BİYOGRAFİ DOSYASI : İSLAM FELSEFESİNİN KURUCU FİLOZOFU VE FELSEFE TARİHİNİN “İKİNCİ ÜSTADI” : FÂRÂBÎ


Prof. Dr. Mevlüt Uyanık : İSLAM FELSEFESİNİN KURUCU FİLOZOFU VE FELSEFE TARİHİNİN “İKİNCİ ÜSTADI” : FÂRÂBÎ

9 Haziran 2020

Giriş:
Dünya koronavirus (covid-19) salgını ile mücadele etmekte, insanlar bir nevi inziva hayatı yaşamaktadır. Dış şartların olumsuzluklarını gidermek için sorunun bir parçası olmaktansa çözüme katkıda bulunmak için yapılan bilinçli inziva, İslam filozoflarının “Tedbirü’l-Mütevahhid” kavramını hatırlatmaktadır.
Felsefenin amacı Sokrates ve Platon’dan itibaren insanların mutluluğunu temin etmesi ve erdemli bir hayat sağlanmasıdır. Bunun için özgür ve özgüvenli bireyin öncelikle kendi ruh ve beden sağlığını koruması, yani ruh sağaltımını (tıbbu’r-ruhani) sağlaması gerekir. Bireysel tedbirlerin aileye ve topluma yani siyasal yönetime (tedbirü’l-menzil ve müdün) aktarılması zaruridir. Çünkü adaletin temin edildiği erdemli bir toplumda (medinetü’l-fazıla) yaşayan kişi bu dünyada mutlu olur. Dünya, görünüşler âlemi olup geçicidir; buradaki huzurlu, dingin ve mutlu yaşam (tahsilu’s-saade) da geçicidir; insan bedenen ölür; ama ruhen ölümsüzdür, bu açıdan ahiretteki insanın ebedi ve nihai mutluluğa (saadetü’l-kusva) ulaşması önemlidir. İslam felsefesinde bu sistemi kuran filozof Ebû Nasr Muhammed bin Muhammed bin Tarhan bin Uzluğ el-Fârâbî et-Türkî’dir.
İnsanlık düşünce tarihinde “Muallim-i Sanî” yani “İkinci Öğretmen” veya “İkinci Üstat” diye bilinir, malum olduğu üzere ilki Sokrates ve Platon’un öğretilerini sistematize eden Aristoteles’tir. Bu yazı Fârâbî’ye felsefe tarihinde niçin “İkinci Öğretmen” denildiğine ve Fârâbî’yi İslam felsefesinin kurucu filozofu olarak görme gerekçemize dairdir.
• Fârâbî’ye Niçin “İkinci Muallim” denilmektedir?
“Batı felsefesi, Platon’a düşülen dipnotlardır.” denilmesi gibi bize göre de İslam felsefesi, Fârâbî’nin öncülüğünde gelişmiştir. O, Türk-İslam düşüncesinin en önde gelen âlimi olup, Samaniler, Selçuklular, Osmanlılar kanalıyla öğretilerinin etkisi devam etmektedir. Kurucusu olduğu Meşşâî öğreti, İbn Sînâ tarafından mükemmel hale getirilmiş, Batı’da yani Endülüs’te İbn Bâcce, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd ile bir dünya felsefesi haline gelmiştir.
Bu hususu biraz açacak olursak, Büyük İskender, hocası ve danışmanı olan Aristoteles’in katkısıyla Doğu ve Batı’nın felsefi birikimini “Helenistik Felsefe” adıyla evrenselleştirmişti. Fârâbî Batı′da bilinen adıyla Alpharabius, Grek Peripatetik felsefe birikimi, Helenistik kültürü Meşşaî öğreti adı altında “Hakikatin Birliği” ilkesi bağlamında İslamiyet’in verileriyle yeniden üretmiştir. Fârâbî aslında felsefeyi eski/asli yurduna geri getirdiğini söyler.
Bu hususu biraz açacak olursak, dünya üç büyük kültürel aktarım ve etkileşim yaşamıştır. Milâttan önce 600’lerde başlayan kültürel aktarım yaklaşık iki yüz yıl sürmüş, Kaldelilerin, Sümerlerin ve Fenikelilerin kültürel birikimleri önemli oranda Grekçeye çevrilmişti. Tabii doğal olarak Yunanca bilim dili olarak resmiyet kazanmıştı. Felsefi birikim açısından söyleyecek olursak, Cündişapur’dan başlayan kültür aktarımı, İstanbul (Kostantinopolis) üzerinden Antik Yunan’a Atina’ya, oradan Mısır’a geçmiş, İskenderiye en önemli kültür merkezi haline gelmiştir. Bu birikim, Mısır/İskenderiye çevresinde Musevî ve İsevî gelenek yorumuyla Anadolu’ya geçmiştir. O dönemde Anadolu Ege kısmının ve İskenderiye ekolünün etkisinin yanında Urfa ve Nusaybin, Antakya ve Harran Mektepleri (ekolleri) bulunduğunu söylersek bölgenin kültürel alt yapısının ne kadar zengin olduğu ortaya çıkar.
Dünyadaki ikinci büyük kültürel aktarım, Müslümanlarca yapılmıştır. “Bereketli hilal” de denilen Maveraü’n-nehir (yani iki nehir Seyhun ve Ceyhun) ve Mezopotamya da denilen (yine iki nehir yani Dicle ve Fırat arası) topraklardan Yunanistan’a ve Batı’ya giden felsefi birikime ait Pehlevice, Süryanice ve Grekçeden önemli bilimsel eserler Arapçaya çevrildi. Arapçaya çeviriler, İslamiyet’in ilk dönemlerinden Emevî’ler zamanında başlamış, Abbasî halifesi Mansur ( 754-775) döneminde ivme kazanmış, Me’mun zamanında ise Beytü’l-hikme” (830) ismiyle kurumsal hale gelmişti. Önceden Grekçe olan bilim dili, artık Arapça olmaya başlamıştı. Özellikle Fârâbî’nin içinde yetiştiği dönem olan Samanî’ler zamanında da bilim dili Arapçaydı. Dünyadaki üçüncü büyük kültür aktarımı ve etkileşimi XII. yüzyılda Avrupalıların İslam Medeniyetinde üretilen bilimsel eserleri başta Latince ve İbranice olmak üzere diğer batı dillerine çevirmeleriyle gerçekleşti. Batı Rönesans’ını (fikrî dirilişi) tetikleyen bu eserler olmuştur.
İnsanlık tarihindeki üç büyük kültürel aktarım ve etkileşim süreçlerini anlamak için Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” bağlamındaki çalışmaları Fârâbî’yi hareket noktası alarak başlattık. Bu okumaların yakın hedefi Türkistan/Atayurt ve Türkiye/Anayurt kültürel sürekliliğini klasik felsefi eserler üzerinden takip etmek, uzak hedefini ise “Türk Felsefesi”ne katkı sağlamak oluşturmaktadır.
Bu okumalarımızı da Fârâbî üzerinden yapıyoruz. Şimdi bu hususları ana hatlarıyla maddeler halinde açıklayalım:
1. Fârâbî’ye İkinci Muallim denilmesinin sebebi, kendisinden önce İslam filozofları içinde ondan daha erdemli biri geçmemesidir. Nitekim Şemsüddin Şehrezurî de “.. filozofların ikisi İslam’dan önce Aristoteles ve Hipokrat; ikisi de İslam’dan sonra Fârâbî ve İbn Sînâ’dır” demiştir. (eş-Şehrezuri, 2015, 676; Uyanık, 2020 (kırmızılar) 113)
2. Fârâbî’yi İslam felsefesinin kurucu filozofu olarak görürken, Ya‘kūb b. İshak el-Kindî’yi İslam felsefesinin teşekkülünde önemli role sahip bir filozof olarak görüyoruz. Felsefeyi insanın mutlu (huzurlu ve verimli) bir hayat yaşamak, bunu engelleyen her türlü tutum ve davranıştan uzak durma aracı olarak nitelemesini önemsiyoruz. Özellikle hikmetlerin hikmeti, sanatların en üstünü olan felsefenin “insanın kendini bilmesini sağlayan bilgileri vermesi, gücü yettiğince onun fiillerine benzer davranışlarda bulunmaya çalışması gerekir”, demesini önemsiyoruz. Çünkü Sokrates’in “kendini bil/tanı” sözü İslam düşüncesinde “men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehu”ya yani “Kendini/nefsini bilen insan Rabbini bilir”e dönüşmüştür. Nefsini felsefe ile disipline eden kişi, aklî, ruhî, ahlakî etkinliklerde bulunur, olgun/kâmil biri haline gelir. İbn Rüşd’e göre bu “düşünen nefsin nihai kemale ulaşıncaya kadar yetkinleşmesidir.”
3. Kindi’yi tercümeler ve felsefeye olan katkıları açısından önemsiyoruz, ama Fârâbî’yi “İkinci Üstad” kılan Tanrı-evren-insan ilişkisine dair kurduğu felsefi sistemdir. Özellikle Mantık alanında yaptığı katkılar, dil ve düşünce irtibatını tasavvur ve tasdik diye kurması, yakini bilgiyi (burhan) temellendirmesi, tabiat bilimleri ile ilahiyat ve felsefenin (tinsel disiplinlerin) irtibatını sağlaması ve bunları siyaset felsefesi bağlamında bütüncül bir şekilde “sistem felsefesi” olarak sunmasıdır. Dinî ilimler olarak fıkıh, kelam ve ahlakın medenî ilimler çerçevesinde incelenmesi, peygamberin vahyi pratiğe aktarmasının felsefî dile dönüştürülmesidir. Burada vurgulanmak istenen evrenin nasıl yaratıldığını talimi ilimler ile anlayıp, açıklandıktan sonra niçin yaratıldığı bağlamında ilahiyatın (felsefe-i ula) devreye girdiği, medenî ilimler (fıkıh, kelam ve ahlak) ile etik politik bir sistem oluşturduğudur.
4. Fârâbî’nin siyaset felsefesi bağlamında Türk tarihini okuyacak olursak, Osman Bey’in kurduğu site devletini orta ölçekli devletten çıkardığını görürüz. Fatih Sultan Mehmed’in ise orta ölçekli devleti Doğu ve Batı’nın Hakanı olarak İstanbul’u fethedip dünya devletine dönüştürdüğünü söyleyebiliriz. Teorik temellerini ise Selçuklu Nizamiye medreselerinin gelişmiş şekli olarak kurduğu, Fatih Külliyesi atmış, bu devlet üniversitesini bir dünya markası haline getirmiştir. Bu çerçevede düşündüğümüz zaman Osmanlı, çok uluslu bir devlet olarak, Müslümanları “ümmet”, gayr-i Müslimleri ise “el-Mille” kavramı altında toplamış, “milli bir şuur” oluşturan bir dünya devletidir, diyebiliriz. Bunu Fârâbî merkezli okuyacak olursak, Osmanlı Devleti’nde milletler topluluğu ile İngilizlerin “commonwealth” dedikleri yapı ayrıntılı olarak incelendiğinde, filozofumuzun erdemli yönetim ilkelerini dikkate alan bir devlet ile sömürüyü merkeze alan bir devletin siyasal uygulamaları arasındaki tarihsel fark ortaya çıkacaktır.
