktorlar için bir şans olarak 2003 yılından farklı olarak WeChat Weibo gibi sosyal medya platformları vardı. Wuhan’da bir hastanede göz doktoru olan Li Wenliang SARS benzeri bir virüsle karşı karşıya olduklarını 30 Aralık günü WeChat üzerinde doktorların üye olduğu bir sohbet grubunda paylaşacaktı örneğin. Aynı gece yarısı polis tarafından ifadeye götürülecek üç gün sonra da gerçek olmayan bir söylenti yaydığı "itirafı" yine polis marifetiyle kendisine imzalatılacaktı. Sonradan 7 doktora daha işlem yapılacaktı.

Doktorların uyarıları WeChat ve Weibo üzerinden yayılmaya başladı

Doktorların yeni bir viral salgınla karşı karşıya olunduğu uyarıları ülkenin en popüler sosyal medya platformları olan WeChat ve Weibo üzerinden yayılmaya başladı.

Ama işleri halkın sağlık ve can güvenliğini sağlamak olması gereken devlet yetkilileri bu görevlerini yerine getirmek yerine sosyal medyada salgın ile ilgili paylaşımlar yapanların peşine düştüler. 1 Ocak günü sekiz kişi daha sosyal medya paylaşımlarıyla halkta panik yaratacak söylentileri yayma ve devlet düzenine karşı güvensizlik yarattıkları gerekçesiyle gözaltına alınacaktı. Sonraki günlerde medyaya yansıyan tutuklama sayısı 47’e kadar çıkacaktı. Kesin rakamı ise kimse bilmiyor.

Tehlikeye rağmen toplu yemek dünya rekoru denemesi iptal edilmedi

Aralık ayının ortasından itibaren bir salgınla karşı karşıya olduklarını bilen devlet yetkilileri bu tehdidi halktan gizlemeyi sürdürdü. Öyle ki 29 Aralık günü Wuhan’da toplu yemek dünya rekoru denemesi bile iptal edilmedi ve 40 binden fazla ailenin bir araya gelmesine izin verildi. Milyonlarca masum Wuhanlı birbirlerine virüs bulaştırdıklarından habersiz günlük tempolarına devam etti. Trenlerde otobüslerde kapalı mekanlarda kalabalıklar halinde bulunmayı sürdürdü.

Salgını kamuoyuna sızdıran ilk isim olan doktor Wenliang da Koronavirüs’ten yaşamını yitirdi

Ocak ayı başında bile bütün resmi devlet açıklamaları yalanlar üzerine kuruluydu. Wuhan sağlık yetkilisi Wang Guangfa 10 Ocak günü Çin Merkez Televizyonu’na yaptığı açıklamada Wuhan’da görülen hastalığın kontrol altına alındığını ve fazla bir etkisinin söz konusu olmayacağını söyleyecekti. Yani 27 Aralık’tan beri 15 gündür hastanede tedavi gören bir hastanın hayatını kaybetmesiyle Koronavirüs’ten dolayı ilk ölümün yaşanmasından bir gün önce. 10 Ocak Kınama ve uzaklaştırma cezası biten doktor Li Wenliang’ın da hastanedeki işine geri döndüğü gündü aynı zamanda. Sabah işbaşı yapan doktor o gün glokom hastası bir kadını muayene etti. Kadının Koronavirüs taşıdığından habersizdi. Salgını kamuoyuna sızdıran ilk isim olan doktor Wenliang Şubat ayı başındaki sosyal medya paylaşımında bu kez kendisi ile ilgili bir bilinmeyeni duyuracaktı. Koronavirüs kendisine de bulaştığı için tedavi altındaydı. Doktor Li Wenliang 6 Şubat Perşembe akşamı tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

