CIA DOSYASI /// Arslan BULUT : CIA mensupları niye maske takmıyor ????


Arslan BULUT : CIA mensupları niye maske takmıyor ????

E-posta: arslanbulut

07 Mayıs 2020

"Bize ne CIA mensuplarının maske takıp takmamasından" diyebilirsiniz ama konu hepimizi ilgilendiriyor…

Trump yönetimi, salgının başlangıcında, korona virüsünün yayılmasını önlemek için ABD halkına gönüllülük esasına dayalı olarak bez maske kullanmasını tavsiye etti. Trump, kendisinin bu tavsiyeyi uygulamayacağını da açıkladı.

Bu arada Trump, Arizona’daki bir maske üretim tesisini ziyaret etti. Ziyarette Trump’ın maske takmamasına tepki gösteren birçok kişi "Maske fabrikasını geziyorsun, maske takmıyorsun, neyi ispatlamaya çalışıyorsun?" dedi.

***

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence de korona virüs hastalarının hastanede ziyaret etti ama maske takmadı. Pence, eleştiriler üzerin "Gerekli olduğunu düşünmedim ama maske takmam gerekliydi." dedi. Pence, ventilatör üretmeye başlayan bir otomobil fabrikasını ziyaret etti ve orada maske taktı.

"Düşünmedim" veya "düşünemedim" diye mazeret olur mu? Başkan Yardımcısı çocuk mudur?

"POLITICO" da yayınlanan "Maske takmak kendini beğenmiş liberaller içindir. Reddetmek ise pervasız Cumhuriyetçiler için" başlıklı yazıda ise şöyle deniliyor:

"Maske, kültürel ve politik bölünmenin sembolü haline geldi. Kimileri için maskeler, salgını ciddiye aldığınızı ve hayat kurtarmak için kişisel bir fedakârlık yapmaya istekli olduğunuzu gösteren bir işaret haline geldi. Bu sebeple takmayan tanınmış insanlar sosyal medyada yerden yere vuruluyor.

Televizyon programcısı Laura Ingraham ise ‘büyük kitleler üzerindeki sosyal kontrolün, korku ve gözdağı ve özgür düşüncenin bastırılması yoluyla elde edildiğini’ söylüyor ve ‘halkı propaganda yoluyla şartlandırmak da önemli, yeni dogmalar eski sağduyunun yerine geçti.’ diye halkı uyardı."

Makalede, "Beyaz Saray’da birçok kişinin maske takmadığı dikkat çekicidir. Gazetecilere sıcaklık kontrolü yapan personel bile maske takmıyor. Binanın içinde nispeten maskesiz bir bölge var. Bu hafta özel kalem müdürü Mark Meadows ve gizli servis ajanları da dahil olmak üzere 20 Beyaz Saray yetkilisinin katıldığı bir toplantıda, Beyaz Saray’dan hiç kimse maske veya başka bir yüz örtüsü takmadı." bilgisi de verildi.

Türkiye’de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve TBMM Başkanı Mustafa Şentop maske takmıyor. Dünyanın dört bir tarafına uçaklarla maske gönderildi ama Türkiye’de maske dağıtımı becerilemedi. Maske dağıtımı devlet tekeline alındı ve önce PTT’den dağıtım denendi, olmadı. Eczanelerden maske dağıtıma başlandı, yine olmadı, sonunda maske satışı serbest bırakıldı…

***

Devletin başında bulunan insanların maske takmaması ilginç… Sosyal medyada "onlar tedbirlerini almıştır" deniliyor ama böyle bir tedbir; aşı ilaç, şimdilik yok. Varsa da halk tarafından bilinmiyor.

Beyazsaray’daki toplantıda CIA mensuplarının maska takmaması ise başkanların takmamasından daha önemli bir bilgi…

Durum böyleyse, "CIA mensupları, konuyla ilgili bildiklerini, Amerikan halkına açıklamıyor" denilebilir…

Türkiye’de ise MİT mensuplarının sadece hayatta olanları ile ilgili değil görev başında şehit olanları ile ilgili yazı yazmak bile korona virüs kadar tehlikeli olabiliyor. Gerçi, Murat Ağırel, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan, dışarıda olanlara gözdağı vermek için içerdeler, bunu herkes biliyor ama yine de MİT mensuplarının toplantı yaparken maske takıp takmadığı konusunu sorgulamayı, iktidara yakın olan gazetecilere bırakıyorum!

