KÖY ENSTİTÜLERİ DOSYASI : MUHAFAZAKAR VE DİNCİ SİTEDEN KÖY ENSTİTÜLERİ PROJESİ HAKKINDA BİR ANALİZ /// KAYNAK : WWW (.) FIKIRCOGRAFYASI (.) COM


ÖZEL BÜRO NOTU : DEĞERLİ YURTSEVERLER ŞU ANA KADAR SİZLERE KÖY ENSTİTÜLERİ PROJESİ İLE İLGİLİ ÇOK MİKTARDA VİDEO VE MAKALE AKTARDIK. ANCAK AKTARDIKLARIMIZIN ÇOĞUNLUĞU KEMALİST SİTELER KAYNAKLI İDİ. ŞİMDİ İLK DEFA OLARAK MUHAFAZAKAR VE DİNCİ BİR GÖRÜŞ İHTİVA EDEN BİR SİTEDEN BU KONUDA BİR MAKALE AKTARIYORUZ. BUNU YAPMAMIZIN NEDENİNİ DAHA ÖNCE AÇIKLAMIŞTIK, YİNE AÇIKLAYALIM. ÖZEL BÜRO GRUBU OLARAK TEK TARAFLI BİLGİ VERMEK İSTEMİYORUZ. BİZ SİZLERİN HERHANGİ BİR KONUDA SADECE BİR GÖRÜŞÜN YANSIMASINI DEĞİL TÜM PERSEKTİFLERİN YANSIMALARINI GÖRMENİZİ İSTİYORUZ. TABİ BUNDAKİ KRİTERİMİZ İÇİNDE DÜŞÜNCE VE FİKİR BARINDIRMASI. AMİGOLAR GİBİ TEK DÜZE HEP AYNI SLOGANI TEKRARLAYAN BİLGİ İLETMEK İSTEMİYORUZ. BU YAZIYI DA KEMALİZM KARŞITI GÖRÜŞLER İHTİVA ETTİĞİ İÇİN DİKKATİNİZE SUNMAK İSTEDİK.

Salih Cenap Baydar : Sekseninci Yıldönümünde Köy Enstitüsü Projesi Tartışmalarına Bir Bakış

22 Nisan 2020

ABD’li meşhur Eğitim Profesörü John Dewey, 1924 yılında Mustafa Kemal tarafından Türkiye’ye davet edilmiş, kendisinden “Türkiye de Eğitim Nasıl Olmalıdır” sorusuna cevap veren bir rapor hazırlanması istenmişti.

Dewey’e ait olan “kırsal bölgelerdeki okulların toplum yaşam merkezi haline getirilmesi” ve “iş ve eğitimi birleştirme” fikirleri devlet katında “tutulmuştu”. Bu fikir yaklaşık 15 yıl sonra bugün hala tartışılan bir projede vücut bulacaktı.

Köy Enstitüleri, 1940 yılında, dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından görevlendirilen İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla kendi köylerinde eğitilip kendi köylerinde çalışacak ilkokul öğretmenleri yetiştirmek üzere kuruldu.

17 Nisan 1940 tarihli Köy Enstitüleri Kanunu, bir tarafıyla cumhuriyet yönetiminin modernleşme/batılılaşma çabalarını diğer tarafıyla zamanının ekonomik sıkıntılarla kol kola girmiş faşist ruhunu yansıtıyordu.

Köy Enstitüleri tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında açılacak ve buralarda yetişen öğretmenler köylülere modern tarım teknikleri öğreteceklerdi.

Çocuğunu Köy Enstitüsünde okutup okutmama kararı velilere bırakılmamıştı. Öğrencileri devlet seçiyordu:

Madde 3 — Enstitülere tam devreli köy ilk okullarını bitirmiş sıhhatli ve müstaid köylü çocuklar seçilerek alınırlar.

Enstitülerde zorunlu eğitime başlayan çocuklar ayrılmaya kalkmasınlar diye maddi cezalar düşünülmüştü:

Madde 4 — Enstitülere kabul edilenler sıhhî sebebden gayri sebeblerle müesseseden ayrıldıkları veya çıkarıldıkları takdirde okudukları müddete isabet eden masraf, kendilerinden veya kefillerinden alınır.

Köy Enstitüsünde okuyup bitirenler en az yirmi sene devlette öğretmenlik yapmaya mecburdular. Ayrılmaya kalacaklar yüklü bir fatura ile tehdit ediliyordu:

Madde 5 — Bu müesseselerde tahsillerini bitirerek öğretmen tayin edilenler, Maarif Vekilliğinin göstereceği yerlerde yirmi sene çalışmaya mecburdurlar. Mecburî hizmetlerini tamamlamadan meslekten ayrılanlar Devlet memuriyetlerine ve müesseselerine tayin edilemezler. Bu gibilerin kendilerinden veya kefillerinden müessesede bulundukları zamana aid masrafın iki misli alınır.

Öğretmenlerin kalacakları lojmanları ve eğitim verecekleri okulları yapma külfeti köylülere yüklenmişti:

Madde 16 — Köy öğretmenlerinin tayin edilecekler i okulların binaları ve öğretmen evleri Maarif Vekilliğince verilecek plânlara göre Köy Kanununa tevfikan, bölge ilk tedrisat müfettişi ile gezici başöğretmenin nezaretinde köy ihtiyar heyetleri tarafından yaptırılır ve Öğretmen tayin edilecek köylere keyfiyet üç yıl önce bildirilir. Köy bütçesinde de on a göre tedbirler alınır, Öğretmen işe başlamadan evvel okul binası ile Öğretmen evi tamamen bitirilir. Köy okulları binalarının tamiri ve okulun daimî masrafları köy ihtiyar heyetlerince temin edilir.

Bütün bunlar işin teknik ve ekonomik yönleriydi. Eğer proje bu çerçeve ile sınırlı kalsaydı, içerdiği zorbalıklara rağmen yaşanan zamanın şartlarında hoş görülebilir, iyi niyetli bir atılım hamlesi sayılabilirdi.

Fakat madalyonun diğer bir yüzü vardı.

Yöneticiler köylülere sadece modern zirai teknikleri öğretmek istemiyorlardı, aynı zamanda onları devşirmek, modern, batılı, pozitivist, Kemalist bireylere dönüştürmek, partilerinin birer neferi haline getirmek istiyorlardı.

Enstitüler okuldan çok kışlalara, içindekiler ise öğretmen ve öğrencilerden çok askerlere benziyorlardı. Öğrenciler de öğretmen de enstitü müdürü de tek tip üniforma giyiyordu.

Image

“Cahil köylülerin” aydınlatılması, adam edilmesi için müfredata teknik dersler oranında “kültürel” dersler konulmuştu.

Öğrenciler batı klasiklerini okuyacak, en az bir müzik aleti çalmayı ve halkoyunları oynamayı öğreneceklerdi. Tabi bir yandan da vatandaşlık bilgisi adı altında yoğun ideolojik endoktrinasyona tabi tutulacaklardı.

1954’ de de Demokrat Parti Köy Enstitülerini ilköğretmen okullarına çevirerek varlıklarına son verene kadar Köy Enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek toplam 17.251 köy öğretmeni yetişti.

Proje yakın tarihimizde derin izler bıraktı.

Geçtiğimiz günlerde bu kuruluşun sekseninci yıldönümü münasebetiyle sosyal medya ve basında birçok şey yazılıp çizildi.

Çok kimse bu “muhteşem” projeyi hasretle anarken projeyi sonlandıranlara ateş püskürdü.

Bir kesim de artık toplumsal hafızadan silinmeye başlayan acı tecrübeleri hatırlatarak o ah vah edenlere cevaplar verdi.

Image

Sanırım mesele, projenin ideolojik yönünü ne kadar görüp ne kadar önemsediğimiz noktasında düğümleniyor.

İnsanların ideolojik projeler karşısında birbirine taban tabana zıt tavırlar alması şaşırtıcı değil. Çünkü iktidar yanlıları, verdikleri “tali hasarları” (collateral damage) göz ardı edip projelerinin müspet taraflarını ön plana çıkartırken muhalifler sağlanan faydalardan sarfınazar edip yol açılan olumsuzluklara odaklanıyorlar.

Projeyi iyi niyetli, nötr, ideolojik yönü olmayan bir bilinçlenme, cehaletten/fakirlikten kurtulma, dayanışma ve modern teknikleri öğrenip uygulama yönünde atılmış “hayırhah” bir adım olarak görenler -kendilerince haklı olarak- bu kadar güzel bir çabaya muhalefet edenlere kızıyorlar. Bu gruptakilere göre Köy Enstitüsü projesi,

  1. O yılların Türkiye’si düşünüldüğünde çok büyük, önemli ve hayati bir proje,
  2. Daha önce devlet tarafından adam yerine koyulmayan köylülerin ilk defa devlet tarafından adam yerine konulduğu bir proje,
  3. Devlet eliyle köylülere nitelikli, ücretsiz ve pratik esaslı eğitimin ilk kez sağlandığı bir proje,
  4. Bugün hâlâ yaka silktiğimiz tembellik, cehalet ve yobazlıkla mücadele etme amacıyla atılmış cesur ve kararlı bir adım,
  5. Köylerde doğup büyüyen zeki gençler için dünyayı tanımak yönünde fırsatlar sunan, onlara yeni kapılar açan bir proje,
  6. Mevcut iktisadi şartlarda, eğitimin ağır mali yükünü devletle vatandaş arasında başarıyla paylaştıran bir proje,
  7. İkinci dünya savaşı yıllarında, iktisadi buhranların ortasında, elde avuçta para pul bulunmayan günlerde en makul maliyetlerle yapılabilecek ideal bir proje,
  8. Uygulamalarda görülen arızi, münferit bir takım işgüzarlık ve çarpıklıkların ana fikrine gölge düşürmemesi gereken bir projeydi.

