MEDYA DOSYASI : İsrail Basınından Garip İddia


İsrail Basınından Garip İddia

01 Eylül 2020

Türk hükümeti kafayı İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye takmış durumda. İktidardaki AKP, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine karşı çıkanların başında geliyor.

Yazar: Seth J. Frantzman, THE JERUSALEM POST, 24 Ağustos 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 01 Eylül 2020

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda konuşmasını yaparken Kaynak: T24 Bağımsız İnternet Gazetesi.

Türk hükümeti, kafayı daha fazla ülkenin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesini durdurmaya takmış gibi görünmektedir.

Bu tutumu apaçık ortadadır, çünkü Anadolu gibi hükümet yanlısı kanallar sürekli olarak Orta Doğu’da normalleşmeyi reddeden ülkeler ve siyasi partiler hakkında haberler yapmaktadır.

Örneğin Türkiye, bütün bölgede Müslüman Kardeşler bağlıları arasında muhalefeti öne çıkarmak için çaba göstermektedir.

Pazartesi günü Anadolu ajansında yayımlanan haberde Fas’ın İsrail ile normalleştirmeye karşı çıktığı yönünde bir haber yer almıştır. Bu haber Başbakan Saad Eddine El Othmani’nin yaptığı bir yoruma dayanmaktadır. Othmani açıklamasında; Siyonist İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine Filistin halkının haklarının daha fazla ihlal edilmesine yol açacağı nedeniyle karşı çıktığını dile getirmiştir. Othmani Fas Adalet ve Kalkınma Partisinin (PJD) bir üyesidir.

Türkiye, Fas ile daha iyi ilişkiler olasılığı nedeniyle endişelenmiştir. Ankara geçmişte Fas ile İsrail arasında ilişkiler olduğunu bilmektedir.

Cumartesi günü Türk medyası; sözcünün İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi yönündeki üstü kapalı açıklaması sonrasında kovulmasına işaret ederek, Sudan’ın da normalleşmeye karşı çıkmasını da öne çıkarmıştır. Türkiye, Sudan Komünist Partisinin İsrail ile ilişkileri normalleştirecek her türlü anlaşmaya karşı olduğunu ifade etmektedir.

Geçtiğimiz yıl İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nde Anadolu Ajansı ofisinin de bulunduğu binaya hava saldırısı düzenlemesi sonrasında Süleyman Soylu; “Bu akşam İsrail’in yaptığı saldırıyla Anadolu Ajansının da yer aldığı binanın vurulması, Türkiye’nin mazlumların yanında vakur duruşunun ve yapılanların dünyaya aktarılmasının ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Anadolu Ajansına ve milletimize geçmiş olsun dileklerimizle.” açıklamasını yapmıştır.

Türkiye’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın aşırı sağcı rejimi komünist görüşlere karşıdır, fakat İsrail’e karşı çıktıkları sürece Türkiye’nin komünist partilerle bir alıp veremediğinin olmadığı görülmektedir.

Türk medyası ayrıca Kuveyt Hükümet Dışı Organizasyonlarının (NGO) normalleşmeye karşı çıkmasını da öne çıkarmıştır. Türkiye devlet televizyonu TRT Pazartesi günkü haberinde Birleşik Arap Emirlikleri’nin BAE-İsrail normalleşme anlaşması sonrasında her gün eleştirildiğini iddia etmiştir. TRT ayrıca Hamas Lideri İsmail Haniyeh’in bu hafta sonu yaptığı Türkiye ziyaretini haber yapmıştır. Haniyeh, Türkiye ve Kuveyt’i normalleşmeye karşı çıkmakta öncülük ettikleri için övmüştür.

İsrail basını tarafından kafayı Arap ülkelerinin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesine taktığı iddia edilen Recep Tayyip Erdoğan solda 2005 yılında gerçekleştirdiği ilk ve son İsrail ziyareti esnasında İsrail Başbakanı Ariel Sharon ile kameralara poz verirken görülmektedir. Sağda ise ADL (Anti-Defamation League – İftira ve İnkârla Mücadele Birliği) Ulusal Direktörü Abraham Foxman’dan ‘‘Courage to Care’’ ödülünü alırken görülmektedir. Erdoğan ödülü alırken yaptığı konuşmada Türk ulusunun yüzyıllardır Yahudi halkı ile birlikte yaşadığını ve gelecekte onlarla yakın ve dostane ilişkilerini sürdüreceğini ve ırkçılığa karşı birlikte kararlılıkla mücadele edeceğini dile getirmiştir. Kaynaklar: GPO ve HyeTert

Türkiye’de iktidarda bulunan AKP, BAE ve İsrail ile ilişkilerine bugüne kadar sürekli olarak karşı çıkmıştır. Türkiye bir NATO üyesi olmasına, aynı zamanda görünürde ABD müttefiki olmasına ve İsrail ile ilişkileri olmasına rağmen, İran’dan sonra İsrail karşıtı söylemleri ile öne çıkan ikinci ülkedir.

Türkiye giderek İran, Çin ve Rusya’ya yaklaşmaktadır. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri satın almıştır. Ankara, BAE’nin İsrail ile yaptığı normalleşme anlaşması sonrasında ilişkileri kesme tehdidinde bulunmuştur.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir, orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

LİNK : https://www.jpost.com/middle-east/turkish-government-obsessed-with-stopping-normalization-with-israel-639738?utm_source=jpost&utm_medium=facebook&utm_campaign=boost&utm_content=08-24-20

MEDYA DOSYASI /// Soner Yalçın : Bu yazdığım suç mu ???


Soner Yalçın : Bu yazdığım suç mu ???

16 Haziran 2020

Odatv her dönem neden hedef?

Nazım Hikmet’ten Aziz Nesin’e hepsinin başına aynı olay geldi:

Yazılamayanı yazarsanız, söylenemeyeni söylerseniz “nişan tahtası” yapılırsınız.

Odatv’nin haber yapması istenmiyor.

Size tek örnek vereyim:

Haberiniz vardır; PKK üst düzey yönetici Kasım Engin öldürüldü.

