KIBRIS SORUNU DOSYASI : Kıbrıs Adası Neden Farklı Devletlerin İlgisini Çeken Kritik Bir Konumda ????


Kıbrıs Adası Neden Farklı Devletlerin İlgisini Çeken Kritik Bir Konumda ????

Akdeniz adası Kıbrıs hakkında her geçen gün yeni iddialaşmalar ve çekişmelerin haberini alıyoruz farklı devletler üzerinden. Küçücük bir ada deyip geçmeyin, Kıbrıs’taki petrol ve doğalgaz rezervleri, coğrafi konumu derken kendisi hakkında konuşulacak çok şey var.

abd’nin güney kıbrısta üs kurmak istemesi, bu hafta rusya’nın; abd ile kıbrıs’a üs pazarlıkları yapan rum yönetimini sert bir dille uyarması ve "böyle bir durumda karşı tedbirler alırız" açıklamasının ardından şimdilik rafa kalkmış gibi görünen istektir. zira rusya’nın açıklamasının ardından rum hükümeti, "kıbrıs’ın askeri yoğunluklu bir yer olmasını biz de istemeyiz" diyerek, bir anlamda geri adım attı. peki akdeniz’deki bu küçük adayı bu kadar önemli kılan nedir? sıkılmayacak olan varsa bunun nedenlerinin tarihsel ve güncel yansımalarına ilişkin fikriyatım şu şekilde:

tarih içinde akdeniz’in önemi

dünya tarihinin üç büyük imparatorluğu olan roma, bizans ve osmanlı imparatorluklarnın merkezi olan akdeniz, sadece bu imparatorluklara ev sahipliği yapmakla kalmamış, bölgedeki coğrafyalar arasında ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal etkileşim için bir köprü olmuştur adeta.

16. yüzyılda ege adalarıyla rodos, kıbrıs ve girit adalarını ele geçiren osmanlı imparatorluğu; suriye, mısır, cezayir, tunus ve trablus’taki askeri üslenmeleriyle akdeniz’i adeta bir iç denizi haline getirmiştir. böylece asya, afrika, avrupa kıtaları arasındaki dönemin en önemli ticaret yollarını da kontrol etmeyi başarmıştır. ne var ki ilerleyen dönemlerdeki coğrafi keşiflerle beraber yeni bölgelerin ve ticaret yollarının bulunmasıyla akdeniz ticareti azalmış; bu ise bölgeyi elinde bulunduran osmanlı imparatorluğu’nun ekonomisine ve gücüne büyük darbe vurmuştur…

18. yüzyılda rusya imparatorluğu’nun akdeniz’e inme ve bu bölgeyi ele geçirme yönelimi, akdeniz’in sahip olduğu stratejik önemin fark edilmesini sağladı. özellikle ingiltere ve fransa, rusya’nın bu yönelimini kendilerinin akdeniz politikaları için bir tehdit olarak gördüler ve 19. yüzyıla girerken bu bölgedeki etkinliklerini arttırdılar.

özellikle fransız devrimi’nin ortaya çıkardığı fikirler ve siyasi gelişmeler, akdeniz coğrafyasındaki dengeleri ciddi anlamda değiştirdi. bu dönemlerde ingiltere’nin hindistan yolunu kontrol altına almak isteyen napolyon, mısır’a saldırdı. bu durum akdeniz’de ingiltere ve fransa’nın karşı karşı gelmesine yol açtı. rusya ise boğazların kendisine açılmasını sağlayarak, akdeniz’deki etkin aktörlerden birisi olmayı başardı.

fransız devrimi’nin yansımalarından birisi olan milliyetçilik akımları, akdeniz’e kıyısı olan coğrafyaları da etkisi altına aldı. 1827 yılında navarin’de osmanlı’yı yenen ingiltere, fransa ve rusya, artık akdenize hâkim olmuşlardı; bunu yunanistan’ın bağımsızlığı takip etti ve akdeniz bambaşka bir “denge!” üzerine oturdu. bu dönemlerde fransa’nın afrika’da giriştiği sömürgeleştirme hamleleri ve mısır’da patlak veren mehmet ali paşa isyanı, güney akdeniz üzerindeki osmanlı hakimiyetini ortadan kaldırdı.

bu yüzyılda; düzenli ulaşımı sağlayan büyük tonajlı buharlı gemilerin ortaya çıkması, italya’nın birliğini sağlaması ve süveyş kanalı’nın açılması; akdeniz’in avrupa-uzakdoğu yolu üzerinde tekrar önemli bir rol oynamaya başlamasını sağladı. akdeniz üzerinden yürütülen ticari faaliyetler birkaç yıl içinde hızla arttı. bu durum akdeniz’e ilişkin başka aktörlerin de iştahlarını kabarttı ve almanya da bu alan üzerindeki rekabet için sahaya indi.

19. yüzyıl sonunda sömürgecilik mücadelesi şiddetlendi. fransa’nın 1881 yılında tunus’u işgal edip sömürgeleştirmesine karşılık, 1882 yılında ingiltere de mısır’ı işgal ederek yerleşti. 1800’lü yılların sonları ile 1900’lü yılların ilk çeyreği, akdeniz’in paylaşılması yolunda yapılan çok sayıda anlaşmaya sahne oldu:

1887 yılında ingiltere, italya, avusturya, ispanya arasında,

1900 ve 1902 yıllarında fransa ile italya arasında,

1904 yılında fransa ile ingiltere ve fransa ile ispanya arasında bu doğrultuda çeşitli antlaşmalar yapıldı.

1900 yılında Doğu Avrupa

bu paylaşım sürecinden eli boş çıkan italya, osmanlı devleti’nden trablusgarp ve bingazi ile rodos ve oniki adayı aldı. balkan savaşları ise, osmanlı’nın avrupa’dan neredeyse tamamen uzaklaşmasıyla sonuçlandı ve osmanlı imparatorluğu tamamen asya sınırlarına çekildi. bu dönemde avrupa’yı altüst edecek olan birinci dünya savaşı patlak verdi. savaşın sonunda osmanlı, rusya ve avusturya-macaristan; akdeniz’den çekilmek zorunda kaldı. böylece akdeniz’de, yollara hâkim üsleri olan iki büyük devlet kalmıştı: 1920’de, suriye ve lübnan’ı “manda” idaresiyle kendine bağlayan fransa; filistin, ürdün ve ırak’ta manda idareleri kuran, böylelikle de musul petrollerine el koyan ingiltere. artık sıra ortadoğu petrolleri macerasına gelmişti.

balford beyannamesi ile ortadoğu’da baş gösteren siyonist hareket, işgal altındaki mısır, fas, libya ve suriye’de başlayan ayaklanmalar, milliyetçiliğin tırmanışı ve bütün dünyayı vuran ekonomik kiriz akdeniz’in parçalanmak üzere olduğunu haber veriyordu. italya’nın 1938 yılında arnavutluk’u ilhak etmesini izleyen ikinci dünya savaşı sonrasında akdeniz, petrol ve sömürgecilik savaşının ve bu sömürgeleştirme savaşlarına karşı verilen mücadelelerin ortasında buldu. ingiltere ve fransa doğu’da ve kuzey afrika’daki sömürgelerinden çekilmek zorunda kalmıştı. bu yeni durum, akdeniz kıyılarında yeni karışıklılıkları beraberinde getirdi. israil’in yapay bir devlet olarak oluşturulması (1947); cezayir ayaklanması (1954-1962), albay nâsır’ın süveyş kanalı’nı millîleştirmesi (1956) gibi. bu olaylar batı avrupa için akdeniz’in, enerji nakli konusundaki hayati önemini gözler önüne serdi. ingiltere’nin kıbrıs’tan çekilmesi ve akabinde gelişen olaylar ise günümüze kadar gelen sorunların zeminini yarattı adeta. ve bütün bu gelişmeler, binlerce yıl boyunca medeniyetin beşiği olarak anılan akdeniz’in, petro-ticaret ve stratejik konumu nedeniyle çatışmalar üssüne dönüşmesi sürecinin birer parçası oldu.

