MEDYA DOSYASI : Müge Anlı’nın şımarıklığı sağlık çalışanlarını isyan ettirdi


Müge Anlı’nın şımarıklığı sağlık çalışanlarını isyan ettirdi

Kullandığı aracında kendisine migren iğnesi yapılması için ısrar eden Müge Anlı’nın bu talebi geri çevrilince, elindeki ekran gücünü kullanarak doktorları hedef aldı.

30 Mart 2020

Müge Anlı’nın şımarıklıgı sağlık çalışanlarını isyan ettirdi

ATV’nin ünlü ekran yüzü Müge Anlı’nın migren iğnesini aracında yaptırma girişimi doktorlar tarafından reddedilince intikamını kendi programında aldı. Sağlık çalışanlarına karşı çirkin sözler sarfeden ünlü sunucunun Tatlı Sert programı binlerce sağlık çalışanının tepkisine neden oldu.

Ayağına doktor çağıran, aracında iğne yaptırmasının sağlık açısından mümkün olmadığını kendisine izah eden doktorları hedef gösteren Müge Anlı’ya sosyal medyadan tepkiler sürüyor.

TÜRKİYE’NİN DERDİ KORONOVİRÜS

Türkiye koronavirüsle mücadele ederken, sağlık çalışanları gece gündüz demeden çalışıyor.

Müge Anlı’nın ise canlı yayında doktorlar hakkındaki sözleri sosyal medyada gündem oldu. Migren hastalığı olduğunu söyleyen ve sürekli acile gittiğini belirten Müge Anlı, koronavirüs bulaşabilir endişesiyle hastanede değil de arabada iğne olmak istediğini fakat doktorların bunu tedbiren kabul etmediğini anlattı.

SONRA DİYORLAR Kİ DOKTORLARA İYİ DAVRANIN

İğne yaptıramadığını belirten Müge Anlı doktorların tavırlarından memnun olmadığını "Sonra diyorlar ki doktorlara iyi davranın" ifadelerini kullandı. Anlı devamında arabada migren iğne olmasını kabul etmeyen doktor için "İnşallah sen de birgün böyle bir migren ağrısı çekersin ve aynı tavırla karşılaşırsın" dediğini anlattı.

SOSYAL MEDYADAN TEPKİ YAĞDI

Sosyal medya kullanıcıları ve sağlıkçılar ise bu sözlerin ardından sosyal medyada kampanya başlattı. İçinde bulunan zorlu dönemde sağlık çalışanlarına karşı kin ve nefret oluşturmakla suçlanan Anlı’ya ağır eleştiriler yöneltildi. Binlerce sosyal medya kullanıcısının ‘mügeanlıözürdile’ hashtagi ile attığı tweetler sonrası konu trend topic listesinde bir numaraya kadar da yükseldi.

MEDYA DOSYASI : Türk Basın Tarihinde İbrahim Şinasi Efendi ve Tasvir-i Efkâr Gazetesi


Türk Basın Tarihinde İbrahim Şinasi Efendi ve Tasvir-i Efkâr Gazetesi

Salih EROL [1]

İstanbul’da Türkçe basım yapan matbaanın ilk kitabı basmasından yaklaşık yüzyıl sonra Türkçe gazetelerin ilk örneği yayınlandı. 1831’de devletin resmi yayın organı olarak Takvim-i Vekayi Gazetesi çıkarıldı. Bunun üzerinden yaklaşık otuz yıl geçtikten sonra bu kez ilk Türkçe özel gazeteler çıkmaya başladı.

Türk basın tarihinde “Türkçe özel gazeteler devri”nin başlamasında en etkili olan şahsiyetlerin başında İbrahim Şinasi Efendi gelmektedir. Tipik Tanzimat aydınlarının öncülerinden olan Şinasi, Batı’yı yerinde tanımaya çalışmış ve Osmanlı Toplumu’nun Batılılaşmasını savunmuştur. Çok yönlü bir aydın olan Şinasi, gazeteler aracılığıyla halkın aydınlatılabileceğine; kamuoyu oluşturulabileceğine inanmış biri olarak Tercüman-ı Ahval’in yayınını başyazar olarak bir dönem yönettikten sonra kendi matbaasını ve gazetesini kurmaya çalışmıştır.