5. Mantıktaki katkılarını biraz daha açacak olursak Fârâbî, mantığın miftahu’s-saade, yani mutluluğun anahtarı olduğunu söyler. Çünkü mantık, insanın mutlu olması, aklını düzgün kullanması, yanlış yapılması mümkün olan bütün makul şeylerden uzak tutacak, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bildirecek, insanı doğru yola ve gerçeğe (hak) yöneltmeğe yarayacak ilkeleri verir. Hatadan koruyan ve muhafaza eden ilkeleri verdiği için de mantıklı insan, doğru eylemde (salih amel) bulunur, dingin ve huzurlu yaşar, yani dünyada mutluluğun anahtarına sahip olur. İslam felsefesinin teşekkül döneminde mantıkçıların lideri olarak görülen Ebu Bişr Metta b.Yunus’un (v.328) talebesi olan Fârâbî, müstakil mantık eserleri yazmıştır. Ona “Muallim-i Sanî” denilmesinde bunun etkisi çoktur. Organon içindeki sekiz kitabı üçe ayıran Fârâbî, Kategoriler, Önermeler ve Birinci Analitikler’i giriş ve malzeme hazırlama olarak görmekte, Topikler, Sofistik İtirazlar, Retorik ve Poetik’i kıyasın uygulama alanları olarak değerlendirir. Mantığın merkezine ise (ikinci analitikler) Burhan’ı yerleştirir. Burhan kesin ve zorunlu bilginin ilke ve kurallarını verdiği için mantığın esasını oluşturmaktadır. Farabi’nin “Muallimi Sani” olması, Aristoteles’in yaptığını İslami bilimler için yapmış olmasından kaynaklanır. Mantık ilmine dair bu katkılarını Müslüman bir âlim olarak kelam ve fıkhın kullandığı akıl yürütme tarzları bağlamında incelemesi son derece önemlidir. Mantık ilminin kelam ve fıkıhta kullanılan delilleri nasıl desteklediğini ve garanti ettiğini göstererek itikadi ve siyasi açıdan mantıksızlığın doğuracağı sonuçlara işaret etmiştir. İbn Sînâ’nın bu mantık öğretisini daha da geliştirmiştir. Gazzâlî’ye ait, Mustasfa min İlmi’l-Usul (1109) adlı mantığın fıkıh alanında uygulanmasına dair örneklerini görünce filozofların etkisinin derecesi de anlaşılmaktadır.
6. İnsanın fikri üretim açısından ruh ve beden sağlığını koruması gerektiğinin somut örneği olarak Fârâbî, hekimliğin yanı sıra mûsiki alanında hem teorisyen hem de pratisyendir. Müzik ilmini matematik gibi pozitif/talimi bilimler arasında sayması, musikinin tıp ilminde özellikle ilmü’n-nefs yani psikoloji ve psikiyatri alanında kullanımın ilk örneğini vermiştir. Tahsilu’s-Saâde, et-Tenbih alâ Sebili’s-Saade, Fusûlu’l-Medeni, es-Siyasetü’l-Medeniyye ve el-Medinetü’l-Fazıla ve Arau Ehli’l-Medineti’l-Fazıla yani Erdemli Şehrin İnsanlarının Fikirleri’ne dair yazdıkları günümüz sosyoloji ve siyaset bilimleri için bir kaynak eser olmayı sürdürmektedir.
7. Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak ve Türk Felsefesi Açısından Fârâbî’yi öncelememizin gerekçelerinden birisi de onun dil felsefesine dair fikirleridir. Dil bilgisi hatasız konuşmanın; mantık ise doğru düşünmenin kurallarıdır, demesi önemlidir. Dil bir dış konuşma, mantık ise bir iç konuşmadır, yani dilin lafızla ilişkisi ne ise mantığın kavramlarla olan ilişkisi de odur. Ancak gramer bir milletin diliyle ilgili kuralları içerirken mantık bütün insanlığın düşüncesine ait kanunları ifade etmektedir. Böylece Fârâbî, Sirafi’nin mantığın Yunan dili ve düşünce yapısına özgü olduğu görüşünü reddederek, onun evrensel yapısını vurgulamaktadır. Biz de buradan hareketle bilim dilinin Arapça, edebiyat dilinin Farsça olması nedeniyle Türk Aklının ürettiği felsefi birikimi Samaniler, Selçuklular ve Osmanlılardaki sürekliliğini araştırarak Türk Felsefesinin teşekkülünü anlayıp, açıklamaya çalışıyoruz.
8. Buradaki anahtar kavramlarımız “Türk’çe Düşünmek” ve Tanrı-Evren-İnsan üzerine okumalarımızı Türk Aklının ürettiklerini Türkçe yazmaktır. “Türk’çe Düşünmek” ifadesindeki ayraç “Türk’çe tefekkür”ün ürünü olan “Türkçe Felsefeye” vurgudur.
Türk’çe düşünmek, Türk Aklının Fars ve Arap Aklından farklı olduğunu söylemek demektir. İslam dinini yaşayabilmek için gerekli itikadî’ (Maturidi) ve fıkhî’ (Hanefi) ilkeleri Türkçe ifade eden Yesevî’nin Divan’ı, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i, Edip Ahmet Yükneki’nin Atabetü’l-Hakaik’i “Türk Felsefesinin Kurucu Metinleri” olarak görmektir. Türkçeyi bir bilim ve felsefe dili yapmanın öncelikli hedefimiz olması İslam öncesi üretilen metinleri, yazıtları ihmal ettiğimiz anlamına gelmiyor. Orhun Abideleri’ni Türk Felsefesinin ilk kurucu metinlerinden görüyoruz. Çünkü Müslüman olmadan önce mümin yani Kök/Tek Tanrı inancına sahip olduğumuzu Kut alan yöneticilerimizin varlığını bu yazıtlarda görebiliyoruz.
Türkçenin Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla önemsenmeye başladığını, “Yeni Lisan-Yeni İnsan” sloganıyla edebiyat eserlerinde sürekli vurgulandığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla Türkçe Felsefesinin resmi olarak başladığını söylüyoruz. Bilindiği üzere Kânûn-ı Esâsî Osmanlı Devleti’nin ilk ve son anayasası olup, 23 Aralık 1876’da ilan edilmiş, 1878’de II. Abdülhamit tarafından askıya alınmış, 24 Temmuz 1908 ihtilali sonucunda yeniden yürürlüğe girmiştir. Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’nun kabul edildiği 20 Ocak 1921 tarihi ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın yürürlüğe girdiği 24 Mayıs 1924 tarihi arasında ise kısmen yürürlükte kalmıştır. Türk Aklının devlet kurma geleneğini ve sürekliliğini göstermesi açısından önemlidir. Kânûn-ı Esâsî’nin ikinci bölümü de bunu teyit etmektedir, çünkü Osmanlı vatandaşlarının kamusal haklarını içeriyordu. 8. madde Osmanlı Devleti’nin uyruğunda bulunan kişilerin tümüne din ve mezhep ayrımı olmaksızın “Osmanlı” denileceğini, 9. madde Osmanlılar’ın tümünün, başkalarının özgürlüklerine müdahale etmemek koşuluyla, kişisel özgürlüğe sahip olduklarını belirtiyordu. 11. maddeye göre, devletin resmi dini İslam’dı. Ancak kamu düzenine ya da genel ahlaka aykırı olmadığı sürece, Osmanlı ülkesinde maruf olan diğer dinlerin icrası serbestti.Yasa önünde tüm Osmanlıların eşit olduğu, kişilerin, din hakkında ön yargıya sahip olunmaksızın vatana karşı aynı hak ve ödevleri bulunduğu 17. maddede, devlet görevlilerinin devletin resmi dili olan Türkçeyi bilmek zorunluluğu 18. maddede yer alıyordu.)
9. Türk Felsefesi, Türkçenin farklı lehçelerinde üretilenin fikri birikimin yanı sıra şimdi Türkçe konuşmayan ama doğuda büyük Okyanus’tan batıda Hazar Denizi’ne, kuzeyde Sibirya’ya, güneyde Tibet’e, Batı Hun imparatoru Atilla Avrupa içlerine kadar uzandığı yerlerde yaşayan Türklerin fikri üretimlerini kapsamaktadır. Bunun teknik ifadesi Turan bölgesinde üretilen bütün felsefi birikimlerdir. Bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla resmi olarak başlayan Türk Felsefesi, Ziya Gökalp’in ifadesiyle söyleyecek olursak “Büyük Oğuz İttihadı”nın (bütünleşmesi) teorik alt yapısını oluşturur. Nihai hedef ise Türklerin dünyanın neresinde hangi dil ile olursa olsun ürettikleri felsefi birikimdir.
Sonuç: Batı felsefesi, Müslüman âlimlerin “Eflatun-u İlahi” dedikleri Platon’a düşülen dipnotlarsa, onun talebesi Aristoteles “Muallim-i Evvel” ise Fârâbî’nin “Muallim-i Sanî” olarak İslam felsefesinin kurucu filozofu olduğunu, bu nedenle de “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırma”nın ilham noktası olarak aldığımızı belirtiyoruz.
Kaynakça:
• Akyol Aygün, M.Uyanık, “Fârâbî’ ve Felsefeye Giriş Olarak İlimlerin Sayımı Adlı Eseri, İslam Felsefesi Teşekkül Dönemi, , Elis yayınevi. Ankara 2017.
• —- Şehrezuri Metafiziği, Araştırma Yayınevi, Ankara 2011
• İbn Bacce, Tedbiru’l-Mütevahhid: Bireysel Yönetim Okumaları, telif ve tercüme, Uyanık – Akyol, Ankara: Elis Yayınevi, 2017.
• Çapak İbrahim, “Mantık:Tanım ve Önerme” İslam Felsefesi Tarih ve Problemleri, edit. M. Cüneyd Kaya, İsam İstanbul 2013.
• Dağ, Mehmet “ Farabî’nin İki Yapıtı” : “Felsefenin Temel Önermeleri” ve “Mantık ve Eski Felsefenin Temel İlkeleri konusunda Sorunların Kaynakları. Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2003.
• Erdoğan, İsmail, “Fârâbî’’nin Siyaset felsefesindeki “İlk Başkan” Oğuz Han Olabilir mi?” Felsefe ve Din Bilimlerinde Serbest Yazılar, edit.:İ.Oymak, R.Çelik, Kimlik yay., Kayseri 2018el-Fârâbî’ Ebu Nasr, İlimlerin Sayımı, Telif ve Tercüme: Mevlüt Uyanık, Aygün Akyol, Elis yayınevi, Ankara 2017.
• Fârâbî’, Ebû Nasr. el-Medinetü’l-Fazıla, çev.: Nafiz Danışman, MEB. Yay., İstanbul 2001.
• ——– Kitabu’l-Mille ve nususun uhra, tahkik..Muhsin Mehdi, Daru’l-Maşrık. Beyrut.1981.

