K.K.T.C DOSYASI : Son Milli Kahraman Denktaş


Son Milli Kahraman Denktaş

Yazan Gözde Kılıç Yaşın

13 Ocak 2020

“ Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş’ı ebediyete intikalinin 8. yıldönümünde özlem, sevgi, saygı ve rahmetle anıyoruz. „

Kıbrıs Türkleri Dr. Fazıl Küçük’ün anısını yad etmeye hazırlanırken Denktaş’ın ölüm haberi gelmişti. Yine bir Ocak günü, 15 Ocak 1984’de hayatını kaybeden Dr. Fazıl Küçük, İngiliz Sömürge Hükümeti’ne karşı Türk okulları ile Evkaf İdaresi’nin Türk halkına devredilmesi için mücadele etmiş; 1943’te Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu’nu (KATAK), 1944’de ana hedefi Enosis’i önlemek olan ve 1949’da KATAK ile birleşerek Milli Türk Birliği Partisi’ne dönüşen Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi’ni (KMTHP) kurmuştu. 1955’de partinin ismi kongre kararı ile "Kıbrıs Türktür Partisi" olarak değiştirildi. 27 Kasım 1948’de Kıbrıs Türklerinin Evkaf İdaresi’nin Türk halkına devredilmesini sağlamak amacıyla düzenlediği ilk mitingle Türklerin var oluş mücadelesi, kim bilir kaçıncı turunun kaçıncı dönemecine, Dr. Fazıl Küçük, Faiz Kaymak ve Rauf Raif Denktaş’la birlikte yeniden başladı. Küçük 42, Denktaş 24 yaşındaydı. Bir kahramanın bıraktığı yerden diğer kahraman sürdürdü mücadeleyi, sancak hiçbir zaman yere düşürülmedi. Küçük, Volkan’ın mimarı oldu; Denktaş Türk Mukavemet Teşkilatı’nın. Her bir adım diğerinin adımını sağladı, mücadeleyi ileriye taşıdı.

Kıbrıs’ta Başpiskopos Makarios ve Yunan gerilla harbi uzmanı Albay Grivas’ın adayı Yunanistan’a bağlamak için (Enosis) kurduğu EOKA terör örgütü, 1 Nisan 1955’te tedhiş faaliyetlerine geçerek Türk köylerini yakıp yıkmaya ve Türklere saldırmaya başlayınca Türk halkının savunmasını yapmak üzere çeşitli mukavemet grupları oluşturulmuştu. Ancak güçlü bir askeri yapıya ve büyük bir kine sahip EOKA’ya karşı dağınık, küçük ve sivillerden oluşan Türk mukavemet grupları yetersiz kalıyordu. 27 Temmuz 1957’de Türkiye Kıbrıs Büyükelçiliği görevlisi idari ateşe Mustafa Kemal Tanrısevdi‘nin evinde, Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Mustafa Kemal Tanrısevdi tarafından planı yapılan Türk Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) kuruluşu 15 Kasım 1957’deki bildiri ile ilan edildi. Denktaş, “Toros” kod adıyla bir numaralı TMT mücahidi olarak kaydedilirken, TMT Fazıl Küçük’ün kurduğu Volkan ve Ağrı gibi tüm diğer mukavemet gruplarını bir araya getiren, tüm adaya yayılan ve her Türk köyünü korumaya geçen teşkilat oldu. İlk TMT lideri olarak Rıza Vuruşkan (Ali Conan) atandı ve 5000 gençten oluşan silahlı gücün eğitimine başlandı. Türklerin Kıbrıs’taki Türk varlığını koruma adına sürdürdükleri mücadelenin en önemli dönüm noktalarından birini Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kuruluşu oluşturmuştur. Çünkü Türkiye’nin ikna edilerek Kıbrıs Türkü’ne siyasetiyle sahip çıkmasına ve askeri ile güvenlik oluşturarak barışı sağlamasına dek geçen 16 yılda Kıbrıs Türkü kendini bu teşkilatla savundu.

Kıbrıs Türkü’nün kaderinin ikinci dönüm noktası, 20 Temmuz 1974’deki Türkiye’nin Mutlu Barış Harekatı; üçüncü dönüm noktası ise 15 Kasım 1983’de bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanıydı. Mutlu Barış Harekatı’na dek 11 Şubat 1958’de Zürih Anlaşması ve 19 Şubat 1959’da da Londra Anlaşması imzalanmış, 1960’da iki toplumun eşit kurucu ortaklığıyla Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş, 1963’de Makarios 1960 Anayasasını ilga ederek Türkleri devletten dışlamış, 20 Aralık 1963’de Kanlı Noel’le Türk soykırımı yeniden ve daha örgütlü şekilde başlatılmış, 15 Temmuz 1974’de Yunanistan’ın Enosis için yaptığı darbeyi ve ardından Türk köylerini kuşatmasını 20 Temmuz 1974 Barış Harekatı izlemişti. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanı Denktaş tarafından yapılıncaya dek de 1967’de Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi, 1971’de Kıbrıs Türk Yönetimi, 1974’de Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi. 13 Şubat 1975’de Türk Federe Devleti kurulmuştu. 1974 Barış Harekatı’na dek geçen sürede ise Rumların amansız Türk kıyımı, Türklerin de bir yandan yokluğa karşı bir yandan da varlığını korumak için verdiği mücadelesi durmaksızın sürmüştü.

Mirası: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

Denktaş (Kıbrıs Türkü) sadece Ada’da değil, Türkiye’de de büyük mücadele vermişti. Türkiye, geçtiğimiz yüzyılın başında artık üzerinde söz hakkı kalmayacak şekilde kaybettiğine inandığı Kıbrıs ve Kıbrıs Türkü için açık bir siyaset belirlemek konusunda çekingen davranıyordu. Denktaş ise etkili adımlar atılmazsa Kıbrıs’ın tıpkı Girit gibi Türksüzleşeceğine ve yine Girit gibi bir zamanlar Türk adası olduğunun unutulacağını düşünüyordu. 1950’lerde Faiz Kaymak’ın başlattığı Türk varlığı için Türkiye’nin ikna edilmesi turlarını, Dr. Fazıl Küçük ve Denktaş sürdürdü. Türkiye’nin 1959-1960 Londra ve Zürih Anlaşmaları’yla Garantörlük Hakkı’nı kazanması ve bu hakkın gerektiğinde gerçekten kullanılabilmesi için Ada’ya belirli sayıda Türk askerinin getirilmesi Denktaş’ın Türkiye’yi, Türkiye’nin diğer tarafları ikna etmesiyle gerçekleşti. 16 Ağustos 1960’da 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı’nda coşkuyla karşılanırken 12 Temmuz 1878’de Osmanlı askerinin gözyaşlarıyla uğurlanışı hatırlanıyordu. Rauf Denktaş da İngilizlerin Türk bayrağını gönderden indirip yerine İngiliz bayrağı çekişini izleyen dedesi Mehmet Efendi’nin Osmanlı için “Gittiler ama yine gelecekler… Ben göremeyeceğim ama sen göreceksin…” [!] sözlerini anımsıyordu. İşte, başta Kıbrıs Türkü ve Balkan Türkü olmak üzere Anadolu dışında kalmışların Anadolu’daki Türk varlığının önemini ve vazgeçilmezliğini Anadolu’dakilerden daha iyi anlamalarının ve önemsemesinin sebebi aslında budur. Devletsiz, bayraksız, ezansız kalışın acısını yaşamak, Türk varlığının ve devletinin önemini kültürel kodlarına işlemiştir. Denktaş’a “Mr. No” lakabının takılmasının sebebi de budur. Türk askerinin bir kez daha gidişini, Türklüğü yok etmek isteyenlerin yeniden atağa geçmesi ile eşdeğer algılamaktadır ve her Türk askerinde Atatürk’ü görmektedir.