Medya haberlerine göre, Kasım Engin, 25 Mayıs 2020 günü PKK yayın organına demeç verirken MİT-Sinyal İstihbaratı Başkanlığı ile Dış Operasyonlar Başkanlığı- yerini -Kandil eteklerindeki Bradost- tespit etti.

TSK başarılı askeri operasyonla bombaladı.

Tarihin garip cilvesi:

Kasım Engin, Almanya’da üniversitede elektrik-elektronik okudu ve bu alanda mastır yaparken 1989‘da PKK’ya katıldı. Elektronik konusunda uzman olmasına rağmen böylesine hatayı nasıl yaptı?

Kırmızı bültenle aranan başına 10 milyon ödül konan PKK yöneticisinin ölümü üzerine yorum yazmak suç mu?

Mesela… İddiaya göre Kasım Engin Hollanda’daki Fırat Haber Ajansı (ANF) ile görüşürken yeri tespit edildi. Fakat. ANF diyor ki, “Biz o röportajı 25 Mayıs’tan sekiz gün önce yaptık!”

Şunu biliyoruz; PKK dünyanın en yalancı terör örgütüdür; kuşkusuz ANF yalan söylüyor olabilir. Ya doğru ise?

Devam edeyim:

“YENİ AÇILIM”

Öldürülen Kasım Engin, 2012’de PKK Merkez Komitesi üyeliğine getirildi. Mayıs 2020’de ise bu görevine ek olarak PKK Yürütme Komitesi üyesi oldu. Yani, PKK içindeki statüsü çok arttı. Bu ne anlama geliyor?

Kasım Engin, Alevi ve babası Maraşlı Türkmen dedesi idi. Bunu şundan yazdım:

PKK içinde Barzani’ye yakın olan Sünni -PKK askeri kanat sorumlusu- Murat Karayılan ile bu ilişkiyi sorgulayan -üst siyasi bürodaki- Kasım Engin gibi yöneticiler arasında ayrılık var mı? Evet.

Öcalancı Kasım Engin grubu “çözümü” Türkiye içinde mi arıyor? Çünkü: PKK yönetiminde “halkı kırdıracağı” için hendek savaşı stratejisine karşı çıkan Kasım Engin ile bu tür şiddet içeren askeri yöntemleri savunanlar arasında görüş farklılığı mı vardı? Evet.

Bugünlerde… Barzani ve James Jeffrey gibi Amerikalılar eliyle “yeni açılım” gündeme getirilirken/ “açılımcılar” ortaya çıkarken Kasım Engin’in ortadan kaldırılması ne anlama geliyor? Öcalan’ı PKK içinde güçsüzleştirmek olabilir mi? O halde şunu sorabilir miyiz:

Kasım Engin PKK içinden alınan istihbarat bilgisiyle mi öldürüldü? Bilgiyi kim ne amaçla verildi? Vs.

Bu soruları sormak suç mu?

Oysa. Devletlerin istihbarat kurumları bilgilerini medya gibi açık kaynaklardan edinir. PKK konusunda gazeteciler haber yazmayacak- siyasi değerlendirmeler yapmayacaksa istihbarat kurumları bundan zararlı çıkmaz mı? Ki gazetecinin görevi -haberi bilgiyi nereden alırsa alsın- kamuoyunu aydınlatmak değil midir?

Şuraya geleceğim:

DEMEÇ GAZETECİLİĞİ

Müyesser Yıldız’ın tutuklanması Türkiye’de milattır. Muhtemelen irtibat kurması için “görevlendirilen” -psikolojik tedavi gören- bir astsubayın söylediklerini not eden Müyesser Yıldız, bu habercilik eylemi sebebiyle nasıl tutuklanır?

İşin özünde gazetecilik hapse atılarak tehlikeli bir süreç başlatıldı. Artık… Gazeteci hangi haberi yapacağını -istibdat döneminde olduğu gibi- devlete mi soracak? Bu sebeple sert bir örnek yazdım:

PKK konusunda haber-analizler artık suç kapsamında mı? Kuşkusuz… Kendine karşı silahlı kalkışma yapan -PKK gibi- her terör örgütüyle devlet mücadele eder. Ama… İktidar gazetecinin eline “kelepçe” vurarak, açık kaynakları yok ederek “açılım masallarına” yine kanmaz mı?

“Birileri” tıpkı FETÖ döneminde olduğu gibi gerçek gazetecilerin yazmasının-konuşmasının önüne geçmek istiyor. Büyük hatadır:

Bırakınız yazalım…

Bırakınız konuşalım…

Bu ülke menfaatinedir.

Barışları tutuklamak doğru değildir…

Müyesser Yıldız’ı tutuklamak doğru değildir…

Odatv’yi kapatmak doğru değildir…

Anlatmadan-yazmadan-yorumlamadan gazetecilik olmaz.

PKK yönetimi içindeki çatışmaları yazmak nasıl suç olur? Tek yanlı haber doğru değerlendirme yapmayı güçleştirir.

Gazetecilik, hürriyetin ayrılmaz parçasıdır. Bilgi-haber olmayan yerde cehalet olur.

Gazeteciliği özgürleştirin…

Ülkenin Odatv‘ye ve Barışlara, Müyesser’e ihtiyacı var; bunu iktidarın kavraması gerekiyor.

Arkadaşlarımız vatanseverdir. Yoksa bilmiyorlar mı; dönem rüzgârlarına kapılıp demeç gazeteciliği yapmayı veya eline verileni sorgusuz yazmayı…

MEDYA DOSYASI /// Soner Yalçın : CIA, Kinzer ve Müyesser


Soner Yalçın : CIA, Kinzer ve Müyesser

17 Haziran 2020

ABD ve Çin, COVID-19’un kaynağı konusunda birbirlerini suçlamaya devam ediyor…China Daily virüsün ABD Maryland’deki Fort Detrick’den yayıldığı yazdı…

Peki bunun Müyesser Yıldız’ın tutuklanmasıyla ne ilgisi var?

