TARİH /// RAMAZAN BULUT : İSLAMCILARA ABDÜLHAMİD DERSLERİ


RAMAZAN BULUT : İSLAMCILARA ABDÜLHAMİD DERSLERİ

Son yıllarda Sultan II. Abdülhamid konusunda bir çam devirme muhabbetidir sürüp gidiyor. Bu en çok da iktidarın bir kısım sembolik seçkinlerine nasip oldu.

10.09.2019

Son yıllarda Sultan II. Abdülhamid konusunda bir çam devirme muhabbetidir sürüp gidiyor. Bu en çok da iktidarın bir kısım sembolik seçkinlerine nasip oldu.

Sayın Cumhurbaşkanı bile Yıldız Sarayı’ndaki bir etkinlikte; “Gençler biliyorsunuz içinde bulunduğumuz bu sarayda Abdülhamit’in hal fermanı hazırlanmış ve o fermanla idam edilmiştir. ” diyerek bu çembere dâhil olmuştu. Oysa Sultan II Abdülhamid’in eceli ile öldüğü sıradan bir bilgiydi.

Son olarak en büyük çamlardan birini iktidarın ağır toplarından Burhan Kuzu devirdi. Kuzu yaptığı bir paylaşımda aynen şöyle demişti:

“Sultan II. Abdülhamid Han tahttan uzaklaştırılınca bir gazeteci Mithat Paşa’ya sormuş: Paşam istediğiniz oldu şimdi ülke için projeniz nedir? Paşa ‘Biz sadece Abdülhamid’i yıkmaya odaklandık sonrası ne olur düşünmedik’ demiş. Ne oldu? İmparatorluk çöktü. Tek hedef Erdoğan. Sonra?”

Oysa Sultan II. Abdülhamid 1908 yılında tahttan indirilmişti. Tanzimat döneminin önde gelen politikacılarından Mithat Paşa ise 1884’te Suudi Arabistan’ın Taif kentinde sürgünde iken öldürülmüştü. İşin ilginç yanı Sayın Kuzu’nun bir anayasa profesörü hedefine koyduğu Mithat Paşa’nın da yine Osmanlı’nın ilk anayasası olan Kanun-i Esasi’ yi hazırlayan ana aktörlerden biri olmasıdır.

Bu kadar yere göğe sığdırılmayan sıfatına “Ulu Hakan” ve “Cennetmekân” eklenen bir padişahın eceliyle öldüğünü dahi bilmemek veya ilgisiz kişilerin devirdiğini zannetmek nasıl bir önemsemedir? CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun çıkıp da; “Atatürk padişahın hal fermanı ile Samsun’da idam edildi. ” dediğini bir düşünelim!

Peki hakkında derinlemesine bir yana sadece sıradan bilgilere dahi sahip olunmadan onu rol model almak nasıl izah edilebilir? İnanç ve yaşam tarzı derseniz o da mümkün değil. Sultan II. Abdülhamid kahvesinin yanında sigarasını eksik etmeyen saraydaki özel tiyatrosunda temsil verdirten piyano dinleyip çocuklarını da teşvik eden yemeklerde altın çatal kaşık kullanan ve annesinden kalan altın tuzluksuz sofraya oturmayan ilk rakı ve bira fabrikası onun döneminde açılan ve kendisi rom içen bir padişahtır.

Bunlar birçok kaynakta ittifakla yer alır. Nitekim torunu Osman Ertuğrul bir röportajında; "Dedem rom içerdi babama söylerdi bak ben bunu içiyorum çünkü bu yasak değil Kuran’a bak orada şarap diyor şekerden yapılanın bahsi geçmiyor derdi" ifadelerini kullanmıştı. Ne diyelim afiyet olsun!