Anadolu’da ya da genel anlamda devletin merkezinde yaşayanların, siyasi liderlerinin kendileri için en doğrusuna karar vereceğine inanmalarından gelen teslimiyetiyle oluşan itaat kültürü ile isyancı görülme endişesi birleşince ve buna yavaş yavaş ısınan kazanın içinde olmaları nedeniyle kaynamaya gidişin farkına varamamaları eklenince bir sessizlik, kadere rıza söz konusu olmaktadır. Balkan Türklerinin, Kıbrıs Türklerinin yeri geldiğinde otoriteye rağmen direnişe geçmeleri de yine kaybı önce onların yaşamalarından ve merkezi de merkeze rağmen kurtarmak istemelerinden olsa gerek. Denktaş da tıpkı Atatürk gibi Türk’e, kendine biçilmiş, dışarıdan öngörülmüş kaderi mücadele ile değiştirebileceğini göstermiş ve ispatlamış bir liderdir. Denktaş’ın en temel doğrusu: “Türkiye için doğru olan Kıbrıs için de doğrudur” idi. Ama inatçıydı ve Türkiye’yi Türkiye için doğru olduğuna inandığı adımlar için ikna etmeye çalışmaktan vazgeçmedi. “Denktaş”, “Kıbrıs Türkü” demektir ve aynı direniş Kıbrıs Türk’ünde de olduğu için Denktaş mücadelesini başarıya ulaştırmıştır. Giderken ardında bağımsız bir Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, güçlü bir Türk varlığı ve 50 yıllık müzakerelerden de zekâsı ve ikna kabiliyetiyle Türk lehine çok önemli kriterleri müzakere zemini olarak bırakmıştır. Denktaş’ı farklı kılan da önüne konulan metinlerde kurulan oyunları görüp, müzakereyi zedelemeden karşı oyununu başarıyla kurabilen dehası ve suyun yönünü değiştirebilecek ikna kabiliyetiyle Türklük lehine yeniden yoğurduğu metinleri karşı tarafa ve BM’ye kabul ettirebilmesiydi. Denktaş’ın çabaları Türklüğün Kıbrıs’ta yok edilişinin önüne geçerken Türkiye’ye de “Kıbrıs’ın hiçbir stratejik önemi yoktur” diyenlerin de bugün Doğu Akdeniz’de yaşanan krizle anladığı, Türkiye’nin Akdeniz’e çıkışını engelleyebilecek oyunlara karşı bir karşı-oyun bırakmıştır. Ne var ki bunu çoğu zaman Türkiye’ye rağmen yapabilmiştir. Mesele cesareti aşıp, farklı bir rota çizilmesine dönünce de Türkiye’nin önünde durmamış, geri çekilmiştir.

Vasiyeti: Akritas Planı

Denktaş, vefatından hemen önce gerçekleştirdiği bir röportajda[2]En büyük kırgınlığım görüşmelerde atmış olduğum adımların Türkiye ile birlikte atıldığını bilen kıdemli büyükelçi dostlarımın bile hâlâ Rum-Yunan siyasetinin Kıbrıs’a sahip çıkma siyasetini görmezlikten gelerek, ‘Denktaş şöyle yapsaydı, şöyle deseydi uzlaşma fırsatı kaçırılmazdı’ noktasında diretmeleridir.” diyordu. Denktaş, kendisini uzlaşmazlıkla suçlayanların Türkiye’den özellikle tüm gelişmelere ve sürece vâkıf isimlerden gelmesini yaralayıcı buluyordu. Daha önemlisi ise bunun sebebinin Rum-Yunan siyasetinin görmezden gelinmesi olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle vasiyeti, Akritas Planı’nın okunması oldu. “1960-1963 olayları zincirini değerlendiremeyenlerin 1963 sonrasını tanımlamaları olanaksızdır. Bu savaş Kırmızı-Beyaz bayrağın adada kalması veya Mavi-Beyaz bayrağın adanın tümünde dalgalanması savaşıydı. Akritas Planı’nı bilenler, gelecekte her dönemin tehlikelerle dolu olduğunu da bilmektedirler.” sözleri, Enosis amacıyla başlatılan savaşın devam ettiğini ifade etmektedir.

Denktaş haklıdır çünkü Akritas Planı hala yürürlüktedir. Denktaş’ın haklılığı, sadece Makarios’un Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmasından sonra tüm devlet ve kamu görevlerine EOKA’cı katilleri getirmesiyle ya da 5 Ocak 1962’de Lefkoşa’da yaptığı konuşmasındaki “Kıbrıs Rum halkının mücadelesi sürecektir. Zürih ve Londra anlaşmaları bu mücadelenin seyrinde bir dönüm noktasıdır. Aynı zamanda elde edilenlerin değerlendirilerek daha büyük zaferler için bir başlangıç noktası ve bir kale burcu teşkil edecektir” sözleri ya da 15 Ağustos 1962’de Cikko Manastırı’ndaki ayinde sarf ettiği “EOKA kahramanlarının başlattığı işi bitirmek için Kıbrıs Rumları yürümeye devam etmelidir. Esas hedefimize varıncaya kadar devam edecektir.” sözleri veya 19 Mart 1963’de “Kıbrıs mücadelesinin hedefi bir cumhuriyetin kurulması değildi. Kıbrıs Rumlarının ENOSİS arzularına bir cumhuriyet kurmakla son verilemez.” demesi ya da 1963’de soykırımı başlatmasıyla anlaşılmamıştır. Aynı zamanda 2005’in Papadopulos tarafından EOKA yılı ilan edilmesiyle; 2008’de iktidara geçen (EOKA’nın hedeflerinden biri olan) Hristofyas döneminde de ve sonra Anastasiadis döneminde de her 1 Nisan’ın "1955-59 EOKA ulusal kurtuluş mücadelesinin başlama" (tedhiş hareketlerine başlama) yıldönümü olarak kutlanmasıyla da anlaşılmıştır. Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu II. Hrisostomos’un “Halkın 1955-59 mücadelesinin mantığı içerisinde yıkanması” ve mücadeleye devam edilmesi çağrısı da Denktaş’ın haklılığını ortaya koymaktadır. Akritas Planı önemlidir çünkü hala yaşamaktadır.

