SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// II. Dünya Savaşı’nda Yahudilere Korkunç İşkencelerin Yapıldığı Toplama Kampı : Auschwitz


II. Dünya Savaşı’nda Yahudilere Korkunç İşkencelerin Yapıldığı Toplama Kampı : Auschwitz

Auschwitz, Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş bir toplama kampı. Savaş esnasında toplanan Yahudilerin ağır şartlarda çalıştırıldığı ve hatta korkunç biçimde katledildiği bu kamp günümüzde müze olarak hizmet vermekte. Bir Sözlük yazarı da bu müze deneyimini fotoğraflarla birlikte paylaşmış.

krakow’a gidiyorsanız bu müzeyi görmeden sakın dönmeyin.

birkaç gün önce orada bulundum, hatıralarım silinmeden, hislerim zayıflamadan hakkında birkaç şey yazmak istiyorum

öncelikle her ne kadar auschwitz hakkında çok şey izleyip okusanız da mutlaka bir rehber eşliğinde gezmelisiniz çünkü onlar hem her şeyi biliyorlar hem de bu kamptan kurtulmuş insanlarla birebir görüşmüşler ve inanılmaz değerli bilgilere sahipler, benim grubumda 11 kişiden 10’u britanya’dandı yani tek native speaker olmayan bendim, açıkçası kendimi biraz kötü hissedecektim ki rehber bana dönüp burada native speaker olmayan yalnızca ikimiz varız deyip güldü, aksanı da hiç fena değildi gerçi, hatta bir ara o kadar etkileyici şeyler anlattı ki normal bir insan evladının gözyaşlarını tutması imkansızdı, birkenau’da yürürken ingilizler arkada kalınca kendisiyle yalnız kaldım ve auschwitz’ten kurtulan biriyle tanışıp tanışmadığını sordum, "sık sık konuşuyoruz hep iletişim halindeyiz." dedi, ben "bu soğuğa nasıl dayanmışlar, vücudumun yarısını hissetmiyorum." dedim, bana bakıp "şu anda muhtemelen 5 kat kıyafet giyinmişsin ve burası yalnızca eksi beş derece, yolun büyük bölümünü de sıcak otobüsle geldik, onlar -20 dereceye varan soğuklarda yalnızca ince bir pijama ile saatlerce bizim birazdan varacağımız yere yürüdüler." dedi, ki gercekten kanım dondu adama cevap veremedim, yolun geri kalan kısmını sessizce yürüdük. neyse birkenau’dan evvel auschwitz’ten bahsetmek istiyorum,

her yeri anlatmaya kalksam sabaha kadar yazmam gerekir birkaç yerden bahsedebilirim sanırım:

burada çocuklar ölüme gittiklerinden habersiz yürüyorlar

naziler yahudiler’i kampa çağırırken çalıştıramayacakları yahudileri öldüreceklerini çalıştırabilecekleri yahudileri de öldürene kadar ağır şartlar ve işkenceler altında çalıştıracaklarını söylemediler tabii ki ve yahudilerin çoğu da neyle karşılaşacaklarını bilmeden kamplara gittiler, çocukları çalıştırarak verim alamayacakları için onlar direk kullanışsız sınıfındaydılar ve öldürülüyorlardı.

şurada resimde bulunan çocuklara kilitlenmiştim, uzun süre gözümü alamadım, özellikle resmin tam ortasında bulunan tatlı çocuğa uzun süre baktığımı gören rehber bana bakıp "useless, so, he was killed"(işe yaramazdı, o yüzden öldürüldü) gibi bir cümle kurdu, yani orada insan o binanın içinde göz yaşlarına engel olamıyor.

insanlar bavullarıyla, mutfak eşyaları ile, tarakları ve fırcaları ile gelmişler bu kampa, karşılacakları manzaradan habersizlermiş

bazen bu küçük boşluğa 4 yahudiyi tıkıp günlerce orada bırakıyorlarmış, tabii bu yıkılmış hali, bu boşluğu 4 duvar olarak düşünün

bu kapı hepinizin bildiği gaz odalarının girişi

gaz odalarına atılan gazlar da bunlar, yine bir yahudi tarafından icat ediliyor, naziler o yahudi’yi de öldürmüşler tabii ki

gaz odalarına girince rehber bir şey anlatmayacağını, o insanların anısına orada yalnızca sessizce bulunmamızın doğru olacağını söyledi

sonra birkenau‘ya geçtik otobüs ile, orası da auschwitz 2 olarak biliniyor.

