AK PARTİ DOSYASI /// Prof. Dr. Ümit Özdağ /// Saray Rejiminin Son Propagandası : Korona İle Mücadele de Başarı Efsanesi


Prof. Dr. Ümit Özdağ /// Saray Rejiminin Son Propagandası : Korona İle Mücadelede Başarı Efsanesi

29 Mayıs 2020

Türkiye, Korona salgınına eş zamanlı olarak dört krizi yaşarken yakalanmıştır. Bu krizler popülist uygulamalarla kurumları yıkan ve hukukun üstünlüğü ilkesini yok sayan tek adam rejiminin neden olduğu devlet krizi; iç barışı tehlikeye düşürecek ölçüde Türk Milletini ayrıştıran milli birlik krizi, Türkiye’nin üretimden kopup dış borç bağımlısı bir rant ekonomisi olmasının sonucunda saplandığı ekonomik kriz ve Türkiye’nin demografik yapısını değiştirerek milli kimliğini tahrip ederek, iç savaş sosyolojisi hazırlayan Suriyeli sığınmacılar krizleridir.[1]

Yaşanan çoklu krizi çözmek adına, irade ve programı olmayan Saray Rejimi seçmen tabanını muhafaza etmek için Korona ile mücadelede başarılı oldukları söylemini kullanmaktadır. AKP’nin sürekli beslemeye çalıştığı “Korona salgını ile mücadelede başarılıyız” söyleminin aksine, ortada büyük bir başarı ne yazık ki yoktur.

Saray Rejiminin Türkiye’yi içine sürüklediği devlet krizi, devlet sistemini 1922’den buyana hiç olmadığı kadar zayıflatmıştır. Devletin taşıyıcı kolonları olan kurumlar zayıflamış, kırılgan bir yapıya dönüşmüştür. Bütün popülist rejimlerin ortak özelliği olan uzmanlığın aşağılanması, liyakatin yerini biatın alması, Türk devlet bürokrasisini ağır şekilde yıpratmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bir devlet krizinden geçtiği, liyakat yerine biat esas alındığı için salgına karşı önlemler alınmakta gecikilmiştir. Başkent Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Uğur EMEK, 10 yıl önce Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Hastalık Önleme ve Tedavi Merkezi’nin yeni bir inflüenza (grip) pandemisine karşı ülkelere plan yapmalarını tavsiye ettiğini açıklamıştır. Bu tavsiyenin ardından Türkiye’de de 2019’da 208 sayfalık “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı” isimli bir rapor hazırlanmıştır.[2] Ancak rapor dikkate alınmamış, gereken hazırlıklar yapılmamıştır. Çin’in Wuhan kentinde salgının ortaya çıkmasından sonra da Saray Rejimi önlemleri almakta gecikmiştir. Öyle ki, Sağlık Bakanı, 22 Ocak 2020’de “Şu an Türkiye için herhangi bir Koronavirüs riski söz konusu değil” açıklamasını yapabilmiştir.

Oysa Cumhuriyet, büyük imkansızlıklar içinde dahi, salgın hastalıklar ile mücadele edip onları yenmiş ve yok etmiş bir geleneğe sahiptir; Sıtma, frengi, kuşpalazı, tifo, sarıhumma, verem, dizanteri, cüzzam*. Üstelik bütün bunlar yeni kurulan Cumhuriyet rejimi tarafından, 1071-1922 yılları arasında birleşik Batı medeniyeti ile süren 851 senelik bir savaştan sonra harap ve bitap düşmüş bir millet ve 1929 ekonomik buhranının ezdiği bir dünyada başarılmıştır.

Devletler önceden kararlaştırılmış protokollere göre yönetilir. Geleneği olan devletler her olası durum için alınacak önlemleri ve kimin alacağını önceden belirleyen düzenlemeler hazırlarlar. Türkiye Cumhuriyeti küresel salgına karşı çıkışından itibaren Türkiye’ye gelene kadar 4 ay süre olmasına rağmen yeterli şekilde hazırlanamamıştır. 31 Aralık 2019’da Wuhan’da Koronavirüsün yeni bir salgın hastalığa neden olduğu açıklanmıştır. 13 ve 15 Ocak 2020’de salgın ilk kez Çin dışına, Tayland ve Japonya’ya sıçramıştır. 30 Ocak 2020’de Dünya Sağlık Örgütü küresel salgın (pandemi) ilan etmiştir. Aynı gün, İYİ Parti’nin TBMM’de verdiği Araştırma Önergesi iktidar bloğu tarafından reddedilmiştir.

Korona salgını ile Çin’den hemen sonra; fakat Türkiye’den çok önce karşılaşan Güney Kore, Tayvan, Singapur’un salgını aşmada gösterdiği erken tepkiyi, Türkiye zamanı olmasına rağmen gösterememiştir. Daha kötüsü Saray Rejimi, 2019’da salgın hastalık çıkması durumunda uygulanması gereken protokolü bile uygulamaya koymamıştır.

Böyle büyük boyutlu bir tehdit karşısında yapılması gereken ilk şey Cumhurbaşkanı yardımcısı başkanlığında devletin ilgili bütün bakanlıklarını bir araya getiren “Küresel Kriz Koordinasyon Merkezi” olmalıydı. Böyle bir koordinasyon merkezi hala kurulmamıştır. Süreç, bir danışma kurulu olan ve Sağlık Bakanı’nın başkanlığındaki yetkisiz gruba havale edilmiştir. Sağlık Bakanı da televizyon açıklamalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Ekonomi Bakanı’na teşekkür etmektedir.

Devlet, bir kısmı Kırmızı Kitap’ta yer alan önlemlerden hareketle ve “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı” uyarınca eşgüdüm içinde önlemleri almaya başlamalıydı. Bu arada Güney Kore, Tayvan, Singapur gibi salgın ile başarılı mücadele eden ülkelerin mücadelelerinden erken tarihte gereken dersleri almak için o ülkelerle gerekli temaslar sağlanmalıydı. Salgının Türkiye’ye sınır ötesinden geleceğinin bilincinde olarak havaalanları, limanlar ve sınır kapılarında, ayrıca kaçak girişlerin olduğu sınırlarda İçişleri Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı eşgüdümü ile çok erken tarihlerden başlayarak sağlık kontrolleri yapılmalıydı. Keza illerde aylar öncesinden valilerin başkanlığında salgını önleme çalışmaları yapmak amacıyla çalışmalar başlatılmalıydı. Salgının Türkiye’de yayılmaya başlaması sonrasında üretimine başlanan solunum cihazı ve diğer tıbbi malzemeler için yapılmaya başlanan çalışmalar, çok daha önce başlamalıydı.

Bütün bunlar yapılmadığı gibi, muhalefetten gelen “zorunlu karantina uygulanması” çağrılarını Saray rejimi ekonomik olarak kaldıramayacağı düşüncesi ile duymamazlıktan gelmiş ve salgının yayılmasına neden olmuştur. Uzmanlığı, bilimi, seçkinliği değersizleştiren; vasatı yücelten, hatta kutsayan popülist AKP geleneğinin bu noktaya gelmiş olması şaşırtıcı değildir.

Popülizm, kendi ürettiği sahte düşmanlıklar üzerinden toplumsal ayrışmalar ve düşmanlaştırmalar ile toplumu manipüle ederek yönetir.[3] Oysa yaşanan krizde düşman sahte değil, gerçektir. Sahte düşmanlar karşında başarılı olan popülist söylem, gerçek düşman karşısında yenilir.[4] AKP’nin Korona karşında yaptığının benzerlerini ABD’den, İngiltere’ye, İngiltere’den Brezilya’ya diğer popülist rejimlerde yapmışlar ve bedelini halklarına ödetmeye devam etmektedirler.

Saray Rejimi bütün imkanlarını halkla ilişkiler çalışması ile “Koronavirüsle mücadelede başarılıyız” efsanesini yayma üzerine kurmuştur. 15 Mayıs 2020 itibariyle yeni vaka açısından Dünyada 11., Avrupa’da 3. Sırada ve toplam vaka sayısında dünyada 10. sırada olan bir ülke hangi ölçüte göre başarılıdır. Eğer bazı temel hatalar yapılmamış olsaydı Türkiye, Japonya ve Güney Kore ile aynı noktada olurdu.

Neler yanlış yapılmıştır?

1) Önlemler çok geç alınmaya başlanmıştır. DSÖ tarafından 2019 başında yapılan uyarı üzerine 2019’da hazırlanan “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı”nın en geç 1 Ocak 2020’de yürürlüğe koyulması gerekirdi.

2) Hıfzıssıhha Kanunu uygulanarak, illerde valilerin başkanlığında salgın ile mücadele komisyonları oluşturulmalıydı.

3) Umre’ye gidiş yasaklanmalıydı. Dönüşlerinde 15 bin kişi kontrolden geçirilmeden serbest bırakılmamalıydı.

4) İran sınırı başta olmak üzere, sınırlarımız daha erken kapatılmalıydı. Oysa İran sınırının kapatılmasında çok geç kalınmıştır.

5) Koruyucu önlemler konusunda ne yazık ki başarılı bir karantina programı uygulanamadı. Daha erken tarihte açıklanan ve bir hafta süreli bir mutlak karantina çok daha etkili bir sonuç alacaktı.

6) Ayrıca maske dağıtım sürecini bile yönetemeyen yönetimin, başarısından bahsetmek mümkün değildir. Diğer ülkeler birbirlerinin satın aldığı maskeleri havaalanlarında adeta birbirlerinden çalıp kendi vatandaşlarına götürürken, AKP Hükümeti kendi vatandaşlarının maske ihtiyacını koordine edip karşılayamadan 60 ülkeye yardım yapmakla övünmektedir.

7) Rakamlar ile başarı efsanesi yazmak kolaydır. Türkiye ısrarla Dünya Sağlık Örgütü’nün kullandığı kodlamayı kullanmamıştır. Bu ısrarın amacı, rakamları düşük göstermektir. Bilim Kurulu üyesi Alpay Azap, Dünya Sağlık Örgütü’nün kodlamasının kullanılması durumunda ölüm sayılarının iki katına kadar artacağını ifade etmiştir. Örneğin İzmir/Tire’de resmi kayıtlara göre 4 kişi Korona’dan dolayı vefat etmiştir. Bu süreçte belediyelerden Korona hastalarının mezarlarının gömülmeden önce ilaçlanması istenmiştir. Tire’de 4 ölüm açıklanmasına rağmen, belediyeden8 kişinin mezarının defin işleminden önce ilaçlanması istenmiştir.

8) 10 Nisan 2020’de 31 ili kapsayan sokağa çıkma yasağının, yasağın başlangıcından iki saat önce ilan edilmesi. İçişleri Bakanlığı ve hükümet arasında koordinasyonsuzluğu gösteren bu açıklama sonrasında halk sokağa dökülmüş ve sosyal mesafe kurallarını hiçe sayarak alışveriş yapmıştır. Bu durum kargaşa yaşanmasına ve salgının artmasına neden olmuştur.

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın “salgın ile mücadelede başarılıyız” söylemi algı yönetimini hedefleyen bir efsanedir. Salgın boyunca gerçekten başarılı oldukları tek nokta, başarılı oldukları konusunda etkili algı yönetimi yapmaları olmuştur. Türkiye Korona salgını ile mücadelede başarılı mıdır? Başarının ölçütü, ABD, İtalya ve İspanya baz alınacak olursa “evet”, Japonya ve Güney Kore ile karşılaştırıldığında ise hayal kırıklığıdır. Türkiye’nin daha başarılı olabilmesi için;

Türkiye, korona salgınını karşılaması gerektiği zamanda, yerde ve şekilde karşılamadığı gibi, Saray Rejiminin ekonomik kriz nedeni ile sokağa çıkma yasağı uygulamayı reddetmesi sonucunda Sağlık Bakanı Koca, 1 Nisan 2020’de “Özellikle şunu söylemek istiyorum, virüs kolay buluyor ve hızlı ilerliyor. Bir daha önce bunu böyle bilmiyorduk” derken, durumun gerçek boyutunun devlet nezdinde ne kadar geç farkına varıldığını ifade etmektedir.

Sonuç olarak, NAZİ Propaganda Bakanı Goebbels’i imrendirecek bir propaganda çalışması ile kendi halkına maske dağıtamayan, kendi halkına maske dağıtamazken 60 ülkeye sağlık yardımı yapan Saray Rejimi, başarılı olduğu algısı oluşturma yolunda mesafe kaydetmiştir. Bu noktada, Saray Rejimi’nin başarısız olduğu açığa çıktığı için durdurulan “şehir hastaneleri” projesinin “salgın ile mücadelede başarılı mücadeleyi sağladığı” iddiası ile propagandasını yaptığının da altı çizilmelidir.

