MEDYA DOSYASI /// FATMA SİBEL YÜKSEK : Fatih Tezcan “gücünü” nereden alıyor ?


FATMA SİBEL YÜKSEK : Fatih Tezcan "gücünü" nereden alıyor ?

Bundan en fazla 7-8 yıl önce "Fatih Tezcan" diye bir isim kimsenin hafızasında ve gündeminde yoktu. Geçmişi olmayan, yitik ve öfkeli birisi. "Gazeteci", "yazar", "fikir adamı" vs. etiketleri yapıştırılmak isteniyor ama üç vasfı da hak edecek bir arka planı ve geçmişi yok.

Benim hatırladığım, 2012-2013 gibi kendisine yandaş kanallarda "gazeteci" alt yazısı ile yer verildi. Hatta şimdi tehdit edip kavgalık olduğu Sevilay Yılman ile aynı programlara çıkmışlıkları var. Sevilay kendisini yumuşak bir ses tonu ve anne şefkatiyle "Fatih, Fatih" diyerek okşardı.

Kontrolsüz ve aşırı adrenalin hormonuna sahip biri olduğu için yandaş kanallar bile daha fazla risk alamayıp getirdikleri gibi aniden ekrandan geri aldılar. Yapılan bu "haksızlık" Fatih’in ezilmiş Pomak yüreğinde muğberliğe dönüşebilecek iken, Slav kanı ağır bastı ve kendisini zehirli bir militan, bir "çetnik" olarak karşımızda bulduk.

Oysa 2012 yılında, her ne kadar "gazeteci" olarak gönderilmediyse de en tehlikeli sokaklarına kadar girebildiği İdlib ve Hama’da, kanın su gibi aktığı bir ortamda haber bültenlerine bağlanmış, bu vesileyle gazeteciliğe ısınmıştı. Aşırılıklarına engel olabilseydi, en azından bir Çetiner Çetin veya Nevzat Çiçek gibi "gazeteci" sıfatını hak etmiş, militanlık gömleğini atıp masa başında veya savaş alanlarının güvenli bölgelerinde parasını kazanıyor olacaktı.

Koyamadı. Koyamazdı da çünkü Slav damarı rahat durmuyordu. Her ne kadar gazeteciliğe heves etmişse de bu mesleğin kurallarından bîhaber olduğu için Suriye’nin kanlı bölgelerindeki güç odakları ile arasına mesafe koyamadı. Böyle acar delikanlıların her zaman alıcısı bulunur. Nitekim Fatih kendini Özgür Suriye Ordusu’nun örgütlenmesinde ve eğitilmesinde görev alan, devletin kartviziti ile yapılamayacak aracılık-tefecilik işlerini yapan biri olarak buldu. Daha önce benzer işler yaptırılan Rasim Ozan Kütahyalı’dan farklı olarak savaşçı ve "güvenilir" biriydi. Rasim gibi içki bar masalarından toplamak, sağda solda ilişkileri deşifre etmesine engel olmak gerekmiyordu. Rasim gibi korkak da değildi üstelik.

Devletimiz vefalıdır. Fatih’in Suriye’deki yararlılıkları unutulmadı. Ümmetin başı bu kez Mısır’da beladaydı. Müslüman Kardeşler iktidarı bir askeri darbeyle devrilmişti. Ümmetin ayaklanıp darbeyi bertaraf etmesi gerekiyordu. Ayrıca liderleri tutuklanmış, darmadağın olmuş Müslüman Kardeşler ile bir arka kapı açmak, direnişe destek vermek de gerekiyordu. İrili ufaklı pek çok vatan evladı görevlendirildi, gidip Müslüman Kardeşler’e omuz verdiler lakin Mısır’daki darbe gerçek bir darbeydi, bir emir-komuta darbesiydi. Ordunun tepesindeki adam "Beni rehin aldılar, boğazımı sıktılar, bayılmış olmalıyım" filan demiyordu. Haliyle "direniş" başarılı olamadı, yüzlerce Mısırlı’nın kanı döküldü. Fatih de arkasına baka baka yurda döndü.

Hem "gazetecilikten" olmuş, hem de Deliormanlı kanını deli deli coşturan heyecanlı olaylar bitmişti. İzole bir çevreye hitab eden konferanslar verdi, fikir dernekleri kurdu, blog açtı, internetten yayın yaptı, karısını dövdü; gel gör ki atarlı ruhunu doyuracak ortamları bir daha bulamadı. Oysa Fatih’in şöyle veya böyle bir "darbeyi" durdurması, Mısır’da yarım kalan "direnişi" zafere ulaştırması gerekiyordu.