Herkese sorum şu: Yoksa korona virüsle ilgili gerçekleri gizli servisler biliyor da dünya maskeli balo mu yaşıyor? "Dijital insan"a geçişi devletler kabul etti de "korona virüs adlı korku kampanyası", yeni sistemi insanlara kabul ettirmek için mi başlatıldı?

Kaynak Yeniçağ: CIA mensupları niye maske takmıyor? – Arslan BULUT

İRAN DOSYASI /// EMİR TAHİRİ : Binbir suratlı Ruhani yeni bir maske mi takıyor ??


EMİR TAHİRİ : Binbir suratlı Ruhani yeni bir maske mi takıyor ??

Bazılarının İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani hakkında ne düşündüğünden bağımsız olarak kendi görüşümü aktaracağım.

Kanaatimce eğer bundan 40 yıl önce İran’daki ‘devrim’ farklı bir çizgide ilerleseydi, Ruhani bir roman yazarı olarak ön plana çıkacaktı. Yerel temalı ilginç romanlar kaleme alacağına eminim, zira yıllar içinde geliştirdiği üslubu iyi bir yazar olabileceğini gösteriyor.

Ruhani, 1977 yılında İran’da ilk devrimci hareketlenme başladığında, Hasan Feridun adında İngiltere’de lisans diploması almaya çalışan bir tekstil tasarım öğrencisiydi. Birkaç ay sonra lakabını ‘Ruhânî’ olarak değiştirdi, yani ‘maneviyatla ilgili’ anlamında ruhani.

Nitekim Feridun Fars milliyetçi isimlerindendi ve İman ve İslam’ın kahramanı olarak temeyyüz etmek isteyen adamın ideallerine uygun değildi.

Daha sonra Ruhani birkaç hafta yoğunlaştırılmış dersler alarak kendini Şii mezhebi alanında geliştirdi. Aynı zamanda sakalını uzatmaya ve batılı kıyafetleri tamamen terk etmeye karar verdi.

Böylelikle adeta yeni bir şahsiyet olmuştu, Humeyni’ye “İmâm” lakabını ilk kendisinin taktığını da iddia etti.

Ruhani bu tanımlamayı, Humeyni’nin Irak’ta ölen oğlu Mustafa için gerçekleştirilen bir anma töreninde yaptığını ileri sürüyordu. Rejimin sözcüsü Keyhan gazetesinde manşetten verilen bu anma töreninde yer aldığına dair herhangi bir delil bulunmasa da sonuçta adamın iddiası bu yöndeydi.

Ruhani hatıratında Humeyni’yle Paris banliyösündeki ilk buluşmasını aktarıyor: Humeyni’nin kendisine 10 bin tümen verdiğini (o zamanlar 1500 dolara tekabül ediyor) ve kendisinden İngiltere’ye dönerek oradaki öğrencileri organize etmesini istediğini söylüyor.

Şah’ın İran’ı terk ettiği o kargaşa döneminde, dileyen herkesin yeni doğmuş ‘devrim arabasına’ atlaması mümkündü. Hasan Feridun da bunu liyakatle becerebildi. Zafer kazanan devrim, boşalan on binlerce pozisyon için uygun kişiler bulmakta zorluk çekiyordu, dolayısıyla Ruhani kendisine yeni oluşturulan İslam Meclisi’nde bir kürsü kapmakta zorlanmadı.

Humeyni’nin ölümünün ardından yeni Dini Lider İslam Devrimi’nin en uç kahramanlarından Ayetullah Ali Hamaney oldu. Hamaney ordunun dağıtılmasını, Şah döneminde görevli olan memurların ve subayların emekli maaşlarının kesilmesini talep etti. Hamaney’e göre henüz genç olan İslami rejim, tamamen kendi güvenlik unsurlarına itimat etmeliydi. Bu süreçte Devrim Muhafızları ile ülkedeki finans ve iş çevreleri arasında bir bağlantı olarak öne çıktı.

