EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// MEHMET ASAL : YUNANISTAN’A BIRAKILAN ADALARIN KARASUYU YOKTUR, DİĞER EGE KARA SULARI İSE 3 MİLDİR


MEHMET ASAL : YUNANISTAN’A BIRAKILAN ADALARIN KARASUYU YOKTUR, DİĞER EGE KARASULARI İSE 3 MİLDİR.

28. Haz, 2020

50 yıldan bu yana bu konular ve sorunlarla iç içeyim. Deniz Kuvvetlerimizde Antlaşmalar Şube Müdürü olarak 3 yıl ve Washington’da da Deniz Ataşesi olarak 3 yıl görev yaptım.

Deniz Kuvvetleri üniformasını 30 yıl taşıdım. Uluslararası 30’ dan fazla Konferans ve Antlaşma görüşmelerine, kimine Türkiye’yi kimine de Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızı temsilen katıldım.

En son kendi isteğim ile istifa ederek ayrıldığım 28 Şubat 1997 tarihinde ise Deniz Kuvvetleri komutanlığı Genel Sekreteri idim.

Burada sizlere genel incelemenin veya etüdün bölümleri olan; Mesele, Meseleyi Etkileyen Olaylar, İnceleme, Netice ve Teklifler gibi bir sıra takip edip sizleri sıkmayacağım. Doğrudan girerek, konuyu Öz ve Anlaşılır biçimde ele alacak, daha derine girmek isteyenler için ise sonrasında bazı detaylı bilgiler vereceğim. Çünkü bir özdeyiş vardır. “Arif’e tarif gerekmez”

Ege Denizinde yer alan adaların hukuk statüsü esas olarak,

30 Mayıs 1913 Londra,

14 Kasım 1913 Atina,

24 Temmuz 1923 Lozan,

1936 Montrö Sözleşmesi,

1947 Paris Antlaşması ile belirlenmiştir.1912-1947 yılları arasında çeşitli Antlaşmalarla Yunanistan’a bırakılan;

  • Boğaz Önü Adaları, (Taşoz, Limni, Semadirek)
  • Doğu Ege Adaları, (Midilli, Sakız, Sisam ve İkarya)
  • 12 Adanın tamamı [ Batnos (Patnos), Rodos (Rhodes) , Kerupe (Karpatos , İstanköy (Kos), Kaşot (Kasos), İstanbali Stampalea, Hereke (Kalkiya), Sömbeki (Simos), Leryos (Leros), Kilimli (Kalimnos), İncirliada (Nisiros), Tilos (Tilostos) adalarından oluşur] SİLAHSIZLANDIRILMAK KOŞULU ile bırakılmıştır.

Silahsızlandırmak demek, EGEMENLİĞİN TANINMAMIŞ olması demektir. Egemenliğin olmaması da bir Egemenlik alanı olan KARASUYUNUN OLMAMASI anlamına gelir.

Gelelim Egemenlik tariflerine;

Egemenlik ya da hâkimiyet, bir toprak parçası ya da mekân üzerindeki kural koyma gücü ve hukuk yaratma kudretidir. Bu güç siyasi erkin dayattığı yasallaşmış bir üst iradeyi ifade etmektedir.

Egemenlik, Merriam-Webster Ansiklopedisin’de Egemenlik her türlü dış kontrolden uzak, otonom (freedom from external control : autonomy) ve kontrol edebilme erki olarak tarif edilir. (controlling influence) (Bknz https://www.merriam-webster.com/dictionary/sovereignty)

Egemenlik aynı zamanda bir devletin ülkesi ve uyrukları üzerindeki yetkilerinin tümünü ifade eder. Bir başka deyimle egemenlik, devleti başka tüzel kişiliklerden ve örgütlenme biçimlerinden—örneğin şirketlerden, derneklerden, kulüplerden, çetelerden, din ve mezhep birliklerinden, feodal bağlılık ve yönetim birimlerinden—ayıran özelliktir. Egemen olmayan devlet olmaz; kaynağını Devlet’ten almayan egemenlik de olmaz. (Bknz. Wikipedia)

Egemenlik ya da hâkimiyet, bir toprak parçası ya da mekân üzerindeki kural koyma gücü ve hukuk yaratma kudretidir. Bu güç siyasi erkin dayattığı yasallaşmış bir üst iradeyi ifade etmektedir.

Bir devletin egemenliği, devletin münhasır yargı yetkisine tabi olan ve olan tanımlanmış bir toprak parçası ile sınırlıdır. The sovereignty of a state is confined to a defined piece of territory, which is subject to the exclusive jurisdiction of the state and is. (Britannica Encylopedia)

Fazla uzatmaya ya da örnekleri arttırmaya gerek yoktur. Bir ülkenin sahip olduğunu iddia ettiği bir alanı silahlandıramaması demek, o alan içine egemenlik hakkı olmaması demektir.

Şimdi gelelim Karasularının tarifine. Yine aynı kaynaklara bakalım.

Kara Suları, karasularını devletin ayrılmaz bir parçası, ülkenin su altında kalmış toprakları olarak ifade eder. İkinci görüşte karasuların açık denizin devamı olduğunu, devletlerin ancak sahil kenarında faaliyet yapabileceğini kabul eder. Günümüzde devletler birinci görüşü kabul etmektedir. (Bknz. Wikipedia)

Devletler kara topraklarında sahip olduğu haklara; karasularında, karasuların üzerindeki hava sahasında, deniz tabanında, tabanın altında da sahiptir. Kara Suları, uluslararası hukukta, denizin kıyılarına bitişik olan ve o devletin bölgesel yargı yetkisine tabi olan deniz bölgesidir. Böylece bölgesel sular, bir yandan tüm ülkeler için ortak olan açık denizlerden, diğer yandan da tamamen ulusal bölge veya belirli koylar veya haliçlerle çevrili göller gibi iç veya iç sulardan ayırt edilir.

Devletin münhasır yargı yetkisine tabi olan ve. (Territorial waters, in international law, that area of the sea immediately adjacent to the shores of a state and subject to the territorial jurisdiction of that state. Territorial waters are thus to be distinguished on the one hand from the high seas, which are common to all countries, and on the other from internal or inland waters, such as lakes wholly surrounded by the national territory or certain bays or estuaries.) (Britannica Encylopedia)

Görülmektedir ki karasuları ülkelerin mutlak egemenlik hakkına sahip olduğu karalara ait kıyılarının hemen bitişiğindeki sulardır.

Tanımlardan da rahatlıkla görüleceği gibi, Silahsızlandırılarak Egemenlik hakkı verilmemiş olan adaların karasuları da olamaz.

Bu durumda; Londra Antlaşması: (30 Mayıs 1913), Atina Antlaşması (14 Kasım 1913), Lozan Antlaşması (Lozan, 24 Temmuz 1923), 1947 Paris Barış Anlaşmaları ile Yunanistan’a Silahsızlandırılması koşulu ile bırakılan/bırakıldığı tekrarlanan adalar üzerinde Yunanistan Egemenliği yoktur ve dolayısıyla bu adaların Karasuları da yoktur.

13-14 Şubat 1914 tarihli Altı Büyük Devlet Kararı ile Yunanistan’a Kuzey Ege Adalarının sadece kullanma hakkı verilmiş, egemenliği devredilmemiştir.

Altı Büyük Devlet Kararı’na göre Gökçeada, Bozcaada ve Meis Adası Osmanlı Devleti’ne geri verilmiş, Yunanistan’a, işgali altında bulundurduğu Taşoz, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya, İpsara ve Bozbaba olmak üzere toplam 9 adanın sadece KULLANMA HAKKI yani ZİLYETLİK (POSSESION) hakkı verilmiştir. Adaların egemenliği Osmanlı Devleti’nde kalmıştır. Ayrıca, Yunanistan’ın zilyetliğine / kullanımına verilen toplam 9 ada da Yunan Hükümetince tahkimat yapılmayacağı ve adaların askeri amaçla kullanılmayacağı belirtilmiştir.

Altı Büyük Devlet bu Kararı 1923 Lozan Antlaşması’nın 12. Maddesi ile de teyit edilmiştir.

Ege Denizi’nde, egemenliği antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmeyen ada, adacık ve kayalık sayısı 200 civarındadır.

Diğer Adalara ve Ana kıtalara geldiğimizde ise durum oldukça açıktır. Londra Antlaşması, Atina Antlaşması ya da Lozan Antlaşmasında Karasuyu diye bir tabir asla geçmemektedir. Lozan’ın 16 maddesinde “Anadolu sahillerine üç milden az uzaklıkta bulunan adalar ve adacıklar” Türkiye’ye verilmiştir ifadesi yer alır.

Bu anlaşmalarda geçen tek uzunluk/mesafe kavramı da budur.

Yani 1936 yılına gelinceye kadar Osmanlı ve Türk Arşivlerinde bir Karasuyu tabiri kullanılmamıştır. Sadece bazı tarihçiler, İngiliz Kraliyet Donanması takibinden kaçan Alman İmparatorluk Donanması Zırhlıları SMS Goeben ve SMS Breslau’ın Türk Karasularına girerek İngiliz takibinden kaçtıklarını yazmaktadır.

Yunanistan 1936 yılında tek taraflı olarak karasularının 6 mil olduğunu ilan etmiştir. O tarihe kadar karasuları ile ilgili hiçbir konu gündeme gelmemiş ve hiçbir önemli sorun yaşanmamışken Yunanistan’ın bu tek yanlı kararına Türkiye nedense o dönemde İtalya’nın Akdeniz’de bir tehlike olarak belirmesi, düzelmekte olan Türk-Yunan ilişkileri nedeniyle veya ileriyi görememek nedeniyle itiraz etmemiş veya tanıyıp tanımadığını söylememiştir.

Aynı Yunanistan, 1931 yılında uluslararası uçuş kontrolü için hava sahasını 10 deniz mili olarak deklare etmiştir. Aslında o dönemde sivil havacılık kontrol ve güvenliği için yapılan çalışmalarda Türkiye fazla etkin olmak istemeyip sorumluluk almaktan da kaçındığı ve bazı “aklı evvel görevlilerimiz” bu yükü Yunanistan’a yıktık gibisinden dar görüşlülük gösterdiği için, aslında Yunanistan’a gün doğmuş ve bugün yaşadığımız birçok sorunun temeli; böylece dikkatsizliğimiz, bilgisizliğimiz ve ihmalimiz ile bu günün problemlerinin tamamı tarafımızdan atılmıştır..

Şimdi size bundan daha da önemli, Karasuyunun ne demek olduğunu, ülkelerin neden karasuyu ilan ettiklerini tarihi geçmişi ve bugüne gelişi şekliyle ve özet olarak anlatacağım;

Tarihi gelişimi ve ortaya çıkışını esas aldığımızda görmekteyiz ki;

Karasuları tabiri, bir kıyı ülkesinin denizden kendisine gelebilecek tehditlere karşı kıyılarını korumak üzere yerleştireceği topların, denizde ulaşabileceği menzil olarak tanımlanmış ve belirlenmiştir.

Şöyle ki; gerek korsanlara gerek istilacılara karşı denizde böyle bir sınır belirlenip bu sınırı aşacak olanların egemenlik alanını çiğnediği varsayılarak ateş altına alınabilmesine olanak sağlayan sınırdır karasuyu.

19.ncu yüzyıl ile 20.nci yüzyıl başlarında topların menzili azami 3 mil olduğundan, 3 millik karasuyu esası benimsenmiştir.

Hollandalı bir hukukçu olan Cornelius Van Bynker Shock (1673- 1743), 1703’te yayınlanan De Dominium Maris Desertatio adlı eserinde, Kara egemenliği silah gücünün sona erdiği yerde biter biçimindeki deyişle özetlemiştir ki uygulamada bu, top menzili esası olarak ifade edilecektir. 1782 de yayınlanan eserinde İtalyan Galiani top menzilinin en çok 3 mil olabileceği görüşünden hareket ederek top menzili esası ile 3 mil esasının eşdeğerde olduğunu ileri sürmüş ve bu iki esasın birleştirilmesi yolunu açmıştır. Karasularının genişliğinin 3 mil olduğu görüşü farklı bazı uygulamalara rağmen 19. yüzyılda yerleşmiş ve20. Yüzyıl başlarına kadar ciddi bir biçimde tartışılmamıştır.

Silahsızlandırılmış Ege Adalarına geldiğimizde, bu 3 mil de söz konusu olamaz. Çünkü bu adalar silahsızlandırılmıştır. Kimseye ateş açması istenmemektedir. Özellikle de Türkiye’ye karşı bir tehdit oluşturmaması için silahsızlandırılmış, koruması gereken bir karasuyu da düşünülmemiştir.

Yani, 3 mil içindeki bir hedefe de ateş açma şansı ve ihtimali ve bu nedenle zaten bir karasuyu gereksinimi de yoktur.

Daha açık ve net bir ifade ile, SİLAHSIZLANDIRILMIŞ BİR ADANIN KARASUYU OLAMAZ.

Aslında FIR (Flight Information Region) alanı ile Ulusal Hava Sahası aynı şey değildir ancak genel uygulamada ikisi aynı olarak ilan ve deklere edilmektedir. Oysa Hava Sahası ana kara ve karasularının üzerindeki hava sahası olmak zorundadır. Bu tanımın bizzat kendi gereğidir.

Böyle olunca da Silahsızlandırılmış ve Yunanistan’a bırakılmış adaların karasuları olamayacağı gibi Hava Sahalarının da olmadığı anlaşılır.

1930 lara gelinceye kadar, ülkelerin Karasularını genişletme çabalarını görmemekteyiz. Özellikle ABD, Rusya, İngiltere gibi “emperyal güçler” o tarihlerde karasuları ne kadar küçük tutulursa Dünya Denizlerindeki Egemenliklerinin daha büyük olacağının bilincindedirler.

Yunanistan’ın girişimi ve 6 mil karasuyu ilanı ise Yunanlılar adına çok önemli bir ileri görüşlülüktür ve Yunanistan böylelikle Ege Denizinin % 11-12 sinden bir anda % 25 ine sahip olabilmiştir. Oysa karasuları 3 mil olarak kaldığında ancak % 11-12 sine sahip olabilecekken.

Ama bu durum; yine de Silahsızlandırılması dolayısıyla Egemenliği olmayan Boğazönü adaları, Doğu Ege Adaları ve 12 Ada için Karasuyu öne sürülemeyeceği tezimi değiştirmemektedir.

Türkiye bu aymazlığı umutmuş gibi ikinci ve çok daha büyük bir hata yaparak, 1964 yılında çıkardığı 476 Sayılı kanunla Türk karasularının genişliği 6 mil olarak saptanmış, ayrıca karşılıklılık esası kabul edilmiştir.

Böylelikle Türkiye, ulusal karasuları sınırını 6 mil ilan eden ülkeleri bir bakıma onaylamış, 6 milden geniş olarak belirlemiş ülkelere karşı, bu ülkelerin kabul etmiş oldukları karasuları sınırını uygulayacaktır ifadesi ile de aslında 12 mile çanak tutmuştur.

Uygulamada bu ilke, Karadeniz ve Akdeniz’de 12 mil olarak gerçekleşmiştir.

Türkiye bu kararla “Ayağına kurşun sıkmış ve tam olarak çarşafa dolamıştır.”

Böylelikle; Yunanistan, Ege’deki 3000 dolayındaki ada ve adacıklara sahip olmasından kaynaklanan bir avantajla yaklaşık % 35, Türkiye ise % 8,8 oranında bir paya sahip olmuşlardır.

Hele bir de Ege de karasularının 12 mile çıkarılmasını düşünürsek; Yunan karasuları % 60,33, Türk karasuları ise, yaklaşık % 9 olacaktır ki Ege Denizi tamamen kaybedilmiş olacaktır.

Bu dağılım içerisinde Ege’de uluslararası antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların karasuları % 10,65, uluslararası sular veya açık deniz olarak kalan bölgenin oranı ise % 20,02’dir.

Buraya kadar anlatmaya çalıştıklarımızdan çıkan sonuç şudur;

  1. Yunanistan’a Türkiye’den alınarak verilen Limni, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam ve İkarya Adaları ile 12 Adanın Karasuyu ve hava sahası yoktur.
  2. Lozan Sonrası Yunanistan ile yapılan bir sınırlandırma ya da paylaşım anlaşması olmadığına göre, halen son anlaşma olan Lozan Hükümleri geçerlidir.
  3. Hak ve Nısfete göre paylaşım için, diğer anakaralar ve adalar için Ege’de 3 milden fazla karasuyu ileri sürülemez. Zaten Londra, Atina ve Lozan Antlaşmaları yapıldığında da 3 milden fazla bir karasuyu yoktur ve antlaşma bu şartlar altında yapılmıştır. Bu durum doğrultusunda;

a.Türkiye yeni bir kanun çıkartarak Ege’de ki karasularını 3 mil olarak ilan etmeli ve bu denizde 3 milin üzerinde kıyıdaş devletlerin uygulamalarını kabul etmediğini açıklamalıdır,

b.kanun da Yunanistan’a bırakılan bahse konu adaların karasuyu ve hava sahasının tanınmadığı yer almalıdır. (Türkiye bu esnada Yunanistan’a da NOTA vererek bunu belirtmeli ve yukarıda yazılı adaların derhal Silahtan arındırılmasını istemelidir. Bu arada bize Gökçeada ve Bozcaada’da bu anlaşmalar kapsamında silahsızlandırılsın denirse, Montrö ile sağlanan haklar ileri sürülmeden bu da kabul edilip bu 2 adanın da diğer Yunanistan’a bırakılan adalar gibi silahsızlandırılması ve Karasuyu ve Hava sahasının olmadığı tarafımızca kabul edilmelidir.)

Silahsızlandırılan adaların Karasuyu olmadığı durumda; halen Türkiye ve Yunanistan’ın uyguladığı 6 millik karasuları esasına göre Ege Denizinin paylaşımı makalenin başında yer alan haritada görülmektedir.

Önerim, Ege’de Karasularının 3 Mile indirilmesidir. O takdirde bu harita hakkaniyete daha da uygun hale gelecektir.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Mehmet ASAL : ADİL ÖKSÜZ’ÜN ÜZERİNDEN ÇIKAN CİHAZ


Mehmet ASAL : ADİL ÖKSÜZ’ÜN ÜZERİNDEN ÇIKAN CİHAZ

15 Ağustos 2016

İşte Adil Öksüz’ün üzerinden çıkan cihazın adı ve özellikleri

FETÖ Hava Kuvvetleri İmamı olan, önce tutuklanıp sonra serbest bıraktırılan Adil Öksüz’ün üzerinde olup ta kurtulmaya çalıştığı cihazın günlerdir bir GPS cihazı olduğu söylendi durdu. Aslında bu cihaz GPS cihazı değil bir Kablosuz Modem.

VINN cihazları gibi çalışabilen ‘ZTE 4G LTE’ kısa adlı cihaz. ABD’de satışa çıkmış, fiyatı yaklaşık 1000 TL civarında olan, aynı anda 10 kadar WIFI özelliğine sahip cihazın (Telefon, bilgisayar v.b.gibi) internet bağlantısına olanak sağlayan, 850/900/1800/1900MHz frekanslarında 4G Teknolojisi ile çalışan bir Kablosuz Modem. 150Mbps hıza kadar çıkabilen veri alma kapasitesine ve 8 saate kadar dayanan pil kullanım süresine sahip bir cihaz. 10,5×6,5×1,5 cm ebadındaki bu Modem2300mAh Li-Ion battery kullanmaktadır.

Tüm VINN cihazları gibi kablosuz olarak çalıştığından cihazın içerisinde bir SIM kartı var. Bu kart ABD’de bulunan ve tıpkı Türkiye’de ki “Turkcell”, “Vodafone”, “Türk Telekom” gibi esas olarak cep telefonları için çalışan bir kuruluş olan “T-Mobile” SIM kartına sahip.

Bu ne demek? ‘ZTE 4G LTE’ adlı bu Modem cihazı ile, “T-Mobile” operatörü vasıtasıyla Dünyanın her yerinde Internete bağlanabilir ve civarınızdaki 9 kişinin daha aynı hizmetten yararlanmasını sağlayabilirsiniz.

Bu cihazı ve T-Mobile SIM kartını kullandığınızda, ABD dışında bir ülkede bulunduğunuzda Roaming vasıtasıyla, bulunduğunuz ülkedeki Hizmet sağlayıcılardan T-Mobile ile anlaşması olan hangisi varsa onun vasıtasıyla Internet bağlantınız sağlanabilir, ya da T-Mobile uydu telefonu hizmeti de verdiğinden, T-Mobile SIM kartınız ile şayet bu uygulamayı kiralamışsanız (Cihaz satın alınınca T-Mobile hizmetini de otomatikman satın almış oluyorsunuz), bulunduğunuz ülkenin hizmet sağlayıcılarına ihtiyaç kalmadan Uydu üzerinden de Internet bağlantınız var demektir. Eğer uydu üzerinden hizmet alıyorsanız, dünyanın neresinde olursanız olun, en ücra köşede bile Internet erişiminiz var demektir. Oysa Roaming üzerinden bağlandığınızda Roaming Hizmeti sağlayan şirketin ağının gücüyle orantılı olarak hizmet alırsınız.

Bu cihazla neler yapılabilir;

Internete bağlanma özelliğine sahip tüm cihazlar ile bu Modemi kullanarak Internet bağlantısı sağlayabilirsiniz. Böylelikle; SKYPE, Whatsup, Facebook, Viber, Twitter, Instagram, Periskop,Face Time, Lock, Tango, Yandex, her türlü e-postanıza ulaşabilirsiniz. BYLOCK sistemini de kullanabilirsiniz. Bylock sistemi, görüntü olarak Gmail’in uygulamasına benzeyen, tıklayıp içine girdiğinizde ilk etapta Gmail hesabı gibi duran fakat daha sonra basılan iki farklı tuşla yazışmaya girilen bir uygulama ile kullanılan, kullanılan telefonla entegre olmayan, kullanıcı herkesin kişisel karekodu bulunan bir sistem

BYLOCK resmi olarak Google Play Store’da olmayan anlık bir mesajlaşma uygulaması. WhatsApp, Viber ve Tango uygulamaları gibi çalışıyor. Ancak ByLock’un en büyük farkı şifreli ve kriptolu yazışmaların yapılmasına olanak sağlaması. ByLock üzerinden yapılan yazışmalar, sadece mesajı gönderen ve alan kişiler tarafından belirlenen şifre girildiği takdirde görülebiliyor. Aksi halde yazışmaların okunması ve ele geçirilmesi mümkün olmuyor. Eagle uygulaması da güvenlik düzeyi yüksek mesajlaşma seçeneği sunuyor. Farklı şifreleme yöntemleri ile haberleşme sağlanıyor.

Bu bilgiler ve Modem cihazı yan yana konduğunda karşımıza çıkan durum şudur;

  1. Adil Öksüz Teknolojiyi yakinen takip eden biridir. Cihazı ya ABD’den almış veya birine aldırtmıştır. Cihazın üzerindeki SIM kartının kime ait olduğunun, resmi olarak “T-Mobile” dan sorulması durumunda bu durum açıklığa kavuşabilir.
  2. Dünyanın her yerinden haberleşme ihtiyacı olduğu/ olabileceği düşüncesiyle, en hızlı, ABD SIM Kartı taşıyan ve aynı anda 10 kişinin İnternete bağlanabileceği hızlı ve Modern bir kablosuz Modem kullanmaktadır.
  3. Böylece Bylock Sistemini de bu bağlantı üzerinden kullanmak suretiyle, dünyanın her yerinden FETÖ Mensupları ve Pennsylvania ile görüşebilmesi mümkün olacağı gibi, Türkiye’den de dinlenebilmesi ve kimlerle görüştüğü/konuştuğunun gizli kalmasını sağlayabilmektedir.
  4. ABD içinde iken T-Mobile bağlantısıyla, ABD dışındaki ülkelerde ise cihazı Roaming olarak kullanabileceği gibi uydu üzerinden de kullanmış olabilir.
  5. Roaming kullanması durumunda tespiti, bulunduğu ülke operatörünü kullandığı için, biraz daha kolay olsa da uydu üzerinden bağlandığında bunun Türkiye’den tespiti mümkün değildir. Aslında Roaming üzerinden de SIM Kartı (Telefon Numarası) bilinmedikçe kimin kullandığının da anlaşılması mümkün değildir.
  6. Adil Öksüz’ün bu cihaz aracılığı ile bağlandığında hangi sitelere ne kadar süreyle girdiği, cihazı ne zaman kullandığı ancak “T-Mobile” in kayıtlarından öğrenilebilir ki, bunun için de mahkeme Kararı gerekeceği değerlendirilmektedir.

Cihaz ait fotoğraflar ve bilgiler aşağıdadır.

ZTE MF910 Technical Specifications:

* Chipset: Qualcomm MDM9225

* Radio LTE-FDD: APAC 700/800(B20)/900(B8)/1800(B3)/2600(B7)MHz;

* UMTS: 900/2100MHz;

* EGPRS/GSM: 850/900/1800/1900MHz

* Peak Data Rate: LTE FDD:DL/UL 150/50Mbps (Category4);

* DC-HSPA+: DL/UL 42/5.76Mbps

* Wi-Fi: 802.11b/g/n, 2.4GHz & 5.8G

* Two Mimo antenna sockets (get ZTE MF910 external antenna signal booster)

* MicroUSB port

* SIM socket

* standard USIM

* Internal Antenna and External Antenna slot (2)

* Dimensions: 104mm x 64.5mm x 14.05mm

* Weight: 105g

* OS: Win7, Windows XP, Vista, Mac OS

* Battery: Li-Ion battery 2300mAh

Product Features

Compatible with most Wi-Fi-enabled devices

For wide-ranging use.

Provides high-speed Internet to up to 8 devices simultaneously

Using a single mobile Broadband connection, allowing you to access T-Mobile’s 4G network to watch videos, play games and more while you’re on the go.

4G speed

Ensures rapid data transfer rates. The 256MHz MDM8200A processor offers fast, efficient performance.

1.4" OLED LCD

With 128 x 128 resolution provides information in clear, easy-to-read detail. Manage features using controls on the device or an all-new Web interface.

Lithium-ion battery

Allows portable use.

SPECIFICATIONS

Wireless Capability

4G

Service Provider

T-Mobile Prepaid

UPC

610214637031

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// MEHMET ASAL : ABD FETULLAH GÜLENİN ANCAK CESEDİNİ GÖNDERİR


MEHMET ASAL : ABD FETULLAH GÜLENİN ANCAK CESEDİNİ GÖNDERİR

13 Ağustos 2016

15 Temmuz gecesi FETÖ’nün kalkıştığı hareket, ilk Türk Devleti kurulduğundan bugüne kadar Türk Milletinin gördüğü ve bundan sonra da göremeyeceği en cüretkâr kalkışma, Cumhuriyeti ve Demokrasiyi sona erdirme girişimiydi.

Fethullah Gülen, en ucuz ve en kolay istismar yolu olan Din ve İnanç Faktörünü yıllardır pervasızca kullanarak ve istismar ederek Türkiye’de örgütlenmişti. Bu gücün ve teşkilatın farkına varan Emperyalist ABD, Ortadoğu ve Türkiye üzerindeki emellerine ulaşmak için CIA vasıtasıyla bu şahsı kullanmaya ve gütmeye başlamıştı.