Girne

günümüzde akdeniz’in önemi

son yıllarda yapılan enerji kaynaklarına ilişkin araştırmalar, akdeniz’in enerji bakımından önemini gözler önüne sermiştir. bp’nin 2017 yılında yayınladığı istatistiklere göre, 2016 itibarıyla dünya doğal gaz rezervlerinin %42.5’i ortadoğu’da bulunmaktadır ve bunun önemli bir kısmı da doğu akdeniz’de yer almaktadır. bölgenin, enerji rekabeti sahası olmasına kapı aralayan en önemli gelişme, israil’in 2009 yılında tamar bölgesinde doğal gaz yatakları bulması olmuştur. daha sonra sırasıyla yine israil kıyılarına yakın levant (leviathan) bölgesi, kıbrıs adası güneyinde afrodit bölgesi ve mısır açıklarında zohr bölgesinde zengin hidrokarbon ve doğalgaz yatakları olduğu tespit edilmiş ve bölgenin önemi daha da artmıştır. birleşik devletler jeolojik araştırmalar (u.s. geological survey – usgs) 2010 yılındaki bir raporunda levant havzasında 3.5 trilyon metre küpe yakın keşfedilmemiş doğal gaz rezervi ile yaklaşık 1.7 milyar varillik petrol rezervi olduğunu belirtmiştir. levant havzasından çıkartılması beklenen doğalgazın %39.66’sına sahip olan noble enerji, bölgedeki rezervin son 10 yılda dünyada bulunan en büyüğü olduğunu belirterek, bunun israil’i doğalgaz ihracatçısı bir ülke konumuna geçirme potansiyeline olduğunu ifade etmiştir.

doğu akdeniz’deki enerji kaynakları henüz tamamen tespit edilebilmiş değil örneğin türkiye ve lübnan kendi alanlarında henüz dişe dokunur bir araştırma yapmış değiller. dahası şu an devam eden bir dış destekli işgal/sömürgeleştirme savaşının pençesinde olan suriye de, suların durulması halinde rus enerji şirketleri ile bölgede petrol ve doğalgaz araştırmalarına devam edeceğini açıklamıştı. hal böyle olunca petrol sahalarının haklarına ilişkin bölge ülkeleri arasında sık sık anlaşmazlıklar oluşuyor.

kktc’nin onayını almadan ve 1959 zürih ve londra antlaşmaları ile 1960 lefkoşa anlaşmalarına aykırı hareket eden güney kıbrıs rum kesimi, bölge devletlerle enerji bölgelerinin belirlenmesine ilişkin çeşitli anlaşmalara imza atmakta, bu enerji alanlarını ihalelere açmaktadır. bu gerçekliğe ve uluslararası geçersizliğe karşın güney kıbrıs rum kesimi, 26 ocak 2007’de kabul ettiği bir yasa ile adanın güneyinde 13 petrol arama ruhsat sahası tespit ve ilân etmiş, aynı yıl amerikan noble enerji şirketi’ne güneydeki 12. bölgede araştırma yapma ruhsatı vermiştir. ancak 1, 4, 5, 6 ve 7 no’lu sahalar türkiye’nin 2 mart 2004 tarih ve 2004/turkuno dt4739 sayılı notası ile haklarını saklı tuttuğu kıta sahanlığı alanı ile çatışmaktadır. türkiye, bm genel sekreterine 2007’de bir mektupla itirazlarını bildirmiş, rum yönetimi’nin doğu akdeniz’deki sınırlandırma ve araştırma faaliyetlerinin türkiye’nin meşru haklarını ve uluslararası hukuku ihlâl ettiğini bildirmiştir.

Petrol için kullanılan bir sondaj gemisi.

doğu akdeniz’de lisanslandırma faaliyetleri geçen zaman içinde artmış ve amerikan exxon mobil, fransız total, italyan eni, rus novatek firmaları (ve dolaylı olarak bunların arkasındaki devletler) güney kıbrıs rum kesimi, israil, mısır ve lübnan ile vardıkları anlaşmalar ile bölgedeki ihtilâflara dâhil olmuşlardır.

israil ve lübnan arasında da sınırlandırmaya ilişkin süregelen bir ihtilâf mevcuttur ve ilân edilmiş alanlarda bir çatışma vardır. lübnan’ın ihtilaflı alana ilişkin arama ruhsatı vermesi ise taraflar arasındaki gerilimi tırmandırmıştır. yine israil, filistin’in gazze şeridinin doğu akdeniz’in kaynaklarına erişimini engellemekte ve bu konudaki hak taleplerinin önünü almaktadır.

elbette işin tek belirleyeni bölgedeki enerji kaynakları değil, aynı zamanda ortadoğu ve hazar bölgesindeki doğalgaz ve petrol kaynaklarının enerji nakil hatlarının denetimidir de. gerek ırak ve suriye’de süren savaş, gerek akdeniz’deki çatışmalar, bölgedeki stratejik konumlara üslenmek kadar bu enerji nakil hatları üzerinden de patlak vermektedir.

stratejik konumu, sahip olduğu enerji kaynakları, yer altı maden zenginliği, enerji nakil hatları için ideal bir rota olması, bölgenin kontrolü için uygun bir stratejik konum olması, bölge ülkelerinin sahip oldukları büyük pazar ve iş gücü… bu faktörler, akdeniz ve ona kıyısı olan ülkelerde bugünlerde süregiden savaş, çatışma, ekonomik istikrarsızlaştır, iç çatışmaların başlatılması gibi olayların temel nedeni olarak önümüzde duruyor. zaten bölgenin bu öneminin farkında olan abd, yıllar öncesinden bölgedeki etkinliğini arttırmak için çeşitli askeri işgaller ve saldırılar gerçekleştirmişti. baba ve oğul bush dönemlerinde bu politika zirve noktaya taşındı. abd’nin eski dış işleri bakanı condoleezza rice, 7 ağustos 2003 yılında the washington post gazetesi için kaleme aldığı makalede, “ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek, buna türkiye de dahil” derken tam da bu önemden yola çıkarak ortadoğu ve yakın asya bölgelerinin abd’nin menfaatlerine uygun şekilde dizayn edileceğine işaret ediyordu. nitekim bu ülkelerin birçoğunda sözü edilen değişiklikler oldu. ilk etapta büyük ortadoğu projesi denilen, sonradan kapsamı genişletilerek genişletilmiş ortadoğu ve avrasya projesi olarak adlandırılan abd projesinin temelinde, akdeniz bölgesinin ve ortadoğu’nun kontrolü yatıyor.

Güney Kıbrıs’ın 13 parsele ayırdığı bölgede yer alan 1, 2, 3, 8, 9, 12 ve 13 numaralı bloklar; Kuzey Kıbrıs’ın TPAO’ya petrol ve doğalgaz arama ruhsatı verdiği A, B, C, D, E, F ve G bölgeleriyle kesişiyor. / Görsel: DW

rusya’nın suriye için kalkan olması, abd’nin ortadoğu’da “demokrasi havarisi” kesilmesi, israil’e bölgede verilen geniş destek, arap ülkelerinde baş gösteren yeniden dizayn süreçleri, suriye’de patlak veren savaş, ırak’ın durumu, türkiye’de devlet eliyle atılan bir dizi adım… bunların tamamı küresel aktörlerin bölge üzerindeki dolaylı savaşlarının birer hamlesi ve yansıması. bu nedenle her ne kadar ingiltere’nin üssü olması hasebiyle abd kıbrıs’taki üs talebinden uzak durmaya razı olur gibi görünse de, kıbrıs’taki olası bir üs abd için bölgede kilit bir rol oynayabilir. bunu sadece ortadoğu için değil, ilerleyen dönemlerde türkiye’ye ilişkin olası senaryoları için de istemektedir. ancak tarihin cilvesine bakın ki, abd’nin akdeniz/ortadoğu ve avrasya politikaları bizi ruslarla aynı saflara itiyor.

bakalım bu ülkeyi yönetenler, akdeniz ve ortadoğu’da ateşlenen bu bombanın farkına vararak milli menfaatlerimiz için doğru pozisyon alabilecekler mi? şahsen ege adalarının gün be gün yunanistan’a terk edilmesini, “ben bop eşbaşkanıyım” sözlerini, suriye politikasını, gürcistan ve ukrayna ile ilişkileri, ırak politikasını düşündükçe buna pek de kanaat getiremiyorum. ancak elbette bu ülkenin selameti ve bekası için herkes gibi benim de temennim, “yurtta sulh, cihanda sulh” prensibiyle ülke güvenliğinin sağlanması adına bölge ülkelerinde abd eliyle yaratılan çatışmalardan uzak kalınması, komşu ülkelerin egemenliklerine saygı duyulması, milli politikalar geliştirilmesi, ülke içerisindeki bölünmüşlüğün yeni bir birliktelik ruhuna evriltilmesi, milli bir ekonominin ve gelişmiş bir üretim ve eğitim sisteminin tesis edilmesi, devletin tüm kurumlarının liyakat ve devamlılık esası üzerinden güçlendirilmesidir. aksi halde ortadoğu denilen kurtlar sofrasında, savunmasız bir kuzu olmak kaderimiz olacak.

KÜRT SORUNU DOSYASI /// Tarihsel ve Demografik Bir Kritik : Lübnan’daki Kürtler


Lübnan’daki Kürtler, dil, kültür ve tarihi geçmişi bakımından farklılık göstermektedir. Dilleri, kökenleri ve kültürleri temelinde içtimai ve iktisadi anlamda bütünleşememiştir. Kürtlerin bu durumu, Lübnan sisteminin kurumsal yapısından ziyade aile kimliği, eski kabile ve geleneksel uygulamalarını sürdürmelerinden kaynaklanmıştır. Kürtlerin Lübnan’daki varlığına dair bilgiler sınırlıdır. Bu kısmi bilgiler ile Lübnan’daki Kürtlerin tarihsel varlığına ve demografik yapısına dair sınırlı sayıda araştırma yapılmıştır. Lübnan’daki Kürtler üzerine yapılan tartışma, tahlil ve incelemeler bu sınırlı çalışmalar üzerinden yapılırken tahrifat da söz konusu olmuştur. Yapılan araştırmalar, Lübnan’a göç eden Türkiye Arapları olarak bilinen Mardinlileri de Kürtler olarak sınıflandırmaktadır. Aynı şekilde Lübnan’daki ‘Nüfus Sayımı’ sorunsalının devam ediyor olmasına rağmen yapılan araştırmalarda, demografik verileri tahmini çıkarımlara dayandırılmıştır. Bu makale, bu muğlak olguları açıklığa kavuşturmayı amaçlamaktadır. Araştırma, Tarih yazımı açısından tarihsel ve demografik kritiği temel alarak Lübnan’daki Kürtler üzerine kapsamlı bir araştırma olarak sunulmaktadır. Kürtlerin Lübnan toplumuna entegrasyon süreçlerini de tespit etmeyi amaçlayan makale, Lübnan’daki Kürtler üzerine sorulara cevap aramaya çalışacaktır.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

SİYASİ SUİKASTLER DOSYASI : Türkiye’deki gizemli cinayetin kritik görüntüleri ortaya çıktı


Türkiye’deki gizemli cinayetin kritik görüntüleri ortaya çıktı

Ölü bulunan Çinli kadını bu görüntülerden sonra kaçırdılar.

