LAİKLİK DOSYASI : İMAM HATİP MÜDÜRÜNDEN ‘DÜNYADA NE KADAR P.ZEVENK VARSA LAİKTİR’ PAYLAŞIMI


İMAM HATİP MÜDÜRÜNDEN ‘DÜNYADA NE KADAR P.ZEVENK VARSA LAİKTİR’ PAYLAŞIMI

05.01.2017

Nevşehir Yunus Emre İmam Hatip Ortaokulu Müdürü İskender Çınar sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda "İlk laik şeytandır. Dünyada ne kadar hırsız p… varsa laiktir" ifadelerini kullandı.

Nevşehir Eğitim-Bir Sen Şube Başkan Yardımcısı ve Yunus Emre İmam Hatip Ortaokulu Müdürü İskender Çınar Facebook hesabından “İlk laik şeytandır. Dünyada ne kadar hırsız p… varsa laiktir” ifadelerinin yer aldığı paylaşımlar ortaya çıktı.

“İLK LAİK ŞEYTANDIR”

Cumhuriyet’ten Ozan Çepni’nin haberine göre; müdürün ayrıca 2024’te hilafetin geri geleceğini belirterek “Nasıl dinsizleştirildik” başlığı altında Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki devrimleri hedef aldığı belirtildi.

"KAFİRLİKTİR LAİKLİK"

Çınar Reina katliamının yaşandığı yılbaşı gecesinde “İlk laik Şeytan’dır. Allah var kabul ederim ama koyduğu kanunları kabul etmem demektir laiklik. Kafirliktir laiklik. Dünyada ne kadar hırsız p. . .venk varsa laiktir” ifadelerinin yer aldığı görselleri paylaştı.

“2024’TE HİLAFET GERİ GELECEK”

Hesabından hilafet çağrıları da yapması dikkat çeken Çınar “Nasıl dinsizleştirildik” başlığı altında medreselerin kapatılması hilafetin kaldırılması Arapçanın yasaklanması ezanın Türkçeleştirilmesi ve laiklik ilkesinin anayasaya girdiği yılları paylaştı; “2024 de hilafet geri gelecek. Diğerlerini söylemeye gerek bile yok” yorumunda bulundu.

İŞTE ÇINAR’IN SOSYAL MEDYA HESABINDAN YAPTIĞI O PAYLAŞIM

‘Batman’da imam hatip öğrencileri tecavüze uğradı’ iddiası

Öte yandan MEB’in tüm eğitim kademelerinde müfredatın yenilenmesi çalışmalarında sona gelindiğini duyurmasının ardından hükümete yakınlığı ile bilinen Eğitimciler Birliği Sendikası (Eğitim-Bir- Sen) kendi müfredat önerilerini açıkladı.

DİN DERSİNİN 1. SINIFTAN İTİBAREN VERİLMESİ ÖNERİLERİ YER ALIYOR

50 akademisyen ve 400 öğretmen tarafından hazırlandığı belirtilen raporda ortaokul ve lise müfredatlarından İnkılap tarihi ve Atatürkçülük dersinin çıkarılması din dersinin İslami ağırlıklı olmak üzere birinci sınıftan itibaren verilmesi önerileri yer aldı.

KEMALİZM ELEŞTİRİSİ

Raporun sunumunda ‘Kemalizm’ adı altında “Cumhuriyet elitleri dini bağların güçlü olduğu ümmetçi bir toplumdan seküler bir Türk ulusu inşa etmeyi kendilerine hedef olarak tanımlamaktadır. Bunu gerçekleştirmek için din ifadesi anayasadan çıkarılmış din dersleri Arapça ve Farsça dersleri müfredattan çıkarılmış ve geçmişle bağı koparmak için alfabe değiştirilmiştir. Pozitivist bir bilim anlayışı çerçevesinde modern eğitim sistemi tasarlanmıştır. Aklı ve bilimi kutsayan ve dini aşağılayan pozitivist anlayışı ile insan yetiştirmek hedeflenmiştir” denilerek Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayan eğitim reformları eleştirildi.

‘AMACI AŞAN GENİŞLİKTE ELE ALINMIŞ’

Din kültürü ve ahlak bilgisi dersi öğretim programının genel amaçlarını inceleyen Eğitim-Bir-Sen “din ve laiklik” alanındaki konuların “amacı aşan genişlikte ele alındığı” sonucuna ulaştı.

RAPORDA EN ÇOK DEVRİMLERE DEĞİNİLDİ

Raporda en çok İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersleri ve Cumhuriyet’in kuruluşunda yer alan devrimler hedefte yer aldı. O dönemde gerçekleştirilen şapka ve kıyafet inkılabının “düşünce ve kanaat hürriyeti” tekke ve zaviyelerin kapatılmasının “din ve vicdan hürriyeti” Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun “eğitim hakkı” ihlali yarattığı savunularak ders kitaplarının yeniden düzenlenmesi talep edildi. Müfredatta yer alan amaçlardan “Günümüzün ve geleceğin sorunlarına Atatürkçü bir yaklaşımla çözümler getirebilecek tutum davranış ve beceriler kazanır” ifadeleri eleştirilerek öğrencilerden üst düzey çaba beklendiğini belirten rapor alternatif bakış açılarına müfredatta yer verilmediğini savundu.

GEÇERLİLİĞİ YOK

İnkılap tarihi ve Atatürkçülük dersi programlarında yer alan Atatürk ilkelerinden bazılarının günümüzde geçerliliği kalmadı” iddiasıyla “Bu yüzden derse ait kazanımlar günlük hayatta işe yaramayacağı düşüncesiyle öğrenciler tarafından yeterince dikkate alınmamaktadır” denildi.

İŞTE O ÖNERİLER:

-15 Temmuz eğitim programlarında yer almalıdır.

-Talim Terbiye Kurulu yeniden yapılandırılmalı.

-İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi ortaokul ve lise müfredatından çıkarılmalı.

-Din ve ahlak eğitimi birinci sınıftan itibaren verilmeli.

-Öğrencilerin Kuran’ı Türkçe seslerle seslendiremedikleri için Kuran okuma öğretim programı yapılandırılmalı.

-Öğretim programları ve merkezi sınavlar arasında ahenk sağlanmalı.

-Haftalık ders saatleri azaltılmamalı.

LİNK : https://www.mynet.com/imam-hatip-mudurunden-dunyada-ne-kadar-pzevenk-varsa-laiktir-paylasimi-110102815415?fbclid=

AZERBEYCAN DOSYASI /// Murat İDE : İstanbul Emniyet Müdürü’ne açık mektup..


Murat İDE : İstanbul Emniyet Müdürü’ne açık mektup..

KAYNAK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/istanbul-emniyet-mudurune-acik-mektup-53174yy.htm

E-POSTA : muratide

08 Eylül 2019

Adı Nijat (Nejat) Abdullazade..

24 yaşında, Azerbaycan Türk’ü bir kardeşimiz..

Kıt kanaat ayakta duran bir ailenin evladı..

Bir süre önce, birçok Azerbaycanlı kardeşimiz gibi, Türkiye’ye gelmiş..

Gelir gelmez de, devletin kapısına gidip, oturma iznini almış..

**

Nereden geldiğini kim olduğunu, kime hizmet ettiğini bilmediğimiz milyonlarca kaçak Türkiye’nin dört bir yanında fink atarken, ‘Turan’ coğrafyasının bu evladının başına ne geldi biliyor musunuz; günlerdir Göç İdare’sinde gözaltında..

Neden?

Beşiktaş’ta, yarı zamanlı işlerle ekmeğini kazandığı için..

Heyecanlı bir komiserimizin, biraz da kafaya taktığı bir mekana fatura kesmesiyle "Çalışma iznin yok" denilerek alınıp götürüldü..

**

16 milyonluk bir kentin güvenliğiyle mücadele ederken böylesi küçük hikayelerden haberiniz olması elbette zor..

Ancak bu hikaye, hikayelerden bir hikaye değil..

‘Turan coğrafyasının’, güler yüzlü, tertemiz, güvenilir, namuslu bir evladı, günlerdir çile çekiyor..

Elbette sadece ‘Kıvırcık’ değil..

Elbette işin yasal boyutu da çok önemli..

Ancak sayın Müdürüm, 16 milyonluk şehirde, el alemin 2 milyon insanı rahatça turlarken, kendi evladımız mı yük oluyor?

**

Bu satırları karalarken, Azerbaycan’ın büyük ve Milli şairi Bahtiyar Vahapzade’nin dizeleri geldi aklıma..

1961 Şubat’ında, bir rüya olarak gördüğü Türkiye’ye, İstanbul’a geldiğinde karşılaştığı muamelenin, onun yüreğini nasıl burktuğunu biliyorum..

Müdürüm, yürek burkmaya devam ediyoruz, biliyor musunuz?

Bakın ne diyor İstanbul şiirinde;

"İstanbul’un geçmişi vakarlı, şanlı,

Bugünü kendine yâd, geleceği dumanlı"

**

İşte biz, Nejat’ın şahsında, o dumanlı geleceği yaşıyoruz Müdürüm.. Bu kardeşinizin duygusu budur..

