CASUSLAR DOSYASI /// Hüseyin KAYA – Nazım Hikmet Casus muydu ???


Hüseyin KAYA – Nazım Hikmet Casus muydu ???

Şairimiz… Dünyaca tanınan… Kitleleri peşinden sürükleyen… Komünist fikirlerin yerleşmesine çalışan… Bütün bu çalışmalarını sanatsal faaliyetlerinde gösteren… Dünya çapında bir şairimizdir. Adı Nazım Hikmet Ran’dır. *** Polonya asıllı bir dedenin 1901 yılında Selanik’te doğmuş torunudur… Ve hatta birazda Avrupa’nın birkaç ülke karışımı da soy içinde sayılabilir… Nazım, okul eğitim dünyasından iyi yetişmiş, Galatasaray Sultanisinden sonra (ortaokul) 1917 yılında Heybeliada Bahriye mektebine başlamıştır. Kurtuluş savaşına katılmak için Anadolu’ya geçmiş ve Atatürk’le tanıştığı kendi ağzından basında yer almıştır. Aldığı edebiyat eğitimi nedeniyle Bolu ya öğretmen olarak atanmıştır. Bolu’da kısa süreli öğretmenlik ardından Batum üzerinden Moskova’ya geçmiş ve burada Siyasal Bilimsel ve İktisat okumuştur… 1924 yılında Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı 28 KANUNİSANİ dir. Aynı yıl Türkiye ye dönmüş ve Aydınlık dergisinde şiirleri yayınlanmaya başlamış ve aşırılıklar komünizm fikirleri nedeniyle hakkında 15 yıl hapis istendiği için tekrar Moskova’ya kaçmıştır. 1928 yılında çıkarılan genel afla birlikte tekrar Türkiye’ye dönmüştür. *** Aynı tarihlerde… 6 Şubat 1918’de ilk Sovyet istihbarat ve gizli servisi Çeka kurulduysa da hızlı yapılanmayla İstihbarat kurumu aşağıdaki şekilde geliştirilmiştir.

ÇEKA-1917–1922…

GPU-1922–1923

OGPU-1923–1926

En baştan sorumlu olarak 11 Eylül 1877 doğumlu Polonyalı Feliks Edmundoviç Dzerjinski İstihbaratın başına getirilmiştir… Ve bu sorumlu kişi Dzerjinski, İstihbarat çalışmalarına ilk olarak Türkiye Cumhuriyetinden başladığını söylediği ifadeleri tarihi kayıtlara geçtiği görülmektedir… *** Şimdi eşleştirip soralım… 1917 Sovyet Devrimi sonrası İstihbarat Başkanı PolonyalıFeliks Edmundoviç Dzerjinski … 1926 yılına kadar oldukça etkili ve sonuç alıcı istihbarat çalışmaları yürütüyor… Bir demecinde ilk istihbarat çalışmalarının Türkiye Cumhuriyetinde başladığını belirtiyor… Aynı tarihlerde ise… Polonya kökenli Sovyet Bolşevik İstihbarat Başkanının hemşerisi Nazım Hikmet, Türkiye’de kalmak istemiyor ve Moskova’ya giderek Siyasal Bilimler ve İktisat eğitimi alıyor… Moskova’da, Türkiye Komünist Partisini 1920 Bakü’de kuran Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de öldürüldüğü tarih olan28 KANUNİSANİ (Ocak) adıyla ilk şiir kitabını yayınlıyor… Sovyet İstihbaratının başında hemşerisi varken Nazım Moskova’dan Türkiye ye geliyor ve Aydınlık dergisinde yazılar ı ve şiirleriyle Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine aykırı Komünizmi özendirici yazıları yayınlanıyor ve hakkında 15 yıl hapis isteniyor… Nazım Moskova’ya tekrar kaçıyor… ***

ŞİMDİ SORUYORUM…

SOVYET İSTİHBARATI BAŞKANI POLONYALI-FELİKS EDMUNDOVİÇ DZERJİNSKİ NAZIMIN, MOSKOVA-TÜRKİYE GEL GİTLERİ VE REJİM TAVRINI DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE…

HEMŞERİSİ NAZIM HİKMETİ KIŞKIRTICI AJAN OLARAK KULLANMAMIŞ MIDIR?

NE DERSİNİZ?


Kaynak: https://www.oncevatan.com.tr/nazim-hikmet-casus-muydu-makale,49020.html

Önce Vatan Gazetesi

E-KİTAP : NAZIM HİKMET ŞİİRLERİ – 29 ADET E-KİTAP


  • 01 835 Satır.epub
  • 02 Benerci Kendini Niçin Öldürdü.epub
  • 03 Kuvayi Milliye.epub
  • 04 Yatar Bursa Kalesinde.epub
  • 05 Memleketimden İnsan Manzaraları.epub
  • 06 Yeni Şiirler.epub
  • 07 Son Şiirleri.epub
  • 08 İlk Şiirleri.epub
  • 09 La Fontaine’den Masallar.epub
  • 10 Kafatası.epub
  • 11 Ferhad ile Şirin.epub
  • 12 Yusuf ile Menofis.epub
  • 13 Demokles’in Kılıcı.epub
  • 14 Kadınların İsyanı.epub
  • 15 Kan Konuşmaz.epub
  • 16 Yeşil Elmalar.epub
  • 17 Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim.epub
  • 18 Hikayeler.epub
  • 19 Çeviri Hikayeler.epub
  • 20 Masallar.epub
  • 21 Sanat Edebiyat Kültür Dil.epub
  • 22 Yazılar (1924-1934).epub
  • 23 Yazılar (1935).epub
  • 24 Yazılar (1936).epub
  • 25 Yazılar (1937-1962).epub
  • 26 Konuşmalar.epub
  • 27 Nazım ile Piraye.epub
  • 28 Cezaevinden Mehmet Fuat’a Mektuplar.epub
  • 29 Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar.epub

E-KİTAPLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

ANMA MESAJI : ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak 56 yıl önce vatan hasreti içinde vefat eden ulusal şairimiz Nazım Hikmet’i saygı ve özlemle anıyoruz. Ruhu şâd olsun !!.


ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak 56 yıl önce vatan hasreti içinde vefat eden ulusal şairimiz Nazım Hikmet’i saygı ve özlemle anıyoruz. Ruhu şâd olsun.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

BİYOGRAFİ DOSYASI : UZUN YILLAR HAKSIZLIĞA MARUZ KALMIŞ MİLLİ YAZARIMIZ NAZIM HİKMET KİMDİR ? TANIYALIM !!


MİLLİ YAZARIMIZ NAZIM HİKMET KİMDİR ?

Nâzım Hikmet Ran ya da kısaca Nâzım Hikmet (15 Ocak 1902 – 3 Haziran 1963),Türk şair, oyun yazarı, romancı ve anı yazarı. "Romantik komünist" ve "romantik devrimci" olarak tanımlanır. Siyasi düşünceleri yüzünden defalarca tutuklanmış ve yetişkin yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiştir. Şiirleri elliden fazla dile çevrilmiş ve eserleri birçok ödül almıştır.