Akritas Planı önemlidir çünkü devlet eliyle oluşturulmuştur. Makarios’un kurduğu teşkilatın sorumluları 7 Şubat 1967 tarihli “PATRİS” gazetesinde açıklanmıştı. Bu açıklamaya göre Rum halkını silahlayanlar şunlardır: İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis (Başkan), Çalışma Bakanı Thasos Papadopullos (Başkanvekili), Milletvekili Nikos Koççis (Kurmay), Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Kleridis (Kurmay Daireleri Müdürü), Polis Komutanı Nikos Yuannu (Lefkoşa Bölge Başkanı), Yüksek Rütbeli), Petros Kondopirgu (Yardımcı), Kıbrıs Ordusu Yüzbaşısı Thasos Marku (Yedekler Komutanı), Spiros Nikolau (Lefkoşa Şehir Komutanı), A. Angeldis (Lefkoşa Kaza Komutanı).

Akritas Planı önemlidir çünkü planın amacı, “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak” olarak belirlenmiştir. Esasen sadece bu bile Kıbrıs Türküne dönük izolasyonların haksızlığını ve ayrılıkçı olmakla suçlayan BM Güvenlik Konseyi kararlarının yanlışlığını ispatlamaktadır. Kıbrıs Türkünün yıllarca müzakere masasında uzlaşmak üzere Türkleri yok etmeyi planlayan Akritas Planı’nın baş aktörleri ile baş başa bırakılması da adaletsizliğin en açık yüzüdür. Nitekim soykırım planlayıcısı olan gerek Klerides gerekse Papadopulos’un devlet başkanı olmaları sebebiyle gittikleri her yerde kırmızı halılarla karşılanması da soykırımdan yargılanan Sırp Kasabı Miloşeviç’in nerede yanlış yaptığını düşündürmektedir.

Akritas Planı önemlidir çünkü uygulanmıştır. Ada’da yaşanan tüm gelişmeler adım adım bu planda yer almaktadır. Planda dış cephe için izlenecek harekât hattı, “Anayasanın olumsuz maddelerini tadil etmek ve bunun sonunda “Garanti ve İttifak anlaşmalarını” de facto olarak ortadan kaldırmak” maddesiyle başlamakta ve bundaki muradın Garantör devletlerin müdahale etme ihtimalini ortadan kaldırmak olduğu ifade edilmektedir. Planın iç cephe için öngördüğü harekât hattı ise “Türkler şiddetli reaksiyon göstererek olaylar ve çatışmalar yaratabilirler veya çarpışmalar yaratarak Rumların kendilerine hücum ettiği ve bu yüzden can ve mal emniyetleri için müdahalenin kaçınılmaz olduğu intibaını yaratmaya çalışabilirler” gerekçesi ile (Garanti ve İttifak Anlaşmalarını geçersiz kıldıktan sonra olmak şartıyla) Türklere ani hücum şeklindedir. Planın iç cephe hârekatını düzenleyen bölümün “Uygulanacak Yöntem” kısmı şöyledir:

4/a m.: “Türklerin içten gelen bir direnmesine karşı bizim karşı hücumumuz ani olmazsa Rumlar arasında -özellikle kasabalarda- panik yaratılması tehlikesi vardır. O zaman geniş ve çok önemli bölgeleri Türklere kaptırmak tehlikesi de doğacaktır. Halbuki Türklere ‘hücum gücümüzü’ ani olarak ve etkili bir şekilde gösterebilirsek kendilerine gelecek ve hareketleri önemsiz, tecrid edilmiş olaylara insihar edecektir.”

4/b m.: “Türklerin planlı veya plânsız herhangi hücumu karşısında -bu hücum bir gösteri olsun veya olması- hemen harekete geçmek ve şiddet kullanarak böyle bir hücumu en kısa bir zamanda bastırmak zorundayız. Çünkü durumu bir iki gün içinde tam olarak kontrol edebilirsek dış müdahale mümkün olmayacağı gibi haklı da görülmeyecektir.”

4/c m.: “Herhangi bir Türk teşebbüsünün kuvvet kullanarak katı olarak bastırılması bizim sonradan girişeceğimiz ve anayasada yeni tadilata matuf hareketlerimizi kolaylaştıracak ve aynı zamanda tatbikatta bir Türk reaksiyonunu önleyecektir. Çünkü Türkler, gösterecekleri herhangi bir reaksiyonun toplumları için ciddi sonuçlar doğurabileceğini kavramış olacaklardır.”

4/d m.: Çatışmaların yayılıp büyümesi halinde plandaki (a) ve (d) safhalarını uygulamaya ve ENOSİS’i derhal ilan etmeye hazır olmalıyız. Çünkü o zaman diplomatik faaliyete ihtiyaç kalmamış olacaktır.

Anlaşılmaktadır ki planda “azınlık” oldukları vurgulanan Türkler sadece gösteri için toplanacak olsa dahi ani bir hücuma geçilmesi ve Türklerin sonrasındaki muhtemel direnişini de kırmak için katı ve iki günde tamamlanacak bir şiddet sergilenmesi planlanmıştır. En dikkat çekici olanı, planın yürürlüğe sokulmasındaki önceliğin Garanti ve İttifak Anlaşması’nın geçersizliğinin sağlanmasına verilmiş olmasıdır. İşte Annan Planı’nı Rum tarafının kendi tezleri ile neredeyse birebir örtüşmesine rağmen kabul etmemelerinin arkasında yatan da budur.

Denktaş Sonrası

Kıbrıs Harekatı’nın başladığı 20 Temmuz 1974’de TMT üyesi 17,151 mücahit bulunuyordu. Dolayısıyla Kıbrıs’taki Türk varlığının tek temsilcisi Denktaş değildi. Annan Planı’na “hayır” diyenler de bu kez ABD, AB, İngiltere, Rum yanında Türkiye’den gelen yönlendirmelere rağmen de direnmiş olanlardı. “Referandum sürecinde bizler, KKTC’ye gönül vermiş insanlar, tüm silâhlarına el konulmuş, lojistik imkânlardan yoksun bırakılmış birer asker gibiydik. İşgali görüyorduk ancak hareketsiz bırakılmıştık, ‘evet’ demeye hazırlananlar artık Türkiye’den daha iyi mi bileceksiniz diyorlardı[3] diyen Ahmet Ötüken de haklı, Türkiye vazgeçtiğinde dahi kendi vatanlarından vazgeçmeyecek önemli bir nüfus var Kıbrıs’ta. KKTC’nin Kurucu Cumhurbaşkanı ve lideri mücahit Rauf Raif Denktaş, tüm ömrünü Kıbrıs Davası’na vakfetti ama yolcuğunun hiçbir noktasında yalnız değildi. Yanında ömürlerini bu davaya veren Kıbrıs Türkleri vardı.