Buradan çıkan sonuç şu: Sultan II. Abdülhamid hayatta olsaydı o günkü yaşam tarzını göz önünde bulundurduğumuzda herhalde günümüz muhafazakârlarının birçoğunu belki de sopayla kovalardı. Zira yaklaşık yüz yıl önce yaşamış piyano sevdalısı bir sultandan bahsediyoruz. Bütün kaynaklar Abdülhamid’in muhafazakâr olduğunu söylese de bugünkü şekliyle bir muhafazakârlık olmadığı gün gibi ortadadır.

Bir de Atatürk’ün içkisine takılıp üstelik halife unvanına da sahip bir kısım Osmanlı padişahlarının içkisini dahi görmezden gelmek nasıl bir bakış açısıdır? Oysa aradaki tek fark Atatürk’ün açıktan içmesi diğerlerinin ise bu işi kapalı kapılar ardında halletmesidir. Bu içkisini gizli içen bir kısım padişahların halk korkusunu Allah korkusunun üstünde tutmasından başka bir anlama gelmez. Oysa Atatürk’ün halktan yana bir korkusu olmadığından böyle bir korku yarıştırması söz konusu olmamıştır.

ÖRNEK ALINACAK BİR DÖNEMDEN ÖTE DERS ÇIKARILACAK BİR SÜREÇ

Bireysel yaşam biçimi olmadığına göre Sultan II. Abdülhamit ile bu kesim arasındaki ortak yan nedir? Tek akla gelen şey sadece günü kurtarmaya yönelik bir yönetim anlayışıdır. Zira bu doğrultuda tam tamına 33 yıllık bir iktidar söz konusudur. Ama nasıl bir iktidar?

Sultan II. Abdülhamid tahta geçmeden önce Mithat Paşa’ya verdiği taahhüt uyarınca 1876 yılında ilk Osmanlı anayasası olan Kanun-ı Esasî’yi ilan etmiş bu esas üzerine Meclis-i Mebusan ve Ayan Meclisi üyelerinden oluşan ilk meclis 19 Mart 1877’de açılmıştır. Amaç padişah ile meclisin ülkeyi birlikte yönetmesidir. Bu da yargı bağımsızlığı ve temel hakların güvence altına alınmasını ifade eder. Buna rağmen egemenliğin esas kaynağı yine padişah olmuştur. Zira Abdülhamit meclisi 1878’de tatil etmiş ve devam eden 30 yıl boyunca meclisi bir daha toplantıya çağırmamıştır. Akabinde kendisini iktidara taşıyanlardan biri olan Mithat Paşa’yı 1881 yılında sürgüne göndermiştir. Sürgüne gönderilen Mithat Paşa ise bizatihi muhafızları tarafından boğazlanmak suretiyle öldürülmüştür.

Tüm bunların nedeninin “Çırağan Vakası” olduğu söylenir. Sultan Abdülhamid bu olay nedeniyle sürekli bir şekilde tahttan indirilme sürgün edilme ve öldürülme korkusu ile hareket etmiştir. Bu yüzden de adeta kendisini yüksek duvarlarla çevrili Yıldız Sarayı’na hapsetmiştir. Çünkü diğer padişahların kullanmış olduğu lüks içerisindeki Dolmabahçe Sarayı ona pek güven vermemiştir. Bununla da yetinmemiş kurmuş olduğu istihbarat ağı ve tavan yapan jurnalcilik o döneme damgasını vurmuştur. Bütün devlet kurumlarını Yıldız’da toplaması kurmuş olduğu Yıldız Hafiye Teşkilatı uzun süren iktidarının nüvesini oluşturmuştur. Bu teşkilat memurundan sadrazamına padişaha jurnallikle ünlenmiştir.

Bu yönetim tarzı 33 yıl gibi bir süre devam etmiş olsa da çöküşü engelleyememiştir. Oysa padişah tarafından askıya alınmış olan anayasa ve meclis işlevsel kalsaydı belki de böyle bir son yaşanmayacaktı.