Korona gibi bir salgın ile mücadele ederken, salgının ortaya çıkardığı toplumsal gerilimi hesaba katarak, gerilimi düşürmek, toplumsal dayanışmayı artırmak Erdoğan’ın sorumluluğunda iken Erdoğan salgın günlerinde toplumsal gerilimi yükseltmek için her şeyi yapmıştır. Yardım toplamak ve dağıtmak isteyen muhalif belediyelerin banka hesaplarına el koymuş, belediyeleri “paralel devlet” olmakla suçlamıştır. Muhalefet partilerine “virüs” benzetmesi yapmıştır. Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin çok sağlam temeller üzerine kurduğu ve AKP’nin yarattığı bütün tahribata rağmen gücünü koruyan sağlık çalışanlarının fedakar ve bilimsel çalışmaları sonucunda Türkiye çok şükür ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya kadar ağır bir darbe almamış, ancak hak ettiği ve olması gereken Japonya ve Güney Kore gibi az zarar gören ülkelerin yanında da değildir.

Not: Öncelikle bu sürecin yürütülmesinde önemli görev icra eden ve canhıraş çalışan tüm sağlık çalışanlarımıza teşekkür ediyorum. Bu süreçte fedakar bir şekilde çalışmışlar, toplum sağlığını kendilerinin ve ailelerinin sağlığından önde tutmuşlardır.

[1] Ümit Özdağ, Kaçınılmaz Çöküş-AKP Rejiminin Dörtlü Krizi, Destek Yayınları, İstanbul 2019

[2] Bkz. https://www.birgun.net/haber/hukumet-1-yildir-salgin-tehdidini-biliyordu haberinden nakleden https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/politik-sosyal-kulturel-arastirmalar-merkezi/covid-19-pandemisinin-erken-doneminde-turkiye-den-gelecege-bakis

* Bu vesileyle, cüzzam hastalığını Anadolu topraklarından atan, yaşamının son günlerinde hükümet tarafından kötü muameleye maruz bırakılan ve kendisine saygı gösterilmeyen Türkan Saylan’ı da anıyorum.

[3] Jan-WernerMüller, What ise Populism, PenguinBooks, 2016

[4] Bahadır Dinçarslan, Rus Gribinden Çin Virüsüne:Salgınlar ve Toplum, 23. Mar 2020

KÜRESELLEŞME DOSYASI /// Prof. Dr. Altan ÇETİN : Küresele Korona’dan Bakarken


Prof. Dr. Altan ÇETİN : Küresele Korona’dan Bakarken

28 May 2020

Çin’in ipeği ve güler yüzünden bu sefer korona çıktı!

Korona süreci vaki küreselleşme ve küreselleştirme mantığımıza bazı uyarılar bıraktı ve bırakmaya devam ediyor. Malum korona – covid 19, küresel çağın tüm kıtalarının yeni fatihi (!) oldu. İnsanlar evlerinden burunlarını dahi çıkaramaz haldeler. Burnundan kıl aldırmayan modern zamanın bilimi ve insanları göremedikleri bir canlıya karşı bazı Hollywood filmlerindeki UFO saldırılarına benzer bir tepki ile mücadeleye çalışıyorlar. Lakin nedense aşıyı bulmak için tüm insanlığın baş başa verdiği bir müşterek çalışma sonuçları henüz alınamadı. Konuşulan ne? Aşıyı vuran milyarları götürecek! İnsanlık hâlâ varoluş amacına yönelmekte mağaradaki cedlerinden geri durumda. Hâlâ güç ve hâlâ ekonomi. İnsan evriminin son harikası homo ekonomikus sahnelerde! Homo kültürus ise hâlâ sessiz. Dünya yeni bir şekillendirme kuşatmasında bulunuyor, virüs/mikrop üzerinden rakiplere çekilen operasyonlara, ilüminatilerden küreselci-ulusla devletçi çekişmesine, makus bir mazi üzerine sosyalist güzellemelere ve ne idüğü meçhul dijital çipli müstakbele kadar pek çok konu tedavülde. Kimin bulanık suda ne avlamaya çalıştığı ise meçhul! 1981’de yayınlanan bir romanda 2020’de koronayı tanımlayan cümlelerinden asteriks çizgi filminde “Corona! Corona!” diye bağıran çizgi tiplere kadar yok artık dedirten tespitlere kadar renkli bir korona gündemine sahibiz.

Dünyaya tahakküm eden güçler korona karşısında kelimenin tam manasıyla sukutta. Evrensel ve küresel olduğunu iddia eden aklın olgunlaşma sorunları her konuda olduğu gibi yine aşikâr. Buna mukabele nedir o hâlde denirse buyurun kendi kültürümüzden bakalım: Kutadgu Bilig yazarı, “Bu cihana hâkim olmak için, bin türlü fazilet gerek; yaban eşeğini alt etmek için, Arslan olmak gerek. Dünyaya hâkim olana binlerce fazilet lazımdır; o bunlar ile eli-günü idare eder ve sisleri dağıtır. O bunlar ile kılıç çalar ve düşmanın boynunu keser; memleketi ve halkını kanun yolu ile nizam altında bulundurur” diyerek cihan hâkimiyeti iddiası olanlara eskimeyen bir mesaj bırakmıştır. Küreselleşme de bir nevi dünya egemenliği iddiası olarak argümanları ile korona günlerinde insanlığın zihninde sigaya çekilir oldu.

Küreselleşme ile bir küçük köy olduğu farz edilen dünyamızın bir rekabetler köyü olmasının insanlığın bekası adına hiç de uygun ve uyumlu olmadığını bu vesile ile öğrenen sağduyumuz kör çekişmelerin kutuplarına dağılan insanlığımızın aklını başına almadığımız takdirde, dayanışma duygusuna dayalı milletlerarası örgütlerin bu felsefe ile teşekkül etmemesi hâlinde müstakbelin insan türü için hiç de parlak olmadığını gösteriyor. Tekleştirilmeye çalışılan küremiz birden insanlığın müşterek adacığına dönüşüveririken insanlık mefkûresi unutulduğu yerden çıkarılmayı bekliyor.

Kürselleşmenin insanlık değerlerimizi de küreselleştirmediği, devletlerin de bu manadaki bencil teşkilatlarının böyle bir süreçte yaşadığı sıkışıklık insanlığının harcadığı milyarların nasıl heba edildiğini gösteriyor. Para ve piyasa insanlığımızı koruyamadığı gibi insanlığı bir virüsün yıkımından da koruma yeteneğine sahip olmadığını gösterdi. Tanrılık iddiasındaki teknolojik yapay medeniyet virüse tosladığı yerde şaşkınlığı atlatma gayretinde. Düzen olarak kurulan madde temelli, güvenlik yatırımları ile şişmiş, istihbarat ile her yeri görüp kontrol ettiğini sanan insanlık ansızın bir virüs karşısında apışıp kaldı. Bunun tam aksi yerde ise bilimin babacan bir tavırla insan yönelik gereği ve zarureti bu suretle tespit edilirken para ile saadet olmadığını Amerikan rüyasından bir kâbusla uyanarak görüyoruz.

Küreselleşen şirketlerin kâr odaklı içeriklerinin insanlığı bir virüs karşısında korumaktan ne kadar aciz olduğu bu pandemi vasıtasıyla görüldü. Düzen bu manada ekonomik ve teknolojik bazda düşünülmekten çıkarak başka kavramların odağında kendisini gözden geçirmesi gerektiğini görüyor. Yaşlılarını huzur evlerine terk eden vicdanların küresel barış ve insan haklarına sahipmiş gibi görünmesi bu korona günlerinde bakınca gülünç durmuyor mu?

Dünyaya evrensel ilkeler ve barış adına salim bir düzen imkânı sağladığını iddia eden bir uygarlık modeli yatırımlarını yaptığı alanlardan başını kaldırıp insanlığa bakmak zorunda kaldığında açıkta kalan yerlerini neyle örteceğini şaşırmış durumda. Filozofları ve bilim adamlarıyla dünyadaki tüm derde deva olan, Holywood filmlerinde dünyayı habire kurtaran güçler korona günlerinde P5 cümlesi olarak ayazda kalmış gibiler. Hele hastanelerine hasta sığdıramayan stratejik komşumuzun hâlâ Libya’ya müdahil olmaya çalışırken verdiği resim çok ironik değil mi?

Ölü yatırımın verimsiz sonuçları.

İşte bu ölü yatırım bize alternatif başka cihan hâkimiyeti zamanlarının fikir ve muhtevasını düşündürüyor. Kutadgu Bilig aklıyla bakacak olursak cihan hâkimiyeti iddiası için öncelikle “İyi nedir? İyinin vasfı faydalı olmaktır; onun halka çok faydaları dokunur. O bütün halka hep iyilik eder, fakat yaptığını insanın başına kakmaz. Kendi istifadesini düşünmez, başkasına fayda temin eder ve buna mukabil, bir karşılık beklemez. Doğruluk nedir? Bak, kimin düşündüğü ‘ile söylediği bir olursa, işte doğru insan odur – dedi – Onun içi dışı gibi, dışı da içi gibidir; doğru ve dürüst insan böyle olur. İnsan gönlünü çıkarıp, avucuna koyarak, başkaları önünde, mahcup olmadan, dolaşabilmelidir. Saadette yükselmek için, insana doğruluk lâzımdır; insanlık doğruluğun adıdır, inan. İnsan nadir değil, insanlık nadirdir; insan az değil, doğruluk azdır. İnsan nadir değil, insanlık nadirdir; akıl doğru ve dürüst insanları övmüştür…”, gibi gerçek insanlık değerlerine haiz bir düzenin samimi sahibi olmak gerekmez mi? Türkler işte bu yüzden kürenin tuzu gibidirler. Kutadgu Bilig bu cümleden “İnsanın değeri bilgi, akıl ve anlayışıdır. Anlayış ve bilgiye tercüman olan dildir; insanı aydınlatan fasih dilin kıymetini bil. Bilgili bilgisini dili ile meydana çıkarmazsa, yıllarca yatsa bile, onun bilgisi muhitini aydınlatmaz. Bütün iyilikler bilginin faydasıdır. Sen her iki dünyayı arzu ediyorsan, bunun çaresi iyilik yapmaktır. İyi, halka faydalı olan ve bundan dolayı ona zevk veren şeydir. İyinin vasfı faydalı olmaktır. Kendi istifadesini düşünmez, başkasına fayda temin eder ve buna mukabil, bir karşılık beklemez. Ey iyi insan, iyilik yapmakta devam et; iyilik ihtiyarlamaz, onun ömrü ebedidir. İnsan derler, insan kimdir; insan başkalarına faydalı olan ve onların işlerini gören kimsedir İnsanların iyisi başkalarına faydalı olur. İnsan hayatından kendisini yükseltmek ve adını yaşatmak için, başkalarına faydalı olmalıdır. Başkalarına faydası dokunmayan ölü gibidir; faydalı ol, ölü olma; ey mert yiğit. Ey hakîm, Tanrı’nın kullarına faydalı ol; insanlara faydalı olan kimselere ancak insan denilir. Kendi menfaatini güden insan mı olur; insan olan halk menfaatini güder. İnsanlar arasında insan olan kimse, başkalarına faydası dokunan kimsedir”. İnsan tasavvuru insanın maddi kökeni ve maymunlara dayalı bir uygarlık tasavvuru için huzurevinde yaşlıları unutmak çok da büyük kabahat sayılmamalıdır. İyi, doğru ve fayda aklı bu olan bir toplum düzeni için ise bakış açısı elbette başka olacaktır.

Bir Mühendislikle Virüs’e Bahane Kurgulamak

İnsan türü kendi “evrenselini”, bütünlüğünü, kendiliğini yani kültürün dünyasını unuttuğu anda en büyük meziyetini de kaybediyor. İnsan olmak özünün/gerçeğinin yerini kendi eliyle ürettiği ve evrensel kabul ettiğinin büyüsü ve kurgusu almaya başlıyor. Araçların amaca dönüştüğü her iklimin ahlakında bu sapma yaşanıyor. İnsan kendi amacının aracı haline geliveriyor. Kendi eliyle kendine “put” üretiyor. Artık talimatlar insandan değil “evrensellik kurgusundan” gelmeye başlıyor. Tabulaşan her erdem zamanın aşındırmaları karşısında özüne yabancılaşarak yoruluyor. Buna yapılacak her tenkidi bakış ise râfızî ilan edilmekle sonuçlanacak bir bedele çağrı oluyor.