Devletsiz olmak demek aciz kalmak demektir. Başkalarının desteğine ihtiyaç duyarak yaşayan toplumlar “Devlet” olamazlar. Dünyada üzerinde Devletsiz yaşayan bir halk olamaz…” diyen Denktaş’ın en büyük zaferi 20 Temmuz 1974 idi. En büyük mirası Kıbrıs’ta korunmuş Türk varlığı değil, bu Türk varlığını “kaderini tayin edebilecek” halk haline getirerek kurduğu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. Bundan sonrası için hukuki zemini olan bir yol aranıyorsa, KKTC’nin ciddi bir ekonomik kalkınma programı ile güçlendirilerek tanınması çalışmalarını başlanması ve BM’nin gözetimi talep edilerek “Rumlarla Federasyon modeliyle birleşmek”, “Rumlarla Konfederasyon modeliyle birleşmek”, “Türkiye’ye ilhak” ve “tam bağımsız bir ülke olarak tanınmak” seçeneklerinin de sunulduğu gerçek bir referandum yapılması ve sonuçlarının BM’ye iletilmesi yolu izlenmelidir. Kuşkusuz ki KKTC’nin eski Cumhurbaşkanlarından Mehmet Ali Talat’ın da ifade ettiği gibi Kıbrıs Türkü’ne Annan Planı döneminde de eğer bağımsızlık seçeneği sunulmuş olsaydı, referandum sonucu yüzde 100 bağımsızlık olurdu.

Denktaş’ın KKTC ve Kıbrıs’ta Türk varlığı mirasına, "Türkiye burada olacaktır. Şehidim var, gazim var. Kıbrıs’ta Yunanistan’ın ne işi varsa, Türkiye’nin Kıbrıs’ta stratejik olarak o işi var." diyen Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan da sahip çıkacaktır. Ama herkes yalnız bıraksa da Kıbrıs Türkü, Rum’a teslim olmayacak dirayet ve inadı, Denktaş gibi yüreklerinde taşımaktadır. Yine de Türkiye’ye gönülden bağlı olanların ve tek güvencelerinin Türkiye olduğuna inananların yaşadığı hayal kırıklığı giderilmelidir. Türkiye, 2004 referandumu öncesinde dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı’nın Kıbrıslı Türklere “Siz “Evet” deyin, Rumlar “hayır” derse, çantamı alıp, kapı kapı tanınma için çalışacağım, gerekirse kişisel bağlantılarımı da kullanacağım” ifadesiyle verdiği sözü tutmalı ve Annan Planı’nın tek amacının Türklerin devletlerinden vazgeçtiği imajını yaratmak olduğu farkındalığıyla Akritas Planı’nı kalıcı olarak bozmalıdır.

[1] Nur Batur, Rauf Denktaş: Yeniden Yaşasaydım, Doğan Kitap, 2007 İstanbul, s.30-35

[2] Herkes Akritas Planı’nı okusun’, Cumhuriyet, 15 Ocak 2012

[3] Kamu-Sen eski Genel Başkanı Ahmet Ötüken’le 9 Temmuz 2007’de gerçekleştirilen söyleşiden.

BİYOGRAFİ DOSYASI. KURTULUŞ SAVAŞI VE ÇERKESLERİN MİLLİ KAHRAMANI “ÇERKES ETHEM”İ TANIYALIM !!!


Çerkes Ethem’in bilinmeyen hikayesi

Güner Kuban, amcası Çerkes Ethem’i ve ailesinin hikayesini anlattığı Bir Vatan Aşkına adlı kitabında bir döneme ışık tutmayı amaçlıyor. Kuban “Çerkes Ethem bir hain değil, halk kahramanıdır” diyor

"Çerkes Ethem kimdir?" dendiğinde neler geliyor aklınıza? "Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Kuvay-i Milliye birliklerinde komutandı", "Çerkes asıllı bir askerdi", "Komuta kademelerinde anlaşmazlıklar yaşadı ve düzenli ordu birliklerine katılmak istemediği için isyan etti", "1921’de birliklerine harekat düzenlendi, çatışma sonrası birlikleri teslim oldu, kardeşleri ve küçük bir grupla Yunanistan’a sığındı"… "Kurtuluş Savaşı sonunda yardımcıları ve yakınlarıyla birlikte vatan haini ilan edildi"…. Sanırım Çerkes Ethem’in ismi geçtiğinde her birimizin aklına, yıllar boyunca okuduğumuz tarih kitaplarından arta kalan bu cümleler geliyor… Ama tarih yolculuğu içinde her karakterin hikayesi özeldir. Zaman onları haklı ya da haksız çıkartsa da yaşadıklarını ve hayatlarını merak etmeyi sürdürürüz. Çerkes Ethem’in ve ailesinin hikayesi de o hikayelerden… Ürdün’ün başkenti Amman’da 1948 yılında ölen Çerkes Ethem’in yeğeni Güner Kuban, hayatını amcasının ve en yakınlarının vatan haini olmadığını ispatlamaya adadı. Kuban’ın kaleme aldığı Bir Vatan Aşkına isimli kitap da Kuban’ın bu çabasının bir ürünü… Kitabın başında yer alan "Resmi tarih ne derse desin Ethem Bey, Anadolu’nun bir halk kahramanıdır" ifadesi de meraklı bir tarih okuyucuysanız sizi bildiklerinizi bir başka açıdan okumaya heveslendiriyor. Kitabı kaleme alan Kuban, hikayeyi annesi Seher Hanım ve babası Manisa milletvekili Reşit Bey’in büyük aşkı ve ailelerinin başlarına gelenler üzerinden anlatıyor. İstanbul cemiyet hayatının en güzel kadınlarından biri olan Seher Hanım’ın tüm hayatı talihsiz aşk hikayeleriyle dolu. Yıldız bahçelerinde gezerken birbirlerine ilk görüşte âşık olan Seher ve Reşit’in bir araya gelmesi için yıllar geçmesi gerekiyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde çok güçlü ve zengin olan Pshisov ailesine mensup olan Reşit Yıldız bahçelerinde görüp âşık olduğu Seher Hanım ile evlenebilmek için uzun süre beklemek zorunda kalıyor. Seher arka arkaya iki talihsiz evlilik yapıyor ve iki çocuğuyla birlikte yaşadığı mutsuz günler Reşit Bey ile evlenmesiyle bir süreliğine son buluyor. Siyaset alanında etkili bir isim olan Çerkes kökenli Reşit Bey, Seher Hanım’ın aşkı uğruna ilk eşini boşuyor. Mustafa Kemal Atatürk ile sınıf arkadaşı olan Reşit Bey, siyasi arenada etkinliğini uzun süre koruyamıyor. Özellikle İsmet İnönü ile siyasi arenada ters düşmeleri ve Çerkeslerin ayaklanmasının ardından tüm aile hain ilan ediliyor. Kurucu mecliste yer alan Reşit Bey, Cumhuriyet ilan edildikten sonra gözden düşüyor ve Ethem’in de aralarında bulunduğu iki kardeşiyle Ürdün’e kaçıyor… Ailesiyse Yunanistan’a sığınmak zorunda kalıyor. Büyük bir zenginliğin ardından sefaletle karşılaşan aile bireyleri zor günleri birbirlerine sığınarak geçirmeye çalışıyor…