Projenin ideolojik yönünü görüp, bundan rahatsızlık hissedenler ise asıl derdin nüfusun o dönem yüzde seksenini teşkil eden köylülere yardım ve eğitim götürmek değil ideolojik endoktrinasyon yapmak olduğunu ileri sürüyorlar. Bu gruptakilere göre Köy Enstitüsü projesi,

  1. Devleti o zaman yöneten elitlerin "cahil" köylü halkı, "aydınlanma" idealleriyle adam etmek için uygulamaya koyduğu,
  2. Pozitivist ve jakoben bir anlayışla planlanmış ve uygulanmış olduğu için zorbalıkların normal görüldüğü, dönemin faşist ruhuna son derece uygun,
  3. Asırlar boyu nesilden nesle aktarılan kültürü, bir an önce kurtulmak gereken çöp kalıntıları gibi gören, köylünün atalarından tevarüs ettiği hiçbir şeyin yeni dünyada yeri olmadığına inanan, köylüleri o “hurafelerden” kurtarmak gerektiğine iman etmiş idarecilerin ortaya attığı,
  4. Köylüleri zorla Bach, Mozart dinleterek, mandolin, armonika, flüt ve bulunabilirse piyano çaldırarak Batılılaştırmayı amaçlayan
  5. Devleti yönetenlerin köylüleri “adam yerine koyduğu” için değil “adam etmeye çalıştığı” için hayata geçirdikleri

bir projeydi.

Ben şahsen ikinci gruba yakın hissediyorum kendimi.

Image

O yıllarda tarihi tecrübemizi, eski medeniyetimizi bilen, ona kıymet veren ve milli/dini haysiyet iddiası olan az sayıda yerli entelektüel ve din adamının bu hoyrat yok sayışa, topyekûn sıfırlamaya tepki göstermeleri gayet anlaşılır bir durum. Bugün tepki gösterenler aynı hassasiyetin temsilcileri aslında.

Proje sosyolojik açıdan değerlendirilirse açık bir öngörüsüzlük örneği ile karşı karşıya olduğumuz da söylenebilir.

1940’larda gelişen dünyanın tarım toplumundan sanayi topluma, dolayısıyla kırdan kente doğru yolculuğu gözlerinin önündeyken insanlar hep köylerinde kalacakmış, ülkemiz hiç sanayileşmeyecekmiş gibi köye, ziraata, hayvancılığa yatırım yapmak hiç de akıllıca bir hareket sayılmaz. Devrin idarecileri feraset gösterip, köyden kente gelecek kaçınılmaz göçün planlamasını yapmak, şehirlere göçecek köylülerin yaşayabilecekleri uydu kentleri tasarlamak, şehir hayatına onları nasıl adapte edeceklerini düşünmek yerine köylülerin hep köylerinde kalacakları varsayımında bulunarak büyük bir hata yapmışlardır.

Kendi toplumlarına yabancılaşmış idarecilerin daha fazla kişiyi topluma yabancılaştırma esasına dayalı çabasının başarısız olmasının mukadder olduğu da aşikâr.

Savaşta yenilmiş, perişan olmuş, milli gururu incinmiş kitleleri milli/dini hisler üzerinden mobilize etmenin kitabını Hitler yazmıştı. Bizim idarecilerimiz dini dışlayan, pozitivist/Kemalist ideallerinin endoktrinasyonu esasına dayanan bir retoriği tercih ettiler. Yaptıklarının ters tepmemesi mucize olurdu.

Köy Enstitüleri bir tarafıyla "Halk Partili" nüfusu arttırma projesiydi. Siyasi bir projeydi. Taraftarlarının ve karşıtlarının bu kadar çok ve keskin olmasının sebebi sanırım bu.

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI /// Köy Enstitülerinin Kapatılmasına Kadar Uzanan Süreci Başlatan Olay : Truman Doktrini


Harry Truman

Köy Enstitülerinin Kapatılmasına Kadar Uzanan Süreci Başlatan Olay : Truman Doktrini

1947’de ABD Başkanı Harry Truman tarafından Sovyetler Birliği tehdidine karşı hazırlanmış bir plan Truman Doktrini. Bir Sovyet esinlenmesi olan Köy Enstitüleri de bu planla birlikte rafa kalkmıştı. Gelin, bu tarihi olayın detaylarına bir bakalım.

ii. dünya savaşı esnasındaki konferanslarda, churchill ve stalin, balkan coğrafyasını, kendi aralarındaki yüzdeler antlaşması gereğince bölüşmüştü. buna göre, sovyet etki alanları ile batı’nın etki alanları belirlenmiş ve iki güç de birbirinin etki alanına müdahil olmama konusunda mutabakata varmıştı. ancak, savaş bittikten sonra, yunanistan’ın ii. dünya savaşı esnasındaki direnişinide temel rol oynayan iki örgütten birisi olan komünist ideoloji ile temellenmiş elas’ın silahlarını bırakmayı reddetmesi ve isyan başlatması, batı’nın egemenliğinde olması gereken bu toprakların da, sovyet etkisine girme tehlikesini doğurmuştur.

işte truman efendi, 1947 yılında bir taslak hazırlar, buna göre, yunanistan’da abd çıkarları hayatidir, burası bir amerikan toprağı mahiyetinde kabul görmektedir ve burada meydana gelen dahili olaylar, abd’yi yakından ilgilendirecektir. böylece, abd kendi kendisine, yunanistan’ın içişlerine karışma yetkisi tanımış oluyordu. türkiye de, benim de başımda komünizm tehlikesi var, içeride güçlü bir komünist örgütlenme var, sovyetler de yukarında bastırıyor, yetiş ya ey abd diyerek, kendisini de truman doktrinine kabul ettirmiş ve batı’nın koruyucu ve şefkatli kollarına kendisini salıvermiştir.

truman doktrinini tamamlayıcı olarak marshall da devreye sokulmuş ve avrupa genelinde otuz yıl süreyle devam edecek bir altınçağ başlamıştır.

bu doktrin uyarınca 100 milyon dolarlık askeri yardım şu şekilde paylaştırılmıştır:

kara kuvvetleri : 48.500.000 usd
hava kuvvetleri : 26.750.000 usd
deniz kuvvetleri: 14.750.000 usd
mühimmat takviyesi: 5.000.000 usd
otoyolların geliştirilmesi: 5.000.000 usd

türkiye’nin her haliyle dışa bağımlılığını (özellikle abd) artırmış doktrindir.

bu doktrinin askeri yelpazesiyle gelen ii. dünya savaşı artığı savaş malzemeleri başlangıçta geri kalmış türk ordusu için olumlu karşılanmışsa da sonradan araç-gereçlerin bakım-onarımı günü geldinde astarının kılıfından pahalıya mal olduğu anlaşılmıştır. türkiye kendisinin üretmediği bir teknolojinin ülkesine savunma amacıyla yerleştirilmesine izin veriyordu ancak bağımlı hale gelmeye başladığının belki de başlangıçta farkında değildik. sonuçta truman doktriniyle gelen askeri techizat ancak türkiye’nin topraklarına karşı girişilmiş saldırılara karşı kullanılabilir denilerek bir bakıma sadece sscb‘ye karşı savunma amacıyla verilmiş bir yardım olduğu açıktı.

üstelik bu yardımı kabul ederek sscb’nin de tepkisini çektiğimizden artık geri dönüşü de yoktu. aksi takdirde polonya sendromu nüksedebilir ve bu sefer de aynı anda hem abd hem de sscb işgali altına girebilirdik. sonuçta abd bir taşla iki kuş vurmuş oldu. hem geri kalmış bir ülkeye kendi silah artıklarını vererek kendine bağımlı hale getirdi (zira 100 milyon usd’lik karşılıksız savaş artığı techizatın bakım-onarımı için türkiye yılda 143 milyon usd’lik bütçe ayrılmak zorunda kalmıştır bir kaç sene içinde) hem de kendi safına çekerek sscb’ye karşı ileri karakol kazanmış oldu (türkiye’de komünizme karşı savaş açılmıştı, komünizmle ilgisi olabilecek en ufak şüpheliler bile gözlem altında tutulup, işlerinden atılmaları sağlanıyordu. böylece abd’nin korktuğu kızıl tehlike üremeden eziliyordu).