Koronavirüs sebebiyle vaki anormal şartlardan bir “normal” üretme hevesi algılarımıza şırınga edilmeye çalışılıyor gibi bir hâl var. Kendi doğasına modern zamanlarda ihanet eden insandan artık doğasızlaşması bekleniyor. İnsan türü kendisine kurulan tuzağı evrensellik zokasıyla yutmak üzere. Ev ofis, ev okul, ev şirket vs. lafları havalarda uçuyor. İnsan türünün var ettiği her şey robotlaşma ve yapay zekâ üzerinden elinden alınarak özgürlük imgesine büyük bir algı virüsü bulaştığının farkında mı? Foucault gibilerin bahsettiği özne oldum sanan bireyin nesneleşmesi tam da bu olsa gerek. Nietzsche’nin putların alacakaranlığı dediği ve değerlerin değersizleşmesi olarak ifade ettiği de bu mudur acaba? Kültüre dair her şeyi ideolojikleştirerek kendi özüne ihanet eden insan, kendi pisliğini kendisini imha ederek temizleyeceğini mi sanıyor? Bir yokluktan diğerine koşan insan bir türlü kendisine ulaşamayacak mı?

Algılarımıza bulaşan bu virüs içgüdülerimizin genetiğini değiştirmek istiyor sanki. Bu da ne demek; sosyopolitik mülahazalarla yaşanan olumsuzlukların bu virüs ve salgın anomalisi içinde normalleşeceğine dair bir ütopya zaman ve mekânı distopyalaştırırken insan idraki en büyük servetini yitiriyor. Binlerce yılın nihayetinde tarihin sonu evlere tıkılıp birilerinin hayal ettiği üzere yapay zekâlar tarafından yönetilmek midir? Yeni normal bu mudur? Kültürsüzleşerek mi insanlaşacağız?

Yeni normalin, eğer söz konusuysa, en önemli aracı yeni alışkanlıklardır. İnsanoğlu sanki uzun tarihinde ilk defa bir salgınla karşılaşıyor. Neden bu eve tıkılma hevesi; gökyüzü ve toprak size neden manasız, neyin taşeronusunuz? “İnsan alışkanlıklarının hasılasıdır” diyen İbn Hâldûn bugünleri görseydi herhalde insan umranının vardığı bu evden çalışma, okuma vs. dünyasına ibretle bakardı. Vaki alışkanlıklarımızın mükemmel olduğunu iddia etmiyoruz lakin yeni kazandırılmaya çalışılan, bu virüs üzerinden evcilleştirme ve alışkanlık edindirme çabasını anlamakta da güçlük çekiyoruz. Bir hastalık var ve tedbir alıyoruz. İnsanlık ilk defa salgın yaşamıyor. Bunun öncekilerden farkı ne? Olan bazı merkezlerin algımıza bir “yeni” kavramı inşa etme talimatının küresel taşeronlar ve onların bayilerince medya üzerinden bize pompalanması mı? Kim bilir?

İnsani özümüze dönerek, içimizdeki o gerçek bize dayanarak suni ve GDOlu kirlerimizden arınmak noktasında bizi doğada yeniden insan yapacak bir gelecek yerine neden betonların içine tıkılıp oradaki sanal hatlarda yaşamanın iyiliği, doğruluğu ve gerçekliği üzerinden algımıza bazı değer yargıları gerçek hatta hakikatmiş gibi tıkıştırılmaya çalışılıyor? Kurgudan çıkalım derken kurgunun panoptikonunda yeni bir kafesi kendi ellerimizle mi örüyoruz? Bizi gönüllü olarak, olgunun bizzat kendisiymiş ve özgür irademizle kabul ediyormuşuz yanılgısına iten virüs gündemine bakışımızda bir yamukluk sezmiyor mu kimse?

Hayat, bizden nesnesine uygun düşünürsek mutlu ve doğru olana ulaşacağımızı tecrübi olarak öğretir. Ateş yakar, su ıslatır. Salgın bir olgudur. İnsanî ve tarihte hep görülen bir olgu. Bu olgunun nesnesine uygunu; doğru izole olmak ve kendimizi diğer insanların ve kendimizin hayrı için korumaktır. Hastalananlar içinse tedavi olmak ve hayata geri dönmek. Burada garip bir şey yok. Olguyu değer yargılarıyla doğru ve yanlışlara zincirlemek insanın kurgu yapan aklının ona kurduğu tuzaklardan biridir. Tarih boyunca insan sürekli ve kırılmalı olarak bunu yaşadı. İnsan aklı onun en büyük varoluş gerçeğiyken, olguları değer yargılarına zincirlemek; bu, aklın insana yasak meyveyi yedirmesi demek oluyor ve olageldi. Kültürün bir tarifini onun kendisiymiş gibi insanlığın tepesinde şaklatmakta bu kurgulaştırmaya dairdir. Burada ilk defa görülen küreselleşmeci çerçevenin bunu kendi sanal endüstrisinin mühendisliğine araç kılıyor olmasıdır. İşte insan türü bunu ilk kez yaşıyor. Hükmetme obezi bu kafa “yeni” düzeni, yeni alışkanlıklar ve yeni normali deniyor. Bu aslında çöken bir yapının kendisini dayatmasından başka bir şey değil. Evrensellik iddiasıyla insanlığı teslim alan bu zihniyet kendi cenaze törenine tüm insanlığı davet ediyor. İnsan tarihinde olağan bir salgından olağan olmayan sonuçlar, yorumlar ve hayaller üretmenin manası ne ola ki? Çarpık bir iktisat anlayışının nesneleştirdiği çarpık nüfus teorileriyle çarpık bir müstakbel düşünmek insanlığın hayrına mıdır?

Korona günlerinde evlerdeyiz, evet evden çıkmayalım; işin evrensel olanı ve normali budur; lakin evlerden yaşamaya alışmak işte burada “n’oluyoruz” demek gerekmez mi? Özellikle Amerikan kültürünün evden çalışma hayalini ve buna dair yıllar öncesinden dillendirilen fütürist öngörüleri düşünüce kendi kurgu ve hayallerini teknolojik hapishanelere tıkıştırmak gayreti sorgulanmaya değer değil midir? İnsanlar evlere normal sebeplerle doluşmuş gibi davranıp, virüs üzerinden yeni bir düzen düşletmek de neyin nesidir? Spekülasyon dillendirilen ve alternatif getirmedikleri için eleştirdiğimiz bir takım reklam kokan düzen pazarlamaları peşinde de değiliz. Lütfen evde oturduğumuz günlerde çocuklarımızın temiz yüzlerinde, camlardan, eğer kaldıysa, görülen yeşilliklere, gökyüzüne ve daha önemlisi içimizdeki yıldızlı ve güneşli gökyüzüne bakmaktan vazgeçmeyelim! İnsani aczimizle umut erdemimizi birleştirerek özümüzü düşünelim. Merhamet ve sevginin bizi millî varlığımız içinde insanlık duygusuna ulaştırdığı yerden virüs günlerinin geçmesi ve hayatın “normali” içerisinde süreceği zamanlara hazırlanalım.

İnsanlık bir salgına ilk defa maruz kalmadı, son da olmayacak. Lakin modern uygarlığın kibir, bencillik ve iddiası sanki ilk defa insanlık nazarında bu kadar acze düşüyor. Bulaşıcı hastalıklarla kıtalar ele geçiren akıl bir bulaşıcı hastalık karşısında parası, teknolojisi ve tüm imkânlarıyla sınanırken insanlık kaybettiğini hatırlayacak diye tüm propaganda araçları da çalışmaya devam ediyor. Koronavirüs mühendisliği inşa ettiği binalara tıktığı insanlara yapay zekâlar ve sanal hatlardan yeni beton alışkanlıkları inşa ederek neyi amaçlıyor? O amacı bilmiyoruz ama milletimiz ve insanlık için bu virüs devranının bir an evvel nihayetlenmesini diliyor ve “evde kalalım” diyoruz.

Korona bizi makûs bir geçmişin hayalleri ile meçhul geleceğin belirsiz umutlarıyla uğraşmaktan çıkarıp hâli ve insanlığımızı ıslah fırsatı olursa ne âlâ ne devlet…

KÜRESELLEŞME DOSYASI /// Prof. Dr. Altan ÇETİN : Küresele Korona’dan Bakarken


Prof. Dr. Altan ÇETİN : Küresele Korona’dan Bakarken

28 May 2020

Çin’in ipeği ve güler yüzünden bu sefer korona çıktı!

Korona süreci vaki küreselleşme ve küreselleştirme mantığımıza bazı uyarılar bıraktı ve bırakmaya devam ediyor. Malum korona – covid 19, küresel çağın tüm kıtalarının yeni fatihi (!) oldu. İnsanlar evlerinden burunlarını dahi çıkaramaz haldeler. Burnundan kıl aldırmayan modern zamanın bilimi ve insanları göremedikleri bir canlıya karşı bazı Hollywood filmlerindeki UFO saldırılarına benzer bir tepki ile mücadeleye çalışıyorlar. Lakin nedense aşıyı bulmak için tüm insanlığın baş başa verdiği bir müşterek çalışma sonuçları henüz alınamadı. Konuşulan ne? Aşıyı vuran milyarları götürecek! İnsanlık hâlâ varoluş amacına yönelmekte mağaradaki cedlerinden geri durumda. Hâlâ güç ve hâlâ ekonomi. İnsan evriminin son harikası homo ekonomikus sahnelerde! Homo kültürus ise hâlâ sessiz. Dünya yeni bir şekillendirme kuşatmasında bulunuyor, virüs/mikrop üzerinden rakiplere çekilen operasyonlara, ilüminatilerden küreselci-ulusla devletçi çekişmesine, makus bir mazi üzerine sosyalist güzellemelere ve ne idüğü meçhul dijital çipli müstakbele kadar pek çok konu tedavülde. Kimin bulanık suda ne avlamaya çalıştığı ise meçhul! 1981’de yayınlanan bir romanda 2020’de koronayı tanımlayan cümlelerinden asteriks çizgi filminde “Corona! Corona!” diye bağıran çizgi tiplere kadar yok artık dedirten tespitlere kadar renkli bir korona gündemine sahibiz.

Dünyaya tahakküm eden güçler korona karşısında kelimenin tam manasıyla sukutta. Evrensel ve küresel olduğunu iddia eden aklın olgunlaşma sorunları her konuda olduğu gibi yine aşikâr. Buna mukabele nedir o hâlde denirse buyurun kendi kültürümüzden bakalım: Kutadgu Bilig yazarı, “Bu cihana hâkim olmak için, bin türlü fazilet gerek; yaban eşeğini alt etmek için, Arslan olmak gerek. Dünyaya hâkim olana binlerce fazilet lazımdır; o bunlar ile eli-günü idare eder ve sisleri dağıtır. O bunlar ile kılıç çalar ve düşmanın boynunu keser; memleketi ve halkını kanun yolu ile nizam altında bulundurur” diyerek cihan hâkimiyeti iddiası olanlara eskimeyen bir mesaj bırakmıştır. Küreselleşme de bir nevi dünya egemenliği iddiası olarak argümanları ile korona günlerinde insanlığın zihninde sigaya çekilir oldu.

Küreselleşme ile bir küçük köy olduğu farz edilen dünyamızın bir rekabetler köyü olmasının insanlığın bekası adına hiç de uygun ve uyumlu olmadığını bu vesile ile öğrenen sağduyumuz kör çekişmelerin kutuplarına dağılan insanlığımızın aklını başına almadığımız takdirde, dayanışma duygusuna dayalı milletlerarası örgütlerin bu felsefe ile teşekkül etmemesi hâlinde müstakbelin insan türü için hiç de parlak olmadığını gösteriyor. Tekleştirilmeye çalışılan küremiz birden insanlığın müşterek adacığına dönüşüveririken insanlık mefkûresi unutulduğu yerden çıkarılmayı bekliyor.

Kürselleşmenin insanlık değerlerimizi de küreselleştirmediği, devletlerin de bu manadaki bencil teşkilatlarının böyle bir süreçte yaşadığı sıkışıklık insanlığının harcadığı milyarların nasıl heba edildiğini gösteriyor. Para ve piyasa insanlığımızı koruyamadığı gibi insanlığı bir virüsün yıkımından da koruma yeteneğine sahip olmadığını gösterdi. Tanrılık iddiasındaki teknolojik yapay medeniyet virüse tosladığı yerde şaşkınlığı atlatma gayretinde. Düzen olarak kurulan madde temelli, güvenlik yatırımları ile şişmiş, istihbarat ile her yeri görüp kontrol ettiğini sanan insanlık ansızın bir virüs karşısında apışıp kaldı. Bunun tam aksi yerde ise bilimin babacan bir tavırla insan yönelik gereği ve zarureti bu suretle tespit edilirken para ile saadet olmadığını Amerikan rüyasından bir kâbusla uyanarak görüyoruz.

Küreselleşen şirketlerin kâr odaklı içeriklerinin insanlığı bir virüs karşısında korumaktan ne kadar aciz olduğu bu pandemi vasıtasıyla görüldü. Düzen bu manada ekonomik ve teknolojik bazda düşünülmekten çıkarak başka kavramların odağında kendisini gözden geçirmesi gerektiğini görüyor. Yaşlılarını huzur evlerine terk eden vicdanların küresel barış ve insan haklarına sahipmiş gibi görünmesi bu korona günlerinde bakınca gülünç durmuyor mu?

