EĞİTİM DOSYASI : Kadıköy’de takke dönemi


Kadıköy’de takke dönemi

Karma eğitim yasada zorunlu olsa da İstanbul Kadıköy İmam Hatip Ortaokulu’nda fiilen sonlandırıldı. Takkeli eğitim, 303 öğrencinin okuduğu 36 derslikli okulun sosyal medya hesabından paylaşıldı.

Türkiye’deki imam hatip ortaokullarında din eğitimi alan 713 bin 561 öğrencinin 241 bin 137’si yani her 3 öğrenciden biri İstanbul’daki 279 imam hatip ortaokulunda okuyor. Kadıköy İmam Hatip Ortaokulu ise yasaya aykırı ilginç bir hareket başlattı.

HAREM-SELAMLIK

Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 15. maddesine göre zorunlu olması gereken karma eğitim bu okulda uygulanmıyor. İstiklal Marşı töreninde dahi kız ve erkek öğrenciler okul bahçesinde harem-selamlık sıralanıyorlar.

Sınıflarda ve laboratuvarlarda da ayrılıyorlar. Okul yönetimi sosyal medya paylaşımlarıyla da karma eğitim yapılmadığı iddialarını doğruluyor.

Sözcü’den Sultan Uçar’ın haberine göre; “5-A sınıfı cuma namazına gitmek için hazır bekliyor” diye, perşembe günü bir fotoğraf paylaşıldı.

Sınıfta yalnızca erkek öğrenciler var. Takkeleri takılı olarak, ders işlerken görülüyorlar. İdare takkeleri getirdiğini ileri sürdüğü veliye de teşekkür etmeyi ihmal etmiyor. Öğrenciler, geçen cuma günü Miraç Kandili’nde götürüldükleri Hasanpaşa Camisi’nde ise cami içerisinde takkesiz olarak ders alıyor.

Okulda ve dersliklerde ayırılan öğrenciler, 29 Ekim Cumuriyet Bayramı törenine bir komutan katılınca birlikte gösteri yapıyor.

İbrahim Şanlıer

SEVAP PUANI

36 derslikte 303 öğrencinin okuduğu okulda, her öğrenci için bir de, “Sevap Puan” kartı dağıtılıyor. Müdürlüğünü İbrahim Şanlıer’in yaptığı okulda, 1 ay boyunca en çok sevap kazanan öğrenciler çeşitli hediyelerle ödüllendiriliyor.

Odatv.com

TARİH /// Arastu Habibbeyli : Altay Teorisinin Gizemleri


Arastu Habibbeyli : Altay Teorisinin Gizemleri

Uzun yıllar hem Sovyet tarih bilimciliğinde hem de bazı Batı bilimsel çevrelerinde Türklerin Ana vatanının Altay dağlarının eteği olmasına ve onların yaşadıkları diğer yerlere göçmen olarak gelmiş olmalarına ilişkin bir sav baskın olmuştur. Bu görüşün temelinde ise, Türk dillerinin Altay dil grubuna ait olması, Türkler hakkında günümüzde mevcut olan ilk yazılı kaynakların Orhun-Yenisey havzasında bulunması ve tarih biliminin tarihin bu aşamasından önceki dönemleri aydınlatmaya gücünün yetmemesi etkenleri duruyor. Söz konusu bu teoriye esasen, eski dönemde Türkler Altay dağıyla Yenisey nehri civarında yaşamış ve “halkların büyük göçü” sonucunda Doğu’dan Batı’ya doğru hareket ederek yerleşmişler. Bu durumda ise Kafkasya’da, Anadolu’da, hatta Orta Asya’da dahi Türkleri göçmen halk olarak görüyorlar.

Batı araştırmalarının çoğunda Türk uygarlığı ayrıca bir uygarlık öğesi olarak kabul edilmiyor. Bu yaklaşım Avrasya’da büyük bir coğrafyada tarihin tüm aşamalarında yaşamış Türklerin tarihini tamamen farklı mecraya yönlendiriyor. Türklerin Altay, Sibirya çevresinden başka tüm yerlerde göçmen olduğuna ilişkin teori eski tarihte Türk kültürel mirasını tamamen inkar ediyor. Bu yaklaşımın bilimsel esaslarını oluşturmak için “Altay miti” yaratılmıştır. Fakat çağdaş tarihi araştırmalar Altay teorisinin sırlarını açmaya olanak sağlıyor. Biz de bu yönde bazı karanlık konulara açıklık getirmeye çalışacağız.

Bilindiği gibi, uygarlık kavramına bilimsel yaklaşım ilk kez Avrupa’da oluşmuştur ve şu anda bu alanla daha ziyade Batılı ülkelerin araştırmacıları uğraşıyorlar. Batılı araştırmalarda ise tarihin en eski döneminden günümüze kadar kendine özgü maddi – manevi değerlerini koruyan Türk uygarlığını görmezden gelindiği görülmektedir.

Samuel Huntington uygarlıkların çeşitliliğini din ve dille ilişkilendiriyor ve bu iki unsuru tüm uygarlık veya kültürlerin başlıca unsurları olarak görüyor (1). Bu açıdan yaklaşılsa dahi, Türk uygarlığı bağımsız unsur olarak görülebilir. Zira Türk dilleri grubu ayrıca bir dil grubudur. Uygarlığının özelliği ise sadece bir etniğin değil, birbiri ile akraba olan çeşitli halkların dilinin olmasıdır. Yani, birbiri ile akraba olan birkaç dil ailesinin – Oğuz, Kıpçak, Bulgar vb. mensuplarını birleştiriyor. Dinle ilgili ise belirtmeliyiz ki, şu anda birçok Türk halkları İslam dininin mensuplarıdır. Bununla birlikte, Türk halkları tarihin çeşitli zamanlarında Tanrıcı (eski Türkler), Musevi (Hazar Kağanlığı), Hıristiyan – Nesturi (Uygur Kağanlığı) olmuş ve bu dini değerleri kendi kültürlerinde yansıtmışlardır.

Genelde Türk uygarlığı için Tek Tanrılılık temel özelliklerden biridir. Bu İslam’dan önce de böyle olmuştur, İslam çerçevesinde de kendini göstermektedir. Türklerin monoteist dini inancını İslam’la bağdaştırmak doğru değildir. Hatta Türk inanç sisteminde Tanrıcılığın İslam’ın daha hızlı kabul edilmesine revaç verdiğini söylemek mümkündür.

Türk halklarının inançlarında Tanrı esas yer alır. Tarihin çeşitli dönemlerinde ayrı-ayrı Türk halkları İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Tanrıcılık, Mecusilik, Şamanizm, Animizm gibi din ve inanç sistemlerine tapmışlardır. Fakat özellikle vurgulanmalıdır ki, eski dönemlerden beri Türk halkları tek Allahlı dini tercih etmişlerdir. Zaman-zaman dış müdahaleler yüzünden Türklerin dini inancında farklı etkiler olsa da monoteist dini inanç Türkler için daima belirleyici olmuştur. Bu özellik ise Türk uygarlığı mensuplarını bugün dahil olduğu İslam dini çerçevesinde dahi diğer mensuplardan (Arap, İran, Malay) tamamen ayırmıştır.

İslam’a kadar olan Türk dini inancında ve genel olarak Türk dini inanç sisteminde Tanrıcılık (bazen «Gök Tanrı» dini de deniyor) öncül yer tutmuş ve bir temel işlevi olmuştur. Hun, Göktürk Kağanlıklarında esas olan bu dini inançta kutsal varlıklar, tabiat güçleri, babalar kültü olsa da yeri-göğü yaratan en yüce varlık “Gök Tanrı” olarak kabul ediliyordu. Bu dini inanca esasen Tanrı en yüksek varlık olmuş, evreni yaratmış ve semavi mahiyeti olduğu için Gök Tanrı adlandırılıyordu.

Türk uygarlığına ayrıca kültürel öğe olarak bakılmamasının temelinde şu anda dünya biliminde tercih edilen bir takım olguların gerçeği yansıtmaması duruyor. Kanaatimizce, bu yöndeki büyük sorun Türklerin Ana vatanının Altay bölgesi olması ve tüm diğer yerlere buradan göç etmesine ilişkini uyduruk savlardır.

Mevcut coğrafi yayılma alanı açısından çeşitli Türk halkları Doğu’da Lena nehri havzasından, Altay dağlarından, Büyük Çin Seddi’nden, Hindikuş dağlarının Afganistan sınırlarından Batı’da Akdeniz kıyılarına, Kırım’a, Moldova’ya, hatta biraz daha Batı’ya doğru Romanya’ya kadar, Kuzeyde Sibirya’dan başlayarak Güneyde İran körfezine, Dicle ve Fırat nehirleri havzasına kadar büyük bir coğrafyada yaşıyorlar. Yayıldığı bu geniş coğrafyanın birçok yerinde Türkler yerli halklardır. Uzun süre bilimsel edebiyatlarda, Türkler Altay – Uzak Doğu kökenli halk olarak görülmüş, diğer bölgelerde ise onları göçmen olarak tanımlamışlardır. Bu tür yaklaşımı daha ziyade Kafkas ve Anadolu Türklerine yaklaşımda görüyoruz. Fakat son araştırmalar bir daha kanıtlıyor ki, bu yaklaşımlar önyargılı ve tarihi sahteleştirmeye yönelmiştir. Türkler Ön Asya ve Kafkasya’da ilk nesil uygarlık mensuplarındandır ve bu, çok sayıda olgularla kanıtlanmıştır. Türklerin Ön Asya’da en eski tarihten günümüze kadar yerleşik olması ve bölgede önemli etkiye sahip olmasıyla ilgili sunulan savlar bugün tarih sahnesinde kendi izini koruyor.

Biz bunu Ön Asya’da (Anadolu’da) birinci nesil uygarlık mensuplarından olan Asur devletinin ve Asurların bölgede mevcut kalıntıların örneğinde de açıkça görüyoruz. Tarihten bellidir ki, Asur devleti bu bölgede Sümer, Babil, Hitit, Elam devletleriyle beraber eski Mezopotamya uygarlığının önemli merkezlerinden biri olmuştur. Yüksek devlet geleneği, yazı kültürü, şehir uygarlığı bu devletin ve buna uygun olarak baskın dil işlevinde Asur dilinin bölgedeki nüfuzunun habercisidir. Bu durumda, passionerlik dönemini yaşayıp bitirmiş olsa dahi, Asurların dini ritüel dili olarak kabul ettikleri dilin mensuplarının bu bölgede en az Asur devletinin yaşıtı olmasının habercisidir.

Türk araştırmacı Recep Albayrak Hacaloğlu “Türkmen ve Asur Kiliselerinde Okunan Türkçe İlahi Metinleri” adlı kitabında bu konuya açıklık getirmiştir. Kitapta Irak – Kerkük Türkmenlerine ait 9 ilahi metin, Güney Azerbaycan’ın Urmiye bölgesinde yaşayan Asurların Keldani – Katolik Kilisesine ait Azerbaycan Türkçesinde 6 metin sunulmaktadır. Yazar yazıyor ki, Sami kökenli eski bir dilin çeşitli şivelerinde konuşan Keldani (Katolik), Nesturi ve Yakubî mezheplerine bölünen Asurlar Azerbaycan Türkleriyle yüzyıllardır devam eden kültürel – dilsel ilişkilerin sonucunda Keldani – Katolik Kiliselerinde kendi ilahilerini de Azerbaycan Türkçesinde okuyorlar (2). Dikkate almak gerekiyor ki, Azerbaycan dili tarih boyunca asla dini tören dili olmamıştır ve Azerbaycan Türklerinin İslam>ı kabul ettikten sonraki dini dili esasen Arapça olmuştur. O zaman şu kanaate varabiliriz ki, Asurların passionerlik dönemini bitirdikten sonra zayıflamış eski kültürünün sadece kendisiyle beraber bu bölgede mevcut olan halkın dilini kabul etmesi mümkün görünüyor. Bu ise en azından Milattanönceki binyılda bu bölgede Türklerin yaşamasının habercisidir ve Ön Asya>da Türklerin gelme değil, birinci nesil uygarlık mensuplarından olduğunu iddia etmeye esas veriyor.

Kanaatimizce, Altay teorisiTürk uygarlığının oluşma ve gelişme aşamalarına ilişkin asıl gerçeklerden çok uzaktır. Türkiyeli araştırmacı Osman Karatay Altay teorisinin Avrupalıların yüksek ırk iddiasına hizmet etmesine ilişkin bir varsayımı ileri sürmektedir. Yazar yazıyor ki: “Dünyada kültürün vatanının Doğu olması muhakkaktır. Avrupalılar ise kendilerinin başkalarından kat-kat yüksek kültürel mirasa sahip olmasını kanıtlamaya çalışıyorlar. Yunan ve Romalılar Avrupa’nın kan ve kültür açısından babalarıydı. Ama onlar da her şeylerini Orta Doğu’dan almışlardı. Bu hususta kendilerini Hint ve İran’la ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Böylece, Hint ve Avrupa halklarının tek ırk temsil etmesine ilişkin uydurma bir efsane başlamıştır.