öte yandan ekonomik bacağı olan marshall planı‘yla türkiye hiç de istemediği bir pozisyonu kabul etmek durumunda kalacaktı aslında: avrupanın hammadde tedarikçiliği. abd yıkılmış bir avrupanın tekrar inşası için türkiye’ye bu görevi vermişti. ağır sanayiye geçmeye çalışan türkiye’ye tarım ülkesi olma payesi verilmişti. marshall planı‘na göre verilen yardımla tarımsal üretimin artırılması teşvik edilecek ve tarımsal aletlerin modernizsayonuna yönelik sübvansiyonlar dağıtılacaktı. sanayi alanındaysa yine sadece hammadde tedarikçisi görevi yükleniyordu: krom çıkarmak!. türkiye bu şartları kabul etti çünkü şuan olduğu gibi o zaman da paraya ihtiyacımız vardı. üstelik verilen para 1948-1952 döneminde 352 milyon usd’ydi (bunun 175 milyon usd’lik kısmı abd mallarından satın alınması koşuluyla, 84 milyon usd’si borçlanma, 93 milyon usd’si hibe koşuluyla veriliyordu. sonuca bakıldığından abd kendine bağımlı bir ülke yaratıyordu aslında). bu rakam da toplam marshall yardımları içinde binde 36’lık bir orana denk geliyordu. türkiye’nin buğday ihracatçısı bir konuma gelmesi de aslında truman doktrini vasıtasıyla olmuştur.

sonuca bakacak olursak, bu doktrinle abd belki de hayal bile edemeyeceği bir başarı yakalamıştır. türkiye ve yunanistan‘ın ileri karakolluk görevi avrupa’nın inşasında fevkalede bir düşünce olarak tarihe geçmiştir.

yatırım için kredilerini sovyetler birliğinden alan türkiyede, sovyetlerin ardahan, kars ve boğazlarda askeri üs istemesinin üzerine, milli şef, abd’den destek ister. abd, destek vereceğini yalnız karşılık olarak türkiye’de serbest seçimlere dayanan demokrasi düzeninin yerleştirilmesini ve 5 yıllık kalkınma planı, köy enstitüleri gibi mükemmel sovyet esinlenmesi uygulamaların kaldırılmasını ister.

doktrinin uygulanmasıyla birlikte türkiye amerikan emperyalizminin etkisi altına girmiştir. lozan’daki dışa bağımlılık truman doktriniyle katlanmıştır. türkiyenin batı bloku ülkeleri arasına girme süreci hızlanmıştır.

Hiroşima ve Nagazaki’ye Atılan Atom Bombalarının Sorumlusu Olan ABD Başkanı: Harry S. Truman

ABD’nin lise mezunu son başkanı olan Truman, Japonya teslim olmak üzereyken oraya iki atom bombası attırarak tarihe en az Hitler kadar kötü bir şekilde geçen bir isim.


12 nisan 1945’te franklin roosevelt saat 16 sıralarında beyin kanaması geçirerek ölmüştü

başkanlık görevine başlayalı henüz bir kaç dakika olmuş abd başkanı harry truman roosevelt’in savaş bakanı henry stimson tarafından "manhattan projesi"nden haberdar edildi . başkanı ile sadece iki defa görüşme imkanı bulan başkan yardımcısı truman projeyi ancak roosevelt öldüğü zaman öğrenebilmişti.

Franklin Roosevelt

"manhattan projesi"nde yalnızca amirlerinin dediğini yapan ve niçin çalıştıklarını bilmeyen bir çok genç bilim adamı, 16 temmuz 1945’deki ilk denemeden sonra böyle bir silahın neler yapabileceğini anlamışlardı. kendi aralarında imzaladıkları bildiriyle "yapmış oldukları bu bombanın insanlığa karşı kullanılmamasını" istediler: (bkz: leo szilard)

ancak truman, bildiriyi önemsemedi. bunun sebeplerinden biri olarak, japonlar’ın 7 aralık 1941’de amerika’ya ait hawaii adasındaki pearl harbour’a saldırısını, abd’nin hiç bir zaman unutamamış olduğu, dolayısıyla da atom bombasının bu olayın bir intikamı olarak değerlendirilmiş bulunduğu söylenebilir. ancak bombanın patlatılmasında herşeyden önce sorumluluk truman’a aittir. truman’ın potsdam konferansı sırasında tuttuğu günlük de hem pearl harbour "saplantısı"nı, hem de japonlarla ilgili toplumda yaygın olan aşağılayıcı ifadeleri paylaştığını gösteriyor.

atom bombasının japonya’ya atılması konusunda churchil ile anlaştıkları gün, 22 temmuz 1945’te, günlüğüne şunları yazmış

"berlin’de bizim bölgemizde bir bayrak dalgalanıyor. bu, roma’da, kuzey afrika’da ve paris’te dalgalanan bayraktır. pearl harbour olduğunda beyaz saray’da dalgalanan bayrak da oydu. tokyo’da da dalgalanacak. (…) (stalin) 15 ağustos’ta jap savaşı’na girecek. o zaman japlar bitecek." truman, ne pahasına olursa olsun bombayı kullanmak istiyordu. elindeki "mahvedici" güç ile gövde gösterisi yapmak, yarışta öne geçmek, hoş bir şey olmalıydı. truman’ın gösteriş merakı, potsdam konferansı sırasında bu "çok gizli" sırrı, en tehlikeli rakibi sovyet diktatörü stalin’e bile çıtlatmaktan çekinmemesinden belli oluyordu:
"24 temmuz’da olağandışı mahvedici bir güç olan yeni bir silaha sahip olduğumuzu tesadüfen ima ettim. rus lideri, hiçbir özel ilgi göstermedi. bütün söylediği, bunu duymaktan memnun olduğu ve bunu japonlar’a karşı kullanmamızın iyi olacağı idi." (harry s. truman, year of decision )

Potsdam Konferansı’nda Churchill, Truman ve Stalin.

çok önemli bir nokta da, atom bombalarının boşuna atılmış olduğu

zira bombalar kullanıldığında japonya’nın zaten petrol ve yiyecek sıkıntısı nedeniyle teslim olmaya hazır olduğu gerçeğidir. başkan truman’ın da bu durumdan haberi bulunması durumun vehametini arttırmaktadır.

japonya’ya doğru ilerleyen amerikan pasifik donanmasını durdurabilmek için japonlar’ın başlattığı "kamikaze" intihar saldırıları, atom bombalarının mazereti idi. ikinci mazeret ise, avrupa’da hitler’in defteri dürüldükten sonra, mümkün olduğu kadar az amerikan askerinin kaybedilmesi ve savaşın bir an evvel sona ermesinin sağlanması idi.

oysa, bugün biliyoruz ki. japonya teslim olacaktı. japonlar çok önceden imparatorun ve imparatorluğun korunacağı güvencesi verilirse teslim olacaklarını bildirmişlerdi. trumanın ise gözünü kan bürümüştü. atom bombası ile "japonya’nın kayıtsız şartsız teslime zorlanmasını" isteyecekti. (bkz: paul tibbets)

BİYOGRAFİ DOSYASI : KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURUCUSU ESKİ MİLLİ EĞİTİM BAKANIMIZ HASAN ALİ YÜCEL’İ TANIYALIM !!!!


KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURUCUSU ESKİ MİLLİ EĞİTİM BAKANIMIZ HASAN ALİ YÜCEL’İ VEFATININ 59. YILINDA ÖZLEM İLE ANIYORUZ.

KAYNAK : WIKIPEDIA

Hasan Âli Yücel (17 Aralık 1897, İstanbul – 26 Şubat 1961, İstanbul), öğretmen, eski Milli Eğitim Bakanı, Köy Enstitüleri’nin kurucusu.

Hasan Âli Yücel 17 Aralık 1897’de İstanbul’da doğdu. Baba tarafından Posta Nazırı Göreleli Hasan Ali Efendi’nin, anne tarafından ise Japon sularında batan Ertuğrul Fırkateyni süvarisi deniz albay Ali Bey’in torunudur. Babası Ali Rıza Bey, annesi Neyyire Hanım’ dır[1]. Eğitim yaşamını sırasıyla Mekteb-i Osmani, Vefa İdadisi, Cağaloğlu Darülmuallimin-i Âli’ye (Yüksek Öğretmen Okulu) okullarında sürdürdü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi ve 19 Aralık 1922’de öğretmenliğe başladı. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (Türk Dil Kurumu) kurulmasıyla Hasan Âli Yücel etimoloji kolu başkanlığına getirildi. 1935 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nden, İzmir Milletvekili olarak Meclise girdi, art arda dört dönem milletvekilliği yaptı[2].[3] Giresun’un Görele ilçesinde adına " Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi " kurulmuştur. İstanbul Üniversitesi’nin eğitim fakültesi de Hasan Ali Yücel adıyla kurulmuştur. "Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi".[4]

Bakanlık dönemi

28 Aralık 1938’de Hasan Âli Yücel, 2. Celal Bayar hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildi. Üniversite reformu (Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nin kurulması, Yüksek Mühendis Okulu’nun İTÜ’ye dönüştürülmesi ve Ankara Tıp Fakültesi’nin kurulması), Köy Enstitüleri’nin kurulması[5], Dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi[6][7] ve ilk resmi ve telifli Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi’nin ön çalışmaları onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiştir. Devlet Konservatuvarının kurulması (20 Mayıs 1940), Türkiye’nin UNESCO’ya girişi onun çabaları sonucunda olmuştur. Dört yıllık çabaları sonucunda 25 Haziran 1946’da Üniversiteler Yasası çıkartılır. "Bu yasayla, yüksek öğretim kurumlarının Bakanlıkla olan "sıkı bağı" önemli ölçüde gevşetilmiş, mevcut kuruluşlar yapısal bir bütünlüğe kavuşturulmuş, böylece üniversiteye organik bir karakter kazandırılmıştır. Bu yasanın getirdiği bir başka sonuç da, "dışarıdan gerilim" yerine "içeriden denetim"in getirilmiş olmasıdır. Ankara Üniversitesi de bu yasanın sonucu olarak kurulmuştur."[8]

Oğlu şair Can Yücel, babası için "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim" adlı şiirini yazmıştır.

Son yılları

5 Ağustos 1946’da 7 yıl 5 ay sürdürdüğü Milli Eğitim Bakanlığı görevinden istifa etti. İstifasından sonra gazetecilik görevine döndü. 26 Şubat 1961 tarihinde konuk olarak kaldığı Prof. Dr. Tevfik Sağlam’ın evinde öldü. 2 Mart 1961 tarihinde Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Hasan Âli Yücel, şair Can Yücel’in babasıdır.