Başlayabilirim:

Albert Hofmann (1906-2008)…

İsviçreli kimyager. Sandoz ilaç şirketi laboratuvarlarında kan akışını hızlandırıcı ilaç yapımı için çalışırken, 37 yaşında (buğday, çavdar, mısır gibi tahıl ürünleri üzerinde asalak yaşayan) zehirli mantarın uyuşturucu özelliğini keşfetti: LSD…

Dört yıl sonra…

CIA şu projeye başladı: MKULTRA-LSD…

Bütçesinin yüzde 6’sını bu projeye ayıran CIA, kimyasal uyuşturucu LSD’yi biyolojik silah olarak kullanacaktı.

Çalışmaların yapıldığı yer, Maryland’deki Fort Detrick idi. Burası aynı zamanda ABD Ordusu Biyolojik Savaş Laboratuvarları (USBWL) biriminin olduğu yerdi. Ki çalışmalar İkinci Dünya Savaşı’nda başladı. Burası biyolojik savaş araştırma alanı haline geldi.

Sadece LDS üzerinde durmadılar. Örneğin, özellikle sarı humma virüsünü taşıyan sivrisinekler de dâhil olmak üzere çok çeşitli böcekler üzerinde çalıştılar.

Bu araştırmaları ilk Merck ilaç şirketi sahibi George W. Merck destekledi.(Rockefeller’a filan girmeyeyim; hele Fort Detrick’in Ebola virüsü ile ilişkisinden bahsetmeyim bizim “çok bilmişler” rahatsız oluyor!); LSD’nin ilk fahişeler üzerinde denenmesini veya ABD rejimini tehdit eden 68 Kuşağı/ ‘Çiçek Çocukları’nın serbest kullanımı için bu uyuşturucunun yasallaşmasını filan geçeyim…

Konumuz başka:

“KİRLİ DÜZENBAZ”

Sidney Gottlieb (1918-1999)…

Amerikalı zehir uzmanı kimyager.

MK-ULTRA olarak bilinen biyolojik savaş projesinin başındaki isimdi.

“Kara Büyücü” ve “Kirli Düzenbaz” olarak tanındı. Çünkü:

CIA’nın 1950’lerden itibaren yaptığı suikast girişimlerinin gizli yöneticiydi.

Mesela… Castro’ya zehirli dolma kalem, zehirli puro, zehirli bir dalgıç kıyafeti, patlayan bir kabuklu deniz hayvanı göndermek veya televizyon stüdyosuna LSD püskürtmek gibi tuhaf yöntemler denedi!

Kongo Başbakan Lumumba’dan Irak Başbakanı Abdülkerim Kasım’ın öldürülmesine kadar bir dizi cinayette parmağı vardı…

ABD kirli tarihini yazmayı uzatmayayım.

Bir isim daha tanıtıp ana konuma geçeceğim:

Stephen Kinzer (d.1951)…

Amerikalı gazeteci-yazar.

Dünyanın dört bir yanında New York Times gazetesi için haberler yazdı.

Türkiye’de bir dönem pek meşhurdu; 1996-2000 yılları arasında gazetenin İstanbul bürosunu kurup yönetti…

-1991 yılında, ABD’nin Nikaragua iç savaşı dönemindeki gizli faaliyetlerini anlattığı “Blood of Brothers” kitabını yazdı…

-2003 yılında, ABD’nin İran’da yaptığı darbeyi ve Ortadoğu terörünün kaynağını anlattığı “All the Shah’s Men” kitabını yazdı…

-2006 yılında, ABD’nin çeşitli ülkelerde yaptığı darbeleri anlattığı “Overthrow” kitabını yazdı…

-2013 yılında, Soğuk Savaş’ın “mucidi” ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ile CIA Başkanı Allen Dulles kardeşleri anlattığı “The Brothers” kitabını yazdı…

-2017 yılında, Theodore Roosevelt, Henry Cabot Lodge ve William Randolph Hearst gibi emperyalist genişleme için bastıranlar ile bunlara karşı çıkanların mücadelesini anlatan “The True Flag” kitabını yazdı…

Gelelim son yazdığı kitaba…

“POISONER IN CHIEF”

ABD gizli operasyonları hakkında kitaplar yazan Stephen Kinzer geçen yıl “Poisoner in Chief” kitabını çıkardı.

“Usta büyücü”-“kibar kalpli işkenceci” dediği CIA’nın “baş zehirleyicisi” Sidney Gottlieb ve onun başında olduğu MK-ULTRA projesi ürünü biyolojik savaş gereçleriyle dünyanın dört yanında neler yapıldığını gözler önüne serdi. Bu projeyle üretilen casus aletlerinin CIA elemanları tarafından yıllarca nasıl kullanıldığını anlattı…

Gelelim sonuca:

Dünyanın bir yanında John Marks, Martin A. Lee, Darrell Y. Hamamoto, Tom O’Neill vd. böyle kitaplar yazıyor, haberler yapıyor.

Dünyanın dört yanında sızdıran suçludur, sızıntıyı yazan gazeteci değil!

Oysa Türkiye’de, cenazeye herkesin davet edildiği MİT şehidi haberi yaptıkları için Barış Pehlivan-Barış Terkoğlu hapse atılıyor… Açık kaynaklardan derlediği iki haber yüzünden Müyesser Yıldız hapse atılıyor… Odatv kapatılıyor…

Gazeteci Stephen Kinzer Türk vatandaşı olsaydı, Türkiye’de bugün bu kitapları yazabilir miydi?

Bırakınız gazeteciler gerçeği arasın, bulsun, yazsın. Bu iktidarın lehinedir, “gözünün açılmasına” neden olur…

Diderot’un dedi gibi, “yalanın faydası bir kere içindir, gerçeğin ise sonsuz.”

MEDYA DOSYASI /// Fatma Sibel Yüksek : Kürt Kızı Müyesser.


