SAĞLIK DOSYASI /// MUSTAFA ÖNSEL : Kovid19’un hatırlattığı tarihteki büyük salgınlar ve sonuçları.


MUSTAFA ÖNSEL : Kovid19’un hatırlattığı tarihteki büyük salgınlar ve sonuçları…

01 Mayıs 2020

Yazan: Mustafa Önsel, VeryansınTv

Dünya, toplu ölümlere sebep olan yeni bir salgınla boğuşuyor. Adı Kovid19.

İnsanoğlu epey zamandır unutmuştu bu tür salgınları. Ama 21. yüzyılda küresel ölçekli böylesi bir felaketle yüz yüze geldi. Hâlbuki daha düne kadar bizzat kendi ürettiği kitle imha silahlarıyla toplu ölümlere sebep oluyordu.

Güçlüler, zenginler, ezenler rahat ve mutlu hayatlarına devam ederken; zayıflar, yoksullar, ezilenler, ama konvansiyonel ama kitle imha silahlarıyla ama açlıktan can veriyordu.

Kovid19 en azından can almada güçlü, zayıf; zengin, yoksul tanımıyor. Görülen bu anlamda adil davranıyor olduğudur. Asıl konuya gelelim…

Bu salgın yakın tarihte gerçekleşen, tüm dünyaya yayılımı kısıtlı salgınlara (SARS vb) benzemiyor. Yayılma hızı tam çağımıza uygun biçimde inanılmaz süratli.

Şu anda dünyada kutuplar hariç, girmediği, tehdit etmediği bir coğrafya yok!

Ülkelerin halkları perişan. Devletler çaresiz. Özellikle gelişmişliğin kibrini yaşayan batılı ülkelerin hiç de öyle organize olmadıkları görüldü. On binlerce insan hayatını kaybetti. Bu bela, bu satırlar kaleme alınırken can almaya devam ediyordu. Belli ki daha da devam edecek.

Şu an ölümlerin vahim boyutlara ulaştığı ülkelerden biri de dünyanın bir numaralı süper gücü ABD.

Bu salgın mutlaka bir süre sonra bitecek. Ancak yüz binlerce insanı hayattan koparttıktan sonra. Bunun ötesinde, insanlık olarak yeni bir dünyaya uyanacağımız da kesin.

Hem küresel, hem yerel, hem bireysel ölçekte çok şeyin değişeceği çok açık.

Kovid-19 kâbusundan uyandığımızda bireyler ve toplumlar ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda pek çok şeyi sorgulayacaklar. Ve görülen o ki mevcut düzenler derinden sarsılacak…

Salgınlar geçmişte de insanlığa çok acılar yaşatmış. İnsanlar savaşlarda kaybettiği canlardan çok daha fazlasını kaybetmişler bu salgınlarda.

Örnek vermek gerekirse 1853-1856 Kırım Savaşında çatışmada ölenlerin sayısı 20 bin, salgın hastalıktan ölenlerin sayısı ise 75 bindir. 1. Dünya Savaşında 8,5 milyon insan can verirken, aynı yıllara denk gelen İspanyol gribinden 50 milyondan fazla insan öldü.

Çok büyük acılar yaşanmış. Bu acılar sonrası da büyük değişimler gerçekleşmiş.

***

Bu anlamda Kovid-19 sonrası ne gibi değişimlerin olabileceği şimdiden tartışılmaya başlandı bile… Söz konusu salgın her geçen gün etkisini artırsa da insanlar, salgın geçtikten sonra bizi nasıl bir dünyanın beklediğini düşünmeye başladı.

Şu an tartışılan ezber, Kovid-19 sonrası şekillenecek dünyada küreselcilerin mi yoksa içine kapanmacıların mı borusu ötecek sorusudur.

Olay böylesine basit mi seyredecek? Sadece bu iki seçenek dışında başka yol yok mu? İrdelemek gerekir. Hemen ifade edeyim olayın böylesine siyah ve beyaz olarak seyretmesi doğal değil.

İrdeleyeceğiz ama önce geçmişteki salgınlardan sonra yaşananlara bakalım. Tarihteki salgınlar ve sonrasında neler olmuş kısaca değinmeye çalışalım.

***

MÖ. 430’da Atina’da görülen, Atina Vebası olarak tarihe geçen salgında Atina halkının %30’u,

1161’de, Roma merkezli olup Afrika, Batı Asya ve Avrupa’da etkisini gösteren ve 20 yıl süren veba salgınında o zamanki nüfusun %30’u,

541’de Avrupa’da ortaya çıkan ve 1 yıl süren veba salgınında nüfusun %40’ı,

1347’de yine Avrupa’da ortaya çıkan, yaklaşık 10 yıl devam eden, bugüne kadar ki salgınların en ürkütücüsü ve ağır sonuçları olan veba salgınında Avrupa kıtasında yaşayanların %50’si yani 100 milyon civarında insan,

15.yüzyılda Amerika’da başta çiçek hastalığı olmak üzere çıkan çeşitli salgınlar sonucu Amerika yerli nüfusunun çok büyük bir kısmı,

1852-1860 yılları arasında Rusya’daki kolera salgınında 1 milyon,

1889’da tüm dünyada ortaya çıkan ve 1 yıl süren grip salgını yüzünden toplam 1 milyon,

1918-1920 yılları arasında ortaya çıkan ve tüm dünyada etkin olan İspanyol gribi 50 milyonu aşkın,

1957-1958 yılları arasında ortaya çıkan ve tüm dünyada etkili olan Asya gribi 2 milyon,

1968-1969 yılları arasında ortaya çıkan ve tüm dünyada etkili olan Hong Kong gribi 1 milyon,

1970 yılı sonrası ortaya çıkan günümüze kadar gelen, bulaşması özel şartlara bağlı AİDS sonucu 32 milyon civarında insan hayatını kaybetmiştir.

2000’li yıllarda zaman zaman görülen kuş gribi, domuz gribi vb daha çok hayvanlarda görülen, ancak insanları da etkileyen ve kısmen ölümlere sebebiyet veren salgınlar görülmüştür.

Bu salgınlar insanları göreceli etkilemiş, ancak salgının yayıldığı bölgelerde milyonlarca hayvanın ölümüne ve bulaşıklığın önüne geçmek maksatlı, itlafına sebep olmuştur.

Gelelim sonuçları itibarıyla önem arz eden salgınlara…

***

MS.161’de Roma’da başlayan ve MS.180 yılına kadar devam eden veba salgını, yaklaşık 20 yıl içinde nüfusun üçte birinin ölmesine sebep olmuştur.

Böylesi büyük bir can kaybı Roma’nın çöküşünü tetiklemiştir.

***

MS 164 yılında Çin’de ortaya çıkan salgın, çok büyük kayıplara sebep oldu.

Bazı bölgelerde nüfusun yarısı can verdi. Kıtlık baş gösterdi. Ülkede büyük bir karmaşa ortaya çıktı.

Çin’in başında bulunan hanedanlık tepkileri göğüsleyemedi. Yaklaşık 300 yıldır yönettiği Çin’de iktidarı kaybetti.

Yerine Ging Hanedanlığı geçti.

***

1347 yılında Avrupa’yı vuran ve 10 yıl devam eden, nüfusun %50’si yani 100 milyon gibi çok büyük sayıda insanın ölümüne sebep olan, tarihin en yıkıcı salgını olarak bilinen veba sonrası, Avrupa’da bilindik sistemlerde büyük değişiklikler oldu.