Yasaklı olduğu yıllarda Orhan Selim, Ahmet Oğuz, Mümtaz Osman ve Ercüment Er adlarını da kullanmıştır. İt Ürür Kervan Yürür kitabı Orhan Selim imzasıyla çıkmıştır. Türkiye’de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin en önemli isimlerindendir. Uluslararası bir üne ulaşmıştır ve dünyada 20. yüzyılın en gözde şairleri arasında gösterilmektedir.

Şiirleri yasaklanan ve yaşamı boyunca yazdıkları yüzünden 11 ayrı davadan yargılanan Nazım Hikmet, İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre yattı. 1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkarıldı; ölümünden 46 yıl sonra, 5 Ocak 2009 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile bu işlem iptal edildi. Mezarı Moskova’da bulunmaktadır.

İlk şiiri Feryad-ı Vatanı 3 Temmuz 1913’te yazdı. Aynı yıl Mekteb-i Sultani’de ortaokula başladı. Bir aile toplantısında denizciler için yazdığı bir kahramanlık şiirini Bahriye Nazırı Cemal Paşa’ya okuyunca çocuğun Bahriye Mektebine gitmesine karar verildi. 25 Eylül 1915’te Heybeliada Bahriye Mektebi’ne girdi, 1918’de 26 kişi içinden 8. olarak mezun oldu. Karne değerlendirmelerinde zeki, orta derecede çalışkan, elbisesine özen göstermeyen, sinirli ve ahlakî tavırları iyi bir öğrenci görülmektedir. Mezun olduğunda dönemin okul gemisi Hamidiye gemisine güverte stajyer subayı olarak atandı. 17 Mayıs 1921’de aşırıya kaçan halleri bulunduğundan ordu ile ilişiği kesildi.

Nazım Hikmet, 1920’de arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Milli Mücadele’ye katılmak üzere ailesinden habersiz Anadolu’ya geçti, Bolu’da öğretmenlik yaptı. Daha sonra Batum üzerinden Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okudu. 1921’de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık oldu ve komünizm ile tanıştı. 1924’te Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı 28 Kanunisani sahnelendi. O yıl Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisinde çalışmaya başladı, ancak dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince tekrar Sovyetler Birliği’ne gitti. 1928’de Af Kanunundan yararlandı ve Türkiye’ye döndü. Bu defa Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1938’de yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. 12 sene tutuklu kaldı. Barışseverler Cemiyeti’nin kuruluşunda yer aldı. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle 1950 yılında Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’ne giden Nazım, 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulunca Türk vatandaşlığından çıkarılmasının ardından, büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa (Konstantin Borzecki)’nın memleketi olan Polonya’nın vatandaşlığına geçerek Borzecki soyadını aldı. 3 Haziran 1963 tarihinde ise, Nâzım Hikmet geçirdiği bir kalp krizi neticesinde 61 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Babası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg Şehbenderliği yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım’dır. Celile Hanım piyano çalan, resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Celile Hanım, bir dilci ve eğitimci de olan Hasan Enver Paşa’nın kızıdır. Hasan Enver Paşa, Polonya’dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na göç eden ve Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celalettin Paşa adını alan Konstantin Borzecki’nin (Lehçe: Konstanty Borzęcki, d. 1826 – ö. 1876) oğludur. Mustafa Celaleddin Paşa Osmanlı Ordusu’nda subay olarak görev yapmış ve Türk tarihi üzerine önemli bir eser olan "Les Turcs anciens et modernes" (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır. Celile Hanım’ın annesi ise Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa’nın yani Ludwig Karl Friedrich Detroit’in kızı olan Leyla Hanım’dır. Celile Hanım’ın kız kardeşi Münevver Hanım, şair Oktay Rifat’ın annesidir.

Nâzım Hikmet’e göre, babası Türk ve annesi ise Alman, Polonyalı, Gürcü, Çerkez ve Fransız kökenli idi. Babası Hikmet Bey, Çerkes Nâzım Paşa’nın oğludur. Annesi Ayşe Celile Hanım, 3/8 Çerkes, 2/8 Leh, 1/8 Sırp, 1/8 Alman, 1/8 Fransız (Huguenot) kökenliydi.

Babası Hikmet Bey, Selanik’te, Hariciye Nezareti’nde (Dışişleri Bakanlığı) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya ve Sivas valilikleri yapmış olan Nâzım Paşa’nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nâzım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik’in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nâzım’ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep’e, Nâzım’ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş ve hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul’a gelirler. Hikmet Bey’in İstanbul’daki iş kurma denemeleri de iflasla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye’ye atanır.

İlk şiirlerini hece ölçüsü ile yazmaya başladı ancak içerik bakımından diğer hececilerden farklıydı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece ölçüsü ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliği’nde yaşadığı ilk yıllar olan 1922 ile 1925 arasında bu arayış doruğa çıktı. Hem içerik hem de biçim bakımından dönemindeki şairlerden farklıydı. Hece ölçüsünden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile ahenk oluşturan serbest ölçüyü benimsedi. Mayakovski ve fütürizm taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi.

« "Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
Yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim….

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…" »
(Nazım Hikmet)

Şiirlerinden birçoğu Fikret Kızılok, Cem Karaca, Fuat Saka, Grup Yorum, Ezginin Günlüğü, Zülfü Livaneli gibi sanatçılar ve gruplar tarafından bestelendi. Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979’da "Güzel Günler Göreceğiz" ismiyle kaset olarak çıktı. Birkaç şiiri ise Yunan besteci Manos Loizos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü’nün eski üyesi Selim Atakan tarafından da bestelenmiştir. "Salkım söğüt" adlı şiiri Ethem Onur Bilgiç’in 2014 tarihli animasyon filmine konu olmuştur.

UNESCO’nun ilan ettiği 2002 Nâzım Hikmet yılı için besteci Suat Özönder "Şarkılarda Nâzım Hikmet" adlı bir albüm hazırladı. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının katkılarıyla, Yeni Dünya plak şirketi tarafından hayata geçirildi.

1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl dört ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatan Mavi Gözlü Dev adlı film 2007 yılında vizyona girmiştir. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 17 Haziran 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türk vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Sovyetler Birliği’nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da eşi Vera Tulyakova (Hikmet) ile Moskova’da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa, Küba, Mısır gibi Dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşmıştır.

DAVALARI

1925 Ankara İstiklâl Mahkemesi Davası
1927-1928 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1931 İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933-1934 Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1936-1937 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1938 Harp Okulu Komutanlığı Askerî Mahkemesi Davası
1938 Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesi Davası

ÖLÜMÜ VE SONRASI

3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30’da gazetesini almak üzere ikinci kattaki dairesinden apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştür. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı iştirak etmiş ve tören siyah beyaz olarak kaydedilmiştir. Ünlü Novodeviçi Mezarlığı’nda gömülüdür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan rüzgâra karşı yürüyen adam figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.

Şair Nâzım Hikmet’in 2008 yılının ilk günlerinde, eşi Piraye’nin torunu Kenan Bengü tarafından Piraye’nin evrakları arasında “Dört Güvercin” adında bir şiiri ve üç adet tamamlanmamış roman taslağı bulundu.