Abartılacak bir durum olmadığı söylendi

Wuhan’da Ocak ayının ilk yarısında hasta sayısı her gün artarken bile resmi açıklamalarda hastalığın daha fazla yayılmasının beklenmediği söylenerek abartılacak bir durum olmadığı ve devlet aleyhine karalama yapanlara fırsat verilmemesi çağrıları yapılıyordu. Hong Kong Tayland Vietnam ve Japonya’da Wuhan’dan gelenlerde korona virüsü vakalarının tespit edildiği o günlerde Çin devletindeki örtbas kültürü yüzünden Wuhan dışında ülkede tek bir korona vakası bile medyaya yansımamıştı. Wuhan dışında ülkede kimseye virüsün bulaşmadığını sanan Çin kamuoyunda Koronavirüs için ‘vatansever virüs’ şakasının yayılmasının nedeni de buydu. Ta ki Hong Kong medyasının bunun yalan olduğunu virüsün gerçekte Wuhan dışındaki başka Çin kentlerine de yayıldığını haberleştirmesine kadar…

Ocak ayı başına kadar hastanelere yatırılan 41 hastanın yarısından fazlasının Wuhan kentindeki Huanan Balık Toptancı Hali’nde çalışanlar veya müşteri olarak son 10 günde oradan geçenler olması bu toptancı halini ilk şüpheli nokta haline getirmişti. Hastalığın burada satılan yabani hayvan etlerinden insana geçmiş olabileceği bir olasılıktı. Wuhan Komünist Partisi şehir yönetimi Huanan Balık Pazarı’nı 1 Ocak günü günü kapatacaktı. Yani Çin’in salgın hastalıktan Dünya Sağlık Örgütü’nü ilk kez resmen haberdar etmesinden 1 gün sonra.

Başta insandan insana bulaşmadığı söylendi

Değişik branşlardan bir grup Çinli tıp araştırmacısının dünyanın en saygın tıp haberleri kaynaklarından biri olan haftalık The Lancet gazetesinde 24 Ocak günü yayınladıkları detaylı rapora göre (link İngilizce) 1 Aralık günü Koronavirüs’ten dolayı hastanelik olan ilk hasta da dahil olmak üzere 2 Ocak 2020 gününe kadar hastanelerde tedavi altına alınanlar arasında ne kendilerinin ne de yakın temas ettiklerinin hiçbirinin yolu söz konusu balık pazarından geçmeyenler de azımsanmayacak sayıdaydı. Bu şu anlama geliyordu: Wuhan balık toptancıları hali hikâyesinin hiçbir kesinliği yoktu. Hatta aynı araştırmacılara göre enfekte olma ile belirtilerin ortaya çıkması arasındaki süre düşünüldüğünde virüsün Aralık’ta bile değil Kasım ve hatta Ekim ayı içinde hayvandan insana bulaşmış olması çok büyük bir olasılıktı.

Wuhan Balık Hali 31 Aralık’ta artık mızrağın çuvala sığamayacağını gören ve açıklama yapmak zorunda kalan devlet yetkililerinin ‘her şey kontrolümüz altında’ ego şovu yapmak için elverişli bir malzeme olacaktı. Hem bu balık hali hikayesi sonraki günlerde resmi açıklamalarda sıkça tekrarlanacak bir başka yanlış resmi bilgiye (ki onun da gerçek olmadığı bir sonradan görülecekti) zemin oluşturuyordu. Yani virüsün sadece hayvandan insana bulaştığı insandan insana bulaşmadığı dolayısıyla paniğe gerek olmadığı açıklamasına…

Hastalığın insandan insana geçtiğinin anlaşıldığı ilk vakadan yaklaşık iki hafta sonra 20 Ocak’ta devlet ilk kez hastalığın insandan insana da bulaştığını resmen açıkladı. Çin’in virüse karşı topyekün savaşı kamuoyuna açık şekilde başlattığı gündü bu aynı zamanda. Çin sağlık yetkililerinin devlet televizyonu CCTV’den halka Wuhan’a gitmemeleri çağrısı yapmalarına da ancak o gün izin verildi. Üç gün sonra 23 Ocak günü 11 milyon nüfuslu Wuhan’a bütün giriş çıkışlar yasaklandı. Fakat bu güç gösterisinin perdelediği küçük bir sorun daha vardı. Başlayan Çin yeni yıl tatili nedeniyle 5 milyon kişi Wuhan’dan ayrılmıştı bile. İnsanlar sadece bayramı aileleriyle geçirmek için köylerine gitmemişti. Wuhan bir üniversite şehriydi. Ülkenin her yerinden bu şehirde üniversite okuyan bir milyon öğrenci tatil için ülkenin dört bir yanına çoktan dağılmıştı. Wuhan aynı zamanda bir sanayi şehriydi. Dünyanın 500 büyük şirketinin 300’e yakınının tesisleri ve bu tesislerde çalışan her kıtadan on binlerce yabancı vardı. Onların da önemli bir kısmı tatil nedeniyle ülkelerine gitmişti.