Hint – Avrupa ırkının şimdi olduğu gibi tarihi geçmişte de hem üstün, hem de medeni olduğu daire uyduruktu. Orta Asya da dahil olmak üzere Hindistan’dan Avrupa’ya kadar büyük bir kuşak tüm kültürel mirasıyla beraber onlara verilmişti. Bu toprakların ezeli sahibi Türkler için ise bir yurt aramak gerektiğinde ise onlara Sibirya’nın ta öbür ucundan bir yerler uygun görüldü” (3). Böylece, bizim de kanaatimiz şudur ki, Altay teorisi aslında Hint – Avrupa mitinin gerçeğe benzetilmesi için ortaya atılmıştır.

Gerçekten büyük göç sonucu Türk boyları Doğu’dan Batı’ya doğru hareket etmişlerdir. Fakat bu hangi tarihi döneme aittir ve neden özellikle Batıya doğru? Bu büyük göçün temel nedeni iklimin değişmesi, yani oluşan kuraklık sonucunda boyların Batı’ya doğru hareketi olmuştur. Peki neden Batı yönünde? Oluşan kuraklıktan kurtulmak için diğer yönlerde hareket mümkün değilmiydi? Kuzeye doğru hareket doğal ortamın keskinliğiyle kısıtlıydıysa, Doğu’ya ve Güney’e hareket mümkün değil miydi? Bu hareketin yönünü belirleyerek durumu netleştirmek mümkündür. Coğrafi açıdan bakıldığında, Güney’e ve Güney-batıya doğru hareket yönünde farklı uygarlıkların – Çin ve Hint uygarlıklarının mensuplarının yerleşme alanı olduğunu görüyoruz. Diğer yönlerde doğal ortamın elverişsizliği tek bir yol bırakmış oluyordu – Batı. Neden bu yönde? Çünkü bu yönde “Büyük Bozkır” Türk’ün sürekli oturduğu doğma bir mekandı. Türkler Avrasya kıtasında Altay’dan Karadeniz sahillerine kadar büyük bir coğrafyada her zaman yerleşik olmuşlardır. İklimin değişmesiyle kendileri için doğma mekanda sıkıntısız yayılabildiler. Böylece, Türkler Batı yönünde hareket kuşağı boyunca bu topraklarda göçmen değiller. Türk halkları sadece bağlı oldukları doğal iklim çerçevesinde belli dönemde herhangi bir nedenle farklı yönlere hareket ediyorlardı.

Bu bağlamda belirtmeliyiz ki, Türkler Avrasya kıtasında “Büyük Bozkır”ın her yerinde yerli halk olarak görülüyorlardı. Bu yaşam alanı hem Ön Asya, Kafkasya ve Anadolu’yu, hem de Altay, Orta Asya’yı kapsıyor. Aynı doğal yaşam-alanı kapsamında yaşanan göçler ise Türk kültürel miras ve değerlerinin tüm coğrafi şerit boyunca yayılmasına neden olmuştur. Hiçbir durumda kabul edilemez ki, yaşanan göçler bir etniğin yeni bir mekana sonradan dahil olmasıdır. Kanaatimizce, bu göç akımları Büyük Bozkırda ayrı-ayrı topraklarında Türklerin zaman-zaman azalıp – çoğalmasına, baskın duruma yükselmesine veya azınlığa dönüşmesine neden olmuştur. Fakat hiçbir durumda Türk uygarlığı izlerinin tamamen kaybolmasına götürmemiştir.

Böylece, biz Türklerin ilk vatanı ve göçüyle ilgili Altay teorisini kabul etmiyoruz. Bizim düşüncemize esasen, Türkler Avrasya coğrafyasında kendi doğal yaşam-alanları boyunca yaşamışlardır. Zaman-zaman çeşitli doğal, ekonomik, siyasi ve diğer sebeplerden bu mekan içinde tüm yönlerde göç etmiş, yeni mekanlara yerleşmiş veya eski yurt yerlerine yeniden dönmüşlerdir.

Belirtmek isteriz ki, biz “her uygarlığın kendine özgü doğal yaşam-alanı bağlılığı” ilkesine öncelik veriyoruz. Coğrafi etken ona göre önemlidir ki, bu coğrafyanın doğal yaşam-alanı uygun uygarlığın kendine özgü özelliklerinin şekillenmesinde doğrudan yer alan en önemli faktörlerden biridir. Örneğin “Sahra” Arap uygarlığının, “Orman” Slav uygarlığının, “Deniz” Batı uygarlığının niteliklerini belirleyen etkenlerdir. Bu açıdan yaklaşıldığında Türklerin vatanlarının bulunduğu doğal yaşam-alanı da “Bozkır” etkeniyle nitelendiriliyor.

Türk uygarlığının sınırları bozkır yaşam-alanıyla çevreleniyor ve bu yaşam alanının sınırları bozkırın diğer doğalyaşam-alanlarla ikame olunduğu bölgeden geçiyor. Zira Batı’da bu Karadeniz’in Kuzeyi, Karpat dağlarından başlayan “Orman”la, Güney ve Güneydoğu’da Çin uygarlığının başladığı “Çay”la, Güneyde İran uygarlığının başladığı”Dağ”la sınırlıdır.”Bozkır”yaşam-alanının dışında Türk uygarlığı yayılabilse de, kendi varlığını ciddi şekilde, sonuna kadar koruyamamış, sadece onun egemen olduğu dönemlerden maddi-manevi izleri kalmıştır. Biz bunu Türk uygarlık mensuplarının Mısır’da, Hindistan’da, Avrupa’da, Çin’de tarihin belli aşamalarındaki egemenliği dönemlerinden görüyoruz. Türk uygarlık mensupları olan çeşitli devletler bu coğrafyaları uzun süre kendi yönetimleri altına alsalar da, passionerlik dönemini yaşadıktan sonra bu mekanlarda kendi varlığını koruyamamışlardır. Bu yerlerde Türk kültürü büyük etki gösterse de, bir uygarlık olarak kalıcı olamamıştır.

Türk uygarlık mensuplarının diğer uygarlık mensuplarıyla ilişkileri işte doğal yaşam-alanı unsuru temelinde kurulmuştur. Bunun en parlak örneklerinden biri Türk-Çin uygarlıklarının ilişkisidir.

Tarih boyunca Çin’le “Bozkır” halklarını Büyük Çin Seddi ayırmıştır ve “Bozkır” kültürünün taşıyıcılarından zıt hatta galip gibi göç edenler dahi bir süre sonra tarih sayfasından silinmişler. Çin ve Türk uygarlıklarının geleneksel mücadelesini kültürler arasında keskin farklılıklarla anlatıyorlar. Genellikle, Çin uygarlığının sadece Türk değil, kendi coğrafi sınırlarının ötesindeki tüm diğer uygarlık türleriyle ilişkilerinde çatışma gözlemlenir. Tesadüf değildir ki, tarihin çeşitli aşamalarında yüzyıllardır Çin’in etki alanında yaşayan Tibetliler, Moğol veya Uygurlar Çin uygarlığının doğal sınırları ötesinde olduğundan bu temastan güçlü etkilenmemiş, temsil ettikleri medeniyet öğelerini koruyabilmişlerdir.

Tarih kaynaklarında da Türk ve Çin uygarlık mensuplarının barışmazlığının onların farklı doğal yaşam- alanını temsil etmesiyle ilgili olduğuna dair bilgiler var. Örneğin, Göktürk Kağanlığı’nın lideri Bilge Kağan (716-­734) Çinlileri taklit edip, büyük şehirlerin etrafına duvar çekmek istediği zaman onun veziri Tonyukuk’un fikirleri bu konulara açıklık getiriyor: “Biz Bozkır milleti olmuşuz, başarılarımız da bunda olmuştur. Güçlü olduğumuz zaman saldırı yaparız, zayıf olduğumuzda da Bozkırda geri çekiliriz. Çinliler bizim yüz eşitliğimizdeler, eğer biz şehirde sıkışıp kalırsak, onlar bizi mahvedebilir”. Sonra Kağan Buda ve Tai mezheplerini Türkler arasında yaymak istedikte, Tonyukuk bu fikri de makul görmemiş ve bildirmiştir ki, bu mezhepler insanı hassas kılar ve hükmetme kudretini insandan alır (4, s.21).

Genellikle, gözlemler göstermektedir ki, zengin Çin kültürü tarihin hiçbir aşamasında diğer kültürlerle uyum sağlamaya, benzerleşmeye eğilim etmemiştir. Onun başka kültür temsilcileriyle ilişkisi sadece kendine katma, asimilasyonla sonuçlanabilir. Çin kültürü Orta Asya’da da kabul edilemez, yabancı unsur olmuş, Çin kültürünün ideolojisi bu bölgede sadece güç sayesinde ilerleyebilmiş, yerel kültürü ise yüzyıllardır eritmeye eğilim göstermiştir. Bu özellikleri Lev Gumilev şöyle nitelendiriyor: «Orta Asya>nın tüm halkları için Çin kültürü kabuledilemez olmuştur. Türklerin Çin ideolojisine karşı koydukları kendi ideolojik sistemi olmuştur. Hatta II Türk Kağanlığı’nın çöküşünden sonra Asya’da dini inançların değişmesinde bile bu, kendini gösteriyordu. O zaman Uygurlar Maniliği, Karluklar İslam’ı, Basmal ve Ongutlar – Nesturiliği, Tibetliler – Hint Budizmini kabul ettiler, ama Çin ideolojisi Büyük Çin Seddi’ni geçemedi” (5).

Fakat aynı zamanda Çin uygarlık alanına dışarıdan dahil olan herhangi bir yabancı kültür temsilcisinin kendi değerlerini koruyamadığını da görüyoruz. Çin’de 385­550 yıllarında mevcut olmuş ve savaşı kazanmış Türk Tabgaç devleti sadece kendi varlığını ve Türk değerlerini koruyamamakla yetinmedi, hatta kısa bir süre sonra bu devletin kendisi Türk uygarlık mensuplarına karşı Çin ideolojisinin en büyük temsilcisi oldu.

Böylece, Türk ve Çin uygarlığı arasında ilişkiler uyuşmazlık niteliği taşıyor. Onların temsilcileri kendi doğal sınırlarını aşarak biri diğerinin alanına girdiğinde hiçbir zaman kendi varlıklarını, milli – manevi değerlerini koruyamamışlar. Bunun içindir ki, bu iki uygarlığın sınırları belki de bin yıllardır aynı kalmıştır, yaşanan değişiklikler ise periyodik olmuştur.

Uygarlıklar arası düzlemde Türk – Arap ilişkileri “Bozkır” ve “Sahra” niteliklerine uygun kurulmuştur. Tarihte hem Arapların Türkler (VII-XI yüzyıllar), hem de Türklerin Araplar üzerinde (XI-XX yüzyıllar arasında belli aralıklarla) yönetimi dönemi bu iki uygarlık mensuplarının ilişkileri oluşmuş ve kendine özgü özellikleriyle farklılık göstermiştir. Gözlenen temel nokta şudur ki, uygarlık düzleminde her iki kültür öğesi kendi gelişimlerinin kabarma döneminde birbirlerinin yerleşme alanını belli tarihi dönem boyunca denetim altında tutmuşlardır. Ama bununla birlikte, bu konumdan oluşan etki kalıcı olamamıştır. Bu zaman ise uygarlık öğesinin kendi doğal yaşam-alanı dışında yaşam döngüsünü sürdürememesi kendini göstermiştir. Zira “Sahra” yaşam-alanını temsil eden Arap uygarlık mensubuyla “Bozkır” yaşam-alanını temsil eden Türk uygarlık mensupları kendi doğal yaşam-alanı dışında passionerliğin zayıflamasıyla mevcudiyetlerini koruyamamışlardır. Ama bununla birlikte belirtmeliyiz ki, sırf uygarlık düzleminde bu öğeler arasında keskin çatışma da nitelendirici değildir. Onların ilişkileri “Sahra” ve “Bozkır”ın doğal koşullarına uygun olarak huzurlu birlikte yaşam olmalıdır ve daha ziyade uyumla nitelendiriliyor.