Bugün CIA Fethullah Gülen’i maddi ve manevi olarak desteklemekte ve Dünya’da 160 Ülkede, 2000 den fazla okulda, İngilizce Öğretmeni (Native Speaker) kisvesiyle yüzlerce CIA ajanı görev yapabilmektedir. Yani CIA ve dolayısıyla ABD Fethullah Gülen Okulları vasıtasıyla ve öncelikle tüm İslam ülkeleri olmak üzere pek çok ülkede yasal casuslar/ajanlar bulundurmaktadır.

Sizce durumu bu şekilde kullanan ABD, Fethullah Gülen’i geri verir mi? verebilir mi?

Küresel Güçler; Özellikle İslam ülkelerinde aşiret, cemaat ve Hamas, Hizbullah, El Kaide, El Nusra ve IŞİD gibi terör örgütlerinin çıkarttığı iç karışıklıkların yanı sıra, dil, din, yerel kültür, etnik köken ve mezhep çatışmaları çıkartılarak ülkelerin bölünmesi istemektedir.

15 Temmuz girişimi bunu açıkça ortaya koymuyor mu?

Şu hususun altı koyu harflerle çizilmeli ve hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Eğer 15 Temmuz girişimi başarılı olsaydı, tıpkı İran’da Humeyni’nin dini lider olarak Fransa’dan Tahran’a gelip uçaktan indiği gibi, Fethullah Gülen de yeşil Hilafet kaftanını giyerek Amerika’dan Ankara’ya dini lider olarak inmiş ve bugün ülkemizde şeriat hükümleri uygulanmaya başlanmış olacaktı.

Böylece 16. yüzyılın başında Yavuz Sultan Selim‘in Memluk Devleti‘ne son vermesinden sonra Osmanlı Devleti‘ne taşınan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün 3 Mart 1924’te görülen lüzum üzerine Halifeliği kaldırmasından 92 sene sonra ülkemize tekrar Hilafet gelecek ve tüm Cumhuriyet kazanımları bir gün içinde yok edilmiş olacaktı.

1924 yılında Halifeliğin kaldırılmasıyla laik düzene geçiş kolaylaşmış, devrimlere karşı dinin istismar edilmesi engellenmiş, bağımsız bir dış politika izleme imkânı doğmuş, Ulusal egemenlik anlayışı güçlenmiş, Ümmetçi devlet anlayışından Ulusçu devlet anlayışına geçiş süreci hızlanmıştır.

Fethullah Gülen’in dini lider olarak Türkiye’nin başına geçmesi sonrasında da tüm İslam âleminin lideri olmasını temin etmek için önce İran ve sonra Suriye ile bir savaşa girişilmek kaçınılmaz olacaktı. Böylece İran’da Humeyni, Suriye-Irak’ta Ebu Bekir El-Bağdadi halifelikleri sona erdirilmeye çalışılacak, Fethullah Gülen’in tek İslam Halifesi olarak ilan edilmesi amaçlanacaktı.

Tabii İran’a karşı bir savaşta; bu terörist darbecilerin yöneteceği bir ordu ile ne derecede başarılı olunabilecekti? Bu da apayrı değerlendirilmesi gereken bir sorudur.

Bu dönemde, yurt içinde tüm Ulusalcı, milliyetçi askerler ve siviller ile Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda önceden yargılanan kişiler de ya tasfiye edilecek, ya da yok edilecekti.

Türkiye neden bu duruma geldi? Getirildi?

Mustafa Kemal Atatürk; bu tip tehlikeleri ve ileride oluşabilecek girişimleri görerek, TBMM’nin, 30 Kasım 1925’te kabul ettiği bir kanunla tekke, zaviye ve türbeleri kapatmıştır. Aynı kanunla bütün tarikatlarla birlikte şeyh, derviş, dede, mürit gibi bir takım unvanların kullanımı da kaldırılmış, falcılık, büyücülük, muskacılık gibi din dışı uygulamalar yasaklanmıştır. Zira; Tekke ve zaviyeler siyasi çalışmalar içerisine girmeye hatta çatışmalarda bulunmaya ve halkın dinî duygularını kullanarak çıkar elde etmeye başlamıştı. Çağdaşlaşmayı amaçlayan Türk milleti için tekke, zaviye, türbe ve tarikat gibi engeller kaldırılmalıydı. Tıpkı bugün Fethullah Gülen Terör Örgütünün yapmak istediği gibi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra bu dini istismar çevreleri tekrar eski günleri hortlatmaya çalışmış, her defasında da ya Siyasetçilerin önemli bir kesiminden destek görmüş veya siyaset bizzat bu çabaların içinde olmuştur.

Aslında Türkiye’de Askerin tüm hassasiyeti ve girişimleri de, 15 Temmuz Darbe girişimi dışında, genelde hep bu noktada olmuştur. Laiklik olgusu; tarikata bulaşmamış, içine sızdırılmamış askerlerin en büyük hassasiyetidir ve bu son darbe girişimi de bu hassasiyetin ne kadar doğru ve yerinde olduğunu bir kere daha ortaya çıkarmıştır.

Eğer sağ kesimdeki birçok siyasetçinin yaptığı ve güttüğü gibi asker bu derecede sindirilmese, yetkileri elinden alınmasa, askeri okullar merkezi sınav sistemlerine zorla dâhil edilmese, Atatürk’çü ve vatansever askerler hakkında kumpaslar düzenlenmese, devletin en üst düzeyindeki yetkilileri bu kumpaslara kucak açmasa, bugün ne bu kadar FETÖ’cü orduya sızabilir ne de ordu bu kadar itibarsızlaştırılabilirdi.

Ne yazık ki son dönemlerde Orduyu itibarsızlaştırmak çok sıradan ve Moda bir hal aldı. Sanki Polis gücüyle uluslararası bir savaş kazanılabilirmiş gibi.

Ülkenin bu duruma gelmesinde ve getirilmesinde en büyük sorumlu hiç şüphesiz ki son 14 yıldır ülkeyi yöneten AKP hükümetleridir. Asker ve Ordu sindirilsin. Nasıl ve ne şekilde olursa olsun itibarsızlaşsın ve siyasi iktidar ülkeyi nereye çekerse çeksin bir daha müdahale edemeyecek hale getirilsin diyerek meydan FETÖ Kumpasçılarına bırakılmış, onların sahtekâr savcılarına zırhlı makam araçları tahsis edilmiş, kumpas davalarının savcılığına soyunularak ülkemiz bir uçurumun, kaosun eşiğine getirilmiştir.

Bu duruma getirilmede, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, Necdet Özel ve Hulusi Akar gibi son dönemlerde Genelkurmay Başkanlığı yapan Orgenerallerin ve onların yanında aciz ve sünepelik içinde bu gelişmeleri izleyen tüm Kuvvet Komutanlarının da büyük sorumluluğu vardır. Tarih bunları asla affetmeyecektir. Emir subayını bile seçip yönetmekten yoksun kişilerin Dünyanın en büyük ordularından birinin Kuvvetlerini yönetmesini beklemek en basit ifade ile aşırı saflıktır.

Biraz da Askeri okul Komutanlarına değinmek gerekir. Onlar yıllardır içlerine sızan, sokulan bu FETÖ’cüleri bulup ortaya çıkarıp ihracı için işlem yapmak yerine kendi istikbal ve geleceklerini ve alacakları rütbeleri düşünmüştür.

Deniz Harp Okulu Eski Komutanı E.Tuğamiral Türker Ertürk ve onun gibi 1-2 kişi dışında hiçbiri Askeri Liselere veya Harp okullarına sahip çıkmamış ya da bir şey yapamamışsa en azından onuruyla istifa etmeliydi?

Tüm bu kötü ve sorumsuz yönetime rağmen eğer 15 Temmuz girişimi başarılı olmadıysa, olamadıysa bunun en büyük nedeni, tüm tasfiyelere, aşağılanmalara rağmen ordu içerisindeki Ulusalcı ve Atatürk ilke ve inkılaplarını benimsemiş kesimlerin bu darbe girişimine katılmadığı gibi hafta sonu bir gece olmasına rağmen ciddi bir karşı koyuş göstermesidir.

Kamera kayıtlarından bir tankın onlarca aracı kâğıt gibi ezdiği, ezebildiği, hatırlandığında, bir makinalı tüfeğin onlarca kişiyi bir anda saf dışında bırakacağı düşünüldüğünde, aslında halkın bu şekilde sokağa sürülmesinin de ne derece mantıklı ve gerçekçi olduğu önümüzdeki dönem uzunca bir süre tartışılacağa benzemektedir. Darbe başarılı olsa sonrasında on binlerce kişiyi gözünü kırpmadan öldürecek sapıklık ve kararlılıktaki bu kişileri sadece halkın sokağa çıkarak durdurduğunu söylemek safdillik ve bu darbe girişiminin amacını hiç anlamamış olmak olur.

Yapılan yanlışlıklar ve uygulamalar ne olursa olsun sonucunda bu darbe girişiminin bastırılmış olması ülkeyi uçurumun dibinden alıp uçurumun tepesine geri çıkarmıştır. Ancak Türkiye her an uçuruma tekrar düşmeye yakındır. Bunu çok iyi görüp anlamak gerekir.

Orduya sızan FETÖ’cülerin yetiştiği Askeri Liseler kapatılırken, görevine son verilen 3500 Diyanet Görevlisinin mezun olduğu, bürokrasiye ve devlete sızan on binlerce FETÖ’cünün okuduğu İmam Hatip Okulları ile ilgili herhangi bir karar alınmamıştır.

Son yıllarda düz ortaokul ve Liselerin neredeyse tamamının İmam Hatip Okullarına dönüştürüldüğü düşünüldüğünde, gelecekte başka tarikat ve gurupların benzer girişimlerde bulunmayacağını kimse söyleyemez ve iddia edemez.

Askeri Liseler bir Subayın yetişmesinde temel askeri bilinç ve eğitimlerin verilebileceği, ülke sevgisinin aşılanabileceği en uygun kurumlardır ve yüzlerce yıldan beri bu misyonu yerine getirmişlerdir. Askeri Liseden gelenlerle doğrudan dışarıdan Harp Okullarına alınan öğrencilerin mesleki başarıları incelendiğinde, askeri liseden yetişenlerin çok ciddi üstünlükleri olduğu bilinen ve genel kabul gören bir gerçektir.

Bırakın askerler 1980 öncesinde olduğu gibi Atatürk’ün çizdiği yolda yetişen laik, bilgili, vatansever, dürüst askerler olsunlar. Askeri Liseleri kapatmak yerine niteliklerini ve hatta niceliklerini arttırıcı tedbirler alınmalıdır. Siyasiler sürekli laikliği kaşımaktan, dindar asker yetiştirme sevdasından vazgeçerek asker gibi asker yetiştirme ülküsünü ve ilkesini benimsemelidir.

Din insanların kendi tercihleri ve ailelerinin yönlendirmesiyle oluşmalıdır. Siyasiler art niyetli ve ümmetçi zihniyetteki ellerini toplumun üzerinden çekerek, ulusalcı, tek bayrak, tek vatan, tek millet ülküsünde askerlerin ve vatandaşların yetişmesine katkıda bulunmalıdır.

Bu ülkede yaşayan gayrimüslimlerin de olduğu, onların büyük çoğunluğunun bu ülkeye en az dini İslam olanlar kadar sahip çıktığı unutulmadan söylemlerde sürekli “İslam” vurgusundan vazgeçilmeli, daha çağdaş, daha kucaklayıcı ve daha insani olunmalıdır. Aksi takdirde zaten oldukça yalnız bırakıldığımız Batı Dünyasında daha da yalnızlaşmamız kaçınılmaz olacaktır.

FETÖ izlediği politika ve yol ile önce Adli Tıp ve TÜBİTAK’ı ele geçirmiş ve böylece istediği gerçek kanıtı sahte veya istediği sahte kanıtı gerçek diye sunabilmiştir. Adalet sistemine soktuğu savcı ve hakimlerle istediği kararları alarak kendisine ve hedeflerine zarar verecek kişileri tasfiye etmeye başlamıştır. Bununla paralel olarak Emniyet teşkilatına, Valilik ve kaymakamlıklara sızmış, maliyeye ve bakanlıklara girmiş, YÖK ve sınav sistemlerini ele geçirmiş, orduya soktuğu yüzlerce yandaşıyla en üst komutanları dinler ve o makamlara ulaşır hale gelmiş, siyasete adam sokmuştur. Siyaset için fazla çaba göstermesine gerek kalmamıştır. Zira AKP Kadroları, Fethullah Gülen’in kendine biat eden siyasetçisi gibi o ne istediyse onu yapmışlardır. Bunu bizzat eski Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik 8 Ağustos 2016 gecesi CNN Türk’e gönderdiği yazılı açıklamasında itiraf etmektedir.

Yani ülkenin bu hale gelmesinde ve uçurumun dibine düşürülmek istenmesinde başta AKP Kadroları ve Komuta heyetleri olmak zere hepimizin ayrı ayrı sorumluluğu veya ihmali mevcuttur. Şimdi yeniden kenetlenelim ve birleşelim derken, Laik olduğunu iddia ettiğimiz Meclisimizin koridorlarında ve Parti Divanlarında atılan “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” nidaları ne yazık ki gelecekte de benzer durumlarla karşılaşılacağının ve hala 15 Temmuz girişiminden hiçbir ders alınmadığının en açık göstergesidir.

Atatürk’ün kurduğu Ulusal ve LAİK mecliste “Dini nida ve bağırışların” anlamı nedir?

Bu genel değerlendirmeden sonra bu makalenin yazılmasına neden olan başlığa gelecek olursak.

ABD Fethullah Gülen’i iade edecek midir?

Elbette HAYIR.

Siz ABD’nin yerinde olsanız, emperyalist amaçlarınız için sonuna kadar kullandığınız bir kişiyi, yıkmaya, parçalamaya, yok etmeye çalıştığınız bir ülkeye iade eder misiniz? ABD gibi Küresel Emperyalist bir güç bu hatayı yapar mı?

Fethullah Gülen gibi onlarca Cemaat Lideri ABD’de misafir edilmekte ve kullanılmaktadır. En azından bunlar nezdinde ABD itibarını ve güvenirliliğini de yok eder mi? CIA bu başarısız darbe girişimi sonucu ciddi bir itibar kaybetmiş ve Ortadoğu masasında tasfiyeler başlamıştır. Vietnam’dan sonraki ABD’nin en büyük hayal kırıklığıdır bu olay.

Fethullah Gülen şu anda Türkiye’ye iade edilmemek için ABD’ni tehdit etmekte, beni iade ederseniz ben de Türkiye üzerindeki Planlarınızı ve beni nasıl kullandığınızı anlatırım demektedir. Fethullah Gülen şu anda kendi için en uygun yolun bir başka Batı Ülkesine gönderilmek olduğunu düşünmektedir.

Fethullah Gülen’in “Evet, ABD beni Türkiye’deki rejimi, hükümeti yıkmak için kullandı dediğini düşününüz” Böyle bir durumda neler olacaktır. Türkiye;

  • İncirlik üssünü ve ABD tesislerini kapatacaktır,
  • ABD ile siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkileri askıya alacaktır,
  • Türkiye muhtemelen NATO’dan ayrılacaktır,
  • Türkiye ister istemez Doğu Blokuna ve muhtemelen Rusya ve Çin’e yanaşacaktır,
  • Daha bir çok şey sayılabilir.

Bunları göze alması mümkün olmadığına göre ABD’nin önümüzdeki günler için iki seçeneği ortaya çıkmaktadır;

  1. Fethullah Gülen’i bir başka ülkeye göndermek (Böyle bir seçenek yukarıda yazılı sonuçları birebir doğurmasa da buna yakın neticeler ve ilişkiler için hoş olmayan ABD’nin tercih etmeyeceği bir durum oluşturacaktır.)
  2. Fethullah Gülen’i öldürecektir. Bunu da kendini bu işten tamamen sıyırmak ve farklı anlamalara sebep olmamak için; ya Pensilvanya’da yanında bulunan bir Türk’e veya Müslümana yaptıracak, ya da ABD’de bir başka bölge de yaşayan bir Türk veya Müslüman aracılığı ile bu işi bitirecektir.

Sonucunda Türkiye en fazla Fethullah Gülen’in cesedini Türkiye’ye getirtebilir ama Fethullah Gülen’in kendisini canlı olarak asla getirtemeyecektir. Bu kehanetin doğru olup olmadığını önümüzdeki günler daha açık gösterecektir.

Milletçe gerekli ve doğru dersleri çıkarıp bir an önce Mustafa Kemal Atatürk’ün çerçevesini çok net ve açık olarak çizdiği Cumhuriyetin ve Türkiye’nin KURULUŞ/BAŞLANGIÇ AYARLARI’na dönülebilmesi ümidiyle,

Esen kalınız.

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Mehmet ASAL : MUSTAFA KEMAL Mİ YOKSA ATATÜRK MÜ ???


Mehmet ASAL : MUSTAFA KEMAL Mİ YOKSA ATATÜRK MÜ ???

Daha yazıyı okumadan “ne farkı var ki?” dediğinizi duyar gibiyim.

Son yıllarda bir modadır gidiyor. Mustafa Kemal Atatürk’ten bahseden birçok kişi bilinçsiz bir şekilde sadece “Mustafa Kemal” adını kullanıyor. Oysa bunu bilinçli olarak yapan ve Atatürk soyadını söylemekten ısrarla kaçınan bir kesim de var.

Önce size şunu sormak istiyorum, örneğin İsmet İnönü’den bahsederken, “İsmet şunu yaptı, İsmet bunu yaptı” mı diyoruz yoksa “İnönü” veya “İsmet İnönü” şunları yaptı mı diyoruz. Tabii ki “İsmet İnönü” veya sadece “İnönü” diyoruz ama hiçbir zaman “İsmet” demiyoruz. Aynı örneği çoğaltalım, “Adnan “ demiyoruz “Adnan Menderes” veya “Menderes” diyoruz. “Turgut” demiyoruz, “Turgut Özal” veya sadece “Özal” diyoruz. Bu örnekler sonsuza kadar uzatılabilir ama sadece ön ismiyle anılan bir lider, siyasetçi yoktur.

Gelelim Mustafa Kemal Atatürk’e. Bu soyadını kendisine TBMM, millet adına vermiştir. Bu soyadını dünya üzerinde taşıyabilecek ikinci bir kişi yoktur. Oysa “Mustafa” veya “Kemal” adında veya “Mustafa Kemal” adında on binlerce kişi vardır.

Bakınız Tirajı haftada 25 bin olan Moskova’da yayınlanan Novoye Vremya dergide Aaleksandr Kustarev imzasıyla yayınlanan bir yazıda, Mustafa Kemal Atatürk’ün soyadına ilişkin kısmında yazdıklarına:

………………..Çağdaş Türk devletinin kurucusu Atatürk, (1881–1938) daha önce sadece Mustafa adını taşıyordu. Zira o dönemde, Türkler soyadı kullanmıyorlardı. Mustafa, sıradan bir ailenin oğluydu ve Selanik’te doğmuştu. Okulda çok başarılı olduğu için kendisine "Kemal" adı verilmiştir. Daha sonra da kendisine "Atatürk" soyadı verilmiştir. "Atatürk" soyadı, kendisine yaranmak amacıyla verilen abartmalı bir soyadı değil, bir unvandır. Zira ondan önce Türk milleti diye bir şey yoktu. Osmanlı İmparatorluğu vardı ve bu imparatorluğu sultan ailesi, hilafet ve İslam kenetliyordu. Atatürk, bütün bunları kararlı bir şekilde ortadan kaldırmıştır……………………….

O halde bu kadar müstesna, bu kadar güzel ve tüm milletinin onayı ile kendisine “Atatürk“ soyadı verilmiş bu lideri anarken veya ondan bahsederken, bu eşsiz ve anlamlı soyadını kullanmaktan kaçınmak niye? Tüm dünya “Atatürk” adını bilir.

ABD’de diplomatik görevle bulunurken, karşılaştığım ABD vatandaşlarının yarısına yakınının Mustafa Kemal Atatürk’ü, sadece Atatürk olarak bildiğini ve andığını gördüm ve duydum. Bugün Çin’de, Pakistan’da, Endonezya’da, Malezya’da, Bengaldeş’te ve daha pek çok ülkede Atatürk ismi okul kitaplarında sadece Atatürk ismiyle anılırken, Atatürkçülük (Kemalizm tabiriyle değil Atatürkçülük olarak) öğretilirken, biz Türkler mensubu olduğumuz milletin adını ve atalığını almış liderimize bu soyadını yakıştıramıyor muyuz ki “Atatürk” ismini kullanmaktan bilerek veya bilmeden kaçınıyoruz.

Gazi Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını veren ve bu soyadının alınamayacağını belirten kanun başlığı ve metnin orijinali aşağıdadır.

Kanunun adı bile, savımızı ifade etmeğe yetmiyor mu? “Kemal öz adlı………)

KEMAL ÖZ ADLI CUMHURREİSİMİZE VERİLEN SOYADI

HAKKINDA KANUN

Kanun Numarası : 2587

Kabul Tarihi : 24.2.1934

Madde 1.

KEMAL öz adlı Cumhurreisimize ATATÜRK soyadı verilmiştir.

Madde 2.

Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 3.

Bu kanun Büyük Millet Meclisi etrafından icra olunur.

ATATÜRK SOY İSMİNİN ALINAMAYACAĞINA DAİR KANUN

Kanun Numarası :2622

Kabul Tarihi :17/12/1934

Yayımlandığı Resmi Gazete Tarihi :24/12/1934

Yayımlandığı Resmi Gazete Sayısı : 2888

Madde 1.

Kemal Öz adlı Türkiye Cumhur reisine 24.11.1934 tarih ve 2587 sayılı kanunla verilmiş olan ATATÜRK soyadı tek şahsına mahsustur, hiç kimse tarafından öz veya soyadı olarak alınamaz, kullanılamaz ve kimse tarafından hiçbir surette bir kimseye verilemez.

Madde 2.

ATATÜRK adının başına ve sonuna başka söz konarak öz veya soyadı alınamaz ve kullanılamaz

Madde 3.

Bu kanun hükmü 24/11/1934 tarihinde başlar.

Madde 4.

Bu kanun hükmünü yerine getirmeye Dahiliye Vekili memurdur.

Şimdi gelelim özellikle “Atatürk” demekten kaçınanlara. Ülkemizde 1960’lı yılların sonlarında giderek güçlenen sol ideoloji, Atatürkçülüğün içerdiği “Sol Milliyetçi” anlayışı görmezden gelmek ama Atatürk’ü kendi ideolojisi doğrultusunda kullanmak isteyince, Marksizm’in bir uzantısı olan “milliyetçi düşünceyi behemehal düşman kabul etme” noktasından hareketle, Mustafa Kemal ismine sahip çıkarak ve özellikle Atatürk ve Atatürkçülük demekten kaçınarak, Kemalizm tabirini amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışmıştır. Marksist ve Leninist düşünce yapısını benimsediğini iddia eden bu guruplar, “Atatürkçülük” düşünce sistemini de bölerek sadece Mustafa Kemal’i bünyesine alan ve onun düşünce yapısının ve felsefesinin tamamını görmek yerine, ulusal mücadele esnasında ortaya çıkan “emperyalizm ve emperyalist güçlerle mücadele” ilkesini benimseyen bir görüşün temsilcisi olmuşlardır. Onlara göre Mustafa Kemal, yapılması gerekli devrimlerin doğal sonucu olarak ortaya çıkan herhangi bir liderdir ve Kemalizm’in tek hedefi Emperyalizm ve Kapitalizm ile savaşmaktır.

Bu kesimlerin bilinçli bir çaba ve sistemle kullandıkları “Mustafa Kemal” ve kullanmaktan kaçındıkları “Atatürk” tabirleri, maalesef bugün aydın geçinen birçok kişinin de bilinçsizce “Atatürk” yerine “Mustafa kemal” ifadesini kullanmasına sebep olmuştur.

Bu gün bile zoraki olarak birbirine düşman gösterilen sol ve milliyetçilik, artık olması gerektiği gibi bir arada tutulmalı ve Atatürkçülük veya Kemalizm yorumlanırken bu değerler çerçevesinde olaya bakılmalıdır. Egemen muhafazakâr sahte milliyetçi anlayışa karşı laik, devrimci, antiemperyalist, devletçi, sol milliyetçilik tezleri savunulmalı, Marksizm kalıntısı milliyetçilik düşmanı anlayışlara karşı da bilimsel, tarihsel ve sosyolojik gerçeklerin ışığında milliyetçi olmayan bir solun ancak emperyalistlerin hizmetindeki bir hezeyan olduğu anlatılmalı ve Dünya’ ya Batı gözüyle bakma sakatlığından kurtularak, olduğumuz yerden bakma cesaretini ve bilgeliğini göstermeliyiz. Bu arada milliyetçiliği sadece ulusalcılık olarak algılamak da yanlıştır. Gerçek Atatürk Milliyetçiliği; Kurtuluş Savaşı ve onu takip eden Cumhuriyet devriminin yani genel anlamda Kemalist devrimin yarattığı özgün sol bir ulusçuluktur ki; bu husus Atatürk ilkelerinde de yerini almıştır. Bu anlayıştan hiçbir şekilde taviz verilmemesi gerekir.

Emperyalist toplumlar için milliyetçilik gerçekten kapitalizmle iç içe geçmiş bir anlayışken; mazlum milletler için ve özellikle Türk Milleti için sol ile bütünleşmiştir. Herkes kabul eder ki, solun en karakteristik özellikleri antiemperyalizm, devletçilik ve halkçılıktır. Bu da Atatürk Devrimin ve Türk Milliyetçiliğinin özünü oluşturmaktadır. Solun enternasyonal anlamına gelince; sol milliyetçilik, kapitalist ve faşist yapıda olmadığı için insancıl ve barışçıl niteliktedir. Atatürkçülüğün (Kemalizm) yüce davası sadece Türk Ulusu için değil tüm ezilen milletler için çok büyük bir anlam ifade etmektedir. Dolayısıyla ezilen ulusların siyasi ittifakına sol milliyetçilik anlayışı karşı değildir.

Atatürk’ ün tabiriyle : “Gerçi bize milliyetçi derler. Ama biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.’”

Esasen sol milliyetçiliğin doktirinel olarak doğuşu Kemalist devrim ve Kemalizm’ e rast gelir. Atatürk bunu şu şekilde ifade etmiştir : "Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor.
Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye kendisiyle beraber olan şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir." Toplumculuğun ve milliyetçiliğin iç içe geçmiş olduğu mazlum ve mağdur kahraman Türk Halkı emperyalizme karşı ilk ulusal kurtuluş savaşını vermiş ve arasız devrimlerle milliyetçi sol yapısını
güçlendirmeyi hedeflemiştir. Atatürkçülük sadece Batı sömürgeciliğini değil aynı zaman doğu gericiliğini de yıkmıştır.

Milliyetçilik anlayışı üzerinde yükselen bu devrim bütün mazlum uluslara örnek teşkil etmiştir. Öyle ki; bu devrimin izleri Cezayir’ de, Küba’ da, Tunus’ ta, Hindistan’ da, Vietnam’ da, Afrika’ da, Türkistan’ da Mısır’ da, Afganistan’ da kendini göstermiştir.

