MEDYA DOSYASI /// Ceren SÖZERİ : Murat Ağırel ‘case officer’ yazınca casuslarda jeton düşmüş


Ceren SÖZERİ : Murat Ağırel ‘case officer’ yazınca casuslarda jeton düşmüş

Libya konusu gündemimizden düştü. Her gece Mavi Vatan stratejisi anlatanlar bir hafta kadar kapanıp çalışarak kariyerlerine Covid 19 uzmanlığını eklediler. Zaten konunun önemi yok, önemli olan vatanı sevmek, kimi yeni uzmanlık edinir, kimi akademik özgürlük yok diye koşarak gittiği ABD’den canlı yayına bağlanıp “hey gidinin efesi” türküsünü söyler.

Vatan sevgisinden anlaşılan iktidarı koşulsuz desteklemek çünkü. Bundan iki ay önce Türkiye’nin Libya’daki operasyonlarını eleştirmek neredeyse vatan hainliği ile eş değerdi. Erdoğan 22 Şubat’ta İzmir’de otoyol inşaatı açılışında “Libya’da birkaç tane şehidimiz var” demiş, şehitler tepesinin boş kalmayacağını yinelemişti. Madem adları şehitler tepesinde yaşayacak, kimdi bu şehitler? Gazeteciler peşine düştü. Hayır, öyle olmadı, medya önce kamuoyunda tepki çeken “birkaç tane” sözüne takıldı. FOX TV muhabiri, cesaretini toplayıp üç gün sonra Azerbaycan ziyareti öncesi bu ifadeyi Erdoğan’a sordu. Karşılığında, hatırlayacağınız üzere “FOX önce gazete olsun” tavsiyesini, pardon yanıtını, aldı. Ertesi gün eski MHP, 27. Dönem İyi Parti Milletvekili Ümit Özdağ, Meclis’te yaptığı basın açıklamasında “Türk ordusu Türkiye’den 2 bin km. uzaklıkta Libya’da da bir Arap iç savaşına müdahil hale gelmiştir ve halen çatışmaların içindedir” cümlesinin hemen ardından, ölen iki Milli İstihbarat Teşkilatı mensubunun isimlerini açıkladı. Eş zamanlı olarak devre arkadaşları da sosyal medya hesaplarından isimleri ve fotoğraflarıyla andılar. Gazeteci Murat Ağırel bu bilgileri kendi sosyal medya hesabı üzerinden aktardı.

Libya’da ölen bir MİT mensubunun Manisa’dan kalkacak cenazesi herkesçe biliniyordu. Bunun ötesinde daha önce yine bu köşede dikkat çekildiği üzere MİT Başkanı Kurtlar Vadisi’ndeki bir enstantaneyi hatırlatır biçimde üzerinde kocaman “Teşkilat Başkanı” yazan bir çelenk yollamıştı. Gazeteci Hülya Kılınç bu cenazeyi isim vermeden Oda TV’ye haber yaptı. Yeni Yaşam gazetesi herkesin iki tık’la ulaşacağı bilgileri 24 Şubat’ta “Asker Ölümü Gizlendi Libya›da Birkaç Tane!” başlıklı bir haberle derledi. Libya’daki ölümlerin eleştirilmesine karşı girişilen sosyal medya kampanyası sonrası, 4 Mart’ta önce Barış Pehlivan ve Hülya Kılınç gözaltına alındı. Ardından Barış Terkoğlu ifadeye çağrıldı, Yeni Yaşam gazetesinden Mehmet Ferhat Çelik, Aydın Keser ve sonrasında Yeniçağ gazetesinden Murat Ağırel tutuklandılar. Neyle suçlandıkları başta bilinmiyordu, Oda TV bir süredir iktidar medyasında hedef gösterilmekteydi. Kısa sürede kılıf bulundu: MİT Kanunu’na muhalefet. Savcının iki günlük mesaisinin ardından bulduğu çözümle rahatlayan yandaş hesaplar hemen MİT Kanunu’nun 27. Maddesini paylaşmaya girişti, bazıları şaşıp 28. Madde falan dedi ama mühim bir ayrıntı değil.

Altısı tutuklu yedi gazeteci ve bir belediye çalışanı hakkında hazırlanan iddianamenin kabul edildiğine dair haber 7 Mayıs’ta düştü. Ama ayrıntıları hiç şaşırtıcı olmayan biçimde daha önce Sabah gazetesinde haber olmuştu. Gazetenin Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek, 30 Nisan’da Murat Ağırel’in “uluslararası bir ajansın Türkiye ofisi ile 15 dakikalık sır bir görüşme gerçekleştirdiğini” yazdı. İddianame ortaya çıkınca uluslararası ajansın Sputnik olduğu ortaya çıktı. “Casusluk” süsü vermek için sanırım Sputnik’in Rusça adı da yazılmış “Rossiya Segodnya”. Sputnik açıklama yaptı: “Bu süre boyunca gazeteci Ağırel, “Sarmal” adını taşıyan kitabının içeriği hakkında sorulara yanıt vermiştir. Ağırel, programımızda kitabından başka hiçbir şeyden bahsetmemiştir”.

İddianameden edindiğimiz ilginç bir başka bilgi daha var. Ağırel 22 Şubat’ta attığı tweet’te ölenlerin “case officer” olduğunu söyleyerek onları “Libya Ülkesi’nde yürüttükleri görevlerine ilişkin yabancı istihbarat birimlerince de anlaşılacak şekilde deşifre” etmiş. Yani Cumhurbaşkanı’nın ilan edip, milletvekilinin rahmet dilediği, cenazesine MİT Başkanı’nın çelenk yolladığı olay ancak Ağırel yazınca açıklığa kavuşmuş. Yabancı istihbarat teşkilatları Ağırel “case officer” yazınca “haaa” demişler “taşlar şimdi yerine oturdu! [it all makes perfect sense now!]”. Ruslar nasıl demişlerdir bilemiyorum.

“…Zaten ifşa olmuş bilgilerin tekrar paylaşılmasından ibaret sıradan bir eylem olmayıp, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı’nın faaliyetlerinin ve MİT mensuplarının bir plan dahilinde koordineli şekilde deşifre edilmesi…” böyle diyor iddianame, Yeni Yaşam, Oda TV, Yeni Çağ gibi ideoloji ve yayın politikası açısından beş benzemez medyayı koordineli biçimde bir araya getiren şey ne acaba? Buna dünyanın her yerinde haber deniyor. Tam da aynı günlerde, 30 Nisan’da Almanya’da Federal Adalet Mahkemesi, Alman ordusunun Afganistan misyonu ile ilgili hazırlanan “gizli” ibareli belgelerini yayınlayan Westdeutsche Allgemeine gazetesine açılan davada konunun basın özgürlüğü kapsamında olduğuna hükmetti.

İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimliği, tutuklu gazetecilerin avukatlarına haber vermeden barodan avukat talep ederek “tutukluluğun devamına” karar verdi. Altmış altı gündür cezaevinde, salgın koşullarında, 24 Haziran’daki duruşmayı bekliyorlar.

Bu sırada dünyanın başka yerlerinde salgınla birlikte kârlarını epey artıran ancak daha ötesinde bu süreçten çok daha güçlü şekilde çıkacak olan teknoloji şirketleri tartışılıyor. Eğer güç yozlaşmayı getiriyorsa mutlak güç mutlak yozlaşmaya gidecektir diyor New York Times’da Kara Swisher. “Çok sayıda data çok az sayıda şirketin elinde ve hiç olmadığı kadar özgürler. Salgın öncesi bu şirketleri denetlemek konusunda oluşan iklim tamamen kaybolmuş durumda”. Milyonlarca insanın evde kaldığı, haberleşme, iş, eğitim, eğlence neredeyse uyumak dışında tüm eylemlerde bu teknoloji şirketlerine çok daha fazla bağımlı hale geldiği bir dönemdeyiz. Bireysel olarak bizlerin de, örgütlerin, devletlerin de endişelenmesini gerektirecek pek çok sebep var. Bilgi üzerindeki kontrol yoğunlaştıkça ifşa ve sızıntılar da haliyle artacak. Bilgiye başka türlü ulaşacak, başka dağıtım yolları arayacağız. Bunları konuşmak yerine bekliyorlar ki yabancı istihbarat teşkilatlarının bir gazetecinin atığı tweet’ten haber aldıklarına inanalım.

YOLSUZLUK DOSYASI /// Murat AĞIREL : TARKİM’de neler oluyor ????


Murat AĞIREL : TARKİM’de neler oluyor ????

Türkiye’de tarım ne yazık ki çok zor durumda.

Teknik anlamda bilgi verme hadsizliğine girmem ancak çok verimli topraklara ve su kaynaklarına sahip olmamıza rağmen ülkemizin tarımsal ürünlerde yurt dışına bağımlı olması, tarım ürünlerinin ithal edilmesi kabul edilebilir bir durum değildir.

Konunun uzmanları, sorunları ve çözümleri profesyonel bir şekilde yıllarca anlattı. AKP iktidarı nihayet 18 Kasım 2019 tarihinde "3.Tarım Şurası" toplantısını yaptı. Yapılan toplantının 60 maddelik sonuç bildirgesi yayınlandı ve sonuç kısmını da Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan duyurdu.

Sonuç bildirgesinde şu kararlar yayınlandı:

-Toprak ve su kaynaklarının sürdürülebilir yönetim ilkeleri çerçevesinde kullanılması, korunması ve izlenmesinin sağlanması

– Ülkemiz su kaynaklarının daha etkin ve daha verimli yönetilebilmesi, ihtiyaç duyulan hukuki alt yapının sağlanabilmesi amacıyla Su Kanununun çıkarılması

– Ülkemizin yerel hazinesi olan ata (yerel) tohum çeşitlerinin korunması, geliştirilmesi ve ticarete kazandırılması

Bu kararlar şüphesiz gelecek yıllar için çok önemlidir.