Fatma Sibel Yüksek : Kürt Kızı Müyesser…

“Türk’ü Tasfiye Projesi” ni yazan Kürt kızı Müyesser’in tutuklanması, sembolik biçimde “Ergenekon” ismi verilmiş olan bu alçakça tertibin Türklüğü bu topraklardan süpürme planı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Gazeteci Müyesser Yıldız, Adıyamanlı bir Kürt ailenin 6 çocuğundan biri olarak dünyaya geldiğinde, köyde okuma yazma ve Türkçe bilen kimse yoktu. Kız çocuklarının kaderi, on beş yaşına gelmeden kocaya verilmek, 16’sında anne, 30’unda büyükanne olmak ve dayakla, yoksullukla geçen çileli ömrünü ortalama 50 yaşında doktorsuz, bakımsız, ilaçsız, acılar içinde tamamlamaktı…

Müyesser’in anası, o çaresiz haliyle bu kadere razı olmak istemedi. Kızlarının da kendi yazgısını paylaşmalarından hep korktu ama biliyordu ki gücü yetmeyecek, kızları daha çocuk yaşta kucağından koparılıp kocaya verilecekti.

Şöyle dahiyâne bir çözüm üretti kendince:

Çevresinde kızlarıyla yaşıt ne kadar akraba ve komşu erkek çocuk varsa, hepsini sırayla emzirdi. Böylece, kızlar biraz büyüyüp de köyden talip çıktığında “Onlar sütkardeş, birbirlerine düşmezler” diyebildi. Kızları “kısmetsiz” bırakarak akraba evliliği yapmaktan ve köyden kalmaktan kurtardı. Canını dişine takıp her birini okula gönderdi; aç kaldı, dayak yedi, çile çekti ama evlatlarının geleceğinden bir gün olsun taviz vermedi.

İmkânsız şartlarda 6 çocuğuna da üniversite tahsili yaptırmayı başaran o mübarek ana şimdi Ankara’da alzheimer hastalığının pençesinde boğuşuyor. Kendisine bir bebek gibi bakan, saçlarını tarayan, masallar anlatan, uyutmadan başından ayrılmayan Müyesser’ini bir gün görmese kuş gibi çırpınıyor. Çaresiz ve güçsüz kalana kadar kendisini ruh kafesinin duvarlarına çarpıp duruyor…

Kendisine hiç bir şey söylenmediği halde ana yüreği hissetti ve Müyesser’in gözaltına alındığı gün ziyaretine gelenlere “Bu deli kız başınıza ne işler açtı?” diye sordu. Herkes şaşırıp kaldı, nasıl hissedebildiği anlaşılmadı. Ana böyle dedi ve sonra sustu, kendi dünyasına döndü. Ağzından o gün bu gündür tek kelime çıkmıyor…

Müyesser’e iki saat boyunca “Falanca kişiyi neden tanıyorsunuz”, “Şu haberi ne amaçla yazdınız”, “Şu yazınızda ne demek istediniz” gibi sorular sorduktan sonra “terör örgütü ile bağlantı” kanısına vardılar ve gecenin 3’ünde tutukladılar. Aralarında Müyesser’in can ciğer arkadaşlarından hiç ayırmadığı, her sıkıntılarına koştuğu bir takım insan müsveddelerinin de bulunduğu tipler şimdi, “Canım, belli ki savcıların elinde güçlü deliller var, bekleyelim görelim” diye yazılar yazıyorlar…

“Bekleyelim, görelim” diyenler, dört yıldır yapılan “Ergenekon” duruşmalarına bir kere olsun gitmiyorlar orada yüzlerce “delilin” nasıl çürütüldüğünü biliyorlar ama yazmıyorlar….Tertemiz hayatların karartılmasını sapkın bir zevkle izleyip fil dişi kulelerinde ahkâm kesiyorlar.

Ve hiç utanmadan, yüzleri kızarmadan Müyesser gibi halktan insanları “statükoculukla”, “ayrıcalıklı egemen” olmakla, “Beyaz Türklük’le” suçluyorlar. Böyle iftiralar atarken bir yandan iktidarın bütün imkânlarından azgınca yararlanıp banka hesaplarını kabartıyorlar…

Müyesser hayatında bir gün bile kendini düşünmedi. Cefakâr Kürt kadınlarının bütün özelliklerine sahipti. Her ortamda evsahibi, her sıkıntılı durumda öne düşendi. Meclis kulisinde üç kişiyi bir arada görünce hemen “Çay getireyim” diye koşardı. Getirdiği çayları evindeymiş gibi kendi elleriyle ikram eder, şekeri az olmuş diyene şeker, “ben açık içmem” diyene demlik koştururdu.

Ankara’nın görüp görebileceği en bilgili, en iyi gazetecilerinden biriydi. Tarihi, devleti, kurumları, bürokrasiyi, mevzuatı, güncel siyaseti çok iyi bilirdi. Hitabeti ve kalemi çok güçlüydü. Ankara’nın bütün kütüphanelerini evinin odaları gibi tanır, nerde hangi eser var, hangi mevzuat hangi kurumun arşivinde bulunur iyi bilirdi. Pek çok genç gazeteciyi yetiştirdi, araştırma yapmayı öğretti, gözden kaçan haber konularına dikkatlerini çekti. İşini her zaman en iyi şekilde yaptı. Basın Müşaviri iken bizlere kök söktürdü. Onun sorumlu olduğu birimlerden kolay biçimde hiç haber alamadık ama işini iyi yapan gazetecilere asla engel çıkarmadı. Doğru haberi patronu istiyor diye yalanlamadı. Yalan haberi şevkimizi kırmamak için tekzip etmemeye çalıştı ama doğru bilgi edinme yöntemleri konusunda bizleri de hep eğitti. Basın müşaviri iken elinden çok zor haber koparılan Müyesser, gazeteciyken haberi en sağlam biçimde koparan gazeteci oldu.

İstanbul’da üç gün misafirim oldu. Bir sabah elektrik süpürgesinin sesiyle uyandım. Baktım, Müyesser sabah erken kalkıp evi pırıl pırıl yapmış. Mutfaktan tertemiz kokular, ışıltılar geliyor. Bu arada bir “yabancının” halıları kaldırıp paspasları balkona çıkardığını gören evin kedisi Badi, durumdan işkillenip hır çıkarmış. Kalktım ki Badi ile Müyesser kavga ediyorlar. Badi, Müyesser’in elindeki paspası almaya çalışıyor…

(Badi ile bu şekilde tanışan Müyesser’in kanına bir da hayvan sevgisi girdi. Ankara’ya döner dönmez o kadar işinin gücünün arasında kendisini bir de sahipsiz hayvanlara adadı. ODTÜ ormanında yaşam mücadelesi veren tilkilere kar, kış demeden her gün yiyecek taşıdı. Tilkiler, vicdanı ve Allah’ı olmayan bir takım hainlerce zehirlendiler, Müyesser aylarca gözyaşı döktü.)