Türk uygarlığının uyuşmazlıkta olduğu diğer bir uygarlık ise İran’dır. Uygarlık düzleminde bu iki kültürel turun temsilcileri arasında daima uyuşmazlık görülmüştür. Fakat dikkati çeken esas nokta Türk ve İran uygarlık mensuplarının birbirine karşı asimilasyon eğilimli olmasıdır. Böyle olmasaydı, tarihi gelişim sürecinde Türk – İran devletlerine tanık olmazdık. Bu örneği bir uyum, yüksek uzlaşma olarak değerlendirmek ise sadece zahiri görüntüye dayalı olabilir. Gerçekle bu tür olguların bulunması onların birbirine karşı asimilasyon sürecine hoşgörüsüz olmasının sonucudur. Bunun ise nedenleri arasında öncelikle her iki uygarlığın benzer doğal yaşam- alanına sahip olmasına ilişkindir. Bu nedenle “Bozkır” kültürel öğesini temsil eden Türk uygarlığı ve “Dağ – Bozkır”ı temsil eden İran uygarlığı arasında aynı doğal yaşam-alanı kapsamında herhangi birinin passionerlik döneminde benimsemesiyle sonuçlanır.

Genellikle bizim kanaatimizce esasen hiçbir uygarlık kendi doğal yaşam-alanı dışında varlığını uzun süre tutmaya kadir değildir. Biz “her bir uygarlığın doğal yaşam-alanı bağlılığı” ilkesine öncelik veriyoruz. Ünlü bilim adamı, Profesör Cavad Heyet de Türklerin doğal yaşam-alanı bağlılığı savından yanadır. O, yazıyor: “Aslında bir bozkır halkı olan Türk illeri göç sırasında kendi yaşam koşullarına ve bozkır iklim ve kültürüne karşı olan yerlerde, örneğin cengel veya çok sıcak ve nemli yerlerde yerleşmemişlerdir. Bazen de başka milletlerin arasında ve yabancı kültürün etkisinde kalıp yaşamak zorunda oldukları zaman onların etkisi altında kalıp kendi varlıklarını kaybetmişlerdir. Örneğin, Çin’de V-VI yüzyıllarda Tabgaçlar, Avrupa’da Hunlar, Balkanlar’da Bulgarlar ve Kuzey Hindistan’da Halaçlar ve diğer Türkler gibi” (4, s.9).

Her bir uygarlığın kendi doğal yaşam-alanı bağlılığına ilişkin konulara kısa göz attıktan sonra Türk uygarlığının yerleşme alanı meselesine dönüyoruz. Lev Gumilev yazıyor ki: “Avrasya’nın kalbi – Büyük Bozkır – eski Türklerin toprağıdır, – Çin Seddi’nden Karpat dağlarına kadar uzanıyor. Güneyden Afganistan ve İran, Kuzeyden ise Sibirya ormanlarıyla çerçeveli. Ta eskiden bu çölü İskitler, Farslar – Turan, Çinliler – “kuzey barbarların çölü” – Beyhu adlandırmışlardır”. Büyük âlimin mülâhazalarından da görüldüğü gibi, bu büyük mekanı tek organizma gibi nitelendiren tek faktör “Bozkır” yaşam-alanıdır. Burada Türkün vatanı olarak ayrıca ne Altay, ne Karadeniz kıyısı, ne Anadolu gösterilmiyor. Yani Türk’ün vatanı olarak bütün “Büyük Bozkır” düşünülüyor, onun her tarafında, tüm yerlerinde Türk halkları göçmen değil, yerel etniktir. Sadece iklim şartlarının değişmesi veya diğer sebeplerden bu mekan kapsamında Türk halkları zaman-zaman yerlerini değiştirmişlerdir.

Bu iddiayı doğrulayan faktörlerden biri de Türk yazı sistemine dayanmaktadır. Türk alfabe sisteminin, onun temelinde duran Türk damgalarının ilk kaynaklarıyla ilgili yapılan araştırmalar Türklerin Ön Asya ve Kafkasya’da yerel olmasını bir daha kanıtlıyor. Bilindiği gibi, dünya tarihinde ilk yazılar piktogramlar şeklinde olmuştur ve daha çok taşlar üzerinde yazılıyordu. Piktografik yazı gerçek anlamda yazı olmamış, içeriğin işaretler ve resimlerle verilmesidir. Bu nedenle, kaya çizimlerindeki her bir resmin somut içerik taşıdığı muhakkaktır.

Türk uygarlığının yerleşme alanında ise biz bu işaretlerin hem Batıda (Azerbaycan’da Gemikaya – Gobustan kaya resimleri), hem de Doğuda (Orhun- Yenisey anıtları) ve hatta merkezde (Karadeniz’in Kuzeyinde kaya resimleri) birbirinden bağımsız olarak, ama muhtemelen, belli ilişki yaratıldığının arkeolojik izlerine rastlıyoruz. Azerbaycan topraklarında Gobustan, ayrıca Gemikaya yapılarında yapılan arkeolojik araştırmalar gösteriyor ki, bu yazılar Türk kavimlerine aittir ve bu işaretler sonradan gelme değil, yerli kökenlidir. Çünkü onların okunuşunda yerli coğrafyanın toponimi, etnografisi, inanç sistemleri, çeşitli Türk kavimlerine ait damgalar anahtar olmuştur.

Azerbaycan’ın Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nde bulunan Gemikaya yazıtlarında kaya yazı işaretlerinden 17 harfin Oğuz damgası olması fikri ileri sürülmüştür.

Bu olgu Milattan Önceki bin yıllarda da bu diyarın Türk uygarlığının vatanı olması ve Türk kültürünü temsil etmesini teyit etmeye olanak sağlar. Çünkü Gemikaya anıtları taş devrine aittir ve Azerbaycan topraklarında ilk yerleşim sitelerinden biridir. Kaya üzerindeki resimlerdeki harflerin Oğuz damgası olması ise bu bölgelerde ilk dönemden başlayarak yaşayan nüfusun kültürel mirası sayılır.

Böylece, insanlık tarihinde kendine özgü izi olan Türk uygarlığı benzer manevi değerlere dayanıyor. Türk uygarlığının oluşmasında onun kendine özgü özellikleri – tüm tarihi dönemler boyunca kesilmeyen devletçilik geleneği, örf ve geleneklerin (Törenin) toplumda yüksek manevi değer olarak baskın konumu (Törenin hatta birçok durumda dinden üstün tutulması), dini bakışta monoteist inanç, aile değerleri (ordu ve aile Türk toplumunun iki temel dayanağını oluşturuyordu), diğer uygarlık mensuplarına karşı hoşgörü ve birlikte yaşama alışkanlıkları önemli rol oynamıştır. Türk uygarlığı için “Bozkır” yaşam-alanı yaygındır ve Türklerin yayıldığı büyük mekanı tek organizma olarak nitelendiren temel faktör bu yaşam-alanıdır. Burada Türkün vatanı olarak ayrıca ne Altay, ne Karadeniz kıyısı, ne Kafkasya, ne Anadolu görülmez. Türk’ün vatanı bütün “Büyük Bozkır” kabul ediliyor, onun her tarafında Türk halkları göçmen değil, yerel etnik olarak kabul edilmelidir. Avrasya coğrafyasında “Bozkır” yaşam-alanı kapsamında Türk uygarlığı Doğuda olduğu gibi Batıda da (Kafkasya, Ön Asya) birinci nesil uygarlıklara aittir. Sadece iklim şartlarının değişmesi veya diğer doğal, ekonomik, sosyal nedenlerle bu mekan kapsamında Türk halkları zaman- zaman yerlerini değiştirmiş, Büyük Bozkırda daima harekette olmuşlardır.

Dr. Arastu HABİBBEYLİ
Orijinal Kaynak: İRS Dergisi Sayı: 8 2013 – http://www.irs-az.com
Alıntı kaynağı: https://www.altayli.net/altay-teorisinin-gizemleri.html

Kaynakça

  • Сэмюэль Хантингтон. Столкновение цивилизаций. – Москва, 2003. стр. 94
  • Receb Albayraq Hacaloğlu. Türkmen ve Asur kiliselerinde okunan türkçe ilahi metinler. – Ankara, 1996. sah. 30.
  • Osman Karatay. İran ile Turan. Hayali milletler çağında Avrasiya ve Orta Doğu. – Ankara, 2003. s.5
  • Cavad Heyat. Türklarin tarix va madaniyyatina bir baxış (İslam dan avval va İslam dövrü). – Bakı, 2009.
  • Гумилев Л.Н. Ритмы Евразии, Москва: Экопрос, 1993, стр.147.

TARİH /// Dr Salih EROL : Bir Yenişehirlinin İşgal, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Dönemi Anıları


Dr Salih EROL : Bir Yenişehirlinin İşgal, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Dönemi Anıları

Acı olsa da, gerçekçi olmakta fayda var.

Hele ki söz konusu tarihse eğer hamasetten, ideolojik ve psikolojik her türden çarpıtmadan kaçınıp gerçekçi olmakta milletin istikbâli adına çok daha büyük faydalar vardır. Burada konumuzla ilgisi dolayısıyla dile getirmem gereken birinci gerçek şudur:

Eskilerin deyimiyle “Harb-i Umumi” de (I. Dünya Savaşı 1914 – 1918) biz,harbiden acı ve ağır bir yenilgiyle ayrıldık.

Durum hiç de, bir ara ders kitaplarında klişeleşmiş gerçek dışı ifadeyle, “Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık” gibilerinden değildi.

Harbiden yenilerek, bugün onlarca ülkeye denk gelen bütün Orta Doğu Dünyası’ndaki beş yüz yıllık hâkimiyetimiz sona erdi Harb-i Umumi’de.

Bu geniş coğrafyayı kaybetmemiz yetmezmiş gibi, elimizde kalan son topraklar olan Anadolu işgale uğradı. Bu bakımdan son bir Milli Mücadele yapmak kaçınılmaz oldu. Çok ağır ve zor koşullarda 1919 – 1922 yılları arasında yürütülen bu mücadele sadece bir işgalci devletlerden bir Kurtuluş Savaşı olmakla kalmayıp; aynı zamanda Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesine uzanan bir kuruluş mücadelesi oldu.

Hepimiz için artık tarih sayılan bu girişteki olaylara temas etmemin nedeni, bu tarihlerde aklı eren, zihni açık bir çocuğun hatıralarına geçiş yapmaktır.

Yazımızın asıl kahramanı olan bu çocuk Mehmet Emin Lapacı’dan (1913 – 2007) başkası değildir.

Lapacı Hafız ve oğlu Emin

M.Emin’in babası “Lapacı Hafız” lakaplı Hasan Tahsin Bey, rüşdiye mezunudur. Annesi Gülsüm Hanım ise, Yenişehir’in bir başka köklü ailesinin kızıdır. Bu ikilinin Emin’den başka İsmail, Mustafa ve İbrahim adlarında erkek çocukları ve Emine adında bir de kız çocukları olmuştur.

Mehmet Emin, Bursa Yenişehir’de Hicri 15 Zilkade 1331 Senesi Cuma günü saat dörtte doğmuştur.

Bu oldukça net tarihi nerden mi biliyoruz?

Rahmetli dedesi Lapacı Hacı Mustafa Efendi’nin okuduğu Kuran-ı Kerîm’in arkasına düştüğü nottan biliyoruz elbette.

Kağıdın çok az bulunabildiği o yıllarda okuma – yazma bilenler evlerindeki Kuran’ın bir boşluğunu çocuklarının tarihlerini yazarlardı. Yazarken de mutlaka Hicri Takvim kullanırlardı.

Yukarıda Lapacı M. Emin için verdiğimiz doğum tarihinin bugünkü Miladi Takvim’deki tam karşılığı: 16 Ekim 1913’tür.

M.Emin’in doğum tarihini özellikle belirtmemin nedeni, Milli Mücadele yıllarında kaç yaşlarında olduğunu ortaya koymak içindir.

O halde tarihler gösteriyor ki, Yenişehir Yunan işgaline uğradığında (Ekim 1920) M. Emin yedi yaşını bitirmiş bir çocuktur.

Cumhuriyet ilan edildiğinde ise (Ekim 1923) on yaşını bitirmiş koca bir çocuktur.

Bir tarihçi için bu yaşlardaki kişilerin tanıklığı geçerli sayılabilir.

Elimizde M. Emin Lapacı’nın çocukluk yıllarını anlatmış olduğu çok değerli video kaydı mevcuttur. Bu kaydı ben kendim almadım (Oysa ne kadar çok isterdim bunu). Biz bu değerli kaydı Yenişehirli Muhasebeci, Mali Müşavir Hüsnü Toka dostumuza borçluyuz. Yakinen görüştüğü baba- dede dostu M. Emin’le ev ziyareti formatında samimi bir röportaj gerçekleştirmiş ve sağ olsun, bu görüşmenin kaydını içeren CD’leri geçenlerde bana verdi.

İşte, benim bu yazımın esas malzemesi bu görüntülü, sözlü konuşmaya dayanmaktadır.

Birçok şey anlatıyor o yıllara dâir.

Geçenlerde 96. yılını kutladığımız Cumhuriyetle ilgili sarf ettiği bir söz, konuşması içinde beni en çok etkileyen sözdür.