Bu veba salgını sonrası Kilise hâkimiyetini kaybetti.

Kilisenin yanı sıra Avrupa’da bir başka güç odağı büyük toprak sahipleriydi. Bunlar geniş arazilerinde çok sayıda insandan ucuz iş gücü olarak yararlanıyor ve elde ettikleri gelirle büyük güç oluşturuyorlardı.

Veba salgını en fazla, bu geniş arazilerde çok zor şartlarda çalışan köylüleri vurdu. Bu da yaşama tutunanların, geniş toprak sahiplerinin karşısında pazarlık yapabilme olanağını elde etmelerini sağladı. İnsanları çalıştırmak çok pahalıya gelmeye başladı. Böylece feodal sistem de eski gücünü kaybetti.

Bu, Avrupa’yı başka sistem arayışına itti. Çalışan sayısını azaltan, iş gücü tasarrufu sağlayan arayışlar başladı. Bu anlamda teknoloji öne çıktı. İnsan gücünün kullanılmasını minimize eden makinaların ortaya çıkışı bu süreçten sonradır.

Dolayısıyla sanayileşmenin önü bu salgının tetiklemesiyle açılmıştır.

Makineleşmenin artması ve gelişmesi, denizlerde uzun süre kalabilecek gemilerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Böylece deniz aşırı coğrafyalara gitme olanağı yakalanmış, bu da keşifleri beraberinde getirmiştir.

Yeni keşfedilen yerlerde bulunan yerli halka, sahip olunan teknolojinin ürünü ateşli silahlarla kolaylıkla üstünlük sağlanmış ve yeni coğrafyalardaki el değmemiş zenginliklere sahip olunarak sömürgecilik evrensel boyut kazanmıştır.

Sömürgeciliğin yayılmasıyla Avrupa kıtası, bugünlere kadar yansıyan bir zenginliğin sahibi olmuştur…

***

Amerika kıtası Avrupalılar tarafından 15. yüzyılda keşfedilerek sömürgeleştirilmiştir.

Kıt’a keşfedildiğinde o zaman için azımsanmayacak yerli bir nüfus barındırıyordu. Çeşitli kaynaklar bu nüfusun 60 milyon civarında olduğunu ifade ediyorlar.

Avrupalıların Kıta’ya ayak basar basmaz kendileriyle birlikte getirdikleri, o zamana kadar söz konusu Kıta’da bilinmeyen, görülmeyen salgınlar yüzünden yerliler kitleler halinde ölmeye başladı. Çünkü bu tür virüslere karşı bağışıklık sistemleri güçlü değildi.

Veba, sıtma, koleranın yanı sıra özellikle çiçek hastalığı kitlesel ölümleri artırdı. Bazı bulaşıcı hastalıkları Avrupalıların bilinçli yaydıklarıyla ilgili de ciddi iddialar bulunmaktadır.

Bu salgınların sonucu yerli nüfusun %90’a yakın can vermiştir ki Kıta’da yerli nüfus toplamı 10 milyonun çok altına düşmüştür.

Koskoca Kıta’da nüfusun böylesine azalması sonucu araziler boş kaldı. İnsan elinin değmediği bölgeler çoğaldı. İşlenemeyen arazilerde bitki örtüsü inanılmaz ölçülere ulaştı. Bu da karbondioksit seviyesinde düşmeye sebep oldu. Dolayısıyla ısı miktarında ciddi kayıplar yaşanmaya başladı. Isı düşüşleri sadece Amerika değil bütün dünyada hissedildi. En çok da bütün bunlara sebep olan Avrupalıların Kıta’sında.

Avrupa’da buna bağlı yaşanan ısı düşüşleri tarımı olumsuz etkiledi. Bu nedenle Avrupa’da kıtlıklar yaşandı.

Görüldüğü gibi yeryüzünde garip bir döngü var. Doğal ve doğru olmayan şeyler yaptığınızda sağladığınız avantajlar, bazen sizin aleyhinize durumlara sebep olabiliyor.

***

19. yüzyılın hemen başında Fransa, Haiti’yi işgal etti. 60 bin civarında askeri Haiti’ye çıkardı. Ancak askerler bağışıklık sistemlerinin henüz tanımadığı sarıhumma hastalığına yakalandı. Fransa, 50 bine yakın askerini kaybetti.

Sarıhumma Fransız ordusunu yerle yeksan etmiş, bozguna uğratmıştı. Fransızlar geri kalan askerlerini apar topar geri çektiler. Dönebilen sayı, gidenlerin %20’si bile değildi.

Sonra ne oldu? O zaman imparator olan Napolyon, sadece Haiti’den değil Kuzey Amerika’daki hedeflerinden de vazgeçmek zorunda kalmış, burada elinde tuttuğu büyük arazileri ABD yönetimine satarak o coğrafyadan tamamen çıkmıştır.

Bu olay sonucu, topraklarını yaklaşık 2 milyon kilometrekare büyüten ABD, daha da güçlenmiş oldu.

***

19. yüzyılının sonuna doğru Afrika Kıta’sında sığır vebası ortaya çıktı. Hastalık bulaşıp insanları direkt etkilemese de dolaylı olarak çok etkiledi. Bu salgında Afrika halkı, büyükbaş hayvanlarının küçük bir kısmı hariç hepsini kaybetti. Bu Kıt’a halkı için çok büyük bir yıkımdı.

Bölgede bu kadar hayvanın ölümü et açısından büyük sorun yaşanmasına sebep olmasının yanı sıra tarımı da vurdu. Çünkü büyükbaş hayvanlar toprakların sürülmesinde kullanıldığı için bu alanda da büyük kayıplar ortaya çıktı.

Kıtlık başladı. Bunun sonucu bölgeden yoğun göçler başladı. Bölge insansızlaştı.

Bu da Avrupalıların 19. yüzyılın sonlarında bölgeyi rahatlıkla sömürgeleştirmelerini kolaylaştırdı.

Evet, salgınların dünyanın gidişatını direkt etkilediği iddia edilen salgınlar bunlar.

Peki, bu zamana kadar görülen salgınlar arasında sürat açısından ilk sıraya yerleşen, kısa sürede dünyanın tamamına yayılan, öldürücülüğü geçmişteki bir kısım salgından daha az olsa da bulaşıcılığı açısından da bir numara olan, şu an için dünyanın tamamının tek derdi haline gelen ve dünyayı kocaman bir cezaevine çeviren Koronavirüs diğer adıyla Kovid19 sonrasında neler olabilir, gelin onu irdelemeyi de başka yazılara bırakalım…

Devam edecek…

DARBELER DOSYASI /// MUSTAFA ÖNSEL : 15 TEMMUZ’DA TELEVİZYONDA KONUŞULANLARI GÜLÜMSEYEREK İZLEYECEĞİM’ (YAZI TARİHİ : 11.07.2019)


MUSTAFA ÖNSEL : 15 TEMMUZ’DA TELEVİZYONDA KONUŞULANLARI GÜLÜMSEYEREK İZLEYECEĞİM’

’15 Temmuz yaklaşıyor. Televizyonlarda olay öncesinde hiç topa girmemiş birçok uzman (!) da ahkâm kesecek. Gazetelerde söz konusu Fethullahçı çete ile kol kola girmiş girmese de sessiz kalmış isimler bu çeteye ne kadar karşı olduğunu yazacak. O kanlı gecede evinde çekirdek çitleyen 15 Temmuz öncesi TSK’daki yapılanma ile ilgili tek kelamı bulunmayan hatta o gece “Dur bakalım ne olacak” diyen bir kısım eski asker de mangalda kül bırakmayacak

Ben de onları gülümseyerek izleyeceğim.