EVE GİREN İSTİHBARAT SERVİSİ
Kitapta bir dönemi, bir aileyi, İstiklal Savaşı’nın bir dönemini, bir aşk hikayesini bir arada buluyorsunuz. Özellikle tarihi hikayelerden hoşlanıyorsanız, tarihi birkaç farklı kaynaktan okumaktan ve özellikle o dönemi yaşamış olanların gözünden okumaktan hoşlananlardansanız bu kitap tam size göre diyebilirim. Yaklaşık 110 yıl öncesinden başlayan hikayede Seher Hanım’ın ailesinin zenginliği gözlerinizi kamaştıracak türden. O yıllarda bile birbirlerine Hermes’in son koleksiyonundan parçalar hediye alan aile fertleri, Cartier’den mücevherler seçiyor. Kafkaslar’dan göç edip anavatanını terk etmek zorunda kalan Seher Hanım’ın prenses olan büyükannesinin mücevherleri, ailenin yaşadığı Pembe Köşk hafızalarınıza kazınacak türden. Eğitimlerini Saint Joseph ve Alman Lisesi gibi köklü kurumlarda sürdüren aile fertleri, yurtdışında zaman geçirirken, Seher Hanım’a Osmanlı şehzadeleri bile talipken neredeyse tüm yaşantısını evinden uzakta ve evleninceye kadar yaşadığı varlıklı günlerden çok farklı bir şekilde yaşamasıysa içinize işleyecek. Güner Kuban ise vatan haini sözünü henüz ilkokula giderken duymasının acısını, çevresindeki güvenilmez insanları, evlerine kadar giren istihbarat servisi üyelerini, güzelliği nedeniyle henüz çocuk yaşta yaşadıklarını anlatıyor… Elinize alıp bir solukta okuyacağınız bir kitap istiyorsanız bu kitap sizi kesinlikle tatmin edecek.