Türk Milliyetçiliğinin yani Atatürk milliyetçiliğin; Batı Milliyetçiliğinden farklarından birisi de Sınıf Bilinci taraftarı olmamasıdır. Halkı sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle olarak tanımlar. Atatürk Ulusçuluğu; dini, mezhebi, soyu ne olursa olsun, kendini Türk bilen herkesi, Türk ulusundan sayar. Atatürk Milliyetçiliği sosyal devlet yanlısıdır. Ütopik sosyalizmi reddetmesine karşın, kamu ekonomisi yanlısı yani halkçı bir görünümdedir. Atatürk Milliyetçiliği sosyal adalet çerçevesinde antiemperyalist, laik, devletçi; Türklük şuurunu birleştirici sayan bir düşünce sistemidir. Atatürk Milliyetçiliği Osmanlı’nın ümmetçi ve federal sistemine karşı Türklük bilinci ve sol değerler taşıyan Türk Milliyetçiliği bayrağını yükseltir.

Tüm bunları okuduktan sonra size bir kere daha sormak istiyorum,

Mustafa Kemal mi, yoksa Atatürk mü?”

Tabii ki Atatürk dediğinizi duyar gibiyim. Lütfen duyarlı olalım.

DEMOKRASİ DOSYASI /// Mehmet ASAL : TÜRKİYE’YE DEMOKRASİ KOLAY KOLAY GELEMEZ. NEDEN Mİ ???


Mehmet ASAL : TÜRKİYE’YE DEMOKRASİ KOLAY KOLAY GELEMEZ. NEDEN Mİ ???

Ocak 2017

Demokrasi, halkın egemenliğini bizzat ve doğrudan doğruya kullandığı yönetim türüdür. Halkın halk tarafından yönetilmesi anlamına gelir ki çoğunluğun mutlak hâkimiyetini reddeden, azınlıktakilerin siyasal ve kültürel haklarının kabul edilmesi gerektiğini savunan bir sistemdir. Burada sizleri uzun cümleler ve tanımlarla sıkmak yerine mümkün olduğunca kısa ve sonuca götürücü açıklamalar kullanacağım.

Bana göre “Demokrasi için dikkate alınması gereken altı temel kıstas” vardır:

  • Ülkenin Eğitim Seviyesinin yüksekliği,
  • Ülkenin Jeopolitik Konumu ve komşularıyla ilişkilerinin dengesi,
  • Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması,
  • Ülkenin gelenekleri ve Demokrasi Mücadelesinin geçmişi,
  • Nüfus artışının kontrolü ve dengeli büyümeye geçilmesi,
  • Kişi başına düşen milli gelirin fazlalığı ve bunun bölüşümündeki adalet.

Yukarıdaki temel kıstaslara şöyle bir bakıp düşündüğünüzde, ülkemizde neden uzunca bir dönem daha Demokrasinin olamayacağı, herhangi bir detaya bile girmeden kolayca anlaşılabilir. Ancak daha ilk cümleden bir sonuca gitmek yerine bu kıstasları kısaca inceleyelim.

Ülkenin Eğitim Seviyesi:

Türkiye’de Eğitim Durumu. (DİE Sitesinden alınmıştır.)

EĞİTİM DÜZEYİ TÜM NÜFUSA ORANI AÇIKLAMALAR
İlkokul Mezunu % 32 İlkokul diplomalı
Okuma-yazma bilip okul mezunu olmayan % 23,76 Diplomasız
İlköğretim mezunu (8 yıllık) % 4,82
İlkokul mezunu (5 yıllık) % 13,6
ARA TOPLAM % 74,18 Cahil sayılabilecek kesim
Lise Mezunu % 18,1
Yüksek Okul/Fakülte Mezunu % 7,10
Yüksek Lisans Yapmış % 0,49
Doktora Yapmış % 0,13
ARA TOPLAM % 25,82 Aydın sayılabilecek kesim
TOPLAM % 100

Dünya üzerinde, halkının değil % 75’i, % 30-40’ı bile eğitimsiz tek bir demokrasi yoktur.

Ülkenin Jeopolitik Konumu ve komşularıyla ilişkilerinin dengesi:

Türkiye’nin kuzeybatısında Yunanistan ve Bulgaristan; Güneydoğusunda Suriye ve Irak; doğusunda İran ve Azerbaycan; Kuzeydoğusunda ise Ermenistan ve Gürcistan komşu olarak yer almaktadır. Bu ülkelerden Azerbaycan’ı bir tarafa ayırdığımızda kalanların;

  • Hepsinin ırkı farlıdır,
  • Hepsinin dini/mezhebi farklıdır,
  • Hepsinin dili ve bundan ötesi alfabesi bizden farklıdır,
  • Hepsi Türkiye’den daha fakirdir,
  • Hepsi Türkiye’den tarihsel çıkarlar peşindedir,
  • Türkiye’nin NATO’da Yunanistan dışında hiçbiri ile bir ortaklık anlaşması yoktur. Kaldı ki Yunanistan ile NATO İşbirliğimiz ve ortaklığımızın ne kadar güvenilir olduğu da her Türk’ün malumudur.

Siyasi Coğrafyacı ve jeopolitik uzmanları dünyanın kalbi olarak Kafkaslar ve Türkiye’nin bulunduğu coğrafyayı tanımlarlar. Nitekim Halford J. Mackinder ’in (1861-1947) Kara hâkimiyeti teorisi de, Nicholas J.Spykman, (1893-1943) Kenar Kuşak Teorileri de aynı coğrafyayı esas alır. 20.nci yüzyıl başlarında tartışılan ve kabul gören bu teoriler “Deniz Hâkimiyeti” (Alfred Thayer Mahan) ve” Hava hâkimiyeti” teorileri (Alb. Haevy Scitoklian )ile çürütülmeye çalışılmış ise de, bugün, 21nci yüzyılın başında, bu teorilere esas kalbin yerinde hiçbir değişme olmadığını ve hala dünyanın nabzının aynı coğrafyada attığını görmekteyiz.

  • 1970’li yıllarda tüm teoriler tasnif edilerek iki başlık altında toplanmıştır:
    1. Fiziki coğrafyaya dayalı teoriler: Kara Hâkimiyet Teorisi, Kenar Kuşak Teorisi.
    2. Salt kuvvete dayalı teoriler: Deniz Hâkimiyet Teorisi, Hava Hâkimiyet Teorisi.
  • Jeopolitiğin bir amacı, geleceğe ait hükümler çıkarmaktır. Jeopolitiğin asıl önemli özelliği ise uygulamaya yönelik oluşudur. Jeopolitik siyasi coğrafyayı siyasete bağlar.
  • Bunları niye anlatıyorum? ABD Fiziki coğrafyaya egemen olamadığından, salt kuvvete dayalı sistemlerle fiziki coğrafyalar üzerinde etkin olmaya çalışmaktadır. Yani aslında güç olanı başarmaya çalışmaktadır.
  • Oysa Türkiye, Dünyanın kalbi olan coğrafyada, politikalarını oluştururken dünyaya hâkim olabileceği bir siyaseti geliştirememekte ve Salt Güce sahip olan ülkenin suyuna gitmeye çalışmaktadır.
  • Bunun en büyük nedenlerinden biri de, daha önceki yazılarımdan birinde de değindiğim gibi, bizleri yöneten ve özellikle dış politika esasları konusunda karar verici durumda olan siyasilerin, jeopolitik ve buna bağlı jeostratejiyi bilmiyor ve bu konuda araştırıp eğitilmiyor olmalarıdır. Biraz amiyane tabirle, “Sandal kürekçisine uçak gemisi komutasını emanet etmek” le eşdeğerdir bu durum.
  • Bazı düşünürler jeopolitiği siyasi coğrafyanın içerisinde, siyasi coğrafyanın bir bölümü gibi görmek eğilimindedirler. Bu görüş, siyasi coğrafyayı olduğundan fazla, jeopolitiği de olduğundan daha dar bir alana yerleştirmek olur. Jeopolitik siyasi coğrafyanın bir devamıdır. Ancak daha geniş bir alanda ve daha çok sayıda konuyu içerir.
  • Daha anlaşılır bir ifade ile çok iyi bir coğrafyaya sahip olmak tek başına yeterli değildir, önemli olan o coğrafi avantajı uluslararası politikaya ile ülke çıkar ve menfaatlerine dönüştürebilmektir.
  • Aslında büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de yaptığı budur. Bu coğrafyada yer alan Rusya, İran gibi ülkeleri de yanına alarak, ya da en azından karşısına almayarak, batılı devletlere karşı büyük bir kurtuluş mücadelesi vermiş, ülkeyi ve milleti var etmiştir.

Türkiye’nin jeopolitik konumu; coğrafi konumda sayılan bütün özelliklere ek olarak; Avrupa Birliği, Rusya Federasyonu ile komşu olması; Kafkasya, Ortadoğu, Balkanlar gibi duyarlı ve sıcak kesimlerin bileşkesinde bulunması; çok önemi bir sınırlar ülkesi oluşu (Doğu kültürü ile batı kültürünün, Hristiyanlıkla İslamiyet’in liberal ekonomi ile yarı kolektif sistemlerin, demokrasi ile totaliter sistemlerin… Sınırında) bütün evrensel politikaların ya hareket noktası, ya hedefi, ya da en azından güzergâh üzerinde bulunması… Gibi çok güçlü özellikler içerir.
İşte Türkiye Atatürk’ten sonra bu önemi anlayamadığından, ülke her zaman Emperyalizmin hedefinde olmuştur ve bundan sonra da olacaktır. Komşularıyla ortak bir dil, din, kültür bağı ne yazık ki yoktur.

Emperyalist ülkelerin yayılmacı politikalarını en zor uygulayabileceği ülkeler tam demokrat ülkelerdir. Bu nedenle onlar bizim Demokrasi ile yönetilmemizi istemezler ve bu 7 benzemez komşu ile her zaman ülkemizi ve demokrasimizi aşındırmak, kendilerine yakın ve çanak tutacak SÖZDE DEMOKRAT OLİGARŞİK YAPILAR tarafından yönetilmemizi isterler.

Doğu Akdeniz’de aleyhimize petrol arar/aratır, PYD-PKK’yı kışkırtır, Ege Adacıklarının İşgaline sessiz kalır, Ermeni Soykırımı diye bir dayatmayı sürekli gündemde tutarlar. Buna karşı, Sosyal-Demokrat Hükümetlerin iş başında olması ve akıllı politikalar üretmesi gerekirken bizim gibi ülkeler, sağ ve muhafazakâr hatta din tandanslı parti ve liderlerince yönetilir, bu liderler BOP eş başkanlığı ile kandırılıp kafamıza çuvallar geçirilir, Seksen milyonluk ülke bir Twitter Mesajı ile aşağılanabilir.

Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması:

Din kuruluşundan beri gerek Osmanlı Dönemi gerek genç Türkiye Döneminde, her zaman etkili olmuş ve Devlet İdaresinde İslami akımlar ve kayırmalar alenen yapılmış, laiklik ilkesi hemen hiçbir dönemde anlaşılamamış ve uygulanmamıştır.

Osmanlı’nın kuruluşundan bu yana, yönetimde din etkeni belirleyici rol oynamıştır.

Din; giderek genellik özelliğini koruyamamış, mezhep ve tarikat ayrımları din öğesinin yerine belirleyici olmuşlardır.

Tasavvufi tarikatların gerek halk üzerinde, gerekse asker-sivil yönetici bürokrasi üzerindeki belirleyici ve yönlendirici etkinliği; 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde daha da öne çıkmıştır. Devlet-siyaset adamları, bilim adamları ve düşünürler arasında herhangi bir tasavvufi tarikatın bağlısı olmak, bir dergâha / tekkeye devam etmek, bir mürşide bağlanmak geçerli bir moda olmuştur.

Ne yazık ki, bu yüzyılda da aydınlar arasında aynı durum oldukça yaygındır. Ayrıca toplumun üst katmanları, salon toplantılarıyla bu tür gelişmelere öncülük etmektedirler.

Mevlevilerle Bektaşiler arasında öteden beri süregelen, devlet içinde egemenlik kurma, yönetim kadrolarını oluşturma yarışı vardır. Bu durum, her iki tarikatın da çok erken dönemlerden beri egemenlik kurmak için örgütlendiklerini, birçok devlet adamını yanlarına çektiklerini, bunlar yoluyla devleti yürütmede söz sahibi olduklarını veya söz sahibi olmak için çabaladıklarını göstermektedir.

Sünni tarikatlar Milli Mücadele’ye de yer yer karşı çıkıp, halifenin sesini dinlerken, Alevi toplumuyla Bektaşi ve Mevlevi tarikatlar Milli Mücadele’nin doğrudan içinde yer almış, emperyalizme ve halife-padişahlığa karşı M. Kemal’in önderliğindeki ulusal bağımsızlıkçı bir hareket yürütmüşlerdir.

Alevilikte kadın, Sünniliğin tam aksine, kesinlikle toplumdan tecrit edilmemiştir. O, toplumun eşit bir parçasıdır. Dini törenlerde dahi başını örtmez. Bu törenlerde kadınlar ve erkekler birlikte dans ederler ve hatta topluluğa saygı kuralını gözetmek koşuluyla içki dahi içebilirler.

Mustafa kemal Atatürk kadının toplum için önemini vurgulayıp bunları yasalar ile teminat altına almıştır. Ancak, 1938 den başlayarak Türkiye’de en ucuz ve kolay siyaset aracı “DİN SÖMÜRÜSÜ” olmuştur. Bu sömürü o kadar ileri gitmiştir ki 1986 dan sonra Sistematik bir şekilde tüm Ordu, Polis ile Hukuk Sistemi, Fetullah Gülen denen bir din bazın eline geçmiş ve ülkenin neredeyse “İran’ laşacağı” 15 Temmuz darbesi kıl payı atlatılmıştır.

Bundan gerekli dersler alınabilmiş, “DİN SİYASET DIŞI ALANA” çekilebilmiş ve “LAİKLİK UYGULANMAYA BAŞLAMIŞ” mıdır? Ne yazık ki hayır.

Oysa Demokrasinin olmazsa olmazı;

Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması, kadının özgürleşmesi, kadının erkeğin köleliğinden ve hegemonyasından çıkartılmasıdır ki daha uzunca bir süre bu mümkün görülmemektedir.

Ülkenin gelenekleri ve Demokrasi Mücadelesinin geçmişi:

Ne yazık ki bu konuda da ümitli olabilmek mümkün değildir. Siyasi hayatı sürekli “Gericilik ve Askeri Müdahalelerle geçmiş” bir ülkenin elbette Demokrasi karnesinin de iyi olması beklenemez.

Cumhuriyetin ilanı ve Hilafetin kaldırılmasına kadar olan tarihi süreçte, iki ayrı defa Meşrutiyet İlanına rağmen Demokrasi alanında bir ilerleme kaydedilememesi ve gayretlerin sözde kalışı dışında Demokrasi ve Özgürlükler adına bir şey yapıldığını, inşa edildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Cumhuriyetin ilanı ile 1938 arasında geçen 15 yıllık sürede Demokrasi ve insan hakları, laiklik, erkek-kadın eşitliği alanında yapılan reform ve atılımlar, 1938’den sonra irticai hareketler nedeniyle tekrar geri gitmeye başlamıştır.

Dini Kuralların tüm topluma yaygın ve egemen olması isteği, hatta adı çok net söylenmese de ŞERİAT vurguları ve istekleri; bırakınız Demokrasiyi ileri götürmeyi, gemiyi sürekli denizin dibine doğru çekmek isteyen bir gemi demiri işlevi görmüştür.

Bugün modern demokratik yönetim sistemi ve anlayışı denildiğinde, genellikle Batılı sanayileşmiş ülkelerin gelişmiş, liberal demokrasi olarak bilinen seçimli demokrasi yöntemi anlaşılmaktadır.

İnsanlığın varoluşundan beri Klâsik Cumhuriyetçilik anlayışı, farklı iki temel problematikten hareket eden iki farklı ekol halinde gelişmiştir. Bunlardan biri, Atina, diğeri ise Roma Ekolü’dür.

Aristoteles tarafından temsil edilen ve insanı ancak siyasal topluma katılmak suretiyle beşeriyetini tamamlayabilecek ve gerçekleştirebilecek bir varlık olarak gören Atina Ekolü’nün temel problematiği, erdemli yurttaştır. Atina demokrasisinde yurttaşlık erdemi prensibi önemliydi ve bu prensip, siyasal topluma (site) adanmışlığı ve özel hayatın kamusal hayata tabi olmasını veya feda edilmesini gerektirmekteydi.

Cicero tarafından temsil edilen Roma Ekolü ‘nün temel problematiği ise, meşru yönetim tarafından güvence altına alınmış olan güçlü bir özgürlük idealidir.

17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da mutlak monarşilerden demokratik yönetime geçişte, iki siyasal düşünce geleneğinin merkezi göze çarpar. Bunlardan biri cumhuriyetçilik, diğeri ise liberalizmdir.

Modern liberalizmin ve liberal demokratik düşüncenin ortaya çıkmasında, Yöneticiler (krallarla) başlıca sınıflar arasında meşru otorite alanıyla ilgili süre giden mücadeleler; köylülerin ağır vergilere ve diğer sosyal yükümlülüklere karşı isyanlar; ticaret, alış-veriş ve pazar ilişkilerinin yaygınlaşması; teknolojide (özellikle askeri teknolojide) kaydedilen ilerlemeler; başta İngiltere, Fransa ve İspanya olmak üzere ulusal monarşilerin konsolidasyonu; Rönesans’a özgü kültür ve düşünce yapısının gittikçe yaygınlaşması; din eksenli çatışmalar ve Katolikliğin evrenle ilgili iddialarına yönelen itirazlar; nihayet din ve devlet arasındaki mücadeleler gibi tarihi gelişme ve değişmelerin değişen ağırlıklarda payı vardır. Ancak, tüm bu dönemlerde cumhuriyetçi düşünce geleneğinin birikimi çok önemlidir.

Osmanlı’ya baktığımızda, 2 adet cılız ve sonuçsuz Meşrutiyet ilanı dışında hiçbir demokratik mücadele ve birikim görememekteyiz. Tüm ilerici adımlar ve mücadeleler de hep Ordu Eksenli olmuştur. Bu da Demokrasinin istediği ve uygun gördüğü bir durum değildir.

Batılıların yüzyıllarca süren mücadele, birikim, Fransız İhtilali, Reform hareketleri vb. gibi, vasıtalarla elde ettikleri Demokratik süreç ve sonuçlar, bizlere bu alanda mücadele etmemize gerek kalmadan büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk tarafından armağan edilmiştir.

Ne yazık ki bizler bu armağanın kıymetini bilememiş ve hep geçmişe, Padişahlığa, Monarşiye ve Hilafete özenmiş ve bu uğurda ülkeyi ilerletmek yerine gemiyi tornistan çalıştırarak geriye çekmiş bulunmaktayız.

Nüfus artışının kontrolü ve dengeli büyümeye geçilmesi:

Bütün canlıların ortak özelliklerinden birisi de üreyebilmeleridir. İnsan haricindeki canlı topluluklarının artışı ekosistemler tarafından kontrol edilmektedir. İnsan zekâsı ve teknolojisi sayesinde böyle bir kontrolün dışında kalmayı başarmıştır. Canlıların en az üreyenlerinden birisi olmasına rağmen insan, dünya nüfus artışı günümüzün önemli sorunlarından biridir. Türkiye’nin de en önemli sorunu da, Nüfus artış politikasının yanlışıdır.

Nüfus artışı, gelişmiş ülkelerde % 0,5-1 civarında artarken, gelişmekte olan ülkelerde % 2-3 gibi yüksek oranlarda artmaktadır. Bu gelişme, dünyanın demografik yapısında önemli değişmelere ve sorunlara yol açmaktadır.

Halen 7 milyar civarında olan dünya nüfusunun 1 milyar kadarı gelişmiş ülkelerde, 6 milyardan fazlası da gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır. Hızlı nüfus artışı, gelişmekte olan ülkelerde kaynakların yetmemesine, kalkınma hızlarının yavaşlamasına, ekonomik ve sosyal sorunların artmasına neden olmaktadır. Nüfus artışı ile birlikte ele alınması gereken en kritik nokta eğitimdir.

İçsel büyüme teorileri ile birlikte beşeri sermayenin ön plana çıkması, eğitimin ekonomik büyüme üzerindeki rolünün de tartışılmasına neden olmuştur. Eğitim ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi inceleyen çok sayıdaki çalışmada, eğitimin ekonomik büyümeyi pozitif yönde etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.

Eğitimin teknolojik gelişme ve toplam faktör verimliliğini artırarak ekonomik büyümeye katkı sağladığı da çok açıktır. Ancak; Ekonomik büyüme sürecinde nüfus artışının rolü tartışmalıdır. Büyüme ve nüfus artışı ilişkisi birçok yönden araştırmacıların ilgisini çekmiştir.Konu üzerindeki görüşlerin çoğu, nüfus artışını ekonomik büyümenin üzerinde bir engel olarak görürken, bazıları da ekonomik büyümeyi hızlandırıcı etken olarak kabul etmektedir.

Nüfus ve büyüme üzerine yapılan çalışmaların büyük bir bölümü kalkınmakta olan ülkeler üzerinde yoğunlaşmıştır. Çünkü bu ülkeler sanayileşmenin henüz başlangıç dönemindedirler. Büyüme ile birlikte bu ülkelerin doğum oranlarında fazla bir artış görülmemiş, buna karşılık ölüm oranında meydana gelen düşüş ile birlikte nüfusları hızla artmıştır. Bu ülkelerde nüfus ile büyüme arasındaki ilişkinin belirlenmesi, geleceğe yönelik büyüme stratejilerinin oluşturulmasında oldukça önemlidir.

Türkiye’de bu alanda dikkat çeken bir örnek oluşturmaktadır.

Yurdumuz, eğitim alanında her yıl çok daha fazla derslik, okul, öğretmen ihtiyacı duyan bir ülkedir. Yani mevcut okulları ıslah etmek, modernleştirmek bir yana her yıl yeni okul binalarına, dersliklere ve öğretmenlere ihtiyaç vardır.

Oysa bir batı ülkesinde nüfus artmadığı veya çok az arttığı için, bu ülkeler yeni bina ve derslikler yerine mevcutları yenilemekte, öğretmenlerini yüksek lisans ve doktora programları ile eğitmekte ve modernize etmekte, böylece daha iyi bir eğitim sistemi sonucu yetişen verimliliği yüksek nüfus ile GSMH ‘arını arttırarak refah düzeylerini yükseltmektedirler.Türkiye ise her geçen yıl daha başarısız PISA neticeleri, Üniversite sıralamaları ve sonuçları ile Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) küresel eğitim araştırmasında 76 ülke arasında 41. sırada yer almaktadır.

Kalkınmakta olan bir ülke olarak hızlı nüfus artışı en başta Eğitim de olmak üzere ülkemize sürekli KALİTESİZLİK getirmekte ve Kişi Başına Düşen Milli Gelir de hiçbir zaman refah düzeyine ulaşmamaktadır. Refah olmayan yerde Demokrasinin de gelişemeyeceği son derece açıktır.

Kişi başına düşen milli hasılanın fazlalığı ve bunun bölüşümündeki adalet:

Her ne kadar yukarıda son bölümde buna değinmiş olsam da Kişi başı milli gelir aslında ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirler. Yani kişi başı milli gelir ne kadar fazla olursa, o ülkenin gelişmişlik seviyesi de o kadar yüksek olur.

Kişi başı milli geliri tanımlamak gerekirse, bir ülkenin gayri safi milli hasılatının (GSMH) o ülkenin nüfusuna bölünmesi sonucu ortaya çıkan sonuçtur denebilir.

Kalitesiz ve üretmeyen insan gücü, kişi başına düşen refahı sürekli aşağıya çeker ki bu da özellikle dengesiz ve bana göre kalitesiz nüfus artışının bir sonucu olarak ülkemizi sürekli fakir ülkeler liginde bırakır, bir üst lige yükselemeyiz.

Ülkemizde eğitimli ve refah düzeyi yüksek aileler tek ya da en çok iki çocukla yetinirken, eğitim seviyesi düşük ve gelir düzeyi toplum standardının altında kalan aileler, 3-4 hatta 5 çocuğa kadar sürekli olarak çoğalmaya teşvik edilmekte ve çoğalmaktadır. Üstelik bu teşvikin hiçbir bilimsel ve ekonomik açıklaması ve gereksinimi yokken tek itici ve çoğaltıcı gücü Dinsel Motif olmaktadır.

Böyle durumlarda; aynı ülkenin fertleri arasında gelir açısından uçurumlar oluşmakta, refah adil olarak bölüşülememektedir. Refah düzeyi yüksek kişiler Demokrasi ve kişisel haklarına önem verip bu uğurda maddi ve manevi fedakârlıklara katlanabilirken, gelir düzeyi düşük kişilerin tek beklentisi daha fazla kazanabilmek, hem de ne pahasına olursa kazanabilmek olabilmektedir.

Öncelik olarak Maddi Kazanca yönelme neticesinde, toplumda ahlak anlayışı da çöküntüye uğramakta ve yasal olsun olmasın her yol daha fazla kazanç için geçerli kabul edilebilmektedir. Bu da Demokratikleşme ve Adalet alanında en büyük çıkmazı oluşturmaktadır.

SONUÇ:

Sayfalarca sürebilecek bir incelemeyi size burada çok özet şekilde vermeye çalıştım. Aslında, zaten bildiğiniz pek çok hususu sizlere sadece toplu ve kısa bir şekilde hatırlatmak istedim.

Batı Ülkelerine gittiğimiz zaman oradaki “İnsan hakları ve özgürlükler” ile “Demokrasi” anlayışına imrenmekteyiz. Ancak unutmayalım ki bu hak ve özgürlükler, uzun ve ciddi mücadeleler sonucunda ve EĞİTİM DÜZEYİ BİZDEN ÇOK YÜKSEK fertlerin yaşadığı coğrafyalarda ter dökerek, çaba göstererek, birçok zorluğa göğüs gererek ve Demokrasi Mücadelesi verilerek kazanılmıştır.

“Hak verilmez alınır” deyişindeki kast edilen anlam da bu olsa gerek.

O zaman tekrar başa dönersek; “Türkiye’ye daha uzunca bir süre Demokrasinin kolay kolay gelemeyeceğini” söylemek sizce de bir kehanet mi olacaktır?

Esen kalın… Mehmet ASAL

MİLLİ SANAYİ DOSYASI /// MEHMET ASAL : TÜRKİYE SANAYİ DEVRİMLERİNİ NEDEN ATLADI ???


MEHMET ASAL : TÜRKİYE SANAYİ DEVRİMLERİNİ NEDEN ATLADI ???

YAZAN ve DERLEYEN: Mehmet Asal Mayıs 2020

Bazı Kısımları Mahfi Eğilmez’in Kitabından aynen alınmıştır.