Erdoğan yaptığı konuşmada sonuç bildirgesinden birkaç maddeyi öne çıkardı.

"Tarımı küresel şirketlere ezdirmeyeceğiz", "Et ve canlı hayvan ithalatı zorunlu olmadıkça yapılmayacak", "Kooperatiflerle sözleşmeli üretim yapana sıfır faizli kredi verilecek", "Tarım bir milli güvenlik meselesidir" dedi. Söylediklerinin altına imza atılır. Ancak söz konusu AKP olunca iktidarında geçen uzun yıllar boyunca söylem ve eylem arasında tam tersi bir durum söz konusu olduğundan yine temkinli yaklaşmak gerekmektedir.

Tarım siyaset üstü bir konudur. Cumhurbaşkanı’nın da belirttiği gibi gerçekten milli güvenlik meselesidir.

Sonuç bildirgesinde bir madde var o da şu; "Tarım sektörünün yapısını iyileştiren, doğal kaynakları ve çevreyi koruyan, en az üç yıllık dönemi kapsayacak, aktif çiftçi odaklı, üretim, kalite, ulaşılabilir fiyatlar ve sürdürülebilirliği esas alan yönlendirici bir destekleme sisteminin oluşturulması."

Burada bahsedilen destekleme sistemi Tarım Kredi Kooperatifleri tarafından yerine getirilmekte. Tarım Kredi Kooperatifi Türk çiftçisi için elzem derece de önemlidir. Biraz tarihinden bahsetmek gerekirse Cumhuriyet öncesine dayanır tarihi. "Memleket Sandıkları" sonrasında "Menafi Sandıkları" ile devam eder ve 1935 yılında "Tarım Kredi kooperatifleri" kuruluşu gerçekleştirilmiştir.

1977 yılında çıkan yasa ile Ziraat Bankası bünyesinde faaliyet gösterirken bağımsız bir yapıya kavuşmuştur. Kooperatif üyeleri kendi aralarından seçtikleri yönetim kurulları ile yönetilmeye başlandı.

TARKİM Bitki Koruma Sanayi ve Ticaret A.Ş., 2009 yılında Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez ve Bölge Birlikleri ile Gübre Fabrikaları Türk A.Ş tarafından 16 milyon TL sermaye ile Manisa ilinde kurulmuştur. Bitki koruma ürünleri imalatı, satışı ve pazarlaması konusunda faaliyet gösteren bir firmadır.

Kooperatifin Gübre Taş A.Ş.,Tarım Kredi Holding A.Ş, Tareks Hayvancılık A.Ş., Tarkim A.Ş. gibi 15 iştirak şirketi bulunmaktadır. Bu iştiraklerin kendi yönetim kurulları ve genel müdürleri var.

Şimdi ben bu bilgileri neden verdim…

Sizlere aktarmak istediğim ve şayet Tarım konusunda bir seferberlik ilan edilecekse toptan bir anlayışın yerleştirilmesi gerekiyor. Ancak ne yazık ki çiftçiye tarım ilaçları konusunda üretim yapıp ilaç temin eden TARKİM A.Ş. de yaşanan gelişmeler oldukça can sıkıcı.

Aktarayım.

Önce TARKİM A.Ş. hakkında biraz bilgiler verelim.

Yaygın bir satış ve dağıtım ağına sahip olan TARKİM Bitki Koruma, 7 bölgede bulunan profesyonel personeli ile başta 1625 Tarım Kredi Kooperatifi olmak üzere diğer tarımsal birliklere ve zirai ilaç bayilerine hizmet veriyor.

Yönetim kurulu Başkanı Olarak Mehmet Okan Ateş görev yapıyor. Veli Altunkaş, Fırat Sungur, Mehmet Aksoy Yönetim Kurulu olarak görev yapmakta Genel Müdür olarak ise Mehmet Derin görev yapıyor.

Mehmet Okan Ateş aslında deneyimli bir isim.

Sayıştay Başkanlığı’nda da denetçi yardımcısı olarak ve Hazine Müsteşarlığında da görevler yaptı. İddia edilen konuları çok iyi şekilde çözümleyebilir.

Daha önce CHP Milletvekili Ayhan Barut’un TBMM kürsüsünden, Milli Gazete’de ve sektörün lokomotif yayın organı olan www.tarimdanhaber.com adlı sitede yazan Saadettin İnan’ın yayınladığı bazı belge ve bilgiler sonucunda TARKİM yönetimi avukatları aracılığı ile iddialar ile ilgili bir açıklama yapacağına gazete ve haber sitesine ihtarname gönderdi.

Neydi o iddialar?

TARKİM Genel Müdürü Mehmet Derin yakın arkadaşının şirketine şaibeli şekilde bazı Tarım İlaçlarını çiftçiye verilen fiyattan çok çok daha ucuza verdiği, ilaç almak isteyen bayilere ise ilaç satışının durdurulduğu iddia edildi.

Mesela çiftçiye 39 TL fiyat ile satılan Efdal Lamtorin 5 EC ilacı arkadaşa 25 TL’ye satılmış. 183 TL’lik ilaç 131 TL’ye satılmış.

m1-044.jpg

Saadet İnan haberinde "…haberi yapmadan önce Genel Müdürle yaptığım görüşmede söz konusu firmaya indirimli satış yapıldığını kendisi doğrulamıştı. Sadece peşin satıştan dolayı Tarım Kredi Kooperatiflerine satılan ürünlerle özel firmaya satılan ürünler arasın cüzi bir fiyat farkının bulunduğunu iddia etmişti. Bu iddianın da doğru olmadığını öğrenince tekrar aradığımızda da zaten Genel Müdüre bir daha ulaşamamıştık" deniliyor.

Sayın genel müdürü 4 defa aramama, her defasında numaramı bırakmama rağmen ne yazık ki ben de ulaşamadım.

TARKİM’de yaşanan olaylar ile ilgili Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) ve Tarım Kredi Kooperatifleri Genel Müdürü Fahrettin Poyraz’a da çok sayıda şikâyet gittiğini biliyorum. Sadece bu konuda CİMER’e yapılan başvurular ile ilgili bana gönderilen bir çok şikayet dilekçesi mevcut.

TARKİM’in bayilerine ürün satışını durdurduğu dönemde, yüklük miktarda zirai ilacın düşük fiyattan sattığı firmanın TARKİM’in bayisi olmaması ve tarım ilacı üretici firması olması da cabası!

Peki, kim bu şirket ve sahibi?

Sunset Kimya ve Teknogap Tarım .Adana’da Kurulu Sunset firmasının sahibi İbrahim Halil Tepe ve yakın zamanda hisse devri yaptığı ortağı Ali Armağan Kabakçıoğlu.

İbrahim Halil Tepe’nin ortak olduğu Şanlıurfa’da bir firma daha mevcut onun adı da TEKNOGAP Tarım. TARKİM ve firmalar arasındaki İlişkiler o kadar iyi ki Sunset Kimya’da fason ürün de ürettiriyor.TARKİM Sunset Kimya ile fason üretim anlaşması dahi imzalamış.Hatta Hammadde ve yardımcı madde,ambalaj içeren bir tır 18.05.2019 tarihinde Sunset firmasına da gönderilmiş.

Söz konusu satış işlemleri TEKNOGAP firmasına fatura ediliyor ancak teslimat Sunset Kimya’ya yapılıyor.

Ne güzel değil mi? TARKİM bayisinden çok çok daha ucuza zirai ilaç alacaksın. TARKİM bayilerine ilaç satışını durduracak. Çok ucuza ürün alan firma piyasaya TARKİM fiyatlarında mal satacak.

Eee oldu olacak TARKİM’i kapatın.

Sorulara şeffaf cevap vermek yerine , cevaplamamayı ve üzerini kapatmaya çalışırsanız. Eninde sonunda gerçekler ortaya çıkacaktır.

m2-041.jpg

Bu şirket ve sahibi müfettiş raporları var olmasına rağmen neden korunuyor? TARKİM bayisi olmamasına rağmen neden zirai ilaçlar bu firmaya ucuz satılıyor?

Sayın Bakan ve Sayın Cumhurbaşkanı;

Milli Güvenlik Sorunu olarak gördüğümüz Tarım’ın emekçileri çiftçilerdir. Çiftçilerin maliyetlerinin düşürülmesi açısından TARKİM gibi çiftçinin destekçisi olması gereken kurumların eş, dost, akraba arkadaş destekçisi olmasının önüne geçilmelidir.

Tarım şurasındaki açıkladığınız kararların inandırıcılığı olacak ise bu iddialar hususunda hemen soruşturma başlatmalı ve sorumlular hakkında gereken işlem yapılmalıdır.

Not: Sunset Kimya’yı aradım sahibi görüşmek istemedi. Mail gönderin bakarız dediler. Mail yerine bu yazıyı okur cevabını göndermek isterse buradan yayınlarım.

DENİZLERİMİZ DOSYASI /// Murat AĞIREL : Boğaziçi Başkanlığı ne amaçla kuruluyor ???


Murat AĞIREL : Boğaziçi Başkanlığı ne amaçla kuruluyor ???

Geçen günlerde gündeme adeta bomba etkisi yaratan bir iddia düştü. Haber aynen şöyleydi; "Boğaziçi Başkanlığı kurulacak…"

Bu haber tüm basında, "Boğaz’daki köprülerden araç geçişlerinde alınan yüzde 10’luk İBB’nin gelirlerine el konulması, yerel yönetimin yetkililerinin ellerinden alınacağı" şeklinde yorumlandı.