Bugün geldiğimiz noktada bilinçaltına yerleştirilen garip bir beka anlayışı ile adeta bu dönemi çağrıştıran bir iktidar mücadelesine tanık oluyoruz. Bu yüzden de “temel hak ve hürriyetler” “kanun önünde eşitlik” gibi her biri birer evrensel hukuk ilkesi olan bir takım kavramlar bir sui generis (kendine özgü) bir beka gerekçesiyle ötelenmiş durumdadır.

Bunun örneklerine her gün bir yenisi ekleniyor. Son örnek Canan Kaftancıoğlu olayı. Hakkındaki soruşturma ve devamındaki mahkeme aşaması şekli açıdan hukuka uygun görünse de Anayasanın 10. maddesindeki “kanun önünde eşitlik” ilkesi ile bağdaşmamıştır. Zira çözüm sürecinde PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’la ilgili yazılıp çizilenler veya FETÖ’ nün iktidar destekli zirve yaptığı dönemde Fetullah Gülen’le ilgili yapılan övgüleri nereye koyacağız? Eğer “17/ 25 Aralık bir milattır. ” yahut “Çözüm sürecindeki söylemlerin neresi suç?” derseniz bu kafanızdan bir zamanaşımı uydurmuş ve kendinizi kanun yerine koymuşunuz demektir. Kısacası kendi adamlarınızın söylemlerini suç saymayıp muhaliflerinizin her eylemini suç odaklı olarak düşünürseniz verilecek her kararın siyasi olduğunu bizatihi tarihe siz şerh düşmüş olursunuz.

Bu uğurda kurumsal devlet hafızasının silinmesi girişimleri ise ayrı bir konu. 15 Temmuz girişiminin ardından çıkarılan bir takım KHK’larla GATA ve Askeri Liselerin kapatılması ordunun kurumsallaşmış bir terfi sisteminin hallaç pamuğu gibi savrulması hâkim ve savcı alımlarındaki garabet bu örneklerden sadece bir kaçıdır. Oysa Ergenekon Balyoz Poyrazköy ve Askeri Casusluk gibi bir takım kumpas davaları 15 Temmuz girişiminin adeta habercisiydi. Burada herhangi bir sorumluluk hissetmeyenlerin bütün suçu bu köklü kurumlara yüklemesi nasıl bir devlet aklıdır?

Bir iktidar bir vesileyle 17 değil 27 yıl da sürebilir. Ancak sürdürülen yılların niceliğinden (sayısından) çok niteliğine (kalitesine) bakmak gerekir. Bu yüzden Sultan II. Abdülhamid’in 33 yıllık iktidar mücadelesi örnek alınacak bir dönemden öte ders çıkarılacak bir süreç olmalıdır.

Ramazan Bulut

Odatv.com

LİNK : https://odatv.com/islamcilara-abdulhamid-dersleri-10091925.html

TARİH /// Mehmet Selim TEMEL : Osmanlı-İran İlişkilerinde Diplomatik Problem : Bir İngiliz Kızının Kaçırılması


Mehmet Selim TEMEL : Osmanlı-İran İlişkilerinde Diplomatik Problem : Bir İngiliz Kızının Kaçırılması