(Değişim sürecinde Türkiye: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e sosyo-ekonomik bir değerlendirme)

Avrupa, imparatorlukların dağılmasıyla ulus devletlere dönüşüp aydınlanmanın ardından sanayi kapitalizmine geçerken, Osmanlı İmparatorluğu hep bir ümmet devleti olarak kalmıştır.

Osmanlı; ne tam olarak aydınlanmaya girebilmiş ne de sanayi kapitalizminin getirdiği rüzgârı yakalayabilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla aydınlanma ve sanayileşme atılımı gibi kazanımlar ortaya çıkmıştır. Ne var ki bunlar, toplumca bir çaba karşılığı elde edilmiş kazanımlardan çok, ilerici bir kadronun getirdiği düzenlemelerdi.

O nedenle de toplum tarafından tam olarak sahiplenilmediler. Son yüz yılda ülkemizde yaşanan sosyo-ekonomik evrim, başlangıçta ileriye doğru olsa da sonradan çok daha karışık bir görünüm içine girdi.

Bizde hiçbir zaman geniş bir sanayi burjuvazisi oluşamadı. Daha çok bir esnaf burjuvazisi oluştu.

Hiçbir zaman kapitalizm, ahbap-çavuş kapitalizmini aşamadı. Türkiye bazen Batı’ya bazen Doğu’ya, bazen ileriye bazen geriye doğru kararsız bir denge içinde savrulup durdu.

Osmanlı’nın başından beri yönetimde din etkeni belirleyici rol oynamıştır.

Din; giderek genellik özelliğini koruyamamış, mezhep ve tarikat ayrımları din öğesinin yerine belirleyici olmuşlardır.

Tasavvufi tarikatların gerek halk üzerinde, gerekse asker-sivil yönetici bürokrasi üzerindeki belirleyici ve yönlendirici etkinliği; 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde daha öne çıkmıştır.

Devlet-siyaset adamları, bilim adamları ve düşünürler arasında herhangi bir tasavvufi tarikatın bağlısı olmak, bir dergâha / tekkeye devam etmek, bir mürşide bağlanmak geçerli bir moda olmuştur.

Mevlevilerle Bektaşiler arasında öteden beri gelen bir devlet içinde egemenlik kurma, yönetim kadrolarını oluşturma yarışı vardır.

Bu durum, her iki tarikatın da çok erken dönemlerden beri egemenlik kurmak için örgütlendiklerini, birçok devlet adamını yanlarına çektiklerini, bunlar yoluyla devleti yürütmede söz sahibi olduklarını ve söz sahibi olmak için çabaladıklarını gösterir. Bunun en yakın örneklerini de Türkiye 2002-2016 yılları arasında yaşamıştır.

Osmanlı’ya baktığımızda; Padişah I.İbrahim döneminden (1640- 1648) beri sarayda Mevleviler egemendirler.

3. Ahmed, 1703’de bir Yeniçeri ayaklanması sonucu yönetime getirildi. Padişahın Kılıç Kuşanma Töreni’nde Silahtar Ağa ile Nakibüleşraf bulunmasına karşın, asıl rolü Yeniçeri Ağası oynadı.

Bu tarih ve olay siyasal bakımdan Yeniçerilerin resmen Bektaşilerle birleştiği ve kendilerini "Bektaşi köçekleri" olarak niteledikleri tarihe rastlar.

Bektaşilerin, Mevlevilerin elindeki ayrıcalık ve yetkileri ele geçirdikleri biçiminde ilk görünüş Hasluck’a göre bu olaydır. Padişaha yasallık sağlayan güç böylece Yeniçeri-Bektaşi bütünlüğüyle simgeleşmiş olur. Böyle olmasına karşın sadrazamlık, şeyhülislamlık gibi en üst görevler hala Mevlevilerin elindedir.

18. yüzyılda siyasal alanda Bektaşilerle Aleviler arsında bir uzlaşma, bir alan ve görev paylaşımı, bir dengelenme kurulur. Böyle olmasına karşın, yine de bu yüzyıl boyunca padişahlık makamının yasallaştırması (meşrulaştırması) konusunda Alevi-Bektaşi yarışı sürer.

2. Mahmud Bektaşilere, tarihleri boyu en büyük darbeyi vurmuştur. Onun Yeniçeri ve Bektaşilere uyguladığı 1826 kırımı ve yasaklaması üzerine geri kalan Bektaşi ve Yeniçeriler özellikle Balkanlardaki Dere beylerle birleşerek son savaşlarını verirler. Yeniçeriler küçük esnaf ve halk kesiminin bir bölümünde Bektaşilik güçlenmesine karşın, 2. Mahmud ulemayı ve öteki Sünni tarikatları yanına alabilmiştir. Öyle ki, ulema arasında da Mevlevilik tutulmaktadır.

Yeniçerilik-Bektaşiliğin kaldırılışında da tüm Sünni tarikat şeyhleriyle, asker-sivil Sünni bürokrasi ve Sünni ulema padişahın destekçisi olmuş, Bektaşiliğin gücünü kırmada, dahası ortadan kaldırmada ortak hareket etmişlerdir.

Bektaşiler, yedikleri darbe sonucu Tanzimat dönemine kadar bellerini doğrultamamışlardır. Fakat ondan sonra Bektaşilik-Masonluk-Jön Türklük bağlantısı biçiminde yeniden gücünü toparlamış ve yönetime yön verme savaşımına başlamıştır.

Bektaşilik, Alevilik zemininde bir tarikat olmasına karşın, Mevlevilerin ancak bir bölümü Alevi eğilimlidir.

Bunlar zaten Sünni Mevlevilik içerisinde Alevi bir inanç çizgisi izlemişlerdir.

Mevleviler Sünni ve Ortodoks yanları nedeniyle zaman zaman yönetimlere ortak edilmişlerse de, Alevi ve Bektaşilere hiçbir zaman bu olanak tanınmamıştır.

Bektaşilerin asıl kaynağı Balkanlardaki ve Anadolu’daki köylülerdir. Eski Türklük özünü bağrında taşıyıp getirmiştir. Mevleviler ise, özellikle Anadolu kentlerinde etkin olmuş, kentli bir tarikattır.

Tarikatlarda, 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra ayrışma olur. Sünni tarikatlar padişah ve halife yanlılıklarını açıkça ortaya koyarlar. Bektaşilerle Mevleviler padişah-halife karşıtı bir siyaset izlerler. İttihat ve Terakki Partisi’nin yönetimi yıllarında toplumda yapılan her ileri reformu desteklerler.

Sünni tarikatlar Milli Mücadele’ye de yer yer karşı çıkıp, halifenin sesini dinlerken, Alevi toplumuyla Bektaşi ve Mevlevi tarikatlar Milli Mücadele’nin doğrudan içinde yer alır, emperyalizme ve halife-padişahlığa karşı M. Kemal’in önderliğindeki ulusal bağımsızlıkçı hareket olarak savaşım yürütürler.

Mustafa Kemal, Alevi-Bektaşilerle "ittifak" kurar. Emperyalizmin ve ülkede gericiliğin temsilcisi padişah-halifeliğin gücü bu ulusçu, bağımsızlıkçı ve yurtsever bağlaşıklıkla kırılır.

İslam’daki tarikatların çoğu Anadolu’da kitle bulabilmiş, 11. yüzyıldan itibaren Türk toplumunun yerleştiği bu bölgede yayılabilmiş ve yandaş bulabilmişlerdir. Osmanlı’nın Yakınçağında özellikle askeri kesimler arasında Bektaşilik; yüksek yönetici kesimde Mevlevilik; ulema arasında Nakşibendilik; halk arasındaysa Kadirilikle Halvetilik daha çok tutunabilmiştir.
Bektaşiliğin liberal, laik, demokratik, ulusal bağımsızlıkçı niteliği bağımsızlık hareketinde bizzat yer alan kadrolarla harekete katılmıştır. Atatürk de bu inançtan olanlardan biridir.
2. Mahmud’un Bektaşi ve Yeniçeri yasağı, Bektaşi yazınının yeraltına çekilmesine neden olmuştu. Fakat 1869’dan itibaren yeniden basımlar başlamıştır.

Abdülhamid’in 1908’de Jön / Genç Türklerce devrilmesiyle Bektaşiliğin "küçük Rönesans’ı" başlar.

Son iki yüz yılda birçok paradigma değişimi yaşandı. Bunlar arasında her türlü sistemin değişmesine yol açan iki tanesi çok önemli:

Sanayi devrimi ve küreselleşme.

Batı dünyasında sanayi devriminin yarattığı paradigma değişimi, esnaf sınıfının bir bölümünün, birikimini ve kredi sistemini kullanarak sanayici veya tüccar konumuna geçmesini sağladı. Böyle bir birikimi olmayan ve kredi de kullanamayan esnaf da ücret karşılığı çalışan emekçi sınıfına geçti.

Sanayi devriminden önce de zengin çiftçilerin, tüccarların ve büyük esnafın oluşturduğu bir burjuva sınıfı vardı. Sanayi devriminden sonra sanayici olan esnafın da katılımıyla bu sınıfı oluşturanların hem sayısı hem de zenginliği arttı. Ve ilk kez sanayi ve ticaret burjuvazisi, aristokrasi ve emekçi sınıfının karşısında yeni bir sınıf olarak yer aldı.

Bu yeni burjuva sınıfı, bir yandan edindikleri eğitim ve kültür düzeyiyle aristokrasiye yakın bir yer edinirken bir yandan da esnafın çalışkanlığına yakın bir çalışma disiplininin içinde oldu.

Osmanlı İmparatorluğu, aydınlanmaya geçemediği, oradan da sanayi devrimine giremediği, dolayısıyla ekonomik yapıda bir paradigma değişimi yaşamadığı için Osmanlı esnafı böyle bir dönüşümden geçmedi ve esnaf olarak kalmaya devam etti.

Sanayi devrimine geçiş kısmen Cumhuriyetle birlikte başladı ve halen devam ediyor. Bu gecikmiş sanayi devrimine giriş, esnafın sanayi burjuvasına dönüşümünü henüz sağlayamadı. Aradan geçen 100 yılda gelinen noktada esnafın az sayıda bir bölümü sanayi burjuvası olurken daha çoğu ya esnaf burjuvası oldu ya da esnaf olarak kaldı.

Esnaflıktan sanayi burjuvalığı na değil de esnaf burjuvası konumuna geçen kuşakların kafası karışıktır. Bir yandan daha üst değerleri benimser görünse de bir yandan aklı hep daha alt değerler de takılı kalır.

Bunu, çocuğuna klasik piyano veya bale dersleri aldıran ama yalnız başına kaldığında arabesk müzik dinleyen ailelerin durumuna benzetebiliriz. Aradan 3-4 kuşak geçmeden bu kafa karışıklığı kaybolmaz.

Küreselleşme, paradigma değişimlerinin sonuncusu olmayacaktır. Küreselleşme ile birlikte soğuk savaş sona erdi, küresel sistemde Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya ya da kapitalizm ile sosyalizm arasında bölünmüş, iki kutuplu olmuş dünya tek kutuplu hale geldi.

Soğuk savaş döneminde var olan dengelerin yok olmasıyla Amerika Birleşik Devletleri tek başına sistemin lideri konumuna geldi. Küresel sistemin Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliği altında toplanması pek çok kişi tarafından coşkuyla destekten ve beklenen bir gelişmeydi. Kötülüğün lideri olarak görülen Sovyetler birliği dağılmıştı.

Beklentilere bakılırsa barış gelecek çekişmeler bitecek dünyanın geliri dünyanın ortak refahı için harcanacaktı. Ne var ki gelişmeler beklentilerle aynı yönde olmadı.

Amerika Birleşik Devletleri bu dönemde dünyaya liderlik edebilecek bir olgunluk içine girip barışa önderlik edemedi, hatta tam tersine birçok bölgesel savaşın ya düzenleyicisi ya da yönlendiricisi konumunda oldu.

Karşısında onu dengeleyecek bir gücün olmaması Amerika Birleşik Devletleri’ne küstahça hareket edebilme olanağı verdi ve Amerika Birleşik Devletleri bunu aşacak bir olgunluğa erişmediğini her fırsatta ortaya koydu.

Bugün geldiğimiz aşama soğuk savaşın sağladığı güç dengesinin, bugünkü dengesiz güç durumundan daha iyi bir durum olduğunu gösteriyor. Bütün bunlar bize gelecekte küreselleşmenin bir başka paradigma değişimi ile sona erebileceğini gösteriyor.

Türkiye Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana sosyal ekonomik ve kültürel bir değişim yaşıyor. Bu değişimin ekonomi açısından birçok dönüm noktası var. Değişimin giderek hızlandığı ve farklılaştığı son 35 yılda yaşamış dört dönüm noktası önemli.

Birinci dönüm noktası 1980’lerde başlayan ekonomik sistem değişikliğidir Türkiye 1980 lere kadar arada bir değişim denemesi geçirmiş olsa da kamu kesimi ağırlıklı karma ekonomik yapıyı 1980’lerden başlayarak özel kesim ağırlıklı hale getirmeye yöneldi ve bu alanda epeyce yol aldı.

İkinci dönüm noktası 2001 ekonomik krizidir. Bu kriz eski yapıyı, eski düşünceleri ve dayanaklarını büyük ölçüde tasfiye ederek paranın en kutsal değer hale gelmesine yol açtı. AKP’nin iktidara gelişinde 2001 ekonomik krizi son derece ağırlıklı bir rol oynadı.Birinci ve ikinci dönüm noktalarının geçilmesi sonuçta bir esnaf iktidarına zemin hazırladı.

Üçüncü dönüm noktası, Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’nin güdümünde ki büyük Orta Doğu Projesi’nde rol almasıdır. Bu Türkiye’yi Orta Doğu’dan uzak durmayı Öngören altın kuraldan uzaklaştıran tarihi bir karardır.

Dördüncü dönüm noktası çok uzun bir süreden beri Avrupalı olmayı hedeflemiş ve bu yolda Avrupa birliği ile tam üyelik müzakerelerine başlamış olan ülkenin küresel kriz sonrasında değişen eğilimleri sonucunda Avrupa’dan giderek uzaklaşmaya başlamasıdır.

Türkiye’de geçmişte sanayici büyük çiftçi tüccar asker ve bürokrat tek başına ya da birlikte temsil edilebilecek şekilde iktidar olmuştu. 1960’larda işçiler iktidar olacakmış gibi görünüyordu ama olmadı. Esnaf ise ilk kez 2002 sonunda iktidar oldu.

Özal iktidarı sırasında da iktidarda küçük bir payı olmuştu ama ilk kez tek başına iktidara gelmesi 2002 seçimiyle oldu.

Esnaf dediğimizde mutlaka iktidar sahiplerinin esnaf olması gerektiği anlaşılmamalıdır. Esnaflık tıpkı bürokratlık gibi biraz da zihniyet meselesidir. Esnaf hem emeği hem de sermayeyi temsil eder. Halkın içinde olduğu için dertlerini ve basit sorunlarını en iyi bilen kesimdir. Esnaf iktidarında; çözümler, destekler ve ilgi göçle gelip te bir türlü kentli olamamış olan, geleceği sıkıntılı algılayan insanlara yöneldi ve büyük oy desteği sağladı.

Türkiye’nin değişimi açısından hedef olarak aralarına girmeye çalıştığı Avrupalı devletlerden en büyük farkı, esnafın iktidar olması meselesidir.

Bu farklılığın temel nedenlerinden birisi Avrupa’da esnafın sayıca ve güç olarak çok geriye düşmüş olmasına karşılık Türkiye’de tam tersine sayıca artmış ve güçlenmiş olmasıdır.

Türkiye’nin içine girmeye çalıştığı Avrupa ailesinde hiçbir ülkede esnaf iktidarı söz konusu değildir. Ya sermayenin tarafındaki muhafazakârlar ya da emeğin tarafındaki sol partiler, ya da her iki kesimin oluşturduğu koalisyonlar siyaset dümenindedir. Dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik sosyal ve kültürel değişimi aralarına katılmaya çalıştığı gruptan farklı bir yöne doğru hareketlenmiş bulunuyor.

Türkiye bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin güdümü ile Orta Doğu’nun liderine soyundu. Ne var ki bu liderliği yürütemedi. Başlangıçta Avrupa ailesine katılmayı hedeflemiş görünüyordu. Son dönemlerde tersi söylemler gündeme gelmeye başladı. Bir süre sonra çok daha net bir yön düzeltmesi olması kaçınılmaz görünüyor.

Yani Türkiye ya Avrupa’dan başka bir yöne doğru gidecek ya da Türkiye’yi yeniden Avrupa’ya yönlendirecek bir iktidar değişimi olacaktır.

AKP, iktidara ekonomik kriz sonucunda geldi. Ekonomi AKP’nin iktidara geldiği ortamdan daha kötüye gitmedikçe, insanlar o referans tarihindeki durumdan daha kötü duruma düştüklerini görmedikçe, AKP’nin ekonomi kökenli bir gelişmeyle iktidarı kaybetmesi pek olası görünmüyor.

Ekonomik krizlerde ilk ve en büyük darbeyi esnaf alır. Satışları düşer para kazanamaz hale gelir, hatta bir bölümü işini tasfiye eder. Esnaf ancak o zaman Siyasal iktidardan desteğini çeker. İlginç bir biçimde bugün esnaf, kendi iktidarına son verebilecek en önemli güç gibi duruyor.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Mehmet ASAL : YUNAN VE TÜRK PENCERESİNDEN KARŞILIKLI İLİŞKİLER


Mehmet ASAL : YUNAN VE TÜRK PENCERESİNDEN KARŞILIKLI İLİŞKİLER

Haziran 2020

Rumlar ile Türkler arasında son 2 asırdır büyük bir husumet olduğu gerçektir.

Günümüzde iki ülke arasındaki ilişkileri incelenirken, göze çarpan önemli noktalardan birini;

“Ortak bir tarihsel geçmişi paylaşmalarına karşın, bu geçmişin bıraktığı izlerin hiç de olumlu yanlarıyla ilişkilere yansımadığı, dolayısıyla, iki ülke ulusçuluğunun sürekli bir çatışma içerisinde bulunduğu gerçeği” oluşturmaktadır.

Gönül ister ki; iki komşu ülke halkları birbirleriyle saygı çerçevesinde ilişkiler geliştirilip pastayı hakkaniyete uygun şekilde paylaşsınlar. Tabii ki sadece halkların bunu istemesi yetmez. Bu halklar kendilerine empoze edilmek istenen Düşmanlık Taleplerine karşı koyarak kendi siyasetçilerini ve Devlet uygulamalarını dostluk çizgisine çekmelidir. Okul kitaplarında yer alan birbirini aşağılayan ifadeleri kendi parlamenterlerine baskı yaparak kaldırmalıdırlar.

Sadece “Rakı” Kadehini “Uzzo” Kadehi ile tokuşturup “Şerefe” , “Eviva” demek le hiçbir şeyi çözemeyiz.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların giderilmesi için gereken çabaların başarı şansını önemli oranda etkileyen faktör bunların taraf ülke halklarınca ne ölçüde kabul gördüğüdür.

Yunanlar; kendilerini, eski Hellen uygarlığının torunları ve varisleri olduğuna inandırmış ve bu yolda devamlı olarak Batılı Devletlerin kandırmalarıyla yoğurulmuşlardır. Bu noktada itiraf etmemiz gerekir ki, gelmiş geçmiş Türk hükümetlerinin ihmalkarlığı ve bazı devlet adamlarının düşünmeden ve bilmeden verdikleri beyanatlar ve uygulamaları, Yunan ulusunda bu duyguları daha da kuvvetlendirmiş ve Türklerin de bunu kabul ettiği veya kolayca kabul ettirilebileceği izlenimini uyandırmıştır.

Aslında uzun yıllar aynı topraklar üzerinde yaşamış, birbiriyle ticari ilişkilere girmiş, gen yapıları, olaylara yaklaşımları, pek çok örf ve adetleri, fıkraları birbirine benzeyen, mutfakları uyumlu ve komşu olarak geçinmeleri her ikisi için de çok yararlı olan bu iki millet ne olmuştur ki bu kadar birbirine kin duyar hale gelmiştir?

Öncelikle unutmamak gerekir ki her iki ülke de Rönesans ve Reformlardan çıkarımlarını alamamışlardır. Her iki ülke de Sanayii Devrimlerinin yakınına bile yaklaşamamıştır. Hele hele Yunanistan. Özellikle Avrupa Birliğine katıldıktan sonra tam bir rehavete kapılmıştır.

Yunanistan Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı düşünce akımlarından (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) etkilenerek 1830 lar da bağımsızlığını elde etmiştir. Yunanistan’da din, Doğu Ortodoks Kilisesi’nin büyük bir komünyonu içinde olan Yunan Ortodoks Kilisesi’nin hakimiyeti altındadır. Diğer nedenler bir kenara bırakılsa bile en azından dindaşı ve mezhepdaşı olan Ortodoks Rusya’dan büyük teşvik ve destek görmesi kaçınılmazdır. İşin acı tarafı, aynı desteği İngiltere ve Fransa’dan da görmüştür.

Şurası muhakkaktır ki Rusya, İngiltere ve Fransa; Osmanlı’nın parçalanması için elinden gelen her şeyi yapmış, Yunanları ve ellerine fırsat geçtiğinde tüm azınlıkları sürekli teşvik ve tahrik etmişlerdir.

1915 Ermeni tehcirinin baş sorumlusu aynı Rusya değil midir?

Osmanlıyı istedikleri gibi paylaşamayacaklarını anlayınca hiç olmazsa bana müzahir olan birilerinin eline geçsin diyerek 15 Mayıs 1919’da Yunanistan’ı Anadolu’ya çıkartan Emperyalist, sömürgeci İngiltere değil midir?

Her Türk genci şunu hiçbir zaman aklından çıkartmamalıdır; İngiltere ‘de, Fransa’da, Rusya’da, ABD’de hiçbir zaman güçlü ve istikrarlı bir Türkiye istemezler. Dolayısıyla Türkiye’ye karşı girişilen uluslararası her olumsuzluğun her entrikanın arkasında bu 4 ülke ve onların da teşvik edip tahrik ettiği ülkeler vardır ve bundan sonra da olacaktır.ABD bu işi 15 Temmuz 2016’ya kadar gizlice ve sinsice yürütmüştür.

Bunlar bir paranoya değil, tarihi gerçeklerdir.

Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında oldukça uzun bir süre birlikte yaşamış olmalarına karşın, her iki ulusun birbirlerine karşı yaklaşımları, süreç içerisinde, bu 3 ülkenin büyük destek ve teşvikiyle, iş birliği ve karşılıklı çıkarların paylaşılması yerine düşmanlığa yönelen bir gelişme çizgisi izlemiştir.

1830’dan itibaren, Osmanlı Devleti’nden kopmasına karşın, Yunanistan’ın, Osmanlı sınırları içerisinde kalan diğer etnik/dinsel topluluklarla ve bu arada, Rumlarla olan bağlantıları devam etmiştir.

Ortodoks Kilisesi’nin İstanbul’da ve Osmanlı Devleti’nin güvencesi altında bulunmasının yanı sıra, Fener Rumlarının bu ülkenin siyasi, ticari ve ekonomik yaşamında da etkin bir konumda bulunması, Yunanistan’ı uzun süre, Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde yaşamayı sürdüren Rumlarla ilişkilerini korumaya yöneltmiştir.

1453 yılında İstanbul’un alınması ile birlikte, giderek büyüyen Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Müslüman olmayan halkları bir arada tutmak için, bu halklara dinsel konumları ön plana çıkarılarak bazı azınlık haklarının tanınması gerekmiştir.

Osmanlı Devleti’ni oluşturan esas unsurların İslamiyet’i benimsemiş olması, bu niteliklerinden dolayı egemenlikleri altındaki topraklar üzerinde yaşayan halklar arasında Müslüman olan ve olmayan ayrımının kesin bir şekilde yapılmasını gerektirmiştir.

Osmanlı Devleti’nin tüm azınlıklara dinsel yönlerini ön plana çıkararak, kimi ayrıcalıklar tanımış olması ve Kilise yönetiminin almış olduğu kararların Osmanlı yönetiminin garantisi altında uygulanması, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Avrupa’da sınırlarını genişletmeye başlamasına olanak tanırken, aynı zamanda Kiliselerin de etnik/dinsel azınlıklar üzerindeki etkinliğini, saygınlığını artırmasına yardımcı olmuştur.

Özellikle Ortodoks Fener Kilisesi’nin etkinliği giderek artmış, Kilise, azınlıklar açısından dinsel olduğu kadar belki de daha fazla, siyasal lider durumuna gelmiştir. Ortodoks Fener Kilisesi’nin yetki ve haklarının genişlemesi, bunların Osmanlı Devleti tarafından garanti altına alınmış olması, bir yandan Kilise’nin etnik/dinsel azınlıklar üzerindeki denetimini güçlendirirken, diğer yandan da ekonomik ve siyasi çıkarlar sağlamak üzere azınlıkların Kilise ile iş birliğine yöneltmiştir.

Bu durum Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan, özellikle Fener Rumlarının, Osmanlı ekonomisi ve siyasi yaşamında önemli görevler üstlenmelerine ve ayrıcalıklara sahip olmalarına yol açmıştır.

18. yüzyıl içerisinde Osmanlı Devleti’nin bir gerileme süreci içerisine girmiş olması, 1789 Fransız Devriminin etkileriyle birleşince Avrupa topraklarından hızla geri dönüş yaşanmaya başlamıştır.

Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya açılan kapısı Balkanlar, ulus bilincinin etkilemiş olduğu ilk bölgeler olmuştur. Osmanlı merkezi yönetimi karşısında belirgin bir ekonomik ve yönetimsel serbesti kazanmış bulunan bölge halkları, bir yandan bu özelliklerini kullanarak diğer yandan da Osmanlı Devleti’nin Avrupa’dan atılmasında çıkarları açısından beklentileri bulunan İngiltere, Fransa ve Rusya gibi güçlerden destek sağlayarak Osmanlı yönetimine karşı ulusal ayaklanma başlatmışlardır.

Yunanların ulusal uyanışı ise, bir yandan Ortodoks Kilisesi’nin etkisi ile ve eski Yunan kültürünün etkilerinin izlendiği bölgeler üzerinde Bizans İmparatorluğunun yeniden canlandırılması ülküsü üzerine kurulu olarak gelişirken, diğer yandan da Fransız Devrimi’nin ideolojik çatısına dayandırılmaya çalışılmıştır.

"Osmanlıların 1715’te Mora Yarımadasını fethetmeleri ve böylece Yunanların yaşadıkları bölgelerin tümünü Osmanlı bayrağı altında toplamaları çok önemli bir sonuç yaratmıştır. Helenizm’in, yani tüm Yunanların siyasal birliği ilk kez kurulmuştur. Bizans İmparatorluğu’nun son zamanlarında uyanmaya başlayan Yunan bilinci işte bu siyasal birlik altında gelişmiştir.

Siyasal ve ekonomik karmaşadan kurtulan Yunan gemiciler Yakındoğu’nun en önemli tüccarları haline gelmiştir. Bozulan Osmanlı toprak düzeni ve siyasal yapısının yanında Yunan köylüsünün de ezilmesinin yarattığı tepkiden ve 1763’ten başlayarak Balkanlarda başkaldırma tohumları eken Rus ajanlarının yaptığı etkiden çok daha ötede, 1821’de patlak verecek olan Yunan bağımsızlık savaşında, bu ekonomik gelişme ve yarattığı yeni sınıf en belirleyici rolü oynamıştır."