Yine diyor ki Vahapzade Türkçe ile ilgili şiirinde;

"Bu dil bizim ruhumuz, aşkımız, canımızdır,

Bu dil birbirimizle ahd-ı peymanımızdır."

Dilimiz birbirimize yeminimizdir" diyor Bahtiyar Vahapzade..

Dilini anlamadığımız milyonlarca kaçak göçmen elini kolunu sallayarak dolaşırken, birbirimize yeminimiz olan öz dilimizi konuşan bir kardeşimiz mi fazla geldi yedi tepeli İstanbul’a?

**

Bilinen öyküdür.. Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Atatürk Neriman Nerimanov’a mektup yazarak borç ister..

Nerimanov’un cevabı kısa ve nettir, "Gardaş gardaşa borç vermez, el tutar"

Müdürüm, Nerimanov’un 99 yıl önce verdiği ‘el’, bu küçük öyküde de sizin ‘eliniz’

**

Nejat’ın öyküsü, milyonlarda birin öyküsüdür..

Bir Türk evladının, bir Türk yurdundaki öyküsüdür..

Bu yanıyla kıymetlidir..

Bakın, genellikle bir erkek ile kadın arasındaki aşka yazıldığını sandığımız şarkıda ne diyor Azerbaycanlılar;

– Hem sever hem sevilirken, bu ayrılık neden oldu?

Aşk şarkısı değildir o.. Türkiye ile Azerbaycan’ın ayrıldığı günlerde, Türkiye ve Türk demek yasakken bulunmuş bir formüldür.. Seven Azerbaycan, sevilen Türkiye’dir.. Ayrılan Azerbaycan ve Türkiye’dir..

Bu sevdanın meyvesidir benim ‘Kıvırcık’ kardeşim..

Bu ayrılığın hüznünün, 90 yıl sonraki resimlerindendir..

Vuslat sizin elinizdedir Müdürüm..

**

Diyor ki içimdeki ses;

Bu satırlar bana ait değil aslında..

Bu satırlarda;

Türkiye’de yaşamak zorunda kaldığı günler için ‘Sürgün’ diyenlere, "Sürgünde değil, bir başka Türk ilindeyim" diyebilen Mehmet Emin Resulzade’nin parmağı var..

Bu satırlarda; son nefesini Ankara’da vermiş Türkiye sevdalısı Elçibey’in parmağı var..

Bu satırlarda, "Tek millet, iki devlet" diyen Haydar Aliyev’in parmağı var..

Ve şimdi;

Resulzade’nin dediği gibi, "Dilim yeminimizse" eğer;

Ekmeğinin peşinde, bir Türk yurdundan, bir başka Türk yurduna gelmiş Nejat’ın öyküsü de, sizin parmağınızın ucunda Müdürüm..

Bu garip Türk vatandaşı susar, sıra Türk Devleti’nin, sizin sözünüzde..

RÖPORTAJ /// Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur : TARİHİN HİÇBİR DÖNEMİNDE PONTUS RUM DEVLETİ OLMADI !


Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur : TARİHİN HİÇBİR DÖNEMİNDE PONTUS RUM DEVLETİ OLMADI !

Röportaj: Abdullah ŞANLI

Son zamanlarda sık sık gündeme gelmeye başlayan Karadeniz’e yönelik ‘Pontus’ iddialarını konuyla ilgili birçok çalışmaya imza atan Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur ile konuştuk.

Pontus nedir? Rum ile Yunan arasında nasıl bir ilişki var? Karadeniz’e yönelik Pontus iddialarının çıkış noktası nedir ve bu iddiaların arkasında kimler var?

İşte Pontus gerçeği…

“Pontus” ne anlama gelmektedir, neresidir?

“Pontus”, Karadeniz kıyılarında ikamet eden yerli halkların dillerinden Hellenceye geçmiş bir terim olup “deniz yolu” ya da “deniz üzerindeki yol” demektir. Ve tabi daha sonraları yalnızca “deniz” anlamına dönüşmüştür. Başlangıçta deniz için kullanılan Pontus terimi, Hellen ve Latin yazarlar tarafından zamanla Karadeniz etrafında bulunan bütün olay ve nesneleri Pontus’a ait olduğunu belirtmek için de kullanılmaya başlanmıştır.

Bu durumda Pontus etnik bir anlam ifade etmiyor.

Kesinlikle. Sadece büyük bir deniz anlamında kullanılmış. Daha sonra denizi de aşıyor ve M.S II. Yüzyıldan günümüze kadar genişleyerek Karadeniz’le alakalı her şeyi tanımlamak için kullanılmaya başlanıyor.

Pontus adıyla bir ırk ya da halk yok. Milattan önce III. Yüzyılın sonlarından itibaren ortaya çıkan Pontos Krallığı (MÖ 301-MÖ 63) dahi Pers soyundan gelmekte olup kendilerine devlet olarak ne isim verdiklerini bilmiyoruz. Pontus devleti tanımlaması dahi çok geçtir ve kuruluşundan yaklaşık üç asır sonra Latin kaynaklarında geçmeye başlıyor. Latin kaynaklarında geçen bu devlet Mithradates Krallığı. Perslere bağlı bir aile tarafından kurulan krallık. Mithradates krallığının kendine ne dediğini bilmiyoruz. Roma İmparatorluğu tarafından Pontus deniyor. Ama Roma ile ilgisi yok.

Roma ile çatışma içerisinde zaten.

Evet, Roma’nın en büyük düşmanı diye bilinir tarihte. Bunlar Yunan soylu da değil. Irk olarak Pers ailesine mensup.

Peki, ‘Rum’ nedir ve Pontus ile Rum nasıl bir araya geldi?

Rum kelimesi de bir ırkı ifade etmez. Roma vatandaşı anlamında kullanılır. Anadolu, Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti altında bir coğrafya olmasından dolayı, burada yaşayan insanlara Romalı anlamında Rum denilmiş. Osmanlı metinlerinde ‘Diyar-ı Rum’ yani Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetindeki topraklar. Aidiyet olarak da bu coğrafyada yaşayan insanlar.

Rum nasıl Yunan’a dönüşüyor o halde, daha doğrusu dönüştürülüyor?

Bu coğrafyanın Roma hakimiyetinde olması kendisine tabi insanların tamamının da Grek olduğu anlamına gelmiyor. Roma İmparatorluğu içerisinde birçok halk barındırıyor. Zaman zaman bölgeye Türk boylarının da geldiğini söyleyelim. En azından M. Ö. VIII. Yüzyıldan itibaren Karadeniz kıyılarının hemen tamamına hâkim olduklarını biliyoruz. M.S. VIII. Yüzyıldan itibaren ise yoğun bir Müslüman Arap ve akabinde Müslüman Türklerin bölgede etkin olmaya başladığı görülmektedir. Anadolu’nun tamamı Türklerin eline geçtikten sonra da yer yer “Diyar-ı Rum” denilmeye devam etmiştir. “Rum”un bir ırk ya da din ifade etmesi çok daha sonra Osmanlı Devleti’nin güç kaybetmeye, Batı karşısında gerilemeye başlaması dönemine kadar gider. Batılı güçlerin Osmanlı Devleti karşısında galip gelmeye ve kendilerini Roma İmparatorluğunun temsilcisi olarak görmeye başlamaları Osmanlı Devleti bünyesindeki Ortodoks unsurların hemen tamamının “Rum” olarak nitelenmesine, diğer bir ifadeyle bir ırk ve dinî anlam kazanmasına yol açmıştır. Büyük bir dönüm noktası olan bu politik değişim Yunanistan’ın kurulması ile bu devlet tarafından günümüze kadar devam eden irredantist bir politika olarak uygulanmaya başlanmıştır.

Yani Rum, politik ve dini sebeplerle gerçek anlamından çıkıp Yunan’a dönüşmüş?

Evet, basit olarak böyle de ifade edilebilir. Yunan devletinin ortaya çıkışı da önemli bu noktada… Avrupa’daki aydınlanma hareketi ve ardından Sanayi Devrimi ile beraber sömürgecilik yarışı hız kazanıyor. Artık Osmanlı Devleti hâkimiyetinde bulunan Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu’yu da içine alacak bir sömürgecilik yarışı başlayacaktır. Bu süreç içerisinde milli devletler ortaya çıkmaya başlıyor. Yunanistan’ın ortaya çıkışı da bu çerçevede oluyor. Kuranlar da hem Yunan isyanı hem de bağımsızlık sürecinde siyasi ve askerî destek veren Batılı devletlerdir. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın ortak hareketiyle kurulan bir devlettir. Batılı devletlerin Helenizm hayranlığı ile kurduğu bu devlet daha sonra kendisine bir misyon belirliyor. Kendisini Roma İmparatorlu- ğunun varisi olarak görmeye başlıyor. Roma nerede hüküm sürmüşse oraya kadar, nerede Rumca konuşuluyorsa oraya kadar genişlemeyi kendisine hedef olarak alıyor. Bu hedef aslında Yunanistan’ın kurulmasından önce ‘Megali İdea’ olarak tanımlanmıştı.

Bu durumda Yunanistan’ın ‘Megali İdea’sı doğrudan Türkiye’yi hedef alıyor.

