AFRİKA DOSYASI /// Mali’deki Olayların Gelişimi : 18 Ağustos 2020 Mali’deki Askeri Darbe ve Arka Plana İlişkin Senaryolar


Mali’deki Olayların Gelişimi : 18 Ağustos 2020 Mali’deki Askeri Darbe ve Arka Plana İlişkin Senaryolar

19 Ağustos 2020

18 Ağustos Salı sabah saatlerinde Mali’nin başkenti Bamako’nun 15 km kuzeybatısındaki Kati askeri üssüne giren pick-uplar ve askerlerin silahlarını ateşlemesiyle başlayan hareketlilik kısa bir süre içerisinde uluslararası gündeme oturdu. DW ve Al Jazeera içlerinde Finans Bakanı ve önde gelen bazı siyasi ve askeri liderlerin darbe girişimcileri tarafından tutuklandığını iddia ederken, Malijet ve Jeune Afrique gibi Afrika merkezli haber organları Başkan İbrahim Boubacar Keita, oğlu Karim Kaite ve Başbakan Boubou Cisse’nin başkanın Sebenikoro’daki konutunda tutuklandığı haberlerini servis etmiştir. 19 Ağustos’da ise İbrahim Boubakar Keita başkanlık görevinden istifa ettiğini söylediği bir video yayınlandı. Yine aynı saatlerde “Halkın Kurtuluşu için Ulusal Komite”Sözcüsü Albay İsmael Wague’in okuduğu bildirinin yayınladığı videoda ise askeri yönetimin, ülkede barış ve istikrar ortamının sağlanması için el koyduğu yönetimi sivil bir iktidara devretmeyi hedeflediği belirtilmiştir.

Mali’deki askeri darbeye varan siyasi hoşnutsuzluk Mart ayındaki parlamento seçimleri sonrasında patlak vermiştir.İmam Mahmoud Dicko liderliğindeki “June 5 Movement”(M5-RFP) adlı muhalifler koalisyonunun öncülüğünde başlayan protestolarda Mali halkı Başkan Keita’nın istifasını talep etmiştir. Başkan Keita yüzbinlerce kişilik bu protestolara karşı geri adım atmamış ancak Marttan Temmuz ayı sonuna kadar da bir hükümet kuramamıştır. Temmuz ayı sonlarında ise ülkedeki krizi sonlandırmak için yeni bir kabine oluşturduysa da bu girişim sonuçsuz kalmıştır. Fransa ile yakın ilişkileri olan Keita yönetimine karşı hoşnutsuzluk giderek artmış, Mali halkı yönetim değişikliği için taleplerini ısrarla dile getirmeye devam etmiştir. Böyle bir atmosfer Kati’deki albayların Keita iktidarını devirip yönetimi devralarak halkın taleplerini yerine getireceğini vaat etmesi için oldukça elverişliydi.

Bilindiği üzere Mali, 1960 yılında Fransa’dan bağımsızlığını kazandıktan sonra 32 yıl diktatörlükle yönetilmiştir. 1992 ve 1997 yıllarındaki ilk iki demokratik seçimi kazanan Alpha Konare, 2002 yılına kadar devlet başkanlığı görevini yürütmüştür. 2002’de iktidara gelen Amadou Toumani Toure’nin görevi, 2011’de Libya’dan dönen Malililerin kuzey illerinde başlattığı huzursuzluk sonrasında Mart 2012’de bir darbeyle sonlandırılmıştır. Sonrasında ise ECOWAS gibi uluslararası girişimler sonucunda geçiş döneminde Diocounda Traore görevlendirilmiştir.

Ocak 2013’te eski kolonyal güç olan Fransa, Mali’deki istikrarsızlığı sonlandırmak ve El Kaide bağlantılı terör gruplarıyla mücadele etmek için çok sayıda askerini bölgeye göndererek Serval Operasyonunu başlatmıştır. 1 Temmuz 2013’te ise BM Barışgücü Misyonu Fransız güçlerinden görevi devralarak ülkedeki güvenliği sağlayıp demokratik seçimleri sağlamak için çalışmalara başlamıştır. 2013 başkanlık seçimlerinde %77’lik bir oy alan Ibrahima Boubacar Keita ikinci tura gerek kalmadan iktidara gelmiştir.