– zaten auschwitz’de donmuştum soğuktan, rehber "birkenau’da daha da üşüyeceksiniz." dedi. birkenau’yu şu ünlü fotoğraftan biliyorsunuz

auschwitz’te iken daha ne kadar kötü olabilir ki diyordum, birkenau’yu görünce daha kötüsünü görmüş oldum, burada 6 tane gaz odası ve 4 tane ölü yakma odası vardı, yüzbinlerce insan acı verici tıbbi deneylerde kullanılmış ve işkence altında çalıştırılmışlar

bu tahta yataklarda tamamen yalıtımsız binalarda, bir yatağın üstünde 8-10 kişi yatıyorlarmış soğukta

hatırlatmak istediğim bir şeyler daha var bu soykırım hakkında, bu soykırıma almanya tüm ülke olarak destek vermiş, yalnızca alman hükümeti değil. alman mühendisler, doktorlar, avukatlar, yani okumuş entelektüel kesimin bile payı var, özel alman şirketleri hem destek vermişler hem de faydalanmışlar bu soykırımdan. koskocaman bir devletin örgütlü olarak yahudilere soykırım uygulamasından bahsediyoruz, bu soykırımın sonunda dünyadaki yahudi sayısı yarıya iniyor. insanın aklı hayali vahşetin boyutlarını kavramaya yetmiyor, fakat yaşanmış bu, insanlar örgütlenip bu vahşeti yaşatmışlar. bu iki kampı mutlaka görmelisiniz, insanın hayata bakışını kökünden sarsıyor, ben burada gördüklerimin ve hissettiklerimin tabii ki çok küçük bir bölümünden bahsettim. bir de eklemeden geçmeyeyim, buraya yerleştirilen 1,3 milyon esirden 1,1 milyonu vahşice öldürülmüş.

16 Yaşındayken Gaz Odası Sırası Gelmeden Kamptan Kaçan Bir Adamın Ağzından : Auschwitz

İnsanlık tarihinin en büyük kara lekelerinden birisi, hatta belki de en büyüğü yaşandı Auschwitz’te. Fırınlarda insan yakmalar, gaz odaları… aklımızın dahi alamayacağı türlü korkunçluklar ve dev bir Yahudi soykırımı. İşte o kamptan 16 yaşında kaçmayı başaran Charles Baron’un ağzından yaşananların kısa bir kesiti.

iStock.com

-örneğin ne yiyip ne içerdiniz?

-sabah kahve. gerçek kahve değil tabii, ama kahverengi; sıcak olduğu zamanlarda ise pek mutlu olurduk. öğleyin çalışma yerinde ya da pazarları çorba verirlerdi, arada sırada içinde et de olurdu. akşam yine çorba. 250-300 gramlık bir ekmekle beraber. 20 gram margarinimiz, 20 gram sosis ya da bir kaşık şekersiz reçel hakkımız vardı. zaman zaman sosis yerine yağsız peynir verirlerdi. sonra ekmeğe tüp peynir sürmeye başladılar. eridiği için hemen yenmeliydi, ertesi güne saklayamazdık.

-size en çok dokunan ne olmuştu?

-1943’te, bir gün, kampın alman komutanı, bize verilen yemeğin fazla olduğuna karar verdi. yiyeceğimizi kaldırdı ve yerine kimyasal jelatin ve kuru ağaç yaprakları kondu. suyun içine jelatin koyuyorlardı, jöle gibi bir şey oluyordu. içine atılan yapraklar şişince de yiyecek diye bunu veriyorlardı. kısa zamanda vücudumuzda ödemler başladı. kalbimiz buna dayanmıyordu. ne kadar zamanımız kaldığını öğrenmek için fransa’dan sürülmüş bir doktor buldum: "doktor ne kadar zamanım kaldı?". bu soruyu 17’sinde sormak hiç de kolay değil.. "eğer değişiklik olmazsa en fazla iki ay" cevabını verdi. sonra bir değişiklik oldu. yapraklar kayboldu ve eski yiyeceklerimizi vermeye başladılar. galiba cephane fabrikasının yönetimi, ölümler yüzünde iş aksamaya başlayınca şikayet etmiş. böylece daha önceden iğrenç bulduğumuz yemekler bize çok leziz gelmeye başladı.