Çerkez Ethem Hain Miydi? – Mert Soysal

Tarih, çıktığımız bilgi yolunda bizim önümüzü aydınlatan bir fener görevindedir. İşte o fener, uzun zaman sonra bizi, Milli Mücadele yılları, iç isyanlar vb. durumlar için de aydınlatmıştır. Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı’ndaki kötü sonuçlar, zaten iflasın eşiğindeki Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşamını, pamuk ipliğine bağlı hâle getirmiştir. Halkı sefil, ordusu perişan, şehirleri düşman elinde olan bu imparatorluk artık son nefesini vermekteydi. Birinci Meclis ve bir nebze olsun düşman eli değmeyen Anadolu şehirlerinden bu gelişmeleri izleyen halk, kahrolmaktaydı. Gazi Paşa ve yakın dostları, günden güne eriyen bu imparatorluğu kurtarmayı planlıyorlardı.
Birinci Meclis ve Reis Mustafa Kemal, düşmanı alt etmek için çözüm yolları aramaktaydı. Birinci Dünya Savaşı sonrası ordu silah bırakmak zorunda kaldığı için Ankara’nın işi çok zorlaşmıştı. İzmir’in işgali üzerine halk, ordunun yerini direniş örgütleri eliyle milli kuvvetlerle doldurmayı amaçlamıştır. Mustafa Kemal, meclisteki konuşmasında halkın elindeki silahların varlığından söz etmiş ancak bu silahları halkın elinden almanın zor olacağını, onları küçük birlikler halinde düşmana karşı kullanmayı planlamıştı. Harb-i Sagir (Küçük Savaş) dediği bu sistemi meclise anlattı. İzmir’in işgalinden önce, kaçak olan efelerin de bu kuvvetlere katılması konuşulmuştu, Rauf (Orbay) Bey, bu harekete, Teşkilat-ı Mahsusa’dan tanışık olduğu Çerkez Ethem’i de çağırmıştır.
Çerkez Ethem, 1886’da Bandırma’da dünyaya gelmiştir. Kökeni Çerkezlerin ‘Şapşığ’ koluna dayanır. İri cüssesi ve gerilla savaşındaki becerileriyle nam salmış, ‘efe’ olarak anılır. Bulgar Cephesi ve Irak Cephesi’nde savaşmış, her iki savaşta da yaralanmıştır. İzmir Valisi Rahmi Bey’in oğlunu kaçırarak fidye istemiş ve böylece ilk eylemini gerçekleştirmiştir.
Çerkez Ethem ve kuvvetleri ülkenin kurtuluşu için savaşmaya başlamıştı. Başarılarıyla Mustafa Kemal’i ve Ankara’yı kendisine hayran bırakmıştı. Ankara kendisi için ”kurtuluş umudu, millet kahramanı” gibi övgülerde bulundu. Kuvvetlerini Kuva-yi Seyyare adıyla isimlendirmişti. Gazi Paşa, Ethem’i Ankara’ya çağırmış ve burada kendisinden Yozgat Ayaklanmasını da bastırmasını rica etmiştir. Yozgat Ayaklanması ve devamındaki gelişmeler Çerkez Ethem İsyanı’nın ayak sesleridir. Yozgat, isyancılardan temizlenmiş ve liderleri de kaçmıştır. Ayaklanma bastırılınca Harp Divanı kurulmuş ve Ethem’in kardeşi Tevfik Bey, divan başkanlığına geçmiştir. Bu ayaklanmadan sorumlu tutulan Ankara Vali Vekili Yahya Galip asılmak istenmiştir ancak Mustafa Kemal buna müsaade etmemiştir. Bu haberi alan Çerkez Ethem, ”Ankara’ya dönüşümde BMM Reisi’ni meclis kapısında asacağım!” demiş ve çok büyük bir hata yapmıştır. Mustafa Kemal, bu gelişmeleri sakinlikle karşılamayı tercih etmiş ve Ethem’i bir kalemde silmek istememiştir.
Düzenli ordu fikrinin yayılmasıyla Çerkez Ethem ve arkadaşlarında hoşnutsuzluk belirmişti. Mustafa Kemal Paşa, düzenli orduyla Ethem’i ve diğer çetecileri orduya sokmayı planlıyordu. ”Edhem Bey ilk görüştükleri yani İsmet Bey ilk komutayı aldığı zaman demiş ki, amaçta başarılı olmak için tek çarenin düzenli bir ordu kurmak olduğu kanısında mısın? Evet demiş, o hâlde el ele vererek hep birlikte bu amaçla çalışalım ve siz bundan kuruntuya düşmemelisiniz. Hatta isterseniz hizmetleriniz vardır, millet size bir pozisyon da verir. Mesela size mirmiran (tuğgeneral) diye bir şey verir. Böyle bir şeyden hatta İsmet Bey’in anlattığına göre memnun olmadı değil. Sonra başka türlü yorumlamışlar.” Gazi Paşa, Ethem’in tüm bu tersliklerine ses etmiyordu çünkü şimdiye kadar yaptıklarına minnettardı ve yaptıklarıyla belki de Ankara’yı ve Meclis’i büyük tehlikelerden korumuştu. Ethem ise buna sinirlenmiş ve Batı Cephesi’nde huzursuzluğa sebep olmuştu. İsmet Paşa ve Refet Bele ile sürtüşmeye başlamıştı. Çerkez Ethem tüm bunları kazandığı başarılar ve oluşan itibarı yüzünden yapıyor ve itaatsizliğe devam ediyordu.
Çerkez Ethem ve kardeşleri, işleri iyice çığırından çıkarmaya başlamıştı. ‘‘Türk ordusunda değerli hiçbir zabit ve kumandan bulunmadığına ve kendileri herkesin üstünde birer kahraman bulunduklarına inanmaya başlamışlardır.” Ethem’e bağlı güçler, köylerde hanelere tecavüz etmeye, yargısız infaz yapmaya ve evleri yakmaya başlamışlardı. Bu durum, Ethem’e karşı olan olumsuz bakışları keskinleştirmişti. Batı Cephesi’ndeki anlaşmazlıklar da artmaktaydı. Çerkez Ethem ve İsmet Paşa arasındaki sürtüşmeler Mustafa Kemal’in canını sıkmaya başlamıştı ve Ethem’i yanına alarak trene atladılar. Eskişehir’de buluşma amaçlanıyordu ancak İsmet Paşa’nın Bilecik’te olmasından dolayı Bilecik’e hareket edilecekti. Fakat Çerkez Ethem, Eskişehir civarlarında trenden kaçmıştır. Çerkez Ethem, Ankara’yı tehdit eden telgraf dahi göndermiş, taarruz edecek kadar gücünün olduğunu söylemiştir.
Çerkez Ethem ve kardeşleri hükümet kurma fikrine kapılmıştı. Artık geri dönülmez bir yola girilmiş, Çerkez Ethem ve kardeşleri cepheyi bırakıp kuvvetlerini Gediz civarında toplamaya karar vermişti. Ethem’e fazlasıyla tolerans tanıyan Mustafa Kemal’in artık başka çaresi kalmamıştı ve Ethem ile çetesini yok ederek bu ayaklanmayı bastırmak durumundaydı. Gediz civarına hareket eden Kuva-yı Milliye güçleri Çerkez Ethem’i ve güçlerini alt etmiş ve Gediz’i geri almıştır. Çerkez Ethem ve kardeşleri de Yunan Ordusuna sığınmıştır. ”Çerkez Ethem, anılarında, 2 Şubat 1921 tarihindeki derin hüznünü, kısa bir süre önce Elen kuvvetlerinden aldığı Susurluk’ta Elen kuvvetlerine teslim olmak olarak özetliyordu.” Yunanlara sığınan Ethem, Yunan General Papulas’a teşekkürünü şu şekilde ifade etmiştir; “General Papulas cenaplarının cidden iftihar edilecek kahraman ordusuna arzı hürmet ve teşekkür ederiz. Bu arada hürmetler ile yâd etmek istediğim İzmir Olağanüstü Komiseri Steryadis cenaplarının dünya çapındaki adil siyasetine karşı gerek kendim ve gerek saygıdeğer arkadaşlarım adına minnettarlık hislerimin basın yoluyla ilanına aracılık edilmesi istirham edilir efendim… Sabık Kuvayı Seyyare ve Kütahya Havalisi Kumandanı Çerkez Ethem” Yunan Ordusuna sığınan Çerkez Ethem Ayaklanması bu şekilde sonlanmıştır. Gazi Paşa bu konuyla ilgili düşüncelerini ve pişmanlığını şu şekilde belirtmiştir; ”Gerçekten, bu şekilde hayatımıza ve bağımsızlığımıza ve bütünlüğümüze darbe vurmak isteyenlere karşı bu kadar içten, bu kadar cömertçe davranmak bir hatadır ve ben esefle bu hatayı yaptım.” Çerkez Ethem’e isyan sonrası öfkesini ise şu sözlerle belirtmiştir; ”Edhem Bey eşkıyadır. Yönetilerek kullanılıyordu. Eşkıya, daima eşkıyadır. Bunun güvenilecek bir yanı yoktur.”
Ayaklanmadan sonraki süreç, ayaklanma kadar zor olabilir. Mustafa Kemal’le akıl oyunlarına tutuşup, ona itaat etmeyen Ethem’e hain mi demeliyiz? ”Yoksa ağabeylerinin siyasi hırslarından etkilenen bir cahil mi?” Bu herkes tarafından farklı cümlelerle tespit edilen bir konudur. Dr. Şefik Hüsnü’nün bu konudaki düşünceleri şöyledir: ”Olaylar kısa zamanda onun gerçekte alalade bir maceracı ve üstelik bir hain olduğunu kanıtladı.” Belki de yakalanırsam başıma kötü şeyler gelir hissiyle Yunanlara sığınmıştır, bilemeyiz. Tabii ki itaatsizliği ve Yunan ordusuna sığınması affedilir bir mesele değildir ancak Türk güçlerine de asla saldırmamıştır. Mecliste yapılan bir açık oturumda Gazi Paşa, Ethem’e karşı değişen bakış açısı hakkında şunları söylemiştir;”Edhem ve kardeşleri lehinde mülayim hareket görüşünde bulunanlar, bu defa aleyhlerinde pek coşkun idileri. Ben beyanatta bulunurken Edhem, Tevfik ve Reşid Beylerin diyerek konuştuğuma itiraz olundu. Yükselen bir sada ”Paşa Hazretleri, artık Bey demeyiniz, hain deyiniz!” ihtarında bulundu. ”Edhem ve Tevfik hainleri diyeceğim, fakat henüz BMM âzası sıfatı taşıyan Reşid Bey hakkında da aynı şeyi kullanmak mecburiyetindeyim. Heyet-i âliyenize hürmeten bunu telâffuz edemem.”
Çerkez Ethem kendi hatıratında ihanet edip etmediğinden veya suçlu olup olmadığından şöyle bahseder; “Suçlular affedilmeyi kabul eder, ben suçlu değilim. Aziz vatan için herkesten önce yola çıktım, mevki ve şeref düşünmedim. Bu durumda dönmektense iftiraya uğramış bir mağdur olarak ölmeyi tercih ederim. Bugün dahi sebeplerini bilmediğim için izahtan mahrum olduğum sebeplerle memleketim, vatandaşlarım ve tarih huzurunda ihanetle tescil edilmiş durumdayım. Kesinlikle ithamların ağır mesuliyetine layık bir günahkar değilim; fakat gerçekleri tarafsız bir mahkeme huzurunda izah edebilecek miyim? Hayır. O halde gurbette devam edecek ve gurbette öleceğim. Ta ki akıbetim günün birinde o ilk günlerin tarihini yazmak isteyen kimselerin dikkatini çeksin ve meseleyi baştan sona ele alsınlar. Belki çok hatalarım olduğunu, fakat asla vatan haini olmadığımı tespit etsinler.”
Son olarak Nâzım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’ndaki şu sözlerine bakalım:

“ve 29 Aralık Kütahya

4 top

ve 1800 atlı bir ihanet

yani Çerkez Ethem

bir gece vakti

kilim ve halı yüklü katırları

koyun ve sığır sürülerini önlerine katıp

düşmana geçti

yürekleri karanlık

kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü

atları ve kendileri semizdiler…

Ateşi ve ihaneti gördük”

Mert Soysal

KAYNAKÇA

Ethem Ç. (2000). Anılarım. İstanbul: Berfin Yayınları

Küçük, Y. (2004). Sırlar. İstanbul: İthaki Yayınları

Töreli, T. (2012). İstiklal Harbinde İç İsyanlar. Ankara: Kripto Kitaplar

LİNK : http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/144847/Cerkez_Ethem_ihanet_Etmedi_mi_.html

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=d6Pq5KA7-m4

BİYOGRAFİ DOSYASI : TÜRKİYE VE AZERBEYCAN’IN MİLLİ KAHRAMANI VE GURURU MÜBARİZ İBRAHİMOV’U TANIYOR MUSUNUZ ????


ÖZEL BÜRO NOTU : ŞEHİDİMİZİN TOPRAĞI BOL, KABRİ NUR OLSUN. BİN YILLAR GEÇSE DE ŞEHİDİMİZİN AZİZ HATIRASI KALBİMİZDEN EKSİLMEYECEK VE HER ZAMAN ŞÜKRAN İLE ANILACAK.

Mübariz İbrahimov 7 Şubat 1988 tarihinde Azerbaycan’ın Bilesuvar kazası Aliabad köyünde doğdu. 1994 yılında Aliabad köyü Şehit M. Piriyev İlkokulu’na girdi. 2005 senesinde orta öğretimini tamamladıktan sonra askeri görevini yapmak üzere orduya alındı. Askeri hizmetini Azerbaycan İçişleri Bakanlığına bağlı Özel Kuvvetler Birliği’nde yaptı.

2007 yılında vatani görevini çavuş rütbesiyle tamamladı. Bir müddet sivil işlerde çalıştıktan sonra 2009 yılının Ağustos ayında Uzman Çavuş oldu. Terter kazasının askeri birliklerinden birinde hizmet etmiştir.

19 Haziran 2010 tarihinde gece saat 23.30 sıralarında kimseye haber vermeden ayrılan Mübariz İbrahimov, arkasında "Şehit olursam üzülmeyin. Vatan sağolsun"diye bir mektup bıraktı. Tek başına 1 km mayın döşeli sınırı aşarak, Ermenistan Silahlı Kuvvetleri’nin bulunduğu karakola baskın düzenledi. 45 Ermeni askerini öldüren İbrahimov, düşman kuvvetleri ile 5 saat çarpıştı ve sabaha karşı hayatını kaybetti.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Mübariz İbrahimov’a "Azerbaycan’ın Milli Kahramanı" unvanını vermiştir.

Azerbaycanda milli kahramanı olarak seçilen Mübariz İbrahimov’u Türkiyede kimse tanımıyor, hiç kimse bu kahramanın ne yaptığını bilmiyor!

Peki Mübariz ne yapmıştır?

Bu kahraman vatan evladı Atası gibi vatan toprağının işgaline dayanamamış, 1 km genişliğindeki yoğun mayınlı araziyi geçip tek başına 19 haziran 2010 tarihinde saat 23.00 sularında 21.Ermeni Sınır Birliğine saldırmış, ermeni cepaneliğini de el geçirerek 5 saat boyunca koca birlikle çatışmıştır.

7’si subay olmak üzere 40’ın üzerinde ermeni askerini öldürmüş şanlı Türk şehididir. Öldükten sonra Ermeni hükümeti naaşını, Azerbaycan devletine vermemiş, naaşının bile elini kelepçeleyerek ,işkence yapmışlardır. (Herhalde ermeniler de biliyor Şehitlerin asla ölmeyeceklerini)

Mübariz İbrahimov’un babası Ağakerim İbrahimov’un anlattıklarından : "Olay günü sabah erken saatlerde beni telefonla aradılar. oğlumun eve gelip gelmediğini sordular. hatta çok miktarda silah götürdüğünü ve araziden uzaklaştığını bildirdiler. "Ben oğlumu tanırım, sınıra doğru gidin" dedim. daha sonra mektubunu bulmuşlar…

İşte Bu vatan evladı kahraman yiğidin ailesine yazdığı fevkalade dokunaklı mektup

MÜBARİZ İÇİN YAPILAN ŞİİRLERDEN BİR TANESİ

Yürü Şanlı Mübariz

Vatan sağ olsun deyip girdi sınır hattına

Bir an ölüm korkusu gelmedi hiç aklına

Azad olacak derken Karabağ’ım ırkına

Uzanmış yatıyordu ak elleri tertemiz

Kırk çerinin birisin yürü şanlı Mübariz

Gözlerinde parlayan Karabağ ateşiydi

Azığındaki mavzer bozkurtların eşiydi

Serdiği biri değil Ermeni’nin leşiydi

Ardında bıraktığın Turan’a giden bir iz

Türklüğün umudusun yürü şanlı Mübariz

Bir ezeli düşmanı böyle tarumar eden

Türklük yaşasın deyip mayınlara yürüyen

Tanrı’dan yalnız büyük Azerbaycan dileyen

Karabağ’a fedayız tümümüz, her birimiz

Sen çağın son Kürşad’ı yürü şanlı Mübariz

Tanrıdağ’daydı şimdi yükselmişti göklere

Son damla kana kadar pes etmedi bir kere

Sancak dikti bozkurdum Karabağ denen yere

Yolun yolumuz olsun biz Türklüğün eriyiz

Zafer senin eserin yürü şanlı Mübariz

Uğruna adandığın bağımsızlık ışığı

Tanrı yardımcın olsun adsız Turan aşığı

AZERBAYCAN DOSYASI : AZERİLERİN VE TÜRKİYE’NİN MİLLİ KAHRAMANI “MÜBARİZ İBRAHİMOV”U SAYGI, MİNNET VE RAHMET İLE ANIYORUZ.


Mübariz İbrahimov tek başına 45 Ermeni asker ve subayı öldürdü

7 Şubat 1988 doğumlu Mübariz İbrahimov, 2005 yılında Azerbaycan İçişleri Bakanlığı’na bağlı Özel Kuvvetler Bölüğünde, askerlik hizmetini yaparak 2007 yılında terhis olmuştur.

Mübariz İbrahimov tekbaşına 45 Ermeni asker ve subayı öldürdü

2 yıl sivil hayatında çalıştıktan sonra, 2009 yılı Ağustos ayında Uzman Çavuş olarak Ordu’ya katılmıştır.