Keita iktidarı döneminde ülkedeki güvenlik sorunları ve ekonomik gelişme için sürdürülen çabaların başarıyla sonuçlandığını söylemek oldukça güçtür. Haziran 2015’te Kuzeydeki isyancılara merkezi hükümet arasında bir barış imzalanmışsa da ülkedeki gerginlikler henüz dindirilememiştir. Ekonomik açıdan ise Mali, dünyanın en fakir 25 ülkesinden biridir. Ülkenin 2017’deki gayrisafi milli hasılası yaklaşık olarak 40.98 milyar dolardır. Mali ekonomisinde %5’lik bir büyüme gözlemlendiyse de hızla artan nüfus gözönüne alındığında bu oldukça yetersiz kalmaktadır. BM raporlarına göre ülkede yaklaşık 4,5 milyon insan açlık tehlikesi ile karşı karşıyadır. 17,8 milyonluk nüfusun %36’sı yoksulluk sınırının altında yaşamını sürdürmektedir. Ülkenin başlıca geçim kaynağı olan altın madenciliği ve tarım yoğun genç nüfusa yeterince iş imkânı sağlayamamaktadır.

Peki Mali’deki bu darbe girişiminin arkasında kimler olabilir?
Bazı haber ajanları ve sosyal medyada konuyla ilgili çeşitli senaryolar ortaya atılmaktadır. Bu iddiaların arasında en çok vurgulanandan birisi Fransa destekli Keita yönetimine karşı Rusya destekli albayların darbe girişiminde bulunduğudur. Çünkü darbeci liderler arasında bulunan Malick Diaw kısa bir süre önce Rusya’daki eğitiminden geri gelmiştir. Ayrıca darbe girişimi öncesinde de gerçekleştirilen protestolarda bazı grupların “Mali’nin umudu Rusya, Çare Putin” yazılı dövizler taşıdığı görülmüştür.

Şekil 1 Kaynak: AL Jazeera ( Reuters’dan Rey Bhyre’nin çektiği fotoğraf)

Daha ilginç bir iddia ise darbe girişimcilerinin Türkiye tarafından desteklendiği yönündedir. Bilhassa sosyal medyada aşırı milliyetçilik vurgusu ile dile getirilen bu iddianın gerçeklik olasılığı son derece düşüktür. Bazı sosyal medya kullanıcılarının Mali’deki Kara Kurtlar adlı gençlik oluşumuyla Türkiye’deki ülkücüler arasındaki kurmaya çalıştığı ilişkinin sağlam bir temele dayandırılması imkansızdır. Keza Türkiye son yıllarda Afrika ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmeye başladıysa da henüz Mali’de Türkiye yanlısı bir grubun oluşacağı seviyede bir diyalog iki ülke arasında mevcut değildir.

Şahsi kanaatim bu olaylardan sonra Mali’de Fransa’nın elinin güçlenebileceği yönündedir. Her ne kadar darbenin Fransa yanlısı bir yönetime yapıldığı vurgulansa da geçtiğimiz 7 yılda başarısız olarak değerlendirilen bir başkanlık rejimini ile ismi anılan Fransa içine düştüğü bu durumdan kurtulmak için Mali’de bir yönetim değişikliğini desteklemesi muhtemeldir. Bu değişiklik yaratılırken demokrasi ile bağdaşmayan bir yöntem olarak askeri darbenin ise bölgesel rekabete girdiği Rusya gibi aktörler tarafından desteklendiği algısının yaratılması yine Paris yönetiminin lehine olacaktır. Nitekim Rusya’nın 2000li yılların başından bu yana süregelen büyüyen ekonomisi ve imkanları dahilinde Afrika’da artan askeri varlığı ABD ve Fransa gibi Avrupalı eski kolonyal güçler tarafından endişe ile karşılanmaktadır. 2018 yılının sonlarında Ulusal Güvenlik Danışmanı olan John Bolton Afrika’ya yönelik yeni Amerikan stratejisinin Rusya ve Çin’e karşı buradaki mevcudiyeti arttırmak olduğunu açıklamıştır. Ancak bir süre sonra Trump yönetimin Afrika’daki Amerikan askeri unsurlarının azaltılacağı açıklaması üzerine Savunma Sektereri Mark T. Esper buradan gerçekleştirilecek bir çekilmenin Rusya ve Çin’in işine geleceğini vurgulamıştır. Aynı doğrultuda Fransız Savunma Bakanı Florence Parly de Esper ile gerçekleştirdiği toplantıda kıtada varolan 4500 Fransız askeri birliğine Amerikan desteğinin devamı için Pentagon’un ikna edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca Fransa’nın Orta Afrika Cumhuriyetindeki artan rus askeri varlığına karşı BM Güvenlik Konseyine bir öneri taslağı hazırlamıştı. Bu taslakta ülkedeki BM Barışı koruma misyonu arttırılması gerektiği üzerinde durulurken Rusya Fransa’nın bu girişiminden endişe duymuştur. Netice de tasarının onaylanmasında Rusya ve Çin çekimser oy kullanarak Fransa’nın bu hamlesini sonuçsuz bırakmıştır.