-intikam duygunuz var mı?

-intikamım çocuklarım, torunlarım. ailemi yok etmek isteyenlere karşı intikamım bu. almanlarla nasıl gidiyor diye soruyorsan, çok iyi. genç almanlar evime geliyorlar. anne-babalarını da görüyorum. ama, dedelerini görmeyi reddediyorum. benim yaşımdaki almanları görmek istemiyorum. anılar intikamdır.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// Yaptığı Korkunç Katliamlarla Prag Kasabı Olarak da Bilinen Nazi Generali : Reinhard Heydrich


Yaptığı Korkunç Katliamlarla Prag Kasabı Olarak da Bilinen Nazi Generali : Reinhard Heydrich

Reinhard Heydrich, Yahudilere karşı gerçekleştirdiği korkunç katliamlar ve planlarla Hitler’in bile gözünü korkutan bir isim olmuş. Özellikle Çekoslavakya’daki görevi boyunca uyguladığı politikalar, acımasızlığın varabileceği en uç noktalardan. Yaşamı kadar ölümüyle de Yahudilere zarar veren Heydrich uğruna, intikam amaçlı on binlerce Yahudi katledilmiş.

1904 yılında doğan heydrich 1,82 boyundaydı. zayıf uzun bir yüze, ince bir burna sahipti. dudakları gergin ve ince, çenesi sert ve kemikliydi ki bütün bu fiziksel özellikler o’nun tipik bir kuzeyli olduğunu göstermektedir.

aslında dörtte bir yahudi kanı taşıyan bu acımasız almanın tam bir ari tipine sahip olması kafasında oluşturduğu idealleri gerçekleştirmek adına büyük şanstı. kendi doğum yılına ait kayıtlar tahrif edilmiş olduğu halde, daha sonra büyükannesinin sarah adında yahudi bir kadın olduğu belirlenmiştir. buna rağmen heydrich’in tarihin gördüğü en insafsız ve en gaddar yahudi düşmanı olması kesinlikle korkunç bir tezattır.

eski bir bahriye subayı olan heydrich, alman deniz kuvvetleri’nden haysiyet divanı ile atılmasına rağmen hiç üzülmedi çünkü naziler arasında hızla ve kolaylıkla yükselebileceğini kestirebiliyordu. işine bağlı ve örgütleyici bir adam, zeki ve acımasız bir katildi. gün gelip oklar kendini gösterdiğinde, heydrich hitler’in çılgın imparatorluğu için bulunmaz bir nimet olacaktı.

kendisini ilk keşfeden himmler onu kendi hizmetine aldı ve kendisi ilk iş olarak gizli bir haber alma servisi kurmakla görevlendirildi

hitler’i bile korkutan sd böylelikle kurulmuş oldu. zaten daha sonra hangi konuma gelecek olursa olsun sd’yi hiç bırakmayacaktı.

insan hamuruyla yoğrulmamış olan bu cani işkence ve şantajı, günlük sıradan bir iş haline getirmişti. 1934’de partinin sosyalist kanadını oluşturan ernst roehm ve ekibinin öldürüldüğü gece himmler ve goering ile birlikte kurbanların listesini hazırlamıştı.