New York Times köşe yazarı Nick Kristof devletin bütün bu gerçekleri halktan gizleme çabasının dünya için yarattığı riskin de ötesinde kendi ülkesine ve halkına maliyetinin de çok büyük olduğuna dikkat çekiyor. En başta Wuhan’dakiler olmak üzere ülke çapında hastaneler bir salgın tehdidinin kapıda olduğundan habersiz oldukları için gerekli hazırlığı zamanında yapamadılar. İnsanlar Ocak ayının ilk haftasından sonra kitlesel olarak hastanelere akın edince ciddi bir ekipman sıkıntısı başladı. Virüs testi kitlerinde maskelerde koruyucu gereçlerde hasta yatağında hâlâ giderilememiş büyük bir yetersizlik yaşanıyor. Öyle ki bazı hastanelerde doktorlar plastik ambalajlardan gözlükler yapmak zorunda kaldılar.

Ülke ekonomisine zarar verir endişesiyle virüsü gizleme ve gerçeği açıklamamanın Çin ekonomisine hali hazırdaki maliyeti bile çok büyük olmuş durumda. Ülkenin 5.9 olması beklenen ekonomik büyümesinin şimdiden en az 1 puan daha düştüğü tahmin ediliyor.

Artık sadece virüs değil ırkçılık ve düşmanlık da ciddi bir sorun

Yaklaşık bir buçuk milyarlık Çin nüfusunun tek derdi virüsten korunmak da değil artık. Virüsle nerdeyse aynı hızda yayılan ırkçılık ve düşmanlık da ciddi bir sorun olarak karşılarında. Ülke içinde bile insanların birbirlerine güvensizliği tavan yapmış durumda. Çinliler kürenin her köşesinde de ırkçılığın ana hedefi haline gelmiş durumdalar. Bütün dünyada büyük bir izolasyon yaşıyorlar. Japonya sosyal medyasında "ÇinlilerJaponya’yaGelmeyin" etiketi trend oldu. Singapur’da devletten Çinlilerin ülkeye girişini yasaklamasını isteyen dilekçeye 10 binlerce kişi imza verdi. Hong Kong’da Vietnam’da Güney Kore’de işyerlerinde "Çinli müşteri kabul etmiyoruz" levhaları asıldı. Fransa’da yerel bir gazete "Sarı Alarm" ırkçı manşetiyle çıktı. Toronto’da aileler Çin’den yakın aylarda dönmüş ailelerin çocuklarının okullara 20 gün boyunca alınmaması isteğinde bulundu. Dünyanın en popüler turizm ülkesi olan Tayland’ta halk Çinli turistler arasındaki popüler alışveriş merkezlerine gitmemeye başladı.

Şi Jinping’in otoriter rejiminin "2025 Hedefi" dünyaya süper bilgisayarlar ihraç eden büyük bir Çin’di. Tek adamlık sevdası onun yerine Çin’i dünyaya acil küresel sağlık durumu ihraç eden bir ülkeye dönüştürdü.