Şinasi’nin yoğun çalışmasının sonucu olarak 1862’de yayın hayatına başlayan Tasvir-i Efkâr Gazetesi, Türkçe basında önemli bir yere sahiptir. Haber gazeteciliğinin yanı sıra bir fikir gazetesi olarak da dikkat çeken bu gazete, daha sonra kendi gazetelerini çıkaracak olan birçok Türk genci için bir okul işlevi görmüştür. Tasvir-i Efkâr, bütün zorluklara rağmen yaklaşık yedi yıl boyunca yayınını sürdürmüştür.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

MEDYA DOSYASI /// ARSLAN BULUT : TC PASAPORTUNDAN ÇATISI OLAN EVLER İSRAİL BASININDA !!!


ARSLAN BULUT : TC PASAPORTUNDAN ÇATISI OLAN EVLER İSRAİL BASININDA !!!

14 Mart 2020

Tevrat ve Kur’an’dan alıntılar yaparak tarihteki biyolojik savaş örneklerinden bahsettiğim yazım üzerine bazı dostlar İsrail’de korona virüs vakası bulunup bulunmadığını sordu.

İsrail Sağlık Bakanlığı ülkede 126 vaka tespit edildiğini, bunlardan ikisinin durumunun ciddi olduğunu açıkladı. Okullar fısıh bayramına kadar kapatıldı.

***

İsrail’in en çok tanınan gazetesi Jerusalem Post’ta ise ilginç makaleler var. Yaakov Katz adlı yazar, "5G ağı ile korona virüsün ne ilgisi var?" başlıklı yazısında, ABD Başkanı Trump’ın, Kanada’yı, "Yeni kurulacak 5G ağında, Çinli Telekom şirketi olan Huawei’den ekipman kullanmayın" diye uyardığını belirttikten sonra Trump’ın aynı uyarıyı bir ay önce de Almanya’ya yaptığını hatırlattı. Yazar, İngiltere’nin ise Trump’ın uyarısına kulak asmadığını ve Huawei ile 5G mobil ağlarının yapımında işbirliğinde bulunduğunu bildirdi.

Yazar, Cumhuriyetçi senatör Tom Cotton’ın, İngiltere’nin bu kararına, "Huawei’nin bugün İngiltere’nin 5G ağlarını inşa etmesine izin vermek, Soğuk Savaş sırasında, KGB’nin İngiltere telefon ağını inşa etmesine izin vermek gibidir" diyerek tepki gösterdiğine işaret etti.

Yazar, Çin’in, İsrail’de yollar, tüneller, limanlar, demiryolları gibi yatırımlara ortak edildiğini ancak ABD-İsrail ittifakının, Yahudi devletinin ayakta kalması için kilit önemde olduğunu ifade ettikten sonra "ABD, Çin’in İsrail’in tüm altyapısını inşa etmeye devam etmesi halinde istihbarat paylaşımının devam etmesinin risk altında olacağını İsrail’e bildirdi" dedi.

Yazar, yazısını "İsrail halkının, her gece başbakanın televizyonları işgal etmesine ve koronavirüse karşı kolunuza nasıl hapşıracağını öğrenmesine gerek yok, Güvenilir bir hükümete ihtiyaçları var" diye bitirdi.

Yazıda, 5G ağı ile koronavirüs arasındaki ilgi sadece başlıkta belirtiliyor ama buna dikkat çekilmesi ilginç…

***

Başka bir yazar, Amotz Asa-El ise bizim yaptığımız gibi tarihteki salgınlardan örnekler verdi ve "Bizans İmparatoru, Justinyanus, Kuzey Afrika ve İspanya’yı fethedecek ve iki Roma’yı birleştirecekti ama veba salgını ile karşı karşıya kaldı. Kıtalararası olarak tahıl taşıyan gemilerin sıçanları tarafından yayılan mikrop, kentin tümüne ve oradan da tüm Akdeniz havzasına yayıldı, sonuçta milyonları öldürdü ve Bizans İmparatorluğu’nun nüfusunu yüzde 20 oranında azalttı. Ayasofya Bazilikası’nı inşa eden kişi ise kendisine bulaştıktan sonra bile veba salgınını inkâr etmişti. Şimdiki koronavirüs salgını, Justinyanus dönemi vebası değildir. Hem daha az ölümcüldür hem de altıncı yüzyıl tıbbı ve günümüz tıbbı aynı değildir " diye yazdı.