KÖY ENSTİTÜLERİ DOSYASI : KÖY ENSTİTÜLERİ HANGİ ŞARTLARDA ÖĞRETMEN YETİŞTİRİRDİ ? BİR ANEKDOT İLE HATIRLAYALIM MI ???


”Daha ilkokuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum, açtım. Babamın okul arkadaşı Kerim amca. O da babam gibi öğretmen. Çocukluğumuzun öğretmenleri işte… İki söz arasında hemen birkaç soru, her fırsatta öğretmenliği yaşıyor ve yapıyor. Telefonda hemen sınav başladı…

-Zafer, İstiklâl Marşımızı kim bestelemiştir?

– Zafer, Konya’nın plakası kaç?

Hepsini yanıtlıyorum.

Ardından o zaman bana çok garip gelen bir soru geliyor:

-Zafer, ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER?

Şaşırıyorum.

– O nasıl soru Kerim Amca?

Kerim Amca telefonda uzun uzun gülüyor.

– Bak, diyor.

– Okulun akıllısı Zafer. Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte. Şimdi telefonu babana ver. Sonra da babana sor. O sana yanıtını verir.

Babamla Kerim Amcamın telefon görüşmesi bitince, babama soruyorum:

– Baba, Kerim Amcam sordu. On yumurta kaç öğretmen eder?

Babam da gülmeye başlıyor. Ardından, gülerek başlayan, ama bittiğinde ikimizin de gözyaşlarıyla yıkanan aşağıdaki öyküyü anlatıyor:

– Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin yaklaşık yirmi kilometre güneyinde yan yana iki orman köyü vardır. Boşnakköy ve Armutlu. Her iki köyde de hayat zor, insanları yoksuldur.

1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında, bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim, birkaç yıl içinde öğretmen okullarına dönüşecek olan Köy Enstitüsü sınavına katılmak için ilçe merkezine yola çıkarlar. Tabii yürüyerek.

Ali’nin elinde küçük bir sepet ve sepetin içinde on tane yumurta var. Evde para olmadığından, annesi ilçede satıp, sınav için lâzım olacak kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için bu on yumurtayı, biraz kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiş. Kerim’in ailesi daha da fakir olduğundan, Kerim’de o da yok.

Yaklaşık yirmi kilometre yolu yürüyerek ilçe merkezine ulaşıp, hemen bir bakkala giriyor ve on yumurtayı satarak bir kalem ve bir silgi alıyorlar. Kalemi de, silgiyi de ikiye bölerek paylaşıyor ve sınava giriyorlar.

İkisi de başarmıştır.

Ancak bilmedikleri bir şey var. Sınav iki gün. Bu iki küçük köylü çocuk, sınava girip akşama köylerine dönmeyi düşünürken, şimdi Hükümet Konağı’nın önünde, neredeyse ağlamaklı geceyi nerede geçireceklerini bilmeden, bir aşağı, bir yukarı yürümekte…

Cadde üzerindeki evlerden birinde, bu iki köylü çocuğa merakla bakan bir kadın onları eve çağırır. Durumu öğrenince onları doyurur. Akşama eşi de işten gelir ve çocukları o gece misafir ederler.

İkinci gün de sınav başarılıdır. Birkaç ay sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne kayıt ve ardından şanla şerefle geçen otuz yılı aşkın öğretmenlik yaşamı…

Babam, öykünün sonun şöyle bağladı:

– Bak oğlum, köyden on yumurtayla çıkan iki çocuğun öğretmen, subay, mühendis, milletvekili hatta cumhurbaşkanı olabildiği yönetime CUMHURİYET denir.”

ÇİN DOSYASI /// ALİ SERDAR BOLAT : Çin’in Köy Enstitüleri


Çin’in Köy Enstitüleri

Turkce harf sorunu olanlar icin baglanti:

Link : https://aliserdarbolat.blogspot.com/2019/03/cinin-koy-enstituleri.html

Ali Serdar Bolat – 3 Mart 2018

Doğu Perinçek başkanlığında bir heyet 21 – 28 Şubat günleri arasındaPekin ve Uygur ziyareti yaptı. Ziyaret, Çin Komünist Partisi’nin ve UygurÖzerk Bölgesi Yönetimi’nin daveti üzerine yapıldı.

Doğu Perinçek, gezi izlenimlerini 2 Mart günü basın toplantısında açıkladı:

"Batı basınında ‘toplama kampı’ denilerek psikolojik savaşın parçası halinegetirilen Çin’in eğitim merkezlerinde dil (Çince) ve hukuk eğitimi veriliyor,insanlar meslek sahibi oluyor. Eğitim merkezlerinin bizdeki Köy Enstitülerimodelinden ve Yatılı Bölge Okullarından farkı yok."

Uygur Bölgesi’nin merkezi olan Urumçi’de 40 ülkeden 249 temsilcininkatıldığı "Çin’in Etnik Siyaseti ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Başarılar" konulu bir toplantı düzenlendi.

Mısır Meclis Başkanı ve Bangladeş Meclis Başkanı’ndan sonra üçüncükonuşmacı Doğu Perinçek oldu. Perinçek’ten sonra Rusya KomünistPartisi temsilcisi konuştu.

Çok sayıda ülkenin iktidar partisinin katıldığı toplantıda söz verilen 4 özelkonuşmacıdan birisinin Doğu Perinçek olması, Çin yönetiminin Türkiye’yeve Vatan Partisi’ne verdiği önemin ifadesi olarak değerlendirildi.

Eğitim merkezinde Uygur halk dansları yapan Uygurlar.Yobazları çıldırtan işte bu görüntüler. Kız erkek yan yana.Hem de kızların saçları görünüyor. Yaygaranın nedeni bu.

Perinçek toplantıda yaptığı konuşmada şunları söyledi:

"Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki başarıları dünyaya örnek olacakdeğerdedir. Sincan’ı 1977’den bu yana dördüncü kez ziyaret ediyorum.Her gelişimde yepyeni bir Sincan gördüm. Çin devrimi hem feodal güçleritemizleyerek köylüyü özgürleştirmiş hem de milliyetler meselesini devrimciyoldan çözen büyük başarılara imza atmıştır."

"Uygur Bölgesi’nde 24 saat Uygurca yayın yapan televizyon var.Kazakça, Kırgızca, Tatarca ve Moğolca yayın yapan kanallar var.Beş ayrı televizyon, 24 saat boyunca azınlık milliyetlerin dillerindenyayın yapıyor."

"İlkokuldan üniversiteye kadar Uygurca, Kazakça ve Kırgızca eğitimyapılmaktadır."

"Uygurca, Kazakça, Kırgızca, Tatarca dahil olmak üzere 6 dildegazete, dergi ve kitap basılmaktadır."

(Diğer 2 dil Çince ve Moğolca)

"Örneğin Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lugat it-Türk kitabının Uygurcave Çince çevirileri basılmıştır."

"Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilik eseri ve diğer eski Türk eserleri üzerine çalıştaylar düzenlenmekte ve yayınlar yapılmaktadır."

"Hunlar ve Göktürkler üzerine yapılmış olan tarih çalışmalarına bakıldığında Türkiye’deki çalışmaların yüz katından çok yayın görüyoruz."

"Toplama kampı diye karalanan eğitim merkezleri sadece Uygur ÖzerkBölgesi’nde değil, bütün Çin’de iş becerileri, dil ve hukuk öğretmektedir."

"Deng Şiaoping ve bugünkü Devlet Başkanı Şi Cinping de bu merkezlerde eğitim görmüşlerdi. Bizde Köy Enstitülerine ve Yatılı Bölge Okullarına karşıyürütülen emperyalist ve gerici propaganda, bugün Çin’deki uygulamayakarşı sahnelenmektedir."

Doğu Perinçek, yurda dönüşünde yaptığı basın toplantısında şunları belirtti:

"Türkiye bir Üretim Devrimi’nin eşiğindedir. Üretim odaklı ekonomiyi inşadaelbette öz gücümüze güveniyoruz. Ancak emekçiden sanayiciye kadar herkesÇin ile işbirliğinin gerekli olduğunun bilincindedir."

"Ak Parti yönetiminin ABD’nin kışkırtmalarıyla dolduruşa gelmesi sonucu ortaya çıkan sorunları aşmak için Çin’de yaptığımız görüşmelerde özel çabagösterdik."

"Çin kamu bankalarından Türk bankalarına sağlanan 10 milyar dolarlık desteksıcak para değildir. Ortak yatırım için gelmiştir. Nerelerde kullanılacağı bellidir.Borcumuz büyüyor gibi görüşler yanlıştır."

"Sanayicilerimiz Çin’den İzmir Başkonsolosluğu’nun kapatılması kararını geriçekmesini istediler. Sanayiciler yanlış yere sesleniyorlar. Bu için çözümü TürkHükumeti’nde. Isparta ve Uşak Valileri teröristleri kabul etti. Çin’deki valilerPKK temsilcilerini kabul ederse ne olur? Siz Çin’in PKK’sını kabul ediyorsunuz."

"Sözde Türkistan İslam Partisi (TİP) adlı terör örgütü El Kaide ve IŞİD gibiyobaz terör örgütleri bünyesinde yer alarak (Fırat Kalkanı’nda) Mehmetçiğekurşun sıkmıştır."