Bu arada birileri de sağda solda sosyal medyada sahte hesaplardan hükümetin anlaşılmaz yaklaşımlarından da aldığı pasla “Bu kalkışmayı Fethullahçılar yapmamıştır” diye utanmadan vik vik ötecek…

Kim ne yaparsa yapsın kim ne derse desin eğer küçücük bir samimiyetleri varsa o gecenin gri alanlarına vurgu yapsın ama 110 bin sahte hesapla sosyal medyada algı yönetimi yürüten Fethullahçı çete üyelerinin algısına gelmesin! Hele bu çeteden olmayıp sırf muhalif duygularla söz konusu melanet örgütün kameralar önünde açıktan yaptığı bu kanlı kalkışmayı örtecek bir söylemde bulunmasın! Onların mevziisine düşmesin!

Onun için çok özet biçimde 15 Temmuz öncesi birileri ne yazdı ne söyledi birkaç örnek vereyim de kim neyi tartışacaksa tartışsın yazacaksa yazsın ama bunları unutmadan yazsın ve tartışsın! Çünkü bu melanet örgüt o gece yaşattığı kanlı tabloyu başkalarının üzerine yıkıp kendini temize çıkarmaya çalışıyor. Biliyor ki başka türlü ne yaparsa yapsın gerçek kimliğiyle asla Türk Halkından teveccüh görmeyecek öfkeyle karşılaşacak bu topraklarda bir daha asla kök salamayacak!

Önce dışardan özellikle ABD’lilerin gazete ve dergilerinde söyledikleri yazdıkları şeylerden başlayalım;

The Economist “Türk Ordusu Anayasayı askıya alabilir!” 10 Eylül 2015

Foreign Affers isimli dergi “Yakın tarihte Türkiye ve birkaç bölge ülkesinde iç savaş çıkabilir. ABD buralara müdahale edebilir. ” 2016 Mart-Nisan sayısı…

Bush’un danışmanı; Neocon; Pentagon bağlantılı; ABD’nin resmi olarak seslendirmediği konuları seslendiren bu anlamda ABD’nin gayrı resmi sözcüsü; 15 Temmuz sonrası Fethullahçı çetenin de sözcülüğüne soyunan Michael Rubin darbeden sadece birkaç ay önce Mart 2016’da şöyle diyor; “Türkiye’de bir darbe gerçekleşirse ABD darbe yönetimiyle çalışmaya devam edecektir!”

Ya Dick Cheny’nin danışmanı John Hannan da 15 Temmuz’da sadece bir ay önce şunları söylüyor; “Yoldan çıkan bir NATO müttefikiyle nasıl başa çıkılır? (…) Türkiye’de ordunun darbe olasılığı var. ABD hazırlıklı olmalı!”

Uzatmayalım…

Şimdi içerde Fethullahçı çetenin elemanlarına veya onlarla kol kola yürüyenlere bakalım ve bir takım ama açık ama örtük mesajdan bahsedelim;

Önce o zamanki bir reklamdan bahsedeyim. Çok kişi görmüştür. Fethullahçı çetenin amiral gemisi Zaman’ın reklamıydı sözünü ettiğim. Siren ve top sesleri bombalanmış yıkılmış bir şehir derken birden yeni doğan ve kıkır kıkır “GÜLEN” bir bebek! Reklamın başlama zamanı 15 Temmuz’dan tam 9 ay önce…

Fethullahçı çete üyesi olmadığını düşündüğüm ama Zaman’da yazan; muhtemelen akçenin dayanılmaz sıcaklığı ile oraya bağlı ayrıca Atatürk’e “Cumhuriyeti kurarken kaç promil alkollüydü acaba” diyecek kadar düşman; “Genelkurmay’ın kapısına kilit vurulsun” diyecek kadar askere karşı hınç duyan; “Darbecilerden şiddetli intikam istiyorum darbecileri kazığa oturtmalı” diyecek kadar güya şiddetli darbe karşıtı bir kişilik gözüken Mümtazer Türköne 20 Mart 2015’te Zaman’daki köşesinde bakın neler yazıyor; “Sivil-ASKER devlet bürokrasisi sağduyuya uygun olarak işbirliği içine girip otokrasiyi tasfiye edip yeni bir süreç başlatacak!”

Devam edelim…

Zaman’ın genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı bir televizyon programında; “Bu adam gitmek zorunda. Ya adam gibi gider ya da gitmek zorunda kalır diyor. Bahsi geçen “adam” Fethullahçı çetenin 17/25 Aralık 2013’e kadar birlikte yürüdüğü yerlere göklere sığdıramadığı o zamana kadar ne istedilerse veren R. T. Erdoğan!

Yine 15 Temmuz sonrası tutuklanan Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas operasyonlarını destekleyen İktidar-FETÖ kavgası başlayınca o zamana kadar yazdığı Yeni Şafak’tan ayrılıp FETÖ’nün yayın organlarından Millet’e geçen maalesef bir dönem Kılıçdaroğlu’na da danışmanlık yapan Murat Aksoy Eylül 2015’te Halk TV’de şöyle diyor; “Devlet geleneği bir çıkış arıyor. Şu anda Ankara’da darbe seçeneği konuşuluyor!”

15 Kasım 2007’de operasyonel amaçlı kurulan o zaman için hükümetin de yoğun maddi desteğini alan Fethullahçı çetenin pek çok kaleminin yazıp çizdiği kumpas davalar süresince yaptığı manipülatif haberlerle hafızalarımıza kazınan ihanet cephesinin sesi Taraf’ın genel yayın yönetmeni Ahmet Altan 15 Temmuz’dan çok kısa bir süre önce bir televizyon kanalında; “Türkiye’de gerçekleşmiş askeri darbelerin önünü açan gelişmeler her ne ise hükümet aynı kararları vererek o yolları teker teker açıyor!” diyor.

“PROFESÖR OLACAĞIMA…”

Hız kesmeden devam edelim…

Fethullahçı çetenin akademisyeni Prof. Osman Özsoy darbeden 2 ay önce yani Mayıs 2016’da yine malum çetenin internet üzerinden yayın yapan bir televizyonunda büyük bir heyecanla şunları söylemekten kendini alamıyor; “Bu böyle gitmeyecek! Bu süreç Allah’ın izniyle sona erecek! Bu süreçte profesör olacağıma bir albay olsaydım çok daha faydalı olurdum. (…) İnsanlar rahat olsunlar! Her şeyi söyleyemem ama çok güzel günler geliyor! Hizmet hareketinde arkadaşları çok yoğun günler bekliyor…”;;

Pentagon bağlantıları ile bilinen ve Fethullahçı çetenin yayın organlarından Zaman Todays’in Genel Yayın Yönetmeni olan Bülent Keneş 15 Temmuz’dan sadece 9 gün önce 6 Temmuz 2016’da Twitter hesabındaki kısa paylaşımında aslında çok şey söylüyor; “İyi bir çıkış yolu yok artık! Kötü daha kötü en kötü çıkış var! Kötü olan darbe diyelim gerisini siz tahmin edin!”