YENİDEN TÜRK VATANDAŞLIĞINA ALINMASI

2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması gündeme geldi. Yıllardır tartışılmakta olan Nâzım Hikmet’in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu düzenlemenin sadece yaşamakta olanlar kişiler için düzenlendiğini ve Nâzım Hikmet’i kapsamadığını belirterek bu yöndeki talepleri reddetti. Dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, İçişleri Komisyonu’nda "Tasarıda, şahsa bağlı hak olduğu için bizzat müracaat etmesi gerekir. Arkadaşlarım da olumlu şeyler belirttiler, komisyonda görüşülür, bir karar verilir" dedi.

2009 yılının 5 Ocak Günü "Nâzım Hikmet Ran’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının yürürlükten kaldırılmasına ilişkin önerge" Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı. Nâzım Hikmet Ran’a yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının iade edilmesine ilişkin bir kararname hazırladıklarını ve bu teklifin imzaya açıldığını ifade eden Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkartılan Ran’ın yeniden Türk vatandaşı olmasına ilişkin önerinin Bakanlar Kurulu’nca oylanarak kabul edildiğini söyledi.

Bakanlar Kurulu’nun 05.01.2009 tarihinde aldığı bu karar, 10.01.2009 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlandı ve Nâzım Hikmet Ran, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı oldu.

1- Yurdunun caddelerinde devrimci olarak dolaşır Nâzım Hikmet. İşi gücü şiirdir, tiyatrodur, sanattır. Artık yazmak, yaratmak, insanına ulaşmak ister. Arkadaşı Vâ Nu ile gider Sertellerin Tan gazetesine. Sanki gazete için yaratılmıştır, her iş gelir elinden.

Daha ilk karşılaşmada, dilinden şiir dökülür. Gözlerini kapar okur okur, odada derin sessizlik büyür, kim varsa dinleyen işittiği karşısında heyecanla tutar soluğunu. Hemen başlar göreve. Nerede olsa neşe verir insana, ancak kalemi keskindir. Bir bir başlayacaktır putları yıkmaya! Ne zaman eline kalem alsa, hep isyanı yazar Nâzım. “Şairi Azam Abdülhak Hamit”e doğrudan savaş açar, Yakup Kadri’den sözünü esirgemez. Sorar: “Kimdir milli edip?” diye. Hakikati söylemekten sakınmaz. Okuyunca genç şairin isyanını Abdülhak Hamit evine davet eder, gergin başlar akşam yemeği. Kibar, sağduyuludur yaşlı olanı, öteki dengeli ve biraz da mahcuptur sanki. “Elbet gençler putları kıracak” der Hamit. El sıkışırlar, bir daha tek satır yazmaz Nâzım hakkında Şairi Azam’ın. Merttir Nâzım, kimseyi arkadan hançerlemez…

Linçe gelip yoldaş olmak

Putlar yıkıldıkça öfke büyür, gençlere hedef gösterilir Nâzım! Gazete odasında otururken dışarıdan gelen öfkeli kalabalığı işitir. Zekeriya ve Sabiha Sertel gençleri buyur ederler içeri, Nâzım gelir konuşmaya. O şiirli sesi işitir gençler, büyülenirler. Linç etmek için yola çıktıkları Nâzım’ın yoldaşı sayılırlar artık. Bu etki yüzünden değil midir yıllarca zindanda tutulması şairin?

Çankırı Cezaevi avlusu: Piraye, Kemal Tahir, Piraye’nin kardeşi Fehamet, Nãzım, Hikmet Kıvılcımlı (soldan sağa)

2- Sevdalıdır Nâzım Hikmet. İmkânsız aşka tutulur. Hep olacağı gibi inatçıdır. Ürkek Piraye ile tanışır; çocukları vardır, mutsuz evliliği, kırgın bir de kalbi kadının! “Olmaz, imkânsız” der Piraye; çocuk gibi sevinçli, deli gibi güçlü, inatçıdır şair. Çelmeyi başarır gönlünü, yoldaşı, sırdaşı, dert ortağı olur Piraye. Mahpushaneden yazdığı dizelerin, en güzel mektupların, düşlerin, acının ve elbette hüznün adıdır aynı zamanda. Yuva kurar Nâzım ve Piraye; kadının çocuklarını kendinin sayar Nâzım. Mektuplarca dertleşecektir ileride Memet Fuat’la. Yaşamı, devrimi, cinselliği, yalnızlığı, kederi, düşleri ve ayrılığı akıtacaktır satırlarına. İyi baba olur Piraye’nin çocuklarına.

3- Önce denizciler arasında bayrak olur Nâzım, sonra karacılar… Ordu ayaklanmış, heyecan gelmiştir gençlere… Büyür şairin etkisi yayılır, gizliden, el altından okunur komünistin dizeleri. İftira edilir Nâzım’a, tanımadığı, görmediği, yaşça kendinden küçük askerlerle anılır adı önce. İddia büyüktür, Cumhuriyeti yıkmak için örgüt kurmakla suçlanır Nâzım. Gülünç davalar açılır ardı ardına. Hâkim karşına çıkar. Suçu memleketine ihanettir, suçu halkını özgürlüğe davettir aslında! Artık mahpustur Nâzım Hikmet… Çankırı’da mahpus olur ilkin. Koğuş arkadaşları doktor Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir’dir. Dar gelir üç koca adama koğuş. Sabahlara dek sürer tartışmalar. Hem kalbi, hem dizleri sızlamaktadır Nâzım’ın, “karım, bacım, anam” dediği Piraye’ye hasretlik dinmez bir türlü…

Orhan Kemal (solda) ve Nazım Hikmet Bursa Cezaevi’nde.

4- Mahpus için her gün başka bir umuttur, af çıkacak diye bekler, üst mahkemeden bir haber gelecek diye bekler, günler birbirine benzer gibi geçer ama yürekte bambaşkadır her yeni saniyenin sancısı. Bir an önce dışarıda akan yaşama katılmak ister Nâzım, susamıştır… Umuttur Dayı Bey, yani Ali Fuat Paşa. Elinden ne gelirse yapsın ister…

5- Bursa’da mahpus bir genç adam… Nâzım’ın geleceğini işitince yüreği yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlar. Şiire düşkün. Uzun kış gecelerinde kendini avutur dizelerle. “Nâzım gelecek ha”… Düşünmesi bile soğuk terlemesine yeter, düş mü bu, sahiden gelecek mi Nâzım? Sade genç adam değil, tüm mahpusları, gardiyanları, hatta hapishane müdürünü, tüm Bursa’yı bir telaş alır. Memleket şairi Bursa’ya ayak basacak. Elbirliğiyle boşaltırlar bir koğuşu. Oysa koğuşlar tıklım tıklım, adım atacak yer yok. Döşeğini hela önüne atıp uyuyanlar, nöbetleşe yatakları değişenler, çaresiz çıplak yerde uyuyanlar var… Ama Nâzım başka. Okumuş adam, memleket için yatar hapiste. Tertemiz edilir koğuş, mis gibi koksun ister mahkûmlar… Koca toplumun küçük ölçekli bir manzarasıdır Bursa mahpushanesi. Nasıl sığar bunca insan, nasıl aniden kesilir sesler, zamansız çalan kampanayla nasıl kesilir zırıltı ve nasıl başlar yaşam her sabah… Müdür başta karşılarlar Nâzım’ı. Elinde yoksul, yolculuktan yorgun düşmüş bir valiz. Gözleri çökmüş, çizgileri belirginleşmiş Nâzım’ın. Yine de güler yüzlü. Tek tek ellerini sıkar herkesin. Yüzlerine bakar, gözbebeklerini okurca, dümdüz bakar içlerine doğru… Temiz pak ettikleri koğuşa buyur ederler Nâzım’ı…