İnternetten yıllardır yapıp durduğu provokasyonlar, sosyal medyada Atatürkçü bir çevreyi kızdırmaktan öteye gidemiyor, çok da ciddiye alınmıyordu. Ve nihayet darbe bulamasa da darbe söylentisi bulan Fatih, bu kez de bu yola baş koydu. Birileri her ne kadar bundan Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı’nın haberi olmasa da Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan bir darbe hazırlığı içindeydi. İş Fatih’e düşmüştü. Şayet TSK’nın başındakiler yine "Rehin alındık, gerisini hatırlamıyoruz" diyecek olurlarsa Fatih’in (ve Sevda’nın) orduları, zulaları, donanımları hazırdı. İlk bertaraf edilecek komşu, bakkal, berber vs’nin listeleri de yapılmıştı. Türk Milleti müsterih olsundu.

İşin Fatih boyutunun özeti böyle ama "Bu kadarla kalmış olamaz" dediğinizi duyar gibiyim. Evet, maalesef olay Fatih ve türevlerinin hezeyanları ile sınırlı değil. Fatih ve Sevda meczuplarının işledikleri suçlardan daha tehlikeli şeyler de var. Adli makamların sessiz kalmasından bile daha tehlikeli bir şey var ki o da:

Tayyip Erdoğan’ın "darbe" konusundaki hassasiyetini bilen istihbarat örgütlerinden Saray’ın gözüne girmeye çalışanına, gazilik maaşı peşine düşeninden park yeri yüzünden tartıştığı site sakinine silahla dalmayı planlayanına kadar herkes, kendisine bir "darbe" haberi vermek, bir darbe ortamı yaratıp yolunu bulmak, amacına ulaşmak yarışında.

Böyle bir ortamda eminim kimse Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı’nın yerinde olmak istemezdi. Düşünün, ortalık darbe söylentileri ile çalkalanıyor ve siz konunun bir numaralı muhatabı olarak, "Evet, bir darbe hazırlığı var" veya "Hayır, böyle bir şey yok" diyemiyorsunuz. "Var" deseler, "Neden gereğini yapmıyorsun?" diye sorulacak ve kelleleri gidecek. "Yok" deseler, Saray’ın en sevdiği siyasi oyuncağı elinden almış olacaklar, yine kelleleri gidecek!

Netice itibarıyla Fatih Tezcan yalnız değildir. Sadece ahmak troller değil, önemli mevkilerde sevenleri, destekleyenleri de mevcuttur. Kendisinin sık sık imada bulunma, övünme ihtiyacı hissettiği üzere, belli ki Suriye, Mısır ve bilemediğimiz başka yerlerdeki yararlılıklarından dolayı kendisine "vefa" duyanlar da var.

Bu yazıdan sakın bir "Tayyip Erdoğan iyi, çevresi kötü" sonucu çıkmasın. Bir takım meczupların vatandaşın karısına, çocuğuna dil uzattığı bir noktaya gelmemizdeki en büyük ilham ve azim kaynağı kendisidir. Keskin cepheleri bilemekten, fay hatlarını kaşımaktan besleniyor. Bu zeminden cüret alanların, katkı vermek isteyenlerin çeşitliliği ve kontrol edilemezliği sadece sıradan vatandaşları değil, kendisini de tehlikeye atıyor aslında. Çünkü kimin ne olduğu, ne yapmaya çalıştığı belli değil. Dün Fethullah’a övgüler düzenler, Pensilvanya’da sıraya girip el öpenler bugün "Burada Fetöcü var, taşlayın" diyerek provokasyonlara ön ayak oluyor. Ortalık kuzu kılığına girmiş kurt, yandaş kılığına girmiş sırtlan kaynıyor.

Ne mi olur? Fatih Tezcan da, Sevda Noyan adlı terörist de tıpkı Mehmet Baransu gibi kullanılıp atılanlar çöplüğüne gider. Arada bir tek insanımızın bile burnu kanamadan, başta kaostan medet umanların kendileri olmak üzere herkes, büyük müteffekkir Esra Elönü’nün dediği gibi "İki değil, dört ayağını denk almalı".