Otoriter rejimler doğaları gereği hata yaptıklarını asla kabullenmez. Yönetimi resmi açıklamaları devleti sorgulayabilecek gerçekleri araştırabilecek bir medya olmadığı için de halktaki imajlarına yardımcı olmayacaklarını düşündükleri her şeyi milletten saklamaları kolay olur. Saklayabildiği sorunu krizi milletinden mutlaka saklar. Bunun yerine masallar anlatır. Saklayamadığı soruna ise komplo teorileri uydurur. Gerçek bir anayasal devlette ise basın da halk da sorun gördüğünü yazmakta konuşmakta özgürdür. Gazeteciler devletin işleyişinde resmi açıklamalarında bir yasadışılık usulsüzlük yalan veya sorun olup olmadığını kendiliğinden araştırır. Bu tür durumlarda medyaya sızdıran ‘ıslıkçılar (whistleblower)’ yasal korumadan yararlanır kahraman muamelesi görür. Otoriter rejimlerde ‘halkı devlete karşı kışkırtan vatan haini’ damgası yerler. Yine otoriter rejimler dünyadan yardım istemeyi ‘ego’ problemi yapar. Oysa virüs gibi son derece komplike bir tehdit ile Çin ve ABD de dahil dünyanın hiçbir ülkesi tek başına mücadele edemez. Küresel işbirliği ilk andan itibaren şarttır.

Çin devleti iki haftada temel atıp hastane açmak gibi şovlarla yeniden güven inşa etmeye çalışıyor

20 Ocak gününe kadar virüs salgını gizlemek salgını önemsizleştirmek için çaba gösteren ve bu davranışıyla virüslü insan sayısının baş döndürücü şekilde artmasına yol açan Çin bürokrasisi o günden beri ise bazılarının virüsle mücadeleye katkısı tartışmalı abartılı bir güç gösterisi sergiliyor. Wuhan başta olmak üzere 50 milyondan fazla insanın yaşadığı şehirler tarihte eşi benzeri görülmemiş şekilde tamamen her türlü ulaşıma kapatılmış durumda. Bu devasa şehirlerde toplu taşımalar durduruldu. Wuhan Balık Hali kameralar eşliğinde ilaçlı sularla yıkandı. Çin’de girişi çıkışa yasak şehirlerden birinde mahsur kalan Ian Johnson New York Times’ta yayımlanan yazısında Almancadaki ‘aktionismus’ kavramına dikkat çekiyor. "Bir şeyler yapıyormuş gibi görünmek için bir şeyler yapma" anlamında. Çin devleti Wuhan’da iki haftada temel atıp hastane açmak gibi şovlarla halkta kendisine karşı gelişen güvensizliği yeniden inşa etmeye çalışıyor.

Birçok tıp uzmanı on milyonlarca insanın yaşadığı kentleri toplu karantina ilan etmenin o insanları tıbbi olanaklara ulaşamamaktan gıda kıtlığına bir dizi çaresizlikle baş başa bırakmanın hali hazırda ülkenin her tarafına ve dünyaya yayılmış bir virüsle mücadele için faydasını sorguluyor. Bu görüşteki uzmanlara göre bu dev karantinanın zararı yararından daha fazla olabilir. Georgetown Üniversitesi Küresel Halk Sağlığı uzmanı Alexandra Phelan sağlık haberleri odaklı web portal Stat’a verdiği demeçte Çin yönetiminin tavrını ‘balyozla vurarak’ sorunu çözmeye benzetiyor. Salgınla mücadele bir beyin ameliyatının hassasiyetine daha yakın bir iş. Karantinanın bir yardımdan çok bir cezalandırma gibi görülmesi hastalığın engellenmesini de zorlaştırabilir. Henüz hiçbir belirtisi görülmediği için hastalık taşımadığını sanan birçok Wuhanlı ayrımcılık ve dışlanma yaşamamak için kendini göstermiyor.

Georgetown Üniversitesi küresel sağlık hukuku profesörü Lawrence Gostin Washington Post gazetesine yaptığı açıklamada Çin hükümetinin 20 Ocak’tan beri yaptığı uygulamalar hakkında "Bunları yapıyorlar çünkü politik liderlik konumunda bulunanlar ancak gözle görülür ve dramatik birtakım adımlar attıklarında halkın desteğini kazanacaklarını düşünürler" yorumu yapıyor. Ona göre de yapılanların bir çoğunun önceliği virüsü engellemekten çok politik faydalara yönelik.