Haşimi Rafsancani’nin kısa döneminde Hasan Ruhani, ülkedeki reform çalışmalarını desteklemek için ılımlı kişilik pelerini altında kendini yeniden şekillendirdi. Ruhani bu dönemde Rafsancani’nin yardımcılığına kadar yükselmişti. Ruhani, ABD Başkanı Ronald Reagan’ın İsrail istihbarat teşkilatı Mossad’ın da katılımıyla Tahran’a gönderdiği gizli heyetle görüşmelerde de yer aldı. 1990’larda Hasan Ruhani Batılı siyasi çevrelerde, ‘birlikte iş yapılabilecek bir adam’ imajını güçlendirmişti.

Bu arada, Hassan Ruhani, İran halkının akademik titrlerden hoşlandığını fark etmiş olmalı ki, Glasgow’daki bir İngiliz üniversitesinden doktora unvanı aldı. Halkın çoğunluğunu oluşturan avam tabakası, içeriğinden bağımsız olarak, gerçek ya da sahte olmasına dikkat etmeden böylesi unvanlara saygı gösterir.

Böylelikle artık Dr. Hasan Ruhani olarak yüksek batılı tahsiliyle, ılımlı, reformist şahsiyetini tamamlamış bulunuyordu.

Fransa’da o dönemlerde muhalefette olan iki eski bakan, Alain Juppe ve Hubert Vedrine, Rafsancani heyetinin içinde Ruhani’nin pozisyonundan etkilenmişti. Bu kişiler Ruhani’nin kısa zaman sonra Rafsancani’nin yerini alacağını düşünüyordu.

Fransız bakanlara göre; İran’ın batıyla normalleşmesinin yolunu açacak kişi de Hasan Ruhani’den başkası değildi. Bu vizyon öngörüsü, daha sonra Tony Blair’in önceki hükümetinde dışişleri bakanı olan Jack Straw tarafından İngiliz çevrelerinde daha da parlatıldı.

Bununla birlikte, Hassan Ruhani’nin kariyer planı, Haşimi Rafsancani’nin en sadık takipçilerinden birini cumhurbaşkanlığı için tercih etmesi dolayısıyla alt üst oldu. Rafsancani cumhurbaşkanlığı görevi için Muhammed Hatemi’yi tercih etmişti. Hatemi’ye halef olarak (Rafsancani’nin etkisinin yitirilmesi anlamına da gelen) Mahmud Ahmedinecad’ın belirlenmesi üzerine Ruhani’nin bekleyişinin daha da uzayacağı anlaşıldı. Hasan Ruhani bu kurak yıllar boyunca, hemen hemen tüm siyasi kesimlerle temas halinde olmayı seçti.

Nitekim bu planı başarılı oldu, 2009’daki halk protestolarının ardından, ülkede çatışan siyasi taraflar Ruhani’nin şahsiyeti üzerinde görüş birliğine vardı.

Mahmud Ahmedinecad ve Ayetullah Hamaney arasındaki nihai görüş ayrılığı sonucunda Ruhani için yeniden gün doğmuştu. Hamaney Obama yönetimiyle anlaşma taraftarıydı ancak bu payeyi Ahmedinecad’a bırakmak istemiyordu. Zira Ahmedinecad Hamaney’in gücünü zaman zaman küçümseme cüretinde bulunuyordu.

İran’ın batılı devletlerle gerçekleştirdiği, “Kapsamlı Ortak Eylem Planı” olarak bilinen nükleer anlaşma, dondurulmuş bazı mali varlıklarına ulaşmasına ve batı cephesinde saygınlık kazanmasına imkan sağladı.

Sinemadaki her rolün hakkını vermesi nedeniyle binbir surat lakabını alan klasik Hollywood oyuncuları gibi, Ruhani de yeni pozisyonu için hazırlanıyordu.

Sonuçta Ruhani, sıkı bir rejimden mutedil bir rejime geçiş sürecinin önderliğini üstlenmişti. Üçüncü dünya ülkelere böylesi kararlar aldıklarında içeride baskıya devam ederken dışarıya yönelik imaj çalışmalarını ihmal etmezler.

Hasan Ruhani’nin niteliklerini güçlendirmek için belki de “Ayetullah” unvanına ihtiyacı var.