MEDYA DOSYASI /// Ceren SÖZERİ : Murat Ağırel ‘case officer’ yazınca casuslarda jeton düşmüş


Ceren SÖZERİ : Murat Ağırel ‘case officer’ yazınca casuslarda jeton düşmüş

Libya konusu gündemimizden düştü. Her gece Mavi Vatan stratejisi anlatanlar bir hafta kadar kapanıp çalışarak kariyerlerine Covid 19 uzmanlığını eklediler. Zaten konunun önemi yok, önemli olan vatanı sevmek, kimi yeni uzmanlık edinir, kimi akademik özgürlük yok diye koşarak gittiği ABD’den canlı yayına bağlanıp “hey gidinin efesi” türküsünü söyler.

Vatan sevgisinden anlaşılan iktidarı koşulsuz desteklemek çünkü. Bundan iki ay önce Türkiye’nin Libya’daki operasyonlarını eleştirmek neredeyse vatan hainliği ile eş değerdi. Erdoğan 22 Şubat’ta İzmir’de otoyol inşaatı açılışında “Libya’da birkaç tane şehidimiz var” demiş, şehitler tepesinin boş kalmayacağını yinelemişti. Madem adları şehitler tepesinde yaşayacak, kimdi bu şehitler? Gazeteciler peşine düştü. Hayır, öyle olmadı, medya önce kamuoyunda tepki çeken “birkaç tane” sözüne takıldı. FOX TV muhabiri, cesaretini toplayıp üç gün sonra Azerbaycan ziyareti öncesi bu ifadeyi Erdoğan’a sordu. Karşılığında, hatırlayacağınız üzere “FOX önce gazete olsun” tavsiyesini, pardon yanıtını, aldı. Ertesi gün eski MHP, 27. Dönem İyi Parti Milletvekili Ümit Özdağ, Meclis’te yaptığı basın açıklamasında “Türk ordusu Türkiye’den 2 bin km. uzaklıkta Libya’da da bir Arap iç savaşına müdahil hale gelmiştir ve halen çatışmaların içindedir” cümlesinin hemen ardından, ölen iki Milli İstihbarat Teşkilatı mensubunun isimlerini açıkladı. Eş zamanlı olarak devre arkadaşları da sosyal medya hesaplarından isimleri ve fotoğraflarıyla andılar. Gazeteci Murat Ağırel bu bilgileri kendi sosyal medya hesabı üzerinden aktardı.

Libya’da ölen bir MİT mensubunun Manisa’dan kalkacak cenazesi herkesçe biliniyordu. Bunun ötesinde daha önce yine bu köşede dikkat çekildiği üzere MİT Başkanı Kurtlar Vadisi’ndeki bir enstantaneyi hatırlatır biçimde üzerinde kocaman “Teşkilat Başkanı” yazan bir çelenk yollamıştı. Gazeteci Hülya Kılınç bu cenazeyi isim vermeden Oda TV’ye haber yaptı. Yeni Yaşam gazetesi herkesin iki tık’la ulaşacağı bilgileri 24 Şubat’ta “Asker Ölümü Gizlendi Libya›da Birkaç Tane!” başlıklı bir haberle derledi. Libya’daki ölümlerin eleştirilmesine karşı girişilen sosyal medya kampanyası sonrası, 4 Mart’ta önce Barış Pehlivan ve Hülya Kılınç gözaltına alındı. Ardından Barış Terkoğlu ifadeye çağrıldı, Yeni Yaşam gazetesinden Mehmet Ferhat Çelik, Aydın Keser ve sonrasında Yeniçağ gazetesinden Murat Ağırel tutuklandılar. Neyle suçlandıkları başta bilinmiyordu, Oda TV bir süredir iktidar medyasında hedef gösterilmekteydi. Kısa sürede kılıf bulundu: MİT Kanunu’na muhalefet. Savcının iki günlük mesaisinin ardından bulduğu çözümle rahatlayan yandaş hesaplar hemen MİT Kanunu’nun 27. Maddesini paylaşmaya girişti, bazıları şaşıp 28. Madde falan dedi ama mühim bir ayrıntı değil.

Altısı tutuklu yedi gazeteci ve bir belediye çalışanı hakkında hazırlanan iddianamenin kabul edildiğine dair haber 7 Mayıs’ta düştü. Ama ayrıntıları hiç şaşırtıcı olmayan biçimde daha önce Sabah gazetesinde haber olmuştu. Gazetenin Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek, 30 Nisan’da Murat Ağırel’in “uluslararası bir ajansın Türkiye ofisi ile 15 dakikalık sır bir görüşme gerçekleştirdiğini” yazdı. İddianame ortaya çıkınca uluslararası ajansın Sputnik olduğu ortaya çıktı. “Casusluk” süsü vermek için sanırım Sputnik’in Rusça adı da yazılmış “Rossiya Segodnya”. Sputnik açıklama yaptı: “Bu süre boyunca gazeteci Ağırel, “Sarmal” adını taşıyan kitabının içeriği hakkında sorulara yanıt vermiştir. Ağırel, programımızda kitabından başka hiçbir şeyden bahsetmemiştir”.