Dünyaya evrensel ilkeler ve barış adına salim bir düzen imkânı sağladığını iddia eden bir uygarlık modeli yatırımlarını yaptığı alanlardan başını kaldırıp insanlığa bakmak zorunda kaldığında açıkta kalan yerlerini neyle örteceğini şaşırmış durumda. Filozofları ve bilim adamlarıyla dünyadaki tüm derde deva olan, Holywood filmlerinde dünyayı habire kurtaran güçler korona günlerinde P5 cümlesi olarak ayazda kalmış gibiler. Hele hastanelerine hasta sığdıramayan stratejik komşumuzun hâlâ Libya’ya müdahil olmaya çalışırken verdiği resim çok ironik değil mi?

Ölü yatırımın verimsiz sonuçları.

İşte bu ölü yatırım bize alternatif başka cihan hâkimiyeti zamanlarının fikir ve muhtevasını düşündürüyor. Kutadgu Bilig aklıyla bakacak olursak cihan hâkimiyeti iddiası için öncelikle “İyi nedir? İyinin vasfı faydalı olmaktır; onun halka çok faydaları dokunur. O bütün halka hep iyilik eder, fakat yaptığını insanın başına kakmaz. Kendi istifadesini düşünmez, başkasına fayda temin eder ve buna mukabil, bir karşılık beklemez. Doğruluk nedir? Bak, kimin düşündüğü ‘ile söylediği bir olursa, işte doğru insan odur – dedi – Onun içi dışı gibi, dışı da içi gibidir; doğru ve dürüst insan böyle olur. İnsan gönlünü çıkarıp, avucuna koyarak, başkaları önünde, mahcup olmadan, dolaşabilmelidir. Saadette yükselmek için, insana doğruluk lâzımdır; insanlık doğruluğun adıdır, inan. İnsan nadir değil, insanlık nadirdir; insan az değil, doğruluk azdır. İnsan nadir değil, insanlık nadirdir; akıl doğru ve dürüst insanları övmüştür…”, gibi gerçek insanlık değerlerine haiz bir düzenin samimi sahibi olmak gerekmez mi? Türkler işte bu yüzden kürenin tuzu gibidirler. Kutadgu Bilig bu cümleden “İnsanın değeri bilgi, akıl ve anlayışıdır. Anlayış ve bilgiye tercüman olan dildir; insanı aydınlatan fasih dilin kıymetini bil. Bilgili bilgisini dili ile meydana çıkarmazsa, yıllarca yatsa bile, onun bilgisi muhitini aydınlatmaz. Bütün iyilikler bilginin faydasıdır. Sen her iki dünyayı arzu ediyorsan, bunun çaresi iyilik yapmaktır. İyi, halka faydalı olan ve bundan dolayı ona zevk veren şeydir. İyinin vasfı faydalı olmaktır. Kendi istifadesini düşünmez, başkasına fayda temin eder ve buna mukabil, bir karşılık beklemez. Ey iyi insan, iyilik yapmakta devam et; iyilik ihtiyarlamaz, onun ömrü ebedidir. İnsan derler, insan kimdir; insan başkalarına faydalı olan ve onların işlerini gören kimsedir İnsanların iyisi başkalarına faydalı olur. İnsan hayatından kendisini yükseltmek ve adını yaşatmak için, başkalarına faydalı olmalıdır. Başkalarına faydası dokunmayan ölü gibidir; faydalı ol, ölü olma; ey mert yiğit. Ey hakîm, Tanrı’nın kullarına faydalı ol; insanlara faydalı olan kimselere ancak insan denilir. Kendi menfaatini güden insan mı olur; insan olan halk menfaatini güder. İnsanlar arasında insan olan kimse, başkalarına faydası dokunan kimsedir”. İnsan tasavvuru insanın maddi kökeni ve maymunlara dayalı bir uygarlık tasavvuru için huzurevinde yaşlıları unutmak çok da büyük kabahat sayılmamalıdır. İyi, doğru ve fayda aklı bu olan bir toplum düzeni için ise bakış açısı elbette başka olacaktır.

Bir Mühendislikle Virüs’e Bahane Kurgulamak

İnsan türü kendi “evrenselini”, bütünlüğünü, kendiliğini yani kültürün dünyasını unuttuğu anda en büyük meziyetini de kaybediyor. İnsan olmak özünün/gerçeğinin yerini kendi eliyle ürettiği ve evrensel kabul ettiğinin büyüsü ve kurgusu almaya başlıyor. Araçların amaca dönüştüğü her iklimin ahlakında bu sapma yaşanıyor. İnsan kendi amacının aracı haline geliveriyor. Kendi eliyle kendine “put” üretiyor. Artık talimatlar insandan değil “evrensellik kurgusundan” gelmeye başlıyor. Tabulaşan her erdem zamanın aşındırmaları karşısında özüne yabancılaşarak yoruluyor. Buna yapılacak her tenkidi bakış ise râfızî ilan edilmekle sonuçlanacak bir bedele çağrı oluyor.

Koronavirüs sebebiyle vaki anormal şartlardan bir “normal” üretme hevesi algılarımıza şırınga edilmeye çalışılıyor gibi bir hâl var. Kendi doğasına modern zamanlarda ihanet eden insandan artık doğasızlaşması bekleniyor. İnsan türü kendisine kurulan tuzağı evrensellik zokasıyla yutmak üzere. Ev ofis, ev okul, ev şirket vs. lafları havalarda uçuyor. İnsan türünün var ettiği her şey robotlaşma ve yapay zekâ üzerinden elinden alınarak özgürlük imgesine büyük bir algı virüsü bulaştığının farkında mı? Foucault gibilerin bahsettiği özne oldum sanan bireyin nesneleşmesi tam da bu olsa gerek. Nietzsche’nin putların alacakaranlığı dediği ve değerlerin değersizleşmesi olarak ifade ettiği de bu mudur acaba? Kültüre dair her şeyi ideolojikleştirerek kendi özüne ihanet eden insan, kendi pisliğini kendisini imha ederek temizleyeceğini mi sanıyor? Bir yokluktan diğerine koşan insan bir türlü kendisine ulaşamayacak mı?

Algılarımıza bulaşan bu virüs içgüdülerimizin genetiğini değiştirmek istiyor sanki. Bu da ne demek; sosyopolitik mülahazalarla yaşanan olumsuzlukların bu virüs ve salgın anomalisi içinde normalleşeceğine dair bir ütopya zaman ve mekânı distopyalaştırırken insan idraki en büyük servetini yitiriyor. Binlerce yılın nihayetinde tarihin sonu evlere tıkılıp birilerinin hayal ettiği üzere yapay zekâlar tarafından yönetilmek midir? Yeni normal bu mudur? Kültürsüzleşerek mi insanlaşacağız?

Yeni normalin, eğer söz konusuysa, en önemli aracı yeni alışkanlıklardır. İnsanoğlu sanki uzun tarihinde ilk defa bir salgınla karşılaşıyor. Neden bu eve tıkılma hevesi; gökyüzü ve toprak size neden manasız, neyin taşeronusunuz? “İnsan alışkanlıklarının hasılasıdır” diyen İbn Hâldûn bugünleri görseydi herhalde insan umranının vardığı bu evden çalışma, okuma vs. dünyasına ibretle bakardı. Vaki alışkanlıklarımızın mükemmel olduğunu iddia etmiyoruz lakin yeni kazandırılmaya çalışılan, bu virüs üzerinden evcilleştirme ve alışkanlık edindirme çabasını anlamakta da güçlük çekiyoruz. Bir hastalık var ve tedbir alıyoruz. İnsanlık ilk defa salgın yaşamıyor. Bunun öncekilerden farkı ne? Olan bazı merkezlerin algımıza bir “yeni” kavramı inşa etme talimatının küresel taşeronlar ve onların bayilerince medya üzerinden bize pompalanması mı? Kim bilir?

İnsani özümüze dönerek, içimizdeki o gerçek bize dayanarak suni ve GDOlu kirlerimizden arınmak noktasında bizi doğada yeniden insan yapacak bir gelecek yerine neden betonların içine tıkılıp oradaki sanal hatlarda yaşamanın iyiliği, doğruluğu ve gerçekliği üzerinden algımıza bazı değer yargıları gerçek hatta hakikatmiş gibi tıkıştırılmaya çalışılıyor? Kurgudan çıkalım derken kurgunun panoptikonunda yeni bir kafesi kendi ellerimizle mi örüyoruz? Bizi gönüllü olarak, olgunun bizzat kendisiymiş ve özgür irademizle kabul ediyormuşuz yanılgısına iten virüs gündemine bakışımızda bir yamukluk sezmiyor mu kimse?

Hayat, bizden nesnesine uygun düşünürsek mutlu ve doğru olana ulaşacağımızı tecrübi olarak öğretir. Ateş yakar, su ıslatır. Salgın bir olgudur. İnsanî ve tarihte hep görülen bir olgu. Bu olgunun nesnesine uygunu; doğru izole olmak ve kendimizi diğer insanların ve kendimizin hayrı için korumaktır. Hastalananlar içinse tedavi olmak ve hayata geri dönmek. Burada garip bir şey yok. Olguyu değer yargılarıyla doğru ve yanlışlara zincirlemek insanın kurgu yapan aklının ona kurduğu tuzaklardan biridir. Tarih boyunca insan sürekli ve kırılmalı olarak bunu yaşadı. İnsan aklı onun en büyük varoluş gerçeğiyken, olguları değer yargılarına zincirlemek; bu, aklın insana yasak meyveyi yedirmesi demek oluyor ve olageldi. Kültürün bir tarifini onun kendisiymiş gibi insanlığın tepesinde şaklatmakta bu kurgulaştırmaya dairdir. Burada ilk defa görülen küreselleşmeci çerçevenin bunu kendi sanal endüstrisinin mühendisliğine araç kılıyor olmasıdır. İşte insan türü bunu ilk kez yaşıyor. Hükmetme obezi bu kafa “yeni” düzeni, yeni alışkanlıklar ve yeni normali deniyor. Bu aslında çöken bir yapının kendisini dayatmasından başka bir şey değil. Evrensellik iddiasıyla insanlığı teslim alan bu zihniyet kendi cenaze törenine tüm insanlığı davet ediyor. İnsan tarihinde olağan bir salgından olağan olmayan sonuçlar, yorumlar ve hayaller üretmenin manası ne ola ki? Çarpık bir iktisat anlayışının nesneleştirdiği çarpık nüfus teorileriyle çarpık bir müstakbel düşünmek insanlığın hayrına mıdır?

Korona günlerinde evlerdeyiz, evet evden çıkmayalım; işin evrensel olanı ve normali budur; lakin evlerden yaşamaya alışmak işte burada “n’oluyoruz” demek gerekmez mi? Özellikle Amerikan kültürünün evden çalışma hayalini ve buna dair yıllar öncesinden dillendirilen fütürist öngörüleri düşünüce kendi kurgu ve hayallerini teknolojik hapishanelere tıkıştırmak gayreti sorgulanmaya değer değil midir? İnsanlar evlere normal sebeplerle doluşmuş gibi davranıp, virüs üzerinden yeni bir düzen düşletmek de neyin nesidir? Spekülasyon dillendirilen ve alternatif getirmedikleri için eleştirdiğimiz bir takım reklam kokan düzen pazarlamaları peşinde de değiliz. Lütfen evde oturduğumuz günlerde çocuklarımızın temiz yüzlerinde, camlardan, eğer kaldıysa, görülen yeşilliklere, gökyüzüne ve daha önemlisi içimizdeki yıldızlı ve güneşli gökyüzüne bakmaktan vazgeçmeyelim! İnsani aczimizle umut erdemimizi birleştirerek özümüzü düşünelim. Merhamet ve sevginin bizi millî varlığımız içinde insanlık duygusuna ulaştırdığı yerden virüs günlerinin geçmesi ve hayatın “normali” içerisinde süreceği zamanlara hazırlanalım.

İnsanlık bir salgına ilk defa maruz kalmadı, son da olmayacak. Lakin modern uygarlığın kibir, bencillik ve iddiası sanki ilk defa insanlık nazarında bu kadar acze düşüyor. Bulaşıcı hastalıklarla kıtalar ele geçiren akıl bir bulaşıcı hastalık karşısında parası, teknolojisi ve tüm imkânlarıyla sınanırken insanlık kaybettiğini hatırlayacak diye tüm propaganda araçları da çalışmaya devam ediyor. Koronavirüs mühendisliği inşa ettiği binalara tıktığı insanlara yapay zekâlar ve sanal hatlardan yeni beton alışkanlıkları inşa ederek neyi amaçlıyor? O amacı bilmiyoruz ama milletimiz ve insanlık için bu virüs devranının bir an evvel nihayetlenmesini diliyor ve “evde kalalım” diyoruz.