Bu arada, New York Times gazetesinin, korona virüs haberlerini verirken yüzü maskeli insanları Ayasofya önünde gösteren fotoğraf yayınlaması da ilginç. "Futbol maçları ertelendi veya seyircisiz oynanacak" derken de ellerinde Türk bayraklı olan maskeli taraftar fotoğrafı yayınladılar.

***

Ben korona virüs ile ilgili haber ve analizler ararken, İsrail’in bilinen bütün yayın organlarında, "250 bin dolara, Türk vatandaşlığına uygun" konut projelerinin reklamlarına rastladım. Reklamda, konutun çatısı, ay yıldızlı Türkiye Cumhuriyeti pasaportu olarak gösteriliyor!

****************

Anlaşılan konu, Ayasofya, İstanbul ve Türkiye ile ilgili! Yazar Amotz Asa-El de "Roma yasalarını kodlayan ve günümüze kadar küresel bir dönüm noktası olan Ayasofya Bazilikası" ifadesini kullanıyor!

MEDYA DOSYASI : “İngiltere’de olsa asla affetmezlerdi” diyenler bu yazıyı okusun… O mesajı yayımlayanlara bakın ne olmuş


"İngiltere’de olsa asla affetmezlerdi" diyenler bu yazıyı okusun… O mesajı yayımlayanlara bakın ne olmuş

Mehmet Ömer Dedeoğlu yazdı

11.03.2020

Katharine Teresa Gun ismini hiç duydunuz mu? Kim olduğundan ve yaptıklarından bahsetmeden önce gelin 2003 yılına geri gidelim. 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından Afganistan’ı işgal eden II. Bush Beyaz Saray yönetimi; başkan yardımcısı Dick Cheney, savunma bakanı Donald Rumsfeld ve ulusal güvenlik danışmanı Condolezza Rice gibi neo-con şahinler/soytarılar önderliğinde, Irak’ı ve Saddam Hüseyin’i “terör sponsoru rejim” yaftası yapıştırarak hedef tahtasının tam ortasına yerleştirirler.

Saddam Hüseyin’in bir nükleer program kapsamında “kitle imha silahları” elde etmesine çok az zaman kaldığını, bu doğrultuda ellerinde çok sağlam kanıtlar olduğunu söylerler (bu kanıtları sağlayan Iraklı kaynağın daha sonra Saddam muhalifi bir düzenbaz olduğu anlaşıldı). İlk körfez savaşından sonra uygulanan ambargolarla bırakın uranyumu, ağrı kesici ilaç bile bulunamayan Irak’ta, mobil ve gezici tır laboratuvarlar içinde nükleer ve kimyasal silahlar geliştirildiğine dair bir uydurma ile müttefiklerini ve dünya kamuoyunu Irak’ın işgali için ikna turuna çıkarlar. Dick Cheney ve ekibi katıldıkları tüm yayınlarda “kitle imha silahları” diye diye insanların beynini yıkamaya çalışırlar. Nihai darbe ise yalana ortak ettikleri, güvenilirlik abidesi emekli komutan, dışişleri bakanı Colin Powell’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulunda, 5 Şubat 2003’te verdiği, yalan ve uydurma bilgilerle dolu sunumu olur. “Hadi biz politikacılara inanmadınız, kahraman asker de mi yalan söyleyecek?” diyerek Birleşmiş Milletler’in Irak’ın işgali ile ilgili karar verme sürecini iyice etki altına alırlar.

Saddam Hüseyin rejimine iktidarı bırakmaları için süre verilir ve eğer buna uymazsa “Amerikan Savaş Makinesi”nin gazabına uğrayacağı tehdidi savrulur. Sam Amca, Irak halkını Saddam ve ailesinin zulmünden kurtarmayı ve bu kadim topraklara demokrasi götürmeyi kafasına koymuştur!