Bilindiği üzere Ayetullah Hamaney Perşembe günleri 100 binden fazla öğrenciye dini bir vaaz vermekte. Bu öğrencilerin çoğu muhtemelen bursları kesilmesin diye bu vaazlarda yer almak zorunda kalıyordur.

Senaryolardan biri de şudur: Ruhani eğer “Ayetullah” unvanını alabilirse, devrim tarihinde ilk defa, Cumhurbaşkanlığı ve Rehber konumlarını birleştirebilecektir.

Bir başka senaryoya göre ise, İran anayasasını değiştirerek, Devrim Rehberi makamını tamamen ilga edilebilirliği tartışılmaktadır. Uzak bir ihtimal olsa da, böylelikle Cumhurbaşkanı hem Rehber hem de ülkedeki erkin başındaki kişi olacaktır. Hasan Ruhani’nin yakın arkadaşları, başta Dışişleri Bakanı Cevad Zarif olmak üzere, batılılara şöyle bir mesaj vermektedir: “Biraz sabırlı olun, İran’ın üzerine çok gelmeyin ve İran’daki reformistleri desteklemeye devam edin ki, işleri yoluna koyabilelim. İran rejimini makul bir limana doğru sevk etmemiz için bize yardımcı olun.”

Taraftarlarının ve destekleyenlerinin nitelediği gibi, biz de Hasan Ruhani’yi her mevsimin adamı olarak tanımlayabilir miyiz?

Üç gün içinde 1500’den fazla İranlı protestocunun infaz edilmesine şiddetle karşı mı çıkmıştır? ülkedeki yakıt fiyatlarının üç kat yükselmesinden habersiz midir? Ukrayna yolcu uçağının vurulduğundan haberi yok muydu?

Ruhani’nin Hamaney’i koltuğundan düşürmeyi hedefleyen senaryo başarılı olacak mıdır? bu konuda ciddi anlamda şüpheliyim.

Ruhani binbir suratlı bir oyuncu olduğunu göstermiş olabilir, ancak kırk yıllık deneyim bu suratlarının sahte maskelerden ibaret olduğunu kanıtlıyor.

Emir Tahiri
İranlı gazeteci-yazar

ANALİZ /// SİNAN İPEK /// V FOR VENDETTA : MASKENİN ARDINDAKİ FİKİR


SİNAN İPEK /// V FOR VENDETTA : MASKENİN ARDINDAKİ FİKİR

Bizim hikâyemiz de her hikâyede olduğu gibi gelecek vaat eden bir politikacıyla başlar. Oldukça dindar bir adamdır ve tutucu bir partinin üyesidir. Son derece basit görüşlüdür ve politik yöntemlere saygısı yoktur. Ne kadar güç kazanırsa fanatizmi de o kadar artar; daha saldırgan ve daha acımasız biri olur…”

2005 yapımı filmde faşist parti liderinden böyle söz ediliyor. İktidardakilerle başkaldıranlar arasındaki çekişmenin insanlık tarihi kadar eski olan kodları Köroğlu’ndan Robin Hood’a Cesur Yürek’ten İnce Memed’e birçok halk öyküsünde de karşımıza çıkar. Yönetenlerin zalimliği bağnazlığı evrensel bir olgudur.

V for Vendetta’dan bahsediyoruz. 80’li yıllarda iyice muhafazakârlaşmış siyasi ortamdan bunalan ve ülkeyi terk etmeyi düşünecek raddeye gelen Alan Moore‘un kaleme aldığı ünlü bir çizgi romandan uyarlanmıştı.V adlı bir siyasi terörist (ya da ayaklanma liderinin) öyküsünü anlatıyordu.

Peki ama kimdi V? Kendi ifadesiyle “sadece maskeli bir adam”mıydı? Yoksa “V” ile başlayan ve uzayıp giden şaşalı sözcüklerden kurulu bir monologdan anlaşıldığı kadarıyla adaleti yerine getirmeye çalışan bir intikamcı kan davası güden bir gözü kara alçak gönüllü bir vodvil kıdemlisi ve kaderin cilvesine göre yeri geldiğinde canileşebilen bir kurban mıydı?