Şöyle diyor:

İşgal altındaki Şehrimizde akşam karanlığı çöktükten sonra kadınların/kızların işgal askerlerinin tacizleri karşısında –İmdat! Allah rızası için yetişin – diye umutsuzca çığlıklar attıkları o zamanları yaşamayanlar Cumhuriyetin gerçek kıymetini hiçbir zaman anlamayacaklardır.

Bu ifade ne kadar sarsıcı değil mi?

Bu ülke öyle kolay kurtulmadı ve kurulmadı. Neden kurtulduğumuzu ve neyi kurduğumuzu tekrar tekrar düşünmek lâzım. M. Emin Amca’nın sözünü unutmadan.

M.Emin’i ve ailesini farklı kılan önemli bir özellik babasının (Lapacı Hafız) Kurtuluş Savaşı sırasında yedek subay olarak cephede bulunmasıdır. Binbaşı Salih Bey’in (Daha sonraki yıllarda Salih Omurtag Paşa olarak anılacak) komutasındaki 176. Tümen 74. Piyade alayında levâzım subayı olan baba ailesinden uzakta Afyon taraflarında işgalcilere karşı mücadele etmektedir.

Babasının yüzüne hasret çocuk M. Emin ve kendisi gibi Yenişehir’de bulunan annesi, dedesi ve diğer aile fertleri Yunan işgal hareketi Yenişehir’e yaklaşınca çareyi kaçmakta buluyorlar; Yenişehirli birçok aile gibi.

Yaşlı dede Hacı Mustafa Efendi, çoluk – çocuğu toplayıp can havliyle Doğu’ya doğru kaçıyor. Koynundan bırakmadığı Kuran hariç, hemen hemen bütün eşyasını, malını – mülkünü geride bırakarak terk ediyor Yenişehir’i.

Kaçan aile haliyle yoruluyor ve İncirli bayırı’nda soluklanmak ve Yenişehir’e hüzünle belki de son kez bakmak için kısa bir mola veriyor.

Arkalarından gelen gelene.

Gelenler içerisinde Lapacıların dostu bir başka aile, Köseoğlu ailesi de var ve bu aile daha hazırlıklı olarak iki manda arabasıyla geliyorlar. Kimsenin kimseyi düşünecek halde olmadığı bu olağanüstü kaçış anında Köseoğlu, büyük bir fedakârlık göstererek, Lapacıları alıyor yanlarına: “Nereye gideceksek beraber gideceğiz, ayrılmak yok” diyerek, kaderlerini birleştiren bu iki aile tâ Amasya Gümüşhacıköy’e kadar yol almışlar.

Planlı bir kaçışın, önceden belirlenmiş noktası değildir Gümüşhacıköy ama nasipte orada durmak varmış.

Düşünsenize, bozuk yollarda, zor koşullarda iki manda arabasıyla Bursa Yenişehir’den Amasya Gümüşhacıköy’e kadar gidebilmek ne kadar da meşakkatli bir yolculuktur. Altı yüz kilometre kadar bir mesafeyi kağnıyla almaları herkesi ve özellikle de yaşlı dedeyi yoruyor ve aile ilk dramı burada yaşıyor:

Yenişehir’in ileri gelen eşrafı Hacı Mustafa Efendi, kimseyi tanımadığı Gümüşhacıköy’de zavallı bir muhacir olarak vefat ediyor; oraya defnediliyor. Anlatımlarımızın kaynağı çocuk M. Emin’in tattığı ilk büyük acıdır bu. Hem dede, hem baba olan aile büyüklerini kaybediyorlar.

Öte yandan Yenişehir’in işgale uğraması Afyon taraflarında cephede vazifeli asker babayı derin endişelere sevk etmiştir. Babasından, kardeşlerinden ve ailesinden haber alamamak; akıbetlerini bilememek onun için çok zor bir durumdur.

Bu üzüntü ve merak içinde haber alamayan baba işgale uğramamış bütün şehirlere telgraf çektiriyor ve ismini – sanını belirttiği babasını soruyor. Nihayet Gümüşhacıköy’den gelen telgraf ona adeta dünyayı yeniden bağışlıyor. Ailesinin orada olduğunu haber alan baba onların geçimi için harçlık olarak yirmi sarı lira gönderiyor. “Sarı Lira” denilen bu paranın oraklı-çekiçli Rus altını olduğuna dikkatimizi çekiyor M. Emin.

Gümüşhacıköy’de zor günler geçiren Lapacı Ailesi, birkaç aylık ikametin ardından yeniden yollara düşüyor. Bu kez Afyon taraflarındaki ordu karargâhına gelip, subaylar için tahsis edilmiş; kamufle edilmiş çadırlarda birkaç hafta geçiriyorlar. Daha önce kaçtığı için işgali gözüyle görmemiş olan çocuk M. Emin ve ailesi, yer yer çatışmaların sürdüğü Batı Cephesi’nde savaşın gergin atmosferini yaşıyorlar. Yunan tayyarelerinin üzerlerinde alçak uçuşlar yaptığını hiç unutmamış M. Emin.

Her an için büyük çatışmaların yaşanabileceği cephe, aile için uygun bir yer değildir. M. Emin, annesi ve kardeşleri bu kez Akşehir’e gidiyorlar. Akşehir’de Lapacılar gibi altmış civarında subay ailesi daha vardır ve bunlar şehirdeki en büyük han olan Zincirlihan’a sıkış-tepiş yerleştiriliyorlar.

M.Emin, Hancı ile aralarında geçen ilginç bir diyalogu daha dün gibi hafızasında taşıyor.

Yaşlı Hancı, M. Emin’in annesine sorar: “Kızım, nerelisin sen?

Genç ve utangaç anne: “Yenişehirliyim” cevabını verince Hancı bu kez: “Kimlerdensin?” diye sorar.

Akşehirli bu hancı acaba Yenişehir’den kimleri biliyor ki, bu soruyu soruyor” diye düşünse de saygısından bu soruyu da cevaplandırır anne: “Ahmed Efendi’nin kızıyım” der; bu cevabın ona ayrıcalık kazandıracağını tabi ki düşünmeden.

Bu arada, Ahmed Efendi (Daha sonraları Özeç soyadını alacaktır), Yenişehir’de belediye reisliği de yapmış büyük bir adamdır aslında.

Ahmed Efendi’nin adını duyan Hancı yerinden doğrulur ve kahyasına: “Bu misafirlerimizi handa değil; evimizde ağırlayacağız; gerekli hazırlığı yapın” diye emir verir.

Annesinin o anda korktuğunu; genç bir kadın olarak tanımadığı hancının niyetinden kuşku duyduğunu belirtiyor M. Emin.

Nitekim: “Hayır Ağa, biz diğer aileler gibi handa kalmak istiyoruz” diyerek tedirginliği belli eden anneyi Hancı’nın babacan tavırla söylediği: “Kızım, ben senin baba dostunum; seni handa yatırırsam, sonra ne yüzlü babana bakarım; biz senin babanın ekmeğini çok yedik” der ve Lapacı ailesini özel misafiri olmaya ikna eder.

Burada dikkat çekici bir husus var: Akşehir, Şarkikaraağaç gibi yerlerden bazı aileler yılın belirli mevsimlerinde (özellikle kışın) Yenişehir’e gelip helvacılık mesleklerini icra ederlerdi. İşte, Akşehirli hancı da helvacılık sayesinde Yenişehir’de bulunmuş bir zattır ve Şarkikaraağaçlı Ali Efendi olarak tanınır.

Özel misafir statüsünde Akşehir’de kısa bir süre kalan Lapacı ailesi, yine de ev sahibi aileye yük olmak istemezler.

Sonuçta, savaşın – işgalin sebep olduğu zorunlu göçebelik yıllarında aile en fazla kalacağı yer olan Şarkikaraağaç’a yerleşir. Bu son sığınak şehir, Yenişehir’den gelen akrabaların da toplandığı bir merkez gibidir. Aile burada kimseye yük olmadan geçinmenin çarelerini arar ve bu arayışta çocuk da olsa, M. Emin de bir büyük gibi sorumluluk alır. Zira, savaş ortamlarının çocukları çabuk büyümek zorundadırlar.

Lapacı ailesi, Şarkikaraağaç’ta yaklaşık iki sene kalır. “Ne yaparak, geçinelim diye düşünürken, baktık ki, oralar sucuk yapmayı bilmiyorlar; biz de sucuk yapmaya başladık” diyor M. Emin. Haftada bir gün Isparta’ya pazara gidiyorlar.

Lapacı Emin, Veysel Uyanık ve Turgut Yüce

Olağanüstü hayat, sekiz – dokuz yaşlarındaki M. Emin’e o kadar çok yer ve insan gösteriyor ki. Oysa bu tür olaylar (savaş –işgal –göç) olmasaydı muhtemelen Yenişehir’in dışına bile çıkmayacaktı o erken yaşlarda. Büyük adam gibi Şarkikaraağaç’tan Isparta’ya omzunda sucuk sepetiyle yürüyor; satıyor ve karşılığında lazım olan eşyayı yüklenerek dönüyor.

Nihayet, gün gelir, işgali koyu karanlığın kurtuluşun aydınlığına doğru döner zaman ve 1922’nin sonbaharında Batı Anadolu mevsime inat adeta yeniden doğar. M. Emin, kurtuluşun mimarı olan Gazi Mustafa Kemal, Fevzi, Karabekir, İsmet Paşa gibi büyük komutanlarımızı görmemiştir ama onlar hakkında birinci ağızlardan aktarabileceği dikkat çekici bir sürü anekdota sahiptir.

En önemli tanık bizzat babasıdır. Batı Cephesi’nde görevli subaylar elbette ki büyük paşaları yakinen bilir ve görürler. Mesela, Büyük Taarruz’un hemen öncesinde cepheyi ziyaret eden Başkomutan Mustafa Kemal ve Fevzi Paşa’nın ciddi – asık suratlı- mesafeli halleri subayları tedirgin etmiştir. Ancak şaşırtıcı bir biçimde İsmet Paşa, güleçtir ve subayların sırtını sıvazlar; “en kötü şartlarda bile kırk gün içinde bu ülke kurtulacak” diyebilmektedir. Ancak bu nispeten rahat görünen paşanın dahi botları yırtıktır ve demir bir telle emaneten bağlıdır.

İşte, M. Emin, kitaplarda kolay kolay bulamayacağımız bu türden zengin, dikkat çekici hatıralara sahipti.

Biz, sadece bu kadarıyla şimdilik yetinip, asıl konumuza, Lapacı Ailesi’nin durumuna devam edelim.

Ağustos’un (1922) sonlarında ağır darbe alan Yunan Eylül başından itibaren hızla kaçar ve 6 Eylül’de Yenişehir kurtulur. Bizim aile de göç etmiş diğer aileler gibi eve dönmeye başlıyor. İşgalden çekilirken daha bir vahşileşen Yunan’ın yakıp yıkmalarının dumanı henüz bitmeden M. Emin ve ailesi Yenişehir’e varırlar. İki yıl önce terk ettikleri evleri diğer bütün yapılar gibi harap haldedir.

İşte, bütün bunları yaşadığım için milli bayramlarda kendimi tutamam; ağlarım” diyor dönemin tanığı M. Emin.

Kaçarken arabalarını ve silahlarını yarı yolda bırakarak hızla uzaklaşmış işgalciler. İçi mavzer silahlarıyla dolu arabalardan herkes nasibini alıyor. “Yenişehir’de mavzersiz ev kalmadı” diyen M. Emin, Cumhuriyetin ilanını kutlayan havai fişeklerin işgalcilerden kalma kurşunlar olduğunu gülümseyerek belirtiyor.

Kurtulan Yenişehir’de işbirlikçiler elbette ki, cezasız kalmayacaktı. Harabeye dönmüş şehirde dolaşırken gördüğü bir manzaradan, ne de olsa bir çocuk olarak, nasıl ürperdiğini de anlatıyor M. Emin. Çarşının ortasında bir ağacın yanında kurulan sehpada asılı birinin cesediyle yüz yüze geliyor.

Boynunda kocaman bir etikette suçu yazılan bu idamlığın adını sorunca bir büyüğün verdiği cevap çok anlamlı:

Evladım, bunun ismi lâzım değildir. Suçlu da olsa, çoluk – çocuğu var. Yarın – öbür gün hain oğlu diye damgalanmasın bu kişiler”.

Bu milletin ne kadar büyük olduğunu; kan davası ve linç kültürüne fersah fersah uzak durduğunu gösteren ibretlik bir cevaptır bunu. Çocuklar ileride büyüdüklerinde akranlarını bu olaylar üzerinden suçlamasın diye titizlik gösteren itidal sahibi büyükler vardı o zamanlar.

Acaba, günümüzde bu yüce özelliklerden çok mu uzaklaştık diye düşünmeden edemiyorum.