“2016 TEMMUZ’DA TÜRKİYE’DEYİM”

Başkomiser iken 2 yıllığına devlet tarafından ABD’ye gönderilen; görev süresi dolduğunda “uzun süre deniz üstünde uçamaz” raporu alarak 8 yıl daha devletin parasıyla orada kalan; bu arada tetikçi Taraf isimli istihbarat bülteni manipülasyon aygıtında köşe yazarlığı yapan; çok yazılıp çizilince Türkiye’ye dönmek zorunda kalan ve Bingöl Terörle Mücadele Şubesine atanan bunun üzerine de istifa eden; 17/25 Aralık sonrası Fethullahçı örgüt üyeliğinden hakkında açılan soruşturma nedeniyle yurtdışına kaçan; hemen akabinde daha sonra kendi gibi yurtdışına kaçacak olan Can Dündar’ın sunduğu bir programda kaçmadığını ifade ederek bir proje çalışması için yurtdışına çıktığını ama “Bir sabah ansızın gelebileceğini ve birilerinin gözlerinden öpeceğini” söyleyen; asıl ismi Emrullah olan Emre Uslu; 14 Eylül 2015’te Twitter’dan “Ne zaman geliyorsun” diyen birine “2016 Temmuz’unda Türkiye’deyim” demiştir.

14 Mart 2016’da “Bilet paramı ödemek isteyen twitçiler lütfen 22 Temmuz-12 Ağustos arası DC-İstanbul uçağı için bir bilet alın!” şeklinde bir twit atmıştır. 15 Temmuz gecesi de sosyal medya üzerinden algı için yoğun bir gayret göstermiş Ankara semalarında uçakların uçtuğunu sevinç içinde bildirmiş sonraki saatlerde de “Erdoğan ülkeden ayrıldı” “Uyardık anlamadınız darbe getirdiniz!” “Sokakları boşaltın iç savaş çıkmasın!” “Halkı sokağa çıkmaya çağıranların gözaltına alınmaya başlandığı belirtildi” gibi twitlerle ABD’den yapılan kalkışmaya destek vermeye çalışmıştır!

Zaman’ın kıdemli köşe yazarlarından Mustafa Ünal da 13 Temmuz’da kalkışmadan sadece iki gün önce Twitter hesabından birine cevap olarak “Gör bak neler olacak” diye yazmıştır!

15 Temmuz’dan sadece bir gün önce İsrail İmamı Abdülkerim Balcı ise bir sitede bakın neler ifade etmiş; “Beden kafesinde tutsak olmayanlar için bütün gelecekler yakındır. İnsanlar azığını Erdoğan sonrası döneme hazırlamalıdırlar. ”

Şimdi biraz geriye giderek devam edelim…

Zaman’ın kıdemli kalemlerinden Ali Bulaç 6 Şubat 2016 tarihinde yazdığı bir yazıda “Kılıç her zaman gayrı meşru bir siyaset aracı mıdır? Zorbalar kılıç kullanır da mazlumların kılıç kullanma hakkı yok mu?”

Aynı gün Fethullahçı çete mensubu olan ve bütün kumpas davaların organizasyonunda en etkili isimlerden olduğu bilinen ve o tarihte tutuklu bulunan Yurt Atayün adına açılan bir FETÖ sosyal medya hesabında da Fethullah Gülen’den bahisle “Sizin en büyük hatanız hocaefendiyi sıradan bir hoca cemaatini de cami cemaati sanmanız! Geçmiş olsun!” diye yazılmıştır.

Ya elebaşı Fethullah Gülen? Bakın o da 5 Şubat 2016 tarihinde işlettikleri Hergül.org isimli sitede yayınlanan videoda şöyle demektedir; “Cennet kılıçların gölgesindedir. Savaş halinde kılıcın hakkını vermek gerekir!”

Her şey o kadar açık ki!

Tabi o tarihte bunları söyleyen Gülen kanlı kalkışma başarısız olunca bu kirli ve kanlı geceden kurtulmak için düğmeye bastı ve en iyi yaptığı şeyi yaparak yalana ve iftiraya başvurdu. İlk açıklamasında bu eylemle kendilerinin ilgisinin olmadığını daha sonra bir Mısır gazetesine verdiği demeçte bu eylemin “milliyetçi ulusalcı laik kesimce yapılmış olabileceğini” ifade etti.

Bu söylemlerden sonra başta yazdıkları ve söyledikleriyle kalkışma mesajları veren bir kısmını yukarıda belirttiğim Fethullahçı örgüt mensubu “Bu kontrollü darbedir” söylemini geliştirdiler.

Ve Türkiye’de elbette hükümetin operasyonlardaki yanlışları gecenin gri alanlarının üzerine yeterince gitmemesi veya gidememesi ve daha pek çok nedenle “kontrollü darbe” söylemini zaman zaman muhalefet de seslendirmiş istemeden de olsa Fethullahçı çetenin algı yönetiminin tesirinde kalmıştır!

“BU ÖRGÜTÜN ESAS DERDİ ERDOĞAN DEĞİL”

Sonuç itibarıyla ifade edeceğim şudur; Sadece Türk tarihinin değil aynı zamanda dünya tarihinin en melun örgütüdür Fethullahçı örgüt.

Bu melun örgütün esas derdi Erdoğan değildir. Onların esas derdi devleti ele geçirmektir. Erdoğan onlar için ilk hedeftir. Bahaneleridir. Bunu kimse unutmasın!

Erdoğan’ın yerinde başkası olsaydı o da bu çetenin saldırısına uğrayacaktı. Onun için bu ve benzeri örgütlerle mücadele partiler üstü olmalıdır. Fethullahçı örgüt ülkenin gerçek bir beka sorunudur. Devlet içinde önemli mevziilerinin bir kısmını hala koruduğunu da ifade edeyim.

Neyse…

Bugünlerde konuyu yoğun biçimde tartışacaklar bu yazıyı bir hatırlatıcı olarak yanlarında bulundursun! Ayrıca TSK’nın ve kuvvetlerin imamları olarak bilinen 5 sivilin (Adil Öksüz Kemal Batmaz Nurettin Oruç Hakan Çiçek ve Harun Biniş) 15 Temmuz gecesi Akıncılar üssünde ne aradığının cevabının açık olduğunu da unutmasın!

Evet yazanlar çizenler konuşanlar; o gece bu melanet örgüt başarılı olsaydı neler yapacaktı diye düşünüp tartışırken; 2003’te 1. Ordu’daki malum seminerin koordinatör subayı olmasına rağmen sanık yapılmayan 15 Temmuz’da karşımıza TRT’yi basan grubun başında bulunan örgüt üyesi olarak çıkan ve oradaki çatışmada yaralanan Muhammed Tanju Poshor ile telefon görüşme trafiği bulunduğu basına yansıyan; 2010 yılında TSK imamı olduğu ifade edilen; Balyoz kumpasındaki “malum bavulu” Mehmet Baransu’nun eline tutuşturduğu iddia edilen Tuncay Opçin’in yıllar önce kaçtığı ABD’den 15 Temmuz’dan sadece bir gün önce attığı “Yatakta basıp şafakta asacaklar” twitini de aklının bir köşesinde tutsun!

Ha bu emperyalizmin aparatı olan söz konusu örgütün “asacaklarının” birkaç kişiden ya da birkaç bin kişiden veya sadece bir kesimden olmayacağı da bilinsin!