İddianameden edindiğimiz ilginç bir başka bilgi daha var. Ağırel 22 Şubat’ta attığı tweet’te ölenlerin “case officer” olduğunu söyleyerek onları “Libya Ülkesi’nde yürüttükleri görevlerine ilişkin yabancı istihbarat birimlerince de anlaşılacak şekilde deşifre” etmiş. Yani Cumhurbaşkanı’nın ilan edip, milletvekilinin rahmet dilediği, cenazesine MİT Başkanı’nın çelenk yolladığı olay ancak Ağırel yazınca açıklığa kavuşmuş. Yabancı istihbarat teşkilatları Ağırel “case officer” yazınca “haaa” demişler “taşlar şimdi yerine oturdu! [it all makes perfect sense now!]”. Ruslar nasıl demişlerdir bilemiyorum.

“…Zaten ifşa olmuş bilgilerin tekrar paylaşılmasından ibaret sıradan bir eylem olmayıp, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı’nın faaliyetlerinin ve MİT mensuplarının bir plan dahilinde koordineli şekilde deşifre edilmesi…” böyle diyor iddianame, Yeni Yaşam, Oda TV, Yeni Çağ gibi ideoloji ve yayın politikası açısından beş benzemez medyayı koordineli biçimde bir araya getiren şey ne acaba? Buna dünyanın her yerinde haber deniyor. Tam da aynı günlerde, 30 Nisan’da Almanya’da Federal Adalet Mahkemesi, Alman ordusunun Afganistan misyonu ile ilgili hazırlanan “gizli” ibareli belgelerini yayınlayan Westdeutsche Allgemeine gazetesine açılan davada konunun basın özgürlüğü kapsamında olduğuna hükmetti.

İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimliği, tutuklu gazetecilerin avukatlarına haber vermeden barodan avukat talep ederek “tutukluluğun devamına” karar verdi. Altmış altı gündür cezaevinde, salgın koşullarında, 24 Haziran’daki duruşmayı bekliyorlar.

Bu sırada dünyanın başka yerlerinde salgınla birlikte kârlarını epey artıran ancak daha ötesinde bu süreçten çok daha güçlü şekilde çıkacak olan teknoloji şirketleri tartışılıyor. Eğer güç yozlaşmayı getiriyorsa mutlak güç mutlak yozlaşmaya gidecektir diyor New York Times’da Kara Swisher. “Çok sayıda data çok az sayıda şirketin elinde ve hiç olmadığı kadar özgürler. Salgın öncesi bu şirketleri denetlemek konusunda oluşan iklim tamamen kaybolmuş durumda”. Milyonlarca insanın evde kaldığı, haberleşme, iş, eğitim, eğlence neredeyse uyumak dışında tüm eylemlerde bu teknoloji şirketlerine çok daha fazla bağımlı hale geldiği bir dönemdeyiz. Bireysel olarak bizlerin de, örgütlerin, devletlerin de endişelenmesini gerektirecek pek çok sebep var. Bilgi üzerindeki kontrol yoğunlaştıkça ifşa ve sızıntılar da haliyle artacak. Bilgiye başka türlü ulaşacak, başka dağıtım yolları arayacağız. Bunları konuşmak yerine bekliyorlar ki yabancı istihbarat teşkilatlarının bir gazetecinin atığı tweet’ten haber aldıklarına inanalım.

MEDYA DOSYASI : Müge Anlı’nın şımarıklığı sağlık çalışanlarını isyan ettirdi


Müge Anlı’nın şımarıklığı sağlık çalışanlarını isyan ettirdi

Kullandığı aracında kendisine migren iğnesi yapılması için ısrar eden Müge Anlı’nın bu talebi geri çevrilince, elindeki ekran gücünü kullanarak doktorları hedef aldı.

30 Mart 2020

Müge Anlı’nın şımarıklıgı sağlık çalışanlarını isyan ettirdi

ATV’nin ünlü ekran yüzü Müge Anlı’nın migren iğnesini aracında yaptırma girişimi doktorlar tarafından reddedilince intikamını kendi programında aldı. Sağlık çalışanlarına karşı çirkin sözler sarfeden ünlü sunucunun Tatlı Sert programı binlerce sağlık çalışanının tepkisine neden oldu.