M.Emin, konuşmasının ilerleyen bölümlerinde Cumhuriyet sonrası Yenişehir’i ve hayatını anlatsa da biz onun anlattıklarını Cumhuriyetin ilanıyla noktalayalım.

Nasip olursa, başka bir yazımızda onun Cumhuriyet sonrası hatıralarını yazalım.

Kurtuluşta ve Cumhuriyetimizin kuruluşunda emeği geçen başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere herkese rahmet dileklerimiz ve minnetle..

Ve son olarak bu mühim olayların o dönemki küçük tanığı olarak bize bu değerli hatıraları aktaran; 2007’de vefat eden Mehmet Emin Lapacı’ya da Mevlâ rahmet eylesin.

Dr Salih EROL

TARİH /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU : 1914. Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!


Tayfun ÇAVUŞOĞLU : 1914… Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girişi konusunda, hemen tüm kaynaklar Enver Paşa’nın yarattığı oldu-bittiye işaret ediyor.

Osmanlı’nın savaşa girişinin ardından yeni cepheler açılıyor, zaten zor durumdaki Osmanlı, hiç değilse eski kayıplarının bir bölümünü telafi etmeye çalışıyor. Birçok kaynak, 1. Dünya Savaşı’na giden yolu birkaç cümleyle özetleme yoluna gidiyor. Konuyu detaylandırarak, merak edilen noktaları aydınlatmaya çalışacağız.[1]

Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesiyle sonuçlanan süreç, aslında 1. ve 2. Balkan savaşlarının uzantısı halinde gelişen olayların getirdiği bir sonuçtan ibarettir.

1911 yılının son aylarıyla 1912’nin başında Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ Balkan İttifakı’nı kurdu. Bu aşamada Rusya ve İngiltere de aracı roller üstlendi. Bulgar komitacıları ağustos ayında bazı terör olayları yarattı, eylülde ise artık savaş kaçınılmaz görünüyordu. Islahat konusunda Babıâli hükümetlerinin verdiği ödünler fayda sağlamıyordu.

30 Eylül’de Balkan devletleri, 1 Ekim’de ise Osmanlı seferberlik ilan etti. 13 Ekim’de müttefikler Osmanlı’dan taleplerini açıkladı.

“1)Vilayetler özerk olacak, başlarına Belçikalı ya da İsviçreli valiler atanacaktı.

2)Hıristiyanlar askerliklerini kendi vilayetlerinde, Hıristiyan subayların komutası altında yapacaklardı. Bu subaylar yetiştirilinceye kadar Hıristiyanlar askerlikten muaf tutulacaktı.

3)Yerel yasama meclisleri kurulacaktı.

4)Islahatın gözetimine büyük devletlerle birlikte Balkan devletleri de katılacaktı.

5)Islahat 6 ay içinde yürürlüğe girecek, Osmanlı seferberliği tek yanlı olarak sona erdirecekti.[2]

Osmanlı hükümetinin bu taleplere olumlu cevap vermesi, kamuoyunda ateşli milliyetçi rüzgârların yoğunlaştığı da dikkate alınırsa, neredeyse imkânsızdı.

9 Ekim 1912’de önce Balkan devletlerinin en küçüğü olan Karadağ, 17 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan savaş ilan etti. Savaş patladı. Balkanlar’daki Türk orduları daha ilk hamlede ikiye bölündü. Ardı ardına yapılan meydan muharebelerinin hepsinde Osmanlı ordusu ağır yenilgiye uğradı. Garp ordusu, 23-24 Ekim’de Komanova’da Sırplara yenildi, Manastır’a çekildi. 8 Kasım’da Yunan ordusu Selanik’e girdi. Yunan donanması, son Osmanlı adalarını ele geçirdi.

Doğu Trakya ordusu da hazırlıksızdı ve ilk taarruz karşısında Bulgarlara yenildi, Vize-Burgaz üzerine çekildi. 29 Ekim’de Lüleburgaz muharebesinde bir kez daha yenildi. Bulgar ordusu, İstanbul’un savunma hattı olan Çatalca ve Gelibolu yarımadasını tutan Bolayır hattına kadar geldi. 18 Kasım’da Manastır muharebesi durumu perçinledi.

Kuşatma altındaki Yanya Yunanlara, İşkodra Karadağlılara, Edirne ise Bulgarlara direnmeye çalışıyordu.

Balkan Savaşı’nda Trakya’da, Lüleburgaz harp sahasında gördüklerini anlatan Matin gazetesi başyazarı Stefan Losannes’in yazdıklarından bir bölüm, Türk ordusunun içinde bulunduğu durumu anlatıyor:

“…Lüleburgaz harbi dört gündür devam ediyordu. Bu dört gün zarfında Türk Ordusu Başkumandanı [Trakya Şark Ordusu Komutanı] Abdullah [Kölemen] Paşa umumi karargâhı olan Sakız Köyü’nde küçük bir evde kapanmış kalmıştı.

29 Ekim akşamı Daily Telegraph gazetesinin harp muhabiri Ashmead Bartlett, uzun gezileri sırasında kendisini orada tesadüfen buldu. Başkumandan açlıktan ölüyordu. Emir subayları evin fakir bahçesindeki toprağı adeta tırnaklarıyla kazarak bir iki mısır kökü çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu kökleri bir parça unla bulamaç gibi pişiriyorlardı. İşte bir orduya kumanda eden zatın yiyeceği bundan ibaretti…

Bartlett acıdı, yanlarındaki birkaç kutu konserveyi verdi. Üç gün mütemadiyen paşayı besledi. Abdullah Paşa, ‘Siz olmasaydınız ayakta duramayacaktım’ demiştir.

Osmanlı Ordusu Başkumandanı yiyecek bulamadığı gibi haber de alamıyordu. Denilebilir ki, harbin devam ettiği dört gün zarfında ne olup ne bittiğini hiç haber alamamıştır. Ordusunun sağ kanadı nerede? Bunu ancak biliyordu. Ama bu feci mücadelenin hiçbir safhasını öğrenememiş, hiçbir anında emir vererek müdahale edememiştir. Harp cephesi 50 km’yi buluyordu. Bu harp hattı ile bağlanmak için Abdullah Paşa’nın elinde ne telgraf, ne telsiz, ne muharebe telefonu, ne otomobil, ne uçak, ne bir şey vardı. Hattâ yaverlerini dörtnala koşturacak bir şoseye bile malik değildi.

Başkumandana haber getirmek için ateş hattına gönderilen birkaç süvari ya bir şey görmemiş ya da dönmemişlerdi. Abdullah Paşa, sol kanadının çekildiğini, sağ kanatta Mahmut Muhtar Paşa’nın olağanüstü bir cesaretle dayandığını ise ancak sezgi suretiyle biliyordu. Nihayet 31 Ekim sabahı atına binerek birkaç km ilerledi. Ama ilk kaçaklara rast gelip, sol kanadın bozulduğunu kesin olarak anlayınca, dayanmakta olan merkez ve sağ kanatlara da çekilme emri verdi. Hâlbuki merkezde Şevket Turgut Paşa dayanıyordu ve taarruza geçmek üzere idi. Sağ kanadı da yerindeydi. Abdullah Paşa neden sonra verdiği emrin yanlışlığını anlayarak onun aksine emir gönderdi ama iş işten geçmişti. İkinci Kolordu dört günden beri harp içinde idi. 24 saattir hiçbir şey yememişti. Hemen yüz geri etti ve askerler, arkadaşlarının cesetleriyle örtülmüş çamurlu tarlalar boyunca çekilmeye başladılar. Bir daha da bir savunma hattı kuramadılar. 31 Ekim akşamı Osmanlı ordusu adeta bir sel gibi geriye akıyordu. Ordu namına ovada, çeşitli yollardan, yolsuz bölgelerden Çatalca’ya doğru akıp giden kaçak dalgalarından başka bir şey kalmamıştı.

Topçular toplarını, cephane sandıklarını bırakıyorlardı. Mekkâreciler hayvanlarını terk ediyor yahut biraz et yemek için kendi hayvanlarını öldürüyorlardı. Piyadeler tüfeklerini atıyorlardı. Ama Bulgar ordusu da bitkindi. İlk müsademede süvarilerini kaybetmişler, son savaşta da en son ihtiyatlarını ateşe sokmuşlardı. Ellerinde bir tabur bile taze asker yoktu. Bunun için Türk ordusunun kalıntıları hiçbir saldırıya uğramadan o ovalarda başıboş dolaşmış, gerilemişlerdi. Yalnız bir gece içinde yüz bin kişinin felaketi, bozgunluğu üstüne en meşum, en korkunç bir hayal kanatlarını germişti: Açlık…

Daha garibi, bozgun haberini İstanbul, Londra’dan, Paris’ten daha sonra alabildi. İstanbul’da bu harbe ait resmi tebliğ ancak 4 Kasım sabahı, yani dört gün sonra yayımlandı.”[3]

Çekilen Osmanlı ordusunu, geriden ikinci bir dalga takip etmektedir: Göçmenler…

Sırp, Karadağ, Bulgar ve Yunan askerlerinin işgal ettiği yerlerde katliamlar başlamıştır. Öldürülen, asılan, parçalanan Müslümanlardan geri kalanlar çoluk çocuk, geriye, İstanbul’a doğru akmaktadır.

Prof. Dr. Sina Akşin de bu ağır yenilginin nedenlerini sorgularken, Osmanlı’nın silah ve teçhizat bakımından karşısındakilerden çok da geri olmadığının altını çiziyor ve acı gerçeğe işaret ediyor:

“…Öyle anlaşılıyor ki, iletişim ve ikmal bakımından, sevk ve idare (komutanlık) bakımından, savaş azmi bakımından onlar üstündü. Yenilginin baş sorumlusu Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa’ydı.

Tabii genel, siyasi sorumluluk Nazım’ı o mevkiye getiren Ahmet Muhtar ve Kamil paşalarındır. Şu bakımdan da sorumludurlar ki, böyle bir ölüm kalım mücadelesinde bile İttihat ve Terakki’ye karşı kavgadan vazgeçilmemiş, bir ulusal birlik havası yaratılamamıştır.[4]

29 Ekim’de Ahmet Muhtar Paşa istifa ettirildi, Kamil Paşa sadrazam oldu. Osmanlı Devleti büyük devletlerden mütareke konusunda istediği yardımı alamayınca, doğrudan Bulgar Kralı’na başvurdu.

Çatalca hattına yüklenen Bulgarlar, kesin sonuç alamayacaklarını anlayınca mütarekeye razı oldu.

16 Aralık’ta toplanan Londra Konferansı’nda Balkan devletleri Tekirdağ’ın doğusundan geçen bir hattı takiben bu hattın doğusu ve Gelibolu yarımadası dışında bütün Rumeli’nin ve Ege adalarının kendilerine verilmesini istediler. Taleplere Edirne vilayeti ve Girit adası da dâhildi. Edirne ve Girit konusundaki anlaşmazlık nedeniyle görüşmeler 6 Ocak 1913’te yarıda kaldı. Büyük devletlerin Londra büyükelçileri hemen bir araya geldi.

17 Ocak’ta İstanbul hükümetine ortak bir nota vererek Edirne’den ve adalardan vazgeçilmesini istediler. Bu arada büyük devletler Ege adalarını da Yunanlara bırakmıştı.

Mebusan Meclisi dağıtılmış olduğundan, kararın sorumluluğunu paylaşmak üzere geleneksel yöntemle devletin ileri gelenlerinden oluşturulacak bir Şura-yı Saltanat’a danışma kararı alındı. 22 Ocak’ta sarayda toplanan bu şurada, Kamil Paşa Edirne ve İstanbul’un kuşatılmış olduğunu, savaş ya da barışa karar vermek gerektiğini söyledi. Ezici bir çoğunluk “barış” dedi. Bu karar net olarak Edirne’nin gözden çıkarılması demekti.

Babıâli Baskını

Ortalık böylesine karışıkken, hemen ertesi gün İttihat ve Terakki, Babıâli baskını adı verilen darbeyle iktidarı ele geçirdi…

23 Ocak 1913 günü İttihatçılar Edirne için sloganlar atarak Babıâli ’ye yürüdü. Şevket Süreyya Aydemir bu sahneyi, “…Aslında 30-40 kişilik bir İttihatçı grubunun, başlarında beyaz bir ata bindirilen Enver Bey olduğu halde başardıkları bu baskın, yakın tarihimizin heyecan verici bir olayı olarak daima hatırlanacaktır”[5] cümlesiyle anlatır.

Babıâli baskınının ilk anlarında bazı mukavemetler oldu. Sadaret Yaveri Yarbay Nafiz Bey odasından fırlayınca vuruldu, sonra Harbiye Nazırı’nın yaveri Tevfik Bey aynı akıbete uğradı. Bakanlar Kurulu toplantısından dışarı fırlayan Harbiye Nazırı Nazım Paşa, “Siz beni aldattınız” diye çıkışırken, İttihatçı silahşor Yakup Cemil’in tabancasından çıkan kurşunla yere serildi. Söylentiye göre İttihat ve Terakki Nazım Paşa’nın desteğini kendisini sadrazam yapma vaadiyle elde etmişti.