Bu çalışmada 1891 yılında Osmanlı Devleti sınırına yakın İran sınırları içinde Savuçbulak şehrinde ticaretle uğraşan bir İngiliz ailenin kızı Katy Greenfield’in Mirza Aziz isminde İran vatandaşı bir Kürt tarafından kaçırılıp Osmanlı şehbenderliğine sığınması ve sonrasında gelişen olaylar anlatılmaktadır. Bölgede bulunan aşiretler açısından geçişken bir yapıya sahip olan Osmanlı-İran sınırında bu tür olaylar sık yaşanmakla birlikte bu olay Osmanlı şehbenderhanesini içine alınca iki devlet de bu olaya doğrudan müdahil olmak zorunda kalmıştır. Osmanlı kaynaklarına göre kadın İran mahkemesinde bunu ikrar ederek Müslüman olmuş ve Mirza Aziz’le evlenmiştir. Fakat annesi ve bölgede bulunan İngiliz konsolos durumu kabullenmeyerek kızın mahkemeye tekrar çıkarılmasını istemiştir. Genç kız mahkemeye tekrar çıkarılmak üzere Tebriz’e götürüldüğü sırada yol üzerinde bulunan Savuçbulak Osmanlı şehbenderliğine sığınmıştır. Genç kızın Osmanlı şehbenderhanesine sığınması sonrasında İngiliz gazeteleri dolayısıyla kamuoyunun olaya yoğun ilgi göstermesi sebebiyle İngiltere hükümeti İran ve Osmanlı hükümetleri üzerinde baskı kurarak Katy’nin annesine teslim edilmesini istemiştir. Bölgede bulunan Osmanlı şehbenderlerinin mücadelesi ve Kürt aşiretlerinin genç kadını vermemek için gösterdikleri mukavemet üzerine süreç uzamış fakat en nihayetinde Katy Greenfield mahkemeye ikinci kez çıkarılıp sorgulanmıştır. Katy Greenfield, birinci mahkemedeki gibi Müslüman olduğunu ve Mirza Aziz’le evleneceğini beyan etmiştir. İngiliz konsolos ve kızın annesi gönülsüz olmalarına karşın Katy Mirza Aziz’e teslim edilmiştir.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH /// Mehmet KORKMAZ : Denizin Saraylıları : Bahriye’de Osmanlı Şehzadeleri


Mehmet KORKMAZ : Denizin Saraylıları : Bahriye’de Osmanlı Şehzadeleri

1839’da Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra devlet idaresinde başlayan köklü değişim süreci Osmanlı hanedan üyelerini de etkiledi. Şehzadeler, hususi hocalardan dersler almakla birlikte devlet okullarına da gitmeye başladılar. Hatta Avrupa’daki hanedan mensupları gibi zamanla çeşitli görevler üstlendiler. Böylelikle devlet protokolünde yer alan şehzadeler kamuoyunda tanınan kimseler hâline geldiler. Bu tanınmada bahriyenin de önemli katkısı oldu. Nitekim Tanzimat’tan itibaren ve bilhassa 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonraki dönemde orduda fahrî veya muvazzaf olarak görevlendirilen şehzadelerden bahriyeye kaydedilenler dikkati çekmektedir. Bu makalenin esas konusunu çok bilinmeyen bir husus olan bahriyeli şehzadeler teşkil etmektedir. İlk eğitimlerini sarayda özel hocalar vasıtasıyla alan şehzadelerden bazıları kendi tercihleriyle veya hanedanın kararıyla Harbiye Mektebi ile Bahriye Mektebi’ni tercih ettiler. Bu çalışmada Bahriye Mektebi’ne giren veya padişahın emriyle çocukluk çağında fahrî rütbe verilerek bahriyeye kaydedilen şehzadelerin hayat hikâyeleri ve faaliyetleri arşiv belgeleriyle ortaya konulacaktır. Böylelikle son dönem Osmanlı şehzadelerinden bazılarının toplumsal hayattaki rolleri üzerinde durulacaktır.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH : RUSYA’NIN KIRIM’I İLHAKI (1783)


Rusya, 18. Yüzyıla kadar kendisi için önemli bir tehdit konumunda olan Kırım Hanlığını Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nden bağımsız hale getirdi. Kırım Hanlığının bağımsız hale geldiği tarihten 1783’teki Rusya’nın ilhakına kadar geçen süreçte Rusya ile Osmanlı Devleti arasında Kırım üzerinde nüfuz mücadelesi yaşandı. Hanlık içerisinde yaşanan taht mücadeleleri ve karışıklıklar da iki devlete Hanlığa müdahale imkânı verdi.