"TİP ve PKK, Amerika’nın stratejik piyonlarıdır."


arşiv:

160 Uygur din adamı öldürüldü

LİNK : https://aliserdarbolat.blogspot.com/2019/02/160-uygur-din-adam-olduruldu.html


EĞİTİM DOSYASI : OSMANLI’DA HAL VE DURUM VE KÖY ENSTİTÜLERİNİN K URULUŞU


OSMANLI’DA HAL VE DURUM VE KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURULUŞU

Bölüm I

Naci Kaptan / 10.02.2019

Değerli okur ,

Bu dizi yazım KÖY ENSTİTÜLERİNİN Ülkemizin aydınlanma ve çağdaşlamasına yapmış olduğu büyük katkıyı tekrar anımsatmak gündemde tutmak ve değerli öğretmen Eskişehir-Çifteler Köy Enstitüsü mezunu 1940 / 1945 dönem öğrencisi Yurtsever aydın Mustafa Aksungur’un anılarını topluma iletmek için yazılmıştır. Köy Enstitüsü mezunu öğretmenimiz Mustafa Aksungur’a anılarını benimle paylaştığı için teşekkür ederek , sağlıklı bir yaşam diliyorum.

Bugünlerde 21. yüzyılda tüm teknolojik ve bilimsel olanakların çok daha gelişkin olduğu bu dönemde eğitim sistemimiz sürekli geriye giderek 1930’ların eğitim düzeyinden çok daha geride kalmıştır.

Köy Enstitülerinin kurulduğu dönemdeki yokluk , yoksulluk ve eğitimsizliği daha iyi anlayabilmek için daha öncelerini Osmanlı’da işgal dönemini ve ülkemizin genel durumunu anımsamak daha yararlı olacaktır . Tarih sonsuz uzunlukta bir süreçtir. Osmanlı’nın kaybettiği toprakları ve Osmanlı’nın parçalanmaya giden hasta adam sürecini yazmak , bu yazının çok uzamasına neden olacaktır. Osmanlı’yı yüceltmeye çalışanların ve KÖY ENSTİTÜLERİNİ küçümseyenlerin tarih bilmediklerini düşünüyorum. Bunca toprak kaybeden ,ülke ekonomisini yabancılara ipotek etmiş olan Osmanlı Hanedanın devamını sağlamak için ve Türk’lerin aşağılandığı bir döneme geri dönmek isteyenler , çağdaş eğitimin gereğini , önemini , Laik Cumhuriyetin , bağımsızlığın , demokrasinin değerini bilmeyenler ancak derin bir gaflet içindedir.

Kitap okumak alışkanlığı olmayanlara , tarih bilmeyenlere, Osmanlı dönemini yalan ve yanlışlarla kurgulanmış TV dizilerinden öğretiyorlar. Osmanlı’nın yüceltilerek tarihin saptırıldığı yalanlarla soslanmış sahtekarların var olduğu bir süreç içindeyiz. Türkiye’yi halifeliğin olduğu bir İslam devletine taşımak isteyenler topluma Osmanlı’yı parlatarak Laik Cumhuriyet Devletiyle kavgalaştıkları bir dönüştürme sürecini yaşıyoruz.

Aynı kişiler Milli Eğitim sistemizi de bilinçli olarak köreltip , çocuklarımıza DİN ağırlıklı bir eğitim sistemi dayatarak ülkemizi bilim , çağdaşlık ve aydınlanma yarışından uzaklaştırıyorlar. Emperyalist proje tüm ağırlığınla uygulanıyor. Light İslam ve Dinler arası diyalog projelerinin BOP eşbaşkanları aldıkları görevi yapıyorlar .Tıpkı tarımın , hayvancılığın çökertilmesinde olduğu gibi.

Köy Enstitülerinin hangi şartlar altında ve hangi olanaklarla kurulduğunu , ülkenin var olan şartlarını ve olanaklarını daha iyi yorumlayabilmek için O günlerin öncesini ,işgal süreci döneminde ülkemizin siyasi ve sosyal durumunu satırbaşlarıyla hatırlamak yararlı olacaktır.

İŞGAL DÖNEMİ

İstanbul’un İşgali, Osmanlı İmparatorluğu ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Bırakışması ile Birinci Dünya Savaşı’nın bu ülkeler arasında sona erdiğinin ilan edilmesinin ardından gerçekleşti.

Osmanlı İmparatorluğu ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Bırakışması ile Birinci Dünya Savaşı’nın bu ülkeler arasında sona erdiğinin ilan edilmesinin ardından Osmanlı başkenti İstanbul, önce 13 Kasım 1918, sonra 16 Mart 1920’de olmak üzere Fransa ingiltere, İtalya ve Yunanistan müttefik orduları tarafından iki kez işgal edildi.İlk işgalde İstanbul’un önemli ve stratejik noktaları kontrol altına alınmış ancak idareye el konulmamıştı; ikinci işgal ile idareye el konuldu.

İstanbul, I. Dünya Savaşı yıllarında İtilaf Devletleri’nin ana askeri hedefi olmuştu.Türk ordularının Suriye cephesinden çekildiği sırada başkenti vurup psikolojik baskı uygulamak isteyen İtilaf Devletleri’nin İstanbul’a hava saldırıları gerçekleştirdi. Bu saldırılar, Osmanlı Devleti’ni bir an evvel barış masasına oturmaya zorlamak amacını taşıyordu.Ateşkes görüşmeleri Mondros’ta gerçekleştirildi ve İstanbul’un işgaline giden süreç, 30 Ekim 1918’de ateşkesin imzalanması ile başladı. Ateşkesi takip eden günlerde İttihat ve Terakki kendini lağvetti. Enver, Talat, Cemal paşalar yurt dışına kaçtı. 6 Kasım’da Boğazlar silahsızlandırıldı.

İtilaf Devletleri donanması 7 Kasım’da mayınları temizlemek bahanesiyle Çanakkale Boğazı’ndan geçti ve İstanbul’a ulaştı. Önce İtilaf Devletleri’nin 61 harp gemisinden oluşan donanması 13 Kasım 1918 günü İstanbul önlerine demir attı. 11 harp gemisi ile bir Yunan zırhlısının da katılmasıyla İstanbul önlerinde demirleyen gemi sayısı 73’e çıktı.

O gün İtilaf filosundan çoğu İngiliz 3626 asker karaya çıktı.İstanbul’da çeşitli resmî ve gayri-resmî binalara yerleştirildiler. Beyoğlu ve Rumeli yakası İngilizler, İstanbul yakası Fransızlar ve Anadolu yakası İtalyanlar’ın kontrolüne bırakılmıştı.İşgal komutanı Maitland Wilson Beyoğlu’ndaki İngiliz Kız Lisesi’nde törenle karargâh kurdu. İstanbul önlerinde demirleyen gemi sayısı 15 Kasım’a kadar 167’ye çıktı.

18 Ocak 1919’da Paris Barış Konferansı’nda Müttefikler Ermenistan, Suriye, Irak, Filistin, Arabistan’ın Osmanlı’dan ayrılmasını kararlaştırdılar. Yunanistan ise, Bandırma civarından Akdeniz bölgesi Kalkan’a çizilecek bir çizginin batısında kalan toprakları istiyordu. 10 Ağustos 1920’deki anlaşma Sevr’de yapıldı. Sevr, Karahisar mebusu Nebil Efendi’nin dediği gibi “Boşuna yorulmuşlar, Türkiye’yi yok diyeydiler, daha iyi ederlerdi” dedirten ve Türkleri yok etmeyi amaçlayan yüzlerce maddeden oluşan bir antlaşmaydı. Antlaşmayı Sadrazam Damat Ferit ile birlikte 4 kişi imzaladı.

İzmir 15 Mayıs 1919’da Yunanistan tarafından işgal edildi. 9 Eylül 1922’de Türk ordusunun İzmir’e girmesiyle İzmir Kurtarıldı .

İşgale izin veren İtilaf Devletleri’nin ana amacı İtalyanların Anadolu’daki toprak kazançlarını dengelemektir. İtalyanlara söz verilen İzmir bölgesi Yunanlar tarafından işgal edilmişti . Yunan ordusu girdiği her yeri yaktı yıktı , insanları vahşice katletti .

İzmir kenti ile birlikte Ayvalık, iki kent arasındaki sahil şeridi, Çeşme yarımadası, Selçuk ve Belkahve’ye kadar İzmir’in arka alanı da işgal edildi ve Nisan 1920’den sonra Yunan ordusu İzmir’den harekete geçerek, Bursa, Eskişehir, Kütahya ve Afyon’a kadar Batı Anadolu’nun büyük bir bölümünü de işgal altına aldı.

İzmir’in işgalinden önce, 14 Mayıs’ta İzmir istihkâmları işgal edildi. İngiliz birlikleri Karaburun ve Uzunada’yı, Fransız birlikleri Urla ve Foça’yı, Yunan birlikleri de Yenikale’yi işgal ettiler.15 Mayıs 1919 sabahı İtilaf Devletleri donanmasının koruması altında Yunan askerleri İzmir rıhtımına çıktılar.İzmir’de ise buna karşı koyabilecek sadece 200 kişilik bir askeri birlik bulunuyordu.

İzmir ve çevresindeki birliklerin başında bulunan Ali Nadir Paşa, Yunan askerlerine karşı koyulmamasını bunun padişahın emri olduğunu ve silahları İtilaf Devletleri askerlerine teslim edilmesi için emir verdi.Askeri kışlada bulunan silahsız Türk askerlerini hedef alan yaylım ateşi, Türk askerlerinin teslim olmasına rağmen devam etti.Türk subayları ve askerleri dipçiklenerek ve süngülenerek öldürüldü. Zito Venizelos (Yaşasın Venizelos) diye bağırmayan Türk subayları süngülendi.Ali Nadir Paşa ise Yunan askerleri tarafından tekmelendi.