O günden beri kafama takıldı.

Tüm amaç bu olamazdı.

Basına yansıyan taslakta yer alan bilgiye göre, siluet geçiş alanı "Sahil şeridi, öngörünüm, geri görünüm ve etkilenme bölgesi sınırları içerisinde veya içerisinde olmamakla birlikte Boğaziçi silüetine etkisi gözetilerek belirlenecek alan" olarak tanımlanmış.

Yani iddia edilen taslağa göre, Başkanlık, Boğaziçi çevresinin yanı sıra silüet geçiş alanındaki doğal, tarihi, arkeolojik ve kentsel sit ile kesin korunacak hassas alan, nitelikli doğal koruma alanı giriş tüm uygulamalardan ve kültür ve tabiat varlıklarından sorumlu olacak.

İşleyiş ise Bakanlığın teklifi ve Cumhurbaşkanının onayı ile belirlenecekti.

Düşününce, "Cumhurbaşkanı herhalde işini gücünü bırakıp İBB’nin boğaz geçiş ücretlerinden alacağı gelire kafayı takmış olamaz" dedim.

Altında bir çapanoğlu olduğu muhakkak.

Araştırmaya koyuldum.

İlk aklıma gelen daha önce CHP Zonguldak Milletvekili Ünal Demirtaş’ın soru önergesi verdiği "klavuzluk ve römorkörcülük" hizmetleri geldi.

Neydi bu konu?

Türk limanlarındaki kılavuzluk ve römorkaj hizmetleri 1993 yılına kadar kamu eliyle yürütülüyordu. 1993 yılında ilk defa Aliağa limanında bu düzen değişti ve özel sektöre verildi. Bu hizmetleri bugüne kadar Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü yürütmüştü. Bunun nedeni ise yönetmeliğe göre "Türk Boğazlarındaki Kılavuzluk ve Römorkörcülülük Hizmetleri, kamu eliyle yürütülür. Bu yetki özel kuruluşlara devredilemez" denilerek, bu hizmetlerin boğazlarda özel sektöre devrinin engellenmesiydi.

Kılavuzluk ve römorkörcülük hizmetleri özel şirketlere hiçbir şekilde devredilmemeli gerekirken Aralık 2018’den, 14 Mart 2019’a kadar bu konuda, tutarlı olmayan hatta birbiriyle çelişen 2 yönetmelik, 2 genelge ve 2 tamim yayınlandı.

Yeni yönetmeliğe göre ise kılavuzluk ve römorkörcülük hizmeti vermek isteyen bir kuruluşa, verebileceği hizmetin sınırlarını tanımlayan "A, B ve C sınıfı faaliyet lisansı verir" düzenlemesi getirildi.

Tabi sektörden ve kamuoyundan tepkiler çığ gibi gelince Bakanlık, 24 Ocak 2019 tarihinde bir genelge yayınladı. Genelgede "Türk boğazlarını kullanacak gemilere verilecek kılavuzluk ve römorkörcülük hizmetlerinde Ulaştırma ve Altyapı hizmetleri Bakanlığının hizmet belirleme, yetkilendirme ve denetlemeye ilişkin ilgili kararname hükmünün amir hüküm olduğu" belirtildi.

Ancak devamında birbiriyle çelişen iki tamim daha yayınlandı.

11 Şubat 2019 tarihinde yayınlanan tamim ile ülke genelindeki teşkilatların yeni lisans başvurusu yapma hazırlığı içinde olduğu bir süreçte haksız fiil olmaması için kamu ve özel teşkilatlar arası kılavuz kaptan transferi yasaklanırken, 13 Şubat 2019 tarihinde yayınlanan tamimde bu yasak özel teşkilatlar açısından yasak olmaktan çıkarıldı. Son tamim yayınlandığı gün, tesadüf bu ya özel bir teşkilatta çalışan 32 kılavuz kaptan istifa ederek, Deniz Kılavuz A.Ş.’ye (DEKAŞ) transfer oldu.

DEKAŞ, kılavuz kaptanların sahibi olduğu ve yıllardır kılavuzluk ve römorkörcülük hizmeti veren bir şirket olmasına rağmen, yeni kurulan Anadolu Kılavuzluk A.Ş.’ye hissedar olarak katıldı. Anadolu kılavuzluk A.Ş., 8 Şubat 2019 tarihinden bugüne kadar bu alanda hiçbir yatırımı ve tecrübesi olmayan Hamdi Safi isimli biri tarafından kuruldu.

Ticaret Sicil gazetesinde yer alan bilgilere göre, Anadolu kılavuzluk A.Ş’nin yüzde 60’ı kılavuz kaptanlara yüzde 40’ı ise Hamdi Safi ile Safi’nin muhasebe müdürü ve BELTUR’un eski Genel Müdürü Selahattin Aydın arasında pay edilmişti. Ancak ana sözleşmeye göre yüzde 40 hisse paylı ortaklığa, yüzde 75 kar payı hakkı tesis edilmiş.

Acaba kimdi bu Hamdi Safi?

Tesadüf bu ya; Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Geliştirme Vakfı Mütevelli Heyeti üyesi çıktı. Safi Yapı Sistemlerinin de sahibi.

Buraya kadar hep Boğaziçi Başkanlığının kurulmasına dair taslak ile ilgili şüpheleri aktardım.

Fakat…

Bambaşka bir rant iddiası daha ortaya çıktı.

Anlatayım.

Denizcilik sektöründe oldukça tecrübeli emekli bir büyüğüme durumu sordum taslağı ve biraz sohbet etmeye başladık. Anlattıkları akıl alır gibi değildi. Bu taslağın gerçek amacının sadece "rant" olduğunu aktardı ve devam etti:

"Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü’ne ait sosyal tesis Sayın Cumhurbaşkanımızın aile (erkek) berberinin talebi doğrultusunda bu kişiye kiralanmak üzere kurum yöneticisine verilen talimat sonunda ihale edilmiş ve bu kişiye kiralanmış. Finansör olarak da Trabzonlu yüklenici bir firma olan ve damat beyin akrabası olduğu söylenen Seyrantepe’deki Seyrangah Kafe’nin sahipleri olan kişiler destek olmuş. Her ikisinin ortaklığını içeren yeni şirket bu iş kurularak 10 yıl süreli kiralanan yeri teslim almışlardır.

Sosyal tesisi kiralayan kişiler içeride tadilat yapmaya başlamışlar. Ancak bir süre sonra inşaat ve Tadilatlar Boğaziçi İmar Müdürlüğü yetkilileri tarafından durduruldu."

Seyrangah Kafe’nin adını aklınızda tutun…

Tabi ben bu bilgileri öğrenince hemen ayrıntılı bir araştırmaya koyuldum. Bahse konu yer bir kamu iktisadi kuruluşu olan; Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü’nün İstanbul ili Beykoz İlçesi Anadoluhisarı Küçüksu’da denize sıfır konumunda sosyal tesisi… Alan 2005 yılında Türk Telekom’un özelleştirmesi nedeniyle Kıyı Emniyetine devredilmiş.

Bugüne kadar kurum personeline, diğer kamu ve kurum personeline, valilik, emniyet, İBB ve diğer belediye çalışanlarına, bunların eş, alt üst soylarına, sivil vatandaşlara, devlet erkânına, bakanlara milletvekili, müsteşar, bürokrat ve makamlara uygun fiyat ve Boğaziçi manzarası ile hizmet etmiş.

Tesis, Mart 2019’da, ihale edildi ve kiralandı.

İhale kapsam dışı yapılmış. İhale kapsam dışı olduğu için bilgilere ulaşmak çok zor ama imkânsız değil. İhale şartnamesine göre, yaklaşık 2 bin metrekarelik tesis, aylık 40 bin 795 TL’ye verildi.

İhaleyi Y.K.E Turizm İnş. ve Barob Turizm’in kurdukları BAROB YKE Adi ortaklığı kazandı.

İşler tam bu noktada karışıyor ya zaten…

BAROB Turizm İnşaat sahipleri Ertuğrul Çağrı Ersoy, Halil İbrahim Ersoy ve Özgür Usta.

Y.K.E. Turizm İnşaat sahipleri Kazım Ersoy ve Yüksel Ersoy.

Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü’nün işletilmesi için kurulan şirket BAROB YKE adi ortaklığı. Zaten 3 Mayıs 2019 tarihli 9821 sayılı Ticaret Sicil Gazetesinde amaç olarak bu açıkça yazılmış.

Y.K.E Turizm sahiplerinin bir şirketleri daha var Eriş İnşaat.

Sahipleri yine Kazım ve Yüksel Ersoy.

Bu firma size tanıdık gelebilir. Çünkü bu firma ve Beşiktaş eski Belediye Başkanı’nın ilişkileri hakkında Odatv 2015 tarihinde bir haber yapmıştı.

Habere göre, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği’nin Beşiktaş’taki binasının müteahhidi 2012’de ruhsat izni alınan binada Hazinedar’ın göreve gelmesiyle üç ay içinde ilginç bir değişiklik yaptı.

Değişiklikle birlikte imar planında emsal arttırılarak inşaat izni 4 kattan 13 kata çıkarılıyor. Yani inşaata hem eninden hem boyundan rant sağlanıyor.

Bitmiyor…

Hazinedar 5 buçuk milyon dolar değerinde ev ve evin yanındaki arsayı alıyor. Kimden Yüksel Ersoy’dan. Yüksel Ersoy’dan aldığı araziye Hazinedar, bina yaptırmak istiyor.