Korona bizi makûs bir geçmişin hayalleri ile meçhul geleceğin belirsiz umutlarıyla uğraşmaktan çıkarıp hâli ve insanlığımızı ıslah fırsatı olursa ne âlâ ne devlet…

SAĞLIK DOSYASI /// VİDEO : Alman Resmi Yetkilinin Basına Sızdırdığı “KORONA İÇİN VERİLMİŞ YANLIŞ ALARM” Sonucu Çıkan Rapor


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=jh7GWvrVljI&feature=youtu.be

İçişleri bakanlığından sızan ve hakim korona söylemine uymayan rapor sonrası Almanya’nın federal hükümeti ve anaakım medya hasar kontrolü çalışmalarına girişmiş bulunuyor.

Rapordan önemli satırbaşları şöyle:

● Covid-19’un tehlike düzeyi söylenenin altında kalmıştır: Yeni virüsün yarattığı tehlike muhtemelen hiçbir noktada normalin dışında yahut üzerinde bir seviyede olmamıştır.

● İstatistiksel olarak bakıldığında koronadan ölenler esas itibariyle, hayatlarının sonuna eriştikleri ve bedenleri sıradan gündelik stres faktörlerini (şu anda dolaşımda olan 150 civarı virüs de bunlara dahildir) kaldıramayacak denli zayıf düşmüş olduğu için bu sene zaten ömürlerini tamamlayacak olanlardan oluşmaktadır.

● Tüm dünyada, yılın 1 çeyreğinde Covid-19’a bağlı oluşan ölüm toplamı 250.000’i aşmazken, 2017/18 influenza [grip] dalgasında toplam 1,5 milyon ölüm [25.100’ü Almanya’dadır] kaydedilmiştir.

● Tehlikenin diğer virüslere kıyasla daha yüksek olmadığı açıktır. Bunun yanlış alarmdan öte bir şey olduğunu gösterir kanıt bulunmamaktadır.

● Kendimize yapabileceğimiz özeleştiri şu olabilir: Korona krizi esnasında Devlet, en büyük Yalan Haber üreticilerinden biri olarak kendini ispatlamış bulunmaktadır.

Buraya kadar her şey kötü zaten, daha da kötüye gidiyor.

Raporda, “Korona için alınan tedbirlerin yaşattığı çok yönlü ve ağır sonuçlar” sıralanıyor ve bunlar, “vahim” olarak nitelendiriliyor. Devletin yürürlüğe koyduğu Korona tedbirleri yüzünden, virüsün öldürdüğünde daha fazla insan ölüyor.

Nedeni de tam skandal:

Koronaya odaklanmış Alman sağlık sistemi, Korona hastası olmayan vatandaşların hayati önem arz eden ameliyatlarını yahut tedavilerini öteliyor, erteliyor yahut sayıca daha azını sağlıyor.

BERLİN İNKAR MODU’NDA. BİLİMADAMLARI MÜCADELEYİ SÜRDÜRÜYOR.

Devletin konuyla ilgili ilk açıklaması bunun “tek bir devlet memurunun hazırladığı bir rapor” olup, anlatılanların da “şahsi fikri” olduğu yönünde oluyor ve bu arada basın mensupları siyasilere hiçbir soru yöneltmeme ve konuyu kurcalamama yönünde tam dayanışma sergiliyorlar.

Ancak bu, “Kriz Yönetimi Analizi” başlıklı ve taslağı içişleri bakanlığı tarafında atanmış bilim kurulunca hazırlanmış, ülkedeki çeşitli üniversitelerden tıp uzmanlarının da doğrudan katkısıyla yazılmış bir rapor. Rapor, içişleri bakanlığına bağlı ve “kritik altyapıları korumak”la görevli KM4 adlı bir birim tarafından hazırlatılıyor. İhbarcı statüsüne geçerek raporu basına sızdıran Alman bürokrat Stephen Kohn’un çalıştığı [daha sonra görevden alınıyor] yer de burası.

Raporu hazırlayan isimler 11 Mayıs tarihinde yaptıkları ortak basın açıklamasında hükümete yüklenerek, devletin uzman görüş ve tavsiyelerini dinlemediği siteminde bulunuyorlar:

Tedavi olarak sunulan yahut korusun diye alınan tedbirler insanlara asla hastalığın kendisinden daha fazla zarar verir nitelikte olmamalıdır. Tedbir ve uygulamaların amacı risk gruplarını korumaya alırken, asla genel nüfusun tıbbi ihtiyaç ve bakımını aksatıp toplumun sağlığını tehlikeye atar nitelikte olmamalıdır, fakat maalesef yaşanmakta olan budur. Tıp çalışanları ve akademisyenler olarak bizler, Korona tedbirlerinin hastalarımızın yaşamına verdiği zarar ve yarattığı hasarı hergün tecrübe ediyoruz. Bu yüzden, Federal İçişleri Bakanlığı’nı yapmış olduğumuz basın açıklamasına yanıt vermeye davet ediyor, nüfusun tamamı için en iyi çözüm olasılıkları neler olabilir bulabilmemiz için, bu [Korona] tedbirler[i] ile ilgili münasip bir tartışmanın başlatılmasını diliyoruz.

Bu yazının kaleme alındığı tarih itibariyle [29 Mayıs Cuma], Alman hükümetinden konuya cevap niteliğinde bir açıklama gelmemiştir. Lakin verili gerçekler, -ne yazık ki- tıbbi uzmanların endişelerini doğrular nitelikte.

Alman gazetesi Das Bild’in 23 Mayıs tarihli manşeti: “‘Korona Tedbirleri’nin dramatik sonuçları: 52.000 Kanser Ameliyatı Ertelendi.” Konuyla ilgili görüşüne yer verdikleri doktorun yorumu, “Korona krizinin yan etkileri yıllarca yaşanacak.”, oluyor.

İHBARCIYI HAKLA, MESAJINA KULAK ASMA.

Der Spiegel’in 15 Mayıs’ta yaptığı habere göre, “Stephen Kohn [ihbarcı] açığa alınmış bulunuyor. Kendisine bir avukat tutması söylenerek iş bilgisayarında da el konuşmuş durumda.” Kohn raporu ilk 9 Mayıs tarihinde, Almanya’nın en gözde alternatif basın kuruluşlarından olan liberal-muhafazakar Tichys Einblick dergisine sızdırıyor.

Mayıs’ın ikinci haftasında raporun haberi tüm Alman medyasına yayılmış oluyor, fakat daha üçüncü haftada basın ve siyasiler [ortaklaşa] bıçak kesmiş gibi tartışmaya nokta koyup konunun bahsini açmaz oluyorlar.

İhbarcının kendisine bağlı çalıştığı İçişleri Bakanı Horst Seehofer’in temsilcisi Günter Krings’in konuya yaklaşımı, devletin aldığı pozisyonu simgeler nitelikte.

Belgeyi ciddiye alıyor musunuz diye sorulduğunda Krings’in cevabı:

“Böyle şeyleri ciddiye alacak olursak, yarın öbür gün de parlemantoya teneke şapkalıları buyur etmemiz gerekir.”

Almanca’da ‘Aluhut’ olarak geçen teneke şapkalı adam terimi, kaçık komplo teorilerine inananları betimlemede kullanılıyor. Nitekim, Der Spiegel’de çıkan ve Korona’yı protesto hareketi ve bu sızdırılan raporun yarattığı sonuçlarla ilgili kaleme alınmış bir köşeyazısında “komplo” kelimesi tam 17 defa geçiyor! Raporun kendisi ve ortaya koyduğu sorunlardan ise hiç bahis yok. Haber, Almanya dışına da çıkmış, dünya basınında yer almış da değil.

PROTESTO HAREKETİ – VEYA “CORONA-REBELLEN” [“KORONA İSYANI”].

Almanlar daha Nisan’da tecrit uygulamasına karşı gösterilere başlamıştı.

9 Mayıs 2020, Münih, Baverya, Almanya

Devletin kısıtlamaları yumuşatmaya başladığı bugünlerde bile her haftasonu binlerce vatandaş çıkıyor protestoya.

Her ne kadar Almaya’daki kısıtlamalar diğer pekçok Batılı ülkeye göre daha hafif kalsa da, halkın tepkisi sırf bu kısıtlamalara karşı değil.

Korona Anlatısı’nı toptan sorguluyor halk, dayandığı ilkeleri masaya yatırılıyor, DSÖ’nün ikinci en büyük bağışçısı olarak (Trump’ın ABD adına DSÖ’ye bağışı kesmesiyle şu anda birinci konuma yükselmiş) Bill Gates’in rolü özellikle sorgulanıyor.

Bu gösterilerden en büyüğü 9 Mayıs’ta Stuttgart’ta gerçekleşti ve on binlerce insan Yeni Dünya Düzeni’ne hayır demek için toplandı.

Almanlar devletin birgün çıkıp doğruluğu su götürür herhangi bir “acil durum” bahanesiyle uygulamaya geçirmeye çalışacağı, kişileri takip edip izlemeye yarayan telefon uygulamalarından zorlunlu aşılara kadar hertürlü “Orwel”yen çözüme hayır diyor.

Sızan rapor da endişelenmekte ne derece haklı olduklarını ispatlamış durumda zaten.

En azından, “Korona Pandemisi”nin yalandan ibaret olduğu konusunda bu böyle.

Yakında belki konunun diğer yönleri ile ilgili gerçekler de ortaya çıkar.

Daniele Pozzati

Not: 93 sayfalık Almanca resmi rapor için buraya tıklayınız.

IRKÇILIK DOSYASI /// Nurcan Yazıcı : IRKÇILIK YENİ DÜNYANIN KORONASI !..


Nurcan Yazıcı : IRKÇILIK YENİ DÜNYANIN KORONASI !..

George Floyd Amerika’nın Ninneapolis şehrinde polis tarafından öldürülen 690 siyahiden birisi…

Bu ne ilk ne de son olacaktır.

Çünkü dünyaya demokrasi dersi veren Batının etnik kimlik ve İslam düşmanlığı kurumsal bir olgudur. Ve ırkçı eğilim Batı kültüründe asla yok olmaz.

Batı, insanları mensup oldukları etnik kimliklere, ten renklerine, inançlarına göre tasnif ederek ötekileştirme anlayışını geliştiren hatta ırkçılığı ideoloji haline getirendir. Aynı batıyı daha sonra ırkçılığı çağdışı ve insan haklarına aykırı ilan ederken görüyoruz.

Bu batının gerçek yüzünü kapatabilir mi? Tabi ki hayır!

ABD demokrasi ve insan hakları konusunda en iyi savunmayı yapıyor gözükse de, ırkçı polisin silahsız siyahi genci boğarak öldürmesiyle, sisteminin ve siyaset anlayışlarının hala ırkçılığa yer verdiğini görmekteyiz..

Bugün Amerika’da meydana gelen ya da kurgulanan ırkçılık hareketinin arkasında yatan nedeni sadece ekonomi olarak açıklayanlar yanılıyorlar. Batılı beyaz her çıkmazında olduğu gibi bugün de, yaşadığı bunalımların suçlusu olarak kendine benzemeyeni yani ötekileri sorumlu tutmakta. İlk fırsatta da, kendinden olmayanları cezalandırmakta.

Toplumda en kolay örgütlenen duygudur nefret ve ırkçılık.

Korona nasıl ki kısa bir zaman içinde bütün dünyayı sarmışsa, ırkçılıkta en az korona kadar hızla yayılabilecek ve zihinleri zehirleyebilecek bir mikroptur.

Irkçılığın kökeninde sanıldığı gibi sadece ten rengi veya etnik köken yoktur. Irkçılık hareketi için, birçok neden oluşturulabilir. Yabancı düşmanlığı, kültürel farklılıklar, işsizlik, umutsuzluk… gibi.

Muhtemelen Amerika kendi kâbusuna dünyayı dâhil etmek için elinden geleni yapacak diğer ülkelere de ırkçılığı pompalayacaktır.

Korona pandemisinden sonra oluşan ekonomik çöküşün insanlar üzerinde yaratacağı olumsuz etkileri düşünürsek, ırkçılık konusunda bütün ülkelerin acil olarak gereken tedbirleri alması gerekir.

Dolayısıyla bugünlerde devletimizin ve siyasetin en fazla işleyeceği konu ülke birliği ve beraberliği olmalıdır.

Batı dünyevi ve ekonomik alanla yükseleceğini inandığı ve insanlarını da bu alana yönelttiği için birlik kavramının içini doldurmaları oldukça zordur. Dolayısıyla bizlerin insanları yönetmek için ben merkezli siyaset yapan Batı’yı model almak yerine, kendi değerlerimize sarılması çok önemli.

Özellikle insanlarımızın aidiyet duyguları; dayanışma ve ideal duygularıyla güçlendirilmeli, toplumda sık sık, Anadolu’nun âlicenaplığı ve İslam hoşgörüsü işlenmelidir.