• ———— “Mantığa Başlangıç”. Fârâbî’’nin Bazı Mantık Eserleri içinde. çev.: Mübahat Türker Küyel , Ankara 1990, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu.
• ——–). el-Cem beyne Ra’ye’l-Hakimeyn. Beyrut 1985. Daru’l-Meşrik.
• ———- “Eflatun ile Aristoteles’in Görüşlerinin Uzlaştırılması”, İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri içinde. çev.: Mahmut Kaya. İstanbul 2003: Klasik Yayınları.
• ———es-Siyasetü’l-Medeniyye. çev.: M. Aydın, A. Şener, M. R. Ayas. İstanbul 1980: Kültür Bakanlığı Yay.
• ———-“Kitabü’l-Mille”. Divan Dergisi. çev. Fatih Toktaş. Sayı:12, 2002/1.
• ———-Tenbih alâ Sebîli’s-Sa’âde. İstanbul 2005, İFAV. Yayınları.
• ——–el-Medinetu’l-Fazıla. çev. N. Danışman. Ankara 2001, MEB. Yay.
• ——–Medinetu’l-Fazıla. çev. A. Arslan. Ankara 1990, Kültür Bakanlığı Yay.
• ————-Fususu’l-Medeni. çev.: Hanefi Özcan. İzmir 1987, DEÜİF. Yay.
• ——–“Mufârık Varlıkların İspatı Hakkında Risale”. Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. çev.: Nuri Adıgüzel. sayı: 2. 1998, Sivas.
• ———Kitabu’l-Hurûf. çev.: Ö. Türker. İstanbul 2008, Litera Yay.
• ———- Mutluluğun Kazanılması, çev.: Ahmet Arslan, Ankara 1999, Vadi Yay.
• Gökalp, Ziya, Türkçülüğün Esasları, Kültür Bakanlığı yay, Ankara. 1978, Varlık yay, İstanbul 1968.
• Macid, Muhittin “Tercüme Hareketleri” TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2011, c.40, s.498-504.
• Medkur, İbrahim Fârâbî’, Klasik İslam Filozofları ve Düşünceleri, çev.: Osman Bilen, İnsan Yay., İstanbul.
• Nasr, S. Hüseyin, Genç Müslümana Modern Dünya Rehberi. Çe. Ş.Yalçın, İz yayıncılık. İstanbul1996

• eş-Şehrezuri Şemsüddin, Nüzhetü’l-Ervah: Bilgelerin Tarihi ve Özdeyişleri, çev. Eşref Altaş, Türkiye Yazma Eserler Kurumu yay. İstanbul. 2015.
• Sayılı Aydın, “Bilimin Tarihsel gelişmesine Türklerin Katkıları” Uluslararası İbn Türk, Haremzmi, Fârâbî’, Beyruni ve İbn Sînâ Sempozyumu Bildirileri (9-12 Eylül 1985) Atatürk Kültür Merkezi yayını, Ankara.
• Tamtürk, Bayram, Meşşai Gelenek ve İbn Bacce’nin Nefs Anlayışı, Ankara: Araştırma Yayınları, 2020.
• Taş, İsmail, Türk İslam Düşüncesi Yazıları, Kömen Yay., Konya 2011.
• ———- Türk Düşüncesinde Kozmogoni Kozmoloji, Palet yay, Konya 2017.
• ————“İslam Öncesi Türk Düşüncesi”, Türk Düşünce Tarihi: El Kitabı, edit. B.A. Çetinkaya, Grafiker yay. Ankara. 2018.
• Uyanık, Mevlüt, “Türkistan-Türkiye İrtibatının Kültürel Ürünü: Büyük Oğuz Bütünleşmesi” Türk Yurdu, yıl 108, sayı 380, Ağustos 2019, s.30-34.
• —- Yusuf Has Hacib’e göre Mutluluk Bilgisi -Fârâbî’nin Tahsilu’s-Saade Tasavvuru Bağlamında Bir İnceleme- “, Yusuf Hashacip’in Doğumunun 1000.yılında Kutadgu Bilig-Türk Dünya Görüşünün Şaheseri Uluslararası Sempozyum; İstanbul.2016.
• ———–Türk Felsefesinin Kurucu Metni Olarak Kutadgu Bilig: Yusuf Hâs Hâcib’in Tanrı-Evren Tasavvuru Merkezli Bir Okuma- Kutadgu bilig Üzerine Felsefi Araştırmalar, hazırlayan: Ayhan Bıçak, İstanbul: Dergah Yayınevi 2019.
• ——–“Yeni Bir Türk-İslam Medeniyeti Tasavvuru İçin Hoca Ahmed-i Yesevî ve Yönteminin Önemi” Diyanet İlmi Dergi, cilt. 52, sayı: 4, Aralık 2016.
——–“İslam Felsefesinin Kurucu Filozofu
Ve Felsefe Tarihinin ‘İkinci Üstadı’: Fârâbî”, İlesam (İlim ve Edebiyat Dergisi) yıl 5, sayı 23, Mayıs-Haziran 2020,16-21