İstanbul’da 2 ay önce kaybolduktan sonra öldürüldüğü ortaya çıkan Çinli kadın Lisha Yu’yu takip eden şüphelilerin kaza anı görüntüleri ortaya çıktı. Bu görüntülerden sonra Çinli kadını kaçırdıkları görülüyor. Kaçırılan Yu’nun cesedinin, Bilecik’te Uygur Türkü Muhammet denilen bir kişiye ait arsada gömülmüş olarak bulunması da, cinayete ilişkin "istihbarat" şüphelerini uyandırdı.

VİDEO LİNK : https://odatv.com/vid_video.php?id=8H3D6

KAZA SONRASI KAÇIRILDI

İstanbul’da bir ithalat firmasında çalışan Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşı Lisha Yu (31) 2 Ekim’de yaptığı kaza sonrası ortadan kayboldu. Polise başvuran Lisla Yu’nun erkek arkadaşı, kız arkadaşının kendisini arayarak bir kazaya karıştığını, karşı tarafın da kendisiyle konuşmak istediklerini söylerken telefonun kapandığını bir daha kendisinden haber alamadığını söyledi. Lisha Yu’nun ailesi de İstanbul’a gelerek kızlarının bulunması için polisten yardım istedi. Olayla ilgili soruşturma başlatan Kayıp Şahıslar Büro Amirliği, Lisha Yu’nun otomobilinin iki gün sonra Mahmutbey gişelerinden geçtiğini tespit etti. Yapılan incelemede Lisha Yu’nun otomobiline kasten çarpılarak durdurulduktan sonra kaçırıldığı belirlendi.

4 KİŞİ TUTUKLANDI

Polis yaptığı araştırma sonucu Lisha Yu’nun kaybolmasıyla ilgili yabancı uyruklu 4 kişiyi gözaltına aldı. Şüphelilerin ifadeleri sonrası Lisha Yu’nun cesedinin Bilecik’in Söğüt’te toprağa gömülü olduğu bilgisine ulaşıldı. Lisha Yu’nun belirtilen yerde yapılan kazı sonucu cesedine ulaşıldı. Soruşturma kapsamında Lisha Yu’nun cesedinin bulunduğu çiftlik sahibiyle birlikte diğer 4 kişi tutuklandı.

Çinli Lisha Yu’nun cansız bedeninin, Bilecik’in Söğüt ilçesine bağlı Kızılsaray köyü Yuvaköy mevkiinde Doğu Türkistanlı Muhammet denilen kişiye ait arazide bulunması, cinayete ilişkin soru işaretlerini arttırmıştı.

Yu’nun cesedinin bulunduğu Kızılsaray Köyü Muhtarı Alaattin Lofçalı, Ekim ayında çiftliğin bulunduğu bölgeye çok sayıda 34 plakalı aracın gelip gittiğini belirterek, şöyle konuşmuştu:

"Gece İstanbul’dan polis ekipleri ve Bilecik’ten başsavcı geldi. Çiftlik evinin hemen yanındaki Dereboyu Barajı yolunda bir kazı yapıldı ve kimse yaklaştırılmadı. Kazıda bir kadın cesedi bulundu. Bu çiftliğin bulunduğu yere ekim ayında çok sayıda 34 plakalı araç gelip gitti. Ama biz kimseyi durdurup, sormadık. Bu çiftlik, Uygur Türkü Muhammet adında birisinin. O buraya gelip, ekip, biçerdi. Daha önceden Dereboyu Barajı’na giden yoldan araçlar geçebiliyordu. Ekim ayından sonra bu yol traktörle sürülmüş. Kadının cesedi gömüldükten sonra sürülmüş olabilir."

Odatv.com

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Kritik isim sordu : Mevlüt Çavuşoğlu Yunan Dışişleri Bakanı mı ???


Kritik isim sordu : Mevlüt Çavuşoğlu Yunan Dışişleri Bakanı mı ???

Milli Savunma Bakanlığı (MSB) eski Genel Sekreteri Ümit Yalım, yaptığı yazılı açıklamada dikkat çeken ifadeler kullandı…

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda Ege adalarına ilişkin söylediği sözler tartışmalara neden olmuştu.

Bakan Çavuşoğlu, “1996 Kardak krizine kadar ne olduysa oldu.

Ondan sonrasında hiçbir iktidarın bu konularda sorumluluğu yok. Adaların hiçbirisinde fiili ve hukuki değişiklik yok” diye belirtmişti. Milli Savunma Bakanlığı (MSB) eski Genel Sekreteri Ümit Yalım ise, konuyla ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamasında dikkat çeken ifadeler kullandı. Yunanistan’ın 2 Haziran 2016 yılında,

Ankara’daki Yunan Büyükelçisi Kyriakos Loukakis’i CHP Genel Merkezi’ne gönderdiğini hatırlatan Yalım, Yunan Hükümeti ve Yunan Dışişleri Bakanı adına konuşan Büyükelçi Loukakis’in CHP’ye, “Ege Denizi’ndeki adalar konusunu gündeme getirmeyin.

Siz ekonomi ve eğitim konularını eleştirin”diye telkinde bulunduğunu söyledi. Yalım, Çavuşoğlu’nun bu konunun siyasi malzeme yapılmayacak kadar hassas olduğunu kaydettiğini ifade ederken, Bakan Çavuşoğlu’nun adalar hakkında İYİ Parti lideri Meral Akşener’i telefonla aradığını ve “Arkadaşlarımız var, değerli büyükelçilerimiz var.

Size bilgi de sunarlar ve biz sizi bilgilendirelim” dediğini hatırlattı. Yalım,

Loukakis’in CHP’ye söylediği sözler gibi, Çavuşoğlu’nun da benzer tavır takındığını ifade ederek, “Şimdi biz de soralım, Çavuşoğlu, Yunan Dışişleri Bakanı mı” diye sordu. Yalım, “Çavuşoğlu, kendisini, Tayyip Erdoğan’ı ve partisini aklamaya çalışıyor ama akıntıya karşı kürek çekiyor.

Çünkü, 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı,

Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümetleri döneminde Yunan askerine alenen teslim edildi” diye de belirtti.

Yalım ayrıca, Dışişleri Bakanlığı temsilcilerine birtakım sorular da yöneltirken, “Verilen somut örneklerden anlaşılacağı üzere Mevlüt Çavuşoğlu sürekli olarak yalan söylüyor ve Yunanistan hesabına çalışıyor” diye ifade etti.

Ümit Yalım’ın konuyla ilgili görüşleri şu şekilde:

“26 Kasım 2004’de, CHP Milletvekili Onur Öymen, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e soru önergesi vererek Türkiye’ye yakın adalara Yunan bayrağı çekildiğini, anılan adaların Dışişleri ve Genelkurmay Başkanlığı listesindeki adalar olup olmadığını sordu. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, önergeye cevap vermedi. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül, Türk adalarına Yunan bayrağı dikildiğini ve adaların 2004 yılında işgal edildiğini zımnen ve hukuken kabul etti.

GENELKURMAY’IN YAYINLADIĞI BELGE…

Genelkurmay Başkanlığı Resmi İnternet Sitesinde, Frontex kapsamındaki Sahil Güvenlik Botu’nun 11 Mayıs 2011’de, Türk Karasularını ihlal ettiği haberi yayımlandı. 18 Mayıs 2011’de Aydın Eşek Adası’na giderek anılan botu yerinde tespit ettim.

Aydın Eşek Adası’nda konuşlu Frontex botunun fotoğrafı da görsel ve yazılı basında defalarca yayımlandı. Avrupa Birliği Frontex Ajansı Polonya’nın Başkenti Varşova’da 2005 yılında kuruldu. Çavuşoğlu’nun ”1996 Kardak krizine kadar ne olduysa oldu” tezi burada duvara tosluyor.

BÜYÜKELÇİ ÖZTÜRK, ÇAVUŞOĞLU’NU YALANLIYOR

2009 Yılı Ocak ayının sonlarına doğru Genelkurmay Başkanlığı Karargâhında Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ile birlikte toplantı yapıldı. Genelkurmay yetkilileri işgal altındaki adaların boşaltılmasını talep etti. Dışişleri Bakanlığı adına toplantıya katılan Basat Öztürk, adaların hükümetin bilgisi dahilinde işgal edildiğini itiraf etti.

6 Ekim 2016’da TBMM’de Ümit Özdağ ile yaptığımız ortak basın toplantısında anılan diplomatın ismini ve itiraflarını Türk Kamuoyuna beyan ettim. Büyükelçi Basat Öztürk ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu bu konuda iki yıldır hiçbir açıklama yapmadılar, yapamıyorlar. Verilen somut örneklerden anlaşılacağı üzere Mevlüt Çavuşoğlu sürekli olarak yalan söylüyor ve Yunanistan hesabına çalışıyor.

