TARİH /// Mehmet Selim TEMEL : Osmanlı-İran İlişkilerinde Diplomatik Problem : Bir İngiliz Kızının Kaçırılması


Mehmet Selim TEMEL : Osmanlı-İran İlişkilerinde Diplomatik Problem : Bir İngiliz Kızının Kaçırılması

Bu çalışmada 1891 yılında Osmanlı Devleti sınırına yakın İran sınırları içinde Savuçbulak şehrinde ticaretle uğraşan bir İngiliz ailenin kızı Katy Greenfield’in Mirza Aziz isminde İran vatandaşı bir Kürt tarafından kaçırılıp Osmanlı şehbenderliğine sığınması ve sonrasında gelişen olaylar anlatılmaktadır. Bölgede bulunan aşiretler açısından geçişken bir yapıya sahip olan Osmanlı-İran sınırında bu tür olaylar sık yaşanmakla birlikte bu olay Osmanlı şehbenderhanesini içine alınca iki devlet de bu olaya doğrudan müdahil olmak zorunda kalmıştır. Osmanlı kaynaklarına göre kadın İran mahkemesinde bunu ikrar ederek Müslüman olmuş ve Mirza Aziz’le evlenmiştir. Fakat annesi ve bölgede bulunan İngiliz konsolos durumu kabullenmeyerek kızın mahkemeye tekrar çıkarılmasını istemiştir. Genç kız mahkemeye tekrar çıkarılmak üzere Tebriz’e götürüldüğü sırada yol üzerinde bulunan Savuçbulak Osmanlı şehbenderliğine sığınmıştır. Genç kızın Osmanlı şehbenderhanesine sığınması sonrasında İngiliz gazeteleri dolayısıyla kamuoyunun olaya yoğun ilgi göstermesi sebebiyle İngiltere hükümeti İran ve Osmanlı hükümetleri üzerinde baskı kurarak Katy’nin annesine teslim edilmesini istemiştir. Bölgede bulunan Osmanlı şehbenderlerinin mücadelesi ve Kürt aşiretlerinin genç kadını vermemek için gösterdikleri mukavemet üzerine süreç uzamış fakat en nihayetinde Katy Greenfield mahkemeye ikinci kez çıkarılıp sorgulanmıştır. Katy Greenfield, birinci mahkemedeki gibi Müslüman olduğunu ve Mirza Aziz’le evleneceğini beyan etmiştir. İngiliz konsolos ve kızın annesi gönülsüz olmalarına karşın Katy Mirza Aziz’e teslim edilmiştir.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH /// Mehmet KORKMAZ : Denizin Saraylıları : Bahriye’de Osmanlı Şehzadeleri


Mehmet KORKMAZ : Denizin Saraylıları : Bahriye’de Osmanlı Şehzadeleri

1839’da Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra devlet idaresinde başlayan köklü değişim süreci Osmanlı hanedan üyelerini de etkiledi. Şehzadeler, hususi hocalardan dersler almakla birlikte devlet okullarına da gitmeye başladılar. Hatta Avrupa’daki hanedan mensupları gibi zamanla çeşitli görevler üstlendiler. Böylelikle devlet protokolünde yer alan şehzadeler kamuoyunda tanınan kimseler hâline geldiler. Bu tanınmada bahriyenin de önemli katkısı oldu. Nitekim Tanzimat’tan itibaren ve bilhassa 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonraki dönemde orduda fahrî veya muvazzaf olarak görevlendirilen şehzadelerden bahriyeye kaydedilenler dikkati çekmektedir. Bu makalenin esas konusunu çok bilinmeyen bir husus olan bahriyeli şehzadeler teşkil etmektedir. İlk eğitimlerini sarayda özel hocalar vasıtasıyla alan şehzadelerden bazıları kendi tercihleriyle veya hanedanın kararıyla Harbiye Mektebi ile Bahriye Mektebi’ni tercih ettiler. Bu çalışmada Bahriye Mektebi’ne giren veya padişahın emriyle çocukluk çağında fahrî rütbe verilerek bahriyeye kaydedilen şehzadelerin hayat hikâyeleri ve faaliyetleri arşiv belgeleriyle ortaya konulacaktır. Böylelikle son dönem Osmanlı şehzadelerinden bazılarının toplumsal hayattaki rolleri üzerinde durulacaktır.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH : RUSYA’NIN KIRIM’I İLHAKI (1783)