Unutmayın ırkçılık basit bir önyargı değildir. Bir anda toplumun bütün dokularına yerleşip, bünyeyi tahrip edebilir.

Aman dikkat!

Irkçılık kadar sinsi sinsi ilerleyen ve hızlı yayılabilecek başka bir toplumsal hareket yoktur. Başladığı zaman, ne yasalar ne de cezalar insanları durdurabilir.

Irkçılığın tahribatı yüzyıllar sürer ve etkisi koronadan çok daha büyük olur.

ÜLKELER DOSYASI : Korona Sürecinde Yasaksız Ülke İsveç


Korona Sürecinde Yasaksız Ülke İsveç

26 Mayıs 2020

Atilla Aşçı, Sun Savunma Net, 26 Mayıs 2020

Stockholm’de hafta sonu. Foto: Anders Wiklund/AFP

Tüm ülkeler, korona pandemi sürecini katı kurallar, yasaklarla atlatmaya çalışırken, insani yaşam koşullarına hiçbir (ya da en az) şekilde kısıtlama getirmeyen İsveç, bu süreci kendi ilkeleriyle sürdürüyor. Üstelik en yakın dostları diğer İskandinav ülkelerinin protestosuna, hatta sınırlarını İsveç’e kapattıkları halde.

Bunun sırrı, ülkeyi yönetenler ile yurttaşları arasındaki güven bazının oldukça yüksek olması. Sistemin yurttaşa güven vermesi.

Daha pandeminin ilk gününden itibaren tüm marketler, anaokulları, bürolar açıktı. Okullarda 9’uncu sınıfa kadar tüm öğrenciler derslerini okullarında yaptılar. Bunun nedeni, 10’uncu sınıftan itibaren ve üniversite öğrencilerinin tek başlarına sorumluluklarını yerine getirebilecek yaşta olmaları idi. 500 kişiye kadar olan etkinliklere 29 Mart 2020 tarihine dek izin verilirken, bu tarihten sonra kişi sayısı 50’ye indi. Evden çalışma çok yaygın olduğu için otobüs ve metrolarda rahatlıkla maskesiz gidilebiliyor. Sadece yaşlı insanları korumak için maske devreye giriyor.

Tek yasak, huzur ve bakımevlerini ziyaret etmek konusunda uygulanıyor. Birçok ülkede olduğu gibi, yaşlıların kaldıkları evler İsveç’in de yumuşak karnı ve sorunlu bir gündemi. Yaşamını yitirenlerin çoğunlukla çok yaşlı ve demans hastası insanların olması bu sorunu bir kez daha ortaya çıkarıyor. Yaşlılar sorununun trajik bir Avrupa sorunu olduğu konusundaki düşünce ortak. Ama, yasaklarla yaşlılar sorununu çözmek yerine, daha kapsamlı sosyal önlemler ve adımlarla bir paradigma değişiminin şart olduğu da kesin.

İsveç’in düşünce mekanizması tam burada kendisini gösteriyor. Geçerli düşünce, ne kadar çok insan korona virüse yakalanırsa, o kadar çok insan kendi bağışıklık sistemini (vücut direnci) güçlendirmesi ve virüsün etkisini gittikçe sıfıra indirerek, kaybolmasını ve yayılmasını sağlamak. Direnç gücü yüksek olanların virüsü kolaylıkla yenebilecekleri ispatlanmış durumda. Korona virüse yakalanıp bu virüse karşı tam bir bulaşmazlık direncine kavuşan insanların sayısı her dört kişiden birine ulaşmış. Bu insanların sayısı ne kadar çok olursa, virüsün yayılma tehlikesi o oranda azalıyor.

Önceki Makale Başkan Trump Kahraman Köpeği Ödüllendirdi

Ülkenin başkenti Stockholm’den bir manzara. Foto: Anders Wiklund/TT News Agency/AFP

Bunun tehlikeli bir deney olduğunu savunan ülkeler de var; gelecek için örnek bir sistem modeli olduğunu söyleyenler de. Yapılan anketlerde, İsveç halkının büyük çoğunluğunun bu konuda hükümetin bu tarz siyasetinin arkasında olduğu görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO-World Health Organisation), bu güven ve sorumluluk bilincinin birçok ülke için bir örnek olabileceğini şimdiden dile getirdi. WHO yöneticileri, kendilerinde oluşan, İsveç’in en baştaki hiçbir önlem almadığı duygusunun ve sadece virüsün yayılmasını sağlamayı hedef aldığı düşüncesinin gerçekle ilgisi olmadığını da dile getirmekten çekinmediler.

İsveç sağlık işleri yöneticileri, insanları eve kapamanın, gelirlerinin iyice aza inmesi sonucu daha çok sağlık sorunları yaşayacağı konusunda eminler. Bunun bir deney olmadığını, tüm ülke insanın bir bütün olarak görülmesi gerektiğini belirtiyorlar. Virüsle ilgili ölümlerin, ancak, çok katı kurallar uygulayan Fransa ve İspanya seviyesinde olması da uygulamanın başarılı olması noktasında gerçek bir ölçü.

Korona virüs salgını nedeniyle ölenlerin sayısını gösteren bir grafik, İsveç grafikte yer almıyor. Kaynak: Nordea and Macrobond

Korona virüs ile olan mücadelede katı uygulamalar ve yasaklamalar getiren ülkeler, İsveç’in kendi halkı ile genel bir gönüllülük prensibiyle bir sistem yaratmasına pek de öyle olumlu gözle bakmıyorlar. Örneğin, Danimarka Alman turistlere kapılarını açarken, İsveç vatandaşlarına kapılarını kapatıyor. Norveç ve Finlandiya’da aynı düşüncede. İsveç ise, ülkede virüse karşı tam dirence ulaşan insanlar çoğaldıkça, bu yaz en güvenli turistlerin İsveçliler olacağı inancında.

Güney Kore’de olduğu gibi, ikinci bir korona virüs dalgasında acil bir yasaklama getirilmeyeceğini belirten İsveç sağlık yetkilileri, korona virüsünü atlatan kişi sayısının artması nedeniyle yeni vakaların iyice azalacağını dile getiriyor. İsveç, binlerce hastayı aynı anda tedavi yoluna giderek, sağlık sisteminin çökmesini engellemek istiyor. Yoğun bakım isteyen hasta sayısının az olması bu bakımdan memnuniyet verici.

Yurttaş ve egemen siyasetin uygulanmasında karşılıklı güvenin çok yüksek olduğu İsveç, virüsle mücadelede örnek bir model olma yolunda hayli ilerlemiş.

TEKNOLOJİ DOSYASI /// Bülent ERANDAÇ : Korona Gölgesinde Dijital (5G) Savaşları


Bülent ERANDAÇ : Korona Gölgesinde Dijital (5G) Savaşları

27 Nisan 2020

Üçüncü Dünya savaşı(Küresel Salgın)devam ederken, ÇİN müthiş bir hamle yaptı:

TARİH:19 VE 25 NİSAN 2020

China Mobile ve Huawei, iletişim alanında önemli bir adım atarak dünyanın en yüksek dağı olan Everest’e 5G kapsama alanı sağlayacak antenleri yerleştirdi. Antenler, dağın 5 bin 300 ve 5 bin 800 metre rakımlı yerleştirildi.

Çinli teknoloji devi HUAWEI, 19 Nisan günü dünyanın en yüksek dağı Everest’in iki ayrı seviyesine 5G antenleri yerleştirdi. İkinci aşaması, 25 Nisan günü ANTENLER 6 bin 500 metreye yerleştirildi.

Everest tepesine 5G ANTENLERI yerleştirmenin iletişim alanında tarihi bir an olduğu düşünülüyor.

DEMEK Kİ, KORONA GÖLGESINDE ABD IİLE ÇİN ARASINDA BÜYÜK SAVAŞ VAR

Everest’e 5G antenlerinin yerleştirilmesiyle birlikte Çin’in 5G teknolojisi ve kapasitesinde lider olduğunu tüm dünyaya gösterdiği belirtiliyor. Antenlerin Çin’in 5G hizmetinde dönüm noktası olduğu da kaydediliyor. ABD ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ticaret savaşlarının en önemli başlıklarından biri de Huawei’nin 5G teknolojisindeki öncü konumuydu.

KORONA ÖNCESİ SAVAŞ BAŞLAMIŞTI

Tüm dünyada veri trafiğini yöneten ülkeler gelecekte

5G altyapısıyla binlerce kat hızla artacak veri trafiği yüzünden ABD ve Çin arasındaki rekabette Çin öne çıkmaya başladı. Ancak buzdağının altında daha büyük rekabet vardı.

İnsanların ne yediğini, ne içtiğini, ne kadar yürüdüğünü, nerede yürüdüğünü, nelerden hoşlandığını, neye kızdığını, ne satın aldığını ve ne sattığını, nelerden hasta olduğunu, nasıl iyileştiğini, ne okuduğunu veya neyi sildiğini, kimin kiminle ne konuştuğunu ve paylaştığını bilmenin yolu veriden geçiyordu

Yani birinci kuşak teknoloji dünyası rekabetinde sadece insanların ne yaptığını bilirdiniz. Şimdi ise neyi neden yaptığını da öğrendiğiniz üstelik çevresindeki her cihazı kontrol ettiğiniz beşinci kuşak veri rekabeti başlıyordu. ABD bu ekosistemi ve kurallarını inşa eden ülke olarak veri trafiğinin avucunun içinden akıp gitmesini istemiyordu.

İşte Çin ve ABD şirketleri arasındaki bu rekabet 5G ile birlikte daha çok su üstüne çıkmıştı.

Sorulacak ilk soru şu: 5G neden veri savaşının kızışmasına sebep oluyor du? Savaş; altyapı, uygulamalar ve cihazlar üzerinden yapılıyordu.

Çin yaklaşmakta olan internet ve veri odaklı rekabeti dijital olanını inşa etmeye başlamıştı. Sonuçta kendi toplumunu pazar haline getirmeden ve onu kontrol altında tutmadan ABD ve Avrupa ülkelerine karşı rekabette ayakta duramayacağını biliyordu.

Çin hava sahasına girıldığı andan itibaren; Twitter, Facebook, Instagram, Google Haritalar, Youtube, WhatsApp gibi uygulamalar işlemez hale getirmişti. Çin’in sanal ateşten duvarı karşınıza her yerde çıkmaya başlamıştı.

Çin, iyi girişimciler ile batılı ülkelerdeki benzer servislerin daha iyisini de ortaya çıkarıyordu. Mesela Çin’deki alışverişi Alibaba gibi bir dev yönetiyordu. Tencent gibi şirketler ise oyun teknolojileriyle eğlence dünyasının kalbinde yer alıyordu.

Çinliler Google’da değil, Baidu adı verilen arama motorunda arama yaparken WeChat gibi uygulamalar üzerinden mesajlaşıyor, hatta mobil ödemeden tutun da her türlü paylaşımın yapılmasına her şey bu uygulama üzerinden sağlanıyordu.

ÇİNLİ’NİN GÜNLÜK HAYATI

Bir Çinli gün boyunca elinde sadece cep telefonu ile ulaşım hizmetini, restoranda yiyeceği yemeği seçip, alışverişten mesajlaşmaya kadar sadece WeChat uygulaması üzerinden cüzdana ihtiyacı olmadan hareket edebiliyor. Hatta Korona virüsünün en çok yayılmasına sebep olacak nakit para kullanımı bu yüzden daha da minimuma indirildi. ABD’de hantal bankaların paranın dolaşımını kontrol ederken sahip olduğu yavaşlık dijital ortamda paranın dolaşımının önüne geçiyordu.

Bu alanda Çin pek çok ülkenin sahip olduğundan daha fazla deneyime sahip. Yani bir Çinli parayı harcarken üretilen veriyi de kendi ülkesinde tutmaya devam ediyordu.

Üstelik Alibaba gibi alışveriş platformları da dijital ödeme sistemlerini Alipay gibi çözümlerle farklı ortamlara taşıyordu.

Şebekenin kalbinde ağ yönetimi var

Çin kazanıyor ABD çaresiz kalırken, KORONAVIRÜS ÇIK(ARILDI)TI.

Veri rekabeti derken çipten buluta, işletim sisteminden donanımlara kadar yayılan büyük bir savaştan bahsediyoruz.

Artık sadece ağa bağlanacak insanları değil milyarlarca nesnenin de takip edildiği 5G dünyasına girerken bu rekabet daha da alevleniyordu.

KORONA ÖNCESİ DERİN ABD HAMLESİ

TARİH: 6 ARALIK 2018

ABD-ÇİN savaş başlamıştı. Başkan TRUMP yeni bir hamle daha yaptı. Bu baskıyla ABD’li DEV Google, Huawei’nin yeni model telefonlarında Android işletim sisteminin güncellenmeyeceğini duyurdu.