• Kânûn-ı Esâsî, 7 Zi’l-hicce 1293 (1876)
Memaliki Devleti Osmaniye, https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/onceki-anayasalar/1876-k%C3%A2n%C3%BBn-i-es%C3%A2s%C3%AE/
İlesam (İlim ve Edebiyat Dergisi) yıl 5, sayı 23, Mayıs-Haziran 2020,16-21

BİYOGRAFİ DOSYASI : Kızılay’ın Kurucusu Macarlı Miralay Dr. Abdullah Bey’i Nasıl Biliriz ? ??


Kızılay’ın Kurucusu Macarlı Miralay Dr. Abdullah Bey’i Nasıl Biliriz ???

E-POSTA : atillaasci

YAZAR Atilla Aşçı :

İlkokul, ortaokul ve liseyi, 1956 da doğduğu Çanakkale’de bitirdi. 1974-1978 İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünü bitiremeden Eylül 1978 de yurt dışına çıktı. Almanya’da sosyal bilimler okudu. Çeşitli kurum ve kuruluşlarda danışmanlık, Hannover Gottfried Wilhelm Leibniz Üniversitesi Felsefe Bölümü, Meslek Pedagojisi ve Yetişkinler Eğitimi Enstitüsünde araştırma görevlisi olarak çalıştı. ’’ İsrail’i Kur’’ başlıklı bir kitabın Almancadan çevirisini yapmıştır.

Atilla Aşçı, Sun Savunma Net, 06 Şubat 2020

1953 Çanakkale/Yenice depreminde günlerce dışarıda yatmak zorunda kalan annemlere Kızılay bir battaniye vermiş. Üç yıl sonra doğan ben, o battaniye ile büyüdüm, sonra da kardeşim ısındı onunla. Senelerce, çok soğuk gecelerin refakatçisi oldu.

28 Eylül 1974 tarihinde el öperek evden ayrıldığım güne kadar o battaniye, neredeyse benim için evin en sevilen eşyalarından biri oldu. Çok değerliydi o battaniye. Kızılay vermişti onu.

Sene 1965, 18 Mart İlkokulu’nun üçüncü sınıfına gidiyordum. Üçüncü sınıftan itibaren faaliyet kolları başlardı bizim okulda… O gün, o kolların seçimi vardı. Kızılay kolu için aday aranırken, ilk parmak kaldıran bendim. Öğretmenim Ayten Hanım (ellerinden öpüyorum) ‘‘tamam, Atilla Kızılay Kolu’’ dedi… İşte o zamanki minik aklımla battaniyenin hakkını ödeme zamanının geldiğini düşünüp büyük bit mutluluk yaşadım. İlkbaharda, okulun bahçesindeki çam ağaçlarından sarı tozlar uçar, çocukların ellerine, bacaklarına yapışır, kaşındığında her yerleri kızarır, kabarırdı.

O zamanlar her öğrenciye bir kart verilirdi. O karta aldığın bağış pulları yapıştırılırdı. O pulları sınıftaki öğrenci arkadaşlarımın kartına her yapıştırdığımda, aklıma evdeki Kızılay battaniyesi gelir, sevinirdim. Kaç kart doldurulursa bir battaniye parası eder, ha bire hesap yapardım. Benim için Kızılay soğuk günlerin ısıtıcısı, şefkati idi. Çocukların üstünü örten battaniye idi. O battaniyeler artmalı çocukların üstlerini örtmeliydi. O günkü Kızılay o battaniye idi…çocukları ısıtan..

Peki, kimlerdi bu benim hayatımı çok etkileyen Kızılay’ı kuranlar?

Macarlı Miralay Abdullah Bey’i tanır mıydınız? Viyana’da maliye memurluğu yapan Anton Hammerschmidt’in 1800 yılında doğan oğlu Karl Eduard Hammerschmidt.

Önce felsefe okumuş, sonra entomoloji (böcek bilim) ve sonra da tıp okumuş. Narkoz konusunda uzmanlaşmış, buluşlarını tıp âlemiyle paylaşmış. Avusturya’da, başlayan halk kalkışmalarına aktif olarak katıldığı için, 1848 deki Ekim İhtilali akabinde Osmanlı’ya sığınır. İslamiyet’i seçer ve Abdullah ismini alır.

İstanbul’a gelir gelmez, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye, ardından Şam’daki askeri hastaneye miralay (albay) rütbesi ile tayin olur. 1855 de, Kırım Savaşı sonrası da Gülhane ve Haydarpaşa hastahanelerinde görev alır. İlk jeoloji çalışmalarını başlatır. 1870 de, İstanbul’da bir doğa müzesi kurmakla görevlendirilir. Viyana’dan getirttiği 12.000 adet örnek mineral, 3000 e yakın bitki örneği, 5900 böcek ve 2500 e yakın da zooloji fosili ile Le Musee d’historie Naturelle d’Êcole Imperiale de Medicine a Constantinople adıyla bu konuda Türkiye’de, halen bile bu büyüklükte başka bir müzenin olmadığı bir Doğa Tarihi Müzesi’ni kurar. 28 Ekim 1918’deki büyük Vefa yangınında bu müze tamamen yanarak yok olmuştur.

Peki, Dr. Abdullah Bey’i bu konuda kim görevlendirmiş ve tam destek vermiş. O da, başka bir Avusturya kaçkını olan Michel Lattas, yani bizdeki ismiyle, Osmanlı ordusunda ordu komutanlıkları yapan, en sonunda başkomutanlığa getirilen Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa. Kendisi, 1853/55 Kırım Savaşı’nda Osmanlı Ordusu Başkomutanı olmuş, Sultan Abdülmecit veliaht iken onun hocalığını, 1857 yılında Hicaz ve Irak Orduları ve Rumeli Ordusu Komutanlığı yapmış bir şahıstır.

Abdullah Bey’in Kızılay’ın kurulmasında en yakın refakatçisi ve yardımcısı kim? O kişi de bizim hani ‘‘git derdini Marko Paşa’ya anlat’’ dediğimiz Mekteb-i Tıbbiye Nazırı Marko (Apostolidis ) Paşa. Sultan Abdülaziz’in hekimbaşı, tuğgeneral rütbesini alan ilk doktor payesi alan bir kişidir. Sabrıyla ünlü Marko Paşa, Abdülhamit döneminde Senato Üyesi. Aynı zamanda Kızılay’ın ilk başkanıdır.

Bu konuda önemli dördüncü önemli şahıs ise, Kırımlı Dr. Aziz Bey’dir. Bilim dilinin Türkçe olması için didinen, derslerini Türkçe verdiği ilk sivil tıp ‘’Mekteb-i Tıbbıye –i Mülkiye’’ okulunu kurarak dekanlığını yapmıştır, Kızılay’ın hilal şeklindeki sembolünü çizen kişidir.

Dr. Abdullah Bey, 1874 yılının ağustos ayında, 74 yaşında Üsküdar-İzmit demiryolu yapımımda jeolojik arazi çalışması yaparken, güneş çarpması yüzünden geçirdiği apolaksi yüzünde kirada oturduğu evde vefat eder ve Defterdar Camii’nin kabristanına defnedilir. Oradan alınır Eyüp’e götürülür. 1994 yılında, Eyüp’teki mezarı da yol geçecek diye yerinden kaldırılır. Şimdiki yeri mi? Kimse bilmiyor. Aynı durum Kırımlı Dr. Aziz Bey için de geçerlidir. Onun da mezarı kayıptır.

Eylül 2012 tarihinde, her ikisi için Defterdar Camii bahçesinde sembolik bir anıt mezar yapılmış; lakin şimdiye kadar bu kurumun kurucuları layık oldukları ilgiyi görememişler ve hatta yok gibi davranış şekli süregelmiştir. Bugün Kızılay varsa, onlara borçluyuz.

Vefa derken, akla sadece boza gelmesin.