Himmler, Reinhard Heydrich, Karl Wolff

himmler’in yardımcısı olarak sivrildiğinde, gestapo, gizli polis, arşivler ve istihbarat, kısaca rsha olarak bilinen tüm polis örgütü, terör örgütü de denebilir, himmler’in sağ kolu olarak o’nun emrindeydi, ki 6.000.000 yahudi’nin yok edilmesini sağlayan da bu örgüttü.

ancak tutkularını saklamayı çok iyi bilen heydrich’in acelesi yoktu. nazi yöneticilerin en gençlerinden olmakla beraber, en çok korkulanlarından biriydi. buna rağmen heydrich şeflerinin gerisinde sıra beklemeyi daima bilmişti.

uzun yıllar boyu emrinde çalışan ve ileride alman gizli polisi’nin şefliğine getirilecek olan walter schellenburg’un ifadesiyle, reinhard heydrich nazi rejiminin ekseni ve siyaset adamlarının gerçek efendisiydi.

hatta kendisinden “demir yürekli adam” diye söz eden hitler ve bir üst şefi olan himmler’i bile zaman zaman ürküttüğü bilinmekteydi.

bunlara rağmen reinhard heydrich nazi imparatorluğu’nun kaos ve korku dolu dünyasında bulunduğu süre içerisinde gönencinin doruğuna 1941 yılının eylül ayında ulaştı.

Adolf Hitler ve sağ tarafında Reinhard Heydrich

1939’da almanlarca işgal edilen çekoslovakya alman reich’ine karşı uzak duruyor ve nazi’lerle işbirliğine pek yanaşmıyordu. ülkede üretim seviyesi düşüktü, asayiş bir türlü sağlanamamıştı. hatta öğrenciler protesto yürüyüşlerinde bulunmaya bile cüret edebiliyorlardı. kukla hükümet ise bu olayları bir türlü dizginleyemiyor ve eli kolu bağlı kalıyordu. kısacası çekoslovakya kendisinden beklenildiği gibi bir uydu devlet olmuyordu.

bunun üzerine reichprotektör baron von neurath bozulan sağlığını gerekçe göstererek 27 eylül 1941’de istifa ettiğinde yerine, bohemya ve moravya protektörülüğüne reinhard heydrich getirildi. misyonu asi çekoslovakya’yı nazi dünyasının içine çekmekti.

heydrich göreve gelir gelmez kıyıcı yüzünü çeklere göstermekten hiç çekinmedi

kendisine sunulan listedeki, reich ile işbirliği yapmayı reddeden ve hapiste olan asker – sivil çek ileri gelenlerinin idam edilmesini emrederek işe başladı. daha da korkuncu ölülerin küllerini kutulara koydurdu ve üzerlerine infaz tarihi ve saatini yazdırarak ailelerine gönderdi. heydrich bu arada prag kasabı unvanını alıyor ve bu ismi hak etmek için elinden geleni ardına koymuyordu. yeni idam listeleri hazırlanıyor ve infazlar sürüyordu.

baskı ile direnenleri sindirmeyi başardıktan sonra işbirliği için insanlara teşvikler ve şirinlikler sunmaya başladı. üretimi artırmayı kafasına koyan heydrich işe tamamen maddi yolarla çözüm bulmaya kararlıydı. işçilere biraz daha fazla ter dökmeleri karşılığında daha iyi ücret ve daha iyi beslenme vaat ederek işe başladı. hatta bununla da yetinmeyerek, başarılı işçilere zamanında çek zengin ve aristokratlarının tatillerini geçirdiği otellerde aileleri ile tatil imkanı sunacağını söyledi. böylelikle 1 ay gibi kısa bir sürede özellikle savaş araç gereçleri üreten fabrikalarda büyük üretim artışları görülmeye başlandı.

bu arada heydrich’in gelişinden son derece memnun olan kukla hükümet elinden gelen tümü imkanları seferber ediyordu. prag radyosu’ndan her gün şu tip haberleri duymak mümkündü:

heydrich işçilerin dostu! heydrich ve eşi bu akşam prag’da yapılacak bir mozart festivaline katılacaklar. heydrich’e gelen sadakat mektuplarından bazıları vs. vs.

bunlarla beraber heydrich asıl bombayı ağzından çıkardı

çekoslavakya alman reich’i içinde bir otonomiyi hak ediyordu. bu kısaca şu demekti, eğer çekler uslu dururlarsa almanya’ya bağlı olmak kaydıyla kendi özerk yönetimlerine sahip olacaklardı, kendi ordularına sahip olacaklardı tabii ki almanya adına cepheye sürülmek kaydıyla.