Rusya, Kırım Hanlığının başına Şahin Giray’ın geçmesini sağlayarak ve bunu Osmanlı Devleti’ne kabul ettirerek, Kırım’ın Osmanlı etkisine girmesini engellediği gibi kendi nüfuzunun Kırım’da artmasını sağladı. Kırım’da Şahin Giray’a karşı çıkan isyanı bastırmak ve Şahin Giray’ın hanlığını devam ettirmek için askeri güç kullanan Rusya, Kırım’ı ele geçirmek için hazırlıklarını tamamladıktan sonra Nisan 1783’te Kırım’ı ilhak etti. Bu ilhakla Karadeniz’de daha güçlü bir konum kazandı.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH /// OYA ADIYAMAN : YUNAN KUVVETLERİNİ TAŞIYAN GEMİLER


OYA ADIYAMAN : YUNAN KUVVETLERİNİ TAŞIYAN GEMİLER

E-POSTA : oyadiyaman

08 Eylül 2019

Dünü Okuyor Bugünü Yaşıyoruz… Yunan işgal kuvvetlerini taşıyan gemiler saat 7.30’da limana girdiler.

İlk işgalci saat 08.40’da karaya çıktı.

Yunanlıları İzmir’in yerlisi Rumlar limanda sevinç gösterileri yaparak karşıladı.

Metropolit Hrisostomos Yunan bayrağını öptü ilk çıkan işgal taburunu abartılı bir törenle “takdis “etti tuz serpti.

Sonrasında askerlere şöyle seslendi: Asker evlatlarım!

Bugün ecdat topraklarını yeniden fethetmekle İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz.

Bu uğurda ne kadar Türk kanı döküp içerseniz o kadar sevaba girmiş olacaksınız.

Ben de bir bardak Türk kanı içmekle onlara karşı kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım.

Haydi buyurunuz bütün Azizler sizin arkanızda olacak atalarınızın toprakları sizi bekliyor.

Sözde din adamının söylediği içilecek Türk kanı savaş meydanlarında olmayan masum kadın ve çocukların kanıydı.

15 Mayıs’ta İzmir’in işgal edilmesi başlayan kara günler 3 5 yıl devam etti.

Türk balıkçılar sandalcılar zincirlere bağlanıp denize atılıp öldürülmeye başlandı.

Sanat okulu öğrencisi İhsan boğazlanarak öldürülüyor Sütçü Ahmet Ağa Cedit mahallesinde parçalanıyor karakolda polisler boğazlanıyor direnenlerin bir kısmı kuyuya atılıyor yakalanan askerler ya kurşuna diziliyor ya da bıçaklanıyordu.

Bugün Yunan yenseydi diyebilen sözde tarihçiler Yunan işgali sırasında neler yaşandığını gerçekten biliyorlar mı çok merak ediyorum?

Mesela; İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanlığı tarafından” Türkiye’de Yunan Fecayii” adıyla yayınlanan iki ciltlik işkence kitabını okudular mı?

Orhangazi’de çırılçıplak soyulan erkekler ellerine kırbaçlar verilerek kendi eşlerini dövmeye zorlanmışlar.

(15 Ekim 1921 tarihli rapor) Yerli Rumlarla birlikte Çınarcık köyüne çeviren Yunanlılar anneleri erkek evlatlara peşkeş çekmek istemişler fakat ölüm pahasına yapmayan delikanlıları süngüleyerek öldürmüşler.

Süngü ucuna taktıkları bebekleri kuzu tandır kızartır gibi ateşlere tutmuşlar.

Genç kızların göğüslerini keserek kebap yapmışlar.

Çınarcıkta öldürülen 24 kişinin ölüm şekilleri ve adları 24 Nisan 1921 tarihi raporda yer almaktadır.