Çin merkezi otoritesi devreye girdiğinde artık çok geçti

Çin merkezi otoritesi Ocak ayının son haftasında devreye girdiğinde artık çok geçti. Şi Cinping yerel teşkilatlara virüs konusundaki her gelişmede şeffaf olmaları talimatı verdi. Dünya Sağlık Örgütü ile her bilginin paylaşılmasını istedi. Hatta WeChat üzerinde ihmalkar devlet yetkililerini ihbar için ‘ıslıkçı (whistleblower) hattı bile oluşturuldu. Fatura ise bir kez daha yerel yönetime ve komünist partisi yerel teşkilatına kesildi. Wuhan belediye başkanı Zhou Xianwang’ın savunması da aslında otoriter rejimlerin doğasına ilişkin bir başka itiraf niteliğindeydi. Xianwang hastalığı kamuoyuna açıklamak için yukarıdan talimat beklediğini ve üst makamlardan izinsiz bu açıklamayı yapamadığı için gecikmenin yaşandığını söyledi.

Biyolojik savaş iddiaları

"Çin ekonomisini yıkmak için biyolojik savaş" gibi iddiaların hiçbir geçerliliği yok. Virüsü bir ülkenin nüfusu için silah olarak kullanmak komplocular açısından virüsler hakkında dev bir cehaletin göstergesi olurdu herhalde. Hele de her gün dünyanın 700 ayrı noktasına uçuşlar yapılan bir ülkede…

Türümüz gruplar halinde yaşamaya başladığı 12 bin yıl öncesinden beri yakın aralıklarla virüs salgınlarının kurbanı oluyor. Binlerce yıldır oldukça kalabalık şehirleri ve insanlarının domuz ördek yarasa gibi potansiyel virüs bankalarıyla yakın temasına uygun tarımsal doğası nedeniyle Çin sıkça bir çok virüs salgının başladığı yer oldu. Birçok virüs salgının başladığı yer olmaya da devam edecek. Kaldı ki Çinli bilim insanları 2019 ilkbaharında yayımladıkları bir raporda bile "yarasa kaynaklı korona virüsünün insana yeniden bulaşmasının çok yüksek bir olasılık olduğunu ve Çin’in de bu riskin en yüksek olduğu ülkelerden biri olduğu" uyarısını yapmışlardı.

Yeni korona virüsü de son salgın olmayacak. Türümüz henüz aşısı olmayan birçok yeni virüs türüyle yüz yüze kalmaya devam edecek. Kaldı ki küresel ısınmanın doğal alanları dışına sürdüğü birçok virüs torbası hayvan da insanlarla daha sık temasa girerek bu riski tarihte görülmemiş oranda artırıyor.

Tıpkı depremler gibi hazırlığımız bunların bir felakete dönüşüp dönüşmemesinde belirleyici temel faktör. Doğa konusunda bilinçli eğitimli ve hazırlıklı toplumlar şeffaf hesap sorulabilir devlet gücüyle elbette ki daha şanslı. Geri kalan toplumlar da yapmaları gerekenleri yapmak yerine depremler için ‘küresel güçlerin manyetik dalgaları’ veya virüsler için ‘biyolojik saldırı’ gibi zırva komplo teorisi gerekçeleriyle kendilerini kolayca aklayacak beceriksiz çıkarcı yönetimlere mahkum olacak. Fakat sorun şu ki virüs salgını eski çağlarda olduğu gibi bölgesel kalmıyor artık. Domuz gribi Meksika’nın bir köyünde başladıktan birkaç hafta sonra dünyanın her yerine ulaşmıştı. Yani tür olarak virüslere karşı en hazırlıksız üyelerimiz kadar güçlüyüz. Bize coğrafya olarak ne kadar uzak olurlarsa olsunlar.