Bütün büyük şehirlerde savaş karşıtı gösteriler düzenlenir, ABD ve müttefikleri bundan vazgeçirilmeye çalışılır. Dünya kamuoyunun geniş bölümü savaş için öne sürülen sebepleri yeterli ve inandırıcı bulmamıştır ve ikna olmamıştır…

Tam da bu ortamda, yazımızın 29 yaşındaki kahramanı, Katharine Theresa Gun, GCHQ-Government Communications Headquarters (Hükümet İletişim Merkezi) isimli İngiliz istihbarat kurumunda Mandarince-Çince çeviri uzmanı olarak görev yapmaktadır. Tayvan doğumlu Gun, İngiltere’nin Durham Üniversitesinde Japon ve Çin dilleri üzerine eğitim aldıktan sonra başka bir yerde iş bulamadığı için gazetede gördüğü ilan aracılığıyla başvurduğu GCHQ’da çalışmaya başlar. Esas görevi Çince belgeleri veya dinleme kayıtlarını İngilizceye çevirmektir.

AMERİKAN İSTİHBARATINDAN MESAJ GELİR

Kendisi için sıradan bir cuma günü olan 31 Ocak 2003’te, Amerikan istihbarat kurumu NSA-National Security Agency (Ulusal Güvenlik Teşkilatı) üst düzey yöneticilerinden Frank Koza imzalı bir e-postayı tesadüf eseri okur. Mesajda Koza, Güvenlik Konseyinde bulunan ve Birleşmiş Milletlerin Irak işgali için yapacağı oylamada belirleyici rol oynayacak olan Angola, Bulgaristan, Kamerun, Şili, Gine ve Pakistan’ın BM’deki çalışma ofislerine gizlice ve yasadışı yollarla dinleme cihazları yerleştirmek için yardım istemektedir. Bu talep, küresel diplomatik ilişkileri belirleyen Viyana Konvansiyonuna aykırıdır. Gun okuduklarına inanamaz, sinirlenir ve e-postanın yazılı bir kopyasını alarak evine gider. Hafta sonu boyunca ne yapması gerektiği konusunda yaşadığı iç çatışmanın ardından yazıyı gazeteci tanıdıkları olan eski bir arkadaşına verir.

2 Mart Pazar günü bu e-posta, The Observer isimli İngiliz gazetesinin birinci sayfasında yayınlanır. GCHQ’da yapılan İç soruşturma sırasında genç kadın, bağlı olduğu birimin müdürüne, belgeyi kendisinin sızdırdığını itiraf eder ve tutuklanır. Geceyi polis merkezinde geçiren Gun serbest bırakılır ve sekiz ay sonra, 13 Kasım 2003’te 1989 tarihli “Resmi Sırlar Kanunu” 1. Maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle savcılık tarafından suçlanır. 25 Mayıs 2004’te dava mahkemeye taşınır. Gun “suçsuz” olduğunu savunur, “21. Yüzyılda biz insanların, sorunlarımızı çözmek için hala birbirimizi bombaladığımıza inanamıyorum” der. Savcılık, belki de dava derinleşir ve uzarsa, Irak savaşının hangi yasal temellere dayandığı, yani yasadışı olduğu ve bunun da İngiliz hükümet yetkilileri tarafından bilindiği ortaya çıkacak ve mahkeme kayıtlarına geçecek korkusuyla mahkemeye delil sunmaz ve davadan vazgeçer. Konuyu temel hak ve özgürlükler ekseninde gören yargıç da dosyayı kapatır.

Günün sonunda, Katharine Gun belki devlet sırrı sayılabilecek bir belgeyi basına sızdırarak suç işlemiştir. İngiliz hukuk ve adalet sistemine göre ise, yasadışı saydığı bir savaşta meydana gelebilecek can kayıplarını önlemek için Gun’ın halkı bilgilendirme amacıyla yaptığı bu eylem, işlediği suçtan daha önemlidir, halkın haber alma ve evlatlarını ölüme niye yolladığını bilme özgürlüğü her şeyin üzerindedir. Yani halkın haber alma özgürlüğü, halkın olanları bilme hakkı, vatana ihanet gibi görülebilecek bir suçtan bile önemlidir.