Şimdi televizyonlarda tartışmaları keyifle izleyebilirim. Hep başkaları çekirdek çitleyecek değil ya FETÖ tartışmalarını izlerken bu sefer de ağız tadıyla ben çekirdek çitleyeyim…

SİYASETCAFE. COM

LİNK : https://www.siyasetcafe.com/balyoz-magduru-komutan-anlatti-15-temmuza-tiyatro-diyenlere-tokat-gibi-yazi-53115h.htm

FETÖCÜ SAVCILAR DOSYASI /// MUSTAFA ÖNSEL : SİZE BU HUKUK CANİLERİNİN ELİNDEKİ SİLAHLARI ANLATAYIM !


MUSTAFA ÖNSEL : SİZE BU HUKUK CANİLERİNİN ELİNDEKİ SİLAHLARI ANLATAYIM !!!

Siz bu hukuk canilerinin elinde silah mı arıyorsunuz? Silahlarını söylüyorum…

Bu yazı aylar önce yazılmış bir yazıydı. Ancak bir iyi niyet mesajı üzerine önce yumuşattık sonra erteledik. Ama Balyoz Davasını onayan Yargıtay 9. Daire eski Başkanı hukuk canisi Ekrem Ertuğrul’un Süleyman Pehlivan’ı da yargılayan ilgili dairece sessiz sedasız salıverilmesi; Süleyman Pehlivan ile ilgili Yargıtay Başsavcılığına yapılan suç duyurusuna hiçbir tepki verilmemesi üzerine daha önce yazdığım yazıyı güncelleyerek Odatv’ye göndermeye karar verdim.

İşte öncesinde yazıp göndermediğim o yazı…

2009 yılının Aralık ayının soğuk bir kış günü “Hiç dinmeyecek mi bu ah ediş?” diye haykırıyordu Ali Tatar’ın ağabeyi Ahmet Tatar.

Rahmetli Ali Tatar’ın eşi Nilüfer Hanım ise hançeresini yırtarak hukuk dışı tutuklama kararının çıkmasını sağlayarak Ali’nin onur intiharına sebep olan özel yetkili savcı Süleyman Pehlivan’a “Sahte belgelerle suçlayıp onurunu kırdınız. Ergenekon’a şehit verdik yiğidimi. Dün gece rahat uyudun mu Süleyman Pehlivan? Sen kimin adamısın? Amerika’nın mı Fetullah’ın mı? Unutma hesap vereceksin bana. ”

Süleyman Pehlivan o zaman çok güçlü bir örgütün militanı olarak muhtemelen gülüp geçmişti bu söyleme. Arkalarında hükümetin siyasi gücü ötesi CIA’nın güvencesi vardı. O kadar pervasızlardı ki. Bu intihara sebep olan Süleyman Pehlivan FETÖ’cü subayların önünü açmak için kurgulanan Balyoz Davasının 4 savcısından da biriydi.

2010 HSYK’sı ile yargıda gücü tamamen ele geçiren Fetullahçı çete en önemli adamlarının Yargıtay’a seçilmesini sağladı. Seçilen 160 yeni Yargıtay üyesinin 130 kadarı onların militanıydı. Onlardan biri de ne tesadüf (!) isimli davalarda “rüştünü ispatlamış” Süleyman Pehlivan’dı.

Sadece Tatar ailesi değil Balyoz sanığı 364 sanık da Poyrazköy davasından yargılanan diğer arkadaşlarımız da bu militanın mağduruydu. Onlardan bir kısmı da o süreçte hayatını kaybetmişti. Artık geleceklerini kaybettiler diyerek işi şahsileştirmenin ötesindeyiz. O davalarla içi boşaltılan Türk ordusunu Fetullahçı çetenin sızdırdığı sözde askerler doldurmuş ve 15 Temmuz’u yaratmışlardı. Yani Süleyman Pehlivan’ın eylemleri 15 Temmuz gecesi değil o davalarda vücut bulmuştu.

Ama iddianamede gördük ki sanığın örgüt üyeliğinin ve örgüt adına eylemlerinin en somut kanıtları Poyrazköy ve Balyoz davalarında var. Söz konusu davaların beraat kararlarında Süleyman Pehlivan ve diğer hukuk canisi çete mensuplarını suçlayıcı çok açık ifadeler bulunuyor.

Ne yazık ki tıpkı Ömer Diken’in yargılamasında olduğu gibi Süleyman Pehlivan’ın yargılamasında da esas suç kanıtları yok sayılmış.

Bu durumda söz konusu çete mensuplarına ceza verilmesi çok zor görülüyor. Bunun bilinçli bir tercih olmamasını diliyorum. Yargılayanlar için olumlu düşünmek istiyorum.

ACABA BİR PKK VEYA IŞİD MENSUBUNA DA AYNI NEZAKETTE Mİ DAVRANIYOR

Hukuk insanlarına sesleniyorum eğer böylesi bilinçli bir tercihiniz yoksa sadece örgüt üyeliğinden zorlama bir ceza verirsiniz o da ya AYM’den ya da AİHM’den döner. Bunu görmemeniz mümkün değil de ben yine de hatırlatayım.

İsimli davalar bu hukuk katili militanların yumuşak karnıdır…

Ama görünen o ki bu gerçeğe rağmen hukuk adına kürsü işgal eden insanların anlaşılmaz tutumları bu tür davaları “yargılıyormuş gibi” yapıyorlar algısının yaratılmasına sebep olmaktadır.

Bahsettiğim durumu hem Ömer Diken davasında hem de Yargıtay’daki Süleyman Pehlivan ve Ekrem Ertuğrul davasında gördük.

***

Süleyman Pehlivan’ınYargıtay’daki son duruşmasını bizzat takip ettim. Neler yaşandığını anlatayım.

Daha dış kapıda müdahil olmak isteyenlere zorluk çıkartılma yoluna gidilmişti. Belli ki görevliler “özel olarak” talimatlandırılmıştı. “Neden” diye sorduk cevabının verilemeyeceğini bilmemize rağmen.

Belli bir uğraştan sonra orası aşıldı ve duruşma salonunun önüne geldik. Sonra duruşma salonu önünde bir gerginlik yaşandı. Salon küçük sadece 5 müdahil olmak isteyene izin verildi dendi. Tartışma yaşandı. Ama bir baktık sanığın 6 yakını elini kolunu sallayarak salona alındı. Tuhaftı doğrusu.

İtirazlar yükselince bu sefer başkanının 15 kişiye müsaade ettiği söylendi. Mahkeme salonu elastikiydi anlayacağınız. Zorladıkça genişliyordu. İçeri girdiğimizde salonun 50 kişilik kadar olduğunu gördük. Yani hiç de söylendiği gibi küçük değildi.

Cevabını bildiğimiz “neden” sorusunu sormadık bile. Daha oturur oturmaz başkan müdahil olmak için gelenlerin sıralarına yani bize doğru dönerek “En ufak ses çıkartanı dışarı atarım” şeklinde bir uyarı yaptı. Sanırım sanık yakınlarından ziyade bizi daha olay çıkartmaya yakın görmüştü. Neyse dedik…

Savcının iddianameyi özetlemesinden sonra Süleyman Pehlivan başkanın “Süleyman Bey buyrun” demesiyle kürsüye geldi. Bu “Bey” lafı duruşma sonuna kadar devam etti.