Fransa eski bir sömürgesi olan Mali üzerindeki etkinliğini kaybetmemek için 2012’den beri Serval Operasyonu ve Barkhane Operasyonu gibi askeri girişimlerle burada varlık göstermektedir. Ancak bu askeri girişimler ülkedeki ve çevresindeki istikrarsızlığı bertaraf etmede yetersiz kaldığı gibi hali hazırdaki radikalizm ve terörizm temelli sorunları daha da çetrefilli bir hale sokmuştur. Askeri alanda bu durum meydana gelmişken Bazı Batı ve Afrika ülkelerinin Fransız Milli Bankasına bağlı CFA Frank Bölgesinden ayrılma ve Eko para birimini devreye sokma niyetleri de Paris Hükümetini de tedirgin etmiştir. Bu ülkelerde EKO’nun tedavüle girmesiyle Fransız Milli Bankasının 2012’den bu yana %50 seviyesinde tutmaya devam ettiği döviz kaynakları serbest kalacak, Afrika Para Birliği idaresine Fransa bir temsilci gönderemeyecektir. Bu nedenlerle Fransa yerli halk üzerinde oluşan Fransa yanlısı yönetimlerin başarısızlığı algısını ortadan kaldırıp, diğer rakiplerinin yolunu kesecek stratejiler üzerinde durmaktadır. Bu stratejiler başta Doğu Akdeniz ve Libya’daki Fransız çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı olmak yanında bölgede bolca bulunan uranyum kaynaklarıyla da ilişkilendirilebilinir. Keza bu hususlar Serval ve Barkhane Operasyonlarının başlatılmasında da etkili olmuştur. Bilindiği gibi Mali ve çevresindeki Cezayir, Niger, Fas, Gine, Moritanya gibi ülkelerde önemli miktarda uranyum rezervleri bulunmaktadır. Fransa ihtiyacı olan nükleer enerjinin hammaddesi olan uranyumun önemli bir kısmını Nijer,Orta Afrika Cumhuriyeti ve Gabon’dan ithal etmektedir. Mali bu uranyum kaynaklarının tedariği açısından çok önemli bir konumda bulunduğu için Fransa buradaki etkisini kaybetmemeye çalışmaktadır. Diğer yandan son yıllarda Rusya’nın da bilhassa Orta Afrika Cumhuriyeti, Nijerya gibi ülkelerle uranyum kaynaklarıyla ilgili kurduğu temaslar Fransa’nın çıkarlarını zedeleyebilecektir.

Huriye Yıldırım Çınar
Kafkassam Eş Başkanı ve Afrika Çalışmaları Başkanı

AFRİKA DOSYASI /// Afrika’da neler oluyor : Sudan ve Mali’den gelen uyarı sinyalleri


Afrika’da neler oluyor : Sudan ve Mali’den gelen uyarı sinyalleri

21 Ağustos 2020

Dünyanın dört bir yanında birçok kişi, Cumhurbaşkanı İbrahim Boubacar Keita’yı istifa ettiği ve meclis ile hükümeti feshettiğini açıklamaya zorlayan askeri darbeden sonra Mali’de yaşanan gelişmeleri takip ediyor.

Fakat Sudan’ın herkesten çok takip etmesi ve düşünmesi gerekebilir.

Neden?

Çünkü Sudan, Arap Baharı’nın Libya, Yemen ve Suriye’de kanlı bir iç savaşa evrilmesinden sonra barışçıl değişimin modeli olarak dünya çapında birçok kişi tarafından kutlanan devriminin üzerinden bir yıl geçmişken tehlikeli bir dönemeçten geçiyor.