Evet, tabiki başlıca hedef. Önce Mora yarımadasında bağımsız bir Yunan devleti kurulması hedefleniyor. Ardından Adalar, Balkanlar, Kıbrıs, İstanbul, Batı Anadolu, Doğu Karadeniz… Bütün bu bölgeler Megali İdea’nın hedefindedir. Mora yarımadası ile sınırlı kurulan Yunan devleti, 19. yüzyıldaki uluslararası gelişmeleri lehine kullanarak ve büyük devletlerin de desteğini alarak sınırlarını sürekli genişletmiştir. Bu politikanın sonucunda yakın zamana kadar Türk literatüründe Adalar Denizi olarak bilinen Ege Adaları’nda ve Batı Trakya’da yaşayan yüzbinlerce Türk katledilmiş, başta cami olmak üzere yüzlerce tarihi eser ve vesika tahrip edilmiş, ortadan kaldırılmıştır.

Yunanistan; Batı Anadolu, Doğu Karadeniz, Kıbrıs ve İstanbul üzerinde hak iddia ediyor. Bu iddialarını temellendirmek için de bu bölgelerde yaşayan Ortodoks halkı Yunan göstermeye çalışıyor diyebilir miyiz?

Evet, bu çok önemli bir nokta. Nerede Ortodoks Hristiyan var ya da az çok Rumca konuşuluyor ise orayı Yunan göstererek propaganda amaçlı olarak kullanıyorlar. Hâlbuki Türkiye’de yaşayan Ortodoksların bir kısmı neredeyse hiç Rumca bilmiyordu. Bir kısmının ise Yunanistan’da konuşulan dille aralarında çok az benzerlik vardı. Ayrıca Rumca dediğimiz dilin Hristiyan Ortodoks öğretisinden kaynaklandığını da hatırlatmış olalım.

Pontus diye bir halk yok, Rum da etnik olarak Yunan değil. Peki, Yunan iddialarına konu olan ‘Trabzon Rum Pontus Devleti’ meselesi nereden çıktı?

Burada bahsedilen aslında Trabzon Devleti, 1204 yılında cereyan eden 4. Haçlı seferi sırasında İstanbul’un haçlılar tarafından işgal edilmesi ve Latin devleti kurulması üzerine Bizans imparatorluk ailesinden Alexios ve David Komnenos’un Trabzon’a gelmesi ve burada Gürcülerin desteği ile kurdukları krallıktır.

Yani Bu krallığın Pontus Devleti olarak adlandırılan Mithradates krallığı ile bir alakası olmayıp Trabzon Devleti diye bilinir.

Evet, Trabzon Devleti, Trabzon Krallığı, Komnenos Krallığı şeklinde de ifade edilmektedir. Başlangıçta Samsun’un batısına kadar uzanmaktaydı bu devlet. Ancak çok kısa bir süre içinde yani 1214’e gelindiğinde topraklarının büyük bir kısmını Anadolu Selçuklularına kaybediyor. Selçuklu’ya vergi vermeye başlıyor. 1280’lere gelindiğinde Ordu ve Giresun’u da kaybediyor. 1400’lere gelindiğinde ise sadece Trabzon ile sınırlı bir devlet haline geliyor. Maçka’ya kadar dahi etkili olduğu söylenemez. Bilindiği gibi 1461’de Fatih Sultan Mehmet tarafından bu devlete son veriliyor ve Trabzon, Osmanlı hakimiyetine giriyor. Bu krallığın toplam nüfusu dahi o dönemde 10 bine varmıyordu.

Bu devletin tebaası yerel Ortodoks Hristiyan halklardan oluşuyor değil mi? Yani etnik olarak Yunan değiller.

En azından tamamı için bu söylenemez. Bölgenin Ortaçağ dönemine ait araştırmaları ile tanınan Rüstem Şükorov’un tespitlerine göre bölgedeki Hristiyan nüfusun yarısından fazlası kesin olarak Yunan değildi.

Bölgeye dair ilk yerleşim bilgileri var mı, Türklerin gelip yerleşmesi ne zaman? Fetihten çok daha öncesine uzandığını biliyoruz çünkü.

Tarih öncesi dönemleri bir kenara bırakacak olursak tarihi çağlarda bölge ile ilgili ilk bilgiler Hitit kaynaklarında geçmektedir ki bu bilgilerde MÖ 1750-1200 yılları arasına denk gelmektedir. Hitit kaynaklarında bu bölgelerde yarı göçebe olarak yaşayan Gaşkalardan bahsedilmektedir. M.Ö. 8. Yüzyıldan itibaren ise Kimmerleri, sonra İskitleri görüyoruz. M.S. 7.-8. Yüzyıllardan itibaren kullanılan ve kilise kayıtlarında da sıkça geçen Türkçe isimler gerek halk gerekse yönetici kesimdeki Türk varlığını göstermesi açısından önemlidir. Diğer taraftan Bizans’la Selçuklular arasında Doğu Karadeniz ticareti için yapılan mücadele Karadeniz’deki Türk nüfus ve nüfuzunun Komnenos Krallığının kuruluşundan çok daha önce başladığını göstermektedir.

Fetihten sonra Trabzon’daki Rumlar ne oluyor?

Fetih’ten 16.yy. sonuna kadar Trabzon ve çevresinde büyük bir kısmı sürgün olmak üzere hem dışa hem de içe dönük bir iskân siyaseti takip edildiğini görmekteyiz. Trabzon tarih ve kültürü konusunda üstat isimlerden rahmetli Mahmut Goloğlu’na göre fetihten sonra Trabzon kale içerisindeki nüfusun bir bölümü İstanbul’a gönderildi. Tabi İslamiyeti kabul edip şehirde kalanlar da vardı. Gayrimüslimler dışarıya gönderilirken dışarıdan da Trabzon’a yine çoğunluğu müslüman olmak üzere çok sayıda nüfus getirilip yerleştirilmiştir ki 1500 lü yılların sonunda şehirde 6 binden fazla Müslüman nüfus yaşamaktaydı.

Fetihten önce zaten Trabzon ve çevresinde yoğun bir Çepni ve Kıpçak yerleşimi vardı. Fetihten sonra da Trabzon’a Türk nüfusun iskanı devam etti. Şehrin içinde ağırlıklı Müslüman Türk nüfus ve çok az da Trabzon Devletinin bakiyesi Rumları içeren bir yapı oluştu. Bu yapı Osmanlı’nın dağılmasına kadar bu şekilde devam etti. Osmanlı’nın dağılma döneminde Karadeniz’de Pontusçu hareket nasıl ortaya çıktı?

19. Yüzyıl Osmanlı’nın dağılma dönemi. Osmanlı Devleti, sanayileşen Avrupa devletlerinin pazar arayışı çerçevesinde temel hedeflerinden biri olmuştur. Batılı devletlerin bu hedeflere ulaşmak için uyguladıkları politikalardan biri de Osmanlı’nın içerisindeki farklı etnik unsurları kiliseler ve misyoner örgütleri vasıtasıyla dönüştürerek, hatta kopararak kendi nüfuzları altında bir coğrafya oluşturmaya çalışmışlardır. Milliyetçilik hareketleri ve sanayileşen devletlerin sömürge arayışı Osmanlı Devletinin dağılmasında büyük rol oynamıştır. Bu süreçte Osmanlı Devleti’ne isyan eden halkların başında Yunanlar ve Sırplar gelmektedir. 19. Yüzyılın başındaki Yunan isyanı, Yunanistan devletinin kurulmasıyla sonuçlanırken Balkanlar’daki çözülme ve ayrışmayı da tetiklemiş oldu. Bu ayrışma Balkan savaşlarıyla ve Balkanlar’ın Osmanlı’nın elinden çıkmasıyla sonuçlanacaktır. Batılı güçler aynı politikayı yani farklı unsurları kaşıyarak, onları destekleyerek Osmanlı’dan koparma politikasını bu kez Anadolu’da uygulamaya koydular. 1. Dünya Savaşı’nda bu politika artık zirveye ulaşmıştır. Ermeniler ve Pontusçu Rumlar bölgedeki az sayıdaki nüfuslarına bakmaksızın Büyük Devletlere güvenerek Türk halkına yönelik katliamlara başladılar.

Ancak Pontusçu hareketin fikri altyapısının oluşmasında, Fener Rum Patrikhanesi, misyoner cemiyetleri, Yunanistan ve Batılı devletlerin özellikle İngiltere’nin ve Amerika Bileşik Devletlerinin etkili olduğunu belirtmek gerek. Çünkü onların kurmuş oldukları misyoner okulları Rumların Osmanlı Devleti’ne olan vatandaşlık bağını zayıflatıyor, ayrılıkçı siyaset peşine koşmalarını sağlıyordu. Bu süreçte bölgedeki Hristiyan din adamları da önemli rol oynamıştır.

Peki, bu dönemde Karadeniz’deki Türk ve Rum nüfus dengesi nasıl?