Film uzun ve ayrıntılı işkence sahneleri ya da yer yer terörizm propagandası gibi algılanabilecek bazı mesajlarıyla biraz kafa karıştırıyordu.

Babam bir yazardı. Tanısaydın severdin. Her zaman şöyle söylerdi: Sanatçılar gerçeği ortaya çıkarmak için yalan söylerler politikacılarsa örtbas etmek için…”

Filmin ana izleği yani iktidardakilerle yönetilenler arasındaki çatışma insanlık psikolojisinde en ilginç dinamiklerden biridir. Sürü hayvanı doğamızda lidere boyun eğme güdüsü vardır. Bu ilkel dürtüyle politik partilerin peşine takılır ve ötekileştirdiklerimize düşmanlık besleriz. Bir avcı topluluğunda liderin peşinden gitmek yararlı olabilirdi ancak çoğunlukla dişileri ele geçirip toplumunu sindiren bir gümüş sırt ilkelliğidir bizi rehin alan. Tiranlar bilinç altlarında yatan motivasyonları bilmeksizin kıyasıya mücadele ederler iktidar için. Her türlü kumpas yalan ve iftiraya başvurmaktan çekinmeyerek rüşvet ve aldatmayla kendilerini zirveye götüren kanalları açarlar.

İnsan doğasında vardır bu. İç savaşa sürüklenmiş Afrika ülkelerinde yamyamlık çocuk kurbanı tecavüzler ve nedensiz şiddetle kendini açığa vurabilir ya da uygar bir ülkede eşcinsellere ve kadınlara yönelik aşağılayıcı eril bir dille kendini gösterebilir. Açgözlü ve görgüsüz Orta Doğu coğrafyasında delicesine bir zenginlik ve anlamsız bir gösteriş merakı şeklinde tezahür edebilir. Görünümü ne olursa olsun iktidar sahipleri ancak ve ancak ezebildikleri zaman iktidarlarının tadına varabilirler. Öte yandan bu kişiler derinlerdeki korkularının da esiridirler.

İşte bu nedenle basını yasaklar ve her türlü muhalefeti susturmaya çalışırlar. Bir süre sonra korkuları o denli büyür ki en ufak bir özgürlük belirtisine hatta genç kızların kahkahasına bile katlanamaz hale gelirler. Sahip olamadıkları ve üzerinde iktidar kuramadıkları her şeye düşman kesilirler. Bütün özgürlük ve yaşam sevinci ibarelerini yok etmeye çalışırlar. Etraflarında görmek istedikleri tek insan tipi boyun eğen dalkavuklardır. Yine de en sadık görünen yandaşlarından bile çekinir kumpaslarına karşı önlem almaya çalışırlar.

Bu maskenin ardında etten fazlası var. Bu maskenin ardında bir fikir var Bay Creedy. Ve fikirlere kurşun işlemez. ”

Tarih hep bunların öyküsünü yazmıştır. Krallar tiranlar firavunlar beyler efendiler lortlar… Sanki ülkeler onlardan ve tarih de onların savaşlarından ibarettir. Genellikle tutucu ve dar kafalı kimselerden oluşan tarih yazıcıları sıradan insanın adını anmaz düzene başkaldıran kahramanları karalamaya çalışırlar. Oysa halkın öyküleri bambaşkadır. Türkülerde zalim beyler değil Köroğlu’undan söz edilir. Kuşkusuz Vendetta da bu türden bir kahramandır. 80’li yıllara damgasını vurmuş Thatcher iktidarının tutuculuğuna lanet etmek için yazılmış Bush’un iktidara geldiği dönemin Amerika’sına uyarlanmıştır. Her ne kadar V üstün bir kahraman olsa da anlatılan öykü bireysel bir intikamın öyküsü değildir. Esasında zulme uğrayanlar zulmedenlerden bile daha ilginç bir psikolojiye sahiptirler. Öyle ya neden kötülüklere boyun eğmektedirler? Salt Stockholm Sendromu ile açıklanabilir mi bu?

Zalimlere karşı koymak neden bu kadar büyük bir cesaret gerektirmektedir? Boyun eğme ve katlanmanın altında yatan psikolojik süreçler nelerdir? Kitleleri bir araya gelerek başkaldırmaktan ne alıkoyar?Zalimin tehdidi özgürlüğün güzel melodisini nasıl olup da bastırabilmektedir? Haksızlığa başkaldırmak neden bu kadar zordur? Bizi engelleyen şey nedir?