“Yahu Müyesser ne yaptın! Misafir sen misin, ben miyim…”

“Sen benim gönlümün misafirisin kurban” deyip bir de önüme kahvaltı koydu.

Evi temizleyip kahvaltı hazırlamakla kalmamış, iki tane de makale yazmıştı.

O günlerde “100 Yılın Hesabı/Türk’ü Tasfiye Projesi” adlı kitabını yayını hazırlıyordu. Kahvaltı ederken güldü, “Farkında mısın, Türklüğün akıbeti, benim gibi bir Kürt’le, senin gibi bir Çerkes’e dert oluyor” dedi.

Benim dedelerim de 150 yıl önce Kafkasya’da topraklarından zorla koparılmış, zorla dolduruldukları gemilerde açlıktan ve hastalıktan kırılmış, ölülerini Karadeniz’e kefensiz atmak zorunda kalmışlardı. Bilir misiniz, Çerkesler bu yüzden balık yemezler. Sevdiklerinin cansız bedenleri Karadeniz’de balıklara yem olduğundan, balık kokusundan tiksinirler. Yaşlı annem, evde balık piştiğinde hâlâ ağzını, burnunu tülbentlerle kapatıp odasına çekilir.

Ölülerini denize attılar. Limanlarda kurulan pazarlarda çocuklarını sırf yaşasınlar, bir yuvaları olsun diye çocuksuz ailelere verdiler. Çocuğun geri dönmemek üzere bir yabancıya teslim etmek zorunda kalan analardan dayanamayıp intihar edenler, inme inenler oldu. Yüzlerce yıllık altın kemerlerini, gümüş kamalarını iki domates, bir ekmek karşılığında pazarlarda sattılar.

Yurdunu kaybetmenin ne demek olduğunu Çerkesler’den daha iyi kimse bilemez. İşte onun içindir ki, kendilerine yurdunu, yuvasını açan, eşit ve itibarlı vatandaş statüsü veren, en stratejik kurumlarının yönetimini teslim eden, güzel ve iffetli kızlarını el üstünde tutan, “Çerkes gelin aldım” diye övünen Türk Millet’ine her zaman vefa duydular. Kendilerini bu büyük milletin bağrından koparmaya çalışanların oyunlarına gelmediler.

Müyesser’in Kürtleri, zaten bu toprakların çocuklarıydı. Emperyalizmin bütün alçakça oyunlarına rağmen, onlar da Türk Millet’inin bağrından koparılmayı reddettiler. Bölücülük en güçlü olduğu dönemlerde bile bizi birbirimizden ayırmayı başaramadı. Maalesef karşılıklı kan da döküldü ama yine de birbirimizden kopmadık. Allah’ın izniyle bundan sonra da kopmayacağız.

Kürt kızı Müyesser ile Çerkes kızı Fatma, Türklüğü bu derece önemsiyorlar ve yeryüzünden silinmesinden korkuyorlarsa, bilinsin ki Türklük “ırkçılıkla”, bazı şuursuzların yakıştırmaya çalıştığı gibi “faşistlikle” uzaktan yakından alâkası olan bir kavram değildir.

Türklük, özgür ve onurlu yaşamanın adıdır. Türklük eşitliğin, vefanın, dünyanın en güzel coğrafyasında güven içinde yaşamanın adıdır.

Biz, kaderimizi büyük Türk Milleti’nden ayırıp kurda kuşa yem olacak kadar aklımızı peynir ekmekle yemedik. Çocuklarımızı, “Sen Kürt’sün”, “Sen Çerkes’sin”…

“Ama sen TÜRK’SÜN” diyerek büyüteceğiz.

Mustafa Kemal’den böyle öğrendik; bu bilincin nesillerden kazınmasına kanımız, canımız, hayatlarımız pahasına izin vermeyiz.

“Türk’ü Tasfiye Projesi”ni yazan Kürt kızı Müyesser’in tutuklanması, sembolik biçimde “Ergenekon” ismi verilmiş olan bu alçakça tertibin Türklüğü bu topraklardan süpürme planı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Başaramayacaklar.

Bu böyle bilinsin…

“Türk demek dil demektir. Millîyetin en bariz vasıflarından biri dilidir. Türk her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır.” ATATÜRK.

MEDYA DOSYASI /// FATMA SİBEL YÜKSEK : Fatih Tezcan “gücünü” nereden alıyor ?


FATMA SİBEL YÜKSEK : Fatih Tezcan "gücünü" nereden alıyor ?

Bundan en fazla 7-8 yıl önce "Fatih Tezcan" diye bir isim kimsenin hafızasında ve gündeminde yoktu. Geçmişi olmayan, yitik ve öfkeli birisi. "Gazeteci", "yazar", "fikir adamı" vs. etiketleri yapıştırılmak isteniyor ama üç vasfı da hak edecek bir arka planı ve geçmişi yok.

Benim hatırladığım, 2012-2013 gibi kendisine yandaş kanallarda "gazeteci" alt yazısı ile yer verildi. Hatta şimdi tehdit edip kavgalık olduğu Sevilay Yılman ile aynı programlara çıkmışlıkları var. Sevilay kendisini yumuşak bir ses tonu ve anne şefkatiyle "Fatih, Fatih" diyerek okşardı.

Kontrolsüz ve aşırı adrenalin hormonuna sahip biri olduğu için yandaş kanallar bile daha fazla risk alamayıp getirdikleri gibi aniden ekrandan geri aldılar. Yapılan bu "haksızlık" Fatih’in ezilmiş Pomak yüreğinde muğberliğe dönüşebilecek iken, Slav kanı ağır bastı ve kendisini zehirli bir militan, bir "çetnik" olarak karşımızda bulduk.