Ayağına doktor çağıran, aracında iğne yaptırmasının sağlık açısından mümkün olmadığını kendisine izah eden doktorları hedef gösteren Müge Anlı’ya sosyal medyadan tepkiler sürüyor.

TÜRKİYE’NİN DERDİ KORONOVİRÜS

Türkiye koronavirüsle mücadele ederken, sağlık çalışanları gece gündüz demeden çalışıyor.

Müge Anlı’nın ise canlı yayında doktorlar hakkındaki sözleri sosyal medyada gündem oldu. Migren hastalığı olduğunu söyleyen ve sürekli acile gittiğini belirten Müge Anlı, koronavirüs bulaşabilir endişesiyle hastanede değil de arabada iğne olmak istediğini fakat doktorların bunu tedbiren kabul etmediğini anlattı.

SONRA DİYORLAR Kİ DOKTORLARA İYİ DAVRANIN

İğne yaptıramadığını belirten Müge Anlı doktorların tavırlarından memnun olmadığını "Sonra diyorlar ki doktorlara iyi davranın" ifadelerini kullandı. Anlı devamında arabada migren iğne olmasını kabul etmeyen doktor için "İnşallah sen de birgün böyle bir migren ağrısı çekersin ve aynı tavırla karşılaşırsın" dediğini anlattı.

SOSYAL MEDYADAN TEPKİ YAĞDI

Sosyal medya kullanıcıları ve sağlıkçılar ise bu sözlerin ardından sosyal medyada kampanya başlattı. İçinde bulunan zorlu dönemde sağlık çalışanlarına karşı kin ve nefret oluşturmakla suçlanan Anlı’ya ağır eleştiriler yöneltildi. Binlerce sosyal medya kullanıcısının ‘mügeanlıözürdile’ hashtagi ile attığı tweetler sonrası konu trend topic listesinde bir numaraya kadar da yükseldi.

MEDYA DOSYASI : Türk Basın Tarihinde İbrahim Şinasi Efendi ve Tasvir-i Efkâr Gazetesi


Türk Basın Tarihinde İbrahim Şinasi Efendi ve Tasvir-i Efkâr Gazetesi

Salih EROL [1]

İstanbul’da Türkçe basım yapan matbaanın ilk kitabı basmasından yaklaşık yüzyıl sonra Türkçe gazetelerin ilk örneği yayınlandı. 1831’de devletin resmi yayın organı olarak Takvim-i Vekayi Gazetesi çıkarıldı. Bunun üzerinden yaklaşık otuz yıl geçtikten sonra bu kez ilk Türkçe özel gazeteler çıkmaya başladı.

Türk basın tarihinde “Türkçe özel gazeteler devri”nin başlamasında en etkili olan şahsiyetlerin başında İbrahim Şinasi Efendi gelmektedir. Tipik Tanzimat aydınlarının öncülerinden olan Şinasi, Batı’yı yerinde tanımaya çalışmış ve Osmanlı Toplumu’nun Batılılaşmasını savunmuştur. Çok yönlü bir aydın olan Şinasi, gazeteler aracılığıyla halkın aydınlatılabileceğine; kamuoyu oluşturulabileceğine inanmış biri olarak Tercüman-ı Ahval’in yayınını başyazar olarak bir dönem yönettikten sonra kendi matbaasını ve gazetesini kurmaya çalışmıştır.

Şinasi’nin yoğun çalışmasının sonucu olarak 1862’de yayın hayatına başlayan Tasvir-i Efkâr Gazetesi, Türkçe basında önemli bir yere sahiptir. Haber gazeteciliğinin yanı sıra bir fikir gazetesi olarak da dikkat çeken bu gazete, daha sonra kendi gazetelerini çıkaracak olan birçok Türk genci için bir okul işlevi görmüştür. Tasvir-i Efkâr, bütün zorluklara rağmen yaklaşık yedi yıl boyunca yayınını sürdürmüştür.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

MEDYA DOSYASI /// ARSLAN BULUT : TC PASAPORTUNDAN ÇATISI OLAN EVLER İSRAİL BASININDA !!!


ARSLAN BULUT : TC PASAPORTUNDAN ÇATISI OLAN EVLER İSRAİL BASININDA !!!