SADEDE GELİRSEK

Vatan dediğimiz zaten ulusu meydana getiren insanlar değil midir? İnsan olmasa vatan, yavan topraktan başka nedir? Emperyalist İngilizler bile kendi halkının haber alma özgürlüğüne bu kadar önem verirken yurtdışında ülkesi için canlarını veren evlatlarının, istihbarat görevlileri de dahil olmak üzere, kimliklerini bilmek Türk ulusunun hakkı değil midir? Bu bir devlet sırrı sayılabilir mi? Hele de bu bilgi zaten daha önce kamuoyuna yansımışsa, bunu haberleştiren ve yurtsever oldukları kanıtlanmış, mesleğine sevdalı gazetecilerin hapse atılması hangi mantığın veya mantıksızlığın sonucudur? Soruşturmak, değerlendirmek tabi ki savcıların hakkı ama ülke yansa dahi kaçmayacak ve onunla birlikte yanacak kadar vatanına bağlı bu insanların tutuklu yargılanması ne kadar gereklidir? Türkiye’nin bu ortamında gerçekten tarafsız yayın yapmayı başaran, hiçbir görüşü dayatmayan veya kayırmayan yegâne haber sitelerinden birisine, Odatv’ye erişimi engellemek hangi akıl dışılığın ürünüdür?

Bu genç kardeşlerimiz ülkemizin geçmişinden gelen, yurtsever gazetecilik damarının, geleneğinin önemli temsilcileri, kolay yetişmeyen değerleridir. Gün gelecek izledikleri tarafsız ve yurtsever yayın titizliğine istisnasız herkesin çok daha fazla ihtiyacı olacaktır. Ayrıca bu tarz tutuklamalar Türkiye’nin aleyhine çalışan güçlerin değirmenlerine su taşımaktadır, ülkemizin giderek daha da yalnızlaşmasına sebep olmaktadır…

Bir an önce bu hatalı tutumdan vazgeçilmesini umarak; Odatv’ye, Barış Pehlivan’a, Barış Terkoğlu’na ve kıymetli ailelerine geçmiş olsun dileklerimizle…

Not: Katherine Gun öyküsünü detaylı anlatan “Official Secrets” isimli 2019 yapımı bir film de varmış.

Mehmet Ömer Dedeoğlu

Odatv.com

MEDYA DOSYASI /// GÜNER YİĞİTBAŞI : MİT YASASI ÜZERİNDEN MUHALİF GAZETECİ AVI


GÜNER YİĞİTBAŞI : MİT YASASI ÜZERİNDEN MUHALİF GAZETECİ AVI

Mart 08 2020

Gün geçmiyor ki; bir elin on parmağı kadar ancak kalan muhalif gazeteciler sistematik olarak teker teker gözaltına alınarak sorgudan geçirildikten sonra yasalara ve hukuka aykırı olarak tutuklanıyorlar.

Önce Barış TERKOĞLU arkasından Barış PEHLİVAN ve daha sonra Murat AĞIREL peş peşe tutuklandılar.

Tutuklanmalarının nedeni; sözüm ona MİT yasasının 27.maddesindeki yasağa uymamaları ve Libya’da görev yapan ve şehit olan bir MİT görevlisinin adını açıklamaları.

Bu neden bahane asıl neden bu gazetecilerin iktidara muhalif olmaları ve gerçek gazetecilik yaparak iktidarın kirli çamaşırlarını kamuoyuna sunmalarıdır.

Son tutuklanan gazeteci Murat AĞIREL; önce çıkarıldığı Sulh Ceza Hakimi tarafından adli kontrol şartıyla serbest bırakılmış ve daha sonra savcının itirazı sonucunda bir diğer aynı derece Sulh Ceza Hakimi kararıyla tutuklama amaçlı olarak yeniden gözaltına alınmıştır.

Atık bu ülkede hukuk yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı diye bir kavram kalmamış ve hukuk ve adalet sıfırın da altına düşmüştür.

Adalet aslında nedir?

Adalet Devletin Temelidir. Her mahkeme kürsüsünün arkasında; ADALET DEVLETİN TEMELİDİR yazar. Ama adaleti ara da bulasın. Adalet iktidarın sopası ve maşası oldu günümüzde. Adalet Devletin Temelidir sözünü Adalet İktidarın Sopasıdır şeklinde ifade edebiliriz rahatlıkla.

Bir Sulh Ceza Hakiminin tutuklamadığı bir gazeteciyi itiraz üzerine aynı derecedeki bir başka Sulh Ceza Hakiminin tutuklaması adalet değildir. Aslında böyle bir yasa olamaz.