ÇAVUŞOĞLU VE TEMSİLCİLERİNE SORULMASI GEREKEN SORULAR

Çavuşoğlu, Ege adaları konusunda muhalefet partilerini bilgilendirdiklerini söyledi. Ancak, hangi muhalefet partilerinin bilgilendirildiği konusunda açıklama yapılmadı. Ege adaları konusunda bilgilendirme maksadıyla gelecek Dışişleri Bakanlığı temsilcilerine aşağıdaki sorular sorulmalı ve Çavuşoğlu’nun iddialarının ispatlanması istenmelidir. 1996 Kardak krizinden önce;

SORU 1: Türk adalarına beş binden fazla Yunan askeri yerleştirildi mi? İddiayı ispatlayacak fotoğraf ve video görüntüleri nerede?

SORU 2: Türk adalarına, Yunan top, uçaksavar, havan silahları ile zırhlı araçları yerleştirildi mi? İddiayı ispatlayacak fotoğraf ve video görüntüleri nerede?

SORU 3: Türk adalarında, 13 Yunan Askeri Üssü açıldı mı? İddiayı ispatlayacak fotoğraf ve video görüntüleri nerede?

SORU 4: Türk adalarına Yunan ve Bizans bayrakları dikildi mi? İddiayı ispatlayacak fotoğraf ve video görüntüleri nerede?

SORU 5: Türk adalarına Yunan vatandaşı vali ve belediye başkanı atandı mı? İddiayı ispatlayacak fotoğraf ve video görüntüleri nerede?

SORU 6: Türk adalarında Yunan liseleri açıldı mı? İddiayı ispatlayacak fotoğraf ve video görüntüleri nerede?

SORU 7: Türk adalarına Yunan Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Yunan bakanlar, Yunan general ve amiraller, Hollandalı bakanlar geldi mi? İddiayı ispatlayacak fotoğraf ve video görüntüleri nerede?

YUNAN TEZLERİNE İTİBAR EDİLMEMELİDİR

Yunanistan, Ege Denizini tamamen ele geçirmek için 3 mil, gri bölge, bağlı ve bitişik adacıklar, Ege’de deniz sınırı yoktur v.b. tezlere sığınarak düzmece haritalar yayınlıyor ve kendi tezlerini bütün dünyaya kabul ettirmeye çalışıyor.

Bu tezler, Yunan Hükümeti’nin ve Yunanistan hesabına çalışan kripto ajanların tezleri olup asla itibar edilmemelidir.

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI : Türkiye-ABD arasında kritik S-400 haftası !..


Türkiye-ABD arasında kritik S-400 haftası !..

Tüm öngörüleri doğru çıkan emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ’dan ABD ile yaşadığımız sorunlarla ilgili çarpıcı açıklamalar:

Elekdağ, yaşanan S-400 krizi için “Türkiye, belki de tarihinin en kritik eşiğinde” dedi, şu uyarıyı yaptı: Bu durumdan ders alıp bağımsız bir dış politikaya sahip Türkiye yaratmak zorundayız…

Sevgili okurlarım,

Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini ikinci kez, üstelik büyük farkla kazanması, demokrasi zaferi olarak yorumlanıyor. Seçim sonucu Türkiye’nin iç dengelerinde önemli bir değişikliğe işaret ettiği gibi, siyasal yaşamda da umut verici bir dönüşümün müjdecisi şeklinde değerlendiriliyor.

Bu yansımalar devam ederken S-400 krizinde muhtemelen dananın kuyruğunun kopacağı kritik bir haftaya da girmiş bulunuyoruz. Anımsayacaksınız, ABD Savunma Bakanı Vekili Shanahan’ın Savunma Bakanımız Akar’a gönderdiği 6 Haziran tarihli mektup, gündeme bomba gibi düşmüştü. Ültimatom nitelikli bu mektupla ABD Türkiye’yi, Rus yapımı S-400 hava savunma sistemini alması halinde 31 Temmuz’da F-35 projesinden kesinlikle çıkarmak ve ayrıca ekonomik yaptırımlar uygulamak suretiyle ağır şekilde cezalandırmakla tehdit ediyordu. 12 gün süren bir hazırlıktan sonra mektuba “müttefiklik ruhuna uygun değil diyerek” alttan alan üslupla yumuşak bir cevap veren Ankara, şimdi sorunun çözümüyle ilgili umutlarını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 28-29 Haziran’da Osaka’da yapılacak G-20 toplantısı sırasında Başkan Trump’la gerçekleştireceği ikili görüşmeye bağlamış görünüyor.

Bilge diplomat, emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ’la bu söyleşimizde AKP hükümeti ile Washington arasındaki S-400 restleşmesinin ne şekilde gelişeceğini ve muhtemel sonuçlarını ele alacağız…

UĞUR DÜNDAR (U.D.): Sayın Elekdağ, Cumhurbaşkanı Erdoğan Osaka’da Trump’la yapacağı görüşme hakkındaki açıklamasında (Hürriyet- 22.06.2019) “Amerika’nın bir sıkıntısı var. Bizim, Sayın Trump ile olan ilişkilerimiz ile onun altındakilerle olan ilişkilerimiz çok farklı. Dolayısıyla yaptırımların olacağına hiç mi hiç ihtimal vermiyorum” dedi. Bu açıklamayı nasıl yorumluyorsunuz?

TRUMP, KONGRE’DEN BAĞIMSIZ DAVRANAMAZ

ŞÜKRÜ ELEKDAĞ (Ş.E.): Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklamasını fazlasıyla iyimser ve gerçekçilikten uzak buluyorum!.. Şöyle bir durumla karşı karşıyayız: ABD aylardır üç koldan, yani yönetim, Kongre ve medya vasıtasıyla, verdiği sert mesajlarla Rusya’dan S-400 sisteminin alınmasının Türkiye için ağır ekonomik ve askeri sonuçlar doğuracağı hususunda Ankara’yı uyarmaya çalıştı. Bunlardan bir sonuç alamayınca ve Cumhurbaşkanı “Ben tükürdüğümü yalamam, geri adım atmam” pozisyonunu değiştirmeyince, Washington da kararının kesin olduğunu yazılı olarak 6 Haziran’da Ankara’ya bildirdi. S-400 anlaşmasını iptal etmesi için 31 Temmuz’a kadar mühlet verdi. Burada bir noktanın altını önemle çizmek isterim. Her ne kadar Pentagon’un mektubu Savunma Bakanı Vekili imzasını taşıyorsa da içeriği ABD yönetiminin resmi kararını yansıtıyor. Dışardan Trump yönetiminin işleyişi bazen “sallapati” ve “düzensiz” görülse de Pentagon bu nitelikteki bir tehdit mektubunu Beyaz Saray’ın yani Trump’ın onayını almadan kesinlikle gönderemez!.. Yani Trump onaylamış olduğu bu mektupla, Osaka görüşmesindeki hareket serbestisini peşinen kısıtlamış bulunuyor.

(U.D.): Anladığım kadarıyla bu görüşünüzü esas olarak Pentagon’un mektubundaki ifadelere dayandırıyorsunuz…

(Ş.E.): Bu görüşüm aynı zamanda Kongre’nin iki kanadı tarafından S-400/F-35 konusunda oy birliğiyle alınan partiler üstü kararlara, yasa ve yasa tasarılarına dayanıyor. Bakınız… Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Geri adım atmam” dedikçe, ABD tarafı nispet yapar gibi S-400 krizini tırmandırma yoluna gitti. Kongre’nin iki kanadından da S-400’leri aldığı takdirde Türkiye’ye “ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası” (CAATSA) kapsamında “ekonomisi için yıkım olacak ağırlıkta” yaptırımlar uygulanacağı yolunda kararlar çıktı. Ankara’da bazı çevrelerde Erdoğan’la Trump arasında “özel”, “şahsi” ilişkiler olduğu yolunda bir kanaat mevcut ve bu ilişkiler sayesinde Osaka görüşmesinden Türkiye için tatminkar bir sonuç çıkabileceği umudu besleniyor. Oysa, Pentagon’un mektubu ve Kongre kararları Trump’ın elini kolunu bağlıyor ve ona oyun sahası bırakmıyor. Bu nedenle S-400’leri almakta kararlı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Yaptırımların olacağına hiç mi hiç ihtimal vermiyorum” sözlerinin gerçekçi bir yönü olmadığını bir kere daha ifade edeyim. Ancak, Osaka görüşmesinin yararlı bir yönü olacağını da belirtmeliyim. Bu da görüşmeden sonra Ankara’nın ayaklarının yere basacağı ve daha gerçekçi bir şekilde düşünmeye başlayacağıdır.

S-400 SORUNUNU ZARAR GÖRMEDEN ÇÖZEMEYİZ

(U.D.): Türkiye halen iki süper güç arasına sıkışıp kalmış durumda. S-400’leri alsa bir türlü, almasa başka türlü sıkıntılar yaşacak. Peki bu sorunu zarar görmeden çözmek mümkün değil mi?