14 Mart 2020

Tevrat ve Kur’an’dan alıntılar yaparak tarihteki biyolojik savaş örneklerinden bahsettiğim yazım üzerine bazı dostlar İsrail’de korona virüs vakası bulunup bulunmadığını sordu.

İsrail Sağlık Bakanlığı ülkede 126 vaka tespit edildiğini, bunlardan ikisinin durumunun ciddi olduğunu açıkladı. Okullar fısıh bayramına kadar kapatıldı.

***

İsrail’in en çok tanınan gazetesi Jerusalem Post’ta ise ilginç makaleler var. Yaakov Katz adlı yazar, "5G ağı ile korona virüsün ne ilgisi var?" başlıklı yazısında, ABD Başkanı Trump’ın, Kanada’yı, "Yeni kurulacak 5G ağında, Çinli Telekom şirketi olan Huawei’den ekipman kullanmayın" diye uyardığını belirttikten sonra Trump’ın aynı uyarıyı bir ay önce de Almanya’ya yaptığını hatırlattı. Yazar, İngiltere’nin ise Trump’ın uyarısına kulak asmadığını ve Huawei ile 5G mobil ağlarının yapımında işbirliğinde bulunduğunu bildirdi.

Yazar, Cumhuriyetçi senatör Tom Cotton’ın, İngiltere’nin bu kararına, "Huawei’nin bugün İngiltere’nin 5G ağlarını inşa etmesine izin vermek, Soğuk Savaş sırasında, KGB’nin İngiltere telefon ağını inşa etmesine izin vermek gibidir" diyerek tepki gösterdiğine işaret etti.

Yazar, Çin’in, İsrail’de yollar, tüneller, limanlar, demiryolları gibi yatırımlara ortak edildiğini ancak ABD-İsrail ittifakının, Yahudi devletinin ayakta kalması için kilit önemde olduğunu ifade ettikten sonra "ABD, Çin’in İsrail’in tüm altyapısını inşa etmeye devam etmesi halinde istihbarat paylaşımının devam etmesinin risk altında olacağını İsrail’e bildirdi" dedi.

Yazar, yazısını "İsrail halkının, her gece başbakanın televizyonları işgal etmesine ve koronavirüse karşı kolunuza nasıl hapşıracağını öğrenmesine gerek yok, Güvenilir bir hükümete ihtiyaçları var" diye bitirdi.

Yazıda, 5G ağı ile koronavirüs arasındaki ilgi sadece başlıkta belirtiliyor ama buna dikkat çekilmesi ilginç…

***

Başka bir yazar, Amotz Asa-El ise bizim yaptığımız gibi tarihteki salgınlardan örnekler verdi ve "Bizans İmparatoru, Justinyanus, Kuzey Afrika ve İspanya’yı fethedecek ve iki Roma’yı birleştirecekti ama veba salgını ile karşı karşıya kaldı. Kıtalararası olarak tahıl taşıyan gemilerin sıçanları tarafından yayılan mikrop, kentin tümüne ve oradan da tüm Akdeniz havzasına yayıldı, sonuçta milyonları öldürdü ve Bizans İmparatorluğu’nun nüfusunu yüzde 20 oranında azalttı. Ayasofya Bazilikası’nı inşa eden kişi ise kendisine bulaştıktan sonra bile veba salgınını inkâr etmişti. Şimdiki koronavirüs salgını, Justinyanus dönemi vebası değildir. Hem daha az ölümcüldür hem de altıncı yüzyıl tıbbı ve günümüz tıbbı aynı değildir " diye yazdı.

Bu arada, New York Times gazetesinin, korona virüs haberlerini verirken yüzü maskeli insanları Ayasofya önünde gösteren fotoğraf yayınlaması da ilginç. "Futbol maçları ertelendi veya seyircisiz oynanacak" derken de ellerinde Türk bayraklı olan maskeli taraftar fotoğrafı yayınladılar.

***

Ben korona virüs ile ilgili haber ve analizler ararken, İsrail’in bilinen bütün yayın organlarında, "250 bin dolara, Türk vatandaşlığına uygun" konut projelerinin reklamlarına rastladım. Reklamda, konutun çatısı, ay yıldızlı Türkiye Cumhuriyeti pasaportu olarak gösteriliyor!

****************

Anlaşılan konu, Ayasofya, İstanbul ve Türkiye ile ilgili! Yazar Amotz Asa-El de "Roma yasalarını kodlayan ve günümüze kadar küresel bir dönüm noktası olan Ayasofya Bazilikası" ifadesini kullanıyor!