Bir Sulh Ceza Hakiminin serbest bırakma tutuklamama kararının aynı seviyedeki aynı görevi yapan ve yetkileri kullanan bir diğer Sulh Ceza Hakimi tarafından itiraz üzerine kaldırılarak şüphelinin tutuklanmasına imkan tanıyan bir yasal düzenleme olamaz. Bu yasal düzenleme iktidar tarafından bugünler düşünülerek yürürlüğe konulmuş çok planlı bir hukuk katliamıdır.

Madem ki; bu Sulh Ceza Hakimi tutuklamadı gözdağı vererek öbürünü deneyelim ve ona tutuklatalım mantığıyla adaleti ve adaleti olan güveni sağlayamazsınız.

Kaldı ki; bize göre MİT Yasasının 27.maddesindeki ceza öngören yasaklama yasanın amacına uygun olarak yorumlanmamakta ve kötüye kullanılmaktadır.

MİT Yasasının ceza öngören 27. maddesindeki yasaklamanın amacı mücerret bir MİT mensubunun ve ailesinin kimliğinin açıklanmasına getirilen bir yasak değildir.

MİT Yasasının 27.maddesi;MİT adına somut bir iç veya dış operasyonel bir göreve gönderilen MİT mensubunun açıkça hedef gösterilerek kimliğinin açıklanmasını yaptırım altına almaktadır.

Burada korunan menfaat; hem hedef tahtası yapılmaktan korunmak istenen MİT görevlisi hem de ülkenin milli menfaatleri için yapılmasına başlanan veya başlanacak olan operasyonu güvence altına almaktır.

Aksini düşündüğünüz ve uyguladığınız taktirde yani; soyut olarak bir MİT görevlisinin adına yer verilmesini kayıtsız ve şartsız suç haline sokarsanız kendisi de MİT’in en üst düzey bir personeli ve görevlisi olan MİT Müsteşarlığı Başkanının başkan yardımcılarının ve MİT Müsteşarlığının doğrudan kendisine bağlı olduğu bu nedenle de MİT görevlisi MİT’in en üst amiri olan ve MİT’in tüm operasyonlarını emreden ve planlayan yerine göre örtülü ödenekten harcama yapan bir kişi konumunda olan Cumhurbaşkanının isimlerinin mücerret görsel ve yazılı basında açıklanmasının da MİT Yasasının 27. maddesini ihlal eden bir suç olarak kabul edilmesi gerekir ki MİT Başkanı ile MİT’in en üst amiri konumundaki Cumhurbaşkanının isimlerine şu veya bu şekilde her gün yer veren muhalifinden yandaşına kadar yazılı ve görsel medya mensubu tüm gazetecilerin MİT Yasasının 27. maddesini ihlal ettikleri gerekçesiyle haklarında soruşturmalar açılarak tutuklanmaları gerekirdi.

Bu nedenlerle; ifa ettiği görev sırasında şehit olan ifa ettiği görev somut olarak açıklanmadan öldüğü ve şehit olduğu için tamamen insani duygularla ve amaçlarla bu şehit haberi vesilesiyle şehit olmuş bir MİT görevlisinin isminin açıklanmasını MİT Yasasının 27.maddesindeki yasağı ihlal olarak değerlendirerek gazeteci tutuklamak bu ülkenin demokrasisine ve basın özgürlüğüne yapılan çok ağır bir saldırıdır.

Lütfen yasa maddelerini işinize geldiği gibi yorumlayarak özgür ve muhalif basına gözdağı vermeyiniz hukuku iktidarın sopası yapmayınız hukuku katletmeyiniz. Devletin temelini yok etmeyiniz.

Aksi halde; hepimiz adaletsiz ve temelden yoksun kaldığı için çökecek olan bu devletin enkazı altında kalarak yok olup gideceğiz.

08/03/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

LİNK : https://haberguncel.blogspot.com/2020/03/mit-yasasi-uzerinden-muhalif-gazeteci-avi.html

MEDYA DOSYASI : “MİT şehidini deşifre” yalanına komutanlar ne diyor ???


“MİT şehidini deşifre” yalanına komutanlar ne diyor ???