Osmanlı Devleti’nin 1914 yılı resmi istatistiğine göre Samsun’dan Rize-Artvin hattına kadar hemen bütün Doğu Karadeniz Bölgesi’nde 921.128’i Müslüman, 161.574’ü Rum, 37.549’u Ermeni olmak üzere toplam 1.120.251 kişi yaşamaktaydı. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milli Cemiyeti’nin tespitine göre ise 1919 yılında hemen bütün Doğu Karadeniz Bölgesi’nde 950.000 Müslüman, 155.000 Rum yaşamaktaydı. 19. Yüzyılın sonunda Trabzon şehrinde ise 251 bin toplam nüfus var. Bu nüfus içerisinde Rum sayısı sadece 26 bin. Yaklaşık 9 bin civarında da Ermeni var.

İsterseniz sözde ‘Pontus Soykırımı’ iddialarına temel olan 1919 yılına gelelim.

Evet, 1919’a gelindiğinde, Rusların da desteğiyle Karadeniz’de Pontusçu çetelerin harekete geçtiğini görüyoruz. Karadeniz’de, coğrafi bir terim olan ve Yunanca dahi olmayan ‘Pontus’ üzerinden uydurma bir ‘Pontus Rum Devleti’ kurmaya kalktılar. Bu faaliyetlere en büyük desteği de Yunanistan’ın verdiğini görüyoruz. İngilizler ve Amerikalılar da destek verdiler. İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesini de unutmayalım. O yüzden Mustafa Kemal Paşa, Lozan görüşmeleri sürecinde Fener Rum Patrikhanesi’nden bahsederken ‘Fesat Yuvası’ ifadelerini kullanır. Batum’da Pontus Kongresinin toplandığı günlerde Erzurum Kongresi toplanıyor. Erzurum Kongresi’nin zamanlaması şüphesiz büyük önem arz etmektedir. Zira Erzurum Kongresi’nin amacı, Karadeniz’de Rum, Doğu Anadolu’da Ermeni devletlerinin kurulmasına engel olmaktı. Aynı zamanda Karadeniz’de silahlı Rum çetelerin faaliyetlerini görüyoruz. Bu çeteleri eğitmek için Yunanistan subaylar dahi göndermişti. Rum çetelerinin saldırıları sonucunda Türk köyleri yakıldı yıkıldı, çoluk çocuk demeden yüzlerce insan katledildi. Katliamlar üzerine Karadenizli Türkler de mecburen kendi milis kuvvetlerini oluşturdular. Daha sonraları Mustafa Kemal Paşa’nın muhafızlığını da yapacak olan Topal Osman olmasaydı Karadeniz’de Rumların katliamları daha korkunç bir hal alabilirdi. Resmi rakamlara göre Rumlar tarafından katledilen Türk sayısı 1650’ye ulaşmıştı. Bu sayı çok daha fazla aslında. Sadece 4 bine yakın ev yakılmıştı.

Asıl Türkler soykırım tehlikesiyle karşı karşıya kalmış o zaman….

Bilindiği üzere Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Müfettişi olarak bölgeye gönderiliyor. Görevi asayişi sağlamak. Aslında İngilizlerin istediği şuydu; Türklerin elindeki silahlar toplayarak Rum ve Ermenilerin önünü açmak. Böylece Rumlar ve Ermeniler katliam, soygun ve tahribatlarla bölgeyi Türklerden temizleyeceklerdi. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’dan gönderdiği raporlarda bu durum açıkça belirtiliyor, İngilizlerin destek verdiği de vurgulanıyor. Mustafa Kemal Paşa, bırakın Türklerin elindeki silahları almayı, halkı Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri çatısı altında örgütlenmelerini hızlandırarak Pontusçuları başarısızlığa uğratılıyor.

Rumların ve Ermenilerin yakın geçmişte yaptıkları eylemler ve nihai amaçları düşünüldüğünde bu bölgede Türklerin yaşama imkânı kalmayacaktı. Zaten Yunanlıların 19 Mayıs 1919’a olan nefreti bundan ileri gelir. Mustafa Kemal, Karadeniz’de bir İzmir faciasının yaşanmasını engelledi ve yapay bir Rum devletinin kurulmasının önüne geçti. Bölgede hesapları olan hiçbir devlet özellikle Yunanlar Mustafa Kemal Paşa’nın bu oyunu bozmasını hazmedemedi. Nitekim Yunanlar 19 Mayıs 1919 tarihini, 1994’te aldıkları kararla sözde ‘Pontus Soykırımı Günü’ ilan ettiler.

Milli Mücadele başarı ile sonuçlanıyor ve Türkiye Cumhuriyeti ilan ediliyor. Lozan Konferansında alınan mübadele kararı ile Karadeniz’den ne kadar Rum gidiyor Yunanistan’a?

Türkiye’den Yunanistan’a gönderilen, diğer bir ifadeyle mübadele edilen Rum nüfus sayısı 182.000’di. Hemen belirtelim ki Rum nüfusunun bir kısmı daha önce bölgeden ayrılmış, başta Yunanistan ve Rusya olmak üzere çeşitli ülkelere göç etmişlerdi.

Son yıllarda sözde ‘Pontus Soykırımı’ iddialarının Batı’da yoğun bir şekilde gündeme getirildiğini görüyoruz. Ne amaçlanıyor bu iddialarla, Türkiye ve Karadeniz üzerinde? Kimler var bu faaliyetlerin arkasında?

Şüphesiz sözde Pontus soykırımı iddialarının çok yönlü amacı vardır. Yunanistan için Türkiye’ye yönelik diplomatik baskı aracı olduğu gibi daha geniş anlamda Karadeniz-Kafkasya hattının güvensiz hale getirilmesi ve Türkiye’nin Orta Asya’ya uzanan bölgedeki gücünün kırılması da hedeflenmektedir. Diğer taraftan tıpkı Ermeni meselesinde olduğu gibi Türk milli hareketinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinin tartışmalı hale getirilmek istendiği de açıktır ve belki de Türk milletinin dikkat etmesi gereken en önemli husustur.

Türkiye’nin bu faaliyetlerle mücadele şekli hangi mecralarda ve nasıl olmalı?

Elbette geçmişte yaşanan olaylar Türkiye’deki ve diğer ülkelerdeki dokümanlar üzerinden incelenecek, araştırılacak, irdelenecektir. Ancak biraz önce ifade ettiğim gibi öncelikle sözde soykırım iddialarından ne amaçlanıyor, iyi okunmalıdır. Bu şüphesiz bölgenin jeostratejik önemini kavramakla mümkündür. Kamuoyunu bilinçlendirmede ise çok yönlü çalışmalar yürütülmelidir. Örneğin görsel sanatlar, edebî sanatlar ve plastik sanatlar gibi sanatın birçok formu, kültür bilimlerinin hemen her unsuru halkın bilinçlenmesinde birer araç olarak kullanılabilir. Günümüzde Yunanistan, sanatın bütün unsurlarını Pan-Helenizm ve Pontusçu propaganda için işlevsel bir araç olarak kullanmakta, tarihi geçmişi yeniden üreterek, hem kendi hem de dünya kamuoyunu etkilemeye çalışmaktadır.

SOSYAL MEDYA : Devletin müdüründen AKP’ye oy vermeyenlere küfür


Maaşı bütün vatandaşlardan alınan vergilerle ödenen devletin müdüründen 31 Mart seçimleriyle ilgili skandal paylaşım geldi.

Sözcü’den Ali Ekber Ertürk’ün haberine göre; Trabzon İl Gençlik Spor Müdürlüğü’ne bağlı Pelitli Gençlik Merkezi Müdürü Hakan Usta, 31 Mart’ta muhalefete oy veren vatandaşlara ‘piç kuruları’ diye hakaret etti. “Reis, biz hazırız” diyerek vatandaşları ölümle tehdit etti. Devletin müdürü, Ekrem İmamoğlu için de “Kemalist zavallı” ifadesini kullandı. CHP İl Başkanı Güzide Önsel Uzun, skandal paylaşımla ilgili suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.

ÖLÜMLE TEHDİT ETTİ

İşte, devletin müdürünün o skandal paylaşımı:

“Arkadaşlar 2’nci 15 Temmuz Darbe girişimi bu. Allahsız Fetöcü ve Kemalistler, ‘Martın Sonu Bahar’ şifreleri ile sandık başkanları, Fetöcü memurlar ve satılmış müşahitlerle İstanbul’u almış gösterdiler. İstanbul’un 25 ilçesini AK Parti alacak, Başkanlığı kaybedecek. Yok ya! Kimi kandırıyorsunuz? Ankara da aynı. Ekrem İmamoğlu, Fetöcüler’le beraber ve Kemalist bir zavallıdır. Bu adamı tebrik eden, AK Parti’ye gönül vermiş kim varsa kınıyorum.”

Usta, paylaşımın sonunda, “Yer Uyanık, Gök Uyanık, Düşman Uyanıkken Uyumak, Maskaralıktır/İnlerinize Gireceğiz Allahsız Piç kurularının. Reis Biz Hazırız Yolun Yolumuzdur” dizeleriyle bitirdi.