Sudan ya şu anda mevcut çok sayıdaki tuzağı aşmayı başarır ve böylelikle seçilmiş bir demokratik sisteme doğru barışçıl geçiş sürecini tamamlama şansını arttırır ya da durum kötüleşerek darbeden şiddet döngüsünün genişlemesine ve savaşların yeni taraflara yayılmasına kadar iç karartıcı olasılıkların önünü açar.

Geçiş dönemini başlatan Anayasa Bildirisi’nin imzalanmasının birinci yıldönümü, pazartesi günü “Hesap Verin” sloganı altında düzenlenen halk gösterilerine denk geldi.

Bu slogan, halkın durumun ulaşmış olduğu noktadan duyduğu memnuniyetsizliği, devriminin umut ve beklentilerinden hiçbirinin, sürecin doğru bir şekilde ilerleyip ilerlemediğine dair kaygılarını giderecek şekilde somutlaşmadığına yönelik duygularını yansıtıyordu. Anayasa Bildirisi’nde yer aldığı gibi geçiş döneminin ilk 6 ayında çatışma bölgelerinde barış gerçekleşmedi. Geçiş otoritesinin omurgasının tamamlanması için gerekli Yasama Konseyi oluşturulmadı. Adalet ve hesap sorma sloganları insanları tatmin edecek şekilde gerçekleşmedi. En tehlikelisi de yaşam ve ekonomik koşulları, insanların çoğunluğunun ekmeklerini temin etmekte, her gün değişen ve çılgınca bir artışa tanık olan malların fiyatlarına ayak uydurmakta epey zorlanmasına neden olacak şekilde korkunç bir kötüleşmeye tanık oldu.

Başbakan Abdullah Hamduk, katılmış olduğu BBC’nin Hard Talk programının dün yayınlanan bölümünde, halkın devimlerinin sonuçlarını henüz görmemiş olduğunu, herhangi bir fayda görmediğini, hükümet ve halkın karşı karşıya olduğu en önemli sorunların ekonomi ve barış cephesinde olduğunu düşündüğünü itiraf etti. Hükümetin çökmüş bir ekonomi ve bitkin bir bankacılık sistemi miras aldığını, eski rejimin gerçekleştirdiği 30 yıllık yıkımın bir gün ve gecede düzeltilemeyeceğini ifade etti. Yine de hükümetin ekonomik sorunları çözmeye yardımcı olacak politika ve programları uygulamaya koyduğunu, doğru yönde ilerlediğini vurguladı.

Hükümet tüm yumurtalarını dış destek sepetine koymuş görünüyor. Ekonomiyi yeniden yapılandırmak, bankacılık ve vergi sistemini düzeltmek, ekonomi, ödemeler ve ticaret dengesi, devlet bütçesindeki açığı kontrol etmeye ilişkin tüm yapısal dengesizlikleri gidermek için Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası ile müzakere ettiği programa güveniyor. Ne var ki, dış destek ve uluslararası finans kurumlarıyla her türlü işbirliğinden yararlanmanın önünde, Sudan’ın adının ABD’nin Terörü Destekleyen Ülkeler listesinde yer alması engeli bulunuyor.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun cesaretlendirici açıklamalarına rağmen Sudan’ın adının bu listeden çıkarılmasının önünde hala uzun bir yol uzanıyor olabilir. Başkan Donald Trump idaresi şu anda kasım ayındaki kaderini belirleyecek seçime odaklanmış bulunuyor. O zamana kadar bu konu kendisini tamamen meşgul edecek ve önündeki birçok dosyayı bloke edecek. Bilindiği gibi, Sudan’ın adının listeden çıkarılması için Kongre’nin onayı gerekiyor. Ancak, Sudan’ın adının listeden çıkarılması için 1998’de Kenya ve Tanzanya’daki ABD büyükelçiliklerine düzenlenen saldırılarda hayatlarını kaybedenlerin aileleri için tatmin edici tazminatlar ödenmesini şart koşan muhalif Kongre üyelerinin varlığı nedeniyle bu, oldukça karmaşık bir süreç. Bu arada, tazminat programının 11 Eylül 2001 saldırısı kurbanlarını da içermesini talep eden sesler yükseliyor.