6- Yorgun şair, ağır adımlarla girer geniş avludan geçip… Bakar arkadan gelen kimse yok, şaşkınlıkla, telaşla, ürkek ve biraz utançla döner, “Ben burada yalnız mı kalacağım” diye sorar ortalığa. Mahkûmların gözleri gözlerinde Nâzım’ın… Hep birden, övünçle başlarıyla onaylarlar şairi. Nâzım, başını öne eğer; “ben yalnızlıktan korkarım” der. Bir el kalkar o an, sanki saati ayarlı bir zil gibi. Tam gerektiği yerde ve anda gerçekleşir buluşma. Kalkan, Nâzım’ı özlemle bekleyen, düşlerinde gören genç adamın elidir. Işıldar gözleri Nâzım’ın, adımlar birlikte atılır koğuşa, o vakit çiçeklenir etraf, iki kardeş, yoldaş, usta, çırak olur Nâzım ve genç adam, Bursa’nın karanlık mahpusunda, karanlık saatlerde…

İmtihan tedirgini

Yağmur, yağmur olmalı o gece. Bir yerden, sızmalı, içeri dolmalı mis gibi toprak kokusu. Genç adam, Raşit Kemali, heyecanını yenmiş, cesaretini toplamış, “Şiir yazıyorum ben” der. Şırıl şırıl yağmurun içinden, delinip akan gökyüzü tünelinden boşalıyor aniden sözler. Nâzım sevinçle, sanki kıtlıkta lokma bulmuş gibi hayretle ısrar eder hemen “Oku bakalım ne yazmışsın” diye. Korkar Raşit Kemali.

Ustanın önünde çekileceği imtihan tedirgin eder onu. Sonra başlar okumaya, ocağın yamacına sığınmış, alevin yalımlarında gölgeli iki yüz, birden suretleri mahpus duvarında görünür. Gölge oyunu bu! Şair Raşit Kemali okudukça yüzü buruşur Nâzım’ın. Önce sabır çeker içinden, zaman ilerleyip yağmur dindiği halde, tükenmeyince şiirler, bu kez açıktan söyleyiveriyor “Daha var mı?” diye. Genç adam tek bir dizesine gülümsesin diye Nâzım, bir cümle kursa umuda dair, bekler, inatla okur, kestirir şiirleri Nâzım… Hepsi sobayı boylar Ah ne koyu bir hüzün… “Topla sen bu kâğıtları” diye öğütler Raşit Kemali’ye şair. “Topla ve hepsini şu ocağa at, yak onları” diye buyurur. “Bir taneciğinde bile güzellik yok mu” diye umutla, esmerleşmiş yüzüne düşen acıyla sorsa da Raşit Kemali, sıkıntıyla sallanan başını görür şairin ve “hayır” cevabından başka ses işitilmez koğuşta. Kırılsa da kalbi, küskünlük yarası açılsa da böğründe, notu veren Nâzım’dır ve diyeceği sözü yoktur Raşit Kemali’nin.

7- Yüzler esmer, eller nasırlı, yürek dağlanmış… Genç bir adam düşmüş dama. Adam demek doğru mu, çocuk işte… Anasının hasretini geceleyin titrediği yorganın altında daha bir derin hisseder… Sevdiği kız aklında, babası vurularak öldürülecek bir zaman sonra, iyice kesilecek dışarıdan gelen üç kuruş yardım… Mahpusta parasız kalmak zor, çalışmak gerek… İş tutmak lazım… Ayna dökmek, tespih dizmek, berberlik etmek… Bir gün mahpusta satılan bir kitap geçince eline, bambaşka biri olur genç adam… Mahpusta da bulur imam onu “Bakma o resimlere, Müslümanlıkta yok suret çizmek” der. Balaban bu genç adamın adı…

Dam değil üniversite

Demir parmaklıklar ardından çürümemek için dirençle resim yapmaya koyulmuş Nâzım. Mahpusların “Şair Baba” diyeceği, herkese el uzatan, başındaki aydınlık hareyle dolaşan koca Nâzım… Ürkerek yaklaşır Balaban, Şair Baba’sına… “Benim de resmimi yap” der… Nâzım o güzel köylü çocuğunun yüzüne uzunca bakar. Sureti düşer kâğıda yavaşça. İşte bu göz Balaban’ın, işte bu çene, burun… Belirir yavaşça. Mucize karşısında küçük dilini yutacak neredeyse genç adam…

Koşarak çıkar Şair Baba’nın yanından, bulduğu ilk tutsağı diker karşısına, kalem yok, kâğıt hak getire, elde ne varsa onun, Şair Baba’dan gördüğü gibi düşünür suretini mahpusluğun önüne. Delirmiş diyorlar Balaban’a, hep kendine benzemeyene çılgın derler ya… Bir yandan yayılır bu söylence, bir yandan otururlar Balaban’ın karşısına mahpuslar… Artık güç bile olsa, karar zamanı gelir, çıkar Şair Baba’nın karşısına Balaban… Gösterir çizdiklerini, memleketi, insanları…

Ah Nâzım’ın yüzünde güller açar sanki. Sanki orası Bursa’nın mahpus damı değil de, bir üniversite… “Ben senin ustanım, sen çırak… Öğreteceğim sana resmin sırlarını bir bir” der Şair Baba… Gün gelir bütün fırçalar, bütün boyalar, renkler Balaban’ın olur… Şair Baba bu köy çocuğunun bilgeliğini kazır aklına… Umudun düşmanlarına inat, onun adını yazar şiirine…

KISA ÖYKÜLER : Carl Dedloid’ten Mehmet Ali Paşaya, Nazım Hikmet’ten Ömer Cengiz’e, Ömer Cengiz’den Müjdat Gezen’e.


Bilenler vardır, Sunay Akın çok güzel anlatır bunu ama oldu ya ilk defa duyacaklar da vardır.

Size bir hikaye anlatacağım, yaşanmış bir hikaye, hem de sonuçları çok ama çok güzel olan bir hikaye…

1827 yılı..

Almanya’nın Magdeburg şehri…

Bu şehirde Ludwig Carl Friedrich Dedloid adında bir erkek çocuğu dünyaya gözlerini açar.

Büyüdükçe huzursuzluğun ne olduğunu anlar, çünkü annesi ve babası sürekli kavga etmektedir.

Aileyi ve Carl’ı çok seven yakınları, bu kavgalardan etkilenmesin diye Carl’ı bir yetimhaneye verirler.

12 yaşına kadar bu yetimhanede kalır Carl, çok eziyet çeker, dayak yer ve artık kaçmaya karar verir. Bir gece çarşafları birbirine bağlar ve kaçarak Hamburg’a gelir.

Daha 12 yaşındaki Carl, bir gemide miço olarak iş bulur. Çok sıkıntılı bir 3 4 ay geçirir. Miço olduğu gemi İstanbul Boğazından geçerken KIZ KULESİNİ görür Carl, denize atlar ve Kız Kulesine kadar yüzer.