Ben de ister istemez birden yargılandığım davalara gittim. O zaman kürsü işgal eden sözde yargı mensuplarının kendilerinden 20 yıl büyük ve devlet kademelerinde önemli mevkiler işgal etmiş insanlara bile nasıl kaba davrandıklarını hatırladım.

Ne kadar kibar bir insan dedim içimden sayın başkan için. Terör üyesi olmaktan yargıladığı bir insana bile bey diyebilen nezaket sahibi bir hukuk insanı. Sonra acaba bir PKK veya IŞİD mensubuna da aynı nezakette mi davranıyor diye geçirdim içimden. Üstünde durmadım haliyle…

Süleyman Pehlivan konuşmasının büyük bölümünde kendinin asla uygulamadığı “nesnel hukuk”tan bahsetti hiç yüzü kızarmadan utanmadan…Hukuk fakültesinde dersini motomot ezberlemiş “inek”bir öğrenci gibiydi. Ezber iyiydi de uygulamasının sıfır olduğunun yakın tanığıydık…

Sonra avukatı söz aldı müvekkilinin 18 aydır hücrede kaldığını ifade etti ki küçük bir kıyamet koptu. Yıllardır kardeşi için gözyaşı döken rahmetli Ali’nin ablası Hürriyet Hanım dayanamadı ve “Ya benim kardeşim Ali nerede kalıyor biliyor musun?” deyince başkan sertçe “Derhal alın dışarı atın” diye bağırdı. Çok sertti. Haliyle başkanın Süleyman Pehlivan’a karşı olan nezaketini sorgular oldum.

Başkan elbette duruşmanın disiplininden sorumluydu. Böyle bir karar verebilirdi. Hele hemen sağ yanındaki üye Hâkim…

Başkanının ağzından aldı lafı en üst perdeden Hürriyet Hanımı azarlamaya başladı. O an mahkemede başkanın kim olduğunu karıştırdım. Son söylediği duruşmanın başından beri negatif vücut dilinin yansıması gibiydi; “Yaptığın saygısızlık heyete saygısızlık yapıyorsun!” diye kükredi.

Ah empati dedim ah empati! Sen sadece söylemlerde misin? Kardeşinin ölümüne sebep olmuş bir terör suçlusunun yargılanışı sırasında yaşadığı duygu yoğunluğuyla biraz da sanık avukatının hoyrat konuşma biçiminden dolayı bir cümlelik çıkışa bu ne tepkiydi Allah aşkına…

BEY DİYE HİTAP EDİLEN KİMDİ?

Öyle bir durum vardı ki salonda sanki biz sanık veya sanıkların yakını; terör örgütü mensubu olmaktan yargılanan Süleyman Pehlivan mağdur/müşteki gibiydi.

Bey diye hitap edilen kimdi? Ülkeye ve insanlara verdiği zarar hiçbir örgütle kıyaslanmayacak büyüklükteki bu melanet oluşumun tartışmasız bir militanı… Diğerleri yani sertçe ikaz edilenler müdahil olarak duruşmaya gelenler kimdi? Bu adamdan zarar görmüş insanlar…

“Bey”lik kimin haddineydi?

Sonrasında bırakın bizleri Süleyman Pehlivan yüzünden hayatını kaybetmiş Ali Tatar’ın ailesine bile müdahil olma hakkı tanınmadı. Ve aile Ali’yi kaybettikleri gün kadar yıkıldılar. Yargıtay’ın koridorları gözyaşı ve ahlarla inledi.

Başkan hemen talimat vermiş zaten “Bir daha bu aileyi duruşmalara almayın!”

Bravo!

Sahi siz 15 Temmuz’u nasıl okuyorsunuz sevgili yargıçlar merak ettim de…

Süleyman Pehlivan Ekrem Ertuğrul vd yargılayacağınız ve muhtemelen tahliye edeceğiniz kumpas davalarının savcı ve yargıçları 15 Temmuz’u yaşatanların önünü açanlardır. Onlar 15 Temmuz’un hazırlayıcısı yol temizleyicisidirler. Onlar yani sizin sessiz sedasız salıverdiğiniz hukuk canisi militanlar bizleri hukuk kılıfıyla tasfiye etmeseydi o üniforma giymiş canilerin yüreği yeter miydi 15 Temmuz’u yapmaya zannediyorsunuz?

Bu hukuk canileri mi o gece eline silah alıp kan dökenler mi? Hangisi daha cani sizce?

Siz bu hukuk canilerinin elinde silah mı arıyorsunuz? Silahlarını söylüyorum; canice kullandıkları hukuk. Atom bombasından daha tehlikeli bence…Ve siz bunu ısrarla görmediniz… Bakmanız yeterli hâlbuki. Daha ne diyeyim size?

Nilüfer Hanımın ahına 15 Temmuz gecesiyle birlikte binlerce insan katıldı…

Süleyman Pehlivan’ın halini gördünüz bir ah onu nereden nereye getirdi… Ya binlerce ah?

Ah almak hiç iyi değildir bilesiniz…

Mustafa Önsel

Odatv.com

LİNK : https://odatv.com/size-bu-hukuk-canilerinin-elindeki-silahlari-anlatayim-06081808.html

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI : BALYOZ MAĞDURU KOMUTAN ÖNSEL’DEN ŞEHİT ARKADAŞINA TARİHİ YAZI


BALYOZ MAĞDURU KOMUTAN ÖNSEL’DEN ŞEHİT ARKADAŞINA TARİHİ YAZI

15 Temmuz gecesi beline silahı takıp FETÖ’cü darbecilerle kora kor mücadeleye giren Emekli Hava Albay Mustafa Önsel 1994’te Şırnak’ta şehit olan silah arkadaşı Erdal Kurtoğlu’na yazdığı mektupta Türkiye’nin ahvalini anlattı.

Önsel’in şehit arkadaşına yazdığı yazı şöyle:

“Uzun zaman oldu aklımdasın. Erdal’a bir mektup yazıp dertleşeyim ve cennetteki adresine göndereyim diyor ama yoğun gündemden başımı kaldırıp da bir türlü fırsat bulamıyordum. En sonunda öyle iki olay oldu ki! En sondakinden başlayayım.

Irak’ın kuzeyinde Duhok denilen yerde bulunan üs bölgemize bir avuç çapulcu saldırıyor. Askerlerimiz belli ki karşılarında sivil olduğu için çaresiz kalıyor. Ne yapacaklarını bilemeyip geri çekiliyorlar. O çapulcu sürüsü üs bölgesindeki tank ve diğer araçları yakıyor. Binalara zarar veriyor. Bu görüntüler dünya basınında yoğun bir biçimde paylaşılıyor. Tabii ki bu kabul edilebilir bir şey değil. Türk askerinin düştüğü/düşürüldüğü durum hazindir. Bu son olaydan tıpkı ilk çuval olayında olduğu gibi etkilendim sevgili Erdal. Benim için ikinci çuval olayıydı bu! Gerçi sen birinciyi de görmedin. Hani 1 Mart tezkeresinin meclisten geçmemesi üzerine Süleymaniye’de ABD’lilerce 11 Türk askerinin başına çuval geçirilmişti ya.

ABD’lilerin yaptığı çok büyük bir psikolojik operasyondu o çuval olayı.