(Ş.E.): Karşılaştığımız sorunu eriştiği bu safhada Türkiye’ye zarar vermeyecek şekilde halletme imkânı yok!.. Washington’un S-400 konusundaki baskıcı tutumunun arkasında, Türkiye’nin ekonomik durumunun ABD yaptırımlarına dayanamayacağı ve bu durumdan AKP iktidarının, hem S-400 alımından caymasını, hem de ABD’nin Fırat’ın doğusuna ilişkin projesini kabul etmesini sağlamak için yararlanma hesabı vardır. Moody’s derecelendirme kuruluşunun 14 Haziran’da yayınladığı Türkiye raporu okunursa ekonomimizin aşırı kırılgan durumunu yansıtan gerçekler görülecektir. Türk ekonomisinin makro- profilini “zayıftan” “çok zayıf” a düşüren rapor, bu kararının gerekçeleri arasında İstanbul seçiminin yenilenmesi ile S-400 krizinden doğacak ABD’nin olası yaptırımlarının yaratacağı istikrarsızlığı gösteriyor ve ekonomimizin “default” (borçlarını ödeyememe) yani moratoryum riskiyle karşılaşabileceğini belirtiyor.

ABD, TÜRKİYE’SİZ BİR NATO İSTEMİYOR

(U.D.): Ama Ankara’nın gözünde Moody’s tarafsız bir kuruluş değil… Ayrıca raporun İstanbul’da yenilenen seçimin hemen öncesine gelmesi de zamanlama açısından bir hayli manidar!..

(Ş.E.): Vurgulamak istediğim, Ankara’nın S-400’ler hakkında nihai kararını verirken, Türkiye’nin ekonomisini yaşatmak için her yıl 200 ila 240 milyar dolar borç almak zorunda olduğu, bununla eski borçlarını döndürdüğü ve ekonomisinin ihtiyaçlarını karşıladığı ve bu parayı Amerika ve Avrupa sermaye piyasalarından başka hiçbir kaynaktan sağlamasının da mümkün olmadığı gerçeğini dikkate almak zorunda kalacağıdır. Keza, Amerika ile kavgalı ve NATO’yla ilişkileri sorgulanan bir Türkiye bu kaynaklardan yararlanamaz ve ekonomisini düzlüğe çıkaramaz… Amerika her şeye rağmen NATO’yu güçlü tutmak istiyor ve Türkiye’siz bir NATO işine gelmiyor. Bu durumda, Türkiye’nin yegane seçeneği S-400’leri almaktan vazgeçerek (veya alıp depoya kaldırarak) ve acilen her geçen gün daha kötüleşen ekonomisini sağlığa kavuşturmak için IMF’ye başvurmaktır.

GÜÇLÜ EKONOMİK, SİYASİ YAPI OLUŞTURMALIYIZ

(U.D.): Ama bazı tarafsız uzmanlar ekonominin o kadar da kötü durumda olmadığı görüşündeler. IMF’den başka çıkış yolu yok mu?

(Ş.E.): Bugünün şartlarında Türkiye’yi sağlam temeller üzerinde yeniden inşa edecek, parlamenter sistemi, hukuk ve adalet düzenini getirecek ve dış politikada ulusal çıkarlara dayalı rasyonel devlet aklını kullanabilecek geniş tabanlı bir ulusal birlik yönetiminin kurulması mümkün olmadığına göre, başka çıkış yolu yok!.. Tarihinin belki de en kritik eşiğinde karşılaştığı amansız koşullar Türkiye’yi belirttiğim şekilde hareket etmeye mecbur bırakıyor. Aksi takdirde Türkiye’nin ciddi bir ekonomik, siyasal ve sosyal buhran yaşaması kaçılmaz. Bu zelil durumdan ders alıp bağımsız bir dış politikaya sahip ve bulunduğu coğrafyada akılcı denge siyaseti uygulayarak barış ve iş birliğine katkıda bulunabilen statüde bir Türkiye yaratmak istiyorsak, bu statünün dayanacağı güçlü ekonomik, siyasi ve askeri yapıyı milletçe el ele verip gerçekleştirme zorundayız. Bunun da Türkiye’yi kutuplaştırıcı ve bölücü bir siyasetle değil, İbn-i Haldun’un “asabiyye” dediği ortak duygu ve mefkure birliğiyle yapılabileceğini bilmeliyiz.

(U.D.):Sayın Elekdağ bu anlamlı sözlerinizle söyleşimizi noktalamak çok isabetli olurdu. Ancak zihnimi kurcalayan bir son soru daha var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın S-400’ler konusunda kurulmasını teklif ettiği ortak komisyon önerisi Trump tarafından da kabul edilmişti. Bilahare ABD, Türkiye’ye S-400 krizinden çıkış yolu sağlayabilecek bu öneriyi reddetti. Neden?

(Ş.E.): Benim kanaatime göre de Ankara ortak komisyon formülünü S-400 kapanından kurtulmak için önerdi… Zira Ankara, tahminimce ABD’nin, aynı ülkede konuşlanacak S-400 ve F-35 sistemlerinin bir arada sürekli kullanılmasının F-35’ler için veri güvenliği riski yaratacağını ispatlama argümanlarının, kendi mukabil argümanlarından daha kuvvetli olduğunu biliyordu.

ABD, TÜRKİYE’YE BASKIYI ARTTIRIYOR

(U.D.): Öyleyse ABD stratejik müttefikim dediği Türkiye’ye bu çıkış yolunu neden kapattı?

(Ş.E.): ABD, Fırat’ın doğusunda kurma yolunda olduğu Kürt devletini Türkiye’den koruyabilmek için Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin sınırları boyunca bir tampon bölge oluşturmak istiyor. Bu bölgenin derinliği, kimlerin kontrolünde olacağı ve PKK/YPG güçlerinin Güney’e ne kadar çekileceği hususları Ankara ile ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi James Jeffrey arasında müzakere ediliyor. Yani, Ankara, Jeffrey aracılığıyla PKK ve PYD ile müzakere halinde… Jeffrey, 8 Haziran’da Washington’da yaptığı açıklamada “Türkiye ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında prensipte genel bir anlaşma sağlandığını” belirtti. (ABD tarafından kurulup teçhiz edilen SDG’nin yüzde 80’ini PKK ve YPG milisleri oluşturuyor.) Jeffrey’in sözlerinden bir taslak üzerinde mutabakat hasıl olduğu, fakat daha çözülmesi gereken sorunlar olduğu anlaşılıyor. Washington bu anlaşmanın istediği şekilde düzenlenmesi için Ankara üzerinde baskıyı sürdürmek istiyor. Bu nedenle Ankara’ya S-400 krizinden kurtuluş yolunu kapattı.

(U.D.): Hükümetçe bu konuda bugüne kadar bir açıklama yapılmadığına göre, Büyükelçi Jeffrey’in açıklaması çok vahim bir gelişmeye işaret ediyor… Maksadını aşan bir açıklama olabilir mi?

(Ş.E.): Bu açıklama, AKP hükümetinin Fırat’ın doğusunda Kürt garnizon devletinin kurulmasını kabul ettiğini ortaya koyuyor. Yani hükümet, PKK’nın kurmayı hedeflediği dört parçalı Kürdistan’ın Suriye ayağını ve onu koruyacak tampon bölgeyi kendi elleriyle yaratarak Türkiye’nin ulusal çıkarlarını tehlikeye atıyor!.. Bu durum, AKP hükümetinin “beka sorunu” diye sloganlaştırdığı tehdidin seçim kazanmak için bir iç politika malzemesinden başka bir şey olmadığını ortaya koyuyor. Ben hükümeti, bu konuda derhal bir açıklama yapmaya, devletin birliğine ve ülke bütünlüğüne düşmanlık olan ve ulusal çıkarlarımızı ihlal eden bu girişimin anayasamıza ve kanunlarımıza göre bir suç olup olmadığı sorusunu da yanıtlamaya davet ediyorum.

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI /// Yeni askerlik sistemine kritik eleştiri : Erdoğan paralel ordu mu kuruyor ?


Yeni askerlik sistemine kritik eleştiri : Erdoğan paralel ordu mu kuruyor ?

Bedelli askerliği sürekli hale getiren ve zorunlu askerliği 6 aya indiren yeni askerlik yasa tasarısında yer alan “Cumhurbaşkanına keyfi muafiyet yetkisi” tartışması sürüyor.

Eski CHP milletvekili Hüsnü Bozkurt, getirilen maddenin “paralel ordu” çağrışımı yaptığını belirtirken “Cumhurbaşkanınca gerekli görülen sahalarda özel olarak görevlendirilen gönüllülere” askerlikten muafiyet tanıma yetkisinin çok tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini belirtti.

Bayramdan önce kabul edilmesi beklenen ve askerlik sistemini tamamen değiştiren yeni askerlik yasa tasarısında Cumhurbaşkanına ucu açık bir şekilde askerlikten muafiyet tanıma yetkisi verilmesi dikkat çekti.

‘Düzenli ordu ile bağdaşmaz”

Maddeyi Cumhuriyet’e değerlendiren askeri hekimlik de yapmış olan eski CHP Konya Milletvekili Hüsnü Bozkurt, “Bu sistem, TSK’yi paralı orduya dönüştürmesi, ‘mehmetçik’ kavramını tahrip etmesi, ordu-millet anlayışını yok etmesi ve benzeri birçok sakıncalar taşıyor. Ama özellikle Cumhurbaşkanına muafiyet yetkisi veren madde, SADAT’ı, bazı yasadışı ve mafyatik yapıları akla getiriyor. Sadece şimdiki Cumhurbaşkanı için söylemiyorum; herhangi bir Cumhurbaşkanının, yani tek bir kişinin, hem savaşta hem de barışta gerekli gördüğü sahalarda henüz askerliğini yapmamış gönüllüler görevlendirmesi farklı çağrışımlar yapar. Bu anlayış, düzenli ordu ile bağdaşmaz. Barışta cumhurbaşkanı askerliğini yapmamış gönüllülere ne gibi görev verebilir? Bu maddeyle Nazi Almanyası’ndaki SA’lar, faşist İtalya’daki kara gömlekliler, Saddam döneminde Irak’taki saray muhafızları gibi paralel bir ordu kurulabilir” dedi.