O sıralar Kız Kulesi Cüzzamlıların kapalı tutulduğu bir minik adadır. Carl yakalanır ve Emin Ali Paşa’nın yanına götürülür. Paşa sorar niye kaçtın diye, dayaktan der, peki de 3 4 aydır denizlerdesin neden İstanbul der Paşa, çocuk Kız Kulesini gösterir, bu Kule yüzünden, ben bu Kuleyi çok sevdim…

Tabi bu büyük bir haber olur, Almanlar çocuğu ister ama Emin Ali Paşa vermez ve himayesine alır.

Adı Mehmet Ali olur, askeriyeye gönderilir. Eğitimler alır ve sonunda PAŞA olur, artık adı Carl Dedloid değil, Mehmet Ali Paşadır. Çok başarılı bir asker olur, bir çok savaşta ve anlaşmada Osmanlıyı temsil eder.

Bu arada evlenir, dört tane kız çocuğu olur. Evlatlarından birisinin adı Leyla Hanımdır, Leyla Hanımın da bir kızı olur, adını Celile koyarlar. Celile Hanımın da bir oğlu olur.

Adını Nazım koyarlar, NAZIM HİKMET.

Yani Nazım Hikmet, 12 yaşında Kız Kulesine sığınan adı Carl Dedloid olan sonra da Mehmet Ali Paşa’nın torunudur.

Hikaye bitti mi …

Hayır!

Bundan sonrasını da dinleyin….

Nazım malum Selanik’te doğar, hayatını herkes biliyor, ona girmeyeceğim.

Nazım Hikmet 1938 yılında tutuklanır, neden?

Orduda isyan çıkartmaktır suçu… Bu suça da neden olan şey Beyoğlu’nda bir sinema çıkışında Ömer Deniz adında bir Askeri Öğrencinin şiirlerini Nazım Hikmet’in okumasını istemesidir.

Birlikte tutuklanırlar …

Ömer Deniz’i kimse tanımaz etmez ama Nazım o günden sonra mahkumiyetten kurtulamaz.

Peki Ömer Deniz’e ne olur?

7 sene hapis yatar, sonra ben der Hukuk okuyacağım ama parası yok. Fatih’te okul parasını çıkarmak için bir Oyuncakçı Dükkanı açar.

Tahta oyuncaklar yapar, çocuklara satar, oradan gelen para ile de okulunun ödemelerini yapar, hayatını geçirir.

Günlerden bir gün 7 8 yaşında bir çocuk dükkana girer ve Ömer Deniz’e yanında çalışıp çalışamayacağını sorar. Ömer deniz çocuğu sever, gel der, çalış yanımda.

Çocuk sevinir ve Ömer Deniz’in yanında çalışmaya başlar.

Bir gün çocuk Ömer Amca der, benim hiç oyuncağım yok, bana da bir tane yapsana. Ömer Deniz ona da bir oyuncak yapar, her tarafı oynayan kuklalardır bu oyuncak.

Ve bu çocuk o kuklaları alı, okula gider ve ilk gösterisini yapar.

Bu çocuk ta MÜJDAT GEZEN dir …

Nasıl buldunuz, hayat ne garip değil mi, Carl Dedloid’ten Mehmet Ali Paşaya, Nazım Hikmet’ten Ömer Cengiz’e, Ömer Cengiz’den Müjdat Gezen’e…

Yaşam ağlarını kurmuş …

Biliyorum uzun oldu ama umarım keyifli olmuştur…

TARİH /// Hacı TONAK : Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’ndeki yoldaşı Adanalı Mehmet Raşit Kemali


Hacı TONAK : Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’ndeki yoldaşı Adanalı Mehmet Raşit Kemali

İstiklal ve Çanakkale madalyalarına sahip siyasetçi, yargıç ve ağa Abdülkadir Kemali Bey’in oğlu Raşit Kemali askerlikten terhis olmayı beklerken, Nazım Hikmet’in bir kitabını bulundurduğu ortaya çıkınca tevkif edildi. Askeri mahkemedeki yargılaması sonunda, “Yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik eylemi sabit görüldüğünden” 5 yıl süreyle cezalandırılmasına hükmedilerek hapishaneye gönderildi. Bursa Cezaevi’nin Müdürü İznik’li Tahsin Bey, okumuş, yazmış, bilgisi, görgüsü yerinde bu genç hükümlüye hapishane kaleminde görev vermeyi uygun buldu. Raşit Kemali, orada çilesini doldurmaktayken 1940 yılının bir kış günü müjdeyi verdiler: Gözün aydın, üstadın geliyor!

Üstad, Nazım Hikmet; hapishane kalemindeki genç hükümlü de Orhan Kemal’den başkası değildi.

**

Nazım Hikmet’in, Bursa hapishanesindeki rahlesinde halis şiirler yazmaktan başka en halisinden “demokrat ipek” ve ipekliler ürettiği önceki sayılarda anlatılmıştı.

Nazım’a, edebiyat dışındaki bu ikinci işinde en çok yardım eden, çoğu zaman da tek başına işi sırtlayan kimdi dersiniz? Adanalı genç hükümlü Raşit Kemali; sonradan ünlenen adıyla Orhan Kemal… Türk edebiyatının, özellikle de öykücülüğünün aşılamayan iki büyük yazarından biri; nüfus cüzdanında yer alan adıyla anarsak Mehmet Raşit Öğütçü…

Pekiyi de: Ne işi vardı Orhan Kemal’in, yahut Raşit Kemali’nin, yahut Mehmet Raşit Öğütçü’nün Bursa hapishanesinde?

Cinayet mi işlemişti? Hırsızlık, uğursuzluk mu yapmıştı?

Hiçbiri değil!

Kestirmeden geçmek için resmi internet sitesinden aktarıyorum:

“Nisan 1938’de kızı Yıldız doğdu. Aynı günlerde Niğde’de askerlik görevine başladı. Burada, “yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik” suçundan yargılanarak, 27 Ocak 1939’da beş yıla hüküm giydi. Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı. 1940 yılı kışında Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanıştı. O tanışma anını anılarında şöyle dile getirir, Orhan Kemal:

“Müdürün oda kapısında çevik bir gıcırtı, kapı açıldı. Nefesimi kesmiş, gözlerimi kısmışım… Bir heykel sükunu içinde, azametli bir mermer heykel bekliyorum… Bir an yüzyüze geliyoruz, sonra gözgöze… Mavi mavi gülüyordu. Bu gülüş muhakkak ki bir çocuğu hatırlatıyor… Temiz, taze, sıhhatli ve dost! Bir lahza şaşkın, bekledi. Galiba ne yapması lazım geldiğini ölçtü, yahut tanış bir yüz arandı… Sonra gözüne Necati ilişti herhalde, ona doğru yürümeğe hazırlanırken, Necati ona koştu ve beni tanıttı. El sıkıştık. Ayaklarının topuklarını, hazır oldaki bir er gibi birleştirerek, kendisini teşrifata zorladığı aşikar bir tarzda ciddileşmeye çalışarak:

-Ben Nazım Hikmet! Dedi.”

Bu alıntı ile iki engeli birden aştık: Orhan Kemal’in neden hapishanede olduğunu ve Nazım Hikmetle nasıl tanıştıklarını.