CHP İl Başkanı Uzun, skandal paylaşımla ilgili olarak, “Trabzon yıllardır AKP politikalarıyla yönetilmesine karşın hiçbir sorunu çözülmedi. Hiçbir yatırım yapılmıyor. Ama AKP’nin yetiştirdiği militan kadroları, tıpkı bu Müdür gibi, devletin kadrolarında görev yapmaya devam ediyor. Maalesef Trabzon kıskaç altında” açıklamasını yaptı

BİYOGRAFİ DOSYASI : FETÖCÜLERİN İPLİĞİNİ İLK PAZARA ÇIKARAN KAHRAMAN MÜDÜR “LÜTFULLAH UĞUR PEKCAN” KİMDİR ???


O Bir ‘Cesur Yürek’ti.. Son Yolculuğuna Uğurlandı

Yakalandığı amansız hastalıktan dolayı hayatını kaybeden, Malatya Emniyeti Terörle Mücadele (TEM) Şubesi eski Müdürü, Mardin eski Emniyet Müdürü Lütfullah Uğur Pekcan, ailesinin yaşadığı Amasya’nın Merzifon ilçesinde son yolculuğuna uğurlandı.

2000’li yılların başlarında Malatya Emniyeti’nde Terörle Mücadele Şube Müdürü olarak görev yapan, 2015- 2017 arasında Mardin İl Emniyet Müdürü olan, son olarak polis başmüfettişliği görevinde bulunan 54 yaşındaki Pekcan için Merzifon Emniyet Müdürlüğünde tören düzenlendi. Eski milli judocu da olan Pekcan’ın Türk bayrağına sarılı naaşı polislerin omuzlarında getirildiği Kara Mustafa Paşa Camisi’nde öğle namazı sonrası kılınan cenaze namazının ardından defnedildi.

Cenaze törenine Pekcan’ın yakınlarının yanı sıra, Amasya Valisi Dr. Osman Varol, Emniyet Genel Müdürü Celal Uzunkaya, eski Emniyet Genel Müdürü M. Celalettin Lekesiz, eski valiler ve emniyet müdürleri, diğer yetkililer, mesai arkadaşları ile çok sayıda vatandaş katıldı.

Uzunkaya ile Lekesiz, cenaze aracına götürülen Pekcan’ın naaşını omuzlarında taşıdılar.

SAYGI ÖZTÜRK, LÜTFULLAH PEKCAN’I VE O EKİBİ YAZDI..

Bu arada, Sözcü Gazetesi Yazarı Saygı Öztürk, Lütfullah Uğur Pekcan’ın ardından, “45 şehit veren müdürden ağlatan veda” başlığıyla şunları yazdı:

“Kolay değil, Fetullahçıların “Hizmet hareketi” olarak nitelendirildiği yıllarda, emniyeti, yargıyı, mülkiyeyi ele geçirme planlarıyla ilgili rapor düzenlemek. Cevdet Saral’ın Ankara Emniyet Müdürlüğü döneminde yardımcısı Osman Ak, İstihbarat Şube Müdürü Ersan Dalman, İstihbarat Şubesi’nde görevli Zafer Aktaş, Lütfullah Pekcan başta olmak üzere küçük bir grup aylarca çalıştı, yapılaşmayı ortaya koydu.

Rapor unutuldu, yerini aynı kadronun “yasadışı telefon dinlemeleri” yaptığı iddiası aldı. Çalışmaya katılanlar açığa alındı. Sonuçta beraat ettiler etmesine ama onlara herkes “Telekulak çetesi” diyordu. Açıkçası FETÖ’nün ilk komplosu, “Telefon dinleme skandalı” adıyla dönemin Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde raporu hazırlayanlara kurulmuştu.

BİR MÜDÜRÜN ARDINDAN
Lütfullah Pekcan’ı da açığa aldılar. İstihbarat kadrosundan çıkardılar. Beraat edince Malatya’ya Terörle Mücadele Şube Müdürü olarak gönderildi. Pekcan geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti. O dönem DGM’de, halen Antalya C. Savcısı olarak görev yapan C. Savcısı Salim Demirci, Lütfullah Pekcan’la birlikte uzun süre çalıştı. Demirci, vefa örneği gösterip onu son Merzifon İlçesi’ne gitti. Onun gibi Mardin’de birlikte çalıştığı ve halen Eskişehir Başsavcıvekili Mehmet Özer de cenaze törenine katılanlar arasındaydı. Savcı Salim Demirci, telefonda Lütfullah Pekcan’ı şöyle anlattı:

“Lütfullah Pekcan, emniyetin gözdesi, judocu, Karadeniz’in yağız delikanlısı; mensubu olduğu tek tarikat da Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti idi. FETÖ’nün FETÖ olduğu, kimsenin eleştiri yapmaya bile cesaret edemediği yıllarda, devletimizi kemiren bu hain yapı ile ilgili ilk ve en etkili raporu kaleme alan kadroda bulunan cesur yürekti…

17-25 Aralık sonrası değeri geç anlaşılan, halkın vicdanı büyük polisin, üzerine kayıtlı tek bir tapu, ev, arsa, banka hesabı olmadan; ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diyen, hastalığının en sert günlerinde bile; ‘vatan’ diyen bir büyük yiğitti. Mekanı cennet olsun.”

DUYGULANDIRAN YAZI
Lütfullah Pekcan, Mardin Emniyet Müdürlüğü döneminde terör örgütünün suikast girişimlerinden kurtuldu. İlk rahatsızlığını Mardin Emniyet Müdürlüğü döneminde hissetti. Beyinciğinde küçülme olduğu anlaşıldı. Sağlık sorunları nedeniyle merkeze çekildi, başmüfettiş olarak görevlendirildi. Vefatından kısa süre önce Facebook sayfasına şunları yazdı:

“Ben, Lütfullah Pekcan. Mardin’de Emniyet Müdürü olarak 2 yıl görev yaptım. Nusaybin hendek operasyonları da dahil 1 yılda 45 polis şehit verdim. Gün oldu şehitlerimizin parçalarını topladım, gün oldu ailelerine teselli verdim. Bendeki bu hastalık gizliden varmış. Üzüntü, yorgunluk ve stres ortaya çıkardı. Gece saat 03’te sızmışlar, 05’te Dargeçit İlçemizden bir telefon: ‘Müdürüm 5 şehidimiz var.” Sabahın 6 buçuğunda orada arkadaşların arazide parçalarını topluyorum. Sonuç ortada. Hakikaten vatan sağolsun, o kadar insan şehit olmuş, canını vermiş, ben azıcık sağlığımı kaybettim, ne olur?”

SON YOLCULUĞUNDA
Emniyet Genel Müdürü Celal Uzunkaya, genel müdür yardımcılığı döneminde FETÖ kumpasına uğradı.

Fetullahçıların Emniyet yapılanmasını ifadelerinde en net anlatan üç-dört kişiden birisiydi. Görevden alındı, haksızlıklara uğradı. Sonunda, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne atandı.

Önceki genel müdür Celalettin Lekesiz kimlerin FETÖ’nün kumpasları sonucu sıkıntı yaşadığını biliyor. O yüzden, onların hak ve hukuklarını korudu. Lekesiz gibi Emniyet Genel Müdürü Celal Uzunkaya, yardımcısı Adem Çakıcı, eski Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral, Ankara Emniyet Müdürü Servet Yılmaz, Bursa Emniyet Müdürü Osman Ak, Kaçakçılık ve Organize Daire Başkanı Resul Holoğlu, Teftiş Kurulu Başkanı Fenni Gürsel, Personel Daire Başkanı Ahmet Şengül, Emniyet müdürleri Mustafa Aydın (Tekirdağ), Engin Dinç (Eskişehir), Suat Dilmenoğlu (Hakkari), Mehmet Aslan (Erzurum), Kenan Yıldız (Ağrı), Vedat Yavuz (Samsun), Murat Kolcu (Çorum), Sadettin Aslan (Çankırı), Mahmut Çorumlu (Kırıkkale), Hasan Onar (Mardin), Veysel Tipioğlu (Şanlıurfa), Sırrı Tuğ da (Karabük) oradaydı.

Amasya Valisi Osman Coşkun, Emniyet Müdürü Fahri Bulut, Merzifon Belediye Başkanı Alp Kargı da, emniyetin bu acı gününde törenin aksaksız yapılması için da ayrıca çaba gösterdi.

Lütfullah Müdüre Allah’tan rahmet diliyoruz”

ANMA MESAJI : ÖZEL BÜRO GRUBU EKİBİ olarak merhum Diyarbakır Emniyet Müdürümüz Ali Gaffar Okkan’ı Şehadetinin 18. Yılında saygı, minnet ve rahmet ile anıyoruz.


ÖZEL BÜRO GRUBU EKİBİ olarak merhum Diyarbakır Emniyet Müdürümüz yurtsever kahraman Polisimiz Ali Gaffar Okkan’ı Şehadetinin 18. Yılında saygı, minnet ve rahmet ile anıyoruz.

BİYOGRAFİ DOSYASI : ÜNLÜ “BABALAR OPERASYONU” MİMARI EFSANE POLİS MÜDÜRÜ (MERHUM) ATİLLA AYTEK’İ TANIYALIM !!!