Kime yaptırıyor dersiniz?

Eriş İnşaata…

Eriş İnşaat aynı zamanda Seyrantepe’deki Seyrangah Kafe’nin de sahibi.

Yani işin sonucunda bir tek berberi bulamadım.

Diğer tüm bilgiler doğru.

Ne dersiniz acaba Boğaziçi Başkanlığı sizce de eş dost akrabanın rant kapılarının korunması için tasarlanmış olabilir mi?

Siz karar verin…

YOLSUZLUK DOSYASI /// MURAT AĞIREL : İhale Komisyonu Başkanı, annesine ve oğluna 2,5 milyon TL iş verdi !!!!


MURAT AĞIREL : İhale Komisyonu Başkanı, annesine ve oğluna 2,5 milyon TL iş verdi !!!!

Tufanbeyli ilçesini bilir misiniz?

Memleketim Adana’nın şirin bir ilçesidir. Adana’ya 196 kilometre uzaklıktadır. Tufanbeyli ilçe olmadan önce Saimbeyli ilçesine bağlı bir bucak merkezi idi. 1 Nisan 1958 tarihinde Saimbeyli’den ayrılarak "Mağara" adı ile ilçe merkezi oldu. 1965 yılında "Mağara" adı değiştirilerek Çukurova Kuvay-i Milliye Kumandalarından ve Kurtuluş Savaşında gösterdiği fedakârlıklar ve kahramanlıklar ile tanınan komutanın adı verildi. Atatürk’ün naaşı başında nöbet tutan beş generalden biri olan ve Atatürk’ün nutkunda ismi dört yerde geçen Osman Tufan Paşa (Aydınoğlu Osman Tufanbey) adına Tufanbeyli olması teklif edilmiş. TBMM’ce Tufanbeyli olarak değiştirilmiş.

Bunu neden anlatıyorum.

Bu vatan kahramanının ismini taşıyan ilçe bu sıralar hiç hak etmediği şekilde yolsuzluk haberleri ile gündeme geldi.

Adana’da başarılı işler yapan Küçük Saat Haber sitesinde bir haber yer aldı ve konuyu takip ettiler. Lafı çok uzatmadan savcılığa şikâyet konusu da olan yolsuzluk iddialarını anlatmaya başlayayım…

Tufanbeyli Belediyesi, 2014 yılından beri AKP’li Remzi Ergü tarafından yönetiliyor. Remzi Ergü hakkında yerel basında iddialar yer almasına rağmen bir soruşturma başlamaması üzerine CHP ve İYİ Parti Belediye Meclis Üyeleri Bekir Özdemir, Ö. Galip Dönmez, Hasan Demirer, Fuat Gökdemir ve Celalettin Öztürk tarafından 28 Ekim 2019 tarihinde Tufanbeyli Cumhuriyet Savcılığı’na iddialar ve yaptıkları tespitleri içeren suç duyurusunda bulundular.

Şikâyet ettikleri isim Belediye Başkanı Remzi Ergü, Songül Birer, Mehmet Ali Birer, Ümit Birer. Şikâyet konusu ise rüşvet, zimmet, ihaleye fesat karıştırma…

İddialar ise şöyle…

Belediye tarafından iftar yemeği ihale edilmiş 49 bin TL, Karakuşak Güreş Festivali işi yapılmış 49 bin TL, şehitler adına mevlit yemeği düzenlenmiş 14 bin TL, Hasat Festivali yemeği düzenlenmiş 10 bin TL, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilçe ziyareti için 52 bin TL, Doğay Fotoğraf Avcılığı için 25 bin TL gibi ihaleler ve doğrudan alımlar yapılmış.

Kimden Songül Birer’den.

İlçe ve mahalle yol işi 8 bin 878 TL, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliği işi için 59 bin TL, Anneler Günü için 64 bin TL gibi işler yapılmış.

Kimden Ümit Birer’den.

Muhtelif sokaklara taş, kaya işi için 73 bin 164 TL, Adana Valiliği Geleneksel Lezzet Festivali için 43 bin TL, temizlik malzemeleri alımı 29 bin TL, parke yol tamiri 65 bin TL, araç kiralama işi 76 bin TL ve başka işler için de 335 bin TL ayrı ayrı olmak üzere Öz Beta İnş. Yem. Harf. şirketine verilmiş…

Şirketin yetkilisi olarak yine Ümit Birer gözüküyor.

İşin ilginç yanı şu…

Bu ihaleleri düzenleyen belediyenin ihale komisyonu başkanı kim?

Mehmet Ali Birer…

İhale alan Songül Birer, Komisyon Başkanı’nın annesi! Ümit Birer ise komisyon başkanının oğlu…

Ne güzel değil mi? Aile dışına gitmiyor işler.

Daha vahim bir durum var.

Songül Birer adına verilen bazı işler yapılmadığı halde yapılmış gibi gösterilmiş. Oğul Birer’in Ortaköy ve Çatalcam adı altında 73 bin TL, temizlik adı altında 55 bin TL, kış aylarında meydana gelen işler adı altında da 100 bin TL ödeme aldığı işler aslında hayali işlermiş. Ancak oğul Birer bu işlerin parasını almış.

Bitmedi daha…

Belediyenin tüm araçları çok masraflı diye Mit. Mad. Madencilik firmasına satılmış. Satıldıktan sonra tekrar belediye adına bu araçlar kiralanmış.

O dönemin AKP’li Bakan Julide Sarıeroğlu ilçeyi ziyaret ettiğinde günlük ziyaret için 59 bin TL fatura kesilmiş. 2017 yılında Polis Haftası etkinliği için 67 bin TL harcanmış ödeme yapılmış ancak bu organizasyonda yapılmamış.

Cumhurbaşkanı Adana’da açılış içinde bulunduğunda Ümit Birer, 63 bin TL ödeme almış ancak neye istinaden aldığı belgelenememiş.

İşin özetinde ise İhale Komisyon Başkanı’nın annesi ve oğlunun Tufanbeyli Belediyesi’nden aldığı ihale sayısı 34, tutarı ise 2.5 milyon TL.

Belediye Başkanı hakkında da iddialar sıralanmış.

Y.K. Gökdemir isimli bir vatandaş kendisinin almadığı bir ihalenin ödemesini almış. Belediye bu şahsın hesabına ihale bedelini göndermiş.

Belediyenin harcamalarına bakıldığında market harcamaları içerisinde "Sigara" ve "Bebek Bezi" olduğu da tespit edilmiş. Şahsi harcamalar belediyenin kasasından ödenmiş.

Yasalar ihaleye katılamayacak olanları çok net tarif ediyor.

– İhaleyi yapan idarenin ihale yetkilisi kişileri ile bu yetkiye sahip kurullarda görevli kişiler,

– İhaleyi yapan idarenin ihale konusu işleri hazırlamak, yürütmek, sonuçlandırmak ile yükümlü olan kişiler,

– Bu maddelerde belirtilen kişilerin eşleri ve üçüncü dereceye kadar kan ve ikinci dereceye kadar kayın hısımları ile evlatlıkları ve evlat edinenleri ihalelere katılamazlar.

Kanun çok açık…

Yapılması gerekende çok belli. Vatana ihanet sadece eline silah alıp dağa çıkmak ile olmaz. Milletin alın teri ile kazandığı paralar ile ödediği vergileri eşine, dostuna, akrabasına peşkeş çeken, kamu kaynaklarını yağmalayan kişiler de birer vatan hainidir. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyen, yemeye cüret eden her kim olursa adalet önünde hesap vermelidir.

İşte Osman Tufan Paşa’nın isminin verildiği, kendi hatıralarında övünçle bahsettiği ilçe bu şekilde anılıyor artık.

Belgelerin tamamını ekteki barkodu okuyarak görebilirsiniz.

YOLSUZLUK DOSYASI /// Murat AĞIREL : İnsanın aklına kuşku düşüyor!..


Murat AĞIREL : İnsanın aklına kuşku düşüyor !..

Bir süredir bankacılık sektöründe devleti nasıl zarara uğrattıklarına dair çalışmalar yürütüyorum. Hatta bununla ilgili de bir yazı yazmıştım.

Fakat Fatih’te 4 kardeş borçları yüzünden canına kıydığını görünce bir önceki yazım aklıma geldi. Böyle acı olaylar yaşadıkça daha da hırsla çalışıyorum.

İnsanların hak etmediği bir dünyada, bunca hırsızlık, haksızlık varken yaşamaları sinirlerimi bozuyor.

Daha iyisini yapabileceğimizi bile bile hala böylesine kötü bir düzende yaşıyor olmayı aklım almıyor. Üstelik ülke olarak bunu düzeltebilecek enerjimiz de bulunuyor.

Öyle ki bankacılık sektöründe yaşanan olaylarla ilgili yeni bilgilere de ulaşınca hırsım ve öfkem daha da arttı.

Öncelikle…

Okumayanlar için bir önceki yazımı kısaca hatırlatmak istiyorum.

Türkiye Finans Katılım Bankası, Ülker Grubu’nun Family Finans ve Boydak Grubu’nun Anadolu Finans şirketlerinin birleşmesi ile oluştu.

Bankada çalışan bir vatandaş bazı usulsüzlüklere şahit oluyor. Banka yetkililerine durumu bildiriyor ancak sonuçsuz kalıyor. Soluğu BBDK’da alıyor ve belgeleri sunuyor. BBDK inceleme neticesinde usulsüzlükleri tespit ediyor ve durumu hemen Maliye Bakanlığına yönlendiriyor.