"Hedefin Çin ekonomisi olduğu" iddiası

"Hedefin Çin ekonomisi olduğu" iddiası ise küresel ekonominin doğası konusunda bir başka cehaletin göstergesi. Çin üreticileri ve tüketicileri ile dünya ekonomisinin en önemli motorlarından birine dönüşmüş durumda. Çin ekonomisini yıkmanın Çin’in tarihsel hasmı Japonya ve güncel rakibi ABD de dahil kimseye hiçbir faydası yok. Aksine hem onlar için hem de küresel ekonomi için bu bir felaket demek.

Bütün bunların ışığında hâlâ illa ki bir komplodan söz edilecekse bunun sorunlu devlet kültürünün otorite tapıcılığının yol açtığı bir komplo olduğunu söylemek mümkün.

Devlet memurlarının anayasaya açık yasalara mevzuata değil sadece ‘yukarıdan’ gelecek talimatlara göre hareket edebildiği bir bürokratik işleyiş… Medyanın özgürce resmi açıklamaları sorgulayamadığı gazetecilerin basın toplantılarında devlet yetkililerine ‘ancak açık arayan bir hasmın sorabileceği’ soruları soramadığı resmi yalanlardan oluşan bir enformasyon iklimi… Hukukun hakları korumakla değil düzeni korumakla görevli olmasının yol açtığı kamusal sorumsuzluk… Üniversiteleri bilim insanlarını bilimsel raporları küçümseyen bürokratik ve politik kadrolar… Halkına müreffeh ve kaliteli bir yaşamın zeminini kurmak yerine bütün enerjisini "dünyanın hakimi olacağız" "en büyük biz olacağız" "liderimiz dünyanın lideri olacak" gibi çağdışı iptidai nasyonalist rüyalara harcamaya meyilli zehirleyici tarihsel saplantılar ve diğerleri… Bu devlet virüslerinin her biri belli düzeylerde de olsa Çin’de de mevcut.

Çin devleti 2003 SARS salgınından sonra aynı hataların tekrarlamayacağı sözü vermişti

Çin devleti 2003 SARS salgınından sonra gerekli dersi çıkardığı ve aynı hataların tekrarlamayacağı sözü vermişti. Buna rağmen benzeri hataları yeniden yapmaktan kaçınamadı. Çünkü şeffaflık devlet yönetiminin bunu yapma sözü vermesiyle oluşan bir şey değil devlet yönetiminin halktan bir şeyi saklamaya cesaret edemeyeceği bir sistem ve kültürde oluşabilen bir şeydir. Yerel devlet ve parti yöneticileri salgınla mücadele etmek yerine mesailerini parti toplantılarına propaganda çalışmalarına harcadılar. İstediklerini yazmayan gazetecilere örtbasa iştirak etmeyen doktorlara bilim insanlarına düşmanlık sergilediler.

Sayının artması bekleniyor

Zamanında müdahale ve halkın desteğiyle kolayca kontrol altına alınabilecek bir salgının halktan gizlenerek bütün ülkeye veya dünyaya yayılmasına neden olundu. Yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş durumda. 6 Şubat itibarı ile sadece Çin’de 25 binden fazla tedavi gören hasta var. Bu haftasonunda bu rakamın en az iki katına ulaşması bekleniyor. Bunların 3 binden fazlasının ise hayati tehlikesi bulunuyor.

Weibo’da Çinli bir vatandaş "Devlet bizi korusun diye bütün haklarımızdan vazgeçtik. Ama bu nasıl bir koruma?" diye soracaktı. Çin sosyal medyası bugünlerde benzeri yoğun eleştirilerle ve kızgınlıkla dolu.

Peki bu öfkenin bir sonucu olacak mı?

"Sanmıyorum" diye yazıyor karantina altındaki kentte yaşayan Ian Johnson. Günün sonunda yine "devletin ve liderin kararlığı sayesinde virüse karşı zafer kazanıldığı" hikâyesi hakim olacak ona göre. Kimse aynı gücün salgının bu boyuta ulaşmasındaki rolünü konuşamayacak. Johnson Çin toplumunun büyük çoğunluğu itibarı ile devletin doktrine ettiği "Çin’in nevi şahsına münhasır bir ülke olduğu ve demir yumrukla yönetilmesi gerektiği" fikrini içselleştirdiğine dikkat çekiyor.