Balkanlarda ulus bilincinin yaygınlaşmaya başlaması ve bunun Yunan ulusunun bağımsızlık mücadelesinde gündeme gelmesi, bölgesel üstünlük arayışı içerisinde olan Fransa ve İngiltere’nin yanı sıra, Avrupa’dan ve Balkanlardan Osmanlı egemenliğini silmeyi amaçlayan Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerde de kendini göstermiştir.

Özellikle Osmanlı-Rus çatışmasının, Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasında önemli rol oynadığı söylenebilir; Osmanlı Devleti’nin yenilmesi ve Edirne Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmasıyla, Yunanistan, bağımsızlığını kazanabilmiştir.

Yunanlar; 1400’lerden başlayıp 1800’lere gelinceye kadar Osmanlı Egemenliği altında yaşayan bir ulus olduklarından geri kalmışlıklarında, Reformları yakalayamamalarında hep Osmanlı’yı ve İslam anlayışını suçlamışlardır ve halende suçlamaktadırlar.

Batı ve Rusya; bir bakıma haklı yönleri de olan bu yaklaşımı sürekli olarak kullanmak suretiyle Yunanistan’ın Türk düşmanlığı duyguları ve hislerini sürekli körüklemiştir.

Netice de Yunanistan’ın varoluşunun ve ayakta kalışının tek dayanağı "TÜRKİYE DÜŞMANLIĞI" haline gelmiştir.

Bağımsızlığını ilan ettiği günden bu yana başta Türkiye olmak üzere neredeyse tüm komşularıyla sorunları bulunmaktadır. 1981 yılında dönemin Avrupa Topluluğu’na üye olan Yunanistan, bu ülkede yaşayan ve hatırı sayılır bir nüfusa sahip bulunan, Batı Trakya Türkleri başta olmak üzere Çamerya Arnavutları, Ulahlar ve Makedonları azınlık olarak tanımamakta da ısrar etmektedir. Yunanistan, bu azınlık gruplarının hiç birini kabul etmemekte ve Türk azınlık dışındakileri Grek saymaktadır.

Batı Trakya Türk azınlığını ise dini azınlık olarak kabul eden Yunanistan, azınlık haklarına riayet etmediği için uluslararası mahkemelerde defalarca hüküm giymiş bir ülkedir. Yunanistan’ın Arnavutluk’la Epir meselesi, Makedonya ile isim anlaşmazlığı devam etmektedir.

Aslında AB’nin de almaktan pişmanlık duyduğu, birçok sahte ve sözde projelerle birliği sabote etmiş, kaynaklarını sömürmüş ve tüm bunlara rağmen iki defa ekonomik çöküntünün ve yok olmanın eşiğinden Almanya, Fransa ve İngiltere tarafından kurtarılmış, batının şımarık çocuğudur Yunanistan.

Yunan tanımlaması günümüzde bizler tarafından kullanılırken, Batı onları Grekler olarak tanımlamaktadır fakat Yunanca Yunanistan ya da Yunan ya da Yunanca tanımlamaları Hellen sözcüğünden türetilmiştir.

"Yunan" tanımlamasının kökeni, "iyon" isminden gelir. Kısaca bahsetmek gerekirse; "İyon" bir mit kahramanıdır. İyon, Teselya’dan kovulup Peloponnnesos’a yerleşen "Ksuthos"un oğludur.

Lidyalılar MÖ VI. yüzyılda Pers egemenliğine Farsçanın etkisiyle birlikte İyonya’nın Farsçadaki karşılığı olan "Yauna" sözcüğünden bütün Helenler için istisnasız ‘Yunan" tanımlaması kullanılmaya başlanmıştır, ardından Perslerin egemenliği altındaki bütün doğu halkları ve Araplar da bu ismi benimsemişler ve ‘Yunan" tanımlaması doğuda yaygınlık kazanmıştır.

Yunanlılara genellikle "Grek" diyen Batılılar, bu adı "Antik Yunanlıları" anlatmak için kullanırlar. "Grek Uygarlığı", "Grek Mitolojisi", "Greece", "Greko-Romen", "Grekomani (Yunan adetlerini taklit etme tutkusu)" gibi deyimler buna birer örnektir.

Sözlük anlamı bakımından Grek, "Hırsız, hilekar" demektir. Mecazi anlamda "fripon, escroc (hilekar, dolandırıcı)" şeklindedir. Fransızca Larousse’da da aynı anlam yazılıdır. Bu anlam Yunan ruhunu yaraladığı için II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yunan hükümetinin başvurusu üzerine "Grek" kelimesinde düzeltme yapılmıştır. Grek kelimesinin kötü anlamı dolayısıyla Yunanlılar, "Hellen" sıfatını kendilerine daha layık görmektedirler.

Yunanların Mottosu ve yaşam gerekçesi “Megali Idea” Büyük ideal diyebileceğimiz İstanbul ve Anadolu’nun Yunan Egemenliğine geçmesidir. Buna son dönem de Kıbrıs da eklenmiştir.

Şimdi bana “Husumet hükümetler arasında halklar arasında bir sorun yok” deyip son gittiğiniz Rodos, Midilli, Sakız ya da Taşoz gezinizdeki Yunan Lokantalarından ya da oradaki Rumların dostane davranışlarından örnekler vermeye çalışabilirsiniz. Ama kazın ayağı gerçekte öyle değildir.

Türklerin Yunanlar ile ilgili düşmanlığı ve nefreti 3 yıllık 1919-1922 dönemiyle sınırlıyken Yunanların nefret ve düşmanlığı 400 yıllık bir döneme atfedilir. Bu nedenle de bir Yunan’ın bir Türk’e nazaran çok daha fazla haset ve düşmanlık beslemesi daha kolay anlaşılabilir.

Türk tarih kitaplarında Kurtuluş savaşı anlatılırken, Yunan mezaliminden bahsedilir. En fazla “Yunan Askeri Türk kadınlarına Tecavüz etmişlerdir” denir

Yunan Edebiyat ve Tarih Kitaplarında ise;

İlkokul Çocukları İçin Antoloji: Türklerin, Yunanların ebedi düşmanı olduğu işlenir. ‘‘Gözlerim beni bir Türk’ün öptüğünü görmektense, kanımla toprak kızıla boyansın… Ben kitap falan istemem. Ben Türklerle savaşmak istiyorum. Onları sapanımla vurup silahlarını alacağım.’’ Aynı kitapta Türkler için: ‘‘Bu imansızlar adaleti böyle sanıyor… Köpekler.’’

İlkokul 5. Sınıf Yunanca Grameri: ‘‘Türkler, Yunan kadınların memelerini keserek topların ağzına koydular. Türklerin eline geçmektense, Yunan kadınlar topluca intihar ettiler.’’ Gibi ipe sapa gelmez, akla mantığa sığmaz cümleler yer alır.

Bu tarz eğitimle yıllarca büyüyen ve büyütülen Yunan, istese de dost olamaz sizinle. Kendimizi kandırmayalım. Durduk yerde de düşman olmayalım ama!

20 yıla yakın Süre Özel Okullarda İşletme Müdürlüğü yaptım. Tarih Dersindeki savaşlar ve işgal dışındaki konuları yazan, hele hele onların yaptığı gibi Türkleri Köpek diye aşağılayan bir şeyi asla görmedim, asla duymadım. Zaten öyle bir şey yazılması mümkün de olamaz.

Aramızdaki bir grup fanatiği bir kenara koyarsak, bizler ne kadar olgun, kâmil, büyük bir cihan imparatorluğun soyundan geldiğinin bilinciyle onlara yaklaşır isek de Yunanlar tam tersine devamlı öfke ve nefret doludur Türklere karşı.

Oysa, o kıyılarımızın dibinde bulunan, yakın bir süre öncesine kadar Türk toprağı olan ve böğrümüze hançer gibi saplanan adaları ayakta tutan, ekonomisini yaşatan gene de biz Türkleriz. Birçoğumuz bu yazıdaki gerçekleri bile bile aslında Türkiye’ye ait olduğu halde tarihin her döneminde kazık yediğimiz Fransa, İngiltere ve Rusya’nın Türk düşmanlığı nedeniyle elimizden çıkmış, aslında bize ait olan sözde bu Yunan adalarına gider, dünyanın parasını döker ve her an gözümüzü oyabilecek bu devlete para akıtıp yaşatırız.

Bundan üç sene önce (2017) Atina’ya bir görev nedeniyle gittiğimizde daha önce Burgaz Adasında beraber olduğumuz ve sonradan Yunanistan’a göç eden F…. İsimli Bayan Rum arkadaşımızın beraber yaşadığı Rum erkek arkadaşını İstanbul’a davet ettim. Bana;

– İstanbul ne zaman Konstantinapol olur ancak o zaman gelirim dedi. Üstelik te bir akşam yemeğinde ve sözde son derece dost bir ortamda idik.

2000’li yıllara kadar Yunan çocuklarının her sabah okulda derslere başlamadan önce okudukları antlarının içinde, “Yeryüzünde tek Türk kalmayıncaya kadar” diye sözde Türkleri aşağılayan bir deyiş kısmı vardı.

Halen Askere alınan Yunan Gençlerine koşu talimlerinde ve öncesinde Türkler için ağıza alınmayacak sözler ve küfürler içeren marşlar söyletilir. Bunun videoları da ortalıkta dolaşır durur.

2007 yılında Yunanistan Özel Kuvvetlerinde Türkiye aleyhtarı marşların eğitim ve tatbikatlar sırasında okundukları ortaya çıkmıştı.

Yunan Özel kuvvetlerine ait internette yer alan görüntülerde,

“Çelik kılıçla hangi Türkü buldularsa başını uçurdular, Palikarya’lar Ayasofya yolunda öldüler. Ayasofya’dan Hilal’i çıkaracağım, yerine de Haç’ı takacağım. Tanrı sadece o zaman, İstanbul’u aydınlatacak. Yunan milli marşı her yanda yankılanacak”

cümleleri yer alıyor.

Sizler Mustafa Kemal’in 1922 Eylül ayı başında, Büyük Taarruz sırasında esir aldığı Yunan Komutanı General Trikopis’in Mustafa Kemal (Atatürk) kendisine;

Komutan benden bir isteğiniz var mı? Dediğinde

Lütfen karıma ve Kızıma söyleyin, beni merak etmesinler. Hayattayım. Dediğini ve Türk Ordusu ölüm kalım savaşı verirken Trikopis’in eşinin ve kızının İstanbul Büyükada’da bir konakta yaşadıklarını biliyor muydunuz?

Tabii burada, sözde Mustafa Kemal’i ülkeyi kurtarmak üzere gönderen Padişah Vahdettin’in hıyanetinin boyutu kadar, bizim halkımızın, kocası kendi askerlerini yok etmeye çalışırken bile bir düşman Generalin eşine ve kızına, üstelik te kendi ülkesinde bile dokunmayışının asaleti yatar.

Buraya kadar okuduktan sonra; “Aslında halklarımız arasında bizleri ayıran hiçbir şey yok, halklar birbirlerine karşı düşmanlık beslemiyor. Bu düşmanlığı sürdüren hükümetlerimizdir, çünkü bu işlerine geliyor.” Sözlerini hala çok doğru kabul edebiliyor musunuz?

Elbette ki öncelikle bu düşmanlığı sürdüren hükümetlerdir, Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya gibi Yunanistan’ı teşvik ve tahrik edip sonrasında da her iki ülkeye silah satan emperyalistlerdir; çünkü bu düşmanlık daha fazla silah satmalarını ve ceplerini doldurmalarını sağlar! Çünkü bu düşmanlık bizlerin kalkınmasını önler, halkın refahına ayrılacak payın silahlanmaya ve dolayısıyla da bu emperyalistlerin kasasına gitmesine ve onların halkının refahına yarar.

Bugünkü 10,5 milyon nüfuslu, Megali Idea fikirleri ile dolu Yunan için;

"Tüm Avrupa halklarının ulusal mücadeleleriyle sarsılan bir dönemde Hellen topraklarının ancak bir bölümünün kurtarılmasıyla Hellenlerin ulusal istekleri yerine getirilmiş olamaz. Böylece Hellen dış politikasının temel amacı, ülke dışında kalan Hellen topraklarının ele geçirilmesidir. Ne var ki Helenizm’in sınırlarını saptamak ve de bir devletin isteklerini sınırlandırmak güçtür. Sonuçta, Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak fikri gelişmeye başlamıştır. Bu, Yunanistan’ın uzun yıllar dış politikasına egemen olacak olan ‘Megali İdea’ dedikleri görüştür."

Yunanistan’ın, özellikle İngiltere’nin etkisinde kalarak Anadolu’ya karşı girişmiş olduğu işgal hareketi, bir yandan bu ülkenin "Megali İdea" olarak adlandırılan geleneksel dış politika amacını gerçekleştirebilecek önemli bir fırsat olarak sunulurken, İngiltere ve Yunanistan’ın ortak bir çıkar etrafında birleşmiş olmasında en önemli öğe, İngiltere’nin bölgedeki stratejik çıkarlarını korurken kendi insan kaynaklarını ve gücünü riske atmamış olması noktasında toplanmıştır. İngiltere, bölgedeki çıkarlarının sağlama alınması ve korunması için Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırmasına destek verirken bu ülkenin insan gücünden ve stratejik olanaklarından da yararlanmak istemiştir.

Yunanlar 15 Mayıs 1919 da İzmir’e çıkışları ve aradan geçen 39 ay sürece yaptıkları mezalimi, işgali, tecavüzleri hiç hatırlamayıp, 30 Ağustos- 9 Eylül sürecindeki 10 günlük mağlubiyet ve Anadolu’dan atılmalarını “Küçük Asya Felaketi” olarak adlandırırlar. Onlara göre şimdi buna bir de “Kıbrıs Felaketi” eklenmiştir.

LİNK : https://www.greek-genocide.net/index.php/overview/perpetrators/123-mustafa-kemal-atatuerk-1881-1938 WEB sitesine girerseniz bizlerin ve Atatürk’ün Anadolu’da Rumlara uyguladıkları Soykırımı bulursunuz. Tabii bu ifadeyi gülmeniz için kullandım.

Ancak İngiltere’nin gözden kaçırmış olduğu önemli bir faktör ve Türk ulusal kurtuluş savaşının başarı şansını artıran bir etken, Anadolu’da Yunanistan’a karşı duyulan köklü tepkinin tam olarak algılanamamış olmasıdır.

Dönemin gerçekleri göz önünde bulundurulursa, Anadolu insanı, topraklarının İngilizler tarafından işgal edilmesine ve İngiltere mandaterlerinde yaşamaya bir ölçüde hazırdır; öylesine ki, bu dönem Osmanlı yazarlarından pek çok kişi, Anadolu’nun parçalanmamasını, İngiltere veya ABD’nin mandaterliğinde bırakılmasına ilişkin görüşleri savunabilmiştir. Bu yaklaşım, etkinliğini ulusal kurtuluş savaşının örgütlenmesi sırasında da göstermiş ve ulusal önderler uzun uğraşlar sonunda bu yaklaşımların üstesinden gelerek bağımsız bir Türkiye’nin kurulması için gereken yapılaşmayı oluşturabilmişlerdir.

İngiltere, Fransa, Rusya, ABD vb.gibi ülkeler neden ikili meselelerde Türkiye’yi değil de hep Yunanistan’ı desteklerler? Çünkü;

  • Hepsi Hristiyandır,
  • Rusya Hristiyan olduğu gibi Yunanlar ile aynı mezhepten yani Ortadokstur,
  • Hiçbiri güçlü bir Türk ve Müslüman ülke istemezler,
  • Bazılarının Devlet Yöneticileri veya eşleri Yunan, Rum asıllıdır

o İngiliz Kraliçesi II: Elizabeth 1952’den beri tahttadır ve eşi Philip (Edinburg Dükü) Yunanistan ve Danimarka Prensidir.

o ABD Başkanın Kennedy’nin dul eşi, 1994 yılına kadar yaşamış olan Jacqueline Kennedy , Yunan milyarder Onassis ile evlenmiştir.

o ABD Parlamentosunda hem Senatörler hem de Temsilciler Meclisi üyeleri arasında 15’e yakın Rum asıllı Senatör ve Temsilci üyeler vardır. Örnek; Rum asıllı Bob Menendez, Gus Michael Bilirakis, John Sarbanes, Olympia Snowe gibi,

  • Senato ile Temsilciler Meclisi üyelerinin büyük çoğunluğu “Helenist” tir.

Bu sevgi, eski Yunan’dan süregelen bir hayranlıktır. Megali İdea’nın mimari Rigas Ferreos, 19. Yüzyıl başlarında Lord Bayron’u etkileyerek büyük bir Helensever yapmış ve bu kişiyi kullanarak Helenseverlik ya da Yunan hayranlığı ile Dünya Ortodoks nüfusunun büyük çoğunluğu bulunan Rusya’nın Ortodoks liderliğini ele geçirmesini önlemeye çalışmıştır.

Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırması, Türk ve Yunan ulusçuluğunun karşı karşıya geldiği ve düşmanlık duygularının kökleşmesine neden olan önemli bir olay olarak değerlendirilebilir.

Yunanistan’ın işgal hareketine destek veren Anadolu’daki Rum ve Ermeni toplulukları ile Türk halkı arasında yıllardır sürmekte olan dostluk ve dayanışma da bu suretle tam bir düşmanlığa dönüşmüştür.

Bağımsızlık savaşlarının uluslar-halklar arasında yaratmış olduğu karşılıklı düşmanlık burada da kendini göstermiştir. Bu bağlamda, Türkler için Yunanlar birlikte yaşadıkları halklara ve devlete "ihanet" etmiştir. Yunanlar için ise, “bu savaş 400 yıl süren bir esaretten, yabancı egemenliğinden kurtuluş, sömürüye başkaldırı” olmuştur.

13 Eylül 1928 tarihinde İsmet İnönü’nün Malatya’da söylediği gibi;

“Hem Yunanistan hem de Türkiye, ulusal bağımsızlıklarını birbirlerine karşı vermiş oldukları savaşlar sonucunda elde ettiklerinden, diğer tarafı egemenliklerinin olası düşmanı olarak görmüş ve bu durumu, daha henüz ulusal egemenliğin tam olarak yerleşip benimsenmemiş olduğu bir yapılaşma içerisinde devlet eliyle halka benimsetmeye çalışmışlardır.”

Böylesi bir tarih bilinciyle yetişen insanlar, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların nitelikleri ne olursa olsun karşı tarafa sürekli bir kuşku ile baktıklarından sorunların niteliklerini tam olarak değerlendirememekte ve önyargılarla, bağnaz bir ulusçulukla tek taraflı bir çözüm yoluna ulaşmaya çalışmakta, dolayısıyla, ulusçuluk anlayışı yeniden sahneye çıkmaktadır.

Ama yine de Türkler bu sendromu çok daha kolay atlatmışlardır. Bunun nedeni de bir Cihan İmparatorluğu kurmuş ve yıllarca hükmetmiş olan bir ulusun genlerini taşımaları ve tarih boyunca hiçbir zaman esaret altında yaşamamış olmalarıdır.

Yunanistan’ın Anadolu üzerindeki beklentilerinin tartışıldığı 1915 yılında Başbakan Venizelos ve Albay Metaksas arasında geçen görüşmelerde; Metaksas’ın dile getirmiş olduğu görüşlerde 1922’de Yunanların Anadolu’da uğrayacağı hezimeti çok önceden görmüş olduğunu göstermektedir.

Yunan General, Kurmay Başkanı Kostantinos Pallis, Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırması ve yenilgiyle karşılaşmasını değerlendirirken şu sonuca dikkatleri çekmektedir; "…1922 Anadolu hezimeti; Yunan milleti için, 1453’te İstanbul’un zaptı ve Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünden daha büyük felaketler getiren bir olay olmuştur. 1453 Türk zaferi, Rumları tarihin başlangıcından beri oturup yerleştikleri Avrupa ve Asya kesimlerinden söküp atmamıştı. Müslüman fatihler, Rumların 19. Yüzyılda Avrupa’da milliyetçilik şuurunun yeniden uyanışından sonra kısmen bu boyunduruktan kurtulup bağımsızlıklarına kavuşana kadar, bu bölgelerde bir ‘tebaa’ olarak yaşamalarına izin vermişlerdi.

Rumlar, asırlardır Anadolu’da ve Doğu Trakya’da yerleştikleri yerlerden sökülüp, bir daha geri gelmemek üzere Ege’nin öteki yanına atılmışlardı.”

Şayet 1919-20 Venizelos siyaseti başarıya ulaşacak olsaydı, Yunanistan; Rum, Türk, Slav, Arnavut, Ermeni ve Levantenlerden oluşan melez bir nüfusla, bir nevi Neo-Bizans İmparatorluğu haline gelecekti. Bereket versin bu siyaset başarısızlıkla sonuçlandı ve Türkiye ve diğer komşu memleketlerdeki Rumların anayurda akışı ve buna mukabil Yunanistan’daki Türk ve Bulgar’ları kendi memleketlerine gidişi sayesinde homojen bir Helen Devleti’nin doğuşu mümkün oldu. Öyle ki, geçmiş tarihinde Yunanistan, hiçbir zaman bu derece homojen ve sadece Rumlardan ibaret olmamıştı."

Mantıksal açıdan, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların giderilmesi her iki ülkenin de ulusal çıkarları açısından olumlu bir girişim olarak nitelendirilebilecekken, sorunun duygusal yönünün ağır basması ve her iki ülke arasında derin bir güvensizliğin yaşanmakta oluşu, sorunların adil, kalıcı bir dostluk ve iş birliği sağlayacak şekilde çözümlenmesini güçleştirmektedir.

İki ülke arasındaki güvensizliğin, uzlaşmazlığın sürmesinde tek etken olduğunu söylemek mümkün değildir. Gerçekte, Türkiye ve Yunanistan arasındaki güvensizliğin giderilmiş olduğu bir ortam içerisinde dahi bu uzlaşmazlıklardan söz edilebilir. Bu durum, özellikle, Türkiye ve Yunanistan arasındaki pek çok soruna yataklık eden Ege Denizi’nin konumundan kaynaklanmaktadır.

12 Mil meselesi ya da daha doğru bir ifade ile 6 milin üzeri: Türk-Yunan ilişkilerinde donmuş bir çatışma alanıdır.

Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan karasuları sorununun temelinde; Lozan Barış Antlaşması ile Ege Denizi’nde tesis edilen dengenin zaman içerinde Yunanistan lehine bozulması yatmaktadır. Yunanistan 1936 yılında tek taraflı olarak Lozan sırasında 3 mil olduğu kabul edilen karasularını 6 deniz miline çıkarmıştır. O dönem de Türk-Yunan ilişkilerine hâkim olan olumlu hava nedeniyle Türkiye, bu karara itiraz etmemiştir.

Türkiye de 1964 yılında Kıbrıs sorunu nedeniyle Yunanistan’ın Anadolu kıyılarına yakın adaları silahlandırması sonrasında karasularını 6 deniz miline çıkarmıştır.

Bu aslında çok büyük bir hatadır. Ege’de karasularının 3 milin üzerine asla çıkarılmaması, bu durumda açık deniz alanlarından çok büyük oranda Yunanistan’ın yararlanacağı belli iken, bu kararı alan Yönetimin ve bunu öneren resmi sorumluların çok iyi sorgulanması gerekir.

Ege de Yunanistan’a bırakılan adaların karasuyu yoktur, olamaz konu başlıklı makalemi okumanızı öneririm.(Bu makaleyi DENİZCİLK Başlığı altındaki bölümde bulabilirsiniz)

1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra Yunanistan Ege Denizi’nde açık deniz alanı olarak kabul edilen alanların büyük bir kısmını kendi egemenliğine almak için, karasularını 12 deniz miline çıkarma girişiminde bulunmuştur.

Türkiye 15 Nisan 1976 tarihinde Yunanistan’ın bu girişimini savaş sebebi (casus belli) sayacağını dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından yazılan bir mektup ile Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) bildirmiştir.

Zaman içerisinde soğuyan mesele; 1982 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin kıyıdaş ülkelere karasularını 12 deniz miline kadar ilan etme hakkı vermesi ile tekrar gündeme geldi. Yunanistan, 1995 yılında Türkiye’nin taraf olmadığı sözleşmeyi yürürlüğe koydu.

Yunan Parlamentosu, 1 Haziran 1995 tarihinde kendi stratejisine uygun olan bir zamanda, Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını saklı tuttuğunu ilan etti.

Yunanistan’ın Ege Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarması ile Ege Denizi’nin %40’ını oluşturan Yunan karasuları büyüklüğü %70’e yükselecek, açık deniz alanının büyüklüğü %51’den %19’a düşecektir. Nihayetinde Türkiye’ye Ege Denizi’nin %10’undan daha az bir alan kalacaktır.

Türkiye zorlayıcı diplomasi kapsamında; Yunanistan’ın Ege’nin büyük bir kısmına hâkim olmasının önüne geçmek için, 8 Haziran 1995 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) bulunan tüm parti temsilcilerinin ortaklaşa hazırladığı bildiri ile, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milin ötesine çıkarması halinde, bu durumun savaş sebebi sayılacağını, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne askeri bakımdan gerekli olanlar da dahil olmak üzere tüm yetkilerin verileceğini beyan etti.

1997 yılında olası bir Türk-Yunan çatışmasının engellenmesi tansiyonun düşürülmesi maksadıyla, ABD’nin girişimiyle Madrid’de yapılan NATO Zirvesi öncesinde her iki taraf bir mutabakat metni imzaladı. Bu metne göre taraflar, barış, güvenlik ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi, birbirlerinin egemenliklerine saygı gösterilmesi, anlaşmazlıkların, ortak rızaya dayanarak, kuvvet kullanımı ve tehdit olmadan, barışçıl yollardan çözülmesi konularında mutabık kaldılar.

AB ile ilişkilerin geliştirilmesine yönelik olarak Türkiye’nin çağrısı üzerine 2002 yılında Yunanistan ile ikili görüşmeler süreci başladı. Bugüne kadar yapılan toplam 60 görüşmede somut bir ilerleme kaydedilemedi.

‘Türkiye hep tepki veren ülke konumunda kaldı’

Karasuları sorunu, Türk-Yunan ilişkilerinde donmuş bir çatışma alanı olarak yerini muhafaza ederken, Yunanistan sürekli talepkâr, tehditkâr ve Ege’yi kendi çıkarları için şekillendirmek isterken Türkiye hiçbir zaman Proaktif olamamış, her seferinde Yunan talepleri ve istekleri karşısında savunma ya da cevap veren ülke pozisyonunda olmuştur.

Yunanistan 1936 yılından itibaren istikrarlı bir şekilde devlet politikası ile karasularını genişletirken, Türkiye devamlı tepki veren ülke konumunda kaldı. Türkiye’nin tepkisini yönlendiren ana etken Kıbrıs meselesi nedeniyle iki ülke ilişkilerinde yaşanan gerginlik oldu.

“Yunanistan, Türkiye’nin maruz bırakıldığı izolasyondan faydalanmaktadır.”