Osmanlı ağır borçlar altında inlerken parçalanmaya ve tarihten silinmeye başlanmıştı.

YÖNETİM

Sultan Vahdettin 3 Temmuz 1918’de Sultan Reşat’ın ölümü üzerine 57 yaşında tahta çıktı.Tahta çıkışından kısa bir süre sonra şöyle dediği anlatılır:

“Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiyle tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makamı bekleyişte değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz”

Ve Dünya tarihinin sahnesine bir kahraman çıktı . Mustafa Kemal …

Başlattığı Kurtuluş Savaşı 9 Eylül 1922’de İzmir’in Kurtuluşu ve 13 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi ile sona erdi. Bu sırada İstanbul henüz İtilaf Devletleri’nin askeri işgali altındaydı. 6 Ekim’de TBMM ordusunu temsilen Refet Bele komutasındaki bir askeri birlik İstanbul’a girdi.

Bu günlerde basın organları Vahdettin’in aleyhinde geniş çaplı ve kamuoyunda etki yapan yayınlarda bulundular. Padişah Vahidettin’in Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında ölüm fermanı imzalamasının ve Millî Mücadele karşıtı tavırlarının, son padişahın vatan haini olduğunu açıkça göstermekte olduğunu düşünen halk arasında bazı gruplarca hakaret ve tehdit içeren gösteriler yapıldı.

Kurtuluş Savaşı zafer ile neticelendikten sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti 1 Kasım 1922’de hilafet ile saltanatın ayrıldığını ve saltanatın kaldırıldığını iki maddelik bir kanun ile ilan etti. Vahdettin’in adı hutbelerden kaldırıldı.

4 Kasım’da son sadrazam Ahmed Tevfik Paşa istifa etti. 5 Kasım’da Refet Paşa, Babıali’deki bakanlıklara gönderdiği bir genelgeyle işlerine son verildiğini tebliğ etti. 17 Kasım sabahı Vahdettin, küçük oğlu Mehmed Ertuğrul ve hareminin mensuplarıyla birlikte Dolmabahçe Sarayı’ndan bir kayığa binerek Boğaziçi’nde demirlemiş olan HMS Malaya adlı İngiliz zırhlısı ile Malta’ya gitti.

Bölüm II

Osmanlı padişahı Vahdettin’i daha iyi tanımak için söz Cumhuriyet döneminin tarihçisi sayın Sinan meydan’da ;

İngilizlere Yalvaran Bir Osmanlı Padişahı: Vahdettin

“Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri” adlı kitabın yazarı Gotthard Jaeschke, VI. Sultan Mehmet Vahdettin’in İngiliz dostluğunu kazanmak için “İngilizlere yalvarıp yakardığını” belirtmiştir. Sina Aksin de, “İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele” adlı kitabında Vahdettin’in İngilizlerle ilişkilerini anlatırken, “Yalvaran Bir Padişah” başlığını kullanmıştır.

Belgeler, G. Jaeschke’nin ve S. Akşin’in bu değerlendirmelerini doğrulamaktadır.

Akşin, Vahdettin’in aşırı İngilizciliğini, “Saray, kurtuluşu İngiliz İmparatorluğu ile bütünleşmekte görüyordu; çünkü halife sıfatı ancak bir Müslüman imparatorluk camiası içinde anlam ve değer taşıyabilir, dolayısıyla saygı görebilirdi” diye açıklamıştır.

Vahdettin’in İngiliz Muhipler Cemiyeti ile İlişkileri

Padişah Vahdettin, İngilizlere yaklaşmak için öncelikle iki aracıdan yararlanmıştır. Bunlardan biri, beş defa sadrazamlığa getirdiği İngilizci Damat Ferit, diğeri de İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucusu İngilizci Sait Molla’dır.

Vahdettin’in sıkı ilişki içinde olduğu Sait Molla, İngiliz casusu Rahip Frew’le birlikte Milli hareketi yok etmek için türlü entrikalar çevirmiştir. Rahip Frew, İngiliz Haber Alma Servisi’nin önemli bir üyesidir. Frew, ayrıca, İngiltere’deki “British Red Crescnef’ın (Britanya Kızılay Derneği’nin) İstanbul’daki temsilcisidir. Bu demek, Türkiye’deki İngiliz Muhipler Cemiyeti’yle sıkı ilişki içindedir.

Rahip Frew, Anadolu’daki Milli hareketi bitirmek için Sait Molla aracılığıyla İngiliz Muhipler Cemiyeti’ne para yardımı dahil her türlü yardımı yapmıştır.

Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da çıkarılan 21 ayaklanmanın arkasında Rahip Frew, Sait Molla işbirliği ve İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin çalışmaları olduğu anlaşılmıştır.

Sait Mola ve Rahip Frew arasındaki yazışmalar ele geçirilmiştir.

Atatürk Nutuk’ta Sait Molla’nın Rahip Frew’e gönderdiği 12 mektubu yayınlamıştır. Bu 12 mektup incelendiğinde “molla”ve “papazın” işgalci İngilizlere nasıl uşaklık ettikleri çok açık bir şekilde görülmektedir.

Bu 12 mektup incelendiğinde şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır:

1- Anadolu halkım Atatürk’e karşı ayaklandırmak için paralı ajanlar kiralanmış ve bu ajanların propagandaları sonunda Anadolu’da çok sayıda isyan çıkmıştır.

2- Sadrazam Damat Ferit, Şeyhülislam Mustafa Sabri ve Zeynel Abidin efendiler ile İçişleri Bakanı Ali Kemal, Polis Müdürü Nurettin Bey ve Padişah Vahdettin’in İngiliz Muhipleri Cemiyeti’yle ilişkileri vardır.

3- Kürt Teali Cemiyeti ile yakın ilişkiler içindedir.

4- Mebuslar Meclisi için yapılacak seçimleri önlemeye yönelik gizli girişimlerde bulunmuştur.

Padişah Vahdettin, özellikle Hazine-i Hassa Müdürü Refik Bey, aracılığıyla randevu alan yabancı gizli servis elemanlarıyla, özellikle de İngiliz Muhipler Cemiyeti temsilcileriyle sıkça görüşmüştür. Meclis Başkanı Halil Menteşe’nin anıları bu gerçeği doğrulamaktadır: “O günlerde Vahdettin, rahatsızlığı nedeniyle Hareme çekilmiş, arzu etmediği ziyaretçileri kabul etmiyordu; fakat harem kapısından geceleri Papaz Frewleri hoca Sabrileri, Ali Kemalleri kabul ediyordu.”

Yusuf Hikmet Bayur, Vahdettin’i, Rahip Frew gibi İngiliz ajanlarının kışkırttığım ileri sürmüştür: “Papaz Frew gibi İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin habis ruhu durumunda olan İngiliz casuslarıyla gizlice ve sık sık görüşen Vahdettin’in… onlarca kışkırtıldığı da güvenle düşünülebilir.”

Neşit Hakkı Uluğ, Padişah Vahdettin’in, İngiliz casusu Rahip Frew’le nasıl ilişki kurduğunu şöyle anlatmıştır:

“Saray ile İngiltere arasında bir haberleşme aracı olacak… bu alçaklığı yapacak, üstlenecekler vardı. Bunlar, bir ‘Sultanzade’ ile Rahip Frew denilen kimseler olsa gerekir. Çünkü, Sultanzade Sami, Vahdettin’in kız kardeşinin oğlu olup, kendisi gençliğinde bir İngiliz mürebbiyesinin eline verilmiş, veya bir İngiliz öğretmen tarafından yetiştirilmiş, olmasından dolayı daima işin içine İngilizleri karıştırırdı. Rahip Frew denilen şahsı saraya dolandırmak da bu Sultanzade’nin ilgisi vardır. Bazı kişilerin telkinleri, Sultanzade ile Rahip Frew’in teşvikleri Vahdettin’e pusulayı şaşırtmıştır…

Fethi Tevetoğlu, “Milli Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar” adlı kitabında, İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucularından birinin doğrudan Sultan Vahdettin olduğunu belirtmiştir:

“Türkiye İngiliz Muhipler Cemiyeti, başta Padişah VI. Mehmet Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı Ali Kemal, Adil, Mehmet Ali ve Saadettin Beylerle, Ayan’dan Hoca Vasfi efendi olmak üzere, İngilizlerin idareye biran önce el koymasını isteyen ve İngiliz himayesi projesini hazırlayan, milli güç ve güvenden yoksun, umudunu yitirmiş gafiller, korkaklarla, bir takım satılmışlar tarafından, İngilizlere muhabbet ve taraftarlık, kendilerine çıkar sağlamak için, Milli Mücadele’ye karşı kurulmuş bir ihanet şebekesidir.”

Gotthard Jaeschke, “İngiliz belgelerine” dayanarak, Padişah Vahdettin’in, İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucusu Sait Molla ile çok sıkı bir ilişki içinde olduğunu, “Sultanın İngiliz dostluğuna kur yapmak için kullandığı baş şahıs Sait Molla idi.” diyerek ifade etmiştir.