Rusya, 18. Yüzyıla kadar kendisi için önemli bir tehdit konumunda olan Kırım Hanlığını Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nden bağımsız hale getirdi. Kırım Hanlığının bağımsız hale geldiği tarihten 1783’teki Rusya’nın ilhakına kadar geçen süreçte Rusya ile Osmanlı Devleti arasında Kırım üzerinde nüfuz mücadelesi yaşandı. Hanlık içerisinde yaşanan taht mücadeleleri ve karışıklıklar da iki devlete Hanlığa müdahale imkânı verdi.

Rusya, Kırım Hanlığının başına Şahin Giray’ın geçmesini sağlayarak ve bunu Osmanlı Devleti’ne kabul ettirerek, Kırım’ın Osmanlı etkisine girmesini engellediği gibi kendi nüfuzunun Kırım’da artmasını sağladı. Kırım’da Şahin Giray’a karşı çıkan isyanı bastırmak ve Şahin Giray’ın hanlığını devam ettirmek için askeri güç kullanan Rusya, Kırım’ı ele geçirmek için hazırlıklarını tamamladıktan sonra Nisan 1783’te Kırım’ı ilhak etti. Bu ilhakla Karadeniz’de daha güçlü bir konum kazandı.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH /// OYA ADIYAMAN : YUNAN KUVVETLERİNİ TAŞIYAN GEMİLER


OYA ADIYAMAN : YUNAN KUVVETLERİNİ TAŞIYAN GEMİLER

E-POSTA : oyadiyaman

08 Eylül 2019

Dünü Okuyor Bugünü Yaşıyoruz… Yunan işgal kuvvetlerini taşıyan gemiler saat 7.30’da limana girdiler.

İlk işgalci saat 08.40’da karaya çıktı.

Yunanlıları İzmir’in yerlisi Rumlar limanda sevinç gösterileri yaparak karşıladı.

Metropolit Hrisostomos Yunan bayrağını öptü ilk çıkan işgal taburunu abartılı bir törenle “takdis “etti tuz serpti.

Sonrasında askerlere şöyle seslendi: Asker evlatlarım!

Bugün ecdat topraklarını yeniden fethetmekle İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz.

Bu uğurda ne kadar Türk kanı döküp içerseniz o kadar sevaba girmiş olacaksınız.

Ben de bir bardak Türk kanı içmekle onlara karşı kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım.

Haydi buyurunuz bütün Azizler sizin arkanızda olacak atalarınızın toprakları sizi bekliyor.

Sözde din adamının söylediği içilecek Türk kanı savaş meydanlarında olmayan masum kadın ve çocukların kanıydı.

15 Mayıs’ta İzmir’in işgal edilmesi başlayan kara günler 3 5 yıl devam etti.

Türk balıkçılar sandalcılar zincirlere bağlanıp denize atılıp öldürülmeye başlandı.

Sanat okulu öğrencisi İhsan boğazlanarak öldürülüyor Sütçü Ahmet Ağa Cedit mahallesinde parçalanıyor karakolda polisler boğazlanıyor direnenlerin bir kısmı kuyuya atılıyor yakalanan askerler ya kurşuna diziliyor ya da bıçaklanıyordu.

Bugün Yunan yenseydi diyebilen sözde tarihçiler Yunan işgali sırasında neler yaşandığını gerçekten biliyorlar mı çok merak ediyorum?

Mesela; İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanlığı tarafından” Türkiye’de Yunan Fecayii” adıyla yayınlanan iki ciltlik işkence kitabını okudular mı?

Orhangazi’de çırılçıplak soyulan erkekler ellerine kırbaçlar verilerek kendi eşlerini dövmeye zorlanmışlar.

(15 Ekim 1921 tarihli rapor) Yerli Rumlarla birlikte Çınarcık köyüne çeviren Yunanlılar anneleri erkek evlatlara peşkeş çekmek istemişler fakat ölüm pahasına yapmayan delikanlıları süngüleyerek öldürmüşler.

Süngü ucuna taktıkları bebekleri kuzu tandır kızartır gibi ateşlere tutmuşlar.

Genç kızların göğüslerini keserek kebap yapmışlar.