Orhan Kemal’in, Nazım’la karşılaşıp tanışmasından coşku duyduğunu anlarız da, üstad Ara Güler’in Orhan Kemal’le tanışmaktan coşku duymasını niçin anlamayalım?

Fotoğraf sanatının piri Ara Bey, “Avare Yıllar” isimli kitabı okumuş ve çok etkilenmiştir.

Nezih Tavlaş’a şöyle anlatır:

“Bu kitap beni yepyeni bir dünyaya soktu. Yazarı Adana’da oturuyormuş. Bundan önce çıkmış bir kitabı daha vardı: ‘Baba Evi’. Hemen onu da bulup okudum Kendisiyle tanışmam da şöyle; Adana’dan gelmişti. Hüsamettin Bozok, Agop Arad, ressam Fehmi Karakaş, şair Zahrad, Kemal Sülker, Mehmet Kemal, Salih Tozan hep birlikte Güney Park gazinosuna gittik. Orhan Kemal’le ilk ‘merhaba’ işte böyle başladı. Gerçek adı da Mehmet Raşit Öğütçü. Daha sonra İstanbul’a yerleşti Orhan Kemal.”

Ara Bey’in ‘merhaba’ları, Orhan Kemal’in İstanbul’a yerleşmesi sayesinde sürüp gitmiş; gide, gide sağlam bir dostluğa varan köprü oluşturmuştur.

Şöyle devam etmektedir Ara Bey:

“Siyasal olaylarda ta babasının zamanında kalma bir öfkesi vardı. Birlikte yürürken bana bir şeyler anlattı ama şimdi ne olduklarını anımsamıyorum. Babası Halep’e mi kaçmış ne olmuş, bilemiyorum.”

“Halep’e kaçmış baba”nın öyküsü de, doğrusu çok ilginçtir:

Orhan Kemal’in babası Abdülkadir Kemali Bey Adana Ceyhan’da; hani, Adanalıların “Akşamdan kuru sopayı diksen, sabaha yeşermiş görürsün” dedikleri Çukurova’da çiftlik çubuk sahibidir. Hatırı sayılır variyetin sahibidir anlayacağınız. Nasıl olmasın? Seyhan ve Ceyhan ırmakları Sivas’ın, Malatya’nın, Kahraman Maraş’ın dağlarından, yaylalarından milyonca yıldır alüvyon getirip yığmışlardır Çukurova namlı ovaya. Yağlı kara toprağı öylesine bereketli, öylesine verimlidir ki birkaç dönümüne sahip olanın bu dünyada sırtının yere gelmeyeceğini söyler Adanalılar!

Bu kadar da değil: Abdülkadiri Kemali Bey babadan kalma bu variyetle yetinmemiş, üstüne bir de hukuk eğitimi görmüştür. Birinci Dünya Harbi öncesinde, genç bir idareci olarak bizim Kirmastı’da (Mustafakemalpaşa İlçemiz), kaymakamlık yapmıştır. Osmanlı düzeni süre gideydi, işi valiliğe vardırıp Paşa sanı alması işten değildi. Ne var ki savaş patlayınca, dönemin tüm okumuş yazmışları gibi, subay olarak silah altına alındı. Aynı yıl oğlu Mehmet Raşit doğdu. Mektupla müjdelediler Abdülkadir Bey’e. Çanakkale Savaşı’nda, bir solukluk arada gelip görebildi oğlunu. Birlikte fotoğrafları var: Zabit giysisi içinde boylu poslu yakışıklı adam Abdülkadiri Bey; kucaktaki oğul Orhan Kemal, yaşamından memnun bilmiş, bilmiş bakmakta objektife.

Osmanlı aydın sınıfının neredeyse bire kadar kırıldığı yer olduğundan, kimi zaman “aydın yıkımı” diye de anılan Çanakkale Savaşı’ndan sağ çıkar Abdülkadir Bey. Savaştaki yararlıkları nedeniyle madalya ile ödüllendirilir. Ne var ki, yarım milyon canın kırıldığı Çanakkale, bir başına yetmez memleketi kurtarmak için.

Mondros ateşkesini, Sevr anlaşması izler. Yurt toprakları, bu arada koca Çukurova işgal edilir. Durur mu Abdülkadiri Bey? Her namuslu insan gibi Milli Kurtuluş Savaşı’nın askeridir artık…

Oradan da, Mustafa Kemal imzalı bir İstiklal Harbi madalyası ile ayrılacaktır.

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Kastamonu Milletvekili olarak yer alır. Kozan’da kurulan İstiklal Mahkemesi’nde Reis sıfatıyla görev yapar. İcra Vekilleri Heyeti’nde Adalet Bakanıdır. Aile yaşamını yeniden sağlar, oğlunu daha sık görür.

Kısacası, Abdülkadiri Kemali için her şeyin yoluna girdiği düşünülebilir. Az çok girmiştir de. Ama o çok renkli, çok kutlu Birinci Meclis’te milletvekilleri, bakanlar neyin yoluna girip girmediğine kendi konumlarına bakarak karar vermezler. Uğruna savaştıkları ülküleri kişisel hallerinden de, gözü kapalı inanıp peşinden gittikleri Mustafa Kemal Paşa’nın şahsından da önemlidir. Birinci Meclis’teki tartışmaları aktarmaya gerek yok, herkes bilir. Bu bilinenlerden Abdülkadiri Kemali Bey’in payına düşen muhalifliktir. Şükrü Kaya’nın içişleri bakanlığına getirilmesinden tutun da, birçok konuda Mustafa Kemal Paşa ile karşı karşıya gelir. Böyle olunca da, büyük kurucu tasarıları için uyum arayan Mustafa Kemal Paşa, İkinci Büyük Millet Meclisi’nde görmek istemez onu.

Böylece, muhalifliği tescillenmiş Gazi, İstiklal Harbi ve Çanakkale Harbi madalyalarına sahip eski Adalet Bakanı ve Birinci Meclis’te İkinci Grup üyesi eski Kastamonu Milletvekili olarak Çukurova’ya, çiftliğinin başına döner.

Çiftlik yetmez, gazete çıkarır. Önce Toksöz gazetesini; Toksöz kapatılınca da Ahali’yi.

Kendince yürüttüğü, sıtmanın, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği bereketli topraklar üzerinde bir Medeniyet Savaşıdır! Safını, çok tutarlı görünmese de apaçık belirlemiştir: Cesur bir halkçılık!

Halkçılığında o kadar pervasızdır ki, Cumhuriyet Halk Fırkası hükümeti onu, bir dönem başkanlığını yaptığı İstiklal Mahkemesi’ne sanık olarak gönderir. Siyasi faaliyetlerin yasaklanmasıyla da, kurma hazırlıklarına giriştiği Müdafaayı Umumiye Fırkası’ndan vazgeçmek zorunda kalır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ikinci kez çok partili demokrasiye geçişi denediği 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasına izin verilince bir kez daha siyaset için kapısı çalınır. Fakat, Serbest Fırkacılarla Mustafa Kemal Atatürk arasında bir muvazaa olduğu kanısındadır; bu yüzden uzak durur Serbest Cumhuriyet Fırkası’ndan. 29 Eylül 1930’da Adana’da, Ali Vehbi, Bekir Sıtkı, Mustafa Ziya, Çiftçi Hasan gibi arkadaşlarıyla birlikte Ahali Fırkası’nı kurar. Bu parti de kapatılır ve kurucuları takibata uğrar.