Enver Bey, yanına birkaç silahşor alarak doğrudan Bakanlar Kurulu toplantısının yapıldığı salona daldı. Diğer nazırlar (bakanlar) sağa sola kaçıştığından, masasında tek başına oturmakta olan ihtiyar Sadrazam Kamil Paşa’nın önünde ve odanın tam ortasında esas duruşta selam verdi, “Millet sizi istemiyor, istifanızı yazınız”[6] dedi.

Sadrazam Kamil Paşa direnmedi, istifasını yazdı. Enver Bey, yazıyı alıp derhal padişaha götürerek, sadarete Mahmut Şevket Paşa’nın atanmasını sağladı.

Babıâli baskını, Avrupa’da çok olumsuz karşılandı. Balkan devletleri 28 Ocak’ta Londra Konferansı’na son verildiğini duyurdu. 30 Ocak’ta ise Bulgarlar, 3 gün sonra süresi bitecek mütarekeye son verildiğini açıkladı:

“Mahmut Şevket Paşa hükümeti, 30 Ocak’ta büyük devletlerin notasına cevap verdi. Edirne’nin Osmanlı’nın ikinci başkenti ve bir Müslüman kenti olduğu hatırlatılıyor, kentin Meriç’in sağ kıyısındaki topraklarının verilebileceği, adaların kaderinin de, Anadolu’nun savunma ihtiyaçları gözetilerek Batılı devletlerin kararına bırakılabileceği belirtiliyordu. Ama Osmanlı hükümetinin Batılıları şaşkınlığa uğratacak talepleri de vardı. Osmanlı hükümeti, gümrük bağımsızlığı, ticarette eşitlik, Osmanlı’da oturan yabancıların vergiyle yükümlü tutulmaları, ilk etapta gümrük vergilerinin yüzde 4 artırılması, yabancı postanelerin ve genel olarak kapitülasyonların kaldırılması isteniyordu. İşte bunun için Avrupa İttihat ve Terakki’ye illet oluyordu. Türklerin Rumeli’den büyük ölçüde kovulması, Edirne’nin Osmanlı’dan alınması söz konusuyken, onlar kalkıp bir de iktisadi bağımsızlık istiyorlardı.”[7]

Bulgarlar savaşı yeniden başlattı. Yeni hükümet durumdan umutsuzdu, para da yoktu. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, genç subayların ısrarı üzerine Bolayır’da bir harekât yapmaya karar verdi. Gelibolu yarımadasında bulunan Mürettep Kolordu taarruza geçerken, 10. Kolordu da Şarköy’e, Bulgarların gerisine denizden çıkarma yapacaktı. Böylece Bulgarlar iki ateş arasında kalacaklardı. Mürettep Kolordu, kararlaştırıldığı gibi 8 Şubat’ta taarruza geçtiği halde, 10. kolordu’nun çıkarması gecikti, ancak akşam vakti gerçekleşebildi. Böylece Bulgarlar önce birinci sonra da ikinci hareketi durdurabildi.

Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanı Ali Fethi Bey idi, kurmay heyetinde arkadaşı Mustafa Kemal Bey de harekât şube müdürü olarak bulunuyordu. 10. Kolordu’nun kurmay başkanı ise Enver Bey’di. Başarısızlık karşısında iki kolordunun birbirini eleştirmesi, kurmay heyetlerindeki Enver Bey’le Ali Fethi Bey ve Mustafa Kemal Bey arasında karşılıklı suçlamaya dönüştü.

Dr. Rıza Nur’un doğruluğu çok tartışılan anılarını esas alan Kadir Mısıroğlu’nun, sırf Mustafa Kemal’i eleştirebilmek adına bu harekâta ilişkin yazdıklarını ve işin doğrularını birkaç paragraf sonra aktaracağız…

26 Mart’ta Edirne kahramanca bir direnişin ardından çaresiz Bulgarlara teslim oldu. 1 Nisan’da Edirne’yi Osmanlı’nın sınırı dışında bırakan Midye-Enez hattı yeni sınır olarak kabul edildi, 30 Mayıs’ta da buna uygun olarak Londra Barış Anlaşması imzalandı.

Karşı darbe girişimi

Edirne’nin kesin olarak elden çıkacağının anlaşıldığı günlerde, bu kez de muhalefettekilerin aklına “darbe” fikri düşmüştü.

İttihat ve Terakki, Edirne’yi kurtaramamıştı ama kendi iktidarını korumakta muktedirdi. Muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fedailerinin ilk darbe teşebbüsü kolayca engellendi.

Aslında 11 Haziran’daki ikinci darbe teşebbüsü de iyi planlanmamıştı ama Harbiye Nezareti’nden Babıâli’ye gitmekte iken otomobilinin yolu kesilen Sadrazam Mahmut Şevket Paşa, Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşları tarafından öldürüldü. Darbenin diğer gerekli adımları atılamadığından Mahmut Şevket Paşa öldürüldüğüyle kaldı…

İttihat ve Terakki’nin bu cinayete tepkisi çok sert oldu. Mahmut Şevket Paşa’yı katleden Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşlarının, Beyoğlu’nda bir İngiliz kadının evinde kaldıkları anlaşıldı. İngiliz Elçiliği arama izni vermemesine rağmen Kazım ve arkadaşları iki saat süren çatışmanın ardından yakalandı ve idam edildi. İdam edilenler arasında hem damat hem de Fransız uyruklu olan (Tunuslu) Salih Paşa da vardı. Çok sert tedbirler alındı -sağcı bir parti olarak nitelendirebileceğimiz- muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fiilen tasfiye edildi. İttihat ve Terakki artık saray da dinlemiyordu, kapitülasyon hukuku da…

Bu tavırların Avrupa devletlerince nasıl olumsuz ve düşmanca karşılandığını tahmin edebilirsiniz. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden 19 gün sonra, 30 Haziran tarihinde, şans bu kez Osmanlı’ya güldü. Çünkü Balkan devletleri Osmanlı’dan aldıkları ganimeti paylaşamamışlardı. Bulgaristan kendi müttefiklerine saldırdı ama yenilgiye uğradı.

1.Balkan Savaşı denen bu mücadele sırasında Bulgarlar Doğu Trakya’yı boşaltmışlardı. Bulgarların çaresiz durumundan güç alan Osmanlı ordusu da Londra Antlaşması’nda sözü edilen ve hakkı olan Enez-Midye hattına ilerledi. Babıâli, Edirne üzerine yürümeye karar verdi. Hızla harekete geçen Çatalca Ordusu ve Bolayır Kolordusu, Doğu Trakya’ya daldı. İstanbul’dan gelen kuvvetin başında Yarbay Enver Bey vardı, Bolayır kolordusunun kurmay başkanı da Binbaşı Mustafa Kemal Bey’di. 20 Temmuz 1913’te Türk kuvvetleri direniş göstermeyerek çekilen Bulgar kuvvetlerini sürerek Edirne’ye girdi. İlk giren kıtalar Bolayır kolordusunun öncüleri (Kuşçubaşı Eşref Bey komutasındaki gönüllüler) olarak görünmekle birlikte, İttihat ve Terakki Edirne’nin kurtarılışının şerefini Enver Bey’e mal etti. Yapılan anlaşmalarla Balkanlarda barış yeniden sağlandı. Türk sınırları, bugün Yunanistan’la sınırımız olan Meriç nehrinin 15-20 kilometre batısından geçiyordu. Meriç’in batısındaki bu topraklar 1. Dünya Savaşı öncesi, Almanların baskısıyla Bulgaristan’a terk edildi.

18 Aralık 1913’te Enver Bey albaylığa yükseltildi, iki hafta sonra da 1 Ocak 1914’te tuğgeneralliğe terfi ettirilerek paşa yapıldı. 1909’da Osmanlı Padişahı Sultan Reşat’ın 12 yaşındaki yeğeni Naciye Sultan ile nişanlanmış olan Enver Bey’in nikâhı 1911’de kıyılmıştı. Enver Bey, Edirne’yi aldıktan sonra evlilikte ısrar etti, Naciye Hanım buluğa erince, 1914’te evlendiler. İttihat ve Terakki içerisindeki gücünü her geçen gün artıran Enver Paşa, 1915 yılı içerisinde iki kez daha rütbesi yükseltilerek tümgeneral ve ardından korgeneral olacaktır.

1913’te Mustafa Kemal Bey ise binbaşıydı. Bu rütbesi Sofya’da ataşemiliter görevini yürütürken yarbaylığa yükseltilecektir.

Polemiğin sonu yok

Edirne’nin kurtarılması için planlanan ve yukarıdaki satırlarda kısaca değindiğimiz kurtarma harekâtı da, malum kişilerin kalemleriyle polemik konusu haline getirilmiştir.

Mustafa Kemal hakkındaki dayanaksız iftiraları müthiş bir titizlikle derleyip, iddiaları belgelerini de ortaya koyarak tek tek çürüten Turgut Özakman’ın “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele” kitabında verdiği sıraya uyarak, iddiaları ve gerçekleri bir kez daha dikkatinize sunalım:[8]

Dr. Rıza Nur, “Balkan Harbinde son devrede Bulgar ordusu Tekirdağı’nda ve daha yukarılarda bulunuyordu” diye yazıyor. Doğrusu, Tekirdağ’ın yukarıları değil, Çatalca savunma hattının karşısı olacaktır. Aynı şekilde, “Tarafımızdan Gelibolu yarımadasına bir ordu gönderilmişti. Bunun erkân-ı harbi (kurmayı) Ali Fethi (Okyar) ile M. Kemal’di” cümlesini de, ordu değil kolordu diye düzeltmek gerekiyor. Üstelik Binbaşı Ali Fethi Bey Kolordu Kurmay Başkanıdır. Binbaşı Mustafa Kemal Bey ise Harekât Şubesi Müdürü.

…Enver’in tertibi üzere aynı zamanda bunlar da Bulgarlara hücum edecekler, Bulgar tümenlerini mahvedeceklerdi. Tertip yapıldı. Fakat Enver’in hücumunu beklemeden M. Kemal Bulgarlara hücum etti ve perişan olup kaçtı.

Doğrusu şöyledir: Plan Enver Bey tarafından değil, Başkomutan vekilince hazırlanmıştır.

Özetlersek:

“Hurşit Paşa komutasındaki 10. Kolordu (Kurmay Başkanı Yarbay Enver Bey) 8 Şubat günü Şarköy’e çıkarma yapacak ve Gelibolu’daki Mürettep Kolordu ile birlikte Bolayır karşısında bulunan Bulgar tümenine taarruz edilecek. Amaç Bulgar ordusunun geri çekilmesini sağlamak ve Edirne’yi kurtarmak. Mürettep Kolordu, kararlaştırılan günde (8 Şubat 1913) iki tümeniyle (Nizamiye Tümeni ve 27. Şam Tümeni) taarruza geçer. Fakat 10. Kolordu, çıkarma gemilerinin 4-5 saat gecikmesi yüzünden, kararlaştırılan zamanda Şarköy’e çıkarma yapamaz. Patlayan fırtına da çıkarmayı zorlaştırır. Ertesi sabaha kadar ancak bir tümenin çıkarılması tamamlanabilir. Bu arada Mürettep Kolordu, Bulgarların Marmara kıyısındaki kanadını geri atar ama sisli bir havada Bulgar mevzilerine giren 27. Şam Tümeninin Arap askerleri savaşı bırakıp çapulculuğa kalkar, Bulgar ihtiyatlarının karşı taarruzu ile dağılıp kaçmaya başlarlar. Bu düzensiz çekilme Şam Tümeninin diğer birliklerine de yayılır. 10. Kolordu da zamanında yetişip taarruza geçemeyince, Nizamiye Tümeni de geri alınır. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, 10. Kolordu’nun karaya çıkan tümeninin de geri çekilmesini emreder. Harekattan bir sonuç alınamaz.[9]

Olay budur. Bir kolorduyu, kolordu komutanı ve hattâ kurmay başkanı dururken, harekât şubesi müdürünün hücum ettirdiğini ileri sürmek tümüyle mantık dışı.

Yanlış yorumlar aynı hızla devam ediyor:

“…M. Kemal’in bu hıyaneti yapmasının sebebi, Enver’in şeref kazanmaması, bu şerefi kendisinin almasıdır. Ne fecidir. Bizde böyle hıyanetler cezasız kalır.”[10]

İyi ki “bizde hıyanetler cezasız kalıyor”, yoksa ilk faturayı bizzat Rıza Nur’un ödemesi kaçınılmaz olabilirdi. Çünkü Balkan Savaşı sırasında Rıza Nur yurt dışındadır. Savaştan 5 yıl sonra 1918’de Türkiye’ye döner. Savaşa ilişkin bölük pörçük öğrendiklerini de olaylardan 14 yıl sonra 1927’de yazarken iyice karıştırıp çarpıtır. Milli Mücadele ile ilgili yazdıkları da aynı çerçevededir.