BİYOGRAFİ DOSYASI : KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURUCUSU ESKİ MİLLİ EĞİTİM BAKANIMIZ HASAN ALİ YÜCEL’İ TANIYALIM !!!!


KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURUCUSU ESKİ MİLLİ EĞİTİM BAKANIMIZ HASAN ALİ YÜCEL’İ VEFATININ 59. YILINDA ÖZLEM İLE ANIYORUZ.

KAYNAK : WIKIPEDIA

Hasan Âli Yücel (17 Aralık 1897, İstanbul – 26 Şubat 1961, İstanbul), öğretmen, eski Milli Eğitim Bakanı, Köy Enstitüleri’nin kurucusu.

Hasan Âli Yücel 17 Aralık 1897’de İstanbul’da doğdu. Baba tarafından Posta Nazırı Göreleli Hasan Ali Efendi’nin, anne tarafından ise Japon sularında batan Ertuğrul Fırkateyni süvarisi deniz albay Ali Bey’in torunudur. Babası Ali Rıza Bey, annesi Neyyire Hanım’ dır[1]. Eğitim yaşamını sırasıyla Mekteb-i Osmani, Vefa İdadisi, Cağaloğlu Darülmuallimin-i Âli’ye (Yüksek Öğretmen Okulu) okullarında sürdürdü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi ve 19 Aralık 1922’de öğretmenliğe başladı. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (Türk Dil Kurumu) kurulmasıyla Hasan Âli Yücel etimoloji kolu başkanlığına getirildi. 1935 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nden, İzmir Milletvekili olarak Meclise girdi, art arda dört dönem milletvekilliği yaptı[2].[3] Giresun’un Görele ilçesinde adına " Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi " kurulmuştur. İstanbul Üniversitesi’nin eğitim fakültesi de Hasan Ali Yücel adıyla kurulmuştur. "Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi".[4]

Bakanlık dönemi

28 Aralık 1938’de Hasan Âli Yücel, 2. Celal Bayar hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildi. Üniversite reformu (Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nin kurulması, Yüksek Mühendis Okulu’nun İTÜ’ye dönüştürülmesi ve Ankara Tıp Fakültesi’nin kurulması), Köy Enstitüleri’nin kurulması[5], Dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi[6][7] ve ilk resmi ve telifli Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi’nin ön çalışmaları onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiştir. Devlet Konservatuvarının kurulması (20 Mayıs 1940), Türkiye’nin UNESCO’ya girişi onun çabaları sonucunda olmuştur. Dört yıllık çabaları sonucunda 25 Haziran 1946’da Üniversiteler Yasası çıkartılır. "Bu yasayla, yüksek öğretim kurumlarının Bakanlıkla olan "sıkı bağı" önemli ölçüde gevşetilmiş, mevcut kuruluşlar yapısal bir bütünlüğe kavuşturulmuş, böylece üniversiteye organik bir karakter kazandırılmıştır. Bu yasanın getirdiği bir başka sonuç da, "dışarıdan gerilim" yerine "içeriden denetim"in getirilmiş olmasıdır. Ankara Üniversitesi de bu yasanın sonucu olarak kurulmuştur."[8]

Oğlu şair Can Yücel, babası için "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim" adlı şiirini yazmıştır.

Son yılları

5 Ağustos 1946’da 7 yıl 5 ay sürdürdüğü Milli Eğitim Bakanlığı görevinden istifa etti. İstifasından sonra gazetecilik görevine döndü. 26 Şubat 1961 tarihinde konuk olarak kaldığı Prof. Dr. Tevfik Sağlam’ın evinde öldü. 2 Mart 1961 tarihinde Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Hasan Âli Yücel, şair Can Yücel’in babasıdır.

HAMAS ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Örgütten kaçan Hamas kurucusunun oğlu : Hamas liderleri Türkiye’de lüks içinde yaşıyor


Örgütten kaçan Hamas kurucusunun oğlu : Hamas liderleri Türkiye’de lüks içinde yaşıyor

Saklandığı Asya’daki bir ülkeden İsrail 12. Kanalı’ndan Ohad Hemo ile temasa geçen Yusuf’la yapılan röportaj Çarşamba günü yayınlandı.

“Gazzeli bir aile ayda 100 dolara geçinirken, onlar lüks restoranlarda 200 dolara yemek yiyor” diyen Süheyb Yusuf, Hamas liderlerinin yaşadığı lüks hayatı şu ifadelerle dile getiriyor:

“Halk sefalet içindeyken Türkiye’deki liderleri süper lüks otellerde, lüks plazalarda ve rezidanslarda yaşıyor, çocukları en iyi okullarda okuyor. Hamas bütçesinden oldukça büyük paralar alıyorlar. Güvenlik elemanları, havuzlar ve özel spor klüpleri var.”

Hamas’ın Türkiye ofisinde istihbarat görevlisi olarak çalışan Süheyb Yusuf, Hamas’ın kurucularından Şeyh Hasan Yusuf’un altısı erkek dokuz çocuğundan en küçük oğlu.

Şeyh Hasan Yusuf’un en büyük oğlu Musab Hasan Yusuf da daha önce İsrail istihbarat teşkilatı Şin Bet’e çalıştığı ortaya çıkınca ABD’ye kaçmış ve Hıristiyan olmuştu. Yeşil Prens olarak adlandırılan Musab Hasan, yazdığı ‘Hamas’ın oğlu’ kitabıyla da meşhur.

Hamas liderlerinin yaşadığı lüks ve şatafat karşısında hayretler içinde kaldığını da söyleyen Süheyb Hasan, Hamas liderlerinin Gazze’deki halktan kopuk bir şekilde, en zengin Türklerin yaşadığı bölgelerde yaşadıklarını ve aylık 4-5 bin dolar maaş aldıklarını ifade ediyor.

“Hamas liderleri terör saldırılarına kendi çocuklarını da göndermeli veya en azından kendilerinin gitmelerini istiyorum. Neden İsmail Haniye, Geri dönüş protestolarına katılıp taş atmaya gitmiyor?” diye soran Süheyb Hasan, “Hamas bu saldırılardan ne elde ediyor? Hiçbir şey” diye konuşuyor.

“Hamas’la büyüdüm ve örgütte çalıştım. Yolsuzlukları gördükten sonra onları terk ettim ve ilişkimi kestim” diyen Süheyb Yusuf, bir uçağa atlayarak Doğu Asya’da bir ülkeye gittiğini belirtiyor.

Hamas’ın Türkiye’de istihbarat topladığını, fakat bu istihbaratın Filistin davası için olmadığını da iddia eden Süheyb Yusuf, toplanan bilgilerin finansal destek karşılığında İran’a satıldığını da öne sürüyor. Süheyb Hasan’a göre İran paraları da Türkiye’deki bankalar üzerinden transfer ediliyor.

Süheyb Hasan’a göre İran’a satılan bilgiler, Hamas’ın Türkiye’de sivil görünümlü askeri ve güvenlik şirketleri yoluyla elde ediliyor. Bu bilgiler arasında Ramallah’taki Filistinli liderler ve hatta İsraillilerin telefon kayıtları da bulunuyor.

Elde edilen istihbaratlarla Hamas’ın İsrail ve Batı Şeria’da bazı saldırıları organize etmekte de kullanıldığını iddia eden Süheyb Hasan, “Örgütün Batı Şeria’da küçük çocukları terör saldırıları için nasıl kullandıklarını gördüm. Amaçları Kudüs ya da Filistin değildir, hatta Yahudilerden nefret ettikleri için bile değildir. Esas sebebi bu masum çocukları kullanarak Gazze’deki ‘kriz’i Batı Şeria’ya taşımaktır” diyor.

Kardeşi Musab gibi İsrail istihbaratına çalışmadığını da söyleyen Süheyb Hasan, hiçbir zaman Hamas’a ihanet etmediğini, onlara sadık kaldığını da ifade ediyor. Ancak Hamas yetkilileri ise Süheyb’in Mossad’a çalıştığını iddia ediyor.

Hamas’ın Batı Şeria’daki etkin isimlerinden olan Süheyb’in babası Hasan Yusuf, birkaç kez İsrail tarafından tutuklanıp serbest bırakıldıktan sonra 2015’te tekrar hapse konmuştu.

Müslüman Kardeşler hareketi gibi, Hamas’ın da pek çok üst düzey lideri Türkiye’de yaşıyor. Her iki örgütün Türkiye’de ticari faaliyetlerinin yanı sıra pek çok medya yayın organı da bulunuyor.