"Eğer kolluk güçleri söylentileri yayanları susturmak için bu kadar aceleci olmasaydı bugün bu hastalıkla mücadele konusunda çok daha iyi bir konumda olacaktık"

Devlet yetkililerinin ortaya çıkan bir virüsle mücadele yerine virüs hakkında sosyal medya paylaşımları yapanlara gazetecilere yönelmesinin ülkeye büyük maliyeti olduğu konusunda en ilginç itiraf ise Çin Yüksek Mahkemesi’nden geldi. Mahkemenin kıdemli ismi Tang Xinghua’nın WeChat’taki sayfasında 26 Ocak günü "Yeni salgın hakkında söylentilerle mücadele üzerine" başlığıyla (link Çince) yayımladığı yorumda "Eğer kolluk güçleri söylentileri yayanları susturmak için bu kadar aceleci olmasaydı bugün bu hastalıkla mücadele konusunda çok daha iyi bir konumda olacaktık" eleştirisi oldukça sıra dışı bir çıkıştı. Şöyle yazdı Yüksek Mahkeme üyesi:

"Eğer halk bu SARS söylentilerini zamanında duysa panikle daha erken maske takmaya başlayacak toplu yerlerde bulunmaktan kaçınacak söz konusu balık hali gibi yerlere alışveriş için gitmeyecekti. Bu tür ‘söylentilere’ daha hoşgörülü olmak gerekir. "

Bu itirafın devletin medya ve halkın internet paylaşımlarına karşı mücadelesinde çoğunlukla ön safta yer alan ve 2013 yılında bu tür söylenti suçları için 3 yıllık ceza içtihadını oluşturan en yüksek yargı organından gelmesi ise acı bir ironiydi.

Koronavirüs salgını özgür basın ve şeffaflığın bir ülkenin güvenliğine tehdit olmak bir yana güvenliğin gerçek garantisi olduğunu bir kez daha gösterdi.

1971 yılında Amerikan devletinin Vietnam Savaşı konusunda yıllardır halka yalan bilgi verdiğini ifşa eden Pentagon Belgelerini yayınlama mücadelesiyle Vietnam Savaşı’nın sona ermesinde rol oynayan Washington Post gazetesinin efsane editörü Ben Bradley iki yıl sonra Watergate skandalı haberleri ile devlet başkanı Richard Nixon’un yalan söylediğini de ispatlayan haberciliklerini anlattığı 30 Mayıs 1973 tarihli ünlü mektubunda devletten özgür gazeteciliğin bu hayati varlık sebebine şu şekilde dikkat çekecekti:

"Gerçeği yazdığı sürece gerçeğin ortaya çıkmasının sonuçları hakkında endişelenmek gazetecinin işi değildir. Bir ülkeye hiçbir gerçek resmi yalanlar kadar tehlike oluşturamaz. "

Hiçbir toplum için devlet yetkililerinin örtbaslarından resmi yalanlarından gerçekleri halktan saklamasından daha büyük bir komplo olamaz.

DUYURU : Türkiye’nin ilk Kemalist Açık İstihbarat Platformu ÖZEL BÜRO GRUBU’na SPONSOR olmak ister misiniz ???


Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO GRUBU olarak Ocak 2002’den itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün.

Bilindiği üzere kamu yararı gözeten bir grubuz. Bunu şu ana kadar olan paylaşımlarımızdan ve faaliyetlerimizden anlamış olmalısınız, eğer henüz yeni üye iseniz grubumuzu tanımanız için inceleyin – lütfen buraya tıklayınız.- PDF dökümanını indirip inceleyiniz. Böylece kuruluşumuzdan bu yana ne gibi bir faaliyet içinde olduğumuzu yakından görmüş olacaksınız.

Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO GRUBU Dernek, Vakıf veya Sivil Toplum Örgütü gibi bir oluşum olmadığı için ve internet üzerinde sınırlı bir çalışma alanı olduğundan KAMU TARAFINDAN DENETİME TABİ DEĞİLDİR.