Ruslar bile Padişah Vahdettin’in İngiliz Muhipler Cemiyeti’yle ilişkide olduğunu anlamışlardır. Bolşeviklerin Ankara Büyükelçisi Aralov, İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucularından birinin Padişah Vahdettin olduğunu belirtmiştir:

“İngiliz Muhipler Cemiyeti, İstanbul’da, İngiliz intelligence Service teşkilatının temsilcisi Rahip Frew’in para desteği ile Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa tarafından kurulan gerici bir teşkilattır. Bu derneğin başında o zamanlar çıkmakta olan gerici (Yeni İstanbul) gazetesinin sahibi Sait Molla bulunmaktaydı.”

Atatürk, daha Kurtuluş Savaşı sırasında kendisine ulaşan haberlerden Padişah Vahdettin’in İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin iki ajanı, Rahip Frew ve Sait Molla ile sıkı ilişki içinde olduğunu anlamıştır. Mazhar Müfit Kansu anılarına göre Atatürk, bir gece İngiliz Muhipler Cemiyeti’yle Padişah Vahdettin arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamıştır:

“Bir gece Mustafa Kemal Paşa’nın yatak odasında birkaç arkadaşla görüşmekte ve durumu Paşa bize anlatmakta iken, birdenbire Paşa ayağa kalktı: ‘Siz Rahip Frew’e yalnız devlet mi para veriyor da bu teşkilatı yapıyor zannediyorsunuz? Ben Padişah’ın da buna yardımda bulunduğunu zannediyorum. Siz ne fikirdesiniz?’dedi. Biz de ‘ihtimaldir’ dedik ve sonra Paşa, ‘Dahası var, bu Rahip Frew, benim aldığım özel bilgiye göre hükümetin de en sevgilisi. Görüyorsunuz ya, bir papaz hayatımızla, istiklalimizle nasıl oynuyor. O papaz, memleketinin Türkiye üzerinde nüfuz ve hakimiyetine çalışıyor.

Ulemadan Sait Molla da Türkiye’nin hakimiyetini kaybederek İngiliz hakimiyeti altına girmesi için çalışıyor’ diye çok öfkelendi. Hüsrev Sami de bu sıra, ‘Ya Padişah?’ dedi.
Mustafa Kemal Paşa, ‘Evet o da Sait Mollayı evvel (Sait Molla’nın öncüsü). Fakat arkadaşlar, bu millet hiçbir zaman, bir hain Padişahın, bir Rahip Frew’in, bir Sait Molla’nın esiri, eğlencesi olamaz. Cihanı başlarına toplasınlar da gelsinler, iş kalabalıkta değil, hak ve hakikattedir. Hak ve hakikat ve millet rehberimizdir. Mutlaka biz muvaffak olacağız. Şimdiye kadar olduğu gibi bütün engelleri aşacağız. Vakit yaklaştı. Pek yalanda tam istiklal ve hakimiyetimize kavuşacağız’ diyerek, bizim de yeniden manevi kuvvetimizi arttırdı.”

Vahdettin, İngilizlere yaklaşmak için, Türkiye’yi İngiliz emperyalizmi yararına bölüp parçalamaya çalışan İngiliz Muhipler Cemiyeti’yle ilişki kurmak istemiştir. Padişah bu amaçla Rahip Frew ve Sait Molla gibi İngiliz casuslarıyla “sıkı fıkı” olmuştur. Bu zararlı cemiyetin içinde bizzat padişahı temsil eden Sadrazam Damat Ferit, İçişleri Bakam Ali Kemal ve Adil Bey, Şeyhülislam Mustafa Sabri, Zeynel Abidin ve Hoca Vasfi gibi kişiler yer almıştır.

Özetle, Necip Fazıl’m, “Büyük vatan dostu” dediği Padişah Vahdettin, vatanı parçalamaya çalışan İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin faal bir üyesi gibidir.

EMPERYALİZMDEN YARDIM DİLENMEK

Vahdettin, İngilizlerin hoşuna gidecek bir şeyler yapıp onlardan güvence almak için çırpınıyordu. Savaşta Ermenilere ve İngiliz esirlere kötü davranmış Türkleri cezalandırarak İngilizlerin gözüne girmeyi bile denedi.

Sözde Ermeni kırımında rolü olduğu gerekçesiyle Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’in idamını onayladı. Anadolu’daki Milli Mücadele’yi yok etmeleri için pek çok defa İngilizlerden yardım dilendi.

Öyle ki Büyük Taarruz öncesinde bile, 7 Ağustos 1922’de, İngiltere Yüksek Komiseri Rombald’a, Atatürk ve arkadaşlarıyla ilgili çok ağır sözler söyleyip İngilizleri Anadolu’daki “millicilere” karşı kışkırttı: “Millici liderler bir hükümet değildir, bir isyancılar ve ihtilalciler topluluğudur. Onlar İttihat Terakki’nin canlandırıcılarıdır…

Kişisel çıkarları için ülkede egemenliklerini kurmaya çalıştılar. Masum halkın vatanseverliğini ve iyi niyetini sömürdüler. İnançları ve politikaları bakımından onlar Bolşevikten başka bir şey değildirler. Ben ve hükümetim barış yapmaya ve bu yolda özverilerde bulunmaya hazırdır…” (Salahi Sonyel, Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, Ankara, 2007, s.187)

Vahdettin daha da ileri giderek bir İngiliz ajanı gibi çalıştı. Salahi Sonyel’in açıkladığı bir belgeye göre, 23 Şubat 1922’de huzuruna kabul ettiği Ankara Hükümeti Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’in çantasındaki gizli belgeleri çaldırıp İngiltere Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’a gönderdi. (Salahi Sonyel, “Son Osmanlı Padişahı Vahdettin ve İngilizler”, Belleten,

XLIX/154, 1975, s. 257-264.) TÜRKİYE’Yİ İNGİLİZLERE BIRAKMAK

30 Mart 1919’da Damat Ferit’in İngilizlere sunduğu bir projeye göre İngiltere Türkiye’de gerekli gördüğü yerleri 15 yıllığına işgal edebilecekti. Her ile bir İngiliz konsolosu tayin edilecekti. Seçimler İngiliz kontrolünde yapılacaktı. Türk maliyesini İngiltere kontrol edecekti. İngilizler bu projeye cevap vermedi. Ancak Vahdettin vazgeçmedi ve 19 Eylül 1919’da İngilizlerle bir gizli antlaşma imzaladı.

Emperyalizm, bir adamı; Vahdettin’i kontrol ederek bir milleti esir almak üzereydi. Emperyalizmin merhametine sığınan Vahdettin, 10 Ağustos 1920’de Türkiye’nin idam fermanı Sevr Antlaşması’nı imzalattı. 21 Ağustos 1919’da Vahdettin’le görüşen J. de Robeck, Londra’ya gönderdiği bir raporda Vahdettin’in İngiltere’ye güvenerek Sevr Antlaşması’nı kabul ettiğini belirtiyordu. (Jaeschke, age, s. 7).

Vahdettin: İngiliz Milletine kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularım vardır.

Vahdettin, kelimenin tam anlamıyla bir “İngilizsever”dir. Bu gerçeği birçok kere bizzat kendisi ifade etmiştir. Jaeschke’nin dediğine göre, “Padişahın İngiltere’ye karşı sevgi tezahürlerinin uzun serisi, The Daily Mail muhabiri G. Ward Price ile 24 Kasım 1918’de yaptığı mülakat ile başlar.” Vahdettin bu mülakatta İngiliz gazeteciye şunları söylemiştir:

“Eğer ben tahtta olsaydım, bu esef verici olay olmazdı, İngiltere’de öteden beri Türklere karşı mevcut dostluk duygulan savaş başladığı zaman hemen yok olmuş değildi. Fakat Ermenilerin öldürülmeleri, İngilizlerin Türkiye’ye karşı duygularında derin bir değişiklik yaratmıştır. Bu kötülükler… kalbimi yaralamıştır… Adalet çok geçmeden yerini bulacaktır, İngiliz milletine, kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı Kırım Savaşı’nda İngilizlerin müttefiki olan babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Şimdi…bu sebepten, memleketim ile Büyük Britanya arasında öteden beri mevcut dostane ilişkileri yenileyip kuvvetlendirmek için elimden geleni yapacağım…”

Görüldüğü gibi Padişah Vahdettin İngiltere’ye “şirin” görünmek için laf arasında “Ermenilerin öldürülmeleri, İngilizlerin Türkiye’ye karşı duygularında derin bir değişiklik yaratmıştır. Bu kötülükler… kalbimi yaralamıştır… Adalet çok geçmeden yerini bulacaktır” diyerek Ermeni soykırım iddialarım da kabul etmiştir.

Vahdettin’in sürekli İngilizlerden yardım dilenmesi

Padişah Vahdettin, güvendiği adamlarını İngiliz yetkililere göndererek bıkıp usanmadan “İngiliz yardımı” dilenmiştir.

Bu amaçla yapılan ilk girişim, 1918 Kasımının sonlarında olmuştur. Sadrazam, İngiltere’yi ve Osmanlı’yı çok yalandan ilgilendiren bir sorunu görüşmek üzere, Padişahın isteği doğrultusunda, Londra’ya gizli bir temsilci göndermek istediğini bir haberciyle İngiltere Yüksek Komiseri’ne bildirmiştir. Padişah ve sadrazam İngiliz Hükümeti’yle “siyasi ve ekonomik konulan” görüşmek istemiştir.