Bu süre zarfında söz konusu mesele, İsrail ile ilişkilerini normalleştirme konusunda Sudan’a baskı yapmak için kullanılıyor. Bu nedenle, Askeri Konsey Başkanı Abdulfettah Burhan şubat ayında Uganda’da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşmüş ve Sudan hava sahası İsrail uçaklarının geçişine açılmıştı. Bahsi geçen görüşmenin üzerinden 6 ay geçmiş olmasına rağmen Sudan, ABD terör listesi meselesinde hala yerinde sayıyor. Bu da, işlerin bazılarının sandığından daha karmaşık ve yolun uzun olduğunu teyit ediyor.

İsrail ile temas meselesinin Hartum’da beklenen şeffaflıkla ele alınmaması da kafa karışıklığına katkıda bulunuyor ve konunun yönetimdeki askeri bileşen tarafından konumunu güçlendirme hesapları ve manevraları kapsamında kullanıldığına dair spekülasyonları artırıyor.

Nitekim bu konu önceki gün Sudan’ın Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün görevinden alınmasına neden oldu. Sözcü, Sudan’ın İsrail ile ilişki kurmaya çalıştığı açıklamasını yaparak hükümeti zor durumda bırakmıştı. Bunun üzerine Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Ömer Kamereddin çıkıp böyle bir açıklama yapmakla görevlendirilmediği için sözcünün bu davranışını kınadı. Ne var ki Kamereddin, Sudan’ın İsrail ile ilişkileri normalleştirme yönünde bir hareket veya çabası olmadığını açık ve net bir biçimde inkar etmedi. İsrail ile ilişkiler konusunun Dışişleri Bakanlığı tarafından hiçbir şekilde tartışılmadığını söylemekle yetindi. Bu, konunun yönetim piramidinde başka düzeylerde tartışıldığı şeklinde yorumlanabilir, ki bu da topu yeniden askeri bileşenin sahasına atıyor.

Dışişleri bakanlığı sözcüsünün görevinden alınması, Hamduk hükümetinin yapısında ortaya çıkan sorunlar çerçevesinde de okunabilir. Özellikle de geçen ay görevinden alınan eski enerji bakanı Adil Ali İbrahim’in geniş ölçüde tartışılan açıklaması ile aynı zamana denk geldiği göz önüne alındığında. Eski enerji bakanı açıklamasında, Başbakan’ın baş danışmanını, idari işlere ve bakanlıklardaki büyük atamalara müdahale etmekle suçlayarak görevden alınmasını talep etti.

Açıklamanın hedefleri ne olursa olsun, Hamduk’un danışmanlarıyla ilgili söylentiler haftalardır ortalıkta dolaşıyor ve hakkında yazılıp çiziliyor. Öyle ki Başbakan sonunda danışmanlarını savunan bir açıklama yapmak ve kendisini çevreleyen, bakanların görevlerine müdahale ettikleri ve kendi istedikleri atamaları dayattıkları söylenen “Çiftlik çetesi” (Burada, hükümeti kendi çiftlikleri gibi gördüklerine atıfta bulunuluyor) hakkında söylenenleri inkar etmek zorunda kaldı.

Sudan’da bir süre öncesine kadar Başbakan hakkında olumsuz konuşmamak neredeyse bir tabuydu. Fakat son zamanlarda geçim şartlarının güçleşmesi, ekonomik durumun ve kırılgan güvenlik durumun kötüleşmesi, etnik çatışmalar, ırkçı ve kabileci söylemlerin tırmanması, barış ve Yasama Konseyi’nin kuruluşunun gecikmesi, atamalardaki kota sistemi ve geçiş döneminin temel katalizörü “ Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri” (ÖDBG) saflarında bölünmelere dair tartışmaların artması ile genel ruh hali de net bir şekilde değişmeye başladı. Böylece, “Teşekkürler Hamduk” sloganını duymaz olduk. Bunun yerine rotanın düzeltilmesini talep eden çok sayıda ses ile Başbakan’ın istifasını isteyen az sayıda ses yükselmeye başladı.

Hamduk’un elbette eleştirilecek yönleri var ama istifa talepleri, eski rejim taraftarları ve diğer partilerin hükümeti ve devrimi hedef alma amaç ve girişimlerinden tamamen uzak olsa da büyük riskler taşıyor. Bana göre daha doğru olanı, rotayı ve hükümetin yapısındaki kusurları düzeltmeye odaklanılmasıdır.