Yani diğer STK’lar gibi belirli periyodlar içinde denetlenmiyoruz. Biz de tam bu sebeple yurtsever bağışçılarımızdan gelen bağışları ve ARAŞTIRMA SETLERİ’mizden gelen cüzi tutarları nereye ve nasıl harcadığımızı belgeleriyle kamuya açarak ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU’nun tüm faaliyetlerinin ve gruba destek olanların bağışlarının şeffaf olduğunu ve hesap verebilecek durumda olduğumuzu göstermek istedik.

İlgili masraf dokumanını buradan görebilirsiniz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU her zaman finansal durumu ile ilgili HESAP VEREBİLİR VE ŞEFFAF BİR GRUPTUR. HESAPLARI AÇIK VE DENETİME HER ZAMAN UYGUNDUR.

İsteyen bir takipçimiz veya ekipten bir arkadaşımız istediği zaman YUKARIDAKİ LİNKTEN tüm GELİR-GİDER hesaplarını inceleyebilir.

Değerli Yurtseverler,

Bir sitenin internette sürekli yayında olmasının doğal olarak bir maliyeti var. Şimdi yüksek müsaadenizle ben bu maliyetleri sıralayayım.

1. İnternet sitemizin oldukça dolgun bir HOSTING MALİYETİ var,

2. Yine İnternet sitemizin oldukça dolgun bir DOMAIN MALİYETİ var,

3. SMS VERİTABANI’mızda olan binlerce insana ÜCRETLİ SMS HATTI üzerinden SMS gönderiliyor,

4. Faaliyetlerimiz için lisanslı orijinal programlar satın alıyoruz,

5. Yurtdışında kiraladığımız server üzerinden PKK, IŞİD, EL KAİDE gibi terör örgütleri, SÖZDE SOYKIRIM gibi milli sorunlar konusunda on binlerce insana EMAIL MARKETING çalışması yapılıyor,

6. Resmi kurumlara ve diğer makamlara ÜCRETLİ FAKS sitesi üzerinden faks gönderiyoruz,

7. Paylaşımlarımızın sosyal medyada geniş kitlelere ulaşması için ÜCRETLİ RSS aboneliklerimiz var,

8. Yurt dışında bazı ücretli medya platformlarına abonelik bedeli ödüyoruz

9. Kullanılan bilgisayar, harici hard disk, USB, internet, kablolama gibi donanımsal ihtiyaçlarımızın güncellenmesi için her 3 ayda bir belirli bedel ödüyoruz,

10. Ve sair Genel Giderlerimiz var.

YURTSEVER grup olarak prensip gereği web sitemize reklam almadık, hiçbir zaman da almayacağız. Tabiri caize bu sitenin devamı için yeri ve zamanı gelirse üstümüzdeki ceketi satar yine devletimize milletimize hizmete devam ederiz. Bu grup bu ülkenin ihtiyaç duyduğu ARAŞTIRMA ve BİLGİ PAYLAŞMA HİZMETİNİ gören bir grup olarak kamu yararı sağlıyor. İleride ekonomik durumumuz iyileşirse o takdirde tüm ARAŞTIRMA SETLERİNİ de bedelsiz olarak dağıtacağız. Ancak şu anda duyarlı vatandaşlarımızın desteğine ihtiyaç duyuyoruz.

Çalışmalarımıza bağışçı olmak isteyenler aşağıdaki hesabımıza istedikleri tutar kadar EFT yapabilirler. Tüm bağışçılarımıza bağış miktarı gözetmeksizin yaptıkları bağış için grubumuzca TEŞEKKÜR BERATI gönderilecektir.

HESAP NO : ZİRAAT BANKASI HESAP NO : 0318-62940443-5001 /// İBAN NO :TR130001000318629404435001 (ERKUT ERSOY adına)

Desteğiniz ve ilginiz için tüm yurtsever takipçilerimize teşekkür eder, saygılarımızı sunarız.

Yusuf Özbek

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO GRUBU