Durum ise şu…

Türkiye’de kurulu bazı firmalar ve sahipleri ev almak istiyorlar. Bir kısmı kredi çekmek istiyorlar. Mesela 5 milyon TL’lik bir ev alacak, 3 milyonunu peşin veriyor. Diğer kısmını ise kredi çekiyor. Tam bu noktada tapudaki alım satımlarda iki taraf içinde düşük vergi ve alım satım çıkması için çekilen kredi miktarı emlak kredi için değil Londra Borsasından başka bir işlem yapmış gibi gösteriliyor. Bu durumda devlet vergi kaybına uğruyor.

Yeni ulaştığım bilgilerde ise daha ilginç detaylar ortaya çıktı.

Anlatayım…

Alanya’da AKP de yöneticilik yapmış olan döviz bürosu sahibi Adnan Yavuz adlı bir vatandaşımız 2016 yılında Kocaeli Karamürsel’de yatırım amaçlı arazi satın almak istiyor. Bunun için de Türkiye Finans Katılım Bankası’nın İstanbul Üsküdar şubesine başvuruyor. Arazinin piyasa bedeli 1 milyon 895 bin TL.

Arsalar İsmail Canan isimli vatandaşın. Arsaları 22 Nisan 2016 tarihinde almış olmasına rağmen 25 Mayıs 2016 tarihinde satmaya karar vermiş. Yani arsaları 1 ay gibi bir sürede aldığı fiyata elinden çıkarmaya karar vermiş. Satış bedeli olarak 1 milyon 600 bin TL’de anlaşılmış.

Ancak gayrimenkul kredisi olarak 105 bin TL kullandırılmış. 1 milyon 495 bin TL ise ihtiyaç kredisi olarak kullandırılmış. Maliyenin anlamaması için 1 milyon 495 bin TL İsmail Canan’a şubede müdüriyet odasında nakit olarak elden ödeniyor.

Banka şubesinin istihbarı notunda alıcının bu arsaları bu bölgede yapılacak yol, köprü, köprü bağlantıları ve diğer sosyal projeler ile daha da değerleneceği için yatırım amaçlı alındığı belirtilmiş.

Bu satışa referans olan kişi ise Eski Genel Müdür yardımcısı Mehmet Ali Gökçe. Bank Asya TMSF’ye geçtiğinde TMSF tarafından yönetime atanan Zülfükar Şükrü Kanberoğlu ve Mehmet Ali Gökçe KHK ile görevinden alındı.

15 Temmuzdan önce yeni aldığı arsayı acilen satan Tavuk Dünyasının ortağı olduğu iddia edilen İsmail Canan… FETÖ operasyonunda gözaltına alındı ve serbest bırakıldı. Referans olan kişi Mehmet Ali Gökçe KHK ile TMSF’den uzaklaştırılıyor.

İster istemez bir kuşku düşüyor insanın aklına.

Biz yine konumuzdan kopmayalım…

Bir kişi, bir gayrimenkulü alır 5 yıl içinde yüksek fiyata satarsa gelir vergisi ödemek zorunda, beyan etmek zorunda.

Bu işlem devlete gerçek şekli ile beyan edilseydi 511 bin TL gelir vergisi çıkacaktı. Buradaki asıl sorun faizi haram gören, fetva makamına sahip bir bankacılık sisteminin bu olaylara aracı olması, teşvik etmesi ve tarafları yönlendirmesi, tanıdık müşterilere bunu yapması.

Çünkü banka için verimli müşteri zengin, mevduatı olan müşteridir.

Ben neden ısrarla üzerine gidiyorum?

Ülkemizde varlıklı kişiler devlete ödemesi gereken vergileri ödememek için türlü dalavereler ile çeşitli yollara başvururken Fatih’te 4 kardeş borçları yüzünden canına kıyıyor.

Borçları bu işlemleri yapan kişiler için devede kulak kalacak kadar küçükken onlar gururlarına yediremediklerinden hayatlarını sonlandırıyor.

Yine unutacak mıyız?

Yoksa Ahmed Arif’in yazdığı gibi mi yaşayacağız:

Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip…

Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne – üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının…

ENGELLİLERİMİZ DOSYASI /// Murat AĞIREL : “Ben otizmi olan bir çocuğum”


Murat AĞIREL : "Ben otizmi olan bir çocuğum"

Aslında beni neden yuhaladığınızı ve bana neden ‘otistik’ dediğinizi anlamadım. Otizm benim karakterimin sadece bir parçası. Ben sadece arkadaşlarımla oynamak, iletişim kurmak, sosyalleşmek, öğrenmek istiyorum. Bazen bunları istemiyor gibi görünüyor olabilirim. Aslında sadece bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum. Arkadaşlarım beni oyun için davet edip teşvik ettiğinde ben de oyunlar oynayabiliyorum.

Evet, bazen sizin çocuklarınız ile göz göze gelemiyorum. Ama oyunlarda hile yapmıyorum, yalan söylemiyorum, kimseye ön yargılı yaklaşmıyorum, kimse ile dalga geçmiyorum. Sadece sosyalleşmem için bana yardımcı olabilirsiniz.

Bazen anlamadığımı düşünebilirsiniz.

Sadece ben somut düşünürüm. Okulda oynarken bazen hınzırlık yaptığım doğrudur. Koridorda koşarken ‘Arkandan atlı mı kovalıyor’ derseniz anlamıyorum. Ancak ‘Koşturmayı bırak’ derseniz, ‘Çantada keklik’ demek yerine ‘Bunu yapmak senin için çok kolay’ derseniz benim de aklım karışmaz ve sizi anlayabilirim.

Kelime dağarcığım ne yazık ki sınırlı.

Duygularımı sizlere anlatmak için bazen doğru kelimeleri bulamıyorum. Bu durumda çok zorlanıyorum. Ben çocuğum… Acıkmış, üzülmüş, korkmuş, aklım karışmış olabilir. Bunu da size anlatamıyor olabilirim. Siz benim vücut dilime bakın, tepkilerime bakın…

Bir de bunun tam tersini düşünelim. Yaşımın çok ilerisinde bir düzeyde adeta küçük bir profesör gibi konuşuyor olabilirim. Bu türde konuşmalar dildeki eksiğimi telafi edebilmek için çevremde yaşananlarda, izlediklerimden, okuduklarımdan ezberlediğim replikler olabilir. Buna "ekolali" denir. Kullandığım kelimeleri ya da içeriklerini anlamıyor olsam da size yanıt vermek zorunda olduğumda buna başvurabilirim.

Dil benim için çok zor olduğundan görsel odaklıyımdır. Bana söylemek yerine yapmam gereken bir şeyi bana gösterin. Ve bunu defalarca tekrarlamaya da hazırlıklı olun. Aynı şeyi sürekli tekrarlamak öğrenmemi sağlar.

Bazen beni çağırdığınızda sizi farklı şekilde duyuyor olabilirim. Bunun yerine yanıma gelin ve basit kelimelerle benimle doğrudan konuşun.

Öfke nöbetlerimi tetikleyen şeyleri bulmaya çalışın. Önceliği buna verin. Kriz, patlama, öfke nöbeti… Bunu nasıl adlandırırsanız adlandırın unutmayın ki bunu yaşamak benim için çok daha korkutucudur. Duyularımdan biri aşırı yüklendiğinde böyle durumlar ortaya çıkar. Eğer öfke nöbetlerimin sebebini bulursanız onları önleyebilirsiniz.

Çok şey istiyor gibi görünüyor olabilirim ancak lütfen beni koşulsuzca sevin. ‘Keşke şöyle olsaydı…’ ‘Keşke bunu yapabilseydi…’ türünde düşünceleri kafanızdan uzaklaştırın. Siz ailenizin tüm beklentilerini karşılayabildiniz mi? Otizm benim seçimim değil. Unutmayın bu durumu ben yaşıyorum, siz değil.

Otizme bir eksiklik olarak değil, farklı bir yetenek olarak bakmaya çalışın. Evet, belki bir sonraki Michael Jordan olamayabilirim ama detaycı bakış açım ve olağanüstü odaklanma kapasitemle bir sonraki Einstein, Mozart ya da Van Gogh olabilirim. Günümüzde bu kişilerin de otizmli olduğu düşünülüyor.

Siz dayanağım olmazsanız bunu başaramam. Benim arkadaşım, öğretmenim, avukatım olun. Ne kadar yol alabildiğimi göreceksiniz.

Sizin desteğiniz olmadan başarılı ve bağımsız bir hayat sürmem uzak bir ihtimal. Desteğiniz ve rehberliğinizle olasılık o kadar yüksek ki… Söz veriyorum, ben buna değerim!"

Bunları Otizm Vakfının sayfasından çok daha önceleri okumuştum.

Aksaray’da bulunan Merkez Mehmetçik İlkokulunda bazı veliler, otizmli çocukları yuhaladı haberini görünce ilk aklıma gelen şey bu yazı oldu.

İnanamadım.

Haberde, Mehmetçik İlkokulu’nda otizmli çocuklar ile aynı binada eğitim gören diğer çocukların velileri otizmli çocuklara karşı eylem yaptı Veliler, otizmli çocukların kendi çocukları ile aynı okulda eğitim görmesine karşı çıktı. İşin enteresanı okul müdürünün de bu eylemi desteklediği iddia edildi.

Halen algılayamıyorum.

Neden?

Anayasa ve kanunlar ile güvence altına alınan "Eğitim hakkı" nasıl ve neden engellenmek istenir? Biz bu kadar mı kötü olduk?

Bakın arkadaşlar;

İlaç tedavisi olmayan otizmin, tek tedavisi eğitim ve sevgidir. Otizmli çocuklar ne yazık ki yeterli eğitimi alamıyor, çalışabileceği, sosyalleşebileceği çok fazla yer de yok.