Rıza Nur’un yazdıkları Mustafa Kemal’in aleyhinde ya! Kadir Mısıroğlu da bu muhteşem(!) fırsatı kaçırmaz, bu sözde bilgiden kıyasıya yararlanıp yanlışları derinleştirerek “Hilafet” adlı kitabında şöyle yazar:

“…Mustafa Kemal, Balkan Harbi gibi erken bir devrede, Şarköy çıkarması sırasında uğradığı bozgun ve sebep olduğu büyük kayıp (22.000 kişi) yüzünden Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir.”[11]

Bir tek cümlede kaç yanlış birden var, acaba önce hangisini düzeltmeli! Bir kolordunun yenilgisi Harekât Şube Müdürü’ne yüklenir mi? O kolordunun komutanı, kurmay başkanı, ayrıca tümenlerin de komutanları yok mu?

Keşke hiç yaralı-şehit olmasaydı ama zayiat da Mısıroğlu’nun yazdığı gibi 22 bin kişi değildir. 15 subay ve 867 er şehit olmuş, 41 subay ile 1801 er yaralanmıştır. Aynı savaşta kayıp er sayısı da 55 olmak üzere, toplam zayiat 2.679 kişidir.

Mürettep Kolordu ile 10. kolordu yetkilileri arasında gerçekten de tartışma çıkmış, olay Başkomutan Vekiline ve hattâ Sadrazama kadar yansımış, Enver ile M. Kemal’in arasındaki soğukluk daha da artmıştır ama M. Kemal Sofya’ya sürgün edilmez, tersine 1. Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanlığına getirilir. 22 Temmuz 1913’ten itibaren, 1. Mürettep Kolordu Komutanlığına vekâlet de edecektir. Mustafa Kemal Bey’in Sofya’da ataşemiliterliğe atanması, söz konusu olaydan 6 ay sonra, 27 Ekim 1913’tedir.

Enver Bey de, bu olaydan ancak 9 ay sonra, Ocak 1914’te paşa ve Harbiye nazırı olacaktır. Başkomutan vekilliği ise savaşa girdikten sonradır. Kısacası, “Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir” cümlesinde tutarlı hiçbir nokta yoktur. Mısıroğlu bu iddialarını Lozan adlı kitabında da genişleterek tekrarlıyor. Kolordu Kurmay Başkanı Binbaşı Ali Fethi Bey’in başarısızlığın sebeplerini detaylarıyla açıklayan broşürünü de -hangi derin askeri bilgisiyle olduğu bilinmez- “gösterdiği sebepler askeri ve mantıki bakımdan tatminkâr (doyurucu) değildir” diye reddediyor ve şu cümleyi ekliyor:

Dr. Rıza Nur, Bolayır Kolordusu’nun bozgununun, Mustafa Kemal ve Fethi beylerin, Edirne’nin geri alınması şerefini Enver Paşa’ya kaptırmamak gayesinden doğmuş dehşetli bir bozgun olduğunu kaydetmektedir.[12]

Edirne için bir yarış vardır ama Rıza Nur’un sözünü ettiği tarihte değil… Bu yarış bir bozgunla ilgili değil, Edirne’nin kurtulduğu güne ilişkindir. Bolayır olayından tam 5,5 ay sonra 22 Temmuz 1913’tedir. Turgut Özakman, bu yarışın ayrıntısını yazan 2. Mürettep Kolordu Komutanlığı Emir Subayı İ. Hakkı Okday’ın anılarını şöyle aktarıyor:

“…Edirne’yi Bulgarlardan geri almak gayesiyle harekete geçtik. Kolordu bu ileri harekâtında ciddi bir Bulgar mukavemeti ile karşılaşmadı. Kaçan Bulgarları kovalamaktaydık. Ara sıra ufak tefek artçı çatışmaları oluyordu ama önemli bir savaş da vermiyorduk. Kahraman Edirne’yi Bulgar pençesinden kurtarmak, bu gazi şehri yeniden fethetmek şeref ve neşesi içinde uçuyorduk. Kolordu Edirne’ye 10 km. yaklaşmıştı ki, arkamızdan tozu dumana katarak yaklaşan bir otomobil içinde bulunan Hürriyet Kahramanı Enver Bey, yanımızdan hışımla geçti ve Edirne istikametinde uzaklaştı. Bu suretle ‘Edirne Fatihi’ unvanını kazanmış oldu. Hâlbuki Edirne’ye yaklaşıncaya kadar Bulgar kuvvetlerini kovalayan, dümdar (artçı) savaşlarını veren bizim kolordu idi. Enver Bey o sırada başka bir kolordunun (Doğrusu: Sol kanat ordusu) Kurmay Başkanı bulunuyordu. Fakat fırsatı kaçırmak istememiş, Edirne’yi geri alma şerefini başkalarına mal etmeyi hazmedememiş, arkamızdan bir otomobile atlayıp, biz Edirne’ye 10 km. yaklaşmış olduğumuz bir sırada, bizim kolorduyu geride bırakarak, Edirne’ye giren ilk komutan sıfatıyla Edirne’nin fuzuli fatihi olmak hevesine kapılmıştı.”[13]

Kısacası Rıza Nur bir balon uçurmuş, Kadir Mısıroğlu da havada kapıp, biraz daha şişirmiş. Çünkü amaç Mustafa Kemal’in asker yanını da örselemek ama bu da yetmez ki! Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ndaki rolünü de iyice küçültmek gerek. Turgut Özakman’ın yakaladığı detaya ve asıl komediye hazır olun! İ. Hakkı Okday’ın yukarıda alıntı yaptığımız anılarını yayımlayan kişi de, kendi kitabında bu bilginin tam aksini yazmaktan çekinmeyen Kadir Mısıroğlu’dur. Önsözünde “Gördüklerini bir objektif sadakatiyle tespit ve ifade etmiştir” diye övdüğü yazarın kitabını okumadığı anlaşılıyor. Eğer kitabı okuduysa ve bu konuyu ele alırken gerçeğin tam tersine cümleler yazıyorsa, nedenini siz tahmin edebilirsiniz…

Balkan savaşlarından çıkan dersler

Rumeli’nin elimizden çıkması İstanbul’da ve Anadolu’da büyük üzüntü yarattı. O günler bir yandan çöküntünün yarattığı şok, bir yandan da ümit ve uyanışın birbirine karıştığı günlerdi. Turancılığın, tarih ve coğrafya kavramı olarak mektep ve üniversite gençliği arasında heyecan yarattığı bir dönemdir.

“İttihat ve Terakki, komitacı sert ve tedhişçi bir partizanlığın yanı sıra yeni gelişen Türk milliyetçiliğini de tutarak gençler ve aydınlar üzerinde nüfuz ve itibarını genişletmişti. Bu duygu ve fikir akımında, Ziya Gökalp gibi çok cepheli bir fikir ve siyaset adamının İttihat ve Terakki saflarında ve parti merkez komitesinde yer almış bulunması, İttihat ve Terakki’nin doğru ve yanlış diğer teşebbüslerinin de gençler ve aydınlarca hoş görülmesi veya kabul edilmesi gibi bir şans oluşturdu.

Bu gibi gelişmelerin yardımıyla, Balkan Harbi sonu ve Birinci Dünya Harbi arasındaki 13 aylık zamanı, Rumeli’nin kaybına ve pek çok maddi zorluklara rağmen İttihat ve Terakki’nin, siyaseten yeniden yerleşme devri saymak pek hatalı olmaz. Aynı devir Enver paşa’nın ikbalinin de hiç şüphe yok ki en parlak devridir.”[14]

Enver Paşa’nın, ordunun gençleştirilmesi, düzenlenmesi yolunda ve hayatının belki de tek ve münakaşa götürmez başarılı çalışması, 1. Dünya Savaşı’nın gün be gün yaklaştığı dönemde, Türk ordusu için büyük önem taşımıştır.

Mustafa Kemal’e gelince… Sofya’da ataşemiliter olarak görevine devam etmektedir. Mevcut gidişattan mutsuzdur. Çünkü Balkan Savaşı ve sonuçlarının etkisi altındadır. Balkan Savaşı, onun daha Selanik’teyken savunduğu, fakat İttihat ve Terakki’nin ve bilhassa Enver Bey’in hoş görmedikleri öngörüşlerini doğrulamıştır.

Onun daha 1908’de İttihat ve Terakki kongresinde ortaya atıp, her yerde ve her zeminde cesurca savunduğu (ordunun ve subayların siyasetten ayrılması) görüşü eğer kabul edilseydi, Balkan Savaşı’nda belki zafer kazanılamazdı ama yenilgi bu denli çirkin ve geniş olmazdı.

Mustafa Kemal’in henüz yüzbaşı iken Selanik’te şiddetle savunduğu (ordunun bir yakın harbe hazırlanması) görüşü de layıkıyla itibar görmemişti. Hele harp içinde stratejik başıboşluk… Bunu kesinlikle affetmiyordu.

“…O daha kurmay yüzbaşı iken, kendisince muhakkak olan bir Balkan harbi için, şimdi bir “büzülme stratejisi” diyebileceğimiz planlar tasarlamıştı. Gerçi resmi yetkisi dışında ve tamamen şahsi olmakla beraber, yakınlarına, arkadaşlarına bunu hararetle anlatmaya çalışmıştı. Batı Rumeli’de ordu hem kuzeyden, hem güneyden merkez çekirdeği üzerine, Vardar-Selanik-Manastır hattı üzerine çekilecek, toplanacaktı. Bu büzülme, kumanda birliğini, kuvvetlerin merkezileştirilmesini ve sonra en lüzumlu ve tehlikeli düşman kolları üzerine belki de ayrı ayrı saldırmayı sağlayacak, hele inisiyatifi tamamen elde bulunduracaktı. Özetle ilk adımda toprak terkine dayanan, cüretkar fakat hareketli bir plan..Doğu Trakya’da ise, önce yine Kırklareli-Edirne hattında kuvvetlerin toplanmasına ve sonra Bulgaristan üstüne toplu bir taarruza dayanan aktif bir plan.[15]

Bu öngörülerine kıymet verilmemesini içine sindiremiyordu. Yaşanan bozgun, ona göre yüz karası idi. Tarihte hiçbir ordu bu kadar kısa zamanda bu kadar kötü dağılmamıştı.

Siyasetin ordu içinde subaylar arasına saldığı parçalanmanın yıkıcı etkisini o çok önceden sezmiş, ordunun siyasetten ayrılmasını kendini feda edercesine savunmuş, bu fikri kabul görmeyince de İttihat ve Terakki’den ayrılmıştı.

Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’in görüşleri doğru çıkmış, siyaset ordunun kumanda kadrosunu parçalamış, moral yoksunu birlikleri başıboş yığınlar haline getirmişti. Zaten ve fiilen elden çıkmış olmakla beraber Bulgaristan Doğu Rumeli’sinin, Bosna-Hersek’in, Girit’in kaybı, Trablusgarp-Bingazi’nin İtalyanlara geçişi, şimdi de Doğu Trakya haricindeki bütün Avrupa topraklarının kaybı. Çok hazin bir tablodur…

Yeni ordu için önemli adım

Osmanlı Devleti, ordunun ıslahı ve yenileştirilmesi için birçok defalar girişimlerde bulunmuştu. Bunun son örneklerinden biri de, büyük hezimetin yaşandığı Balkan Savaşı’nın sonunda ortaya kondu. Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığıyla beraber geniş bir ıslah planı ele alındı. Çünkü özellikle yüksek komuta kadrosu hastaydı. Mahmut Şevket Paşa öldürülünce, teşebbüsü Ahmet İzzet Paşa ele aldı. Yüksek kadrodan 300 kadar subayın tasfiyesi söz konusuydu. Enver Paşa Harbiye Nazırı olunca bu liste değişti, anlaşıldığına göre 1200-1500 arasında yüksek ve orta rütbeli subay ordudan çıkarıldı. Islahat hareketlerinin asıl önemli olanı ise Liman von Sanders’in başında bulunduğu bir Alman ıslahat heyetinin Türkiye’ye gelmesiydi.

“…Enver Paşa’nın bütün askeri, siyasi hayatında, Türkiye’ye yapmış olduğu tartışma kabul etmez hizmet, ordunun gençleştirilmesi ile orduda gerçek bir disiplinin yerleştirilmesi olsa gerektir. 1912-1913 Balkan Harbi’nde başsız bir kalabalık halinde dağılan Osmanlı ordusundan, 1914-1918 harbinde -bu harbe girişimiz meseleleriyle harbin gayeleri ve neticeleri konuları dışında- bütün yokluklara rağmen gösterdiği intizam ve disiplin, bu ıslahat ve gençleştirme hareketinin eseri olsa gerekir.