Eski CHP milletvekili ve emekli kurmay Albay Dursun Çiçek de tasarının en sakıncalı maddenin Cumhurbaşkanına muafiyet yetkisi olduğuna dikkat çekerek “Cumhurbaşkanı değişik gruplara bir avantaj sağlayabilir. Çeşitli cemaatlere, sosyal gruplara, bir seçim yatırımı olarak meslek gruplarına Cumhurbaşkanı muafiyet sağlayabilir. Bu, askerliğin esasına aykırı, maddenin genel kurul görüşmelerinde mutlaka kaldırılması lazım” dedi.

SUİKASTLER DOSYASI : Karlov suikastı davasında kritik savunmalar


Karlov suikastı davasında kritik savunmalar

Rus Büyükelçi Andrey Karlov suikastıyla ilgili 13’ü tutuklu 28 sanığın yargılanmasına devam edildi. Suikast talimatını sanık Şahin Söğüt üzerinden saldırgan polis Mevlüt Mert Altıntaş’a ilettiği ileri sürülen ve savcılık sorgusunda FETÖ’nün ‘zümre başkanı’ olduğunu kabul eden Salih Yılmaz, mahkemedeki sorgusunda ise emniyet ve savcılıktaki ifadelerini reddetti.

Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un, Başkent’te 19 Aralık 2016 tarihinde katıldığı sergide, FETÖ/PDY üyesi polis memuru Mevlüt Mert Altıntaş tarafından tabancayla vurularak, öldürülmesiyle ilgili Ankara 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın bugünkü celsesi, sanık savunmalarıyla devam etti.

Duruşmada, ilk olarak suikastçı Mevlüt Mert Altıntaş ile bazı sanıkları polis okulundayken FETÖ’nün evlerine götürüp toplantılar düzenlediği iddia edilen tutuklu sanık Kaan Bülbül savunma yaptı.

Soruşturma aşamasındaki ifadelerini kabul etmeyen sanık Bülbül, “Ben hiçbir zaman terör örgütünün toplantısına da faaliyetine de katılmadım. Kimseye de toplantılara katılması telkininde bulunmadım” dedi. HTS kayıtlarında suikastçı Altıntaş ile 6 kez irtibatı bulunduğu hatırlatılan Bülbül, “Okul döneminde aynı sınıftaydık, 6 kez aramam makuldür” yanıtını verdi.

Bülbül, Altıntaş ve davanın sanıklarından bazılarıyla okul sonrası da görüştüğü iddialarını da reddetti.

KRİTİK İSİMLER KONUŞMADI

Sanık Kaan Bülbül’den sonra mahkeme heyeti, saldırı öncesi Büyükelçi Andrey Karlov hakkında bilgi topladığı belirtilen MİT eski çalışanı, tutuklu sanık Vehbi Kürşad Akalın ile ona ‘Karlov’a yönelik bilgi topla’ talimatını verdiği ileri sürülen terör örgütü içindeki ‘abi’si ve BTK eski çalışanı Hüseyin Kötüce’yi dinlemek istedi. Ancak her iki isim de cezaevi şartlarında iddianameyi inceleyemediklerini, bu nedenle savunma hazırlayamadıklarını belirterek, sonraki celselerde savunma yapmak için süre istedi. Davanın kritik isimlerinden, Mevlüt Mert Altıntaş’ın okul arkadaşı olan, onu örgüte kazandırdığı, suikast planlamasını birlikte yaptıkları iddia edilen Sercan Başar da avukatının hazır olmaması nedeniyle savunmasını sonra yapacağını söyledi.

SAVCILIKTAKİ İFADELERİNİ KABUL ETMEDİ

Suikast talimatını sanık Şahin Söğüt üzerinden saldırgan polis Mevlüt Mert Altıntaş’a ilettiği ileri sürülen, savcılık sorgusunda FETÖ’nün ‘zümre başkanı’ olduğunu kabul eden Salih Yılmaz, cezaevinden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla savunma yaptı. Yılmaz, emniyet ve savcılıktaki ifadesini baskı altında verdiğini ileri sürerek, mahkemede kabul etmedi. Yılmaz, “Örgüt üyesi değilim, tüm iddiaları reddediyorum. Ben Büyükelçi Karlov’un öldürülmesiyle ilgili herhangi bir fiile karışmadım” dedi.

‘SUİKASTÇI ALTINTAŞ’I TANIMIYORUM’

İddianamede, suikastçı Altıntaş’ın örgütteki ‘vekil abisi’ olduğu belirtilen eski polis Ramazan Yücel de suçlamaları kabul etmediğini söyleyerek, “FETÖ üyesi değilim. Karlov’un öldürülmesiyle ilgili hiçbir faaliyet içerisinde yer almadım. Suikastı gerçekleştiren Mevlüt Mert Altıntaş’la aynı okulda okumadım. Ankara’da farklı birimlerde görev yaptık. Kendisini tanımıyorum” diye konuştu. Sanık Yücel, suikastçı Altıntaş’la olaydan önce aynı baz istasyonunda kaydının olmasını da, “Ankara’daki ikametim, Mevlüt ve Sercan’ın oturduğu eve yakındı. İşe gidip gelirken aynı güzergahı kullanıyorduk. Baz ortaklığı nedeni budur. Ne Sercan’ın ne de Mevlüt’ün ‘abi’liğini yapmadım” dedi.

Emniyet Müdürlüğündeki mahrem yapılanma içerisinde bulunduğu ve suikast planlaması içinde yer aldığı iddia edilen sanık Ahmet Kılıçarslan da suçlamaları kabul etmediğini belirtti. Suikastta görev alan kimseyi tanımadığını ileri süren Kılıçarslan, “Ben hiçbir şekilde örgütten aldığım iddia edilen suikastla ilgili talimatları hiç kimseye vermedim” ifadelerini kullandı.

Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un, Ankara’da 19 Aralık 2016 tarihinde katıldığı sergide, FETÖ/PDY üyesi polis memuru Mevlüt Mert Altıntaş tarafından tabancayla vurularak, öldürülmesiyle ilgili Ankara 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın bugünkü celsesi, sanık savunmalarıyla devam etti. Duruşmada ilk olarak suikastçı Mevlüt Mert Altıntaş ile aynı Çevik Kuvvet Birliği’nde çalışan eski polis tutuklu sanık Hasan Tunç dinlendi.

‘MEVLÜT ÖRGÜTE KÜFÜR EDİYORDU’

Savunmasında suçlamaları kabul etmeyen Tunç, Bingöllü Kürt bir ailenin çocuğu olduğunu belirterek, “Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’ne atandığımda FETÖ ile ilgili soruşturmalar başladı. O dönem kimse ‘FETÖ’cüyüm’ demiyordu. Herkes örgüte küfür ediyordu. Hatta Mevlüt Mert Altıntaş da konu açılınca küfür ederdi” diye konuştu. Mevlüt Mert Altıntaş ile çevik kuvvette üçüncü birliğe atandığı zaman tanıştığını anlatan Tunç, “O ve Sercan Başar da üçüncü birlikteydi. Ayrıca ben onlarla aynı mahallede oturuyordum. Mevlüt ve Sercan’ın namaz kıldığını gördüğümden kendilerine güvenim olmuştu” dedi.

ORGANİZATÖR DE SUÇLAMALARI KABUL ETMEDİ

Daha sonra suikastın işlendiği “Kaliningrad’dan Kamçatka’ya” sergisinin organizasyonunu yapan tutuklu sanık Mustafa Timur Özkan savunma yaptı. FETÖ ile irtibatlı olduğu, Karlov’a suikast kararı alındıktan sonra Rusya Federasyonu Ankara Büyükelçiliği yetkililerine, Karlov’un da katılacağı bir fotoğraf sergisi düzenleme önerisinde bulunduğu, örgüt yöneticilerinden Şerif Ali Tekalan’dan tutuklu sanıklardan Hayrettin Aydınbaş aracılığıyla aldığı talimatla, serginin 20 Aralık 2016’da Moskova’da Rusya, İran, Türkiye’nin yapacağı Suriye toplantısının 1 gün öncesine alınması için çaba sarf ettiği, Rus yetkilileri bu yönde yönlendirerek, suikasta iştirak ettiği iddia edilen sanık Özkan, suçlamaları reddetti. Özkan, şöyle dedi:

“Menfur suikastle de hain terör örgütüyle de doğrudan ya da dolaylı ilgim yoktur. Sergiyi FETÖ’nün talimatıyla organize etmekle suçlanıyorum. Bu iddia doğru değil. Bu sergi için hiç kimseden talimat almadım. Sergi ve suikast birbirinden bağımsız iki süreçtir. Sergi projesi benimdir, yapılması talebi Ruslardan gelmiştir. Suikastı kimin yaptırdığını bilemem. Benim bildiğim sergiyi FETÖ’nün yaptırmadığıdır. Sergiyi ben yaptım. Bunu yaparken de hiçbir yerden talimat almadım.”