GÜVENSİZLİK İKLİMİ…

Neden dedim neden bu durumlara düştük düşürüldük. Şöyle düşünsene şehit olduğun 1994 yılını. Böyle bir şey aklına gelir miydi? Türk askerinin tankını topunu bayrağını bırakıp gideceğini düşünebilir miydik? Şimdikiler bizden daha korkak olduklarından mı? Asla dediğini duyar gibiyim. Ama öylesine bir güvensizlik içindeler ki! Ne yapsalar suçlanacaklarını düşünüyorlar. Güvensizlik iklimi öylesine sarmış ki onları… Böylesi bir durumda insanın gözlerinden yaş gelmemesi mümkün mü?

Sevgili Erdal neden bugünlere geldik istersen şöyle kısa bir yakın tarih turu yapalım. Senin şehit olduğun yıl PKK çok kalabalık gruplarla saldırılar yapmaktaydı. En çok o yıl şehit vermiştik. Ama en çok terörist de o yıl öldürülmüştü: 1.042 şehit 4.035 terörist ölü.

Dişe diş göze göz bir mücadele vardı. O zamanlar nerede bu teknoloji bu kadar zırhlı araç İHA’lar SİHA’lar vs.

Ama birbirimize komutanlarımıza halkımıza ve onun meclisteki temsilcilerine güveniyorduk. İnisiyatif almaktan çekinmiyorduk. Bu nedenle suçlanacağımız yargılanacağımız hain dahi ilan edilebileceğimiz aklımıza gelmiyordu.

2002 yılında PKK artık eylem yapamaz hale gelmiş askeri açıdan yenildiğini kabul etmişti. Sonra mı?

Çok özetleyerek gideyim sevgili Erdal ki seni de cennet bahçesinde çok rahatsız etmeyeyim. Özellikle o yıldan sonra askere karşı hasmane bir tutum içerisinde siyasiler görmeye başladık. Elbette bunda her şeye maydanoz olan bir kısım omuzu kalabalık komutan görünümlünün de katkısı etkisi olmuştur. Ama askeri hedef alanlar için bu durum sadece gerekçe olarak kullanıldı.

GÜNDÜZ VAKTİ HAVAİ FİŞEK BİLE PATLATTILAR

O tarihten sonra o zamana kadar devletin tüm derinliklerine sızan ama kendini fazla açık etmeyen Fetullah Gülen denen meczubun “alnı secdeye değen”militanlarının sivil bürokraside ve emniyetteki teşkilatlanmaları alenileşti. Ne kadar güçlü oldukları ortaya çıkmaya başladı. Bu arada emperyalist dünyanın özellikle AB üzerinden dayatmaları giderek arttı. Hükümet AB dayatmaları sonucu altımızı oyan birçok kanunu meclisten geçirmeye başladı. Hatta AB’ye girdik diye Ankara’da gündüz vakti havai fişek bile patlattılar.

Bu arada ekonomide de liberalleşme son sürat gidiyor özelleştirme adına devletin zenginlikleri bir bir elden çıkartılıyordu. O zamanki Maliye Bakanının dediği biçimde ülkenin değerleri “babalar gibi satılıyordu. ”

Aynı zamanda yabancı şirketler de topraklarımızda cirit atıyordu. Hele içlerinde mahkeme kararıyla kapatılması gereken ama kapatılmayan Cargill gibi NBŞ zehri üreten ABD firmaları topraklarımızda faaliyetine devam ediyordu.

Düşün Erdal ABD askerimize hakaret ediyor başına çuval geçiriyor buna karşılık biz onlara nota bile veremiyor yetkililer bunun nedenini soranlara “bu müzik notası”değil gibi veciz sözcüklerle cevap veriyorlardı. Ama ülkede ABD firmasının/firmalarının da hukuksuz bir şekilde önünü açıyorduk. Neyse…

Sonra hem sanayide hem tarımda geri gitmeye ve her şeyi ithal etmeye başladık. Kâğıt fabrikaları özelleştirme adıyla peşkeş çekildi. Şu anda kâğıt ithal ediyoruz. Sonra Tekel fabrikaları satıldı. Fabrikaların hepsi kapatıldı. Metruk hale getirildi.

Artık yabancı sigara ile zehirleniyor halkımız. Cumhuriyetin değerlerini sata sata bitiremedik bugüne kadar. Limanlar yaylalar topraklar satıldı satılıyor. Son peşkeş pardon özelleştirme şeker fabrikalarıydı. Tüm itirazlara rağmen onlar da gitti.

Tank Palet Fabrikasının Katarlılara satışını son vurucu gelişme olarak not düşelim. Diğer özelleştirmelere girersem bu yazı bitmez seni de cennette bile mutsuz ederim sevgili Erdal. Onun için keseyim bu faslı…

TÜRBEYİ MOBİL HALE GETİRİP KAÇIRDIK

Bu arada belirteyim senin şehit olduğun yılda bile tarım ve hayvancılıkta kendine yeten yedi ülkeden biriydik ya. Şimdi hiçbir konuda kendine yetmeyen Sırbistan’dan eti Gürcistan’dan samanı Kostarika’dan kavunu dahi ithal eden ülke haline geldik. Nispeten üreten toplumduk şimdi sadece tüketen bir toplum olduk!

Başka ne oldu sen şehit olduktan sonra en kısasından anlatayım sevgili kardeşim. Seni şehit eden teröristler Habur’da törenle karşılanıp çadır tiyatrosu özür mahkemesinde yargılandılar. Pişman değiliz demelerine rağmen “pişmansınız siz olur mu canım” diyerek serbest bırakıldılar. Diyarbakır’a kadar terörist elbiseleri üzerlerinde silahları yanlarında olduğu halde otobüs üzerinde şov yaparak gittiler.

Açılım süreci dendi teröristlerin her faaliyetine göz yumuldu analar ağlamayacaktı ama milletin anası da babası da ağladı. O süreçte ele geçirilen şehirleri geri almak için 700’den fazla şehit bunun üç katı yaralı verdik.

Barzani peşmergeleri bir 29 Ekim günü Habur’dan Suruç’a kadar törenle geldiler. Amaçları güya Ayn El Arap’daki PYD güçlerine yardım etmekti. Bu işin bahanesiydi ama şov şahaneydi.

Hani Süleymanşah türbesi vardı ya Suriye’de Münbiç’in doğusunda Fırat nehrinin yanında. Biliyorsun burası yaklaşık 700 yıldır Türk toprağıydı. Onu bile koruyamadık. Türbeyi mobil hale getirip kaçırdık. Rahmetlinin kemikleri ne kadar sızlamıştır bir düşün!

Yunanlar aidiyeti belli olmayan 18 Ege adasına gözümüzün içine baka baka çöktüler. Hem de ekonomik olarak iflas ettikleri yıllarda. Şimdi dalga geçer gibi kuzu çeviriyorlar oralarda.

Biz ise hala TC yazılarını kaldırmakla uğraşıyor; Ne Mutlu Türk’üm demenin zararlarını ilkokul çocuklarına and okutmanın tehlikelerini tartışıyoruz.