…Bu ordu artık bir yıl önce ve Balkan Harbi’ndeki ordu değildir.[16]

Büyük hezimetin sonuçları

Osmanlı Devleti’nin, Balkan Savaşı’nın bitişi (29 Eylül 1913) ile 1. Dünya Savaşı’na girişi (29 Ekim 1914) arasındaki nefes alma devresi ancak 13 ay sürmüştür. Balkan Savaşları’nın genel sonuçları şöyle özetlenebilir:

-Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki hâkimiyeti sona erdi, Ege Adaları ve Makedonya elden çıktı.

-Birinci Meşrutiyetten beri geçerli olan Osmanlıcılık görüşü önemini yitirdiğinden Türkçülük politikası etkili olmaya başlamıştır.

-Bugünkü Türk-Bulgar sınırı büyük ölçüde tespit edildi.

-Yüz binlerce Türk, asırlardır yaşadıkları toprakları terk ederek Doğu Trakya ve Anadolu’ya göç etti. Yerlerinde kalanlar ise büyük baskı ve zulüm gördü.

-İttihat ve Terakki, orduda ıslahat gerektiğini anladı. Orduyu ıslah için Almanya’dan subaylar getirildi.

Balkan Savaşı’nın bitmesi, Osmanlılar açısından sorunları çözmedi, aksine problemler arttı. Çünkü ortada her an çöküşü muhtemel bir imparatorluk vardı. Olası ganimet büyük olduğundan, Osmanlı’nın kendi müttefikleri de dâhil tüm devletler, payına düşecek toprak ve ekonomik hakların hayalini kurmaya başlamıştı. Dünyanın ve Türkiye’nin kaderi üzerindeki bulutlar her geçen gün daha da koyulaştı… Dünya adım adım savaşa sürükleniyordu… Bu savaş, sonuçları itibarıyla Osmanlı’nın da sonu olacaktı…

Tayfun ÇAVUŞOĞLU

KAYNAKLAR

  • Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, İş Bankası Yayınları, 10. Baskı, 2007
  • Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1-2-3, Remzi, 1999, 18. Basım
  • Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul 2014
  • Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi, 4. Basım, Ekim 2005; “Diriliş – Çanakkale 1915”, Bilgi, 2. Basım, Mart 2008; “1881-1938 Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi”, Bilgi Yayınevi, 3. Basım, Eylül 2009

[1] Bu makalenin derlenmesinde genel olarak yararlanılan kaynak: Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2014

[2] Kısa Türkiye Tarihi, s.75

[3] Stefan Losannes, Matin Gazetesi Başyazarı, “Hastanın Başı Ucunda – Kırk Gün Muharebe” (Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.156) – Fransız gazetecinin kitabının çevirisi Siracettin (Hasırcıoğlu) Bey’e ait, baskı ise 1331’de (miladi 1914) İstanbul’daki İfham Matbaası’nda yapılmış. İsmail Eren’in Balkan Savaşları’na dair bibliyografya içerisinde saydığı kitapta önemli bilgiler yer alıyor.

[4] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.76

[5] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.159

[6] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tk Adam’, Cilt 1, s.160

[7] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.78

[8] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91-94

[9] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91

[10] Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım”, 2.C, s.407 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)

[11] Kadir Mısıroğlu, “Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet”, s.142 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)

[12] Kadir Mısıroğlu, “Lozan, Zafer mi Hezimet mi”, 1. Cilt, s.151 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)

[13] İsmail Hakkı Okday, “Yanya’dan Ankara’ya”, s.190 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)

[14] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.169

[15] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.170

[16] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.176

TARİH /// ÜMİT ZİLELİ : 2 KASIM 2019


ÜMİT ZİLELİ : 2 KASIM 2019

Tarih 30 mat 1919…

Mustafa Kemal’in Samsun’a hareket etmesine henüz 47 gün vardı… İstanbul’un gayriresmi işgalinden beri İngilizlerin himayesine girmek için her yolu deneyen Padişah Vahdettin, o gün İngiltere’den resmen manda talebinde bulundu!. . .

Padişah adına Amiral Calthorpe’un ayağına kadar giden Osmanlı Sadrazamı Damat Ferit manda önerisini sundu. Neler mi vardı, Osmanlı’nın İngiltere’ye tamamen boyun eğdiğini anlatan bu aşağılık öneride?. .

-İngiltere, sultanın egemenliğindeki Asya ve Avrupa topraklarından gerekli gördüğü yerleri, Osmanlı’nın yabancılara karşı bağımsızlığını korumak ve içeride huzurunu sağlamak aracıyla 15 yıl süreyle işgal edecektir.

-Ermenistan, İngiltere’nin isteğine göre bağımsız ya da özerk cumhuriyet olarak kurulacaktır.

-Karadeniz ve Çanakkale boğazlarındaki bütün tahkimat yıkılacak ve bu bölgeler İngilizler tarafından işgal edilecektir.

-İngilizler bir dostluk belirtisi olarak Osmanlı başkanlıklarına İngiliz müsteşarlar atanmasına rıza gösterecektir.

-Her ilde bir İngiliz başkonsolosu bulunacaktır. Bunlar valilere 15 yıl süreyle danışmanlık yapacak, parlamento seçimleri ve yerel seçimler bu konsolosların gözetimi altında yapılacaktır.

-İngiltere gerek merkezde gerekse illerde maliyeyi kontrol hakkına sahiptir.

Bu sefil manda önerisiyle Padişah sözde kendi tahtını garanti altına alıyor, karşılığında koca memleketi içindeki insanlarla birlikte emperyalizme peşkeş çekiyordu!. . Damat Ferit, aynı öneriyi, Kurtuluş Savaşı başladıktan sonra, 8 Eylül 1919’da bir kez daha tekrarlayacaktı!. .

İngilizler ise Osmanlı’nın tamamen bittiğini, yapabilecek hiçbir şeyinin olmadığını bildiği için görmezden gelecek, bunun yerine aynı kıratta bir başka “ölüm fermanı” olan Sevr Antlaşması’nı dayatacaktı…

–Ne kadar yanıldıklarını görmeleri için yaklaşık 4 koca yıl geçecekti!. .

Kurtuluş Savaşı, fiili olarak İzmir’in kurtuluşu ve ardından 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile sona ermiş, 24 temmuz 1923 tarihinde ise Lozan Antlaşması’nın imzalanmasıyla resmen bitmişti… O alçakça “manda önerileri”, Sevr Antlaşması ise tarihin çöplüğüne yollanmıştı…

Ancak bu antlaşma o kadar kolay sağlanamamıştı. Türkiye, başta İstanbul olmak üzere işgal altındaydı. İstanbul’da Padişah hükümeti, Ankara’da ise TBMM hükümeti vardı. Bundan yararlanmak isteyen yabancı güçler, her iki hükümeti de barış masasına davet ederek Türkiye’nin elini zayıflatmaya çalışıyor, Sevr’in daha yumuşak bir halini kabul ettirme kurnazlığına başvuruyorlardı… Mustafa Kemal, her şeyin farkındaydı. Bu iki başlılığın derhal ortadan kaldırılması gerekiyordu…

Yakın arkadaşları tarafından Meclis’e “saltanatın kaldırılması” için verilen önerge ile büyük tartışmalar başladı. Saltanat taraftarları, önergeyi engellemek için her yolu deniyorlardı. Büyük Devrimci, sonuca gitmek için başka bir çare bulamayınca söz istedi ve önündeki sıranın üzerine çıkarak açık, kesin ve yüksek bir sesle şu konuşmayı yaptı:

–Efendiler, egemenliği hiç kimse, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla vermez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Milleti’nin egemenliğine el koymuşlardı. Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Milleti bu saldırganlara, “artık yeter” diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini kendi eline almış bulunuyor. Bu bir olup bittidir. Söz konusu olan, millete egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun, olmuş bitmiş bir gerçeği yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu, ne olursa olsun yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama ihtimal bazı kafalar kesilecektir!. .

Bu konuşmanın ardından Ankara Milletvekili Hoca Mustafa Efendi, Gazi’ye hitaben şöyle diyecekti:

-Bağışlayınız efendim; biz sorunu başka bakımdan ele almıştık. Açıklamalarınızdan aydınlandık.

Aynı gün, 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması oybirliği ile kabul edildi, ve Osmanlı Devleti tarihe karıştı.

–Türk Milleti yüzyıllar sonra kul olmaktan, özgür ve bağımsız bir halk olmaya doğru dev bir adım atmıştı. Sırada Cumhuriyetin ilanı ve hilafetin kaldırılması vardı!. .

Ankara’da yapılan devrim, İstanbul’da bomba tesiri yapmıştı…

Altı yüzyıllık Osmanlı, bir yasa maddesiyle sona erivermişti. Vahdettin daha 4 yıl önce milletinin hayatını insafına terk ettiği İngiltere’den bu kez kendi hayatı için yardım dilenecek, onun kollarına sığınacaktı!. .

İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı’na, İngiliz Yüksek Komiseri’ne aracılar gönderdi; kendisinin, ailesinin ve maiyetinin hayatlarının teminat altına alınmasını istedi. İngilizler açısından hiç sorun yoktu; Vahdettin’in Türkiye’ye karşı iyi bir koz olacağı düşüncesi ağır basıyordu. Gericilerin yere göğe koyamadığı soysuz padişah, ailesi ve yakın yardımcıları 17 Kasım 1922 gecesi Malaya zırhlısına bindirilerek Malta’ya kaçırıldı. .

Mustafa Kemal, bu rezil kaçışı öğrendiğinde şöyle diyecekti:

–Gerçekten, neden ve nasıl olursa olsun, Vahdettin gibi özgürlüğünü ve canını kendi milleti içinde tehlikede görebilecek kertede aşağılık bir yaratığın bir dakika bile olsa, bir milletin başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır!..

Aradan neredeyse 100 yıl geçtikten sonra Vahdettin’den “kahraman” yaratmak isteyenlere ithaf olunur!..

UFO DOSYASI /// Eski NSA Çalışanı : ABD Sistemlerinde Uzaylılarla İlgili Hiçbir Şey Yok


Eski NSA Çalışanı : ABD Sistemlerinde Uzaylılarla İlgili Hiçbir Şey Yok

Uzaylılar, yıllardır tartıştığımız konulardan bir tanesi.

Uzaylılar, yıllardır tartıştığımız konulardan bir tanesi. Bazı kesimler uzaylıların olduğuna inanırken bazı kesimler ise uzaylı diye bir kavramın olamayacağını söylüyor. Konuyla ilgili olarak bir başka kesim ise uzaylıların var olduğuna inanıyor ancak bunun özellikle ABD hükümeti tarafından gizlendiğini düşünüyor. Hatta böyle düşünen kesim, kısa bir süre önce ABD’de bulunan 51. Bölge’ye baskın yapmayı da planladı.

Uzaylılar konusunda pek çok kişi konuşabilir. Ancak bu konuyla ilgili olarak açıklama yapabilecek kişilerden belki de en önemlisi Edward Snowden. Snowden, eski bir NSA (ABD Ulusal Güvenlik Ajansı) çalışanı. Kendisi bir süredir Rusya’da yaşıyor çünkü ABD hükümetinin kamu aleyhine olan çalışmalarını deşifre etti ve ABD yetkilileri tarafından "casus" olarak ilan edildi.

Snowden geçtiğimiz günlerde, ABD’li bir komedyen olan Joe Rogan’ın podcast yayınına katıldı. Yaklaşık 3 saat süren yayında Snowden, ABD ile ilgili pek çok konuya değindi. Ancak yayın sırasında konuşulan konulardan belki de en dikkat çekici olanı uzaylılarla ilgiliydi. Çünkü Snowden, görevi sırasında ABD’nin neredeyse tüm sistemlerine girebiliyordu.

Snowden, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamalarda bugüne dek uzaylılarla ilgili pek çok araştırma yaptığını, ancak ABD’nin herhangi bir sisteminde uzaylılarla ilgili herhangi bir bilgiyi bulamadığını söyledi. Normal koşullarda eğer uzaylılarla ilgili bir bilgi olsaydı onu mutlaka ele geçirebileceğini söyleyen Snowden, ne yazık ki hiçbir sonuca ulaşamadığını belirtti.

Snowden, sistemlere giriş yapabildiği için kendisinden herhangi bir bilginin gizlenmesinin mümkün olmadığını düşünüyor. Ancak yine de ABD hükümetine güvenmediğini ifade eden eski NSA çalışanı; "Bilgileri gizledilerse bile bunu çok iyi bir şekilde yapmışlar." ifadelerini kullandı.