Bu konuda sorumluluk Başbakan’ın omuzlarında değil ÖDBG içinde hatta dışında güçlerin, güvenlik dosyasından ve geçiş yönetimi gibi iyi kötü her şeyden sorumlu askeri bileşenin, son olarak da barış meselesini geciktiren ve kendilerine tahsis edilecek kotalar ve mevkiler üzerinde tartışan silahlı hareketlerin omuzlarındadır.

Sudan’daki durum en hafif tabirle gergindir. Sokak, geçim ve ekonomik koşullar nedeniyle kaynıyor. Mali’den alınması gereken derse geri dönecek olursak, askeri darbeler döneminin bittiğini söyleyenler aşırı iyimserlerdir.

Sudan’da eski rejimin kalıntılarının ya da iktidara seçimlerle değil darbeler ve komplolarla ulaşmak isteyen diğerleri olsun iktidara gözünü dikmiş tarafların var olduğuna şüphe yok. Daha da tehlikelisi, eğer durum kötüleşirse, özellikle de kaos ve şiddet yayılırsa, tüm Sudan’ın bu rüzgara kapılıp savrulacağıdır. Bu noktada Mali’den alınması gereken bir ders daha var.

Birkaç yıl önce Mali kaosa sürüklendiğinde ülkeye terörist gruplar sızmış ve Sudan sınırlarından uzak olmayan bölgelerde faaliyet göstermeye başlamışlardı. Sudan’ın bütün bunlardan kaçınmak için bir fırsatı var. Ama bunun için tüm taraflar “Önce vatan” sloganı etrafında buluşmalı, bütün umutları dışarıdan gelecek hayali kurtarıcıya bağlamak yerine krizlere iç çözümler bulma arayışına girmelidirler.

Osman Mirgani Şarku’l Avsat’ın eski editörü

SURİYE DOSYASI /// MEHMET YUVA : Suriye’de elitlere mali operasyon


MEHMET YUVA : Suriye’de elitlere mali operasyon

Bu konuyu 19 Ağustos 2019 tarihli yazımızda anlatmıştık. Tekrar paylaşalım; Mühendis Mahmut El-Zoubi eski Suriye Başbakanıydı. Çiftçi, orta halli bir ailenin evladı olan El-Zoubi, Kasım 1987’de Suriye eski Cumhurbaşkanı Hafız Esad tarafından Başbakan yapıldı. Başbakan Mahmud El-Zoubi ve Ulaştırma Bakanı Müfit Abdülkerim Suriye devletini yüzlerce milyon dolar zarara uğratmak ve 400 milyon doları zimmetlerine geçirmekle suçlandılar. Fransa’dan alınacak Airbus uçaklarını direk Fransa Airbus şirketinden satın alacaklarına aracı bir şirket kullanmışlar ve o şirket üzerinden satın alınan uçakların fiyatı çok daha yüksek meblada ödenmiş. Dönemin Fransa başkanı Jac Chirac konudan Hafız Esad’ı haberdar etmiş. Yolsuzluk bu sayede öğrenilmiş. Aynı yıl Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, baba Esad‘a çok önemli bir bilgi aktarmıştı. Buna binaen Başbakanın oğlu Muhammed büyük bir serveti Mısır’da bulunduruyordu. Oğlu annesinin bilgisi dahilinde babasının makamını suistimal ve istismar ederek çevresine devletten menfaat sağlamış ve buna karşılık aldığı komisyonlarla haksızca büyük bir servet inşa etmişti.

Ulaştırma Bakanının evinde kamyon dolusu dolar bulundu. Başsavcılık emriyle Başbakan el-Zoubi’yi tutuklamaya gelen güvenlik görevlileri kendisini çalışma odasında ölü bulmuşlardı. Görevinden azledildikten birkaç ay sonra şbakan El-Zoubi olaylar sebebiyle bunalıma girmiş ve Mart 2000’de, 62 yaşındayken evinde intihar etmişti. Müfit Abdülkerim tutuklandı ve hapsi boyladı. 90’lı yılların sonunda Suriye’de başlatılan ‘yolsuzluk ve rüşvetle’ mücadele toplum tarafından büyük bir destek gördü. Önemli başarılar elde edildi. 10 Haziran 2000’de vefat eden Hafız Esad’ın yerine oğlu Beşşar Esad 10 Temmuz’da Devlet Başkanı seçildi.