OF Kİ OF…

Barto’dan hiç bahsetmeyeyim. Barto mu? Bartalemeos canım. Rum Ortodoks Kilisesinin papazı. Daha doğrusu biz öyle diyoruz. Kanka gibiyiz artık onunla da. Her şehre gidiyor. Trabzon yani memleketimiz en önemli uğrak yeri zaten. Çocuklara para filan dağıtıyor. Sevimli şeyler yapıyor… Biz o kadar dağıldık ki ne yapmaya çalışıyor sezemiyoruz bile. Basına yansıdığı kadar iki taş üst üste görse“Burada eski çağlarda kilise vardı” diyormuş hükümetten de aldığı destekle bir tek Hristiyan’ın bile bulunmadığı yerlerde kiliseler yükseltmeye başlamış. Helal olsun! Elin pardon bizim miydi karıştırdım vallahi din adamı böyle çalışıyor. Müslümanım diyenlere bak ağla! Yasal açıdan Eyüp Kaymakamlığına bağlı bu ihtiyar kendini“Ekümenik” ilan etmiş. Son icraatı Ukrayna kilisesine bağımsızlık vermek olmuş. Yunanistan’daki kiliselere papaz ataması yaptığını söylememe gerek bile yok!

Of ki of! O kadar çok şey var ki Erdal o kadar çok şey var ki anlatacak. Diğer olanı biteni yanına gelince anlatırım…

Ama 2007’de başlayan tetikçiliğini Fetullah Gülen Terör Örgütünün “alnı secdeye değen” militanlarının yaptığı iktidarın siyasi destek verdiği özellikle ABD’nin kotardığı kumpas davalarıyla Türk Ordusunun belinin kırıldığını ifade etmeliyim ki yaşasaydın nelerle karşılaşabileceğini bil!

O davalarla ne kadar vatansever asker varsa ya içeri atıldı ya da bir şekilde tasfiye edildi Erdal. Tasfiye edilenlerin yerine o güne kadar sinsice her “kılcal damara sızmış”Fetullah Gülen örgütünün kimliksiz beyni kirada aşağılık militanları yerleşti. “Amaca giden her yol mubahtır”anlayışıyla her türlü kötülüğü yapmak üzere kurgulanmış bu ihanet hareketi Türk Ordusunun ruhunu çürüttü Erdal kardeşim. Ne silah arkadaşlığı ne başka bir değer. İyi ki bu günleri görmedin. İhanet bu kadar mı örgütlü bu kadar mı aşağılıkça olur derdin.

Önü açılan Fetullah Gülen militanları yukarıda bahsettiğim kumpas davalarıyla vatanseverlerin tasfiyesi sonucu Türk Ordusunu büyük oranda kontrol altına aldılar. Sıra devleti tamamen ele geçirmeye gelmişti. Bu amaçla 15 Temmuz kalkışmasını gerçekleştirdiler. Kalkışma akamete uğrayınca düne kadar onlarla hareket eden iktidar bu ihanet güruhuna savaş açtı. Ama bu savaşta öyle kötü bir sınav verdi ki; sapla samanı öylesine karıştırdı ki; FETÖ borsalarıyla iş öylesine sulandı ki! Neyse…

Bu süreçte ordumuz iyice hırpalandı. 15 Temmuz öncesi Fetullahçı Örgütün hedefinde olan pek çok yüksek rütbeli asker 15 Temmuz sonrası yani son üç yıl içinde emekliye sevk oldu! Ne yapıldığını anlamak zordu. Pek çok şaibeli isim ise konumunu korudu. Korumakla kalmadı konumunu güçlendirdi…

Şu anda toplum hele de Türk Ordusu öyle bir travma yaşıyor ki!

***

İSMİNİ TAŞIYAN PARKI DA KATARLILARA SATMAYA KARAR VERDİLER

Bu arada bizim memleketi Bartelemeos’un yanı sıra Araplar da çok sevdi. Sürmene’de Çamburnu denilen yerde dağdan denize uzanan endemik bitkilerle kaplı dünyada sadece bir tane benzerinin olduğu ifade edilen orman yandı. Hem de yağmurun en bol olduğu kış ayında. Daha doğrusu yandı dediler. Tabii başka yerlerde yaşayanlar için inandırıcı olsa da bir Karadenizli için bunun inandırıcı olması mümkün değildi. Çünkü bizim oralarda bırakın yağmurlu ayları yazın bile ormanı yakamazdınız. Orman yangını duyulmuş şey değildi. Yanan yere yenisini dikeceğiz filan dediler ama bir gelişme olmadı. Şimdi oraya Katarlıların üçüncü şahıslar üzerinden musallat olduğu söyleniyor bilmiyorum…

Gelelim beni sana mektup yazmaya zorlayan diğer önemli ve seni yakından ilgilendiren olaya. Yukarıda yazdıklarım bir yana iş döne döne sana kadar geldi be Erdal. Nasıl yani mi dedin? Anlatayım…

Sen şehit olduğunda Beşikdüzü’nde yer yerinden oynamıştı. Doğu Karadeniz’de Köy Enstitüsünün kurulduğu tek ve aydınlanma fişeğinin atıldığı ilk yer olan Beşikdüzü’nde her görüşten insan cenazene sel olup akmıştı. En çok atılan slogan “Şehidim hakkını helal et bize” idi. Konuşmalar yapıldı. Konuşmalardaki en önemli vurgu kanının yerde kalmayacağıydı.

Dönemin belediyesi deniz kenarında adına bir park yaptı. Ağaçlandırdı. İnsanlar o parka gelip çaylarını yudumluyor denizde martıları seyrediyor sana da dua edip ayrılıyorlardı. Ee dedik ya o günlerden bugünlere çok şey değişti. Sata sata bir şey bırakmayanlar şehadetinden 20 yılı aşkın bir süre sonra senin ismini taşıyan parkı da satmaya karar verdiler. Kime mi? “Yerli ve milli” Katarlılara…

30 katlı bir oteli ve devamında rezidansı ile adeta Beşikdüzülülerin denizle irtibatını kesecek devasa yapıyı senin kanının üzerine inşa etmeye kalktılar. Bunu sihirli bir cümleyle legalleştirmek istiyorlardı: İstihdam yaratmak.

Evet Erdal senin kanın şehit adın bile satılık oldu bu ülkede… Ve Beşikdüzü’nde bir avuç vatansever insan karşı çıktı bu usulsüz haksız ve vicdansız satışa. Mahkemeye verdiler. Mahkeme satışı durdurdu. Ama hiçbir değer tanımayan müptezeller bir gece ansızın parkın içindeki ağaçları yerle bir ettiler. Seni ikinci kez vurmuşlardı.

Ama senin ismini yaşatmak için vatansever küçük bir grup mücadeleye devam ediyor! Onların haricinde de bu satışa karşı yeterince tepki gösteren yok gibi… Umarım senin kanını adını satmaya kalkanlar kaybeder!

Yakın arkadaşların senin mevziden mevziye kayadan kayaya sıçrarken ki çevikliğin nedeniyle sana “martı” diyorlarmış ya o otel oraya yapılırsa Beşikdüzülüler martıları dahi göremeyecekler Erdal. Ama ne gam çoğu kılını kımıldatmıyor!

Son söz olarak birilerinin senin ismini taşıyan parkı satmaya cesaret edebilmeleri bile bizim toplumca ne kadar çürüdüğümüzü gösterir sevgili Erdal. Hani o cenazende“ Şehidim hakkını helal et bize” diye bağırılıyordu ya! Yok sakın hakkını helal etme bize! Biz her şeyi hak eden “böcek” gibi yaşayan bir canlı türü olduk! Allah belamızı versin!

LİNK : http://ilkkursun.site/balyoz-magduru-komutan-onsel-den-sehit-arkadasina-tarihi-yazi?fbclid=