Oysa 2012 yılında, her ne kadar "gazeteci" olarak gönderilmediyse de en tehlikeli sokaklarına kadar girebildiği İdlib ve Hama’da, kanın su gibi aktığı bir ortamda haber bültenlerine bağlanmış, bu vesileyle gazeteciliğe ısınmıştı. Aşırılıklarına engel olabilseydi, en azından bir Çetiner Çetin veya Nevzat Çiçek gibi "gazeteci" sıfatını hak etmiş, militanlık gömleğini atıp masa başında veya savaş alanlarının güvenli bölgelerinde parasını kazanıyor olacaktı.

Koyamadı. Koyamazdı da çünkü Slav damarı rahat durmuyordu. Her ne kadar gazeteciliğe heves etmişse de bu mesleğin kurallarından bîhaber olduğu için Suriye’nin kanlı bölgelerindeki güç odakları ile arasına mesafe koyamadı. Böyle acar delikanlıların her zaman alıcısı bulunur. Nitekim Fatih kendini Özgür Suriye Ordusu’nun örgütlenmesinde ve eğitilmesinde görev alan, devletin kartviziti ile yapılamayacak aracılık-tefecilik işlerini yapan biri olarak buldu. Daha önce benzer işler yaptırılan Rasim Ozan Kütahyalı’dan farklı olarak savaşçı ve "güvenilir" biriydi. Rasim gibi içki bar masalarından toplamak, sağda solda ilişkileri deşifre etmesine engel olmak gerekmiyordu. Rasim gibi korkak da değildi üstelik.

Devletimiz vefalıdır. Fatih’in Suriye’deki yararlılıkları unutulmadı. Ümmetin başı bu kez Mısır’da beladaydı. Müslüman Kardeşler iktidarı bir askeri darbeyle devrilmişti. Ümmetin ayaklanıp darbeyi bertaraf etmesi gerekiyordu. Ayrıca liderleri tutuklanmış, darmadağın olmuş Müslüman Kardeşler ile bir arka kapı açmak, direnişe destek vermek de gerekiyordu. İrili ufaklı pek çok vatan evladı görevlendirildi, gidip Müslüman Kardeşler’e omuz verdiler lakin Mısır’daki darbe gerçek bir darbeydi, bir emir-komuta darbesiydi. Ordunun tepesindeki adam "Beni rehin aldılar, boğazımı sıktılar, bayılmış olmalıyım" filan demiyordu. Haliyle "direniş" başarılı olamadı, yüzlerce Mısırlı’nın kanı döküldü. Fatih de arkasına baka baka yurda döndü.

Hem "gazetecilikten" olmuş, hem de Deliormanlı kanını deli deli coşturan heyecanlı olaylar bitmişti. İzole bir çevreye hitab eden konferanslar verdi, fikir dernekleri kurdu, blog açtı, internetten yayın yaptı, karısını dövdü; gel gör ki atarlı ruhunu doyuracak ortamları bir daha bulamadı. Oysa Fatih’in şöyle veya böyle bir "darbeyi" durdurması, Mısır’da yarım kalan "direnişi" zafere ulaştırması gerekiyordu.

İnternetten yıllardır yapıp durduğu provokasyonlar, sosyal medyada Atatürkçü bir çevreyi kızdırmaktan öteye gidemiyor, çok da ciddiye alınmıyordu. Ve nihayet darbe bulamasa da darbe söylentisi bulan Fatih, bu kez de bu yola baş koydu. Birileri her ne kadar bundan Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı’nın haberi olmasa da Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan bir darbe hazırlığı içindeydi. İş Fatih’e düşmüştü. Şayet TSK’nın başındakiler yine "Rehin alındık, gerisini hatırlamıyoruz" diyecek olurlarsa Fatih’in (ve Sevda’nın) orduları, zulaları, donanımları hazırdı. İlk bertaraf edilecek komşu, bakkal, berber vs’nin listeleri de yapılmıştı. Türk Milleti müsterih olsundu.

İşin Fatih boyutunun özeti böyle ama "Bu kadarla kalmış olamaz" dediğinizi duyar gibiyim. Evet, maalesef olay Fatih ve türevlerinin hezeyanları ile sınırlı değil. Fatih ve Sevda meczuplarının işledikleri suçlardan daha tehlikeli şeyler de var. Adli makamların sessiz kalmasından bile daha tehlikeli bir şey var ki o da:

Tayyip Erdoğan’ın "darbe" konusundaki hassasiyetini bilen istihbarat örgütlerinden Saray’ın gözüne girmeye çalışanına, gazilik maaşı peşine düşeninden park yeri yüzünden tartıştığı site sakinine silahla dalmayı planlayanına kadar herkes, kendisine bir "darbe" haberi vermek, bir darbe ortamı yaratıp yolunu bulmak, amacına ulaşmak yarışında.

Böyle bir ortamda eminim kimse Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı’nın yerinde olmak istemezdi. Düşünün, ortalık darbe söylentileri ile çalkalanıyor ve siz konunun bir numaralı muhatabı olarak, "Evet, bir darbe hazırlığı var" veya "Hayır, böyle bir şey yok" diyemiyorsunuz. "Var" deseler, "Neden gereğini yapmıyorsun?" diye sorulacak ve kelleleri gidecek. "Yok" deseler, Saray’ın en sevdiği siyasi oyuncağı elinden almış olacaklar, yine kelleleri gidecek!

Netice itibarıyla Fatih Tezcan yalnız değildir. Sadece ahmak troller değil, önemli mevkilerde sevenleri, destekleyenleri de mevcuttur. Kendisinin sık sık imada bulunma, övünme ihtiyacı hissettiği üzere, belli ki Suriye, Mısır ve bilemediğimiz başka yerlerdeki yararlılıklarından dolayı kendisine "vefa" duyanlar da var.