Çınarcıkta öldürülen 24 kişinin ölüm şekilleri ve adları 24 Nisan 1921 tarihi raporda yer almaktadır.

Cihanköy’de 5 yaşına kadar olan çocuklar evlerinden toplanarak annelerin gözü önünde süngüye takılıp diri diri ateşe atılmışlardır(19 Ekim 1921) Yukarıda yazdıklarım yaşanılanların sadece birkaç tanesidir.

Her dönemde olduğu gibi o dönemde de savaşın tüm çirkinlikleri kadınlara ve çocuklara yaşatılmıştır.

Bu kara günler yaşanırken Osmanlı İstanbul Hükümeti neler yapıyordu peki?

İstanbul Hükümeti 11 Nisan günü işgalcilerin isteğini yerine getirir.

Milliyetçileri ve liderlerini suçlayan bir bildiri yayımlar.

Bu bildiride Milli Mücadelecileri ”çıkarcılar bozguncular asiler vatan hainleri millet düşmanları” diye nitelendirmekte ve asker ve para toplamanın yasalara ve Allah’ın buyruklarına ileri olduğunu söylemektedir.

Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’da 11 Nisan’da fetva imzalayarak yayınlar.

“Padişahtan izinsiz olarak işgalcilere karşı direnen milliyetçileri tek tek ya da toplu olarak öldürmek din gereği ve görevidir.

Bu uğurda ölenler şehit öldürenler gazi sayılır.”

Bu fetvanın ve buna benzer fetvaların yayınlanması üzerine bazı gözü dönmüş kişiler 3 Mayıs sabahı Bolu’da Binbaşı İhsan’ı şehit ettiler.

Ellerine geçirdikleri askerleri sokak ortasında kırık camlarla kestiler.

Bolu’da kalan Abdülkadir adında çok genç bir subayı da soyarak ve işkence yaparak Bolu sokaklarında gezdirdiler.

Vücudunu delik deşik edip belediye binası önüne attılar.

Genç subayın çok yarası vardı her yeri delik deşikti ama ölmemişti.

Ertesi gün kımıldadığını evinin penceresinden gören doktorun hanımı eşine haber verdi ve hastaneye kaldırıldı.

Bunu duyan gözü dönmüş kişiler hastaneyi basıp subayın başına ip geçirerek sokaklarda sürüyerek öldürdüler.

İnsan düşmanın ihanetini anlıyor da kendinden kişilerin yaptıklarını maalesef kabullenemiyor.

15 Mayıs’ta İzmir’e giren düşmanın işgali 9 Eylül Cumartesi sabahı Süvari Kolordusunun marşlar söyleyerek İzmir’e girişiyle son buldu.

Hükümet konağına Türk bayrağını Yüzbaşı Şeref Kışlaya Yüzbaşı Zeki Doğan Kadifekale’ye Asteğmen Besim çekti.

İzmirliler de bugün için sakladıkları bayrakları çıkarmışlardı.

Her yer bayraklarla donatıldı.

Kaldırımları dolduran halk ağlıyor alkışlıyor çılgınca bağırıyordu.

O günün sonunda İzmir’i dürbünle izleyen Mustafa Kemal İsmet Paşa’ya dönüp “Biliyor musun bir rüya görmüş gibiyim” dedi.

“ Haklısın.

Bu kadar mucize olağanüstülük harikalık ancak bir rüyada yaşanabilir” dedi.

Dünü okuyor bugünü yaşıyoruz.

Dünü okurken bize bir rüyayı yaşatan kahramanları da kâbusu yaşatan hainleri de görüyoruz.

Tıpkı bugün de olduğu gibi.

İzmir’in dağlarında o çiçekler hep açtı hep açacak.

Mustafa Kemal adı illel ebet mücevher taşa yazılacak.

LİNK : https://www.yurtgazetesi.com.tr/yunan-kuvvetlerini-tasiyan-gemiler-makale 16767.html

TARİH : Hangi Ülke kaç yıl bizde kaldı…???


Hangi Ülke kaç yıl bizde kaldı…???