Cihanköy’de 5 yaşına kadar olan çocuklar evlerinden toplanarak annelerin gözü önünde süngüye takılıp diri diri ateşe atılmışlardır(19 Ekim 1921) Yukarıda yazdıklarım yaşanılanların sadece birkaç tanesidir.

Her dönemde olduğu gibi o dönemde de savaşın tüm çirkinlikleri kadınlara ve çocuklara yaşatılmıştır.

Bu kara günler yaşanırken Osmanlı İstanbul Hükümeti neler yapıyordu peki?

İstanbul Hükümeti 11 Nisan günü işgalcilerin isteğini yerine getirir.

Milliyetçileri ve liderlerini suçlayan bir bildiri yayımlar.

Bu bildiride Milli Mücadelecileri ”çıkarcılar bozguncular asiler vatan hainleri millet düşmanları” diye nitelendirmekte ve asker ve para toplamanın yasalara ve Allah’ın buyruklarına ileri olduğunu söylemektedir.

Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’da 11 Nisan’da fetva imzalayarak yayınlar.

“Padişahtan izinsiz olarak işgalcilere karşı direnen milliyetçileri tek tek ya da toplu olarak öldürmek din gereği ve görevidir.

Bu uğurda ölenler şehit öldürenler gazi sayılır.”

Bu fetvanın ve buna benzer fetvaların yayınlanması üzerine bazı gözü dönmüş kişiler 3 Mayıs sabahı Bolu’da Binbaşı İhsan’ı şehit ettiler.

Ellerine geçirdikleri askerleri sokak ortasında kırık camlarla kestiler.

Bolu’da kalan Abdülkadir adında çok genç bir subayı da soyarak ve işkence yaparak Bolu sokaklarında gezdirdiler.

Vücudunu delik deşik edip belediye binası önüne attılar.

Genç subayın çok yarası vardı her yeri delik deşikti ama ölmemişti.

Ertesi gün kımıldadığını evinin penceresinden gören doktorun hanımı eşine haber verdi ve hastaneye kaldırıldı.

Bunu duyan gözü dönmüş kişiler hastaneyi basıp subayın başına ip geçirerek sokaklarda sürüyerek öldürdüler.

İnsan düşmanın ihanetini anlıyor da kendinden kişilerin yaptıklarını maalesef kabullenemiyor.

15 Mayıs’ta İzmir’e giren düşmanın işgali 9 Eylül Cumartesi sabahı Süvari Kolordusunun marşlar söyleyerek İzmir’e girişiyle son buldu.

Hükümet konağına Türk bayrağını Yüzbaşı Şeref Kışlaya Yüzbaşı Zeki Doğan Kadifekale’ye Asteğmen Besim çekti.

İzmirliler de bugün için sakladıkları bayrakları çıkarmışlardı.

Her yer bayraklarla donatıldı.

Kaldırımları dolduran halk ağlıyor alkışlıyor çılgınca bağırıyordu.

O günün sonunda İzmir’i dürbünle izleyen Mustafa Kemal İsmet Paşa’ya dönüp “Biliyor musun bir rüya görmüş gibiyim” dedi.

“ Haklısın.

Bu kadar mucize olağanüstülük harikalık ancak bir rüyada yaşanabilir” dedi.

Dünü okuyor bugünü yaşıyoruz.

Dünü okurken bize bir rüyayı yaşatan kahramanları da kâbusu yaşatan hainleri de görüyoruz.

Tıpkı bugün de olduğu gibi.

İzmir’in dağlarında o çiçekler hep açtı hep açacak.

Mustafa Kemal adı illel ebet mücevher taşa yazılacak.

LİNK : https://www.yurtgazetesi.com.tr/yunan-kuvvetlerini-tasiyan-gemiler-makale 16767.html

TARİH : Hangi Ülke kaç yıl bizde kaldı…???


Hangi Ülke kaç yıl bizde kaldı…???