Bu yazıdan sakın bir "Tayyip Erdoğan iyi, çevresi kötü" sonucu çıkmasın. Bir takım meczupların vatandaşın karısına, çocuğuna dil uzattığı bir noktaya gelmemizdeki en büyük ilham ve azim kaynağı kendisidir. Keskin cepheleri bilemekten, fay hatlarını kaşımaktan besleniyor. Bu zeminden cüret alanların, katkı vermek isteyenlerin çeşitliliği ve kontrol edilemezliği sadece sıradan vatandaşları değil, kendisini de tehlikeye atıyor aslında. Çünkü kimin ne olduğu, ne yapmaya çalıştığı belli değil. Dün Fethullah’a övgüler düzenler, Pensilvanya’da sıraya girip el öpenler bugün "Burada Fetöcü var, taşlayın" diyerek provokasyonlara ön ayak oluyor. Ortalık kuzu kılığına girmiş kurt, yandaş kılığına girmiş sırtlan kaynıyor.

Ne mi olur? Fatih Tezcan da, Sevda Noyan adlı terörist de tıpkı Mehmet Baransu gibi kullanılıp atılanlar çöplüğüne gider. Arada bir tek insanımızın bile burnu kanamadan, başta kaostan medet umanların kendileri olmak üzere herkes, büyük müteffekkir Esra Elönü’nün dediği gibi "İki değil, dört ayağını denk almalı".

MEDYA DOSYASI /// Ceren SÖZERİ : Murat Ağırel ‘case officer’ yazınca casuslarda jeton düşmüş


Ceren SÖZERİ : Murat Ağırel ‘case officer’ yazınca casuslarda jeton düşmüş

Libya konusu gündemimizden düştü. Her gece Mavi Vatan stratejisi anlatanlar bir hafta kadar kapanıp çalışarak kariyerlerine Covid 19 uzmanlığını eklediler. Zaten konunun önemi yok, önemli olan vatanı sevmek, kimi yeni uzmanlık edinir, kimi akademik özgürlük yok diye koşarak gittiği ABD’den canlı yayına bağlanıp “hey gidinin efesi” türküsünü söyler.

Vatan sevgisinden anlaşılan iktidarı koşulsuz desteklemek çünkü. Bundan iki ay önce Türkiye’nin Libya’daki operasyonlarını eleştirmek neredeyse vatan hainliği ile eş değerdi. Erdoğan 22 Şubat’ta İzmir’de otoyol inşaatı açılışında “Libya’da birkaç tane şehidimiz var” demiş, şehitler tepesinin boş kalmayacağını yinelemişti. Madem adları şehitler tepesinde yaşayacak, kimdi bu şehitler? Gazeteciler peşine düştü. Hayır, öyle olmadı, medya önce kamuoyunda tepki çeken “birkaç tane” sözüne takıldı. FOX TV muhabiri, cesaretini toplayıp üç gün sonra Azerbaycan ziyareti öncesi bu ifadeyi Erdoğan’a sordu. Karşılığında, hatırlayacağınız üzere “FOX önce gazete olsun” tavsiyesini, pardon yanıtını, aldı. Ertesi gün eski MHP, 27. Dönem İyi Parti Milletvekili Ümit Özdağ, Meclis’te yaptığı basın açıklamasında “Türk ordusu Türkiye’den 2 bin km. uzaklıkta Libya’da da bir Arap iç savaşına müdahil hale gelmiştir ve halen çatışmaların içindedir” cümlesinin hemen ardından, ölen iki Milli İstihbarat Teşkilatı mensubunun isimlerini açıkladı. Eş zamanlı olarak devre arkadaşları da sosyal medya hesaplarından isimleri ve fotoğraflarıyla andılar. Gazeteci Murat Ağırel bu bilgileri kendi sosyal medya hesabı üzerinden aktardı.

Libya’da ölen bir MİT mensubunun Manisa’dan kalkacak cenazesi herkesçe biliniyordu. Bunun ötesinde daha önce yine bu köşede dikkat çekildiği üzere MİT Başkanı Kurtlar Vadisi’ndeki bir enstantaneyi hatırlatır biçimde üzerinde kocaman “Teşkilat Başkanı” yazan bir çelenk yollamıştı. Gazeteci Hülya Kılınç bu cenazeyi isim vermeden Oda TV’ye haber yaptı. Yeni Yaşam gazetesi herkesin iki tık’la ulaşacağı bilgileri 24 Şubat’ta “Asker Ölümü Gizlendi Libya›da Birkaç Tane!” başlıklı bir haberle derledi. Libya’daki ölümlerin eleştirilmesine karşı girişilen sosyal medya kampanyası sonrası, 4 Mart’ta önce Barış Pehlivan ve Hülya Kılınç gözaltına alındı. Ardından Barış Terkoğlu ifadeye çağrıldı, Yeni Yaşam gazetesinden Mehmet Ferhat Çelik, Aydın Keser ve sonrasında Yeniçağ gazetesinden Murat Ağırel tutuklandılar. Neyle suçlandıkları başta bilinmiyordu, Oda TV bir süredir iktidar medyasında hedef gösterilmekteydi. Kısa sürede kılıf bulundu: MİT Kanunu’na muhalefet. Savcının iki günlük mesaisinin ardından bulduğu çözümle rahatlayan yandaş hesaplar hemen MİT Kanunu’nun 27. Maddesini paylaşmaya girişti, bazıları şaşıp 28. Madde falan dedi ama mühim bir ayrıntı değil.

Altısı tutuklu yedi gazeteci ve bir belediye çalışanı hakkında hazırlanan iddianamenin kabul edildiğine dair haber 7 Mayıs’ta düştü. Ama ayrıntıları hiç şaşırtıcı olmayan biçimde daha önce Sabah gazetesinde haber olmuştu. Gazetenin Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek, 30 Nisan’da Murat Ağırel’in “uluslararası bir ajansın Türkiye ofisi ile 15 dakikalık sır bir görüşme gerçekleştirdiğini” yazdı. İddianame ortaya çıkınca uluslararası ajansın Sputnik olduğu ortaya çıktı. “Casusluk” süsü vermek için sanırım Sputnik’in Rusça adı da yazılmış “Rossiya Segodnya”. Sputnik açıklama yaptı: “Bu süre boyunca gazeteci Ağırel, “Sarmal” adını taşıyan kitabının içeriği hakkında sorulara yanıt vermiştir. Ağırel, programımızda kitabından başka hiçbir şeyden bahsetmemiştir”.