Doğu Akdeniz’de İsrail, Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan arasında AB’nin de teşvikiyle oluşan koalisyon Türkiye’yi yalnızlığa itmiştir. Yunanistan, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yaşadığı izolasyondan istifade ederek 12 mil konusunu tekrar gündeme getirmiş, daha sonra Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarının belirlenmesinde Türkiye’nin görüşlerini dikkate almayacağını ifade etmiştir.

Yunanistan, dış politikasının tarihi seyrinden de anlaşılacağı üzere, Türkiye’yi hem Ege’de hem de Doğu Akdeniz’de çift cepheli bir gerginliğe zorlayarak inisiyatifi elinde tutmak istemekte, Türkiye’yi hem Ege’de hem de Doğu Akdeniz’de zorlayıcı bir dış politika sürükleyerek dengesini bozmaya çalışmaktadır. Böylece Türkiye’yi dünya nezdinde uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayan mütecaviz ülke konumuna sokmak istemektedir.

Çünkü Yunanistan; karasularını 12 mile kadar çıkarma hakkının kendisine BM’nin verdiğini, Türkiye’nin casus belli kararı ile uluslararası hukuk kurallarını hiçe saydığını söylemekte, bu konuda AB başta olmak üzere uluslararası toplumunun desteğini beklemektedir.

Yunanistan zamanlaması ve hedefleri doğru belirlenmiş politik manevralar ile Türkiye’nin sinir uçlarına dokunmakta, uluslararası kamuoyunun tepkisini ölçmektedir.

Türkiye açısından ise 12 mil sorununun ele alınışı daha çok iç politikaya yöneliktir.

Denizdeki sorunlara ilave olarak; Yunanistan 40 yıldan bu yana özellikle Türkiye’ye tehdit teşkil eden teröristleri himaye etmekte, onları 3 ayrı kampta yetiştirmektedir.

1990’lı yıllarda Türkiye’’nin sert çıkışları sonucunda Abdullah Öcalan”ın Suriye’den çıkarılması sürecinde PKK Terörist başı Abdullah Öcalan’ı sığınacak ülke ararken himayesine almış, sıkışınca da onu Kenya’ya kaçırtmış, orada da Büyükelçiliğinde saklayabilecek kadar pervasızlaşabilmiştir. Yunan Büyükelçisi Kostulas daha sonra Kenya tarafından sınır dışı edilmiştir.

Pangalos; Atina’ya gizlice sokulan terörist örgüt lideri Öcalan’ı kurtarmak için Kenya’ya göndermiş, Nairobi’deki Yunanistan Büyükelçiliği’ne ait konutta 12 gün ağırlanmasını sağlamıştır. Terörist başı yakalanınca, Başbakan Simitis çaresiz kalarak sözde kendinden habersiz işler çevirdiği gerekçesiyle görevden almıştır. Daha sonra Kültür Bakanlığı’na atanan Pangalos, insan hakları konusunda Türk politikasını “Hitler’in izlediği politikalar” olarak tanımlayınca, Başbakan Simitis tarafından ikinci kez görevden alınmıştı.

Yunan Binbaşı Kalenderidis ise; Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasının ardından onu güvenli bir yere yerleştirme operasyonu için Yunan Gizli Servisi’nden aldığı talimatları uyguladığını, bu operasyon yüzünden Yunan hükümetiyle ters düştüğünü ve çeşitli suçlamalara da maruz kaldığını açıklamaktadır. Öcalan’ın Kenya’da biten yolculuğunun ardından Yunanistan’da yargılanan Binbaşı Kalenderidis bilahare Yunan ordusundan ayrılmak zorunda kalmıştır. Başarılı bir Yunan diplomatı olan Kostulas, Nairobi’den ayrılırken Kalenderidis’e şöyle demişti: "Ben, Yunan Büyükelçisi görevinden bir hırsız gibi ayrılıyor. Böyle bir kaderi ne ben ne de vatanımız hak etmedi."

3 Temmuz 1997”de Kırıkkale Mühimmat Fabrikası”nda 3 kişinin ölümüyle sonuçlanan yangın ve patlamanın PKK ile bağlantılı ve sabotaj şüphesiyle kovuşturulduğunda, sürülen izin Kalenderidis”e kadar uzandığı görülmüştür.

15 Temmuz Darbe girişimi sonrasında da FETÖ üyelerine yataklık yapan Yunanistan’da DHKP/C üyesi Şadi Naci Özpolat’ın Türkiye’ye iadesine ret kararı çıkarken helikopterle Yunanistan’a kaçan FETÖ teröristlerini himaye etmiştir.

Fanatik Yunan milliyetçisi olarak bilinen Kalenderidis casusluk suçundan Türkiye’de yargılanmış ancak siyasi bir kararla Yunanistan’a iade edilmiştir.

Yunanistan’daki PKK kadrolarıyla sıkı bir irtibat içinde olduğunu da Kalenderidis”in kendisi açıklamıştır.

Abdullah Öcalan Yunanistan ile iş birliği yaparken şu açıklamayı da yapmıştır;

"Gittiğimiz yol, aynı zamanda, onlarca yıldır Türk saldırılarına uğrayan Kıbrıs, Yunanistan gibi komşu ülkeler için bir fırsattır. Çünkü, Kürtlerin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla, Türkiye binlerce yıldır Anadolu ve tüm bölgedeki egemenliğinin stratejik temelini kaybetmiş oluyor. PKK’nın devrimi, Türkiye ve Türklerin rolünü sınırlıyor ve yeni stratejik koşullar oluşturuyor."

Yunanistan aynen Suriye ve Libya gibi insanlığa karşı suç işleyen terör örgütlerini ülkesinde barındıran, bunlarla iş birliği yapan terörist bir devlettir.

Yunanistan ile yaşanacak olası bir kriz Türkiye’nin ekseninin Batı’dan Avrasya Bloğuna kaydırılması için öncelikle Rusya için bir fırsat olarak görülmektedir.

Yunanistan ile Türkiye arasında 200 yıldan bu yana yaşanan sorunlar, aşağıda özet bir tablo halinde sunulmuştur.

Bu tablo incelendiğinde kolayca görülecektir ki;

“Yunanistan her durumda sorun çıkartan, sorun yaratan ülke, Türkiye ise pek çoğunda hiç sesini çıkarmamış, çıkaramamış ve pasif kalan ülkedir. Türkiye bu olaylar sonucu Maddi anlamda hiçbir kazanç sağlayamazken Yunanistan sürekli olarak kara, deniz ve hava sahalarını genişletmiş, Türkiye’nin tüm düşmanları ile dostluk kurmayı kendi milli görüş ve ülküsü haline getirmiş ve bunu pervasızca uygulamıştır. Megali İdea Yunanistan’ın ezeli ve ebedi hayalidir.

15 Temmuz akşamı, Türkiye’de ki kargaşadan ve muhtemelen çıkmasını bekledikleri iç savaştan yararlanarak Kıbrıs’ta karşı bir harekât yapıp Kuzey Kıbrıs Topraklarını eline geçirmediği için pişmanlık duyan açıklamalar yapan Rum iktidar partisi DİSİ’nin bir milletvekili aynen şu beyanatta bulundu; “42 yılda elimize geçen bir fırsatı kullanamadık. Yazıklar olsun”. ‘Biz saldırsaydık Kuzey’e, Beşparmak Dağları’ndan Türk askerlerinin tamamını Girne’de denize dökerdik”.

15 Temmuz askeri darbe girişimi haberini alan Güney Kıbrıs’ın askeri anlamda teyakkuz durumuna geçmiş, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi arasında bağ kurduğu belirtilen açıklama yapmıştır.

Aşağıdaki tabloda Türkiye için tasvibi mümkün olmayan tek olay, 6-7 Eylül 1955 olaylarıdır. Olaylar, Londra’da Kıbrıs görüşmeleri devam ettiği günlerde meydana gelmiştir. Grivas önderliğindeki EOKA, adada yaşayan İngiliz ve Türklere karşı terör saldırılarına başlamış, saldırılar kamuoyunda büyük bir öfkeye neden olmuştu. Bu sırada İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı konuyu görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmiş, Konferans 29 Ağustos’ta başlamış ve Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türkiye’yi temsilen yerini almıştı.

Aslında bu olayda bile başlangıçta yine bir Rum ve EOKA Tehdidi olmasına rağmen Türkiye’de yaşanan olayları tasvip etmek ve onaylamak mümkün değildir.

TARİH OLAY YUNANİSTANIN YAPTIĞI TÜRKİYENİN YAPTIĞI
1830 YUNANİSTAN’IN BAĞIMSIZLIK İLANI Rusya’nın kışkırtma ve tahriki, İngiltere ve Fransa’nın arkasında durması sonucu Yunanistan Bağımsızlığını ilan etmiştir. Osmanlı, Ruslara karşı kaybettiği savaş nedeniyle buna razı olmak zorunda kalmıştır.
15 MAYIS 1919 YUNANLARIN İZMİRE ÇIKIŞI VE ANADOLUNUN İŞGALİNE BAŞLAMASI I.nci Cihan Savaşında taraf olmadığı halde İngiltere ve Fransa’nın ittirmesi ile Anadolu’yu işgale kalkmıştır. Kurtuluş Savaşı

Osmanlı Hükümeti tamamen sessiz kalmış, Mustafa Kemal (Atatürk) Samsun’a çıkarak Millî Mücadeleyi başlatmıştır.

1930 YUNANİSTAN’IN FIR HATTI İLANI FIR hattını 10 mil ilan etti. Hiçbir şey.
1936 YUNANİSTAN’IN KARA SULARINI 6 MİLE ÇIKARMASI Yunanistan Türkiye’ye danışma gereği duymadan tek taraflı bir uygulama ile Karasularını 6 mil ilan etti. Hiçbir şey.
1955 6-7 EYLÜL OLAYLARI İstanbul’da yaşayan gayrimüslimlere saldırıların düzenlendiği olaydır. Selanik’te ki Atatürk’ün evine bomba atıldığı iddiaları ile başlamış, daha sonra bir Türk Konsolosluk görevlisi patlamayı kendisinin yaptığını itiraf etmiştir Olaylar, Londra’da Kıbrıs görüşmeleri devam ettiği günlerde meydana geldi. Grivas önderliğindeki EOKA, adada yaşayan İngiliz ve Türklere karşı terör saldırılarına başlamış, saldırılar kamuoyunda büyük bir öfkeye neden olmuştu. Bu sırada İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı konuyu görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmiş, Konferans 29 Ağustos’ta başlamış ve Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türkiye’yi temsilen yerini almıştı.
1974 KIBRIS HAREKATI Makarios’un Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek için Darbe yapması Türkiye Garantör Sıfatıyla adaya çıkmıştır.
1976 HORA KRİZİ 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası Yunanistan bir araştırma gemisini Ege’ye gönderince, Türkiye de buna karşılık araştırma gemisi Hora’yı Ege’ye göndereceğini açıkladı. Yunanistan’ın “engelleriz” tehditlerine rağmen Hora, 12’si mürettebat 42 kişiyle birlikte 30 Temmuz 1976’da Ege sularına yöneldi. 7 Ağustos’ta Yunanistan Türkiye’ye “kıta sahanlığını ihlal etmek”le suçlayarak nota verirken, Türkiye iki gün sonra bir başka notayla “Yunanistan’ın kıta sahanlığının tanınmadığı”nı açıkladı.
1987 İKİNCİ HORA KRİZİ Yunanistan 28 Mart 1987 günü Ege Denizinde petrol aramalarına başlayacağını ilan etti. Yunanistan Başbakanı Andreas Papandreu’nun “Yunan kıta sahanlığına girmesi halinde Türk gemisine sözle değil fiille karşılık verileceği” açıkladı. Hora bu kez savaş gemileri eşliğinde tekrar Ege Denizine açıldı.

28 Mart’ta günü sabah saatlerinde Hora’dan “sismik çalışmalar başladı” mesajı gelmesinden kısa süre sonra Yunanistan’ın Ege’deki çalışmaları durdurduğunu açıklaması, iki ülke arasında yaşanan gerginliği muhtemel bir savaşa dönüşmeden bitirdi.

1980 DEN BUGÜNE KADAR SÜREKLİ YUNANİSTANÎN 3 AYRI KAMPTA TÜRKİYE İLE SAVAŞAN DHKP C MİLİTANLARINA EV SAHİPLİĞİ YAPMASI, ASALA TERÖRİSTLERİNİ VE MLKP TERÖRİSTLERİNİ EĞİTMESİ, PKK TERÖRİSTLERİNİ YETİŞTİRİP SURİYE’YE GÖNDERMESİ (1994 ve sonrası)

BURADA TERÖRİSTLER SİLAH, BOMBA VE SUİKAST EĞİTİMİ ALIYOR.

1- Lavrion kampı: Atina’ya 100 km mesafede. ASALA ve MLKP için de zamanında kullanılmış.

2- Kinesa kampı: Atina’ya 1 saat mesafede. Ege denizi sahilinde, tek katlı, bahçeli, 4 oda 1 salon şeklinde hücre evleri var

3- Dileysi kampı: Oropo kasabasına bağlı. Sahile 250 mt uzaklıkta. Kampta 3 katlı bir bina ve 3 oda 1 salon şeklinde hücre evleri bulunuyor.

Ara sıra kınamak dışında HİÇBİR ŞEY
1995 KARASULARI 12 MİL İLAN ÇIKIŞI Yunan Parlamentosu, 1 Haziran 1995 tarihinde kendi stratejisine uygun olan bir zamanda, Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını saklı tuttuğunu ilan etti. Yunanistan’ın Ege’nin büyük bir kısmına hâkim olmasının önüne geçmek için, 8 Haziran 1995 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) bulunan tüm parti temsilcilerinin ortaklaşa hazırladığı bildiri ile, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milin ötesine çıkarması halinde, bu durumun savaş sebebi sayılacağını, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne askeri bakımdan gerekli olanlar da dahil olmak üzere tüm yetkilerin verileceğini beyan etti.
1996 KARDAK KRİZİ

Ocak 1996’da Figen Akat isimli Türk bandıralı kargo gemisinin Kardak Kayalıklarında karaya oturması sonucu, Yunan yetkilileri geminin kaptanıyla irtibata geçip yardım teklifinde bulundu. Bunun üzerine geminin kaptanı kayalıkların Türk karasularında olduğunu belirterek yardımlarını istemedi. Gemi kaza yerinden kendi motorlarıyla kurtulmayı başardı

Yunanistan çevre adalardan birisinin belediye başkanı yanında Yunan bir papaz ile birlikte Kardak adasının doğusundaki kayalıklara Yunan bayrağı dikip Yunan Marşını okudu. 27 Ocak’ta Türk gazeteciler Yunan bayrağını indirip kayalığa Türk bayrağı diktiler. Bunun üzerine Yunanistan Ordusu kayalıklara asker çıkarıp kayalıkları denizden abluka altına aldı. Türk SAT Timleri Batı Kardak Kayalıklarına ulaştı. Adadaki Yunan bayrağı Türk komandoları tarafından indirildi ve yerine Türk bayrağı dikildi. Daha sonra her iki taraf ta bayraklarını indirdi ve adalar boşaltıldı.
1999 PKK TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’IN YUNANİSTAN TARAFINDAN HİMAYE EDİLMESİ Yunanistan önce ülkesinde sonra da Kenya Büyükelçiliğinde terörist Başı Abdullah Öcalan’ı saklamaya ve korumaya çalışmıştır. Türk MİT Teşkilatı Kenya’ya giderek Abdullah Öcalan’ı teslim almış ve Türkiye’ye getirmiştir.
2016 15 TEMMUZ DARBE GIRIŞİMİ 16 Temmuz 2016 sabahı, darbe girişimi başarısız olunca, 11308 kuyruk numaralı S-70 Sikorski helikopteriyle Yunanistan’a kaçan Binbaşı pilotlar Ahmet Güzel ve Gençay Böyük, Yüzbaşı pilotlar Abdullah Yetik, Feridun Çoban, Uğur Uçan ve Süleyman Özkaynakçı, Astsubay teknisyenler Bilal Kurugül ve Mesut Fırat adlı darbeciler Yunan makamlarınca korunmaya alınmış ve Türkiye’ye teslim edilmemiştir. Türkiye Düşmanlığının en bariz örneğini oluşturan bu Yunan tercihi karşısında, Türk Hükümeti her zaman olduğu gibi ABD, İngiltere ve Fransa’dan destek ve ilgi görememiştir.

Türkiye her zaman olduğu gibi yine bir şey yapamamıştır.

Türkler, Attilla’yı cengâverlikle, kahramanlıkla özdeşleştirirken; Batılı toplumların çoğu gibi Rumlar ise vahşetle, barbarlıkla bir tutar ve Türklere Attilla derler.

Türkiye ile Yunanistan liderleri ne zaman ve nerede masaya otururlarsa otursunlar, sonrasında Yunanlıların kendi aralarında yaptığı bir espri vardır:

‘‘Attila, yine Attilalığını gösterdi.’’

Yani, Türkleri görüşmelerde hep Barbar görürler, hep şahin görürler.

1987 senesinde MARPOL (Denizlerin Gemilerden Kirlenmesini Önleme Uluslararası sözleşmesi) için ülkemizi temsilen Atina’ya gitmiştim. İlk günkü görüşmelerde konu egemenlik alanları ve dolayısıyla karasularına gelince Yunan Delegasyonu ile aramızda ciddi bir tartışma oldu. Ertesi gün çıkan Yunan Gazetelerinde “Attila yine Atina’da” yazıyordu. Yani biz Barbarlar Atina’daydık.

Yunanistan Türkiye’yi ve Türkleri her zaman en büyük düşman görür.

“Düşmanımın düşmanı benim dostumdur diyerek tüm Türk düşmanlarını kucaklar ve kışkırtırlar”

Bu halklar kendilerine empoze edilmek istenen Düşmanlık Taleplerine karşı koyarak kendi siyasetçilerini ve Devlet uygulamalarını dostluk çizgisine çekmelidir. Okul kitaplarında yer alan birbirini aşağılayan ifadeleri kendi parlamenterlerine baskı yaparak kaldırtmalıdırlar.

Hükümetlerinin 200 yıllık bu düşmanlık politikasından herhangi bir ferdin etkilenmemesi mümkün müdür sizce?

Eğer mümkün diyorsanız LÜTFEN BU YAZIYI BİR KERE DAHA OKUYUN.

Esen kalın

AMERİKA DOSYASI /// Mehmet ASAL : ABD’NİN TÜRKİYE ÜZERİNDE BİTMEYEN OYUNLARI


Mehmet ASAL : ABD’NİN TÜRKİYE ÜZERİNDE BİTMEYEN OYUNLARI

10 Temmuz 2020

İkinci dünya savaşından sonra “yenidünya düzeni” olarak iki kutuplu bir dünya kuruldu. 1945 yılı Haziran’ında yapılan San Francisco Konferansı’yla İngiltere – dünyayı ‘düzenleme’ işini – Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne devretti… O günden beri ABD, görevini tam olarak yapmaktadır. Gerçek şu ki, günümüzde ‘Orta Doğu’da yaşanan kargaşanın ve katliamların baş mimarı; ABD’nin küresel emperyalist siyasetidir! Güney sınırımızdaki tehlikeli ‘oyunlar’ ABD’nin Türkiye’ye bir ‘armağanı’dır!

Savaş sonrası Sovyetler Birliği’nin rejim ihraç etmesine karşılık, ABD dünyanın diğer ülkeleriyle ekonomik ittifaklar kurarak, bu rejim ihracını önlemeye çalışmıştır. Bu çerçevede IMF, Dünya Bankası ve GATT’ın kuruluşlarına şahit olduk. Sovyetler Birliğinin Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı ve Boğazların denetimini talep etmesiyle birlikte, Türkiye ABD ile ilişkilerini sıkılaştırmış, Rusya’ya karşı ABD müttefiki olmaya karar vermiştir. SSCB’nin bu taleplerinin ardında dönemin CIA mensubu ajanların “istemenin tam zamanıdır” şeklinde Sovyet Liderine (Stalin) yem sunmuş ve onları kışkırtmış ve böylece Türkiye’yi ABD’nin kucağına çekmek isteyebileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Stalin’in ölümünden sonra Sovyet hükümeti, 30 Mayıs 1953’te Ankara’ya yeni bir nota vererek, "Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan ederiz" açıklamasını bir de bu gözle değerlendirmemiz gerekir.

Türkiye güçlendikçe, bağımsız dış politikalara yöneldikçe; ABD, NATO, AB gibi emperyalist ülkelerin istekleri dışında hareket ettikçe ve zaman zaman ayaklarına/nasırlarına bastıkça Türkiye üzerinde oynanan oyunlar da biteceğe benzememektedir.

8 Temmuz 2020 günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo; ABD ve GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) arasındaki güvenlik ilişkileri kapsamında, Rum yönetimine askeri eğitim ve öğretim fonu sağlayacaklarını açıklamış ve “bu adım, Doğu Akdeniz’de istikrarı sağlama adına anahtar bölgesel ortaklarla ilişkileri geliştirme çabalarımızın bir parçasıdır." demiştir.

Biraz öncesine gidersek aslında ABD; 2019 yılı aralık ayında Kongresinde kabul edilen tahsisatlar yasa tasarısında, GKRY’ne belirli koşullar ve sınırlamalar altında silah ambargosunu kaldırmasını istemiştir.

Bu tasarıda ABD’nin müttefikleri arasında enerji güvenliğini sağlaması gerektiği kaydedilirken, Türkiye’nin Ada’da 40 bin askerinin bulunduğu, ABD’nin ambargosundan dolayı GKRY’nin Rusya ve başka ülkelerden silah aldığı, bunun da ABD’nin çıkarlarıyla uyuşmadığı belirtilmektedir.

GKRY kime karşı silahlandırılmakta ve eğitilmektedir? Rum komşularımız burada kendilerine oynanan oyunun da farkında değil midir?

1,2 milyon nüfusla ve ana vatanına 300 mil uzakta iken 83 milyonluk ve Türkiye’ye 40 mil mesafedeki ülkeye karşı silahlanabilecek kadar saf mıdır bu komşu?

Aslında burada ABD açısından öncelikle Ticari çıkarlar ve sonrasında da Lobilere şirin görünmek hedeflenirken, Türkiye’ye de “ayağını denk al, seni desteklemiyorum ve dostun değilim” mesajı çok açık olarak verilmektedir.

"Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji İş birliği Yasası" olarak da bilinen ve bir bölümünde GKRY, İsrail ve Yunanistan’ın önemine vurgu yapılan tasarıda, Akdeniz, Ege ve Orta Doğu’da "tek taraflı, uluslararası hukuku ihlal eden ve iyi komşuluk ilişkilerini zedeleyen davranışlara karşı olunduğu" ifade edilmektedir. Yani Hedef Türkiye’dir.

ABD’de bulunan Yunan, Ermeni ve son zamanlarda da Yahudi Lobileri, tam bir Türk ve Türkiye düşmanlığı gütmektedir. Bunun altında Türkiye’nin bir İslam Ülkesi olması ve İslamofobi de yatmaktadır.

Türkiye 1952 yılında NATO’ya üye olmasının ardından ABD’nin stratejik ortağı olarak anılmasına rağmen ABD hiçbir zaman stratejik ortaklığın gerektirdiği şekilde olaylara bakmamıştır.