Otizmli çocuğu veyahut engelli çocuğu olan anneler kendilerinden fazla çocuklarını düşünüyorlar ve devamlı kaygılılar. Bizler hayatın tüm imkânlarından sınırsız şekilde ve plansızca yaşarken otizmli, engelli çocuklarımızın anneleri devamlı tüm ayrıntıları düşünmek zorundalar. Maddi olarak yükleri çok ağır. Daha fazla yük yüklemek yerine o ağır yüklerine destek olmaya çalışmak zorundayız.

Bunlar yetmezmiş gibi zaten çok çok az olan okullarda ve en temel hakları olan eğitimlerine mani olmak ne demek? Destek vermek yerine çocukların iyice içine kapanmasına neden olacak davranışlarda bulunmak ne demek?

Sayın Milli Eğitim Bakanı, lütfen Sivil Toplum Kuruluşları ile iş birliği halinde otizmli eylem planını artık aktifleştirin. Bu bir lütuf değil Anayasal haklarıdır.

Otizm Gönüllüleri Derneğinin ve Dernek Başkanı Av. Sedef Erken’in çağrısı çok önemli:

"Bugün özel eğitime ihtiyaç duyan bir otizmli bir çocuğunuz olmayabilir ama yarın olmayacağı anlamına gelmez. Hepinizi insanlığa davet ediyoruz."

"İnsanlığa" davet ediyoruz!

MADENLERİMİZ DOSYASI /// Murat AĞIREL : Sıra şimdi bor karbüründe mi ???


Murat AĞIREL : Sıra şimdi bor karbüründe mi ???

Değerli okuyucularım, aylarca tartıştığımız tank paleti sattıkları Katar ortaklı BMC’ye şimdi de savunma sanayinin en kritik üretim malzemesi olan Bor Karbür tesislerini veriyorlar. Ama önce bor madeninin, dünya üzerindeki tüm rezervlerinin yüzde 73’üne sahip Türkiye için nasıl bir tarihsel önemi var onu anlatayım. Sonra bor madeni üzerinden dönen, "sen, ben bizim oğlan" ilişkilerini anlatacağım.

Aslında, bor yeni bulunan bir element değil. Dünya’da birçok ülke bor elementi kullanmış. Ancak, ülkemizde 1861 yılında yani Sultan Abdülaziz zamanında ilk "Maadin Nizamnamesi" çıkarıldı. Sinan Meydan’ın Sözcü’deki yazısında şu şekilde belirtiliyor:

"Bu nizamnameye göre, her vilayette bir mühendis bulundurulacaktı. Ancak Osmanlı’da o dönemde bırakın her ile bir mühendisi sadece bir tane mühendis vardı! Bu nedenle yabancı mühendislerden yararlanıldı. 1861 Maden Nizamnamesi ile yabancılara ‘hissedar’ olarak maden imtiyazı elde etme hakkı verildi. Neticesinde de bir Fransız Mühendis’e ve ortağına bu doğrultuda işletme hakkı tanındı. İki ortak, 1865 yılında Sultan Abdülaziz’den bu yetkiyi alınca Balıkesir’deki ilk bor işletmesi olan ‘Desmazures’ şirketini kurarak bor üretmeye başladı. Bu şirket elindeki imtiyazı 1887 yılında II. Abdülhamit döneminde Boraks Consolidated Ltd. adlı şirketine devretti."

Atatürk, 1925 İzmir iktisat kongresinde "yeraltı ve yerüstü doğal kaynaklarımızı kendimiz işleyeceğiz" ilkesine istinaden 1935’te Etibank’ı kurdurdu. Etibank çok sonraları bor elementi ile ilgili ciddi yatırımlar yaptı. 1960 yılında da bor üretimi başladı. 1964 yılında Bandırma Boraks ve Asit Borik fabrikalarının temeli atıldı. 1983 yılında yayınlanan 2840 sayılı Kanun ile birlikte Türkiye’de bor ve bor ürünlerinin üretilmesi, işletilmesi ve pazarlanması faaliyetlerini gerçekleştirme görevi Eti Maden’e verildi.

Amacım bor elementinin tarihçesini anlatmak değil tabi. Son günlerde meydana gelen gelişmeleri aslında ilk duyduğumda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak çok sevindim. Öyle ya madenlerimiz işletilecekti. Ancak, heyecanımız, CHP Balıkesir Milletvekili Ensar Aytekin’in verdiği soru önergesi ile yerini endişeye bıraktı. Konu tam olarak şu;

Milli Savunma için hayati önem arz eden Bor Karbürü için Bandırma’da fabrikanın temelleri törenle atıldı. Savunma sanayinin hammaddelerinden belki de en önemlisi olan Bor’un türevi bu fabrikada üretilecek. Kanuna göre, işletmenin tamamı için tek yetkili devlet kurumu olan Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü olması bekleniyor. Ancak bakılıyor ki, bu fabrika ve işletme için TRBOR Teknolojileri A.Ş. adında bir iştirak oluşturulmuş ve sadece yüzde 33’ü Eti Maden’e ait. Firmanın diğer ortakları SSTEK yüzde 5, Türk Havacılık Uzay Sanayi yüzde 25 ve Bor Savunma Teknolojileri A.Ş. yüzde 37 hisse sahibi olarak gözüküyor. İştirakin sitesinde ise "Paydaş" olarak Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı, Savunma Sanayi Başkanlığı, Boren ve BMC gözüküyor. TRBOR Teknolojileri A.Ş. adlı firmanın Yönetim Kurulu Başkanlığına 21 Aralık 2019 tarihine kadar Serkan Keleşer seçilmiş. Ancak yetki sadece kendisinde değil. Diğer yönetim kurulu üyeleri Osman Dur (BMC Genel Müdürü) ve Talip Öztürk ile müştereken temsile yetkili kılınmış. Aslında TRBOR Teknolojileri A.Ş. yeni kurulmamış sadece isim değiştirmiş. 20 Mart 2018 tarihli 9540 sayılı Ticaret Sicil gazetesindeki bilgilere göre, TR USAT Hava Savunma Sistemleri Sanayi ve Tic.A.Ş adındaki firma isim değiştirmiş ve TRBOR Teknolojileri A.Ş. adını almış. TRBOR Teknolojileri A.Ş., Ankara’da kurulmasına rağmen İstanbul’a taşınmış. Ne tesadüf ki bu adreste BMC Power Motor ve Kontrol Teknolojileri A.Ş. de var.

Hatırlayın; Tank palet fabrikası da yine aynı ortaklara verilmişti. TRBOR Teknolojileri adlı firmanın yönetiminde de BMC Genel Müdürü var. TRBOR Teknolojileri aynı zamanda BMC Power Motor’un adresine taşınmış.

Yani… Sen ben bizim oğlaaan!

Bakın TRBOR teknolojilerinin en büyük ortağı yüzde 37 hisseye sahip Bor Savunma Teknolojileri adlı bu firma kamu kurumu değil. Firma, 2018 Nisan’da 50 bin TL sermaye ile Talip Öztürk tarafından kurulmuş.

Dipnot; Talip Öztürk, Metro Turizm’in sahibi Galip Öztürk’ün kardeşi.

BMC’nin başındaki Ethem Sancak ise 1. Türk Savunma Sanayii Zirvesinde şunları söylüyordu:

"Liderimiz bana, ‘ne yaparız’ dedi. Sizin büyük ferasetinizle Arapların onurlu bir bölümünü kendine getirttiniz. Katar’la neredeyse tek millet iki devlet haline geldik. Allah da gani gani para vermiş Katar’a. Emir de sizi kırmaz. Katar devletini ve silahlı kuvvetlerini bana ortak ederseniz bu işin altından kalkarız. Sağ olsun sayın Emir’i aradı o da kırmadı. BMC’nin yüzde 50 eksi birini Katar ordusuna sattım. Tek başıma yapmak istemiyordum. Benim gibi bir deli bir Laz ortak dönerdi Sayın Cumhurbaşkanım. Onu da yanıma aldım. Talip Öztürk, eşit bölüştük."

CHP Balıkesir Milletvekili Ensar Aytekin de haklı olarak soru önergesinde, "Şimdi bu konuşmada adı geçen BMC, Katar, Talip Öztürk, Savunma Sanayi ve ülkemiz için hayati önem arz eden bir yatırımda niye varlar? Hangi sıfatla ve hangi görevle dâhil edildiler" diye soruyor. Aytekin şöyle diyor:

"Tank Palet yetmedi, BorKarbür’ü de Katarlılara veriyorlar."

Ben de soruyorum o zaman; Savunma sanayimiz için hayati önem arz eden bu yatırıma devlet kurumlarımız var iken neden özel şirketler bu yatırma dahil ediliyor? Bugün kazanacağımız 3 kuruş için yine gelecekte kazanacağımız 50 kuruştan vazgeçiyoruz.

HASTANELER DOSYASI /// MURAT AĞIREL : BİTMEYEN HASTANE YAPMIŞLAR : GÜMÜŞHANE DEVLET HASTANESİ


MURAT AĞIREL : BİTMEYEN HASTANE YAPMIŞLAR: GÜMÜŞHANE DEVLET HASTANESİ

E-POSTA : murat.agirel

Türkiye’de az sayıdaki yatırımlar plansız programsız bir şekilde yapılıyor.

Yapılan yatırımların çoğu da ne yazık ki betona gömülüyor.

Bu programsız yapılan yatırımlarda kamunun uğradığı veya uğratıldığı zararlar var mı yok mu araştırıp yazıyorum.