ÖZEL BÜRO NOTU : ATİLLA AĞABEYİMİN BENİM NEZDİMDE ÇOK MÜSTESNA BİR YERİ VAR. BEN BUGÜN YURTSEVER BİR İSTİHBARATÇI OLARAK DEVLETİME, MİLLETİME HİZMET EDİYORSAM, BANA BU FIRSATI TANIYAN KİŞİ O’DUR VE EMEĞİMİN ZAYİ OLMAMASINI DEĞERLİ AĞABEYİM SAĞLAMIŞTIR. İLGİLİ İSTİHBARİ KURUMLARLA İLK İRTİBATIMI ATİLLA AĞABEYİM YAPMIŞTIR. KARDEŞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ SAHİBİ FATİH AYTEK İLE DE YAKINDAN TANIŞIRIM ANCAK ŞİMDİ İSTANBUL’DA ÇOK BULUNAMADIĞIM İÇİN GÖRÜŞMELERİMİZ SEKTEYE UĞRADI. İŞTE BU NEDENLE ÇOK İSTEMİŞ OLSAM DA AĞABEYİMİN 30 HAZİRAN 2016 TARİHİNDEKİ VEFATINI ÇOK GEÇ ÖĞRENDİM VE SON VAZİFEMİ YAPAMADIM. BEN ÖĞRENDİĞİM DE DEFNEDİLMİŞTİ. ATİLLA AĞABEYİ KISACA ANLATMAM GEREKİRSE ONA BAKTIĞIMDA AKLIMA YEŞİLÇAM’IN MERHAMETLİ, GÜLEÇ YÜZLÜ AMA SUÇLULARA KARŞI AMANSIZ DURUŞU İLE HULUSİ KENTMEN GELİYOR. KATEGORİZE ETMEK GEREKİRSE ATİLLA AĞABEY, HULUSİ KENTMEN TARZI BİR POLİSTİ. TÜRKİYE’DE BABA DEDİĞİMİZ MAFYA ÖRGÜT LİDERLERİNİN EN ÇOK KORKULDUĞU, HATTA DEVLETİN BİLE ÇEKİNDİĞİ, DOKUNAMADIĞI YILLARDA BİR AVUÇ ADAM KORKUSUZCA ÜNLÜ “BABALAR OPERASYONU”NU YAPTI Kİ BU BİLE ATİLLA AĞABEYİMİN NASIL BİR POLİS PROFİLİ ÇİZDİĞİNİ GÖSTERMESİ AÇISINDAN YETERLİDİR. 40 YILLIK MESLEK YAŞAMI HEP BU TÜR BAŞARILI OPERASYONLARLA GEÇTİ. O KADAR BAŞARILI OLDUKİ EMEKLİ OLDUĞUNDA SUUDİ ARABİSTAN KRALINDAN GELEN HEDİYE KARAVAN İLE TÜRKİYE’Yİ GEZDİ. HATTA RAHMETLİ NİNEME (ANNESİNE) BİLE BU KARAVAN İÇİNDE BAKTI. ONU ANLATMAYA KELİMELER YETMEZ. BUGÜN HER POLİS ATİLLA AĞABEYİMİN ÖZELLİKLERİNİN % 20’SİNİ TAŞISA BU ÜLKE DE NE MAFYA, NE TERÖR NE DE SUÇ KONUŞULUR. HATTA KULLANILMADIĞI İÇİN LUGATTAN BİLE ÇIKARILIR. TABİ BUNU SÖYLERKEN TÜM GÜVENLİK GÜÇLERİMİZİ ŞÜKRAN VE SAYGI İLE ANIYORUZ. HEPSİNE HİZMETLERİ İÇİN AYRI AYRI TEŞEKKÜR EDERİZ. BUGÜN DE ÇOK BAŞARILI POLİSİMİZ, ASKERİMİZ, İSTİHBARATÇIMIZ, KORUCUMUZ VAR. TEŞBİHTE HATA OLMAZ. AKRABAM VE ÖRNEK ALDIĞIM BİRİ OLMASI HASEBİYLE HATIRLADIKÇA DUYGULANIRIM. ABARTIMI MARUZ GÖRÜN. KABRİ NUR OLSUN. ALLAH GANİ GANİ RAHMET EYLESİN. (FATİH ABİ SEN BU SATIRLARI DENK GELİPTE OKURSAN SANA DA BİR ÖZÜR BORCUM VAR. GÖRÜŞEMEDİĞİMİZ GÜNLERİ MUTLAKA TELAFİ EDECEĞİZ. )SELAMLAR. (NOT : AŞAĞIDA ÇERKEZ CENTER SİTESİNDE ATİLLA AĞABEY İLE YAPILAN BİR RÖPORTAJI İLETİYORUM) ERKUT ERSOY & İSTİHBARAT UZMANI & ÖZEL BÜRO GRUBU

ATİLLA AYTEK İLE RÖPORTAJ

KAYNAK : http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/info/unlu_cerkesler/Biyografi/p1-015_AtiAyt.htm

Eski Emniyet Genel Müdürü (CC) Yılların deneyimli yöneticisi Atilla Aytek evinin kapılarını Tümhaber’e açtı. Deneyimlerini tecrübelerini ve futbolun içinde yaşadığı ilginç olayları Tümhaber’e anlattı…

Tümhaber :Atilla Aytek kimdir?

Atilla Aytek :2 sene Eskişehirspor başkanlığı yaptım. 17 sene de Gençlerbirliği’nde idari asbaşkanlık, başkan vekilliği ve futbol şube sorumluluğu görevlerinde bulundum. 19 sene önce futbolun içinde bulundum. Hiç şeref tribününden maç izlemedim, hep kulübede bulundum. Hep altyapı çalışmaları içinde bulundum. Türkiye’deki çoğu teknik direktörle çalıştım. Şimdi teknik direktör olan Ümit Özat, Metin Diyadin zamanında futbolcumuzdu. Türkiye’de bir sürü futbolcu yetiştirdik, bunlardan bazıları Gökhan Gönül, Gökhan Ünal’dır.

Tümhaber :Sayın Aytek Türkiye futbolu ne zaman gelişmeye başladı?

Atilla Aytek : Futbol çok büyük bir sektör. Futbol bizde 1980’lerde gelişmeye başladı; sahalar, tesisler yapılmaya başlandı. Futbol, kitleleri peşinden sürükleyen bir spor dalı, gençlere iş sahası aynı zamanda. Avrupa’yı geriden takip ediyoruz, daha onların seviyesine gelemedik.

Tümhaber : Gençlerbirliği kulübünde yıllarca yöneticilik yaptınız, yöneticilikte altın kural nedir?

Atilla Aytek : Yöneticilikte altın kural, futbolun gizli, yazılmamış yönlerini bilmektir. Futbolun kendine göre kuralları vardır. Yöneticiler, bu kurallara uymazlarsa yöneticilik vasfı kazanamazlar. Futbol şube sorumluları kulüpte ne olmuşsa bunu dışarıya servis etmemelidir, ne konuşulmuşsa içeride kalmalıdır. Yönetim kurullarında 15 kişi varsa bunların 7-8 tanesi futbolu kurallarıyla bilmek zorundadır, profesyonelce davranmalıdır. Eğer yönetim kurullarında böyle bir anlayış yoksa o yönetim kurulları başarılı olamaz. Yönetim kurullarının çalışma tarzları UEFA kriterleriyle yeniden belirlendi. UEFA kriterlerinin değişmesinde Bosman Yasası etkili oldu. Bosman Yasası’nda transfer politikaları ve altyapı yetiştirme parası gibi kriterleri yönetimler yeniden gözden geçirmeye başladı. UEFA’nın kendine göre kriterleri vardı, Bosman Yasaları UEFA kriterlerini de geçti. Stadların büyümesi, gelişmesi, spor kulüplerinin gelişmesi, sponsorluk yasaları, futbol federasyonunun talimatları altyapı çalışmalarının takip edilmesi için yönetimde profesyonel bir anlayış olmalıdır.

Tümhaber :İlhan Cavcav’la yıllarca çalıştınız. Cavcav buluyor futbolcuyu, sonra yüksek fiyatlarla oyuncuyu satıyor, bunu nasıl yapıyor peki?