General Milne, 16 Aralık 1918’de İngiltere’ye gönderdiği raporda, “Padişahın Sami Bey’i Ordu Genel Karargahı’na gönderdiğini, Türkiye’nin idaresini mümkün olduğu kadar çabuk ele alması için Britanya Hükümeti’nden istirhamda bulunduğunu, bansın beklenilmesi halinde geç kaimmiş olacağım söylediğini, Britanya memurlarının kontrol maksadıyla memleket içine gönderilmesini ve bu takdirde Britanya subaylarının idareye yardımda bulunmalarım rica ettiğim” bildirmiştir.

Görüldüğü gibi Padişah, Sami Bey’i, İngiltere’nin, Türkiye yönetimine el koyması için yalvarmakla görevlendirmişti.

Padişah Vahdettin, İngilizlere üçüncü kez yalvarmak için, uzun yıllardır Türkiye’de oturan bir “İngiliz centilmeninden” yararlanmak istemiştir. Söz konusu İngiliz, Padişah Vahdettin’in anlattıklarını Calthorpe’a iletmiştir. Vahdettin Calrhorpe’a gönderdiği mesajda, her zaman İngilizci olduğunu, bunu zor koşulların baskısı allında söylemediğini, bunun gerçek olduğunu bu nedenle 1908’den beri hep İttihat ve Terakki casuslarıyla çevrildiğini ve bu yüzden de çok çektiğini belirtmiştir. Vahdettin ayrıca, şimdi bütün ümidinin İngilizlerde olduğunu, 11 0cak’tan önce kabineyi değiştirmek istediğim, Türkiye’nin o sıradaki acılarından sorumlu bildiği İttihat ve Terakki’ye karşı elinden gelen her şeyi yapacağım ve İngilizlerin, kırımları yapanlar (Ermenilere yapılanlardan söz ediyor) kadar İngiliz esirlerine kötü davrananları da cezalandırmasını ve dahası İngilizlerin istedikleri her bir kişinin tutuklanıp cezalandırılmasını sağlamaya hazır olduğunu bildirmiştir.

Ancak bir de korkusu vardır: Çok sert davranırsa kendisine karşı bir ayaklanma, ihtilal çıkabileceğini bu nedenle tahtan indirilip öldürülebileceğini düşünmüştür. Muhaliflere karşı şiddetle harekete geçtiğinde İtilaf devletlerine, özellikle de İngiltere’ye güvenip güvenemeyeceğini öğrenmek istemiş, ayrıca doğrudan İngiliz Yüksek Komiserliği’yle ilişki kurmak istemiştir. Oradan gelecek herhangi bir işarete göre hareket etmeye hazır olduğunu bildirmiştir. Vahdettin daha sonra da sözü Hilafet konusuna getirmiştir. Sina Akşin’in dediği gibi, “Onun iki silahı, İngiltere’nin yardımı ve Hilafettir”. İngiltere’nin, kendisini Halife olarak desteklemeyeceğini öğrenmek istemiştir.

Nitekim, 10 Ocak 1919’da İstanbul’daki İngiliz temsilciliğinden, Balfour’a gönderilen özel mektupta, Padişahın iyi bir İngiliz dostu olduğu ve İngiliz Yüksek Komiserliği ile ilişki kurmak için herhangi bir yol olup olmadığım merak ettiği ve İngiltere’nin kendisine halifelik makamında destek olup olamayacağını sorduğu belirtilmiştir.

İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Arthur Calthorpe, 22 Ocak 1919′ da İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği gizli bir telgrafta, Vahdettin’in, Sadrazam Damat Ferit’i Tom Hohler’e göndererek Ermenilere kötü davranan savaş esirlerini cezalandırmak arzusunda olduğunu ve yeterince enerjik davranmayan kabine üyelerinin yerine daha aktif üyelerden oluşacak bir kabine kurmayı düşündüğünü bildirdiğini belirtmiştir. Padişah, kendisine karşı olay çıkmasından kaygılandığım ve bir olay çıkarsa İngiltere’nin tutumunun ne olacağım sormuştur. Calthrope, Hohler’in, Padişaha herhangi bir yardım sözü vermediğini belirterek, kendi görüşünü, “Padişaha planını gerçekleştirmede yardımcı olacağımıza güvence vermeliyiz”biçiminde açıklamıştır.

Vahdettin, her fırsatta İngilizlerden yardım dilenmektedir. Ne yapacağını şaşırmış bir halde, İngilizlerin hoşuna gidecek bir şeyler yaparak, onlardan güvence almaya çalışmaktadır. Bu sefer de Ermenilere ve İngiliz esirlere kötü davrananları cezalandırarak İngilizlerin kendisini korumalarım istemiştir.

Sina Aksin, Padişah Vahdettin’in İngilizlerden bu isteklerini şöyle yorumlamıştır:

“İngilizciliği şaşılacak bir şey olmamakla birlikte, bu derece de İngilizlerin emrine hazır olduğunu bildirmesi şaşırtıcı olabilir. İngilizlere, istediği her bir kişiyi tutuklatıp cezalandırma taahhüdü, Yüksek Komiserliğin herhangi bir ‘işaretine’ baktığım söylemesi, bir Osmanlı Padişahı için ‘pek yüz karası’ bir ‘ajanlık’ önerisidir ve aynı zamanda harp divanlarının nasıl buyruğuna baktığını gösterir.”

İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiser Yardımcısı Richard Webb, 19 Ocak 1919’da İngiltere Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcılarından Sir Ronald Graham’a gönderdiği özel mektupta Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmıştır:

“Görünürde ülkeyi işgal etmediğimiz halde, şimdi valilerim atıyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz. Polislerini yönetiyor, basınlarını denetliyor, zindanlarına girerek Rum ve Ermeni tutukluları işlemiş oldukları suçlara aldırmadan serbest bırakıyoruz… Demiryollarını sıkıca denetimimizde tutuyor ve istediğimiz her şeye el koyuyoruz… Politikamız süngünün keskin ucuna dayanıyor… Halife elimizin altında bulundukça İslam dünyası üzerinde ek bir denetim aracına sahibiz… Bildiğiniz gibi Padişah bizi buraya yerleştirmeyi diliyor…”

Görüldüğü gibi Padişah Vahdettin, İngilizlerin elinde değerli bir oyuncak haline gelmiştir. Ülkenin yönetimini tamamen İngilizler ele geçirmiştir. Richard Webb’in mektubundaki son cümle her şeyi açık seçik ortaya koyacak niteliktedir:Bildiğiniz gibi Padişah bizi buraya yerleştirmeyi diliyor…”

21 Mart’ta İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, İngiltere Dışişleri Bakanı Yardımcısı Lorda Curzon’a gönderdiği özel ve gizli telgrafta, Padişahın sadrazam aracılığıyla gönderdiği çağrıda İngiliz yetkililerinden Tom Hohler’i özel bir görüşmeye davet ettiği, ancak İngiltere’nin müttefiklerinin bu davetten rahatsız olacaklarım düşünerek Hohler’e, Curzon’dan talimat almadan Padişahın bu çağrısına olumlu yanıt vermemesini söylemiştir.

Çanakkale Olayı adlı kitabın yazan David Walder bu durumu, “Yenik Türkler o derece işbirlikçi idiler ki, bundan dolayı işgal güçleri güç durumda kalıyordu” diyerek açıklamıştır.

Padişah Vahdettin’in “basiretsizlik” ve “çaresizlik” içinde İngilizlere yalvarıp yakarması, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’nden Tom Hohlar’in dikkatini çekmiştir. Hohler, 5 Aralık’ta, İngiltere Dışişleri Bakanlığı Doğu Masası Şefi George Kidston’a yazdığı bir mektupta bu durumdan yararlanılmasını istemiştir:

“Burasının (İstanbul’un) Türkler tarafından yönetilmesine son vermek için şimdiki koşullardan yararlanılmazsa çok yazık olacaktır. Bu kenti, sözünü edebileceğimiz herhangi bir yönetim altında görmeye hazırım; yeter ki bu Türk yönetimi olmasın; çünkü bir domuz ahırını bile yönetecek yetenekte değillerdir. Türkler büsbütün yenilmiş olduklarım iyi biliyorlar… Örgütleri parçalanmış, bozguna uğramıştır; kendileri ise sefalet içindedir… İstanbul, işgal günleri yaşıyor. Buradaki yönetim, her İngilizi tiksindirecek kadar aşağıdır.”

İşte Vahdettin, çok aşağılık bir şekilde, “Türklerin bir domuz ahırını bile yönetecek yetenekte olmadıklarını”düşünen bu İngilizlerin “hoşgörüsünü” kazanacağını düşünmüştür.Ne yaman düşünce!

***

İşte böyle değerli okur ,

Tek adam sultasının , padişahlığın hüküm sürdüğü bir ülkede , Müttefikler tek adamı , padişahı teslim almış ve Vahdettin’i aşağılayarak kullanıyorlardı . Hatta İngiliz’lerin İstanbul’u işgal sürecinde görevli İngiliz komiser Londra’ya çektiği telgrafta şöyle yazıyordu ;

“İş başına öyle kişileri getiriyoruz ki dindar ve inançlı görünerek bizim çıkarlarımıza hizmet edecekler !!! ”

Ve işbirlikçiler her dönemde var oluyordu …

Ve ,

Büyük asker , fedakar komutan Gazi Paşa bu oyunların tamamını bozuyordu..

Devam edecek
Naci Kaptan / 10.02.2019

KAYNAKLAR

https://tr.wikipedia.org/wiki/VI._Mehmed
https://tr.wikipedia.org/wiki/İzmir%27in_İşgali
https://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=333740
https://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/sinan-meydan/emperyalizmin-vahdettin-deneyi-1730527/