Sergi tarihinin ısrarla 20 Aralık’ta Rusya’da düzenlen Rusya, Türkiye ve İran arasında düzenlenecek olan zirvenin bir gün öncesine alınması için Rus yetkililere yazdığı mailler hatırlatılan Özkan, daha önce 16’sında planlanan açılışın 17’sine alındığını, bu tarihin Cumartesi gününe denk gelmesi nedeniyle Rus yetkililere bilgi vermek için mail attığını aktardı.

‘TAKİP OLAYI TAMAMEN BENİM DIŞIMDADIR’

Saldırgan Mevlüt Mert Altıntaş’ın, ‘tarafgiradam’ adlı Twitter hesabını takip ettiği ve saldırganla bu hesap üzerinde haberleştikleri iddiasına da Özkan, “Bu takip olayı tamamen benim iradem dışındadır. Kendisiyle Twitter’da haberleşmedik. Serginin ilk açılış tarihinin ertelendiğini Mevlüt Mert Altıntaş bizzat ÇSM’ye gelerek öğrenmiştir. Benim söylemem mümkün değildir” yanıtını verdi.

‘UZAYA GİDEN İLK TÜRK OLMAK İSTEDİM’

Timur Özkan, hesap hareketlerinde 2 milyon 400 bin lira tespit edildiği ile ABD’li bir şirkete 100 bin dolar para gönderdiğinin belirlendiğinin de hatırlatılması ve bu paranın kaynağının sorulması üzerine ise şunları söyledi:

“İfademde de bahsettiğim gibi gayrimenkul yatırımları yaptım. Bu paraları mesleğim dışında bu işlerden kazandım. ABD’ye gönderdiğim 100 bin dolar; bu şirket, uzaya adam götüren bir şirketti. Ben de uzaya giden ilk Türk olmak için bu parayı gönderdim. O dönem Türkiye’den üç kişi başvuru yapmış ve para göndermişti. Benim çocuğum yok. Dünya malı dünyada kalır mantığı ile hareket edip gözümü karartıp gönderdim.”

ESKİ EV ARKADAŞI SUİKASTÇI ALTINTAŞ’I ANLATTI

Duruşmanın öğleden sonraki bölümünde, davanın kritik isimlerinden, suikastçı Mevlüt Mert Altıntaş’ı FETÖ’ye kazandırdığı, radikalleşmesini sağladığı iddia edilen onun ev arkadaşı eski polis tutuklu sanık Sercan Başar savunma yaptı. İzmir Rüştü Ünsal Polis Meslek Yüksek Okul’unda iken öğrencileri FETÖ evlerine götürdüğü iddialarını kabul etmeyen sanık Başar, kendisinin de bir arkadaşının davetiyle bu eve iki kez gittiğini ileri sürdü.

TELEFONKOLİK BİR KİŞİYDİ

Mevlüt Mert Altıntaş’ı terör örgütüne kazandırdığı iddialarını kabul etmeyen sanık Başar, “2014 yılında Ankara’ya geldim ve çevik kuvvette göreve başladım. Bu süreçte ailem Polatlı’da yaşadığı için gidiş geliş yapmayı düşünüyordum. Ancak çalışma sistemini öğrendikten sonra bundan vazgeçip ev tutmaya karar verdim. Mevlüt Mert Altıntaş’la Demetevler’de ev tuttuk. 2 yıl ev arkadaşlığı yaptım. Bu süre zarfından 3 kez seçim, birkaç defa da Ankara’da terör saldırıları oldu. Bu olayların hepsinde görev yaptık. Neredeyse eve uğramıyorduk. Mevlüt Mert Altıntaş tabir yerindeyse ‘telefonkolik’ bir kişiydi. Halı sahadan dönerken dahi telefonla uğraşırdı. Beraber oturduğumuz zaman bile sürekli telefonla uğraşırdı. Hiç sohbet etmez sürekli telefon ve laptopla uğraşırdı. Bön biriydi. Evde namaz kılan, sigara dahi içmeyen biriydi. Ben onun sigara içtiğini ilk kez olaydan iki ay önce şubede çardakta gördüm. İddianamede Rus uyruklu bir kadınla para karşılığı cinsel ilişkiye girdiği yer almış. Benimle ev arkadaşlığı yaptığı dönemde böyle bir konudan bahsetmedi bile” dedi.

‘EV ARKADAŞI SÖYLEMİ YANLIŞ’

Haberlerde ve iddianamede kendisinden bahsederken ‘saldırganın ev arkadaşı’ ifadesinin yanlış olduğunu söyleyen sanık Başar, “Ben onunla 2016 Mayıs ayında ev arkadaşlığımı bitirdim. Bu süreçte eşimle tanışıp evlendim. Yani olaydan aylar önce bu kişiyle ben ayrıldım. Radikalleşmesinde benim hiçbir etkimin olmadığı açıktır. Bu süreçte kendisiyle neredeyse hiç görüşmedim. Altıntaş’ın örgütsel anlamda maneviyatını yükselttiğim yönündeki suçlamalarda bu nedenle yersiz” diye savunma yaptı.

‘OLAY GÜNÜ HASTAYIM DİYEREK İŞE GELMEDİ’

Olay günü Mevlüt Mert Altıntaş’la çalıştıkları şubede görüştüklerini anlatan Başar, bunun nedenini de şöyle anlattı:

“Benim o gün trafik kontrol görevlisi olarak şubede nöbetim vardı. Saat 09.00’da görev yerime geldim. Mevlüt Mert Altıntaş’ın da aynı yerde kimlik kontrol görevi vardı, ancak gelmedi. Altıntaş, yine aynı yerde görevli olan Muhammet Sait Kara’yı arayarak, hasta olduğunu, hastaneden rapor aldığını, yerine nöbetçi ayarlamasını söylemiş. Saat 10.00 sıralarında Altıntaş elinde raporla şubeye geldi. Biz de onu görünce, ‘neden rapor alıyorsun, hallederdik’ şeklinde şeyler söyledik. Bize ‘çok hastayım’ dedi. Bu şekilde bir görüşmemiz oldu” dedi.

‘OLAYIN DOĞRU OLDUĞUNU ÖĞRENİNCE AĞLAMAYA BAŞLADIM’

Mesai bittikten sonra, eşinin Polatlı’da alisinin yanında olduğu için Mevlüt Mert Altıntaş’ı aradığını, istiyorsa eve gelebileceğini söylediğini aktaran sanık Başar, “Ancak gelemeyeceğini söyledi. Ben de mahalledeki camiye gidip sohbet dinlemeye karar verdim. Metroya bindim ve bu sırada cep telefonumda haber sitelerinde Rus Büyükelçiliğine yönelik saldırı haberini gördüm. Metronun büyük bir bölümünde telefon çekmediği için haberin detayını okuyamadım. Metrodan inip cami bahçesine girdiğimde, haberle ilgili detayları ve Mevlüt Mert Altıntaş’ın fotoğraflarını gördüm. Şok oldum. Birileri şaka yapıyor diye düşündüm. Bu sırada telefonun şarjı bittince hemen eve gittim. İbrahim isimli bir arkadaşımı aradım, olayın doğru olduğunu söyledi. Şok halindeydim hala. Ne yapacağımı şaşırdım ve ağlamaya başladım. İş yerine gitmeye karar verdim. Burada beklerken terör şubeden olduklarını söyleyen iki polis geldi ve bana, ’emniyete konuyla ilgili toplantı var, senin bilgine başvuracaklar’ dediler. Ancak daha sonra yapılan sorgulamadan gözaltına alındığımı öğrendim ve iki yıldır cezaevindeyim” dedi.

FETÖ üyesi olmadığını ve suikastla ilgili suçlamaları kabul etmediğini belirten Başar, bu aşamada tahliyesini, yargılama sonunda da beraatını istedi.

EMNİYET DOSYASI : Kritik isimden çok çarpıcı MOBESE uyarısı


Kritik isimden çok çarpıcı MOBESE uyarısı

MOBESE’ye servis sağlayan şirketin değişmediğini ve hala FETÖ’yle ilişkili olabileceğini söyleyen Saçan, bu şirketin çok fazla ihale aldığını, MOBESE ile ordu komutanlıkları, siyasilerin evleri gibi stratejik noktaları izleyip istihbarat topladıklarını söyledi.

FETÖ’nün devlet içindeki yapılanmasına yönelik soruşturmalar devam ediyor.

Özellikle Emniyet, Türk Silahlı Kuvvetleri ve İstihbarat içindeki soruşturmaların “hassasiyetle” yürütüldüğü açıklanıyor. Soruşturma geçirenlerden birisi de Emniyet İstihbaratçı Basri Aktepe. Basri Aktepe, sıradan bir isim değil. Devletin en hassas noktalarına girebilmiş, en önemli sistemlerinin oluşumunda yer almış bir polis. Basri Aktepe’nin önemini anlatmak için zamanı biraz geri alalım… 2002 yılında, dönemin İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Adil Serdar Saçan, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)’ne başvurarak, büyük bir operasyon planlamıştı. Sonradan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olan zamanın İstanbul DGM Başsavcısı Aykut Engin Cengiz, operasyona izin verdi.