Atilla Aytek : Futbolcu bulmak, İlhan Cavcav’ın hobisi. Futbolcu seçmede Gençlerbirliği kulübünün bir altyapısı var. Bugün Avrupa’da, Anadolu’da, hemen hemen her şehirde futbolcu takip eden kişiler var. Ayrıca kulüp içinde de futbolcu takip eden kişiler var. Alınacak futbolcuları, kulüp menajeri almaya karar verse bile İlhan Cavcav kendi gözü ile görmeden adım atmıyor. İlhan Cavcav; iyi bir esnaf, iyi bir gözlemci. 36 senedir futbolun içinde. 17 senelik dilimde biz de varız. Hiç seçilmeden alınan futbolcu ismi verirsek Geremi’yi söyleyebiliriz. O zamanın parasıyla 135 bin dolar verdik, çok şanslı çıktık bu transferden. İzlemeden aldığımız tek futbolcuyu da Real Madrid’e 5 milyon dolara sattık. Güney Afrika’dan Moşe, Kona, Kuşe gibi isimleri transfer ettik. İleri orta saha olarak Sergen, ve Oğuz’un yanında Kuşe’yi de sayabiliriz, bizim için çok önemli bir futbolcuydu. O dönemde Beşiktaş’a, Fenerbahçe’ye gelen Afrikalı futbolcular da aynı jenerasyondan. Futbolcuyu beğenmiş bile olsanız bir maçta karar vermeyeceksiniz. İlk Afrika’yı biz getirdik Türkiye’ye. İlhan Cavcav’ın en büyük kabiliyeti iyi futbolcu seçmesi. Hastalandığında futbolcu seçemedi, şu an takım sallanıyor. Cavcav’la bir yere gideriz, otururuz, hadi senle mahalle maçına gidelim der. Serkan’ı da öyle bulduk. Tatile gitti Cavcav, ben bir tane oyuncu buldum dedi, 50 milyar para gönderdim, aldık getirdik Serkan’ı. Bugün de Trabzonspor’da oynuyor. Cavcav, transfere vakit harcarken de bize de kurumsallaşma, hukuki düzenlemeler, tesisleşme kaldı.

Tümhaber :Gençlerbirliği için projeleriniz var mı, tekrar başkan adayı olacak mısınız ?

Atilla Aytek : İlhan Cavcav gibi değerler ülkemizde zor yetişiyor. Gençlerbirliği’nde şu an Cavcav başarıyla görevini sürdürüyor. 4 senedir yönetim kadrosunda değilim. Cavcav tekrar beraber çalışalım diyor, ama ben yönetimde yer almayı düşünmüyorum artık. İnşallah bundan sonraki yönetim İlhan Cavcav’ın emeklerini, çalışmalarını perişan etmezler. Çok güzel çalışmalar yaptık Gençlerbirliği’nde. Bir futbol okulu açtık, bu okuldan çıkmış 70 bin oyuncu var şu an Türkiye’de. Gökhan Gönül, Gökhan Ünal da bu okuldan çıkan oyunculardan. Ümit Karan bize geldiği zaman 14, Ümit Özat ise 10 yaşındaydı. Bu işi yapmak için bu işi bilmek gerekir, ben bunun acemiliğini Eskişehirspor’da yaşadım. Ben futbolu bilmezdim, beni başkan yaptılar, hayatımda böyle sıkıntılı iki sene geçirmedim. Gaffar Okkan rica etti, burada olaylar var, başkan olursan olaylar yatışır dedi, kıramadım ve başkan oldum. Kulübün borçlarını kapattık, güzel işler de yaptık burada.

Tümhaber :Sayın Aytek, yıllardır futbol camiasının içindesiniz. Ülkemizde kariyerli teknik adam veya oyuncular neden başarısız oluyor?

Atilla Aytek :Amatör yöneticiler profesyonelleri yönetemezler. Bu tip yöneticiler şeref tribününe oturur, 3.maçtan sonra kendilerini teknik direktör zannederler. Aslında futbol dünyadaki en zor mesleklerden biri. Futbolcuyu maça ruh olarak, fizik olarak hazırlayacaksın 1 hafta boyunca. Maç günü malzemeci yanlış malzeme dağıtsa 1 haftalık emek boşa gitti. Masör, doktor, otobüsün şoförü, tesisi temizleyen kişilerin aynı sinerji içinde olmaları gerekir. Yönetim, teknik kadro, çalışanlar aynı mantık ve ruh içinde hareket ederse o zaman başarı gelir. Bir takımın da şampiyonluğa hazırlanabilmesi için asgari 13 sene gereklidir. Başarı çok para ile yıldız futbolcularla olacak iş değil. Sakatlıkların çoğu fizik kondisyon açısından antrenmanlarını yeterli olarak almamasından meydana gelir. Takım ve yönetim arasında köprü kurmak antrenöre bağlıdır, kurulacak sağlam köprü başarıyı getirir. Takım kötü gidince en kolay olan yöntem seçiliyor, başarısızlığın faturası hocaya kesiliyor. İstikrar çok önemli aslında, hocalara şans tanımalıyız. Onlara takımın toplanmasındaki çalışma ve faaliyetlerinde destek olmalıyız. Her başarısızlıkta teknik direktör gönderilecekse Türk futbolundan başarı beklemek mucize olur. Futbol öyle komplike bir oyun ki futbolcu tercümanlarının bile başarıda katkısı vardır. Tutulan tercümanların da futbolu bilmesine dikkat etmelisiniz. Otobüse bindiğin zaman takımın kazanıp kazanmayacağı belli olur. Futbol şube sorumlusu dışındaki yöneticiler futbolcu ile temas etmeyecek. Antrenörlerimizin kıymetini bilmek zorundayız. Profesyonel kadrolar ancak profesyonel bir yönetim anlayışıyla yönetilir.

Tümhaber :Bizdeki futbol mu veya futbol anlayışı mı farklı yoksa?

Atilla Aytek : Avrupa’daki futboldan 35 sene gerideyiz. Avrupa’daki futbolu yakalayabilmek için bu yönetimler; şirketleşme, kurumsallaşma, tesisleşme ve futbolda ilmi çalışma yapmadıkça başarı gelmez. Biz profesyonel düşünmüyoruz, tam o noktada hata yapıyoruz.

Tümhaber :Peki başarısız olmaları Türk futboluna zarar verir mi?

Atilla Aytek : Galatasaray ve Beşiktaş’ın durumları ortada şu an. Avrupa’da nereye gidersem gideyim bana ilk sordukları Galatasaray olur. Galatasaray’ın, Milli Takımların başarısızlığı ülke tanıtımına büyük zarar veriyor. Bunun için her türlü hazırlığı yapmamız lazım. Turizm Bakanlığı da çok güzel tanıtım çalışmaları yapıyor ama futbolun tanıtıma sağladığı katkıyı ayrı tutmak gerekir. Dünya üçüncülüğü, Avrupa üçüncülüğü, Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğu az bir başarı değildir, ülkemizin adı duyulmuştur.

Tümhaber :Schuster’in bu ülkede 60’lı yılların futbolu oynanıyor söylemi ne kadar doğru? Aslında Avrupa maceramıza bakılırsa pek de haksız sayılmaz gibi, ne dersiniz?

Atilla Aytek :Ben katılmıyorum Schuster’in görüşüne. Ülkemizde şu an yeniden yapılanma var, onun sancılarını çekiyoruz. İtalya, futbolun beşiği olmasına rağmen kulüpler karıştı, onlar da aynı sıkıntıları yaşıyor. Bizde liderlik sultasının devam etmesi, pofesyonelce hareket edilmemesi Avrupa’da geri kalmamıza neden oldu. Kulüp başkanları ekonomi, sponsorluk, reklam, kurumsallaşma konularına yoğunlaşmalıdır. Geri kalanını ise profesyonellere bırakmalıdır, zaten UEFA kriterleri de bunu gerektiriyor. Bosman Yasalarının gelmesi ile kulüpler oyunculardan para kazanmamaya başladı. Altyapıdan oyuncu yetiştirirseniz ancak öyle para kazanıyorsunuz. Örnek olarak Gökhan Gönül’ü, 1.5 milyon dolara sattık, şimdi fiyatı 15 milyon Euro. Barcelona’nın da transfer gündeminde zaten.

Tümhaber :Transfer yaparken nelere dikkat edilmeli, kariyerli olması önemli midir?

Atilla Aytek : Kariyerden ziyade önemli olan futbolcunun kabiliyetli olmasıdır. Yetenek derseniz de Beşiktaş’taki Quaresma’yı izlemekten keyif alıyorsunuz, çok yetenekli bir futbolcu. Ama takım tek bir oyuncuyla gitmez, futbol 11 kişiyle oynanan bir oyun. Eğer 11 kişi takım zihniyetini ortaya çıkaramazsa o takımın başarılı olması mümkün değildir. Transferlerde orta yaş ve genç nesil arasındaki bağlantıyı iyi kurmak lazım. Çünkü biri fiziğini, biri de tecrübesini satacaktır. Bunu yapamazsanız takımda eksik bir şeyler mutlaka olacaktır.

Tümhaber :Sizce ülkemize gelip de kariyerini aynı performansla devam ettiren teknik adam ve futbolcular kimlerdir?

Atilla Aytek : Yurt dışındaki kariyerli isimler nedense bizde aynı başarıyı devam ettiremiyor. Akdeniz ülkelerindeki bütün futbolcular kendilerini profesyonel zanneder ama hepsi de amatördür aslında. Bizde motivasyon çok önemlidir. Avrupalı gelir, eğlencesine gider, aynı zamanda çalışmasını da aksatmaz. Bizim Türk futbolcuları serbest bırakamazsın, onları motive etmen gerekir. Futbolcuları kampa almazsan onları gece kulüplerinden toplarsın. Cruyff İspanya’da teknik direktörlük yaptı. Cruyff, ‘’Akdeniz ülkelerinin motivasyon ihtiyacı olduğu zaman oynadığını antrenörlük yaptığımda anladım’’ dedi . Akdeniz ülkeleri ve diğer Avrupa ülkelerinin kafa yapıları çok farklıdır. Futbolcuların profesyonelce davranması için motivasyon yöntemini ve futbolun görünmez yasalarını uygulamak gerekir. Erdoğan Arıca maçtan sonra futbolcuları bırakmazdı, maçtan sonra bırakırsan yan bağları kopar derdi. Futbolcunun özel hayatını takip etmek, onlarla samimi bir iletişim kurmak ve futbolcuları maça hazırlamak başarıyı etkiler. Futbolcunun moralini yüksek tutmak zorundasınız.