“Türkiye’nin NATO üyeliği, Soğuk Savaş şartlarındaki konjonktürel bir gelişmedir. Bahsi geçen dönemde Türkiye, NATO ittifakına dahil edilmiştir. Ancak hiçbir zaman müttefik olarak değerlendirilmemiştir. Nasıl ki uluslararası ilişkilerde “psödo-devlet (pseudostate)” şeklinde tanımlanan, devlet görünümündeki devletçiklerden bahsedilirse, Türkiye de NATO için bir müttefikten ziyade, müttefikimsi bir ülke konumunda olmuştur. NATO’ya girişi takiben Amerikan – Türk ilişkilerine bakılırsa hiç te memnun edici bir durum görülmez. Bunları özetle hatırlayalım:

  • 1962, Küba Krizi; İlk olarak Türkiye, 16-28 Ekim 1962 Küba Krizi esnasında ABD tarafından gözden çıkarıldı ve yalnız bırakıldı. Amerikan Hükümeti’nin Fidel Castro rejimini devirmek istemesi sonucu ABD ve SSCB, iki nükleer süper güç ilk defa karşı karşıya kaldı. ABD’ye ait bir U-2 casus uçağının 1 Mayıs 1960’ta düşürülmesiyle ABD-SSCB ilişkileri gerginleşirken Küba-SSCB dostluğu giderek sıkılaştı. SSCB 1962 sonbaharında Küba’ya Sovyet füzelerinin konuşlandırılmasına başlandı. ABD’de Türkiye ve İtalya’ya ya Nükleer füzeleri koymuştu. ABD 1959 yılında Türkiye ile anlaşmış, 1961 yılında Türkiye’ye Jüpiter füzeleri yerleştirmişti, (Füze durumları Türk halkına 40 yıl sonra açıklandı veya belgelendirildi.)
  • 1964, Johnson Mektubu; Amerika Birleşik Devletleri başkanı Lyndon B. Johnson tarafından Türkiye başbakanı İsmet İnönü’ye 5 Haziran 1964 tarihinde gönderilen, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemek amacıyla yazılmış mektup ile Türkiye tehdit edildi. Önü kesildi ve harekât yıllarca geciktirildi. Bu da Kıbrıs’ta Türklere karşı Rumların katliam yapmasının önünü açtı. Mektupta, Türkiye’nin adaya tek taraflı müdahalesinin Türk ve Yunan tarafları arasında savaşa yol açabileceği ve NATO üyesi olan bu iki ülkenin savaşmasının kabul edilemez olduğu ifade edilmişti. Bu savaşın Sovyetler Birliği’nin de Türkiye’ye müdahale ihtimalini doğuracağı ve NATO’nun böyle bir durumda Türkiye’yi savunma konusunda isteksiz olacağı ima edilmişti. Ayrıca. ABD’nin Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin bu müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtilmişti. Mektubun ardından Türkiye müdahale kararından vazgeçmek zorunda kaldı. 10 yıl içinde Kıbrıslı Türkler katledildi. Yaşamakta oldukları 237 yerleşim yerinden 103’ünü terk ederek daha büyük ve nispeten güvenli olan yerleşim yerlerine sığındılar.
  • 1974, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası AMBARGO; Kıbrıs barış Harekâtı sonrası ABD, Türkiye’ye 5 Şubat 1975 tarihinde başlayan ve 3 yıl sürecek olan silah ambargosu uygulamaya başladı. Ambargo Türkiye’ye Amerikan silahlarının satışını ve askeri yardımını yasaklıyordu. İki müttefik ilişkileri bakımından bu ağır bir yaptırımdı. Emsali de yoktu. Türkiye o zor dönemde 60 dolarlık bir uçak parçasını 600 dolara alabiliyordu.
  • 1992, TCG Muavenet Olayı; 2 Ekim 1992 günü Türk muhribi TCG Muavenet durup dururken 2 adet Sea Sparrow mermisi ile bir ABD Uçak Gemisi USS Saratoga tarafından vuruldu 300 kişilik gemi kullanılmaz hale geldi. Gemi Komutanı dahil 5 şehit verildi. ABD, kurguladığı yenidünya düzeni içinde Ortadoğu’yu şekillendirecekti. Bunun için Türkiye’yi kaybetmemek ve iliklerine kadar kullanmak istemekteydi. TCG Muavenet’i vurarak “soğuk savaş dönemi sonrası liderliğimde yeni dünya düzeni kurulmaktadır, farklı yol arama kıpırdanmalarının farkındayım” Mesajı veriyordu. İkinci olarak ta “Çekiç gücün Türkiye’deki varlığı ve yapacağı görevler benim için hayati öneme haizdir. Engellenmesi kabul edilemez “diyordu.
  • 1993, 17 Şubat, Orgeneral Eşref Bitlis’in öldürülmesi; Eşref Bitlis’in uçağı, Türkiye, İran, Irak ve Suriye Dış İşleri Bakanlarının Şam’da bir araya gelmelerinden tam yedi gün sonra düşmüştü. Pentagon, ABD-İsrail ikilisinin karşısında olan bu üç ülkeyle Türkiye’nin iş birliğine girme ihtimaline karşı Ankara’yı uyarıyordu. Bu suikastın, CIA ve onlarla iş birliği içinde olan bazı Türkler tarafından organize edildiği çok açıktır. O günlerin gazetelerine bir göz atacak olursanız Eşref Bitlis’in neden hedef tahtasına oturtulduğunu çok daha rahat anlayabiliriz.
  • 1999, Fetullah Gülen’in Türkiye’ye karşı kullanılmak üzere ABD’ne kabulü; 1999 yılının mart ayında, 28 Şubat sürecindeki Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi atmosfer ve sağlık durumu bahanesiyle Amerika Birleşik Devletleri Fetullah Gülen’i CIA aracılığı ile Amerika’ya çağırdı. Eski Ankara Büyükelçisi Morton Abromowizt Gülen’in ileride Türkiye’ye karşı güçlü bir koz olarak Amerika’nın elinde tutulması gerektiğini açıklayan rapor yazmıştı. Göçmen Bürosu bazı zorluklar çıkardı ise de CIA aracılığı ile bunlar aşıldı. Gülen, o tarihten bu yana Pennsylvania eyaletindeki Salisburg kasabasında büyük bir malikâne de krallar gibi yaşamaktadır.
  • 2003, Çuval Olayı; 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde karargâh kurmuş bulunan bir binbaşı komutasındaki 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu ve Türkmen mihmandarları, Irak’taki işgal kuvvetlerinin bir parçası olan Amerikan 173. Hava İndirme Tugayı’na bağlı askerlerce ve yanlarında peşmergelerin de bulunduğu bir şekilde sürpriz bir baskın sonucu derdest edildiler, başlarına çuval geçirildi ve 60 saat süresince alıkonularak sorguya çekildiler. Bu olayın sebebi, Irak krizi konusunda hükûmet tarafından 25 Şubat 2003’te TBMM’ye sunulup genel kurulda reddedilen ve tam adı "Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi" nin reddedilmesinin intikamı idi. Tezkerede, en fazla 62 bin yabancı askeri personelin 6 ay süreyle Türkiye’de bulunması öngörülüyordu.
  • 2008, Balyoz ve Ergenekon Kumpasları; Fetullah Gülen ve CIA iş birliği ile ABD; 2008 yılında işbirlikçi Türk hâkim ve savcılarının da büyük komplo planları ile Türkiye’de ki aydın, çağdaş ve bağımsızlık yanlısı tüm ilerici subaylar ve aydınlar tasfiye edildi, rütbeleri söküldü, yıllarca hapiste yattılar. Bir kısmı da bu esnada hayatını kaybetti.
  • 2009, Kozmik Odaya girilmesi ve tüm harekât planlarının ABD’ne götürülmesi; 26 Aralık 2009 günü, ABD’li işbirlikçilerin kışkırtıp planlarını hazırladığı şekilde FETÖ Hainleri Ankara Bölge Seferberlik Başkanlığının Kozmik Odasına girdiler. Türkiye Cumhuriyeti için hayati önemi haiz onlarca Silahlı Kuvvetler Savaş ve hazırlık planını alıp kopyalayarak ABD’ne ve işbirlikçilerine ilettiler. Tüm savaş ve seferberlik planları ve kişiler ifşa oldu.
  • 2013, 17-25 Aralık olayları; Balyoz ve Ergenekon Kumpasları ile aydınları tasfiye eden Gülen ve CIA, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 3 soruşturmada, iş adamı, bürokrat ve memurların da bulunduğu çok sayıda kişiye yönelik "kara para aklama", "altın kaçakçılığı" ve "kamu görevlilerine rüşvet" iddialı operasyonlara başladı. MIT Müsteşarı ve Başbakan Vatana ihanet suçlaması ile tutuklanmak istendi.
  • 2014 yılından itibaren YPG/PYD’ye destek, silah ve eğitim; PYD’yi terör örgütü olarak nitelendirmeyen ABD, PYD/YPG’nin seküler yapıya sahip bir bölgesel aktör olmasını ve Suriye’yi Bölme çabalarında bir güç olarak görmesi nedeniyle, YPG/PYD’yi Türkiye’nin karşı çıkmasına rağmen destekledi, bölge üzerindeki stratejik hamle ve çabaları ile YPG/PYD birliklerinin daha da güçlenmesine fırsat verdi. Suriye İç Savaşı’na küresel aktörlerin dâhil olması, YPG’ye uluslararası arenada kendisini tanıtma şansı verdi ve böylece daha fazla lojistik destek elde etme imkânı sundu. Yani Türk askerini ve vatandaşını hedef gözetmeksizin öldüren terör örgütü, sözde müttefikimiz ABD tarafından teşvik ve destek gördü.
  • 2015, 24 Kasım, Rus uçağının düşürülmesi; Türkiye – Rusya yakınlaşmasını istemeyen ABD ve CIA, FETÖ mensubu hain kişileri kullanarak Rus Su-24 uçağının Türkiye tarafından düşürülmesini sağladı. Bu olay ilişkileri ciddi biçimde etkiledi ve ekonomik olarak ta Türkiye’ye büyük zarar verdi. Neyse ki durum kısa süre sonra anlaşıldı ve ilişkiler normale döndü.
  • 2016, 15 Temmuz Darbe girişimi; hükümeti 17-25 Aralık 2013 operasyonu ile indiremeyen ve artık AKP ile de araları da iyice açılmış olan Fetullah Gülen; yine ABD ve CIA Desteği ile önceden Silahlı Kuvvetler kadrolarına soktuğu işbirlikçi hainleri kullanarak bir askeri darbe girişiminde bulundu. Amaç, Devleti ve ülkeyi ele geçirmek, kalan son ilerici ve aydınları bertaraf etmek, AKP’nin artık Fetullah Gülen’i dinlemeyen lider kadrosunu tasfiye etmekti. Böylece Humeyni’nin İran’a dönüşü gibi, Fetullah Gülen’in de Yavuz Sultan Selim tarafından Mısırdan getirtilen Halife kaftanını giyerek Türkiye’ye dönmesi ve yönetimi ele alması amaçlanıyordu.
  • 2016, 19 Aralık, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi, FETÖ Terör Örgütü mensubu bir polis tarafından Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki fotoğraf sergisi açılışı sırasında düzenlenen saldırı sonrası Andrey Karlov hayatını kaybederken, Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görevli saldırgan Mevlüt Mert Altıntaş özel harekat polisleri ile girdiği çatışma sonrası öldürüldü. Amaç Türkiye ile Rusya’nın arasını açmaktı. Suikastı planlayanlar CIA ve FETÖ.
  • 2016- Bugün, Fetullah Gülen’in iade edilmemesi; Türkiye’de ki 15 Temmuz Darbe girişimi planlayıcısı CIA – Fetullah Gülen’dir. Kırmızı Bültenle aranıyor olmasına rağmen ABD’nin Terör örgütü başını Türkiye’ye iade etmemesi, bunu gündeme dahi almamasının nedeni, bu darbeyi ABD ile ortaklaşa planlamış olmalarıdır. Dünyayı karıştırmak üzere Fethullah Gülen gibi onlarca Cemaat lideri ABD’de misafir edilmekte ve kullanılmaktadır. En azından bunlar nezdinde ABD itibarını ve güvenirliliğini de yok eder mi? CIA bu başarısız darbe girişimi sonucu ciddi bir itibar kaybetmiş ve Ortadoğu masasında tasfiyeler başlamıştır. Vietnam’dan sonraki ABD’nin en büyük hayal kırıklığıdır bu olay.
  • 2018, Rahip Brunson Krizi; ABD’li Pastör Andrew Craig Brunson’ın İzmir’de "terör örgütü adına suç işlemek ve casusluk" suçlamalarıyla yargılandığı davada Brunson, Ekim 2016’da sınır dışı edilmek üzere gözaltına alınmış ve Aralık 2016’da da Fethullah Gülen Cemaati’ne üye olmak suçlamasıyla tutuklanmıştı. Temmuz ayındaki duruşmada Brunson’ın tutukluluğu ev hapsine çevrilmişti. North Carolina eyaletinde doğan 50 yaşındaki Brunson, 23 yıldır eşiyle birlikte Türkiye’de yaşıyor ve Misyonerlik ve kışkırtıcılık faaliyetleri içinde idi. ABD için Misyonerlik faaliyetleri, 18.nci YY’dan itibaren sadece dini olmaktan çıkmış siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve istihbarat boyutları olan bir tür nüfuz ve sömürü aracı haline gelmişti. Brunson, tutuklandığı sırada süresiz oturma izni başvurusunu sonucunu bekliyordu. ABD, Brunson’ın serbest bırakılmamasının ardından "insan hakları ihlallerinin sorumluları" oldukları gerekçesiyle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e yaptırım uygulamaya başladı. Başkan Donald Trump, daha sonra Türkiye’den çelik ve alüminyum ithalatına uygulanan gümrük vergilerini ikiye katladı. Türkiye de dolar fırladı, ekonomik kriz baş gösterdi. ABD gene yapacağını yaptı, Türkiye’yi tehdit etti.
  • 2019, 12 Aralık, ABD Parlamentosunun Ermeni Soykırım Yasasını Onaylaması; Kongre’nin alt kanadı olan Temsilciler Meclisi de 1915’te yaşananları soykırımı olarak tanıyan bir yasayı onaylamıştı. ABD Senatosu da tarihinde ilk defa bu yasayı onaylayarak, tarihi bir olaya siyasi görüş koyan, insafsız ve vicdansız bir kararı onaylayarak Türkiye Düşmanlığını açık ve seçik bir şekilde tüm dünyaya ilan etti. Aslında ABD yıllardır “Demoklesin Kılıcı” gibi (Efsaneye göre; Siraküza Kralı Dionysos, kral olmanın çok rahat ve güzel olduğunu savunan Demokles’e ders vermek için onu yemeğe davet eder. Onu ince bir sicimle tavana bağlanmış ağır bir kılıcın altındaki koltuğa oturtur ve ona iktidarın aslında ne kadar zor olduğunu gösterir.) Türkiye’nin kafasına doğru tuttuğu, her yıl Nisan ayı yaklaştığında önce Türkiye’yi tehdit edip sonunda onaylamayarak “Güya kıyak ağabeylik yaptığı” kozunu da kaybetmiş oldu. Tabii Türkiye’yi de tamamen kaybederek.

Tüm akıldışı, dostluk ve müttefiklik dışı girişimlerinde de başarıya ulaşamayan, Türkiye’yi güçsüz, tamamen kendisine bağlı “sözde Stratejik Ortak” yapamayacağını anlayan ABD’nin çuval giderek kendi ayağına dolaşmaya başladı.

Obama Başkan seçildiğinde, 4 Nisan 2009’da Türkiye’yi ziyaret etmişti. Ziyaret sonrası yapılan anketlerde ABD sempatimiz %50 seviyesinde idi. Oysa Obama, rengine ve Müslüman kökleri olduğuna ilişkin sempatimizi kullanarak bizleri istismar etti. Obama, Ortadoğu’nun tek “laik-sosyal-hukuk devleti Türkiye’ye karşı, kendi ülkesinin planlayıp organize ettiği “Ilımlı İslam modeli” ni dayatıp gitti.

Bugün artık “maymunun gözü açıldı”. Türkiye’de ve Türk insanında ABD karşıtlığı tarihin en yüksek düzeyine ulaşmış durumda. Bunu geri döndürebilmek te artık hiç kolay değil.

Buna rağmen ABD arayı düzeltmek yerine bu karşıtlığı sürekli olarak körüklemeye devam ediyor. ABD, Avrupa Birliği ve hatta NATO Türkiye’yi sürekli doğuya doğru itmekte ve yalnız bırakmaktadır. Türkiye’nin Yunanistan ile yaşadığı hiçbir sorunda ve Kıbrıs’ta Türkiye’ye hiç hak verilmemiş ve hep karşısında olunmuştur.

Bunun sonucunda Türkler, tarihte de örneği birçok kez görüldüğü üzere; vakur ve mağrur tavırlarıyla “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” sloganıyla bölgelerinde bir Bölgesel Süper Güç olmaya doğru ivmelenmektedir. Bknz. : https://www.youtube.com/watch?v=u390lW1XTLM

Bir süre önce bir Rus Televizyonundaki tartışmada da gündeme geldiği gibi, Türkiye yakın gelecekte kendi Nükleer Silahlarına sahip olacaktır, bence olmak ta zorundadır. Bknz. https://youtu.be/lrNfib2OdG8

Aslında yukarıda kronolojik ve özet olarak verilen olaylara bakıldığında ABD; Kore Savaşı da dahil, Uluslararası politikada kalıcı dostluklardan ziyade; çıkarların önemli olduğunu ve bu nedenle değişen koşullar temelinde şekillenen ortaklıklardan bahsedilebileceğinin en açık örneğini Türkiye’ye sürekli göstermiştir.

Türkiye son dönemde kuzey komşusu ve aslında çok daha fazla iş birliği içinde olması gereken Rusya ile yeni bazı çıkar ortaklıkları geliştirmiştir.

Bu iş birliği ABD’nin; kendi emperyalist çıkar ve amaçlarına hizmet ettiremediği, ya da ettirmekte zorlandığı Türkiye’ye karşı daha da düşmanca tavırlar almasına neden olmuştur.

Aslında ABD ile stratejik ortak konumunda olmaması, Türkiye için herhangi bir sorun teşkil etmemesi gereken bir durumdur. Türkiye’nin de bu tarihi gerçeklere göre kendini konumlandırması ve ABD’den pozitif yönde bir beklenti içerisinde olmaması gerekir. Aslında;

Türkiye, neden stratejik bir ortak arayışı içinde anlamak mümkün değildir.

Son dönemde gelişen Türkiye-Rusya yakınlaşmasına rağmen ne Rusya ne de ABD Türkiye’nin stratejik ortağı değildir ve olmamalıdır.

Akıllı Devletler, konjonktürel durumun gerektirdiği şekilde zaman zaman yan yana gelebilirler.

Aslında Türk – Rus ilişkilerine de bu gözle bakmak gerekir. Türkiye ve Rusya; Ortadoğu, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de örtüşen çıkarlara sahiptir. Ankara ve Moskova, örtüşen çıkarları doğrultusunda birlikte hareket etmektedir ki bu da son derece normaldir. Türkiye’nin ikili ilişkilerdeki heyecanlı yaklaşımına rağmen; Rusya itidalli tutumundan ödün vermemektedir. Bu da Türkiye için bir örnek ve alınacak ders olmalıdır.

“Rusya’nın PKK/PYD gibi terör örgütlerine ilişkin tutumu, ne yazık ki bizim istediğimiz noktada değildir. Bu da Moskova’nın, tıpkı ABD gibi kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini göstermektedir. “Aslında Türkiye’nin yapısal anlamda Rusya’yla ilişki kurmasına; yani ikili münasebetleri derinleştirmesine içinde bulunduğumuz ittifak sistemi de izin vermemektedir.

ABD, Ortadoğu’daki ulus-devletleri tasfiye etmek istemektedir.

ABD’nin bölgede kısa ve uzun vadeli çeşitli hedefleri vardır ve bu kapsamda ulus-devletleri tasfiye etmek istemektedir.

Arap Baharıyla başlayan süreç te buna işaret etmektedir.

Söz konusu plan; Libya, Mısır ve Irak gibi ülkelerde halihazırda uygulamaya geçirilmiş, Suriye’de de uygulanmak istenmektedir. Sonrasında da İran’ın hedef alınacağı kesindir.

Şu aşamada Türkiye açısından sıcak savaşa dönüşecek bir tehdit olmasa da ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı baskı stratejilerinden vazgeçmediği ve geçmeyeceği çok açıktır. Bunun en yakın örneğini de 8 Temmuz günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun GKRY ile ilgili yaptığı askeri eğitim anlaşmasına dair açıklama teşkil etmektedir.

“Türkiye-ABD ilişkileri, stratejik ortaklık seviyesinde asla değildir ve olmamıştır. Müttefiklik düzeyinde de değildir. Biz, ABD’nin gözünde müttefikimsi bir ülke durumundayız.”

“NATO’ya girmemiz stratejik bir hata olarak düşünülebilir. Ancak şu aşamada NATO’dan çıkılması bundan daha da büyük bir hata olur. Türkiye’nin NATO sistemi içerisinde bulunması sıcak savaşı engelleyici bir faktördür.

Bu nedenledir ki ABD; Türkiye’ye karşı Sıcak Savaşı değil, soğuk ve sinsi savaşı seçmek durumunda kalmıştır. Türkiye, bugüne kadar, orta büyüklükte bir devlet olarak denge politikası uygulamaya çalışmış, dengeyi göz ardı ettiği zamanlarda da çeşitli sorunlarla yüzleşmiştir.

Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosunun ardından 13 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğu açıklarken, yine aynı yıl Türkiye, ABD’ne nota vererek ABD Savunma İş birliği Anlaşması’nı yürürlükten kaldırmıştır. ABD’ye karşı en büyük gözdağı ise, Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesislerinin TSK’nın “kontrol ve gözetimi” altına alınması olmuştur. (İncirlik hariç. onun statrüsü ve konumu farklıdır) 3 yıl süren silah ambargosu sonrası kendine çeki düzen veren Türkiye, savunma sanayini geliştirmeye başlamış ve 1975’te ASELSAN kurulmuştur.

Aslında ABD’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı her düşmanca hareket Türkiye yi biraz daha kendine getirmiş, bazı yeni adımlar atılmış ve hepsinden de öncesine göre daha güçlenerek ve akıllanarak çıkılmıştır.

Tarihe dikkatli bakarsak, 250 yıllık geçmişi yüzkarası olaylarla dolu olan ABD’nin zulüm ve soykırımları saymakla bitmez.

Unutmayalım ki karşımızda Birleşik Devletler, bağımsızlığını ilan etmeyi başardıktan sonra, topraklarını genişletmek amacıyla, 1830 yılında çıkarılan “Kızılderili Tehcir Yasası ile bölgede yaşayan tüm yerlileri kendi topraklarından çıkarıp Kızılderili kellesi başına 5 $ ödeyen zalim bir ülkedir”.

Karşımızda; “Japonya’da yüzbinlerce sivilin üzerine atom bombası atabilen, büyük çoğunluğun ölümüne birçoğunun da yaralanmasına yol açan emperyalist ve acımasız bir devlet var.”

Başta Batılı güçleri desteklemek bahanesiyle Fransa’nın işgaline izin veren sonrasında kendi emelleri için “Vietnam’ı baştan sonra yakıp yıkan ABD, 3 milyon insanı kimyasal bombalarla hunharca katleden, 1955’de başlayan ve 1973’te son bulan 18 yıllık Vietnam işgalinde 643 bin ton bomba kullanan” bir ABD var.

1 Aralık 1955 Perşembe günü Otobüste Bir Beyaza Yer Vermediği İçin Tutuklanan Rosa Parks’ın yaşadıkları var. Bu makalenin yazarı ben, Mayıs 1979’da Florida Tampa’da iken otobüslere hala arka kapıdan binip arka tarafta oturmak zorunda olan Siyahi insanlar var.

ABD’yi ateşe veren protestolar beyaz bir polisin siyahi bir Amerikalıyı gözaltı sırasında boğarak öldürmesi gibi görülse de bu olayların arkasında, gelmiş geçmiş tüm yönetimlerin ırkçı tavırlarının birikiminden kaynaklanan bir kin ve hınç var. Bu görüntüleri tarihsel bir kalıtım olarak devam edegelen bir durum olarak sadece siyahilere değil, “ABD’deki “makbul beyazlar dışındaki tüm renkli ırklara ya da başka dini inançtaki insanlara karşı ayrımcılık yapan” bir ABD var.

Saddam Hüseyin “Kimyasal silah üretiyor” bahanesiyle 20 Mart 2003’te Irak’ı işgale başlayan, füze saldırılarıyla yerle bir eden, “Irak’ta 1 milyon sivil öldüren, 2 milyon Iraklının mülteci durumuna düşmesine ve Ortadoğu’nun kaosa sürüklenmesine neden olan” bir ABD var.

ABD başta olmak üzere emperyalistlerin uyguladığı her operasyon Türkiye’yi bölmek, yükselişinin önüne geçmek, ekonomik olarak diz çökertmek için planlanıyor.

Bu emperyalist, zalim, ayrılıkçı ve çıkarcı devletin hedefleri ve ilkeleri kolay kolay değişmeyecektir. Bu nedenle Türkiye çok dikkatli, çok akıllı ve tarafsız olmak ve bundan sonra ABD’nin kuracağı tuzaklara düşmemek zorundadır. Ancak ABD’ye karşı dikkatli olmak, yüzümüzü Batıdan doğuya çevirmek te olmamalıdır.

Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye; yeni düzene dâhil olarak bunun yürütücüsü ABD’yle birlikte hareket etmeyi seçmiştir. Oysa şu anda, SSCB gibi tek ve belirgin bir tehdit kaynağı bulunmamaktadır. Bununla birlikte şimdi Türkiye, eskisinden daha fazla tehdit altındadır.

Türk ekonomisi eskisine göre oldukça güçlü olmakla birlikte, küreselleşme sürecinde rekabet edebilmek için gerek ABD ile gerekse AB ile dengeli ekonomik birliktelikler kurmak zorundadır.

Yüksek teknoloji ürünü askeri malzemenin sağlanabileceği en önemli kaynak yine de Batı’dır. Bu nedenle; Türkiye Batıdan kopmamak için iç sisteminde küresel değerler paralelinde önemli değişiklikler yapmak durumundadır.

Bu nedeenlerle klasik denge politikamızın değişmez ilkelerini hayata geçirmeye çalışmalı ve devam etmeliyiz.

FRANSA DOSYASI /// Mehmet ASAL : FRANSA VE FRANSIZLAR NEDEN TÜRKLERİ SEVMEZ ???


Mehmet ASAL : FRANSA VE FRANSIZLAR NEDEN TÜRKLERİ SEVMEZ ???

Fransa ve Macron kırmızı çizgiyi ve haddini yine aştı!

Fransa Türkiye’ye karşı kıta sahanlığında Oruçreis gemisiyle yaptığı araştırmaya karşılık, Yunanistan’ı desteklemek için asker gönderiyor…

Macron’un Doğu Akdeniz’e asker göndereceğini ilan etmesi Yunanistan’da sevinç çığlıklarıyla karşılandı, Başbakan Miçotakis Fransızca Twitter mesajıyla teşekkür etti.

Ankara’ya bölgede yürüttüğü doğalgaz arama faaliyetlerini durdurma çağrısı yapan Macron, "Aralarında Yunanistan’ın olduğu Avrupalı ortaklarımızın da işbirliği ile gelecek günlerde Doğu Akdeniz’deki Fransız askeri varlığını geçici olarak güçlendirmeye karar verdim" dedi.

To Vima gazetesi ise hafta içinde Güney Kıbrıs’a iki adet Rafale savaş uçağı indiren Fransa’nın, bununla da kalmayıp bir helikopterin katılımıyla Yunan savaş gemileriyle tatbikat yapacağını yazdı.

Gelelim tekrar Fransa’ya. Tüm Emperyalist güçlerin Türkiye ve Türk toprakları üzerinde gözü olmakla birlikte, Fransa; Osmanlı Döneminde elde ettiği büyük imtiyazları, kapitülasyonları Cumhuriyet ile birlikte kaybettikten ve özellikle Güney Doğu Anadolu’yu ve Kilikya’yı terk etmek, akabinde Hatay’ı da kaybetmek, Büyük Ermenistan ve Kürdistan’ı kurduramamaktan ötürü Lozan’dan bu yana tam bir Türk ve Türkiye düşmanı ülke konumuna gelmiştir. Türkiye’nin karşısında ve aleyhinde hangi dernek, cemiyet, örgüt, topluluk varsa Fransa daima onların yanındadır.

Asırlarca dünyayı sömürmüş olmanın verdiği alışkanlıkla kendilerini dev aynasında görmekte, hala yönetip yönlendirebileceklerini düşünmekte, Türkiye Cumhuriyeti’ni de eski Osmanlı sanmaktadır.

Liberté, égalité, fraternité, Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganlarının atıldığı 1789 Fransa’sı bugün, başka ırkları ve dinleri küçümseyen, İngilizceyi bilse dahi konuşmayan bir millete dönüşmüştür. Fransızlar kibirlidirler son 2 büyük dünya harbinde de kolayca teslim olup ciddi bir zafer elde edememelerine rağmen konu büyük savaşlardan açıldığımda “mangalda kül bırakmazlar” Fransızları; İngilizler de sevmez, Almanlar da hatta İspanyol ve Portekizler de. Bugün 5 asır önceki Rönesans ve Reformların, 2 asır önceki hak ve özgürlüklerin savunucusu ülke değildir Fransa.

Fransa 1954’ten 1962’ye kadar 8 yıl süreyle Cezayir’in Bağımsızlık savaşına karşı çıkarak bir buçuk milyon Cezayirli Müslümanı katletmiş, Fransız Devrimi ile özleştirilmesine rağmen bugün onun getirdiği kavramlardan çok uzak davranışlar içerisinde bir ülkedir. Tunus ve Çad’da ki Sömürüsü, zemin hazırladığı Ruanda Soykırımı ve daha niceleri saymakla bitmez. Tüm bunlara rağmen halen bazı Türklerin Frankofon hayranlığının nedeni anlamakta bu nedenle ciddi zorluk çekmekteyim.

Fransa, yönetimde yarı-başkanlık sisteminin uygulandığı üniter bir devlettir. Ülkenin başlıca ilke ve ülküleri İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde açıklanmıştır.

Fransa, Avrupa Birliği adlı siyasi ve ekonomik örgütlenmenin kurucu üyelerinden biridir ve birlik üyesi ülkeler içinde yüzölçümü en büyük olanıdır. Ülke, bunun yanında Birleşmiş Milletler ‘in de kurucu üyelerinden, Frankofon’un, G8 Zirvelerinin, Latin Birliği’nin ve NATO’nun da katılımcılarındandır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinden biridir. 360 etkin savaş başlığı ve 59 nükleer santraliyle önemli bir nükleer güçtür. Nükleer Enerji de Dünya da ABDden sonra gelen 2nci ülkedir. Bugünkü kalkınmışlığının da en önemli nedeni bu enerji fazlasıdır.