İş dünyasında, Emniyet’te, asker ve bürokrasi içinde “Fethullah Gülen’in oluşturduğu iddia edilen örgütü ortaya çıkarmaya” çalışan operasyon, yine FETÖ’nün etkili olduğu Emniyet içindeki istihbaratçılar tarafından engellenmişti. Saçan, bu durumu İstanbul DGM Başsavcılığı’na yazdığı bir yazı ile resmiyete de dökmüştü. Saçan’ın iddiasına göre; büyük bir Fethullah Gülen operasyonu yine "Fethullahçı polisler" tarafından engellenmişti. Saçan’ın operasyon yapılmasını istediği isimlerden birisi de Basri Aktepe’ydi. Saçan, DGM savcısı Nuh Mete Yüksel’e resmi yazı yazarak, Basri Aktepe’nin dinlenmesini talep etmişti. Adil Serdar Saçan’ın daha sonra arabasına saldırı girişiminde bulunuldu, bu saldırıdan kurtulan Saçan, Ergenekon Davası’nda tutuklanmaktan ise kurtulamadı.

DİNLEMENİN MERKEZİ DE BAĞLANDI

2005 yılında kurulma çalışmaları başlanan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) 2006 yılında faaliyete geçti. TİB’in kuruluşuna dair yasa önergesini ise o dönem AKP’nin içinde yer alan Abdüllatif Şener şöyle anlatmıştı: “Bakanlar Kurulu’nda herkesin imzası alındı. Tasarının içeriğini ise herkes mecliste okunduğunda öğrenmişti. Şaşırmıştık.”

TİB’deki tüm görevlileri, kapıcısından en tepedeki bürokratına kadar tek tek dönemin Başbakan’ı Erdoğan belirlemişti. Kurumun başına Ankara’daki bürokrat suçlarını soruşturan 5 savcıdan biri olan Fethi Şimşek getirildi. TİB Teknik Dairesi’nin başına ise eski Emniyet İstihbarat’çı Basri Aktepe getirildi ve dinlemeleri de yapacak tüm teknik ekibi oluşturdu.

Aktepe, Erdoğan’ın “dahi çocuğuydu.” Hastalanıp, hastanede yattığı dönem Erdoğan bütün programını iptal edip onu ziyarete gitmişti.

FBI National Academy’den 1996 yılında mezun olan Aktepe, 1998 yılında milyonlarca dolarlık bütçeyle kurulan, attığımız her adımı takip eden MOBESE sistemini kuracak olan ekibin başına getirilmişti.

1999 yılında Emniyet tarafından hazırlanan “Fettullahçı polisler” raporunda ise Aktepe’nin ismi 15. sırada yer alıyordu. 2008 yılında dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal parti grup toplantısında ise kendisine sunulan bir rapordan bahsetti. Yasadışı dinlemeleri “cemaatçi bir grubun gerçekleştirdiğini” belirtti ve elindeki rapora göre dinlemeleri TİB içerisindeki 35 kişinin yaptığını, ekibin başında da Basri Aktepe’nin olduğunu söyledi.

İSTİHBARATTA YENİ DÖNEM

“Dâhi çocuk” Aktepe, TİB’den, MİT Elektronik İstihbarat Daire Başkanlığı’na atandı. Aktepe’nin istihbarat bürokrasisinde yükselişi sürerken, Erdoğan Aralık 2012’de katıldığı bir televizyon programında ofisinde böcek bulunduğunu söylemişti. Böceğin bulunmasında da tanıdık bir isim karşımıza çıktı: Basri Aktepe. Emniyet İstihbarat’ın kilit isimlerinden Ali Fuat Yılmazer de Erdoğan’ın ofisinde böcek bulunmasına dair farklı bir bakış açısı geliştirdi ve “Eğer böyle bir böcek bulunduysa, bulan koymuştur” dedi.

2013 Mayıs ayında gerçekleşen Reyhanlı katliamından sonra ülkedeki bütün istihbarat akışının tek bir çatı altında toplanmasına karar verildi ve Müşterek İstihbarat Koordinasyon Merkezi (MİKM) kuruldu. MİKM’de Genelkurmay’ın da temsilcisi bulunacak, Emniyet, Jandarma ve MİT’in istihbarat bilgileri bir araya getirilecek. Özetle; memlekette istihbarat çalışması yapan her kurum elde ettikleri bilgileri MİKM’e gönderecek, MİKM de gelen bilgileri “isterse” işleme koyacaktı.

MİKM’in başına da çok tanıdık bir isim getirildi: “Dahi çocuk” Basri Aktepe.

MAHKEMEDE TEK TEK ANLATTI

Basri Aktepe, 15 Temmuz’a kadar istihbaratın en tepe isimlerinden birisiydi. Darbe girişimi sonra görevinden alındı. Ankara 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaya devam ediyor.

2000’li yılların başında, Fethullahçı çetenin temizlenmesi için mücadele eden Adil Serdar Saçan, 28 Mayıs’ta, mahkemede Aktepe hakkında tanıklık yaptı.

Saçan, yıllar önce yaptığı tespitleri mahkemede de söyledi. Aktepe’nin FETÖ’nün “altın neslin”den ve teknik takip izleme sorumlusu olduğunu söyledi, MOBESE sisteminin isminin B’si olduğunu, mor beyin ve devlet arşivinin yurtdışına çıkaran grubun lideri olduğunu anlattı.

MOBESE’YE SERVİS SAĞLAYAN ŞİRKET

Adil Serdar Saçan, mahkemede yaşadıklarını ayrıntılarıyla anlattı.

Saçan, 2000’lerin başında DGM’den aldıkları izin gereğince FETÖ üyesi olması nedeni ile telefonunun dinlenmesi için Nuh Mete Yüksel’e resmi yazı yazarak talepte bulunduğunu anlattı, MOBESE’ye servis sağlayan şirketin değişmediğini ve hala FETÖ’yle ilişkili olabileceğini belirtti, bu şirketin çok fazla ihale aldığını, MOBESE ile ordu komutanlıkları, siyasilerin evleri gibi stratejik noktaları izleyip istihbarat topladıklarını söyledi. Adil Serdar Saçan bu uyarıları yıllar önce de yapmıştı…

Saçan’ın ifadesinde bahsettiği şirket Ekin Teknoloji A.Ş.

Hükümete yakın medya tarafından Türkiye’deki yazılım ihtiyacının 4’te 1’ni karşıladığı söylenen şirket, Türkiye’de MOBESE’nin kurucusu olarak biliniyor ve Türkiye’deki MOBESE kameralarında yüzde 75 oranında pazar payına sahip.

Odatv.com

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Kritik kaset gözaltıları


Kritik kaset gözaltıları

Firari eski Ankara İstihbarat Şube Müdürü Zeki G. ile eşi eski hakim Sevda G, Eskişehir’de yakalandı.

Eskişehir’deki bir alışveriş merkezinin önünde eşi eski hakim Sevda Güven (45) ile birlikte yakalanan eski istihbarat müdürü Zeki Güven’in (48) tanınmamak için sakal bıraktığı belirtildi.

Eskişehir Emniyet Müdürlüğü TEM Şubesi’nde gözaltında tutulan Zeki Güven’in, CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal ile MHP’li eski yöneticilerin özel hayatlarına ilişkin görüntülerin internet ortamında yayınlanmasıyla ilgili, FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in de aralarında bulunduğu Ankara 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davanın, firari sanıkları arasında olduğu, eski hakim olan eşi Sevda Güven’in ise FETÖ/PDY soruşturması kapsamında Samsun sulh ceza hakimliğince terör örgütü üyesi olmak suçundan arandığı belirtildi.

Odatv.com

TERÖR DOSYASI : ABD’de kırmızı alarm ! Birçok kritik adrese gönderildi…


ABD’de kırmızı alarm ! Birçok kritik adrese gönderildi…

ABD’nin başkenti Washington D.C. yakınlarında bulunan çok sayıdaki ABD askeri tesislerine şüpheli paketler gönderildiği ifade edildi.

ABD basınına yansıyan bilgilere göre, Washington yakınlarında yer alan askeri tesislerden Fort Belvoir kışlasına iki, Fort McNair kışlasındaki Ulusal Savunma Üniversitesi’ne bir, Beyaz Saray ve CIA’in posta işlem merkezinin bulunduğu Anacostia-Bolling Üssü’ne bir şüpheli paket gönderildi.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) sözcülerinden Yarbay Michelle Baldanza, konuya ilişkin yaptığı açıklamada,“Ulusal Başkent Bölgesi’nde yer alan birçok askeri tesise gönderilen şüpheli paketlerin izini sürüyoruz. Konu şu aşamada soruşturma altındadır” dedi.

Konuyla ilgili detay vermekten kaçınan Michelle Baldanza, detaylarla ilgili soruları ise Federal Soruşturma Bürosuna (FBI) yönlendirdi.

Bu arada Amerikan medyasına konuşan Amerikalı yetkililer ise, Virginia eyaleti sınırları içinde yer alan Fort Belvoir kışlasındaki Ulusal Savunma Üniversitesine şüpheli paket gönderildiğini belirtti.

"İÇİNDE PATLAYICI MADDE BULUNDU"

Fort McNair’e gönderilen paketin içinde patlayıcı madde bulunduğu ifade edildi.

NBC kanalına konuşan FBI yetkilileri ise Fort Belvoir kışlasındaki Geospatial İstihbarat Ajansı ve Ulusal Savunma Üniversitesine iki ayrı paket gönderildiğini belirtildi. Bu paketlerden birinde devre tahtasına bağlı sıvı dolu şişe olduğu bilgisini paylaşan yetkililer, her iki paketin de kontrol altına alındığını duyurdu.

Rudaw’ın akatrdığına, bir FBI yetkilisi, bir paketin de Beyaz Saray ve Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) posta işlem merkezinin bulunduğu Anacostia-Bolling Üssü’ne gönderildiğini ifade etti.