Tümhaber :Türk futbolunun son durumu ve geleceği hakkında ne söylemek istersiniz?

Atilla Aytek : Futbol Federasyonunun naklen yayın gelirlerini yükseltmesinden sonra 4 büyükler ve Anadolu takımları arasındaki dengesizlik azalmaya başladı. Maç başına verilen gelirler Anadolu takımlarını daha da hırslandırdı. Bursaspor şampiyon oldu; Gaziantepspor, Kayserispor, Eskişehirspor üst sıraları zorluyor. Yayın hakları, maça başına para derken kulüpler önemli gelirler elde etmeye başladı. Küçük kulüplere giren para 20 milyon dolar civarında.

Tümhaber : Futbolcuların sosyal hayatı var mıdır?

Atilla Aytek : Futbolcuların çok para aldığını söylerler ama onların aldığı para helaldir. Özel hayat, sosyal hayat diye bir kavram yok onlarda. Ancak yılbaşında bir hafta, yazın da bir hafta tatilleri vardır. O arada ne yaparsa yaparlar.

Tümhaber : Sosyal hayatınızda nelerle ilgileniyorsunuz?

Atilla Aytek : Vatandaşla ilgilendiğim için kendime pek vakit ayıramıyorum. Vatandaşların yardım taleplerini karşılamaya çalışıyorum. Ankara Üniversitesi’nde bir yüzme havuzu buldum. Günde 1 saat bile olsa yüzüyorum. Futbolcuların düğünlerine katılıyorum. Onun dışında bir faaliyetim yok.

Tümhaber : Spor haberlerini hangi mecradan takip ediyorsunuz?

Atilla Aytek : Gazeteleri takip ediyorum. Neden derseniz gazeteler detaya iniyor Teknik analizleri, köşe yazılarını okuyorum. Şansal Büyüka, Erman Toroğlu futbol camiasının mihenk taşlarıdır. Bu isimler kolay yetişmiyor, onları kolay harcamamak gerekir.

Tümhaber : Sayın Aytek buradan Tümhaber aracılığıyla tüm sporseverlere ne söylemek istersiniz?

Atilla Aytek : Futbol sadece bir spordur. Şiddet asla girmemelidir futbola. Gençlere kötü örnek olacak hiçbir faaliyette bulunulmamalıdır. Antrenörler, spor yazarları, yöneticiler gayet sağduyulu olmalıdır; onlara çok iş düşüyor. Gençlere sporu sevdirmeliyiz.

Tümhaber :Sayın Aytek , vaktinizi aldım çok teşekkür ederim.

Kaynak: Kimkimdir.gen.tr

İLGİLİ HABER : http://www.hurriyet.com.tr/gundem/mafyanin-kabusu-kalbine-yenik-dustu-40124524

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : BİR DÖNEMİN FETÖCÜ EFSANE TEM MÜDÜRÜ YURT ATAYÜN’ÜN KIZLARI CAN ENDİŞESİ YAŞIYOR


ÖZEL BÜRO NOTU : ERGENEKON OPERASYONLARI ESNASINDA SANIKLARIN “SUÇUMUZ YOK, NEDEN BURADAYIZ” DEDİKLERİNDE HEPSİ FİYAKALI FİYAKALI KONUŞUYORLARDI. SANKİ DÜNYANIN TÜM SUÇLARINI BİZ İŞLEMİŞİZ GİBİ BİR TAVIR İÇİNDEYDİLER VE HİÇTE ÖYLE PİŞMAN HAVALARI YOKTU. GAYET KENDİLERİNDEN EMİNDİLER VE HER DAVRANIŞLARINDA VE KONUŞMALARINDA BUNU AÇIKÇA BELLİ ETTİLER. ETRAFA CENGAVER POZLARI ATIP MEDYADA KAHRAMAN GİBİ RÖPORTAJ VERİYORLARDI. NOOLDU ŞİMDİ ? NEREDE O CENGAVERLER ? CIA GELMİYOR MU YARDIMINIZA ? BİR EL ATIP ÇIKARSINLAR SİZİ. MAÇALARI SIKIYORSA. BİZ ERGENEKON SANIKLARI O ZAMAN SİZİ UYARDIK. KESER DÖNER SAP DÖNER, GÜN GELİR HESAP DÖNER. DİNLEMEDİNİZ. BİZ DE AYNI KOŞULLARDA KALDIK HATTA DAHA DA AĞIRINDA. BİZLER DE NAMLUNUN UCUNDAYDIK. HATTA BİR ÇOK ŞEHİT VERDİK. AKLINI TÜMDEN YİTİRİP AYAKKABISI İLE CEZAEVİNDEN ANKARADAKİ EŞİ İLE TELEFON GÖRÜŞMESİ YAPANIMIZ BİLE VARDI. GIKIMIZ BİLE ÇIKMADI. NE BİZDEN NE DE AİLEMİZDEN. AMA BİZ VİCDANLIYIZ. İNTİKAM HİSLERİ İLE DEĞİL İNSANİ DUYGULAR İLE HAREKET EDERİZ. KILINIZA ZARAR GELSİN DE İSTEMEYİZ. BU KİMSENİN HADDİNE DEĞİL. ADİLCE YARGILANIP VARSA CEZANIZI ÇEKERSİNİZ. YOKSA HER ŞEREFLİ VATANDAŞ GİBİ YOLUNUZA DEVAM EDERSİNİZ. BU YORUMU DA SADECE O DÖNEMKİ FİYAKANIZA ATFEN YAPMIŞ OLDUK. BAŞKA BİR NEDENİ YOK. HABERİ OKUMANIZ İÇİN VPN KULLANMANIZ GEREKİYOR. ÇÜNKÜ HABERİN KAYNAĞI FETÖCÜ YAYIN ORGANI SAMANYOLU HABER.

4 yıldır tutuklu Emniyet Müdürü Yurt Atayün’ün kızları videolu mesaj yayınladı

Eski Emniyet Müdürü Zeki Güven’in cezaevinde ölümünden sonra tutuklu emniyet müdürü Yurt Atayün’ün kızları Elif ve Esra Atayün dünyaya babalarının can güvenliğinden endişe ettikleri çağrısı yaptı.

‘Babamızın can güvenliğinden endişeliyiz’

1 Temmuz 2018 tarihinde eski Ankara İstihbarat Şube Müdürü Zeki Güven’in koğuşunda şüpheli bir şekilde ölü bulunması tutuklu ve hükümlü bulunan mahkum yakınlarını tedirgin etti. Mahkum yakınları sosyal medya üzerinden endişelerini dile getiren kampanya başlattı.

İstanbul Terörle Mücadele Şubesi Eski Müdürü Yurt Atayün’ün kızları Elif ve Esra Atayün, babalarının can güvenliğinden endişe ettikleri için “Türkiye’de demokrasiye ve insan haklarına inancını kaybetmeyen bütün çevrelere acilen harekete geçme’ çağrısı yaptı.

Uluslar arası gözlemcileri Türkiye’deki cezaevlerini denetlemeye çağıran Elif Atayün, Yurt Atayün’ün 4 yıldır hücrede tutulduğunu belirterek “Süresiz cezaevi uygulamaları, işkenceler ve şüpheli ölümleri kabul edilemez” dedi.

17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sonrası tutuklanarak cezaevine konulan eski emniyet müdürü Yurt Atayün 4 yıldır hücrede tutuluyor.

Atayün ailesinin mesajlarını Türkiye ve dünya kamuoyuna Elif Atayün Türkçe, Esra Atayün de İngilizce ve Almanca seslendirdi.

Yayınladığı video mesajında Elif Atayün şunları söyledi:

“Ben Elif Atayün. 4 yıldır cezaevinide tutuklu bulunan, şu anda ise hücrede olan eski terörle mücadele şube müdürü Yurt Atayün’ün kızıyım. Türkiye’de her geçen gün cezaevlerindeki şüpheli ölümlerin sayısı artıyor. Binlerce kişi süresiz bir şekilde hücrede tutuluyor. Kaç kişinin daha cezaevinde ölmesi gerekiyor. Süresiz hücre uygulamaları, işkenceler ve şüpheli ölümler kabul edilemez. Türkiye’de demokrasiye ve insan haklarına inancını kaybetmeyen bütün çevreleri acilen harekete geçmeye çağırıyoruz. Babamın ve masum insanların can güvenliğinden endişeliyiz. Uluslararası gözlemcilerin Türkiye’deki cezaevlerini denetlemeye davet ediyoruz. ”

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=jJIDa4qn93Y

KAYNAK : http://www.shaber3.com/4-yildir-tutuklu-emniyet-muduru-yurt-atayunun-kizlari-videolu-mesaj-yayinladi-haberi/1308452/