TARİH : Kazak Birliğinin Kurucusu, Ulu Kazak Hanı Abılay (1711-1781)


Kazak Birliğinin Kurucusu, Ulu Kazak Hanı Abılay (1711-1781)

Abılay Han, Kazak Bağımsızlık hareketini başlatmış olan liderlerden birisidir. Asıl adı Ebu’l-Mansur”, kazandığı başarıdan dolayı, tarihteki Türk Hakanları örneğinde olduğu gibi “Abılay Han” adı verilmiştir. Kazakistan’ın yakın çağlarda yetiştirmiş olduğu büyük devlet adamı, komutan ve yaşadığı devrin önde gelen bir diplomatı olarak bilinir. Abılay Han, Cuci sülalesinden, Kazak Hanlığı’nı kurucusu Jangir Han’ın beşinci neslinden gelmektedir.

Ebu’l-Mansur’da tıpkı Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han gibi, çocukluk yılları sıkıntılı geçmiştir. Kazakların tarihinde karanlık ve sıkıntılı bir dönem olarak bilinen 1723 felaketinde Ebu’l-Mansur’un babası da öldüğü için, Mansur yetim kalır. Kazak tarihinin üç bilge kişisinden birisi olan Töle Biy( diğer ikisi Ayteke Biy ve Kazbek Biy) bu yetim çocuğu himayesine alır. Mansur’un bundan sonraki hayatı Töle Biy’in koyun ve atlarını otlatmakla geçer, Mansur bu sırada henüz 13 yaşlarında yani çocukluk devresini geride bırakıyordu.

Töle Biy, bu yetenekli genci bir çoban değil, bir oğul gibi görür ve tecrübelerini ona aktarır.Bilhassa da,Töle Biy, aklını, ferasetini, halk yönetimi kabiliyetini ve amansız düşmana karşı sadece Kazak halkının birliğiyle direnebileceği hususlarını öğretir. Abılay 20 yaşındayken cesaretiyle, yiğitliği ile kanlı bir savaşta halkın gözüne girer. Tahminen 1730-1733 yılları arasında gerçekleşen bu savaşta göstermiş olduğu olağanüstü başarısından dolayı da Büyük dedesinin ruhuna sığınarak, yüksek sesle “Abılay, Abılay” sloganıyla düşmana saldırır. Zaferle sonuçlanan savaşın ardından, Abılay Orta Cüz Hanı seçilir ve Kazak bozkırının en itibarlı şahsiyeti olarak kabul edilir. Bundan böyle Ebu’l-Mansur ismi unutulur ve Abılay olarak tanınmaya başlar. 1730-33 seneleri arasında Orta Cüz askerleri ile Congar ve Kalmuk askerleri arasında birçok büyük savaşlar olmuştur. 1732’de ise Congarlar 7 binden fazla askeriyle Orta Cüzün doğusundaki köylere saldırırlarsa da Kazakların karşı taarruzla düşmanı püskürtürler. Çin tarihi belgelerinde “1733 yılında ve Abılay henüz 20 yaşında iken, Kazak ve Kalmuklar arasında büyük bir savaş olduğu” ifadesi geçmektedir. Özellikle 1730-1740 yıllarında yapılan savaşlarda Abılay, askeri cesareti, uygulamış olduğu tekniği, komutanlık kabiliyetini ortaya koymuştur. Meşhur kanlı savaşın yiğitleri arasında adları geçen; Karakerey Kabanbay, Şakşak Janibek, Karakalpak Kılışbek, Şapıraştı Navrızbay v.b. de Abılay ile birlikte savaşmışlardır.

Bu olaylardan sonra Abılay, Kazak halkının kurtuluşunu kabileler ve cüzler arasındaki birliğin sağlanmasıyla mümkün olacağına inanmıştı. Bundan sonraki süreçteki çalışmaları Kazak halkının birliğine yönelik olmuş ve bunu başarmıştır. Bundan sonra iktidar, yavaş yavaş Tauke Han’ın torunu Abilmambet Han’ın elinden, Abılay’a geçecektir. Abılay’ın yiğitliği, akıl ve ferasetine inanmış olan Abilmambet, Abılay için adeta bir danışman konumunda olmuştur.

1738-1741 yıllarında Abılay Han önderliğindeki Kazaklar, Congar işgalcilerine başarı kazanmışlarsa da, 1742 yılında Congarların beklenmedik bir saldırısı sonucunda Abılay Han tutsak düşer. Hanın, düşman elinde tutsak olması, Kazak toplumunda ciddi sorunlara sebep olur. Töle Biy ve Abilhayır Han’ın, Orenburg yönetimine müracaatları ve vermiş oldukları tavizlerin karşılığında Abılay Han, özgürlüğüne kavuşması için başlatılmış olan görüşmeler semeresini vermiştir. Üç Kazak Cüzü’nün temsilcileri, Töle Biy’in başkanlığındaki bir heyet, Orenburg’a gider, yapılan görüşmelerden sonra, 5 Eylül 1743’te Abılay’ı özgürlüğüne kavuşmuş olur.

Abılay Han’ın gerçek iktidarı 1744 yılında Abilmambet’in Türkistan’a göç etmesinden sonra başlar. Abilay, Kazak halkının, Kalmuklarla yapmış oldukları ağır savaşlardan dolayı yorgun düştüğü için halkının eski gücüne kavuşabilmesi için diplomatik işlemlere ağırlık vermiş ve bu konuda da başarılı olmuştur. Abilay Han,Kazak halkını oluşturan kabile ve cüzler arasındaki birliği yeniden kurabilmek amacıyla Çin İmparatoru ile siyasi ilişkilerini yoğunlaştırır. Abılay Han, bu sırada Rusya ile Çin’in arasındaki anlaşmazlıklardan yaralanmak için böyle bir tavır takınmış ve semeresini de almıştı. Abılay 1745’ te, Congarlar arasındaki iç çekişmeler ve özellikle de, Congar Çin savaşından yararlanmıştır. Nitekim Doğu Türkistan sınır bölgesindeki Kazak topraklarına yerleşen Oyratları buradan kovarak, Kazak topraklarını geri almıştır. Bu süreçte, Kazak halkı arasında birliği ve bütünlüğü sağlamayı başarır. 1745’te Orta Cüz Han’ı Abilmambet, Abılay ve Barak’ın isimleri birlikte söylenirken, 3-4 sene sonra bu durum tamamen değişmiş ve sadece Abılay Han’ın adı zikredilir. 1749 yılından itibaren Orta Cüz Han’ı Abilmambet artık, Taşkent şehrinde oturmakta, yönetimden de elini ayağını çekmiş, Barak sultan yapmış olduğu hatalardan dolayı yurdunu terk etmiş olduğu için Orta Cüz’ün yönetimi Abılay Han’a kalmıştır.

Kazak halkının iki asırdan beri devam eden Congar saldırılarına karşı bağımsızlık mücadelesinin son dönemi, Kazak halkının(Alaş halkının) zihninde “Şandı Jorık”(Tozlu Sefer) adıyla ebedileşir. 1771’de Edil Kalmukları Kazak toprakları üzerinden Jongarya’ya göç eder. Kişi(Küçük) Cüz hanı Nuralı acil sefer düzenleyerek Jem ırmağı boyunda Karmuklara ilk darbeyi vurur. Abılay Han idaresindeki Kazak kuvvetleri, Balkaş Gölü yakınlarında, Kalmuk kuvvetlerini kuşatır. Kalmuk reisleri Ubaş ile Seren, başka çareleri kalmayınca kayıtsız-şartsız teslim olmak yani Abılay Han’ın yönetimine girmek istediklerini bildirirler. Kazak Biyleri konuyu tartışırlar ve sonunda Abılay’ın, ”yenilen düşmanın kılıçtan geçirilmesinin faydalı olmayacağı yönündeki görüşü kabul edilir.” Edil’den göç eden Kalmuk’larla uzlaşıp, hiç olmazsa onların kolaylıkla Congarya’ya geçmesini sağlamak suretiyle, doğuda bulunan komşu ile gelecekteki ilişkiler düzene konmuş olur. Congarlar’dan elde edilen doğudaki topraklara, Kazak köylülerinin yerleşmesi Abılay’ın politikasının uzun vadeli olduğunu göstermektedir.

Abılay Han’ın atmış olduğu adımlar ve uygulamaları, Kazak Halkının birliği, topraklarının bütünlüğü temeline yönelik olmuştur. Taht kavgası sırasında Barak sultan Abilhayır Han’ı öldürür. Bu sırada, Abılay Han’ın tek düşüncesi, Kazak halkının birliğini kurma yolunda hata yapmamaktı. Abılay, savaş anında ve barışta yönetimi altında bulunan halka, özellikle de askerlere karşı uygulamış olduğu disiplin halkın ve askerlerin Han’a olan güvenlerini artırdığı gibi, özellikle de askerlerin milli ruhunu canlandırır ve cesaretlerini artırır. Bu durum Kazak askerlerinin başarısını olumlu yönde geliştirmiştir.