Liyakatsiz şekilde sadece "benden-bizden" mantığı ile devlet kadrolarına yerleştirilen kişilerin yine aynı zihniyet ile iş yaptırdığı kişiler firmalar sayesinde kamunun kaynakları düpedüz yağmalanıyor.

Çocuğuna pantolon alamayan bir babanın intihar ettiği soğuktan ve açlıktan donarak ölen bebeklerin olduğu canım ülkemde özel sektörde şirket kapısından giremeyecek düzeyde olan kişilerin plansız programsız devlet adına iş yaptırdığı bir dönem yaşıyoruz.

Bu kadar kızgın iç karartıcı bir girizgâh yapmak istemezdim.

Ama bu anlattıklarıma uyan canlı bir örnekle karşılaştım.

Olay Gümüşhane Devlet Hastanesi projesi kapsamında yaşanıyor.

Anlatayım…Gümüşhane Devlet Hastanesi yapılması kararı alınıyor ve önce proje hazırlanması isteniyor.

Gümüşhane Bağlarbaşı mevkisi belirleniyor.

Hastane projesi çizim işi için Sağlık Bakanlığı (2011/44503 ihale kayıt numarası ile) ihaleye çıkıyor.

İhale pazarlık usulüyle yapılıyor.

Proje çizim işini AC PROJE Mimarlık firması 43 bin TL bedel ile alıyor ve 31 Mart 2011 tarihinde sözleşme düzenleniyor.

İş bitim tarihi olarak 11 Temmuz 2011 belirleniyor.

Proje çizildikten sonra yapım işine geçiliyor.

Hesap kitap yapılıyor ve yaklaşık maliyet olarak da 42 milyon TL belirleniyor.

2012 yılında ihale düzenleniyor.

(İhale kayıt numarası 2012/38685).

Açık ihale usulüyle 9 firma ihaleye katılıyor ama 4 firmanın teklifi geçerli sayılıyor.

38 milyon 872 bin TL teklif veren Aras İnşaat yarışı kazanıyor.

Aynı firma devletten çok sayıda ihale almış.

TFF Riva Projesi Zonguldak Devlet Hastanesi Etimesgut Hastanesi Bilecik Devlet Hastanesi Sincan Devlet Hastanesi gibi birçok projede firmanın ismi var.

Hastane 8 katlı 200 yataklı 10 ameliyathane 30 yoğun bakım ünitesi olacak şekilde projelendiriliyor.

Fakat proje 38 milyon TL yerine 51 milyon TL’ye mal oluyor.

İhale şartnamesindeki süreye göre de yapım işi 11 Ekim 2014 tarihinde bitmesi gerekirken inşaat 2015 yılında bitiyor.

İnşaata taşınma işlemi başlaması gerekirken bir sorun fark ediliyor.

İnşa edilen hastane binasında ve zemininde çatlaklar oluştuğu gözleniyor.

Çünkü hastane yapılan arazi heyelan bölgesinde!

İnşaatı yapan firma ve yetkililer heyelan bölgesinde olan hastanenin kaymaması için çözüm üretmeye çalışıyorlar.

Hastanenin kaymaması için fore kazık uygulaması yapmayı düşünüyorlar.

Olaya Gümüşhane Valiliği el atıyor tabi.

Gümüşhane Üniversitesi’nden jeoloji inşaat ve harita mühendisliği bölümlerinde görevli akademisyenlerle görüşüyor ortak çalışma başlatıyor.

Çalışma sonucunda hastane yapılan arazinin heyelan bölgesinde olduğu ve hastanenin hizmete girebilmesi için zemin güçlendirme ve heyelan önleme çalışmasının yapılması gerektiği sonucuna varılıyor.

Hesaplamalar yapılıyor "ekstra" tam 40 milyon TL gerekiyor bu çalışma için.

Sağlık Yatırımları Genel Müdürlüğü Sağlık Bakanlığı Bakan Yardımcıları heyelan önleme yapım işi için 18 Ekim 2018 tarihinde ihale düzenliyor tekrar.

(İhale kayıt numarası 2018/411508) Yaklaşık maliyet 50 milyon 952 bin TL belirleniyor.

Açık usul ihaleye 11 firma katılıyor.

İhaleyi 39 milyon TL teklif veren Raymak Yapı İnşaat ve M. Y. S. Yol Yapım Madencilik adlı ortak girişim kazanıyor.

İhale şartnamesinde süre olarak 14 ay yazıyor.

18 Ekim 2018 tarihinde sözleşme imzalanıyor.

Yani sözleşmeye göre işin 03 Aralık 2019 tarihinde bitmesi gerekiyor.

Hadi diyelim onay süreci itiraz süreci uzun sürdü ve projeye 3 ay daha geç başladı.

O zaman heyelan önleme işinin bitmesi için daha 4 ay var.

Gümüşhane’de yaşayan kişilerle konuşmam sonucunda çalışmaların 2020 yılının son aylarına kadar bitmeyeceğini söylediler.

Zaten projeyi yapan firma MYS Yol Yapım adlı firmanın internet adresinde de projenin 2020 Haziran ayında biteceği yazıyor.

Garip ama burası Türkiye…Yani anlayacağınız bu inşaat daha çok su kaldırır.

Olan vatandaşa oluyor.

Kamunun kaynakları işte bu şekilde heba edilmiş oluyor.

Projeyi yapan firma AC Proje.

Sahipleri Mimar Umut Arda Öngören ile İç Mimar Gani Cihangir Gültaşlı.

Bu firma arazinin zemin etüdünü neden yapmıyor?

Gerçi projeyi çizen firmanın sahibi galiba işinden çok bitcoin ile kitap satma peşinde.

Kamunun uğradığı zararı kim ödeyecek?

Sen ben bizim oğlan.

Çocuğuna okul pantolonu alamadığı için intihar eden vatandaşların olduğu açlıktan 40 günlük bebeğin öldüğü canım ülkemde bu da mı geçiştirilecek?

Bu olay da mı görmezlikten gelinecek?

Bu kadar kolay mı bir avuç insanın paramızı cebine atması?

Bu yapılan masrafların tamamı kusuru olan kişilerden tanzim edilmelidir.

Hukuk önünde de hesap vermelidirler.

Vermeliler ki kamunun 1 kuruşunun kutsal olduğunu anlasınlar vermeliler ki bundan sonra kimse cesaret edemesin…Olur mu?

Vicdanınız yanıt versin.

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/bitmeyen-hastane-yapmislar-gumushane-devlet-hastanesi-53760yy.htm

USULSÜZLÜK DOSYASI /// Murat AĞIREL : Devlet adamları…


Murat AĞIREL : Devlet adamları…

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/devlet-adamlari-53330yy.htm

E-POSTA : murat.agirel

23 Eylül 2019

Yazılarımı takip eden değerli okuyucular bilirler ki kulaktan dolma bilgiler ile veyahut "mış-muş" tarzında yazılar yazmam. Bilginin ve belgenin gücünü alıp yazılarımı kaleme dökerim. Bazı durumlarda ise öğrendiklerim kulis dedikodularının da ilerisine geçip aktarılması gereken bilgi hüviyetine bürünüyor.

Neredeyse 20 dakikada bir, gündemin belirlendiği inanılmaz bir dönemden geçiyoruz. Her gün inanılmaz olaylar ve bu olayların perde arkaları basın camiasında dolaşıyor.

Herkes gibi bana da tuhaf gelen büyükelçi atamaları hakkında bir süredir araştırma yapmaktaydım. Öyle ya, büyükelçi atamaları genelde Dışişleri Bakanlığı mensubu kişilerden gerçekleştiriliyordu. Ancak son dönemdeki atamalar tüm kamuoyunda eleştiri konusu oldu.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu durumu "Eleştirilerin aksine dışarıdan atanan kişilerin son derece başarılı olduğunu, dışarıdan atama yaparken atama yapacağımız ülkeye en uygun ismi seçiyoruz. Öyle kafamıza göre isim seçmiyoruz. Ben ekipçilik yapmıyorum" diyordu.

Sayın Bakan ekipçilik yapmıyorum diyor ancak 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında tutuklanan Mehmet Dişli’nin ağabeyi Şaban Dişli Lahey (Hollanda) Büyükelçiliği’ne, Merve Kavakçı Kuala Lumpur Büyükelçiliği’ne, 22 ve 23. dönem AKP Milletvekili olan Murat Mercan Tokyo Büyükelçiliği’ne, 2007-2011 yılları arası AKP Şanlıurfa Milletvekili ve 2016-2017 arasında da Cumhurbaşkanlığı Danışmanlığı yapan Abdülkadir Emin Önen Pekin Büyükelçiliği’ne ve en son Egemen Bağış Prag büyükelçiliğine atandı…

Egemen Bağış’ın büyükelçi olarak atanması başlı başına bir çok soru sormamıza neden oluyor. Siyasete girmeden önce Bağış, New York’ta bulunan Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’nun başkanlığını yaparken, bir devlet birimi olan Yurt Dışındaki Türkler Danışma Kurulu’nda da üye olarak hizmet verdi.

Halil Bezmen davasını bilinirsiniz…

Türk kamuoyunda "Rahşan Affı" olarak bilinen ve 22 Aralık 2000 tarihinde TBMM tarafından çıkartılan yasa ile cezaevinden salıverilmesi, İSKİ dolandırıcılığının ardından tarihi eser kaçakçılığı ve vergi kaçırmak suçlarından yargılandığı esnada yurt dışına kaçmasıyla tanınan bir isim.