İlginç bir şekilde bilim insanları tarafından pek az incelenmiş bir olgudur bu. V’nin Evey’i rehin alıp işkence yapmasının nedeni ondaki korkuyu yenmektir. Onu düşebileceği son noktaya iterek en büyük korkusuyla yüzleştirir. Ancak Evey 1984’teki Winston gibi çözülmez; tersine direnir ve kazanır. Bundan sonrası sadece eylem olacaktır. Kararlı eylemin gücünü hiçbir güç durduramaz. Tipik bir üstün kahraman gibi resmedilen V başkaldırısı için insanların desteğine neden ihtiyaç duymaktadır? Komplosunu tek başına da gerçekleştirebilecek kapasiteye sahipmiş gibi görünmektedir. Bu sorunun yanıtını kendisi şu cümlelerle veriyor:

Bir bina bir simgedir; onu havaya uçurmanın bir simge olması gibi. Simgelere gücünü insanlar verir. Tek başlarına anlamsızdırlar. Yeterli sayıda insan bir araya geldiğinde bir binayı havaya uçurma eylemi dünyayı değiştirebilecek bir simge haline gelebilir. ”

Demek ki V esasında toplumları harekete geçirmek ister. Ona göre bireysel gücün ya da eylemin bir anlamı yoktur; başarılı olsa bile… Bir eylem ancak kitleleri harekete geçirdiğinde anlamlıdır. Benzer biçimde bir simge de ancak kitlelerin hayal gücüne seslenebildiği ölçüde anlam kazanır. Bir suikast tek başına anlamsız bir terör eylemi olabilir. Ancak doğru biçimde yapıldığında düzeni alt üst de edebilir. V’nin dört yüz yıl önce yaşamış Guy Fawkes adlı bir İngiliz suikastçısının maskesiyle dolaşmasının anlamı da bu olmalıdır.

Guy Fawkes

Görüldüğü gibi V kitlelerin gücünü harekete geçirmeye çalışmaktadır. Ona göre girişilen herhangi bir bireysel eylem birçoklarına anlamsız gelebilecek bir şiddet gösterisi olmaktan öteye geçemeyecektir. Film popüler kültürde öylesine derin izler bırakmıştır ki başta Anonymous olmak üzere birçok muhalif grup bu maskeyi kullanmıştır. Hatta maske filmin ya da çizgi romanın da ötesinde bir ün kazanmıştır. Birçok sokak eyleminde hâlâ kullanılmaya devam ediyor. Ancak şunu da eklemeliyiz ki maskenin telif hakkı Time Warner şirketine ait. Yani protestocular bu maskeyi satın almakla zenginleri biraz daha zenginleştiriyorlar. Bu tuhaf ironiyi de not düşelim.

Hatırla… Hatırla… 5 Kasım’ı hatırla… Patlamayı ihaneti ve komployu…”

Not: Bu yazı ilk kez Trip derginin Haziran 2018 sayısında yayımlanmıştır.

Sinan İpek

LİNK :

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Fotoğraflar ortaya çıktı papazın maskesi düştü


Fotoğraflar ortaya çıktı papazın maskesi düştü

İzmir Diriliş Kilisesi Papazı Brunson’un adını Türkiye FETÖ’den tutuklanmasıyla duydu. Ardından da ABD propaganda yürüterek, Brunson’u masummuş gibi gösterdi. ABD, serbest bırakılma talebini ısrarla yinelerken, ortaya çıkan fotoğraflar, Brunson’un "maskesini" düşürdü.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesi sırasında 3 kez serbest bırakılmasını talep ettiği, 35 yıl hapis cezası istemi ile yargılanan İzmir Diriliş Kilisesi’nin Amerikalı papazı Andrew Craig Brunson’ın, yeni fotoğrfları ortaya çıktı. Kilise adına hayır işleri yaptıklarını belirterek FETÖ üyeleri aracılığı ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki illerde bölücü faaliyetlerde bulunan Brunson’un, sözde Kürdistan’ın kurulması amacı ile Kürt kökenli vatandaşları nasıl Hristiyanlaştırıp ayrıştırmak için çaba harcadığı da fotoğraflarda gözler önüne serildi. 2014-2017 yıllarında 1360 kez Şanlıurfa’nın Suruç ilçesine, pek çok kez de Diyarbakır ve Mardin illerine giden Brunson’un, Türkiye’nin ‘milli güvenlik aleyhine tahdit’ suçlaması ile sınır dışı ettiği Gaziantep’teki Yeni Yaşam Kilisesi’nin eski pastörü Patrick Jensen ile birlikte 2014 yılında Kobani sınırına gittiği de belirlendi.