Fransa, 17. yüzyılın ikinci yarısından bu yana dünya genelinde uluslararası ilişkiler alanında önde gelen ülkelerden olmuştur. 18. ve 19. yüzyıllar arasında, dönemin en büyük sömürge imparatorluklarından birini kurmuştur. Bu dönemlerde Fransa’nın sınırları güneydoğu Asya’dan batı Afrika’ya kadar uzanmış, etki ettiği bölgelerdeki toplumların kültür ve siyasetlerinde belirgin izler bırakmıştır.

Beş asırlık köklü ilişkilerimiz temelinde, önemli bir ticari ve ekonomik çıkar yatmaktadır.

Fransa’da 360.000’i aşkın çifte vatandaş olmak üzere 700 bini aşkın Türk nüfus yaşamaktadır. Fakat Türkleri ve Türkiye’yi hiç sevmeyen, 150 yıldır kâh Kürtler, kâh Ermeniler vasıtasıyla parçalamaya çalışan sözde bir NATO müttefikimizdir, NATO’ya dönüşü de 2009 yılında Türkiye’nin verdiği onayla olmasına rağmen. Türkiye’nin gerek nüfusu gerek se dini nedeniyle AB’ne alınmasına en açık ve pervasızca karşı çıkan ülkedir.

Nüfusu Fransa dışındaki 5 yerleşim Bölgesi ile birlikte yaklaşık 68 milyondur. Fransız halkı da pek çok Avrupalı halk gibi kendi toplumundan başka toplumlarla ilgilenmez. Fransız aydınları halkının bu özelliğini itiraf ederler. Fransız yazar Ydewalle şöyle der: “Orta tabakadan bir Fransız, genel fikirlere ilgi duysa bile çok dar bir çerçeve içinde yaşar. Oturduğu kenti çok iyi tanır, fakat ülkesini pek tanımaz. Sınırların ötesinde olup bitenler hakkında ise yetersiz ve çarpıtılmış bilgi sahibidir”

Bu sözlerden şunu anlayabiliriz: Bir Fransız’a, bir başka millet hakkında ne söylenirse ona inanır; tıpkı, günümüzdeki yalan üzerine kurulu Ermeni propagandasına veya PKK’nın barışçı olduğuna inandığı gibi.

Fransızlar ve tüm ‘Batılılar’ “Türk korkusunun beslediği gizli Türk düşmanlığına inançla!” yetiştirilirler. Türkler hakkındaki gerçek dışı olumsuz sözlere hemen inanırlar. Bizlerin de gerek tanıtım gerekse dış politika olarak zafiyetimiz de ortada olunca bu anlaşılması hiç te zor olmayan bir durumdur. Tüm Batılılar gibi Fransızlar da Türk’lere karşı temelsiz bir gizli düşmanlık vardır. Türkler zararına oluşan bu bilinçaltı kirliliği; Türkler ‘zayıf’ düştüğü her anda, rahatça açığa çıkma eğilimindedir.

Fransızlar, Türklere önce, İspanya’daki Müslümanlara dedikleri gibi ‘sarsarian’ adını vermiştir. 14. yüzyılda ‘Maure’ demeye başlamış, daha sonra da ‘Musulman’ sözünü kullanmışlardır. Ama 19. yüzyıldan sonra ‘Türk’ sözcüğü ‘Müslüman’ adıyla eş anlamlı olarak kullanılagelmiştir.

Haçlı Seferleri’nin olduğu 11. ve 12. yüzyıllar, Türkler açısından Avrupa’da olumsuz algılamanın doğduğu yıllardır. Seferden dönen -beyin gücüne değil, kaba güç özelliğine sahip- Fransızlar, ailelerine, çevrelerine abartılı savaş öyküleri anlatmışlardır. Büyük bir kahraman olduklarını vurgulamak için “insanüstü yaratıklarla” nasıl savaştıklarını masal karışımı kurgularla aktarmışlardır. Türkleri-Müslümanları, bir başka deyişle ‘o yenilmez canavarları’ nasıl yendiklerini abartının doruklarında dolaşarak tasvir etmişler… “Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte kana susamış canavarlar” olarak anlatılan Türk, o yıllardan beri Fransızların ve diğer Avrupalıların, bilinçaltına ’korku’ öğesi olarak yerleştirilmiştir. Osmanlının 15 ve 16. yüzyıllardaki gücü de, bu masallara adeta destek olmuş; bu masalları gerçeğin iklimine taşımıştır. 1570’lerde Montaigne’in “Denemeler” inde belirttiği “Türk Padişahı, dünya ne kadar küçükmüş, dermiş…” diye başlayan o masum cümleleriyle, ‘Türk gücünü’ açıklarken, dolaylı olarak, o uydurma masalların Batı bilinçaltında ‘gerçeğe’ dönüşmesine yardım etmiştir…

Türklerin Akdeniz’deki egemenliği Fransız halkında Türk düşmanlığının iyice kökleşmesine neden olmuştur. Bakış açılarına ‘dinî ölçü’ egemen olunca, İslâm cephesinde yer alan Türklerin varlığı, Türk’ün peşinen ‘kötü’ olmasını doğurmuştur. Kanuni’nin Fransa’ya ‘kapitülasyon’ ihsanları, Fransız kültürüne serbestlik de bu durumu değiştirmemiştir.

17. yüzyıl başlarında bir Fransız için Türk, dış görünüş bakımından bir ‘dev’, ahlâkî bakımdan da Hıristiyanlara zulüm yapan ‘şeytanî bir yaratık’ tır. Bu temaları, 1631’de Paris’te haftalık olarak yayımlanan bir Gazetede görmek mümkündür.

Aslında; Türk-Fransız diplomatik ilişkilerinin tarihi 1483 yılına uzanmaktadır. Sultan II. Bayezid, anılan tarihte, Fransa’da tutulan kardeşi Cem Sultan hakkında bilgi almak üzere XI. Louis’ye Ilımlı (Limni) adasından Yunan kökenli bir Elçi göndermiştir. Osmanlı İmparatorluğu nezdinde mukim ilk Fransız Büyükelçisi Jean de la Forest de 1535 yılında göreve başlamıştır. 1535 yılında kapitülasyonların verilmesiyle Fransa, Osmanlı Devleti nezdinde en ayrıcalıklı devlet konumuna gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, ilk Büyükelçisi Yirmi sekiz Mehmet Çelebi’yi 1721 yılında Fransa nezdinde atamıştır.

17. yüzyıldan itibaren Anadolu toprakları üzerinden Doğu Akdeniz’in kontrolünü sağlamaya çalışan ve bu amaçla Ermenileri kullanan, onların bağımsızlık talebiyle isyan etmesinde önemli bir rol oynayan devlettir Fransa.

Genç Türkiye Cumhuriyeti ile Fransa arasındaki ilişkilerin temelini ise Kurtuluş Savaşı sırasında imzalanan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması oluşturmaktadır.

  • Fransa, Ermenilere verdiği desteği ve Ermenilerle iş birliğini İstiklâl Harbi yıllarında da sürdürmüş ve Anadolu’dan tahliye ettiği isyancı Ermenilerinden oluşan üç taburluk kuvveti Kıbrıs’ın Monarga köyünde eğittikten sonra Urfa, Antep ve Maraş’ın işgalinde kullanmıştır.
  • Ancak Kuvay-ı Milliye’nin Fransız kuvvetlerine karşı yürüttüğü başarılı mücadeleden sonra bölgede tutunamayacağını anlayan Fransa, 21 Ekim 1921’de TBMM ile Ankara Antlaşmasını imzalamış ve Anadolu topraklarını işgal için getirdiği Ermeni lejyon askerleriyle birlikte Anadoludan çekilmek zorunda kalmıştır. Ermenilere Anadolu’da yurt kurma girişimlerini Lozan görüşmeleri sırasında da dile getiren Fransa’nın özerklik verilmesi konusundaki talebi Türk Heyeti tarafından ısrarla ve taviz verilmeden reddedilmiştir.
  • Fransa’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıcından günümüze kadar Ermeni meselesinde izlediği politikalar hep Türkiye aleyhinedir. Cumhuriyet döneminde de Ermenilere verdiği desteği sürdüren Fransa 1937 yılında ilk Ermeni soykırım anıtını açmış ve Fransa’da günümüze kadar 40’dan fazla soykırım anıtı dikilmiştir. Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail Erez’in 1975 yılında ASALA (Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu) tarafından şehit edilmesiyle başlayan süreçte ASALA’nın gerçekleştirdiği 37 eylemle Fransa ASALA’nın Türklere karşı en çok eylem gerçekleştirdiği ülke haline gelmiştir. Fransa 1998’ten başlayarak günümüze kadar Parlamentosunda Türkiye’yi soykırımla suçlayan birçok karar almış, ancak Fransız Anayasa Mahkemesi Fransız Parlamentosunda alınan bazı kararları iptal etmiştir. Fransız Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararlarından ve AİHM’nin Perinçek davasında verdiği karardan sonra Fransız yönetiminin geri adım atması beklenirken Fransa Devlet Yönetimi, Ermeni tezlerine desteğini sürdürmeye devam etmiştir.
  • Türkiye ile Fransa arasında yaşanan İskenderun sancağı (Hatay) sorunu;

Türkiye Lozan görüşmelerinde büyük bir başarı kazanarak bağımsızlık hakkını ve hükümranlığını muhasım ülkelere kabul ettirmekle birlikte 25 Nisan 1920’de Fransız mandasına bırakılan İskenderun Sancağının Türk toprakları içine alınması mümkün olamamış ve mandater ülke sıfatıyla Fransa bu bölgeyi Halep üzerinden Suriye’ye bağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra tüm ülkelerle iyi ilişkiler kurma politikası kapsamında Fransa ile karşı karşıya gelmemek düşüncesiyle elverişli şartların oluşmasına kadar sorunun çözümü ertelenmiş ve 30 Mayıs 1926 tarihinde Türkiye ile Fransa arasında akdedilen Dostluk Anlaşmasıyla İskenderun Sancağı bölgesinin statüsü teyit edilmiştir. Ancak Fransa’nın 22 Aralık 1936’da Suriye ile imzaladığı ve Suriye’ye bağımsızlık verilmesini öngören anlaşma ile İskenderun Sancağının da Suriye’ye bağlanması tehlikesinin ortaya çıkması üzerine Türk Hükümeti sorunun halledilmesi için Fransa ve Milletler Cemiyeti (MC) nezdinde girişimlerde bulunmuştur. MC sorunun halli için bir gözlemci heyeti görevlendirmiş, heyet 31 Aralık 1936’da göreve başlamıştır. Soruna bir çözüm bulmak amacıyla Fransa ile görüşmelerini sürdüren Türkiye’nin Hatay’ın bağımsız bir devlet olmasına ilişkin önerisi başlangıçta Fransa tarafından reddedilmiş ve Fransa takip eden dönemde Dersim isyanını destekleyerek Türkiye’nin dikkatini Hatay’dan Dersim’e çekmeye çalışmıştır. Dersim ve Hatay’daki Alevileri Türklere karşı kışkırtan Fransa Türkiye’nin sıkıştırılması çabaları kapsamında Ermenileri de kullanmış ve Hatay bölgesindeki Ermenilere silah dağıtmıştır.

Fransa’nın Hatay bölgesinde Türklere karşı Ermenileri kullanmaya kalkışması üzerine Türkiye Ermeni Patriği Mesrop Maroyan, Türkler aleyhine çalışan Ermenileri ikaz etmek üzere Hatay’a iki Ermeni Rahip göndermek için İçişleri Bakanlığından izin istemiştir. Bunlar arşivlerde yer almaktadır.

Fransa’nın Suriye’nin bağımsızlığını tanıması konusunda imzalanan anlaşma gereğince icra edilen Hatay seçimleri öncesinde Fransızların seçim sonuçlarını etkilemek için başvurduğu uygulamalara tepki gösteren Türkiye’nin talimatına uyan Türklerin çoğu seçimlere katılmamıştır. Türkiye’nin itirazı üzerine seçim yönetmeliği üzerinde yapılan değişikliklerden sonra MC gözetimi altında 3 Mayıs 1938’de başlayan seçimlerde ise Fransız manda yönetimi bölgedeki Türklerin seçmen kaydı yaptırmasını önlerken Suriye’deki Taşnak ve Hınçak Ermenilerini Hatay’a getirerek İskenderun Sancağına vatandaş olarak kaydetmiş, Fransız manda yönetiminin söz konusu uygulamaları üzerine Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkiler gerginleşmiştir

Atatürk’ün 20 Mayıs 1938’de Mersin’e, ardından 24 Mayıs 1938’de Adana’ya giderek buradaki askeri birlikleri denetlemesi ve sınıra 30.000 kişilik kuvvet yığması Türkiye’nin kararlılığını göstermesi açısından etkili olmuştur. Türkiye’nin bu kararlı tavrı karşısında geri adım atmak zorunda kalan Fransa önce seçimleri ertelemiş ve Hatay’daki temsilcisini değiştirmiş, ardından Abdurrahman Melek’i Hatay Valisi olarak atamıştır. Daha sonra Fransa Türkiye’nin teklifini kabul etmiş ve MC kararıyla Sancak’ın toprak bütünlüğünün Türkiye ile Fransa arasında yapılacak bir anlaşma ile teminat altına alınması kararlaştırılmıştır

22-31 Temmuz 1938’de yapılan seçimler sonucunda Türkler İskenderun Sancağındaki 40 milletvekilliğinden 22’sini kazanmış ve 2 Eylül 1938’de Hatay Meclisi toplanarak Hatay Devleti’nin kuruluşunu ilan etmiştir. Takip eden süreçte Türkiye ile Fransa arasında 23 Haziran 1939’da “Hatay Anlaşması” imzalanmış bir yıl kadar bağımsız kalan Hatay Devleti Hatay Meclisi’nin 29 Haziran 1939’da oybirliği ile aldığı kararla Türkiye’ye katılmıştır.

Böylece Fransa’nın Kilikya diye adlandırdığı Çukurova bölgesinde Ermenistan kurma hayalleri ve Antakya bölgesini Türkiye’den koparma çabaları İstiklâl Harbinde savaş yoluyla, Hatay’da ise diplomasi ve kriz yönetimi yoluyla önlenmiştir.

  • Bernard Lewis Olayı;

1993’te Le Monte gazetesinde yayınlanan makalesi nedeniyle Profesör Bernard Lewis aleyhinde, Fransız-Ermeni Dernekleri Forumu tarafından açılan dava üzerinde bir nebze durmakta yarar vardır. Lewis, yazısında, "Osmanlı hükümetinin Ermeni ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu gösteren geçerli kanıt yoktur… Türklerin `tehcire’ (Ermenilerin savaş alanından alınarak başka yerlere gönderilmesi) başvurmalarının meşru nedenleri vardır… Zira, Ermeniler Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya ile ittifak halinde Türklere karşı çarpışıyorlardı" demişti. Gerçek de buydu… Ama, Forum, Lewis’i, "Türklerin 1,5 milyon Ermeni’yi imha ettiğini kabul etmeyerek Ermeni ulusuna hakaret ve iftira etmekle" suçluyordu. Mahkeme, Forum’u haklı bularak Lewis’i 10 bin frank para cezasına mahkûm etmiştir.

  • Fransa’nın Müslüman dünyasıyla karmaşık ve uzun tarihi;

Öncelikle, Fransa’nın diğer batılı ülkelere nazaran Müslüman dünyasına ev sahipliği açısından daha uzun soluklu ve yakın bir ilişkisi vardır.

Fransa’nın 1830 yılında Kuzey Afrika ülkesi Cezayir’i işgaliyle birlikte Müslüman Afrika, Fransa’nın arka bahçesi haline gelmiştir.

2. Dünya Savaşı’nın ardından çok sayıda kuzey Afrikalı Müslüman, sanayileşmeyle birlikte açılan yeni fabrikalarda çalışmak üzere Fransa’ya gelmiş ve Afrikalılar Fransa’ya ilk geldiklerinde Paris ve Lyon’un endüstrileşmeye başlayan kuzeydeki kırsal bölgelerine yerleştirilmiştir.

Post-sanayileşme döneminde fabrikalar kapanmış ancak bu bölgeye göçen Afrikalılar ilk yerleştikleri bölgelerde yaşamaya devam etmiştir. Burada çocukları hatta torunları olmuştur. Fransız toplumunda oluşan bu azınlık yıllarca ayrımcılığa maruz kalmıştır.

Ancak yıl 2005’e geldiğinde Fransız toplumunda yaşanan ötekileştirme ve ayrımcılığa keskin bir reaksiyon gösterilmiştir. Fransız banliyölerinde başlayan ayaklanmayı, hükümet kanadından yapılan açıklamalar da körüklemiştir. Olayların başladığı banliyölerde yaşayanların yarısı 20 yaşın altında ve işsizlik oranın yüzde 40’ın üstündedir. Gerginlik sona ermişse de huzursuzluk devam etmiştir. Fransız banliyölerinde yaşayan mutsuz Müslüman azınlığın ‘Cihat’ yoluyla etki altına alınması da o dönemde oldukça kolay olmuştur.

  • Fransa’nın Cezayir üzerindeki süren etkisi;

Fransa, kendi sömürgeleri olan diğer Avrupa ülkelerinin aksine eski sömürgesinden tamamen elini çekmemiştir. Cezayir gerek ekonomik gerekse askeri olarak Ortadoğu ve Afrika’da Fransa’nın ulusal çıkarlarını savunmaya devam etmiştir. Irak ve Suriye’de El Kaide ve IŞİD’e karşı mücadelede Cezayir asıllı Afrikalı Müslüman askerler de varlık göstermiş hatta IŞİD sosyal medya aracılığıyla Fransızca yayınladığı mesajlarda, “Kız ve erkek kardeşlerinize karşı günah işliyorsunuz” ifadelerini kullanmıştır. IŞİD’e yönelik saldırılarda Afrikalı Müslüman askerlerin yer alması terör örgütü safında büyük tepki çekmiştir. Müslümanların Müslümanlara karşı savaştırılmasının azmettiricisi olarak algılanan Fransa, bu nedenle IŞİD’in öncelikli hedefi haline gelmiştir.

  • Fransa’nın sosyal politikaları;

Fransa’nın IŞİD’in hedefinde olmasının önemli sebeplerinden biri de ülkede yaşayan Müslüman azınlığa karşı uygulanan yaptırımlar sayılabilir. Örneğin 2010 yılında kamuya açık alanlarda Müslümanlar için sembolik öneme sahip olan peçenin yasaklanması toplum tabanında büyük bir öfkeye neden olmuştur. Yine Mayıs 2015’te Fransa’nın güneyindeki Beziers şehrinin aşırı sağ partili belediye başkanı Robert Menard’ın “anaokulu ve ilkokula giden Müslüman çocukları fişlediğini itiraf etmesi” büyük bir skandala yol açmıştır. Skandal açıklama sonrası belediye başkanı hakkında soruşturma açılmıştır.

  • Fransa’daki Hristiyan nüfusun yoğunluğu;

Laik bir devlet olmasına karşın Fransa’da nüfusun çoğunluğunun Katolik oluşu ve ülke tarihinde kilisenin ağırlıklı konumu, Paris’in Müslüman azınlıkla ilgili politikalarının sorgulanmasına da zemin hazırlamaktadır. Fransa’nın aşırı dincilikle mücadelesi de zaman zaman bu perspektiften algılanır.

IŞİD’in yayınladığı tehdit mesajlarında –yalnızca Fransa için değil– Koalisyon güçlerine katılan tüm ülkelerin askeri güçleri için “Haçlı ordusu- Haçlı seferi” ifadesini kullanması da bu iddiayı doğrular niteliktedir.

  • Fransa’nın dine karşı muhalif tutumu – Hiciv Tolerasyonu;

Fransa’nın organize dinlere (sadece İslamiyet için değil) muhalefeti ve bundan beslenen geleneksel bir mizah anlayışı mevcuttur. Charlie Hebdo’nun IŞİD tarafından hedef alınmasının en önemli nedenlerinden biri de İslam dinini hicveden karikatürleridir…

Ancak Fransa’nın ikinci kez hedef alınmasının ardında, Charlie Hebdo saldırısından sonra halk tabanının ve hükümet kanadının bu hicve karşı yüksek tolerasyon göstermesi, hatta bu yayınların altı çizilerek basın özgürlüğü kapsamında sayılması, bunun defalarca deklare edilmesi gösterilebilir.

Son olarak Avrupa’daki radikal sağın yükselişi de saldırıların hedefinde Fransa’nın olmasının sebeplerinden biri sayılabilir. Radikal Sağın Fransa’daki temsilcisi Marine Le Pen’in liderliğindeki Ulusal Cephe’nin Charlie Hebdo saldırısının ardından Fransa’daki İslami değerlere tezat söylemleri büyük tepki çekmiştir. Sağcıların propagandavari, nefret dolu söylemleri radikalleşmeye yol açmaktadır. Tüm bu söylemler de Fransa’daki Müslümanların kendilerini dışlanmış hissetmesine ve IŞİD gibi nefret vaazcılarının onları kandırmasına ve kolayca etkisi altına almasına temel hazırlamaktadır.

  • FRANSA’nın Türkiye’de ki okulları ve buna karşılık Fransa’da ki Türk Okullarına bakışı;

Türkiye’de de hem Özel hem de büyükelçilik destekli Fransız okulları bulunmaktadır. Hatırlanacak olursa başta Devlet Okulumuz Galatasaray olmak üzere, Saint Joseph İstanbul, Saint Joseph İzmir, Saint Benoit, Saint Pulcherie, Saint Michel, Notre Dame De Sion Liseleri vardır. Ayrıca Fransız elçiliğine bağlı iki okul da vardır. Bunlar; Ankara’daki Charles de Gaulle ve İstanbul’daki Pierre Loti’dir. Ayrıca NDS (Neslin Değişen Sesi, Notre Dame De Sion ) ve Küçük Prens ( Saint Joseph) kültürü ile hizmet vermeye çalışan Özel İlköğretim Kurumlarıdır. Ayrıca Ankara ve İzmir’de Tevfik Fikret Liseleri de Fransızca hazırlık ve eğitimi ile öğrenim yapmaktadır.

Bu okulların hukuki statüsü yoktur. Türkiye’de görevli Fransızlar için kurulmuştur, ancak yüzde 80 öğrencileri Türklerdir. Türkiye’nin, “Fransız eğitim sistemiyle uyumlu olarak açmayı öngördüğü okullar için Fransa Hükümeti büyük zorluklar çıkartmaktadır.” Üstelik te Fransa da yaklaşık 800 000 Türk yaşarken Türkiye’de yaşayan Fransız sayısı yok denecek kadar azdır. Bu da Fransa’nın tek taraflı Kültür ihraç etmeye çalışırken, Adalet, Eşitlik, Özgürlük ilkesine aykırı şekilde farklı kültürleri ülkesinde istememesinin ve bencil davranışın en açık örneğidir.

Fransız Milli Eğitim Bakanı Jean Michel Blanquier "Türk hükümetinin bu liseler aracılığıyla islamcı ideolojiyi yaymaya çalıştığını" söylemesi aslında Türkiye’de ki Fransız Okullarının amacının da Katolik Hristiyanlığı yaymak ya da hoşgörü gösterilmesini sağlamak olduğunun bir bakıma itirafı gibidir.

Türkiye’de ki Fransız Okullarının hepsi Osmanlı döneminde kurulmuş ve bugün hâlâ pek çok ailenin, “biraz da Fransız hayranlığından veya ebeveynlerin bu okullarda okumuş olmasından kaynaklanan”, Fransızca diline ve fonetiğine duydukları ilgi ile çocuklarını göndermeye hevesli oldukları okullardır. Fransa’da hiçbir Devlet Okulu Fransızlara Türkçe Dilini seçenek olarak sunmazken bizim hala Devlete ait ilköğretim Okulları ve Liselerde ikinci dil olarak Fransızca okutulmasına müsaade etmemizin ve bu maksatla Fransızca Öğretmeni atamaları yapılmasının değerlendirilmesini siz bu yazıyı okuyanlara bırakıyorum. (Örnek; Pertevniyal Lisesi, Burak Bora Anadolu Lisesi, Gazi Anadolu Lisesi vb. gibi)

Fransa’da Türk Dili ve Edebiyatı veya Türkoloji eğitimi veren iki üniversite bulunuyor. Bunlardan ilki Paris-Sorbonne Üniversitesi’ne bağlı olan Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Ulusal Enstitüsü (INALCO). Diğeri ise Strasbourg Üniversitesi bünyesindeki Türk Etüdleri bölümü. Her iki bölümde lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde eğitim ve devlet diploması veriliyor. Osmanlıca dersleri de mevcut. Fransa’da ayrıca, bölüm seviyesinde olmasa da birçok üniversitede Türkçe, Türk edebiyatı, tarihi, siyaseti ve coğrafyası dersleri verilmekte. Ancak Fransızlara Türkçe Öğreten bir Fransız Devlet Lisesi yok. Çünkü hiçbir Fransız Orta Öğrenim Seviyesinde Türkçe’ye ve Türkiye’ye ilgi duymuyor. Acaba neden?

Osmanlı döneminde, Türkiye’de Levanten dediğimiz yabancılar da yaşıyordu ve Türkiye’de ki bu okullar biraz da onların çocukları için açılıyordu aslında. Ama sonra Tanzimat’la beraber Fransızca kültür dili haline gelince, her cemaatten aile çocuğunu bu okullara göndermek istemiştir. Yandaki haritada kırmızı alan; 1800-1900 başında İstanbul dışındaki Fransız Levanten Okullarının olduğu bölgeyi göstermektedir.

On dokuzuncu yüzyıldan başlayarak seçkin ve aydın sınıfların tercih ettiği dil olan Fransızca uzun yıllar diplomasi dili olarak da kabul edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun özellikle İstanbul’da yaşayan Hıristiyan topluluklarının eğitimiyle yükümlü olan dinsel okulları resmen tanıdığı bilinir. Yirminci yüzyılda bu dinsel okullar Türkiye’de Tevhid-i tedrisat kanununun kabulüyle Türk öğrencilere de eğitim vermeye başlamıştır. Bunlar sıradan birer eğitim kurumu değildir. Amaçları; Fransız hayranı, biraz muhafazakâr, sosyal, özgüveni yüksek, belli uluslararası değerlere sahip bireyler yetiştirmektir. İşin bir ilginç yanı da eskiden bu okullarda din adamlarının ders veriyor olması ve bunların misyonerlik görevi üstlenmiş olmalarıdır.

NETİCE:

Tüm bu anlatılanları ve çıkarılması gereken sonucu 1-2 cümlede toparlamak gerekirse;

Fransa Devlet Politikası olarak Türkleri ve Müslümanları sevmez. Fransız halkı ise kendisinden başkasını beğenmez ve güvenmez. Türkiye’nin AB’ne girme isteği, Fransa var oldukça gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir.

Bunu bilerek Fransa ile karşılıklı menfaatleri dengeleyen, haysiyetli, laik çizgide ilişkiler sürdürülmeli ama asla Fransa’ya güvenilmemeli, her an Türkiye’yi yok etmek isteyecek politikaları kolayca ve acımasızca uygulayacakları unutulmamalıdır.