FETÖ’nün Balyoz kumpasında mağdur edilen komutanlar, Odatv’ye yönelik operasyonu eleştirip destek mesajlarında bulundu.

Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, Odatv Haber Müdürü ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu ile gazeteci Hülya Kılınç, daha önce İYİ Parti Milletvekili Ümit Özdağ tarafından açıklanan MİT mensubu şehidimizin cenaze törenine ilişkin yayımlanan haber gerekçesiyle tutuklandı.

Odatv, şehit MİT mensubunun kimliğini ifşa etmedi.

Odatv haberinden bir hafta önce, TBMM’de basın toplantısında; şehidimizin adı-soyadı, görevi, nasıl şehit olduğu açıkça söylendi, yazıldı.

Buna rağmen, algı operasyonu yürütüldü.

“MİT şehidini deşifre” yalanına komutanlar karşı çıktı.

FETÖ’nün Balyoz kumpasında mağdur edilen komutanlar, Odatv’ye yönelik operasyonu eleştirip destek mesajlarında bulundu.

İşte o mesajlar…

Emekli Oramiral Nusret Güner:

Maalesef sayıları çok az olan güvenilir medya organlarından biri belki de birincisi Oda TV’nin Çalışanlarının tutuklanmasını protesto ediyorum.

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz:

Barış Terkoğlu’nu tutuklamak, Odatv’ye erişim engeli getirmek, Barış Pehlivan’ı ifadeye çağırmak… Yolculuk nereye acaba? Kısa aralıklarla aynı filmi görmenin dayanılmaz hafifliği…

Emekli Koramiral Atilla Kezek:

Gazeteci Barış Terkoğlu gözaltına alınmış. Kriptolar iş başında

Emekli Tuğamiral Türker Ertürk:

Barış Terkoğlu ülkemizin az sayıda ve kalemini satmayan onurlu ve yurtsever bir gazetecisidir. Tutuklanması bir susturma girişimidir! 1 Eylül 2013’de ABD’de New Jersey’de Cemaatin ülkemiz için ne kadar büyük tehdit olduğunu beraber anlatırken iktidar yardım ve yataklık yapıyordu!

Emekli Tuğamiral Mustafa Özbey:

Geçmişinde FETO ile "gerçek anlamda" mücadele etmiş kim varsa, hesap soruluyor. Sözcü Davası, Barış’lar, Hülya, Murat Ağırel, ODATV. Sonuç: Bu ülkede FETO ölmedi. Ölü taklidi yaptı. Şimdi uyuyan hücreler YENIDEN görevde. Ey İktidar, FETO ile mücadelede samimi isen bu nedir?

Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel:

#BarısTerkoğluYalnızDeğildir . Şu an için kararı değiştirecek gücüm yok! Ama itiraz ediyorum. @baristerkoglu ndan ziyade ülkem adına üzülüyorum. FETÖ ile mücadele mi? Zaten kör topaldı. Bittiğinin resmen ilanıdır bu tutuklama. İsterseniz FETÖ hesaplarına bakın!

Emekli Albay Alican Türk:

Yetmez! Bence HALK TV, TELE1, KRT, Sözcü, Cumhuriyet, Yeniçağ… Bunların da kapatılması lazım. Hatta ardından CHP, İYİP, SP… Bunlar işlerine gelmeyen ne varsa yok edebilirler, ama gerçekten tarihi bilmiyorlar; tarihe nasıl geçeceklerinin farkında değiller. Acıyorum!

Emekli Kurmay Albay Bora Serdar:

Hasdal’da bizleri ziyaret eden birkaç gazeteciden biri olan kardeşimiz @baristerkoglu bir kitap yazacaktı.Ama emin olun şimdi bir başka kitap daha yazacak… Bir gazeteciyi saat 4’te karanlıkta evinden alıp bir gün sonra saat 4’te karanlıkta tutuklamak ne hukukidir ne de vicdani.

Emekli Kurmay Albay Ali Türkşen:

Bu işin çivisi ne zaman çıktı diye sorarsanız bir gün; “evlatlarımız şehit olurken şakalar, espriler yapıyor, muhalefete söylediklerimiz karşıdan tekrarlanınca 1 milyonluk dava açıyor, FETÖ’nün bıraktığı yerden hukuksuzluğa devam ediyorduk” dersiniz.

Odatv.com.tr