İddianameden edindiğimiz ilginç bir başka bilgi daha var. Ağırel 22 Şubat’ta attığı tweet’te ölenlerin “case officer” olduğunu söyleyerek onları “Libya Ülkesi’nde yürüttükleri görevlerine ilişkin yabancı istihbarat birimlerince de anlaşılacak şekilde deşifre” etmiş. Yani Cumhurbaşkanı’nın ilan edip, milletvekilinin rahmet dilediği, cenazesine MİT Başkanı’nın çelenk yolladığı olay ancak Ağırel yazınca açıklığa kavuşmuş. Yabancı istihbarat teşkilatları Ağırel “case officer” yazınca “haaa” demişler “taşlar şimdi yerine oturdu! [it all makes perfect sense now!]”. Ruslar nasıl demişlerdir bilemiyorum.

“…Zaten ifşa olmuş bilgilerin tekrar paylaşılmasından ibaret sıradan bir eylem olmayıp, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı’nın faaliyetlerinin ve MİT mensuplarının bir plan dahilinde koordineli şekilde deşifre edilmesi…” böyle diyor iddianame, Yeni Yaşam, Oda TV, Yeni Çağ gibi ideoloji ve yayın politikası açısından beş benzemez medyayı koordineli biçimde bir araya getiren şey ne acaba? Buna dünyanın her yerinde haber deniyor. Tam da aynı günlerde, 30 Nisan’da Almanya’da Federal Adalet Mahkemesi, Alman ordusunun Afganistan misyonu ile ilgili hazırlanan “gizli” ibareli belgelerini yayınlayan Westdeutsche Allgemeine gazetesine açılan davada konunun basın özgürlüğü kapsamında olduğuna hükmetti.

İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimliği, tutuklu gazetecilerin avukatlarına haber vermeden barodan avukat talep ederek “tutukluluğun devamına” karar verdi. Altmış altı gündür cezaevinde, salgın koşullarında, 24 Haziran’daki duruşmayı bekliyorlar.

Bu sırada dünyanın başka yerlerinde salgınla birlikte kârlarını epey artıran ancak daha ötesinde bu süreçten çok daha güçlü şekilde çıkacak olan teknoloji şirketleri tartışılıyor. Eğer güç yozlaşmayı getiriyorsa mutlak güç mutlak yozlaşmaya gidecektir diyor New York Times’da Kara Swisher. “Çok sayıda data çok az sayıda şirketin elinde ve hiç olmadığı kadar özgürler. Salgın öncesi bu şirketleri denetlemek konusunda oluşan iklim tamamen kaybolmuş durumda”. Milyonlarca insanın evde kaldığı, haberleşme, iş, eğitim, eğlence neredeyse uyumak dışında tüm eylemlerde bu teknoloji şirketlerine çok daha fazla bağımlı hale geldiği bir dönemdeyiz. Bireysel olarak bizlerin de, örgütlerin, devletlerin de endişelenmesini gerektirecek pek çok sebep var. Bilgi üzerindeki kontrol yoğunlaştıkça ifşa ve sızıntılar da haliyle artacak. Bilgiye başka türlü ulaşacak, başka dağıtım yolları arayacağız. Bunları konuşmak yerine bekliyorlar ki yabancı istihbarat teşkilatlarının bir gazetecinin atığı tweet’ten haber aldıklarına inanalım.

MEDYA DOSYASI : Müge Anlı’nın şımarıklığı sağlık çalışanlarını isyan ettirdi


Müge Anlı’nın şımarıklığı sağlık çalışanlarını isyan ettirdi

Kullandığı aracında kendisine migren iğnesi yapılması için ısrar eden Müge Anlı’nın bu talebi geri çevrilince, elindeki ekran gücünü kullanarak doktorları hedef aldı.

30 Mart 2020

Müge Anlı’nın şımarıklıgı sağlık çalışanlarını isyan ettirdi

ATV’nin ünlü ekran yüzü Müge Anlı’nın migren iğnesini aracında yaptırma girişimi doktorlar tarafından reddedilince intikamını kendi programında aldı. Sağlık çalışanlarına karşı çirkin sözler sarfeden ünlü sunucunun Tatlı Sert programı binlerce sağlık çalışanının tepkisine neden oldu.

Ayağına doktor çağıran, aracında iğne yaptırmasının sağlık açısından mümkün olmadığını kendisine izah eden doktorları hedef gösteren Müge Anlı’ya sosyal medyadan tepkiler sürüyor.

TÜRKİYE’NİN DERDİ KORONOVİRÜS

Türkiye koronavirüsle mücadele ederken, sağlık çalışanları gece gündüz demeden çalışıyor.

Müge Anlı’nın ise canlı yayında doktorlar hakkındaki sözleri sosyal medyada gündem oldu. Migren hastalığı olduğunu söyleyen ve sürekli acile gittiğini belirten Müge Anlı, koronavirüs bulaşabilir endişesiyle hastanede değil de arabada iğne olmak istediğini fakat doktorların bunu tedbiren kabul etmediğini anlattı.

SONRA DİYORLAR Kİ DOKTORLARA İYİ DAVRANIN

İğne yaptıramadığını belirten Müge Anlı doktorların tavırlarından memnun olmadığını "Sonra diyorlar ki doktorlara iyi davranın" ifadelerini kullandı. Anlı devamında arabada migren iğne olmasını kabul etmeyen doktor için "İnşallah sen de birgün böyle bir migren ağrısı çekersin ve aynı tavırla karşılaşırsın" dediğini anlattı.

SOSYAL MEDYADAN TEPKİ YAĞDI

Sosyal medya kullanıcıları ve sağlıkçılar ise bu sözlerin ardından sosyal medyada kampanya başlattı. İçinde bulunan zorlu dönemde sağlık çalışanlarına karşı kin ve nefret oluşturmakla suçlanan Anlı’ya ağır eleştiriler yöneltildi. Binlerce sosyal medya kullanıcısının ‘mügeanlıözürdile’ hashtagi ile attığı tweetler sonrası konu trend topic listesinde bir numaraya kadar da yükseldi.