Abılay Han, düşman askerinin sayıca fazla olmasına bakmaksızın, kendi kuvvetlerinden fazla ordularla savaşmaktan çekinmez, ve savaşları genelde kazanırdı. Abılay Han’ın dikkate değer en büyük özelliği, Kazak halkının gücünü birleştirmiş, askeri bakımdan güçlü bir ülke konumuna ulaştırmıştır. 1771’de Abilmambet Han’ın eceli ile ölümünden sonra, töre gereği, Orta Cüz’ün Hanı olarak ya Abilmambet’in kardeşleri, ya da büyük oğlu Abilpeyiz seçilmeliydi. Ancak ülkenin içinde bulunduğu sıkıntılar da göz önünde bulundurularak, yetki ve sorumluluk sahipleri özellikle de Abilpeyiz’in isteğiyle üç Cüzün yönetim vekilleri Türkistan’da Abılay’ı Kazak Cüzlerinin ortak Han’ı olarak seçerler. Böylece Abılay artık sadece Orta Cüz’ün Han’ı değil, artık Kazak Halkının “Ulu Han”ı olarak tahta oturmuştur.

Dış politikada da, Çin İmparatoru, Congar Hanı ve diğer Orta Asya Devletleri Abılay‘ı Kazak Hanı olarak resmi türde tanırlar. Ancak onun hızla itibar ve şöhret kazandığından ürkmeye başlayan Rus Çarı II. Katerina, Abılay’a sadece Orta Cüz Hanı muamelesi yapar. Bu durum, emperyal güçlerin genel siyaseti olan “Böl ve yönet” stratejik politikasının gereği idi.

Ş. Valihanov Abılay Han’ın bütün kabileleri ve cüzleri birleştirmesi ile ilgili olarak, Abılay’ın, başlatmış olduğu merkezileştirme yani Kazak birliğini kurma projesinin neticesi olduğunu ifade etmektedir. Çünkü Abılay Han zamanına kadar, Kazak hanlarının yönetimlerinin önünde konseyler, boylar reisler ve bağımsız hareket eden sultanlardan oluşan ciddi manada engeller vardı.

Abılay Han’ın bu başarısı, “Kazak halkının efsanelerinde, öykülerinde derin izler bırakmış ve kıymetli eserler vücuda getirilmiştir. AbılayHan, haysiyetli, onurlu, milliyetçi ve muhteşem bir kudrete sahip bir şahsiyet olarak bilinir. Kaynaklar, Abılay döneminde, Kazak Halkının mutlu, güçlü ve birlik içinde olduğunu doğrulamaktadır. Ulu Kazak Hanı’nın, seferleri, kahramanlıkları ve zaferleri destanlara konu olmuş ve halkın ağzında nesilden nesile ulaşmıştır. Hayatı boyunca Abılay Han’ın yanından ayrılmayan yandaşı, hem akıl verdiği bilgin Bukar Jıray(Ozan) Kalkamanulı’nın: “Han’ım Altın Tahtın üstünde, Üç Cüzün birleşmesini beraberliğini sağladın” mealindeki sözleri, aslında bir gerçeğin ifadesidir.

Abılay Han, tıpkı günümüzdeki Kazakistan Cumhuriyeti’nin bir yanında Rusya, diğer yanında da Çin olduğu gibi o dönemde de bu iki büyük ve tehlikeli düşmanın arasında yaşama mücadelesi vermiştir. Abılay Han, Kazak halkının jeopolitik yapısına uygun düşen bir siyaset yürütmüştür. Abılay Han, Çin ordusu Congarları mağlup ederek Kazakistan’a yaklaştığı sırada, Müslüman devletlerin bir araya gelmesi yönünde ciddi adımlar atmıştır. Böylece Afgan Şahı Ahmad Durani ile anlaşma yapar. Türkiye’ye(Osmanlıya) elçi göndermek suretiyle iyi niyetini bildirir. Bu arada Çin ile ilişkilerini düzenlediği için Rusların isteklerine boyun eğmemiştir.

Ekim 1779 yılında, Rus Çarı’nın “hanlık sembolleri takdim etme” davetini reddederek Petropavlo gitmemiş olması Abılay’ın Rusya karşısındaki konumunu göstermesi bakımından önemlidir. Hatta Kazak kuvvetleri, Pugaçev savaşı sırasında 3 bin kişilik bir kuvvetle “Hasret Beldesi” boyundaki Rus istihkamlarına baskınlar düzenlemiştir. Ş.Valihanov’a göre: Abılay, “1771 yılında Han seçildiğinde de, Rus sınırına yemin etmeye gitmemiş olması da Ruslar karşısındaki durumunu göstermesi bakımından önemli” olduğunu ifade etmektedir. Nitekim Ruslar, 4 Ekim 1779 yılında Orenburg yönetimi, “Kazak ordasında Abılay’ın etkisini düşürme maksadıyla, onunla çekişmeye girecek birini bulmak” gibi tedbirleri alır. Abılay kahırlı bir idareci, aynı zamanda Kazak halkının manevi değerinden beslenen, yetenekli bir saz(Küy) sahibidir. Abılay hayatının büyük bir bölümünü at üstünde yani seferlerde geçirmiştir. Kazak Halkını birleştiren ve bağımsız Kazakistan’ın temelini atmış olan bu ulu Han, Arıs ırmağı kıyısında 1781 yılında vefat etmiş, Kazakistan’ın manevi başkenti Türkistan şehrinde, Hoca Ahmet Yesevi türbesinde, Kabirhane ve Aksaray arasındaki dehlizde ebedi istirahatgahındadır. Ruhu şad olsun, Yüce Allah (c.c) kabrini nurla doldursun.

Abılay Han, Kazak halkının nazarında büyük bir devlet adamı, cesur bir komutan, becerikli bir diplomat olarak kalmıştır. Bağımsızlık uğruna verilen mücadelenin önderi olarak Abılay Han’ın şahsiyeti, akıllı davranışları Bukar Jırau, Ümbetay, Şadi Töre Jangirulı jırlarında(türkülerinde) geçer. K. Jumantayulı, M.Aytbayev gibi şairlerin şiirinde, İ.Esenberlin’in, A.Kekilbayev’in, K.Jumadilov’n v.b. şair yazarların eserlerinde yer almıştır.

1993 yılında devletin milli para biriminde Abılay Han’ın resmi yer aldı. 2005 senesinde onun hayatını anlatan “Köşpendiler” filmi hazırlanmıştır. Bir de, son dönemde Kazak araştırmacıları Çin arşivlerinde Abılay Han’ın Çin imparatorları yapmış olduğu yazışmalar konusunda çalışma yapmaktadırlar. Abılay Han, dağınık halde ve birbirleriyle mücadele halindeki Kazak halkını birleştirmeyi başarmıştır. Bu dönemde Rus ve Çin politikasının kaynağını Roma İmparatorluğu’ndan almış olduğu “Divide et imperium” yani “parçala ve hükmet” stratejini alt-üst etmiş ve halkının birliğini, ülkesinin güvenliğini sağlama konusunda üstün başarı göstermiş ve bu yönü ile de, tarihe mal olmuş büyük bir devlet adamıdır. Abılay Han’ın bu akılcı ve realist politikasının bugün kardeş Kazakistan Cumhuriyetinde de aynı kararlılıkla sürdürüldüğünü görmek, bu güzel ülkenin ve halkının geleceğinin aydınlık ifadesidir.

Prof.Dr. Abdulkadir YUVALI

LİNK : http://www.genelturktarihi.net/abilay-han

LİNK : https://yenidenergenekon.com/117-abilay-han/

TIP DOSYASI /// Ülkemizde Modern Tıbbın Kurucularından Olan Bilim İnsanı : Charles Ambroise Bernard


Ülkemizde Modern Tıbbın Kurucularından Olan Bilim İnsanı : Charles Ambroise Bernard

Ceren Demir

KAYNAK : https://www.matematiksel.org/ulkemizde-modern-tibbin-kurucularindan-olan-bilim-insani-charles-ambroise-bernard/

Osmanlı’da III. Selim’den sonra tahta geçen II. Mahmut, III. Selim gibi yeniliğe, yenileşmeye önem veren bir padişahtı ve dünyayı takip etmeye çalışıyordu. Zaten kendisinin ölümüyle beraber de devam eden bir modernleşme süreci vardı. 1839 yılında ölen padişahın akabinde Tanzimat Dönemi başlamıştı. II.Mahmut yaşadığı dönemde bilime oldukça önem vermişti.

Osmanlı Devleti’nin 19. yy padişahı II. Mahmut yaptığı yeniliklerle beraber bilimi geliştirmek için Mühendishaneler dışında Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’nin kurulmasını sağlayan adımları atmıştı. O dönem bu tıp okulunun geliştirilmesi için Viyana’da tıp eğitimini tamamlayan Charles Bernard ülkemize davet edilmiş ve böylece, Charles Bernard’ın ülkemizle ilk ilişkisi kurulmuştu.