01. Anadolu (938 yıl)

02. Bulgaristan (545 yıl)

03. Yunanistan (400 yıl)

04. Sırbistan (539 yıl)

05. Karadağ (539 yıl)

06.Bosna-Hersek (539 yıl)

07. Hırvatistan (539 yıl)

08. Makedonya (539 yıl)

09. Slovenya (250 yıl)

10. Romanya (490 yıl)

11. Slovakya (20 yıl) Osmanli ad:Uyvar

12. Macaristan (160 yıl)

13. Moldova (490 yıl)

14. Ukrayna (308 yıl)

15. Azerbaycan (25 yıl)

16. Gürcistan (400 yıl)

17. Ermenistan (20 yıl)

18. Güney Kıbrıs (293 yıl)

19. Kuzey Kıbrıs (293 yıl)

20. Rusya’nın güney toprakları (291 yıl)

21. Polonya (25 yıl)-himaye- Osmanlı adi: Lehistan

22. İtalya ‘nın güneydoğu kıyıları (20 yıl)

23.Arnavutluk (435 yıl)

24. Belarus (25 yıl) -himaye-

25. Litvanya (25 yıl) -himaye-

26. Letonya (25 yıl) -himaye-

27. Kosova (539 yıl)

28. Voyvodina (166 yıl) Osmanlı adi: Banat

Asya’da

29. Irak (402 yıl)

30. Suriye (402 yıl)

31. İsrail (402 yıl)

32. Filistin (402 yıl)

33. Urdun (402 yıl)

34. Arabistan (399 yıl)

35. Yemen (401 yıl)

36. Umman (400 yıl)

37. Birlesek Arap Emirlikleri (400 yıl)

38. Katar (400 yıl)

39. Bahreyn (400 yıl)

40. Kuveyt (381 yıl)

41. Iranın batı toprakları (30 yıl)

42. Lübnan (402 yıl) Afrika’da

43. Mısır (397 yıl )

44. Libya (394 yıl) Osmanlı adi:Trablusgarp

45. Tunus (308 yıl )

46. Cezayir (313 yıl)

47. Sudan (397 yıl ) Osmanlı adi: Nubye

48. Eritre (350 yıl ) Osmanlı adi: Habes

49. Cibuti (350 yıl)

50. Somali (350 yıl ) Osmanlı adi: Zeyla

51. Kenya sahilleri (350 yıl )

52. Tanzanya sahilleri (250 yıl)

53. Çad’ın kuzey bölgeleri (313 yıl ) Osmanlı adi: Reşade

54. Nijer’in bir kısmı (300 yıl) Osmanlı adi: Kavar

55. Mozambik ‘ in kuzey toprakları (150 yıl)

56. Fas (50 yıl ) -himaye-

57. Bati Sahra (50 yıl) -himaye-

58. Moritanya (50 yıl) -himaye-

59. Mali (300 yıl ) Osmanlı adi: Gat kazası

60. Senegal (300 yıl)

61. Gambiya (300 yıl )

62. Gine Bissau (300 yıl)

63. Gine (300 yıl )

64. Etiyopya’ nin bir kısmı (350 yıl) Osmanlı adi: Habeş

Osmanlı Kara hudutları sınırları içinde resmen bulunmamakla birlikte fiilen Hilafete bağlı yerler.

64. Hindistan Müslümanları -Pakistan-

65. Doğu Hindistan Müslümanları -Bangladeş-

66. Singapur

67. Malezya

68. Endonezya

69. Türkistan Hanlıkları

70. Nijerya

71. Kamerun

Denizlerde ise;

Akdeniz’in tamamında 1 asır boyunca

Akdeniz’in bir kısmında 3 asır kadar

Karadeniz’in tamamına 4 asır kadar

Ege nin tamamına 4 küsur asır kadar.

Tarih bunları yazdı bizde toplayarak sizlere sunduk.

Selâm ve saygılarımla selamlıyorum.

Selim Yeşilyaprak (Dünya) misafiri

E-POSTA : selimabim

TARİH /// M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU : Tarihe tanıklık eden “Ev”


M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU : Tarihe tanıklık eden “Ev”

Erken Cumhuriyet ideolojisinin entelektüel altyapısının hazırlandığı “İctihad Evi” ile Abdullah Cevdet arşivi korunmalıdır

Cağaloğlu’na yolu düşenlerin önünden geçtikleri ve genellikle de ön cephesine nakşedilmiş "İctihad-Idjtihad" kelimelerinin büyük harflerle yazılmış "Ev"e ne gibi bir sıfat kazandırdığını düşünmedikleri bir taş bina vardır.
Çatalçeşme ile Ticarethane sokaklarının kesiştiği noktada, ilk Osmanlı şeyhülislâmı olduğu düşünülen Şemseddin Muhammed bin Hamza (Molla Fenâri) adına 1470’te yaptırılan Molla Fenarî Mescidi’nin karşı sırasındaki "İctihad Evi," Osmanlı devletinin son yılları ile Erken Cumhuriyet döneminin önemli entelektüel faaliyet merkezlerinden birisi olmuştur.