Abdülkadir Kemali Bey tutuklanmamak için 24 Aralık 1930’da Suriye’ye kaçar. Ahali Fırkası’nın öteki kurucuları sürgüne gönderilir.

Orhan Kemal, Adana’daki ortaokulundan ayrılmak zorunda kalır. Kemali ailesi bir süre Beyrut’ta yaşar, sonrasında Halep’e yerleşmeyi kararlaştırır, memlekete yakın olduğu için.

Çocuklar, akılları yamamışsa babalarının sürgünlüğünü unutmaz. Abdülkadiri Bey’in sürgünlüğünde ise akla yatan bir taraf yoktur.

İşte, “Ta babasının zamanından kalma öfke” böylesi bir öfkedir, Ara Bey’in gözlemi isabetli ise…

Ara Bey’in, Orhan Kemal’in anlattıklarını unutmasına şaşılamaz. Çünkü onun için fotoğraftır önemli olan. Fotoğrafça düşünür, fotoğrafça yaşar.

Şöyle devam eder:

“Fotoğrafça düşününce Orhan Kemal benim için bir film kahramanıydı adeta. Kafasında hep Borsalino bir şapka, beyaz gömlekli, kravatlı, koyu renk elbiseli. 1935-40 modeli sinema rüstlerine benzerdi tıpkı. Kışın gene aynı şapka olurdu başında, ancak bir de palto giyerdi. Hep resmi gibi bir hali vardı. Rejisör olsam, hangi filmde oynatırım diye düşünebilirdim.

“Yürürken onu hangi fonun önünde çekeceğimi düşünüyordum. İlkin Şişhane ile Karaköy arasındaki dar sokaklarda çalışan, romanlarındaki insanlara benzeyen insanların arasına yerleştirmek istedim onu. Sonra yaşadığı Cibali’deki kahveye gittik. Oradaki arkadaşlarıyla resimlerini çektim. Evine gittik. Çalışırken, çocuklarıyla birlikte resimlerini çektim. Borsalino şapkalı, beyaz gömlekli, kravatlı başyıldızımı İstanbul fonunda senaryolamak istiyordum. Çekerken boyuna soruyordum ona:’Bu sokaktan çok geçer misin? Kahvenin en çok hangi köşesinde oturursun? Dolmuşa nereden binersin?’ İşte bütün bunların sonucu çektiğim fotoğraflar oldu. Fotoğrafları çekerken Adana’dan gelen Raşit Öğütçü’yü, Meserret kahvesinde oturmuş romanını yazmaya çalışan Orhan Kemal’i, Kumkapı meyhanesine inen yokuşta sisli bir fonda bir yanında Recep Bilginer, bir yanında Agop Arad ile ortadaki Orhan Kemali ayrı ayrı gördüm.”

Burada iki sözcüğe takıldığımı belirteyim; biri “rüst”… Ne demek olduğunu bilmiyorum bu sözcüğün. Sözlüklere bakılırsa “dekor” anlamına gelebilirmiş. İkincisi, Meserret Kahvesi. Orhan Kemal’in roman ve öykülerini daha çok İkbal kahvesinde yazdığını değişik kaynaklardan okuduğumu hatırlıyorum. Bakıyorum, yanılmamışım. Ara Bey, Orhan Kemal tarihi yazmadığına göre her ayrıntıyı düşünmesi gerekmiyor kuşkusuz. Ama, kahvelerde yazan bir yazarı merak edenler için İkbal kahvesini de hatırlatmakta fayda var…… Nâzım ölçtü, biçti. Ağzında piposu, malta boyunda uzun uzun dolaştı… Fikri uygun bulmuş olacak ki, ertesi ve daha ertesi günler, hapishane müdürü, kâtip ve hapishaneyle ilgili savcı nezdinde temaslara geçti, icap eden müsaadeleri aldı ve işi kopardı. Birkaç gün sonra, dışarıdan da temin edilen bir tezgâhla birlikte üç tezgâh, çalışmaya hazır hale getirildi.

GELELİM KOMÜN MESELESİNE

Orhan Kemal, neden hüküm giymişti?

Yabancı rejimler lehine “propaganda yapmak” ve “isyana muharrik” söz ve davranışlarından.

Muharrik, “devinen, devindiren” anlamına geliyor; mahkeme hükmündeki anlamı ise “kışkırtmak” oluyor. Ciddi suç, ağır suç: Hem yabancı rejimlerin propagandasını yapmak, hem de askeri (Orhan Kemal o tarihte asker olduğuna göre) isyana teşvik etmek!

İdama kadar yolu var!

Fakat herkes bilir ki, bu suçlama muhalifleri yerlerine oturtmaya yarayan bir silahtır. Başkaca bir anlam ve ehemmiyeti yoktur. Nazım Hikmet bu suçlama ile hüküm giydiğine göre, “Nazım Hikmet’in şiir kitabını okuduğu bulgular ve tanıkların huzurdaki ifadesi ile sabit olan asker Mehmet Raşit Öğütçü” de aynı nedenle suçlanabilir. Suçlanmakla da kalmaz, hakkında aynı hüküm kurulabilir!

Kurulmuştur da bu hüküm: 5 yıl hapis!

Kayseri, Adana, Ankara derken, 1939 yılında yurda dönüp yargıçlığa atanan Abdülkadir Bey ricacı olur meslektaşlarından, Bursa’ya gönderilir Orhan Kemal.

Bursa Kapalı Merkez Cezaevi’nin yahut Bursa Asri Cezaevi’nin Müdürü, o tarihte İznikli Tahsin Akıncı Bey’dir. Tahsin Bey, hapishane yönetmenin sertliğinden çok etkilenmemiş merhamet sahibi müdürlerdendir. Orhan Kemal anlatır:

“Hapishane Müdürümüzün nasıl bir insan olduğunu anlatabilmek için, onun bayramlarda kendini tutamayıp ağladığını söylemek yeter sanırım. Evet, ağlardı. Bu aziz, mübarek günde, herkes çoluk çocuğuyla bayram ederken o, mahpusların mahrumluğunu düşünür… ‘Allah yarabbi, derdi, şu meslekten benim rızkımı kes!…”

Orhan Kemal, Jandarma eşliğinde, yedeğinde tahta bavulu, bileklerinde kelepçe ile Bursa Cezaevi’ne indiğinde, ilk yeri kaçınılmaz olarak Müteferrika denen tecrit koğuşu, odası, hücresidir. Müteferrika’nın adlarının çokluğu resmi söylemin orasını gözden gizlemek isteğinden doğmuştur.

Mahkumlar için değişmez adı Müteferrika’dır: Hem berbat; hem tahtakurusu, bit, pire, sıçan yuvası; hem de hapishaneye yeni gelene isteniyorsa her kötülüğün yapılabileceği yer anlamına gelir.