01. Anadolu (938 yıl)

02. Bulgaristan (545 yıl)

03. Yunanistan (400 yıl)

04. Sırbistan (539 yıl)

05. Karadağ (539 yıl)

06.Bosna-Hersek (539 yıl)

07. Hırvatistan (539 yıl)

08. Makedonya (539 yıl)

09. Slovenya (250 yıl)

10. Romanya (490 yıl)

11. Slovakya (20 yıl) Osmanli ad:Uyvar

12. Macaristan (160 yıl)

13. Moldova (490 yıl)

14. Ukrayna (308 yıl)

15. Azerbaycan (25 yıl)

16. Gürcistan (400 yıl)

17. Ermenistan (20 yıl)

18. Güney Kıbrıs (293 yıl)

19. Kuzey Kıbrıs (293 yıl)

20. Rusya’nın güney toprakları (291 yıl)

21. Polonya (25 yıl)-himaye- Osmanlı adi: Lehistan

22. İtalya ‘nın güneydoğu kıyıları (20 yıl)

23.Arnavutluk (435 yıl)

24. Belarus (25 yıl) -himaye-

25. Litvanya (25 yıl) -himaye-

26. Letonya (25 yıl) -himaye-

27. Kosova (539 yıl)

28. Voyvodina (166 yıl) Osmanlı adi: Banat

Asya’da

29. Irak (402 yıl)

30. Suriye (402 yıl)

31. İsrail (402 yıl)

32. Filistin (402 yıl)

33. Urdun (402 yıl)

34. Arabistan (399 yıl)

35. Yemen (401 yıl)

36. Umman (400 yıl)

37. Birlesek Arap Emirlikleri (400 yıl)

38. Katar (400 yıl)

39. Bahreyn (400 yıl)

40. Kuveyt (381 yıl)

41. Iranın batı toprakları (30 yıl)

42. Lübnan (402 yıl) Afrika’da

43. Mısır (397 yıl )

44. Libya (394 yıl) Osmanlı adi:Trablusgarp

45. Tunus (308 yıl )

46. Cezayir (313 yıl)

47. Sudan (397 yıl ) Osmanlı adi: Nubye

48. Eritre (350 yıl ) Osmanlı adi: Habes

49. Cibuti (350 yıl)

50. Somali (350 yıl ) Osmanlı adi: Zeyla

51. Kenya sahilleri (350 yıl )

52. Tanzanya sahilleri (250 yıl)

53. Çad’ın kuzey bölgeleri (313 yıl ) Osmanlı adi: Reşade

54. Nijer’in bir kısmı (300 yıl) Osmanlı adi: Kavar

55. Mozambik ‘ in kuzey toprakları (150 yıl)

56. Fas (50 yıl ) -himaye-

57. Bati Sahra (50 yıl) -himaye-

58. Moritanya (50 yıl) -himaye-

59. Mali (300 yıl ) Osmanlı adi: Gat kazası

60. Senegal (300 yıl)

61. Gambiya (300 yıl )

62. Gine Bissau (300 yıl)

63. Gine (300 yıl )

64. Etiyopya’ nin bir kısmı (350 yıl) Osmanlı adi: Habeş

Osmanlı Kara hudutları sınırları içinde resmen bulunmamakla birlikte fiilen Hilafete bağlı yerler.

64. Hindistan Müslümanları -Pakistan-

65. Doğu Hindistan Müslümanları -Bangladeş-

66. Singapur

67. Malezya

68. Endonezya

69. Türkistan Hanlıkları

70. Nijerya

71. Kamerun

Denizlerde ise;

Akdeniz’in tamamında 1 asır boyunca

Akdeniz’in bir kısmında 3 asır kadar

Karadeniz’in tamamına 4 asır kadar

Ege nin tamamına 4 küsur asır kadar.

Tarih bunları yazdı bizde toplayarak sizlere sunduk.

Selâm ve saygılarımla selamlıyorum.

Selim Yeşilyaprak (Dünya) misafiri

E-POSTA : selimabim