Egemen Bağış siyasete atılmaya karar verdiği o dönemde de Uğur Dündar’a gidiyor. Dündar da Bezmenlerin izini sürerken kendisine yapılan saldırıya karşı meşru savunma hakkını kullanan ve bu nedenle ABD’de yargılanıyordu. Egemen Bağış da o dönemde ustam Uğur Dündar’a Türk-Amerikan Dernekleri Federasyonu adına kamuoyu desteği vermişti ve davalar bittikten sonra özgeçmişini Uğur abiye vererek "Bir siyasi partiye verebilir misin" diye rica etmişti.

İşte böyle birinden bahsediyorum…

AKP, DYP, ANAVATAN, MHP, CHP fark etmezdi o zaman.

Herhangi bir parti kabuldü.

Hakkında yolsuzluk iddiaları bulunan, Kuran-ı Kerim’in ayetleri ile alay eden toplumda karşılığı olmayan aksine öfke ve eleştirilerin odağında bulunan birinden bahsediyorum…

Neden atanıyor peki?

Atamasında acaba eşi Sayın Beyhan Hanımın "Söyleyecek çok söz var ama bir kerede söylersem yer yerinden oynar. Kullanandan, kullandırtandan çok yoruldum" sözleri mi etkili oldu?

Öğrendiğim ve çeşitli kaynaklardan da doğrulattığım bir olayı sizlere aktarmak istiyorum. Çünkü Büyükelçi atamalarında ki özverili çalışmaları(!), devlet adamı kimliği taşıyan kişilerin bir bir nasıl harcandığını bilmemiz gerekiyor.

Adı Mustafa Pulat.

Dış İşleri Bakanlığı’nda çeşitli görevlerde bulunmuş, 2008-2012 yılları arasında Berlin Başkonsolusu ve 2013-2015 tarihleri arasında Abuja Büyükelçisi oldu. 2017 yılı itibariyle Dışişleri Bakanlığı İnsan Kaynakları Daire Başkanı. Mustafa Pulat 2018 yılında Agreman mektubu Prag’a gönderilmiş ve kabul edilmiştir. Valizleri hazır gitmeyi bekliyordu.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bir gün arıyor ve birinin görevden alınıp başka yere görevlendirmesini söylüyor. Bu isteği yapılıyor. Ancak görevden alınan kişinin yerine atanan kişiyi beğenmiyor ve tekrar Mustafa Pulat’a telefon açarak bağırmaya, küfür etmeye başlıyor. Mustafa Pulat kendisi ile bu şekilde konuşulamayacağını belirtmesine rağmen Bakan aynı tavrını devam ettiriyor. Telefon karşılıklı kapanıyor.

Ne oldu dersiniz?

Mustafa Pulat açığa alınıyor.

Yani demem o ki Sayın Bakan "Ben Ekipçilik yapmıyorum" diye dursun. Bu devletin yıllarca büyük emek vererek yetiştirdiği devlet adamları mevcut.

Ne yazık ki siyasi ve kişisel menfaatler neticesinde bin bir emek ile yetiştirilen bu kişiler bu şekilde tasfiye ediliyor.

YOLSUZLUK DOSYASI /// Murat AĞIREL : Ne yazıyorsa doğru !!!!


Murat AĞIREL : Ne yazıyorsa doğru !!!!

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/ne-yaziyorsa-dogru-53308yy.htm

E-POSTA : murat.agirel

21 Eylül 2019

Daha önce Arnavutköy Belediyesi’nde olan ve Sayıştay raporlarına yansıyan usulsüzlükleri sizlere anlatmış ve "ŞAKİ" adlı kitabımda da uzun uzun bahsetmiştim.

Sayıştay’ın bulgularından sadece biri olan organizasyon firmasını sizlere tekrar hatırlatmak ve yaşanan gelişmeleri aktarmak istiyorum.

Bunun sebebi şu; yazdığım hiçbir konunun peşini bırakmıyorum.

Tüm yaşanan yeni gelişmeleri takip edip, araştırıp sizlere aktarmaya çalışıyorum. Bugün sizlere aktaracağım hususta tam da budur.

Arnavutköy Belediye Başkanlığı, 2017 yılı Sayıştay raporunda organizasyon işlerinde yaşanan akıl almaz olayları bizlere aktarmıştı.

Neydi bunlar…

Birincisi ihale dokümanında belirtilen hususlara riayet edilmemesine rağmen hakediş ödemelerinin tam olarak yapılması.

Mesela Arnavutköy Belediyesi, Anneler Günü etkinliği düzenliyor.

Anneler Günü etkinlikleri kapsamında teknik şartnamede isimleri yazılı Türkiye çapında herkes tarafından tanınan ünlü sanatçılardan veya bu sanatçıların dengi olarak kabul edilecek sanatçılardan birinin belediye tarafından belirlenecek bir spor salonunda konser vermesi isteniyor.

Bu etkinliğin yapılıp yapılmadığına dair Sayıştay da etkinlik ile ilgili foto ve video kayıtlarını istiyor. Belediye iki ünlü sanatçı tarafından TOKİ ilkokulunun spor salonunda konser verildiğini belirtmiş. Fotoğraf video ise sunulmamış.

Sayıştay şüphelenmiş tabii araştırmış.

Arnavutköy İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne sormuş. Gelen yanıt böyle bir organizasyon yapılmadı. Yani yapılmamış organizasyon yapılmış gibi gösterilmiş ve parası ödenmiş.

Bir diğeri…

Toplu sünnet töreni yapılmış.

Alınan işe göre 501 çocuk sünnet edilecek ve konser olacak.

Ferhat Göçer, Murat Dalkılıç, Alişan, Kutsi, Yusuf Güney gibi sanatçılar konser verecek denilmiş. Sayıştay yine video ve fotoğraf istiyor. Sünnet edilen çocukların resmi geliyor. Konser resimleri geliyor. İnceleniyor. Sünnet edilen çocuk sayısı 476 olduğu, konser diye sunulan resimlerin ise 2013 yılında yapılan Uluslararası Kültür Sanat Festivali’ne ait olduğu ortaya çıkmış.

Öğretmenler Günü etkinlikleri kapsamında en az 4 yıldızlı bir otelde veya dengi bir yerde 1500 kişilik yemek, Türkiye çapında tanınmış 2 ünlü sanatçı isteniyor. Etkinlik yapılıyor. Sayıştay yine fotoğraf ve video istiyor. Verilen yanıtta etkinlik 4 yıldızlı otel yerine belediyenin hizmet binasındaki Kültür Merkezi’nde yapılıyor ünlü sanatçı diye de ilçe de görevli iki öğretmen konser vermiş.

Toplu Nikâh Etkinlikleri… 30 çiftin nikâhlarının kıyılması öngörülmüş. 1950-1970 model klasik otomobil, yine Türkiye çapında tanınmış ünlü sanatçı istenmiş. Etkinlik yapılmış ve Sayıştay videoları ve fotoğrafları istemiş. Belediye 50 çiftin nikâhının kıyıldığını ve iki ünlü sanatçının konser verdiğini belirtmiş.

Sayıştay’ın yaptığı araştırmada 1950-1970 model klasik arabaların törende Renault Seymbol ve Hyundai Accent olduğu camlarında da Arnavutköy Belediyesi görevli araç kartı olduğu tespit edilmiş. Konser ile ilgili de fotoğraf ve video bulunamamış.

Camiler ve Din Görevlileri haftası etkinlikleri…5000 kişilik köpüklü tabakta etli pilav, tatlı içecek, canlı yayın araçları, sinevizyon gösterimi istenilmiş. Etkinlik yapılmış. Sayıştay yine video ve fotoğrafları istemiş. Gelen videoları ve fotoğrafları incelemiş. Köpüklü tabakta etli pilav olması gerekirken açık büfe kahvaltı yapıldığı ve sayınında 8 kişilik 60 masada oturan 160 kişiden oluştuğu tespit edilmiş.

Bursa ve Çanakkale gezileri, bahse konu etkinlikler kapsamında Çanakkale gezileri için 5000, Bursa gezileri için 10.000 kişi olacak şekilde geziye katılanlara iki öğün verileceği ihale şartnamesinde belirtilmiş. Yapılan denetimlerde Bursa gezilerine 648 kişi, Çanakkale gezilerine ise 117 kişinin götürüldüğü ancak ödemelerin tam sayılar üzerinden yapıldığı tespit edilmiş.

Bunun gibi daha çok örnek var.

Yapılmamış ama yapılmış gibi gösterilen birçok örnek mevcut. Bazı yapılan sonra geri alınmış ancak geri alınırken dahi akıl almaz bir şekilde değerlendirmeler yapılmış.

Bunları neden tekrar hatırlattım biliyor musunuz?

Bu işleri yapan firma Emin Atalay’ın sahibi olduğu Atalay Organizasyon. Cevap hakkı için aradım. "Sayıştay raporunda ne yazıyor ise doğru" dedi kendisi.

Peki, ne oldu?

CHP ve İYİ Parti İstanbul İl Başkanlıkları suç duyurusunda bulundu. Bir sonuç çıkmadı.

Emin Atalay ise yine Arnavutköy Belediyesinin (2018/108354 ihale kayıt no) ile 3.3 milyon TL değerinde 2018 yılı Organizasyon Hizmet Alım İşini, (2018/688873 ihale kayıt no ile) 6.8 milyon TL değerinde 2019 yılı organizasyon işlerini almaya devam etti.

O dönemdeki Belediye Başkanı da tekrar Belediye Başkanı seçildi!

Şayet bu ortaya çıkanlar bir muhalefet partisinin belediye başkanlığında yaşanmış olsaydı hemen kayyum atanır kişiler jet hızı ile ceza alırdı.

Türkiye’nin geldiği nokta tam olarak budur.