KİRLİ BAĞLANTI

Yeni Asır’da yer alan habere göre İzmir Cumhuriyet Savcısı Berkant Karakaya tarafından hazırlanıp, İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilen ve hakkında toplamda 35 yıla kadar hapsi istenen İzmir’in Alsancak semtindeki İzmir Diriliş Kilisesi pastörü Andrew Craig Brunson fotoğraflar ortaya çıktı. Hakkında hazırlanan iddianamede Evangelist kilise pastörü maskesi altında istihbarat ve psikolojik savaş doktrini ile gayri nizami harp elemanı gibi hareket ettiği belirtilen Brunson’un 2014 yılı Ekim ayındaki Kobani Olayları sonrasında Suriye sınırında olduğu tespit edildi. Brunson’un 15 Temmuz darbe girişimi öncesi Türkiye’nin sınır dışı ettiği Gaziantep Yeni Yaşam Kilisesi’nin eski pastörü Patrick Jensen ile 2014 yılı Kasım ayında Kobani sınırında olduğunu gösteren çok özel fotoğraflara da ulaşıldı.

TERÖRİSTLERLE GEZİ

İzmir Diriliş Kilisesi papazıyken 9 Aralık 2016’da örgüte üye olmamakla birlikte terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği gerekçesi ile tutuklanarak Buca Cezaevi’ne konulan Brunson’un kiliseye gelenlerle birlikte gitar çalıp ilahiler seslendirdiği fotoğraflar da ilk kez ortaya çıktı. Diriliş Kilisesi’nde Kürt kökenli Hristiyan vatandaşların da yer aldığı toplulukla ilahiler söyleyen Brunson’un kiliseye gelen Protestan cemaatinde kendisine yakın olan bazı isimlerle 2015 yılı Şubat ayında Mardin’in Nusaybin ilçesini de ziyaret ettiği belirlendi. Ulaşılan fotoğraflarda Brunson’un gezi bahanesi ile eşi Norine Lyn Brunson ve terör örgütü sempatizanları ile poz verip zafer işareti yapanların arasında olduğu göze çarptı.

HAİN PAYLAŞIMLAR YAPILDI
Brunson’ınyakın ilişki içerisinde olduğu bazı Kürt kökenli Hristiyanların, terör örgütü sempatizanı olduğu fotoğraflarla belgelendi. Brunson’ın 2015 yılında Mardin’i birlikte ziyaret ettiği kişilerin sosyal medya hesaplarında yayınladıkları fotoğraflarda ilginç detaylar göze çarptı.

KÜRDİSTAN HEDEFİ
BRUNSON ile birlikte İzmir’den Mardin’e giden kişilerin sosyal medya hesaplarında ‘YPG terörist değildir’, ‘Kürdistan’ın özgürlüğü için evet’ şeklinde çok sayıda paylaşım yaptığı da ortaya çıktı.Casuslukla suçlanan Brunson, bir inşaat işçisi ile sohbet ederken, İzmir’den beraberinde gelen Kürt kökenli kişinin de kendisine çevirmenlik yaptığı görüntülendi. Bu fotoğrafta, terör örgütü PKK’nın renklerini yansıtan atkısıyla zafer işareti yapan kişi de dikkat çekti.

Brunson, Türkiye’nin sınır dışı ettiği Gaziantep Yeni Yaşam Kilisesi’nin eski pastörü Patrick Jensen ile Kobani sınırında.

Brunson, Diriliş Kilisesi’nde Kürt kökenli Hristiyan vatandaşların da yer aldığı toplulukla gitar eşliğinde ilahiler söylüyor…