"İctihad Evi"nden Çankaya’ya
"Garblılaşma" akımının bayrak gemisi işlevini gören "İctihad" mecmuasının 1911-1932 arasında basıldığı bu bina bir anlamda yeni devletin ideolojisinin ön taslaklarının şekillendirildiği mekândır. Binanın sahibi ve derginin nâşiri Doktor Abdullah Cevdet Bey günümüzde genellikle Ankara’da adının verildiği sokak ya da bir çarpıtılma olan "Avrupa’dan damızlık adam celbi" söylemiyle gündeme gelmektedir. Buna karşılık "İctihad"ın Erken Cumhuriyet ideolojisi üzerindeki etkisi, kurucusunun Sıhhiye Müdir-i Umumîsi sıfatıyla verdiği bir mülâkattaki ifadesinin çarpıtılmasına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Çankaya’da siyasete dönüştürülen Erken Cumhuriyet ideolojisinin entelektüel bağlamı "İctihad Evi"nde oluşturulmuştur.
Daha sonra Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti adını alacak örgütlenmenin kurucularından olan Abdullah Cevdet, Jön Türk hareketi içinde hızla siyasal eylemcilikten entelektüel faaliyete kaymıştı. 1904’te "Âlem-i İslâm"ın "Avrupa’da müesses" ilk matbaasında basarak Cenevre’de yayımlamaya başladığı "İctihad" entelektüel tarihimizde önemli bir yere yerleşmiş, "Kütüphane-i İctihad" ise başta Reinhart Dozy’nin "Tarih-i İslâmiyet" çalışması olmak üzere önemli tartışmalar yaratan kitaplar neşretmiştir.
Yayımını Cenevre’den sonra Kahire’de sürdüren "İctihad" Haziran 1911’den itibaren İstanbul’da basılmıştır. Kapatılmalar nedeniyle düzensiz aralıklar ve değişik isimlerle çıkan derginin entelektüel alanda etkisinin zirveye çıktığı dönem, neşriyatını durdurmak zorunda kaldığı Şubat 1915’e kadar geçen zaman dilimidir.
Yayımcısının "İctihad sahibi" unvânı ile "modern müçtehid"liğe soyunduğu bu mecmua bir yandan şiddetli din eleştirilerini gündeme getirirken öte yandan da "bilimcilik ve popüler materyalizm ile İslâm’ı bağdaştırarak Müslümanları modernlikle uyumlu kılma" benzeri devâsâ ancak başarı şansı fazlasıyla düşük bir proje geliştirmiştir.
Bunun neticesinde ise "Garblılaşan," yaşam tarzı değişiminin toplumsal dönüşüme yol açacağı ve "dinin sadece ahlâkî yönünden istifade edilerek" bireysel düzeye indirgeneceği bir toplum projesi geliştirilmiştir. Daha sonra TBMM’de Kocaeli ve Muş Meb’usu olarak görev yapacak olan Kılıçzâde Hakkı (Hakkı Kılıçoğlu) tarafından 1913’te kaleme alınan iki bölümlü bir yazı ile somutlaştırılan bu tasavvur, fesin yerine şapka giyilmesi, medreseler ile tekke ve zaviyelerin kapatılması, kapsamlı din, eğitim ve hukuk reformları yapılması neticesinde "Garblılaşarak" dini toplumsal alan dışına çıkaran bir toplum ütopyası geliştirmişti. Dergi, bunun yanı sıra, Latin harflerinin kabûlü, "zamanın sekülerleştirilmesi" benzeri Cumhuriyet uygulamalarının da bayraktarlığını yapmıştı.
Bu açıdan bakıldığında, girişinde "İctihad"ın basıldığı Orhaniye Matbaası’nın yer aldığı, üst katlarında ise derginin yazı işleri ile Abdullah Cevdet’in ikametgâhının bulunduğu "İctihad Evi," Erken Cumhuriyet ideolojisinin altyapısının oluşturulduğu mekândır.