Uğruna koca koca hamleler yapılan HUAWEI büyük sarsıntı yaşıyordu. 5G teknolojisi ile her yerdeki bilgiyi alıp ÇİN’e taşıyacağı söylenen HUAWEI darbe alıyordu.
Şimdi AVRUPA da Huawei’den kaçacaktı. Pazarı tükenecekti.
Öldürücü darbe GOOGLE’dan gelmişti

Dünyada en çok kurulu ticari şebeke açısından Çin açık ara diğer ülkelerin önünde. ABD’nin uçtan uca Huawei teknolojilerinin kullanılmasına karşı olmasının sebebi çok açıktı.

Çinli şirketin tüm veri trafiğini izleyecek bir platforma sahip olmasını istemiyordu.

Derin ABD PENTAGON Çin’in gizli emellerinin olacağını biliyor ve sürekli önlem almaya çalışıyordu. Pentagon ağlara daha güvenilir bir alternatif sunmak için açık kaynaklı 5G yazılımını zorluyordu.

ABD Savunma Bakanlığı((Pentagon) uzun süredir Huawei’in ülkedeki iletişim güvenliğini tehlikeye attığını belirlemişti.

Huawei uzun zamandır Çin güvenlik hizmetlerinden bağımsız olduğunu ve ürünlerinin arka kapı erişimi veya başka herhangi bir şekilde güvenliği ihlal edilmiş veri sunmadığını iddia etti.

Bununla birlikte 5G ağlarının piyasaya sürülmesiyle bu ısrar Pentagon’un şüphelerini yok etmek için yeterli olmadı.

ABD, firmaları tescilli sistemler yerine açık kaynaklı teknolojiler kullanmaya ve açık radyo erişim ağları geliştirmeye zorluyordu.

Güvenlik kurumları bu nedenle, tek bir donanım sağlayıcıyla sınırlı olmak yerine donanımı etkili bir şekilde karıştırabilir ve eşleştirebileceğimi savunuyordu.

YEPYENİ BİR SİSTEM

5G telefon, tablet ve dizüstü bilgisayarlar konusunda Çin şirketleri yine öncü konumda. Huawei dışında, Oppo, Xiaomi gibi markalarla 5G donanımlar konusunda yeni adımlar atılıyordu.

Güney Koreli Samsung da rekabetin dışında kalmamak için 5G ürünleriyle gövde gösterisi yapmaya devam ediyordu.

Huawei ise tüm 5G ekosisteminde kullanılacak özelliklerini yeni 5G ürününü ve stratejisini Barselona’da düzenlediği etkinlikte duyurdu.

Katlanabilir telefon Huawei Mate Xs, 5G tablet Huawei MatePad Pro 5G ile tüketicilere yüksek hızlı, yaygın bağlantı sunan Huawei WiFi AX3 ve Huawei 5G CPE Pro 2 cihazlarını tanıttı.

Donanım ve yazılım hizmet platformunun uyumlu bir şekilde çalışmasıyla Huawei, aygıtlar arasında tüm senaryolarda kesintisiz bir şekilde içeriğin paylaşıldığı iyi bir kullanıcı deneyimi sunmayı arzuluyordu. Bunu yaparken de Apple ekosisteminin başardığı memnuniyeti yakalamayı hedefliyordu.

VE KORONA PATLADI. ÇİN VUHAN’DAN ÇIKARILDI. ABD-BATI SALLANIYOR. ÇIKARAK ABD Mİ? ÇİN Mİ?

ABD VE BATI, MİLYAR DOLARLIK DAVALAR AÇIYOR. ÇİN’İN 2030 DÜNYA PATRONU OLMASININ ÖNÜNE GEÇİLMİŞ OLABİLİR Mİ?

KORONA GÖLGESİNDE, ABD-ÇİN SAVAŞI SÜRÜYOR.

5G SAVAŞIN ÖNEMLİ BİR CEPHESİ DEĞİL Mİ?

SİYASİ DOSYA /// Ünal Atabay : Korona Sonrası Dünya Yeni Liderlerini mi Bekliyor ???


Ünal Atabay : Korona Sonrası Dünya Yeni Liderlerini mi Bekliyor ???

10 Mayıs 2020

Ortak Akılla, Güçlü-Kontrol Edilebilen Bir Dünya

Dünyayı kasıp kavuran olağan dışı felaketlere karşı yapılacak mücadelenin öğrettikleri hususlardan birisi de; ulusal ölçeğin ötesinde mutlak küresel ortak akla olan ihtiyaç ve bu ihtiyacın doğuracağı dayanışma-iş birliği zorunluluğudur.

Bu zorunluluğun yaratacağı beşeri münasebetler nedeniyle; birbirleriyle ezeli uyuşmazlıkları olan ya da çatışmaya aday ülkeler / toplumlar bu süreçte dış politikalarını, uluslararası ilişkilerini yeniden tanımlamak zorunda kalacaklardır.

Daha ziyade bölgesel ittifakların bir araya gelerek, ortak dünya aklını oluşturacak / entegre olacak yeni bir düzenin kurulacağına şahit olunacaktır. Günümüzde kontrolsüz bir şekilde ilerleyen ve genişleyen küreselleşme olgusu, bölgesel ittifakların entegre edildiği dünya çapında yapısal bir sisteme dönüşerek daha disiplinli bir dünya düzenine doğru gidilecektir.

Devletlerin mevcut acil durum kararnameleri; korona esnasında ülkelerin süreci atlatması adına, yapabilecekleri başka seçeneğin kalmadığı kötü sistemler olarak tarihte yerini alacaktır. Yeni düzende ise, acil durumlar öncesi alınacak tedbirlerin neler olduğunu, olacağını, algoritmik olarak, toplumların önünde daima sunulmuş kurumsal paketler halinde bulundurulacaktır. Bu bir hükûmet yönetiminden ziyade, değişik hiyerarşik grupların üreteceği ortak aklın küresel sistem üzerinde etkili hale gelmesi şeklinde kendisini gösterecektir.

Öte yandan, tartışılanların aksine, daha aşırı bir küreselleşme eğilimi gerçekleşebilir. Çünkü, ekonomik çöküşlerin küresel ölçekte olduğu görülmekte, o halde çare arayının kapısı da küresel dayanışmaya çıkacaktır. Diğer bir ifadeyle, toplumlar kendi egemenliklerinin öncelenmesinden ziyade, güvenlik ve ekonomilerinin karşılığını alabileceği, güçlü ama kontrol edilebilen bir dünyanın hedefleneceği düşünülmektedir.

Büyük çaplı felaketlerde, kutsal görünen bazı değerlerin; bu tür kaoslarda varlık gösterememesi, görünememesi ve çaresizliğin bir parçası olması durumunda, kabul edilebilir kıymetini yitirmektedirler. Bunun yerine toplumlar; sahada uygulamalarıyla somut destek sağlayan, çareler üreten bilime yönelecektir.

İnsan tedavilerinde, felaketlerden kurtulmak için, dini hassasiyetlerden istifadeyle insanların duygularını sömüren, mankurtlaştıran, cemaat, tarikat ve sahte din adamlarının telkinlerinden kurtulmak için bir fırsat olacaktır. Önümüzdeki dönemde, özellikle yeni yetişen nesilin kutsal değerleri sorgulamalarına cevap verebilecek ve bunların iknası görevi gerçek din adamlarına kalacaktır.

İnsanlar artık kendi hayatlarını ve geleceklerini dar kesitli yönetimlerin eline emanet etmek yerine, yani temsiliye demokrasisi yerine, katlılımcı demokrasi hakim olacaktır. Sürekli katılım, sürekli düzenlenme / güncellenme ilkesi hayatımızın bir parçası olacaktır.

Yeni Dünyanın Yeni Liderleri Olacak

Yeni dünya, yeni liderleri de tayin edecektir. Halkından kopuk, otoriter, popülist liderler yerine daha halkçı, sosyal yaşamıyla örnek olabilen, halkı ile birlikte içi içe yaşayan, üreterek büyümeyi benimseyen, hakça paylaşmayı savunan liderler yeni dünyamızın liderleri olacaktır. Hatta bunlar, varlıklarıyla sadece sembol olma özelliği taşıyacaklar, daha ziyade sistemler kurumsal özellikleriyle işlevsel olacaktır.

Korona süresince salgının yarattığı korku ve çaresizlik duygusundan istifadeyle otorite olma eğiliminde bulunmak isteyen yönetimler, korona sonrasında da böyle olacağı anlamına gelmeyeceği gibi, bu tür fırsatçılığın insanlığa vereceği zararı gözlemleyen toplumlar yeni dönemde bu yaklaşıma sahip yönetimleri tarihe gömeceklerdir.

Salgın hastalığın yarattığı korku ve panik, ekonomik kaygılar gibi insanlar üzerinde açtığı yıkımları, siyasi yönetimlerin kendi iktidarlarına olabilecek tepkileri baskılamak adına, salgın idaresini lehlerine sonuç verecek şekilde istismar etmiş / edebilecek yönetimler elbette çıkabilecektir.

Bu nedenle, acil olağanüstü durumlarda keyfiyete kaçabilen ve kendi ikballeri için sertleşebilen, özgürlükleri daha ziyade kendi lehlerine kısıtlayabilen yönetimleri ve liderleri, sahip oldukları gücü istismar edebilecekleri endişesiyle, gelecekte bu tür fırsatlara imkan vermemek adına geniş yetkili liderler arzu edilmeyecektir. Aksine, lider kimliğine dayalı yönetimleri tasfiye eden idari sistemler çekici olacaktır.

Bu kapsamda, devlet aygıtını siyasi zümrelerin yönetmesi yerine, halkın tamamının katılımcılığını sağlayan örgütlü kongrelerin tesisi, sivil toplum örgütlerinin tüm alanlarda örgütlenmesi, halkın tüm kesiminin yatay ve dikey katılımcılığını ortaya koyan bir devlet sisteminin hayata geçirileceği düşünülmektedir.

KOMPLO TEORİLERİ /// Özgür Demirci : Koronadan Haarp’a Komplolar


Özgür Demirci : Koronadan Haarp’a Komplolar

Karantina günlerinde yaşarken insan ister istemez okuyacak, izleyecek, üzerine düşünecek birçok konu ile karşı karşıya kalıyor. Bunların ciddi bir kısmı ise ne yazık ki komplo teorilerine yol açan bilgi kirliliğinden başka bir şey değil. Ve hatta benim şahsi fikrim bu saçmalıklarınbirileri tarafından insanoğlunun zeka seviyesini ölçmek için uydurduğu komplo teorileri olduğu yönünde. Geriye ise bu saçmalıklara inanacak birilerinin ortaya çıkmasına kalıyor ki bu konuda ciddi bir başarı sağlıyoruz insanoğlu olarak.

Şu Covid-19 çıktı hemen birileri Amerika’nın biyolojik silahıdır bu diye fikir beyan etti. Koca koca profesörler çıkıp bunun mutasyona uğramış bir virüs olduğuna inandıramadı bu komplo teorisyenlerine inanan kitleyi. Neymiş efendim bir Kore dizisinde 2 yıl önce bahsetmişler bu Korona’dan. Eğer gerçek olmasa nasıl bilebilirlermiş ki? E zaten Covid-19 virüsü genel olarak Korona diye geçen virüs ailesinden, yani Korona’yı bir dizide kullanmak çok da ahım şahım bir durum değil aslına bakarsak. Ama insanoğlu işte sever komplo teorilerini, inanıverir hemen boncuk bulmuş gibi.

Sonra dünyadaki emekli nüfusa yönelik bir biyolojik silah olduğuna inananlar çıktı. Yani koca koca ülkeler birkaç bin emekliyi ortadan kaldırıp emekli maaşlarından tasarruf etmek için yüz milyarlarca dolarlık bir masraf yaratmışlar kendilerine. Var mı buna inanan? Olmaz mı? Dünya nüfusunu kontrol etmek için neler neler yapıyormuş bu devletler de haberimiz yokmuş.

Ama benim en sevdiğim HAARP teorileri. Evet HAARP diye bir şey var, teknolojik bir çalışmanın adı. Gerisi ise yine birilerinin uydurduğu saçmalardan seçmeler. Depremler, tsunamiler, beyin dalgaları, fırtınalar, hortumlar ne ararsak var içinde. Anlatanlar öyle bir inanmışlar ki sanırsınız biz öldük de ağlayanımız yok şu garip dünyada. HAARP gemilerinden bir tanesi de Çanakkale civarlarındaymış şu an. Kim bilir nerelerde deprem yaratacak kerata, göstere göstere boğazlarımızdan geçecek ve bu gemiyi acilen durdurmalıymışız. E durdurun o zaman, gemi ordaysa arşın burada neticede.