Charles Ambroise Bernard (1808-1844). Bernard Avusturyalı bir hekim. Ülkemizde, tıp alanında verdiği hizmetlerle beraber, adli otopsiyi ilk yapan ilk kişi olarak bilinir. Kendisinin mezarı, İstanbul Beyoğlu’ndaki Santa Maria Draperis Kilisesi’ndedir.

***

1806 yılında Osmanlı’da “Tersane Tıbbiyesi” adlı bir tıp mektebi kurulmuştur. Tıp alanındaki eğitimi yaygınlaştırmaya çalışan bu mektep sonrası birçok mektep açılmaya başlanmıştır bu alanda..

1827 Mustafa Behçet Efendi önderliğinde İstanbul’da “Tıbhâne-i Amire”, 1832’de Cerrâhhane-i Amire açılmıştır. 1838 yılında bu iki bina birleştirilerek Mekteb-i Tıbbiye adını almış ve 1839’da Galatasaray’a taşınmıştır.

Mektebin başına Avusturyalı hekim Charles Ambroise Bernard getirilmiş ve mektebin ismi Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane olmuştur. Dr. Bernard ile birlikte tıp eğitimi açısından pek çok yenilik meydana gelmiştir. Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane tıp alanında modern anlamdaki ilk önemli okullardandır..

***

Avusturyalı hekim 23 Şubat 1808’de, Bohemya’nın merkezi Prag’da doğup büyüdü. Almanca kaynaklarda Karl Ambros olarak da tanıtılan Charles Ambroise Bernard Prag’da başladığı tıp öğrenimini Viyana’da ta­mamlamış ve Czernowitz’deki bir piyade alayında yardımcı hekim olarak göreve başlamıştı. Daha sonra II. Mahmud tarafından yeni kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’yi planlaması için İstan­bul’a çağrılmıştı.

Charles Ambroise Bernard, burada araştırmaya ve laboratuvar çalışmasına dayalı çağdaş tıp öğretimini uygulamaya başlamasının yanı sıra ilk defa adli otopsi çalışmaları yapmıştır. Resmi izinle ilk kez başlattığı kadavra çalışması sayesinde, patoloji ve anato­mi alanında ilerleme kaydedildi.

Aynı zamanda saray hekimliği yapan Charles, ilaç kılavuzu hazırladı. Laboratuvar ve kütüphaneler kuran bilim insanı, bunların yanında ülkemizdeki kaplıcalara ayrı bir ilgi duyuyordu.

Galatasaray’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’nin ilk müdürü Charles Bernard, Kaplıca Risalesi adlı eserini 1842’de Fransızca olarak yazmıştır. Daha sonra, çevirisi yapılan kitap herkese okutulmak üzere Tıbbiye Okulunun Matbaası’nda taş basması olarak çoğaltılmış ve 12 kuruşa satılmıştır.

Üç kısımdan oluşan eser, ılıcaların nasıl kullanılacağına, ne kadar süre banyoda kalınacağına, ne zaman ve ne sıklıkla banyo yapılacağına ve beslenmeye değinir.

***

Yaptığı çalışmalar sonrası yerli ve yabancı pek çok öğrenci ve bilim insanını Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’ye çeken Charles Bernard, ülkemizde yaptığı çalışmalardan ötürü daha sonra gelen padişah Abdülmecid tarafından ödüllendirilmiştir.

Dr. Bernard, 2 Kasım 1844’de sadece 36 yaşında iken İstanbul’da vefat ederek Santa Maria Draperis kilisesine gömülmüştür.

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine göre bilimden epey uzaklaştığımız mevcut süreçte böyle örnek insanları hatırlamamız gerekir.

Kendisinin mezarı Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndedir.

Kaynaklar

LİNK : http://docs.neu.edu.tr/library/nadir_eserler_el_yazmalari/TEZLER_YOK_GOV_TR/239410%20mekteb-i%20tibbiye%20bernard.pdf

LİNK : https://www.researchgate.net/figure/Karl-Ambros-Bernard-1808-1844-Professor-and-Director-of-the-Imperial-Medical-School_fig3_262976861

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: Ceren Demir

Kendini, insanları, dünyayı tanıma ve anlama çabasında, belki de kaosta olan , filmin oyuncularından, dünya üzerindeki küçücük noktalardan biriyim. Pamukkale Üniversitesi ve AGH University of Science and Technology’ de Uluslararası Ticaret ve Finans alanında kendimi eğitmeye çalıştım. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Ekonomi bölümünde yüksek lisansa devam ediyorum. Voleybol sporunda antrenör yardımcılığı yaptım ve lisanslı oynadım. Spora ve sanata düşkünüm. Resim yapmayı çok seviyorum. Klasik müziğe, doğaya, doğa sporlarına, felsefeye, psikolojiye, kitaplara ilgi duyuyorum. Okumayı, yazmayı, öğrenmeye çabalamayı çok seviyorum. Sanıyorum 7. günlüğüme başlayacağım. Satranç ve Rusça’ya merak saldım. Bahsettiğim tüm ‘bencil’ bilgilerimi önemsiz sayıyorum. Sadece denizdeki kum tanelerinden biri olduğumun farkındayım. Ancak okyanusları merak etmekten vazgeçemiyorum.

TAZİYE MESAJI : ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak Azerbeycan’ın kurucu lideri Ebulfez Elçibey’in muhterem eşi Halime Elçibey’e rahmet, tüm Azeri kardeşlerimize ve kederli ailesine sabır dileriz.


DAĞITIM :

  1. AZERBEYCAN TÜRKİYE BÜYÜKELÇİLİĞİ
  2. ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

AZERBAYCAN VE TÜRK DÜNYASININ BAŞI SAĞOLSUN !!!

Azerbaycan’ın yeniden bağımsızlığının mimarı ve Cumhurbaşkanı, büyük Türkçü Ebulfez Elçibey’in eşi; Çilenay Hanım ve Erturgut Bey’in anneleri Halime Elçibey bugün İstanbul’da hayatını kaybetti.

ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak Azerbeycan’ın kurucu lideri Ebulfez Elçibey’in muhterem eşi Halime Elçibey’e rahmet, tüm Azeri kardeşlerimize ve kederli ailesine sabır dileriz.

Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

www.ozelburoistihbarat.com

CIA DOSYASI : Geçen haftalarda Assange’a 17 yeni suçlama yöneltme kararı alan ABD, Wikileaks kurucusuna “CIA sızıntısı” ile ilgili yeni bir suçlama yöneltmeyecek !!


Geçen haftalarda Assange’a 17 yeni suçlama yöneltme kararı alan ABD, Wikileaks kurucusuna "CIA sızıntısı" ile ilgili yeni bir suçlama yöneltmeyecek

ABD Adalet Bakanlığı’nın Wikileaks kurucusu ve eski Genel Yayın Yönetmeni Julian Assange‘ı CIA’in en gizli casusluk araçlarından bazılarını ortaya çıkarma konusunda suçlamama kararı aldığı iddia edildi.

Politico’dan Natasha Bertrand’ın iki ABD Adalet Bakanlığı yetkilisinden aktardığına göre Assange’a yöneltilen sert suçlamalara bir tanesinin daha eklenmemesi insanları şaşırttı. ABD Adalet Bakanlığı geçtiğimiz günlerde Assange’a 17 yeni casusluk suçlaması yöneltmişti. Politico’nun kaynaklarının aktardığına göre Assange, ABD Merkezî İstihbarat Teşkilatı’nın en kuvvetli dijital kodlarını ve "hackleme aletlerini" ortaya çıkardığı için cezalandırılmayacak. Wikileaks’in bu konu ile ilgili yayımladığı dosyalar CIA tarihinin en büyük sızıntılarından biri kabul ediliyor. Bu sızıntının ardından CIA bu araçları bir daha kullanamamıştı.

Savcıların bu kararı almasında ABD’nin Assange’ın Britanya’dan iadesini istemesi için kısıtlı süresi olması ve bir iddianamenin daha CIA ile ilgili daha çok gizli bilgiyi ortaya çıkarma ihtimali olmasının etkisi olduğu belirtildi.

TIKLAYIN – BM raportörü Assange’da psikolojik işkenceye bağlı belirtiler tespit etti: Demokratik ülkeler çete gibi çalıştı

ABD Assange’ı hâlâ Chelsea Manning’e yardım etmek ve casusluk kanunu ihlal etmek ile suçluyor. Bir ABD devlet çalışanı ve vatandaşı olmayan Assange’ın, genelde devlet çalışanlarına yönetilen "Casusluk yasaları" ile yargılanması insanları şaşırtmıştı. Savcılığın, Assange’ın ABD’ye iadesini sağlayacak kadar güçlü bir iddianameleri olduğunu düşündükleri aktarıldı.