Kendi isteği ile Azerbaycan Karabağ cephesindeki, sınır birliğine atanmıştır…

19 Haziran 2010 tarihinde gece saat 23.30 civarında Mübariz İbrahimov kimseye haber vermeden, sadece “Şehit olursam üzülmeyin. Vatan sağolsun” diye bir mektup bırakarak tek başına 1 km mayın döşeli sınırı aşarak, Ermenistan Silahlı Kuvvetleri’nin bulunduğu karakola baskın düzenler. 45 Ermeni asker ve subayını öldürür.

Ermeni destek kuvvetleri ile 5 saat, Ermeni silah ve mühimmatını kullanarak çarpışır…

Mübariz sabaha karşı Şehit olur.

Azerbaycan Devleti, Uzman çavuş Mübariz İbrahimov’u milli kahraman ilan eder.

Ermenistan ise, bu bozgun karşısında sınırdaki tüm komuta kademesini değiştirir. Yaşadıkları bu şok hezimetten dolayı, şehit Mübariz’in cenazesini Azerbaycan Devleti’ne 2 aydır teslim etmemiştir.

Ermeniler, Mübariz’in cesedinden bile korkmuşlar ki ellerini bağlamışlar ve cesedi üzerinde yaptıkları hakaretleri Rus internet sayfalarında yayınlamışlardır.

Azerbaycan Gençleri Mübariz’ i örnek alıyor..

Azerbaycanlı gençlerin verdikleri cevaplarda Milli Kahraman Mübariz İbrahimov‘dan övgü ve gururla bahsettikleri, Azerbaycan böylesine gençlere ihtiyacı olduğu vurgulandı.

İbrahimov’un anne ve babasına böylesine bir evlat yetiştirdiği için teşekkür eden gençler, Azerbaycanlı her gencin vatanını kurtarmak için hiçbir şeyden çekinmemesi gerektiğini ifade ettiler.

Yöneltilen soruya şehide rahmet dileyerek başlayan gençler, onun şehit edilişinin tüm Azerbaycan’da büyük etki bıraktığını ve Azerbaycan gençlerinin onu örnek aldığını belirttiler.

Mübariz İbrahimov

Mübariz İbrahimov 7 Şubat 1988 tarihinde Azerbaycan’ın Bilesuvar kazası Aliabad köyünde doğdu.

1994 yılında Aliabad köyü Şehit M. Piriyev İlkokulu’na girdi. 2005 senesinde orta öğretimini tamamladıktan sonra askeri görevini yapmak üzere orduya alındı.

Askeri hizmetini Azerbaycan İçişleri Bakanlığına bağlı Özel Kuvvetler Birliği’nde yaptı.

2007 yılında vatani görevini çavuş rütbesiyle tamamladı. Bir müddet sivil işlerde çalıştıktan sonra 2009 yılının Ağustos ayında Uzman Çavuş oldu. Terter kazasının askeri birliklerinden birinde hizmet etmiştir.

AZERBAYCAN’IN MİLLİ KAHRAMANI

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Mübariz İbrahimov’a “Azerbaycan’ın Milli Kahramanı” ünvanını vermiştir.

Mübariz İbrahimov kimdir ? Kahraman savaşçı Mübariz İbrahimov ‘un hayatı

Mübariz İbrahimov, 7 Şubat 1988 tarihinde, Bilesuvar kazası Aliabad köyünde dünyaya gelmiştir. 1994 yılında Aliabad köyü şehit M.Piriyev ilkokulunda başlayıp 2005 yılında orta öğretimini tamamladı.

Aynı sene askeri görevini yapmak üzere hizmete alındı. Askeri hizmetini Azerbaycan İçişleri Bakanlığına bağlı Özel Kuvvetler Birliğinde sürdürmüştür. 2007 yılında askeri hizmetini Çavuş rutbesiyle tamamladı.

Bir müddet sivil işlerde çalıştıktan sonra 2009 yılının Ağustos ayında Uzman Çavuş (Gizir) rutbesiyle orduya katılmıştır. Bir süre sonra ise kendi talebiyle Azerbaycanın Karabağ cephe bölgesindeki askeri birliklerden birine atanmıştır. 2010 yılının Nisan ayından itibaren şehit olduğu güne kadar Terter kazasının askeri birliklerinden birinde hizmet etmiştir.

Azerbaycan Milli Kahramanı Mübariz’i Duyan Var Mı ?

Azerbaycanda milli kahramanı olarak seçilen Mübariz İbrahimov’u Türkiyede kimse tanımıyor, hiç kimse bu kahramanın ne yaptığını bilmiyor !

Peki Mübariz ne yapmıştır?

Bu kahraman vatan evladı Atası gibi vatan toprağının işgaline dayanamamış, 1 km genişliğindeki yoğun mayınlı araziyi geçip tek başına 19 haziran 2010 tarihinde saat 23.00 sularında 21.Ermeni Sınır Birliğine saldırmış, ermeni cepaneliğini de el geçirerek 5 saat boyunca koca birlikle çatışmıştır.

7’si subay olmak üzere 40’ın üzerinde ermeni askerini öldürmüş şanlı Türk şehididir. Öldükten sonra Ermeni hükümeti naaşını, Azerbaycan devletine vermemiş, naaşının bile elini kelepçeleyerek ,işkence yapmışlardır.(Herhalde ermenilerde biliyor Şehitlerin asla ölmeyeceklerini).


Mübariz İbrahimov’un babası Ağakerim İbrahimov’un anlattıklarından:

"Olay günü sabah erken saatlerde beni telefonla aradılar. oğlumun eve gelip gelmediğini sordular. hatta çok miktarda silah götürdüğünü ve araziden uzaklaştığını bildirdiler. "ben oğlumu tanırım, sınıra doğru gidin" dedim. daha sonra mektubunu bulmuşlar…

İşte Bu vatan evladı kahraman yiğidin ailesine yazdığı fevkalade dokunaklı mektup

Yürü Şanlı Mübariz

Vatan sağ olsun deyip girdi sınır hattına
Bir an ölüm korkusu gelmedi hiç aklına
Azad olacak derken Karabağ’ım ırkına
Uzanmış yatıyordu ak elleri tertemiz
Kırk çerinin birisin yürü şanlı Mübariz

Gözlerinde parlayan Karabağ ateşiydi
Azığındaki mavzer bozkurtların eşiydi
Serdiği biri değil Ermeni’nin leşiydi
Ardında bıraktığın Turan’a giden bir iz
Türklüğün umudusun yürü şanlı Mübariz

Bir ezeli düşmanı böyle tarumar eden
Türklük yaşasın deyip mayınlara yürüyen
Tanrı’dan yalnız büyük Azerbaycan dileyen
Karabağ’a fedayız tümümüz, her birimiz
Sen çağın son Kürşad’ı yürü şanlı Mübariz

Tanrıdağ’daydı şimdi yükselmişti göklere
Son damla kana kadar pes etmedi bir kere
Sancak dikti bozkurdum Karabağ denen yere
Yolun yolumuz olsun biz Türklüğün eriyiz
Zafer senin eserin yürü şanlı Mübariz

Uğruna adandığın bağımsızlık ışığı
Tanrı yardımcın olsun adsız Turan aşığı