ÜLKENİN ÖZELLEŞTİRME SONRASI ZENGİNLERİ

Suriye, 2000-2011 yılları arasında çok hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı. Mali ve ticari yasaların düzenlenmesiyle yabancı sermaye akını yaşandı. Zengin petro-dolar ülkelerinin yatırımları arttı. İletişim sektöründe internet ve mobil telefon patlaması yaşandı. Özelleştirme politikaları benimsendi. Ülkenin birçok devlet sektörü yerli ve yabancı özel sermayeye devredildi. Ülkenin mobil iletişim ağı devlet mülkü olan Syriatell’in kontrolündeydi. Syriatell özelleştirildi. Beşşar Esad’ın kuzeni henüz hayatının baharında ve Başkanın kuzeni olmak dışında bir vasfı olmayan Rami Mahluf Syriatell’in en büyük hissedarı oldu.

Özelleştirmeye karşı çıkanlar medyada “vatan haini” olarak tedavüle sokuldu. Meseleyi meclise taşıyan parlamenterlerin dokunulmazlıkları kaldırıldı. Milletvekili sıfatlarını kaybetti ve yargılandılar. Syriatell, Rami Mahluf ve henüz 20’li yaşlarda olan oğulları Muhammed ve Ali’yi ülkenin en zenginleri yaptı. Bazı eski ve yeni Bakanların, Başbakanların, generallerin, istihbarat şeflerinin, valilerin, parti üst yetkililerinin çocukları yüzlerce milyon dolar servetin sahibi oldu.

SAVAŞ BEZİRGANLARI İLE MÜCADELE

Dubai, Katar ve Avrupa kentlerine yatırımlar yaptılar. Milyonlarca dolar değerindeki villaların, iş merkezlerinin ve en pahalı arabaların sahibi oldular. 2011 sonrasında Suriye’ye dayatılan savaş döneminde “savaş bezirgânları” türedi. İnşaat demiri, şeker, çimento, gıda ürünleri, hurda, ilaç, sigara ve daha birçok kalemin ithalat ve ihracatını tekelinde bulunduran, dışarıya sermaye kaçıranlara aracılık yapan “savaş ekonomisi Lordları” türedi. Suriye halkı savaşı kazanmak için büyük fedakârlıklar yaparken, yokluk içinde hayatta kalma mücadelesi verirken, bu elitler devleti, ülkeyi, halkı soymak ve zenginliklerine milyarlar katmakla meşguldü.

Suriye Devlet Başkanı Esad, savaşı sadece askeri olarak kazanmanın yeterli olmayacağını, savaş giderlerinin karşılanması, tahrip olmuş ekonominin yeniden inşası için rüşvetle, yolsuzlukla ve savaşı ekonomik kazanımları için fırsat olarak gören rahmet yoksunu harami tüccarlarla kararlı ve kapsamlı bir mücadelenin elzem olduğuna müdrik oldu. Bu mücadelenin güven telkin etmesi için işe en yakınlarıyla başlaması gerektiğini de biliyordu. En nihayet Esad, müttefiki Putin’in de desteği ve telkiniyle, bu duruma müdahale etti. Zaman çok uygundu. Yoğun savaş dönemin esas evresi arkada kalmış ve ülke imar için gerekli adımları atmıştı.

Başta Kuzeni Rami Mahluf olmak üzere, Petrol, Elektrik, Eğitim, Ticaret Bakanlıkları ve savaş Lordlarına karşı harekete geçildi. Yapılan açıklamaya göre, bu isimler yolsuzluktan 100 ile 200 milyar dolar haksız kazanç elde etmişler. Tutuklamalar en yakın aile efradı ve sırtını “devlete dayamış” birçok nüfuzlu isme ulaştı. Mal varlıklarına el konuldu. İçerde ve dışarıda Suriye halkından çalarak sahip oldukları bu muazzam servet ülkeye iade edilebilirse, sadece savaşın tahrip ettiği ekonomiye merhem olmayacak ayrıca Suriye’nin yeniden imarına muazzam katkıda bulunacak. Bu hamle ile Esad hem iktidarını pekiştirebilecek hem de sırtında yük olan ve ülkenin hayrını ve geleceğini emen kenelerden kurtulmuş olacak.