Peki tüm bu komplo teorilerine inanmak sağlıklı bir beynin ürünü mü? Ya da komplo teorileri ile akıl sağlığı arasında nasıl bir bağlantı var mı? BBC’de 13 Kasım 2019’da Deneysel Sosyal Psikoloji Dergisi tarafından yapılan bir çalışmaya istinaden yayınlanan bir makaleye göre bu tarz komplo teorilerine inanmak ile akıl sağlığı arasında ciddi bir bağlantı varmış. Kişiler kendisini yalnız hissettikçe, hayatlarındaki düzen bozuldukça (boşanma, ayrılık, ölüm, işsizlik, ekonomik sıkıntılar gibi travmalar) çareyi bu tarz komplo teorilerinde arıyormuş.

Yine İngiltere’de bulunan AngliaRuskin Üniversitesi öğretim üyesi VirenSwami tarafından 2016 yılında yapılan bir araştırmada da, stres ile gerçek olmayan şeylere inanma arasında bir bağ olabileceği tespit edilmiş. Araştırmanın sonucunda stres düzeyi arttıkça, komplo teorilerine inanma eğiliminin de yükseldiği ortaya çıkmış. Swami, “Stresli durumlarda, insanların analitik düşünme eğilimleri köreliyor. Stresli bir hayatı olan kişiler, aslında olmayan kalıpların ve düzenlerin var olduğunu görmek gibi belli bir düşünce tarzına kapılmaya başlayabilir. Stres yaratan olayların ardından düzenin sürdüğü ya da kontrolü ellerinde tuttuklarını hissetmek için komplo içeren açıklamaları kabul etme eğilimi ortaya çıkabilir” diyor.

Yani kısaca benim anladığım kişi kendini değersiz hissettikçe aradaki açığı bu tarz komplo teorileri ile kapatma yolunu seçiyor. Eş dost muhabbetlerinde bunları anlatarak önemli bir konuya parmak bastığını düşündüğü gibi, etraftan gelecek ve kendisini yüceltecek tepkilerle kaybettiği değeri yerine koymaya çalışıyor. Bu elbette bazen bir komplo teorisi, bazen batıl bir inanç veya bir mucize olabiliyor. Şimdi bu yazıyı okuyup beni de anlayışsız ve gerçeklerden bihaber, zavallı bir insanoğlu gibi görenler olacaktır elbet. Gerçi zaten karşılıklı olarak birbirimizi böyle görüyoruz; ama ben yine de bu durumdan çok rahatsız değilim, bir anlamda çeşit çeşit insanlar hayatımıza renk katıyor bu Korona günlerinde.

HAYVAN DÜNYASI /// ERTUĞRUL ÖZKÖK /// Korona döneminin ilk esrarengiz cinayeti : Korudaki kesik başlar


ERTUĞRUL ÖZKÖK /// Korona döneminin ilk esrarengiz cinayeti : Korudaki kesik başlar

5 Mayıs 2020

Sakalları hafif beyazlaşmış adam kamyonetinin kapısını açıp ayağını yere attığı an donup kaldı.

On yıla yakın süredir neredeyse her gün geldiği bu korunun kenarında gördüğü şeye hayretle baktı.

Önünde kafası bedeninden koparılmış bir ceset yatıyordu…

Biraz daha ilerleyince aynı durumda başka cesetler de gördü…

Bu olay geçen kasım ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin Washington eyaletinin Custer kasabası civarında meydana geldi…

Bu katliamı yapan acımasız katil veya katiller kimdi?

Bir tarikat olayı mıydı?

İşte size korona döneminin ilk esrarengiz seri cinayetler dizisinin hikâyesi…

İLK İZ 16 KİLOMETRE UZAKTA BULUNUYOR

Aranan katiller insan değildi…

Çünkü başı kesilenler de insan değil, bölgedeki balarılarıydı.

Kasım ayında bir gece meçhul katiller Washington civarındaki bir kovana girmiş ve yüzlerce balarısının başını keserek katletmişti.

Cinayetleri araştırmak üzere Ruth Danielsen adlı bir kadın dedektif görevlendirildi…

Ruth Danielsen aslında profesyonel bir dedektif değildi.

Kendisi de bir arıcıydı…

Ancak geçmişte de arılara musallat olan hastalıklar ve arıları yok etmeye uğraşan başka böceklerle mücadelede görev almıştı.

Bir tür iz sürücüydü.

Etnik kıyafetlere meraklı, yerel kültür ve gelenekleri iyi bilen bir kadındı.

Böylece Amerika arıcılık tarihinin en büyük seri katil avı başladı.

Cinayetle ilgili ilk somut ipucu o kasım ayının son günlerinde, cinayetlerin işlendiği yerden 16 kilometre uzaklıkta bir yerde bulundu.

Aslında bulunan şey başkalarının zerre kadar ilgisini çekmezdi…

Çünkü ilk bakışta sıradan bir eşekarısı gibi görünüyordu ama herkesi şaşırtmıştı.

Çünkü bu bir “dev Asya eşekarısı”ydı…

PEKİ BU KATİLLER NEREDEN GELMİŞTİ

Bir tür “katil yakuza arı”ydı bunlar…

Balarıları gibi çok büyük gruplar halinde dolaşmazdı. Bir tür çeteydiler.

En büyük besinlerinden biri balarılarıydı.

Ancak ortada açıklanması gereken iki durum vardı.

Bugüne kadar Amerika topraklarında hiç yakuza eşekarısı görülmemişti…

Ayrıca 16 kilometre bir eşekarısı için uzun bir mesafeydi.

Demek ki ortada bu katliamı yapan ikinci bir yakuza çetesi daha vardı.

Dedektif bunun üzerine bir katil eşekarısı haritası hazırlamaya başladı.

İkinci iz, Kanada sınırının hemen ötesinde Vancouver Adası’nda bulundu.

Bu iz kafaları iyice karıştırdı.

Çünkü ada, anakaradan, dev eşekarılarının uçamayacağı kadar uzak mesafedeydi.

Dolayısıyla katiller onlar da olamazdı ama şu sorunun cevabı da bulunamıyordu:

Bu dev Asya eşekarıları o adaya nasıl gitmişti?

Amerika’da cinayeti işleyen eşekarılarının izi bir tür bulunamıyordu.

İlk hedef bu katillerin ormanda saklandığı yeri ve hücre evlerini bulmaktı.

HÜCRE EVİNE İLK GİRENİN PANTOLONUNA NE GİRDİ

İşte burada Vancouver’da bulunan iz yardımlarına geldi.

Çünkü burası bir adaydı ve buradaki hücre evini (eşekarısı kovanını) bulmak daha kolaydı. Nitekim aranan kovan Nanaiono denilen bölgede bulundu.

Uzman bir arıcı kalın pantolonlar ve koruyucu arı maskeleri takarak gece bu kovanın civarına gitti. Üzerinde ‘kevlar’dan yapılmış koruyucu bir zırh da vardı. Ancak kovana yaklaşırken çıkardığı sesler katil arıları uyandırdı ve müthiş bir saldırıya uğradı.

Bu telaşla kovanın içine karbondikoksit gazı vermeye çalıştı. Tam o an, önce pantolonunun içinden bir şeylerin yukarı doğru tırmanmaya başladığını fark etti.

Ve ilk acıyı yine o an hissetti. Yıllardır arılar tarafından binlerce kere sokulduğu halde böyle bir acıyı ilk defa tadıyordu.

Bu arılara Japonya’da “Katil arı” denmesinin nedeni buydu. Çünkü iğnelerindeki zehrin gücü bir yılanınkiyle neredeyse aynıydı. Ancak birkaç eşekarısı örneği ve kovandan bir parça almayı başardı.

JAPONYA’DAN GELEN BİLGİ DEDEKTİFLERİ ŞAŞIRTIYOR

Oradan alınan eşekarısı örnekleriyle, kovanın bir bölümü Asya eşekarılarıyla yıllardır mücadele ederek uzmanlaşan Japonya’daki bir enstitüye gönderildi.

Birkaç hafta sonra geldiğinde hayretler içinde kaldılar.

Gönderilen arıların Japonyla’daki yakuza eşekarılarıyla bir ilişkisi yoktu…

Kimdi bu esrarengiz katiller öyleyse?

Ve ilk şüphe o zaman akıllara geldi: Acaba Asya’dan gelirken yolda mutasyona uğramış katiller olabilir miydi?

Yani “Transformers” filmindeki “Bumblebee” gibi…

‘ARI INDIANA JONES’U’ YAKUZA KRALİÇESİNİN PEŞİNE TAKILIYOR

DEDEKTİF Danielson yine başa dönmüştü…

Artık ilk cinayetlerin işlendiği ormana girip katillerin hücre evini orada aramaktan başka çare kalmamıştı.

Artık cevap vermeleri gereken ilk soruyu biliyorlardı

Acaba gizli bir yakuza kraliçe grubu Amerika’ya sızmış olabilir miydi?

Sıradan erkek yakuzalar uzun mesafelere gidemiyordu ama kraliçeler saatte 30 kilometreye kadar hızla uçabiliyor ve uzak mesafelere gidebiliyordu.

Bu işi çözebilecek tek kişi Chris Looney’di…

Dr. Looney Vancouver Adası’nda yaşayan bir tür Indiana Jones karakteriydi…

Yapacağı iş kraliçeye tuzak hazırlamaktı.

Şeffaf sürahilerin birine portakal suyu, ikincisine pirinç şarabı ve üçüncüsüne kefir koyarak ormanın çeşitli yerlerine yerleştirdi.

Şunu biliyordu. Yakuza kraliçeleri bununla kovan yapmaya başlayabilirdi.

Katil eşekarılarının kovan içi sıcaklıkları 30 santigrat civarında oluyor.

Termal kameralarla orman içinde bu sıcaklıktaki noktaları izleyeceklerdi.

DOSYADA KALMIŞ BİR BİLGİ: 2013 YILINDA ÇİN’DE NE OLDU

Korona döneminin ilk toplu cinayet hikâyesi şimdilik burada bitiyor.

Dedektif Danielson Amerika’nın kuzeybatısındaki bu bölgede “Fargo” filminin kadın polisi “Marge Gunderson” gibi katili aramaya devam ediyor.

Ama bunun için önce ormanın derinliklerine saklanan “samuray kraliçe”yi bulmaları gerekiyor.

Bu saate karşı bir yarış.

Ya onlar bu katil eşekarılarının üslerini bulup imha edecekler…

Ya da dev Asya eşekarıları Amerika kıtasının balarılarına jenosit yapacak…

Yani insanlık korona katillerine karşı mücadele ederken balarıları da yine Asya’dan gelen yakuza çetesine karşı savaşıyor.

Ve dedektif Danielson’ın kafasını yoran son dosya.

Bu katil eşekarılarıyla ilgili son bilgiler 2013 yılında dosyalara girmişti.

Ve bilin bakalım bu bilgiler nereden gelmişti?

Çin’in resmi haber ajansından…

O yıl dev eşekarıları Shanxi eyaletinde insanlara saldırmış ve 42 kişiyi öldürmüştü.

Yaralı sayısı ise 1600’dü…

Acaba bu katiller de Çin’den mi gelmişti…

………………………………..

NOT: Bu bilgileri geçen mayıs ayından beri Amerikan medyasında çıkan yazılardan ve pazar günü New York Times’ta yayınlanan haberden derledim. Senaryo her zamanki gibi bana ait.

HATTORİ HANZO KILIÇLARIYLA 14 SANİYEDE BİR KAFA KESİYOR

BU yakuza eşekarılarının görünümü çok farklı. Gözleri filmdeki “Örümcek Adam”ın gözlerine benziyor.

Çeneleri, “Kill Bill” filminde gördüğümüz Hattori Hanzo kılıcı gibi. Bununla balarısının kafasını kesiyor ve göğsünü çıkarıp alıyor.

Yavrularını bununla besliyor.

Bir katil eşekarısı bu balarısı kovanı keşfedince, önce iki-üç çete elemanıyla geliyor, sonra daha kalabalık grup katılıyor. Bir yakuza arı 14 saniyede bir balarısı kafası kesiyor.

Böylece bir kovanın tamamının kafasını bir saatte kesebiliyorlar.

BALARISININ SİLAHI: KATİLİ CANLI CANLI PİŞİRMEK

BUNLARA karşılık Japonya’daki balarıları, dev Asya eşekarılarına karşı yüzyıllardır süren mücadelelerinde çok etkili bir silah geliştirdi.

Katil kovana girdiği an 50’ye yakın balarısı onun etrafını sarıp top haline geliyor ve kanatlarının çok hızlı çırpmaya başlıyor. Kanat çarpmasının yarattığı ısı içerdeki topun içini 45 derece sıcaklıkta bir fırın haline getiriyor. Balarıları bu sıcaklığa dayanabiliyor ama katil yakuza arılar bu fırında resmen pişiyor.

Dr. Looney, arı Indiana Jones’u, kraliçenin peşinden ormana giriyor.

KATKIDA BULUNANLAR

Sayfa Editörü: Eyüp Serbest
Foto Editörü: Umut Veis
Düzeltmen: Metin Usta
Tasarım ve Uygulama:
Selma Songül Zengin