Orhan Kemal, kısa bir süre için kaldığı o Müteferrika’dan idareye çağrılıp dosyası yazıldı: Adı ve şöhreti: Mehmed Raşit, İşi : , Anasının adı: Azime, Babasının adı: Abdülkadir Kemali…

Müdür Tahsin Akıncı, onun eğitimini, bilgisini, görgüsünü dikkate alıp hapishane kalemine gönderdi. Orada defter tutacak ve mahkumlarla ilgili, adliyeye, emniyete, jandarmaya yazılması usulden olan yazıları yazacaktı. Tabii ki, bu yardımcı bir işti. Asıl sorumluluk kadrolu devlet memuru olan Hapishane katibinindi. Fakat, koca hapishanenin işleri bir katiple yürüyemeyeceğinden, iyi halli ve elinden iş gelir üç beş hükümlü yardımcı olarak görevlendirilirdi. Onlara ücret ödenmez, yalnızca iyi, hır gürsüz koğuşlarda kalmaları, bir de ziyaretçileri ile daha iyi koşullarda görüşmeleri sağlanırdı.

Hapishane katibi 1940 yılının bir kış gününde Orhan Kemale;

“-Ooo…” der, “Haydi gözün aydın; üstadın geliyormuş!…”

Ardından, güzel haberin doğruluğundan kuşku duyan Orhan Kemal’e sevk evrakını gösterir. Evrekta, Nazım hikmet’in siyatiklerindeki rahatsızlık sebebiyle kaplıcalardan yararlanmasının uygun görüldüğü belirtilmektedir.

Rahmetli Ali Aksoy, bundan sonrasını şöyle anlatmıştır:

“… Ve günlerden bir gün: Bursa’nın kurşuni gök altındaki bir kış sabahında; hapishane avlusundaki yeşil zambaklar kar altında iken, omzundaki yatak dengiyle Nazım Hikmet cezaevi avlusuna girer.”

Nazım Hikmet böyle bir ortamda geldi Bursa Cezaevi’ne ve dosdoğru Hapishane kalemine götürüldü.

Orhan Kemal’in anlattığı sahne, hapishane avlusuna bakan penceresinden “kar altındaki yeşil zambakların” görülebildiği kalem odasıdır.

Sonrası Orhan Kemal’den:

“… Nazım ölçtü, biçti. Ağzında piposu, malta boyunda uzun uzun dolaştı… Fikri uygun bulmuş olacak ki, ertesi ve daha ertesi günler, hapishane müdürü, katip ve hapishaneyle ilgili savcı nezdinde temaslara geçti, icap eden müsaadeleri aldı ve işi kopardı. Birkaç gün sonra, dışarıdan da temin edilen bir tezgahla birlikte üç tezgâh, çalışmaya hazır hale getirildi.

“Bu tezgâh işinin ne sermayesinde, ne de tasarısında hiçbir ilgim olmadığı halde, Nâzım bana da pay ayırmıştı. Bir pay bana, bir veya iki pay Kemal Tahir’e, bir pay Ertuğrul’a, iki pay Piraye yengeye, bir pay da kendine…

“Dokunan yatak çarşafları, havlular yahut bezler Dokuma Kooperatifi’ne gönderilip teslim ediliyor, biz sadece dokuma ücreti aylıyorduk…”

Bu bir komündü işte.

Uğraşta, kesede, masrafta ortaklık! Kimden ne kadar geldiğine bakmadan, herkese ihtiyacına göre bölüştürmek! Dışarda, hücre çalışması yapıyor diye içeriye atılanlara, ötesinde bir köy olmadığı için sunulmuş en alasından komünist hücre!
Hücrenin çekirdeğinde Nazım Hikmet, Orhan Kemal ve Ertuğrul.
Ertuğrul Kaymakçalıdır. Kaymakça, yani Mudanya’nın Kaymakoba köyü.
Orhan Kemal, 1943 güzünde cezasını tamamladığından salıverilir.

Nazım Hikmet şöyle yazar:

“Raşit çıkıyor. Elbette seviniyorum, hem de çok. Fakat içime ayrılığın hüznü düştü. Ondan bir insan, bir arkadaş, bir meslektaş olarak hiçbir şikayetim olmadı. Ona ne kadar alıştığımı ve ne kadar onu sevdiğimi şimdi daha kuvvetle anlıyorum.”

Orhan Kemal 26 Eylül’de Bursa Cezaevi’nden tahliye edilmezden önce “Nazım Hikmet’e” bir şiir yazar. Ustası şiiri okuyunca ağlar:

“Sen
‘Promete’nin çığlıklarını
kabakıyım gibi tütün piposuna dolduran’ adam,
sen benim mavi gözlü arkadaşım,
kabil değil unutamam seni.
seni yapayalnız bırakıp hapishanede
bir üçüncü mevki kompartımanda pupa yelken
koşacağım memlekete.”

( … )

Orhan Kemal’in Yapıtları

Öykü: Ekmek Kavgası, 1949; Sarhoşlar, 1951; Çamaşırcının kızı, 1952; 72.Koğuş, 1954; Grev, 1954; Arka Sokak, 1956; Kardeş Payı, 1957; Babil Kulesi, 1957; Dünyada Harp Vardı, 1963; Mahalle Kavgası, 1963; İşsiz, 1966; Önce Ekmek, 1968; Küçükler ve Büyükler 1971.

Ayrıca öykülerinden yapılan derlemeler Bilgi Yayınevi’nce dört cilt olarak yayınlandı: I. Yağmur Yüklü Bulutlar, 1974; II. Kırmızı Küpeler, 1974; III. Oyuncu Kadın, 1975; IV. Serseri Milyoner/İki Damla Gözyaşı, 1976. Arslan Tomson, (ö.s.), 1976; İnci’nin Maceraları, (ölümünden sonra), 1979.

Roman: Baba Evi, 1949; Avare Yıllar, 1950; Murtaza, 1952; Cemile, 1952; Bereketli Topraklar Üzerinde, 1954; Suçlu, 1957; Devlet kuşu, 1958; Vukuat Var, 1958; Gavurun kızı, 1959; Küçücük, 1960; Dünya Evi, 1960; El Kızı, 1960; Hanımın Çiftliği, 1961; Eskici ve Oğulları, 1962 ( Eskici Dükkanı adıyla 1970); Gurbet Kuşları, 1962; Sokakların Çocuğu, 1963; Kanlı Topraklar, 1963; Bir Filiz Vardı, 1965; Müfettişler Müfettişi, 1966; Yalancı Dünya, 1966; Evlerden Biri, 1966; Arkadaş Islıkları, 1968; Sokaklardan Bir Kız, 1968; Üç Kağıtçı, 1969; Kötü Yol, 1969; Kaçak, (ö.s.) 1970; Tersine Dünya, (ö.s.) 1986.

Oyun: İspinozlar, 1965; 72. Koğuş, 1967. Anı: Nazım Hikmet’le Üç buçuk Yıl, 1965. İnceleme: Senaryo Tekniği ve Senaryoculuğumuzla İlgili Notlar, 1963. Röportaj: İstanbul’dan Çizgiler, (ö.s.) 1971.

KAYNAKLAR:
Orhan Kemal: Nazım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl
Asım Bezirci, Hikmet Altınkaynak: Orhan Kemal
Ali Aksoy: Bursa Yazıları
Nezih Tavlaş: Foto Muhabiri Ara Güler
Sennur Sezer: Orhan Kemal Aydınlık İçin Yazıyordu.
Hacı Tonak: Şair Baba’nın Dokumacılığı