"Tarih"in korunması
"İctihad" dergisinin savunduğu entelektüel yaklaşımlar Erken Cumhuriyet döneminde siyasete dönüştürülürken, ilginç bir gelişme olarak derginin etkinliği azalmıştır. Cumhuriyet ideolojisi hayata geçirildiğinde "Garbçılık"ın şekillendirici etkisi çoktan sona ermiş, bir siyaset kadrosu onun tezlerini "anladığı biçimde" siyasete dönüştürmüştür.
Abdullah Cevdet bu "siyasete dönüştürme" faaliyetinin, "İctihad"ın geliştirdiği tasavvurdan farklılaşan, "kaba" bir ideoloji doğurmasından fazlasıyla rahatsız olmuş, zannedilenin aksine II. Meşrutiyet "Garpçılığı"nın "marjinal" tezlerinin Cumhuriyet sonrasında "zafer"e ulaştıklarını düşünmemiş ve hayata 1932’de "hayal kırıklığına uğramış" bir entelektüel olarak veda etmiştir.
Abdullah Cevdet’in ölümü sonrasında kızı Gül Karlıdağ, tarih bilinci yüksek bir kişi olarak "İctihad Ev"i ile babasının zengin kütüphane ve arşivini titizlikle korumuş, binanın benzeri hassasiyetleri paylaşmayan müteahhitler, kitap ve belgelerin ise onları okuyamayacak koleksiyoncuların eline düşmesine izin vermemiştir. Onun 2015’te vefat etmesi ciddî bir kültür hizmetini gerekli kılmıştır.
Tarihe tanıklık eden "İctihad Evi" ile Abdullah Cevdet’in başta üzerine notlar düştüğü "İctihad" koleksiyonu olmak üzere kitap ve bilhassa belgelerinin muhafaza edilmesi önemli bir kültür hizmeti olacaktır. Abdullah Cevdet’in, Gustave Le Bon ve Reşid Rıza’dan, Peyami Safa ve son halife Abdülmecid Efendi’ye ulaşan yelpazedeki entelektüel ve şahsiyetler ile yazışmaları yakın tarihimize ışık tutacak bilgiler içermektedir.
Uzun yıllar önce bunların tasnif edilmesine yardımcı olmuş bir kişi olarak bu değerli koleksiyonun parçalanmasının bir "kültür ve tarih cinayeti" olacağını vurgulamak isterim.
Geçmişte böylesi koleksiyonlara önem verilmemesi yakın tarihimizin anlaşılması alanında ciddî sorunlar yaratmıştır. Bu alanda son yıllarda gerçekleşen yaklaşım değişimi başta İSAM Kütüphanesi olmak üzere değişik kurumların şahsî belge koleksiyonlarını değerlendirerek araştırıcıların hizmetine sunmasına neden olmuştur.
"İctihad Evi" ile söz konusu kitap ve belgelerin bir "müzearşiv" olarak değerlendirilmesi bu alanda yapılabilecek büyük hizmetlerden birisi olacaktır. Abdullah Cevdet’in düşüncelerinin günümüzde "iktidar" olmadığı, onun "tasavvuru"nun değişik çevrelerde ağır tenkitlere marûz bırakıldığı ortadadır. Buna karşılık, Türkiye’nin, tarih ve kültür korumasının "düşüncelerimize yakın kişiler, değerlerimizi yansıtan kurumlar ve estetik zevkimize uygun eserler" ile sınırlandığı dönemi geride bırakması gerekmektedir.
Başta "İslâmcılık düşüncesi"nin kökenleri ve gelişimi olmak üzere entelektüel tarihimizin değişik alanlarında ufuk açan çalışmalar yapan Profesör İsmail Kara’nın "İctihad Evi" ile Abdullah Cevdet arşivinin kurtarılması alanındaki girişimleri zikredilen korumanın hayata geçirilmesi konusunda ümitvâr olmamızı mümkün kılmaktadır. Bunların netice vermemesi ise ileride telâfisi mümkün olamayacak bir kayba neden olacaktır.