böylece çekler direnmezlerse dost bir el altında özgürce yaşayacaklarını düşünerek günbegün nazilerin tarafına kaymaya başladılar. tabii ki sırtlarında okşayarak gezinen el, gerektiğinde gırtlaklarını sıkmaktan çekinmeyecekti.

bu gelişmeler üzerine müttefikler ve ingiltere’de yaşayan sürgünde çek ordusu’nun üst düzey komutanları, ki bu subay ve gönüllü askerler 1939’da fransa’da kurulan yeni çek ordusu’nu oluşturuyorlardı, ülkelerinin daha fazla direnemeyeceklerini anladıklarında tek bir şeye karar verdiler: heydrich ortadan kaldırılmalıydı.

bu nedenle biri slovak diğeri moravyalı iki çek paraşütçüsü jan kubis ve josef gabchik görevlendirilerek çekoslavakya’ya indirildi.

hayatının bütün kısmını oluşturan şantaj ve entrikalara alışkın olan heydrich her an tetik duruyor ve aşılması çok zor, sağlam güvenlik tedbirleri ile kendini korumayı biliyordu. buna rağmen ss’ler kendilerine fazlaca güveniyor, çekoslovakya’da bırakın kendilerine saldıracak, yüce şeflerinden birini öldürmeye teşebbüs edecek birilerinin bulunabileceğini akıllarına bile getirmiyorlardı.

işte böyle bir ortamda 27 mayıs 1942 günü reinhard heydrich prag’daki kıtasından havalanacak uçakla berlin’e führer’i ile buluşmaya gitmek üzere, prag’a 20 km uzaklıkta bir köyde bulunan şatosundan ayrıldı.

yola çıkmadan önce 10 yıllık eşi inga heydrich ile vedalaştı. inga heydrich uzun boylu, güzel, şahane bir sarışındı. tutkulu ss subayları için iyi ailelerden ve ari soydan gelen kadınlarla mutlu evlilikler yapmaları şarttı.

her ne kadar haysiyet divanı ile ordudan atılacak kadar hovarda da olsa halk heydrich’lerin mutlu bir evliliği paylaştığını düşünüyordu. tıpkı aile dostlarının heydrich gibi bir caniyi bir müzisyen olarak düşünmeleri gibi. evet reinhard heydrich iyi bir violonistti. ara sıra müzisyen arkadaşları ile bir araya gelerek oda müziği yapmaya bayılırdı. tarihin gördüğü en büyük katillerden biri olmasının yanı sıra bu ikili kişiliği ile de psikiyatrlar için de eşsiz bir numuneydi.

işte 27 mayıs günü şatosundan ayrılan heydrich, jan kubis ve josef gabchik’in saldırısına uğradı ve aracına atılan el bombasının yakınında patlaması sonucu yaralanarak hastaneye kaldırıldı.

Reinhard Heydrich’in yaralandığı araba

aynı gün çekoslovakya’ya gelen reich’in en ünlü doktorlarının özenli tedavilerine rağmen 4 haziran 1942 günü reinhard heydrich öldü. patlama esnasında etrafa saçılarak dalak, göğüs ve diyafram bölgesinden vücuduna giren bitki lifleri, metal ve kumaş parçacıkları prag kasabı’nın vücudunda onulmaz yaralar açmıştı ve bu yaralar o’nun hastaneye yattığı 27 mayıs’tan 4 haziran’a kadar kendi kurbanları gibi inim inim inleyerek ölmesine neden olmuştur. ne mutlu ki, uzmanlık alanı olan işkence, şantaj, zulüm, entrika ve her türlü pislik her yaraya merhem olmamaktadır.

heydrich’in ölümüyle ss’ler kana susamış ve suikastla ilgisi olsun olmasın binlerce kişiyi asmış veya kurşuna dizmiştir

kukla çek hükümeti son noktasına kadar alçalarak bir limana reinhard heydrich adını vermiştir. hatta eğitim bakanı ölümler ve infazlar hakkında prag radyosu’ndan şu demeci vermiştir:

“yabancı ajanlar tarafından işlenen cinayet, ulusal varlığımızı tehlikeye atmıştır. tabii ki 7.000.000 çekoslovak ahalisinin kurtulması için 7.000 kişinin ölmesi adildir. “

bu demeçlerin ardından lidice adlı bir çek köyü suikasti desteklediği gerekçesiyle haritadan silinmiştir. öyle ki köy basılmış, erkekler anında kurşuna dizilmiş, kadınlar ve çocuklar toplama kampına gönderilmiş, binalar, evler dozerlerle yıkılmıştır. hatta gece vardiyasından dönen işçiler beklenmiş, köye adım attıkları anda kurşuna dizilmişlerdir, ormana kaçan bir işçinin başına ödül konulmuş yakalanıp öldürülmüştür. hastanede tedavi görmekte olan son lidice’li ise ekim ayında taburcu olur olmaz vurularak öldürülmüştür.

Katliamın ardından Lidice köyü

heydrich’i öldüren çek suikastçiler jan kubis ve josef gabhcik ise kendileri gibi ingiltere’den gelen beş paraşütçü ile birlikte prag’da bir kilisede saklanırken 18 haziran günü şafağında, ss’ler tarafından kuşatma altına alınmıştır. çek tarihinin en büyük yiğitliğini gösteren bu gençler direnerek ölü ele geçirilmişlerdir. ne acıdır ki sadece biri el bombası ile öldürülebilmiş, diğerleri cephanelerinin son kurşunlarını şakaklarına sıkmışlardır.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// Japon Ordusunun Yaklaşık 300 Bin İnsanı Katlettiği Korkunç Olay : Nankin Katliamı


Japon Ordusunun Yaklaşık 300 Bin İnsanı Katlettiği Korkunç Olay : Nankin Katliamı

4-13 Aralık 1937 tarihinde Çin Cumhuriyeti’nin Nankin bölgesinde Japon askerleri tarih sayfalarına adını korkunç bir şekilde yazdırdı.

nankin katliamı; japon imparatorluk ordusunun çin işgali sırasında ele geçirdiği nanking şehrinde gerçekleştirdiği katliam.

1931 de mançurya bölgesinden başlayan japon ilerleyişi, 1937 de nanking şehri kapılarına kadar dayandı. mançurya’dan ve doğu çin’deki japon ışgalinden kaçan çinlilerle kalabalıklaşmış şehir, fazla direnemedi ve japonlara 25 kasım 1937’de teslim oldu.

japonlar 6 hafta boyunca sadece asker olduklarından şüphelendikleri genç erkekler, polisler, şehir görevlilerini katletmekle kalmadılar; insan olarak görmedikleri çinlilere inanılmaz işkenceler yaptılar. subaylar arasında esirleri en kısa zamanda öldürme yarışmaları, sistematik tecavüz ve benzeri iğrençlikler, şehirde bulunan alman elçiliği tarafından belgelendi ve o günlerin gündeminde yerini buldu.

ikinci dünya savaşı sonrası, japonların yenilmesiyle, bu katliamın suçlusu olarak gösterilen kişilerin 7’si asılarak idam edildi, geri kalanlar ciddi olmayan göstermelik cezalarla kurtuldular. japonlar hala böyle bir olayın varlığını kabullenmezler. sadece nanking şehrinde, 300.000’den fazla çinlinin öldürüldüğü sanılıyor.

nanking katliamı kadar iğrenç başka bir japon savaş suçu da ikinci dünya savaşı sırasında mançurya’da birim 731 olarak bilinen japon askeri araştırma tesisinde meydana gelen olaylardır. burası çinli esirlerin askeri tıbbi araştırmalar adına canlı olarak kesilip incelendikleri bir mezbahadır, buranın suçluları da aynı nanking’dekiler gibi fazla bir bedel ödemeden kurtulmuşlardır.

250 Bin’den Fazla İnsanın Türlü İşkencelerle Hayatını Kaybettiği Japon Ölüm Kampı: Birim 731

İnsanlık tarihinin kara lekelerinden biri olan Birim 731’de yaşananlar okudukça kan donduran cinsten.

japon ordusunun 1931 mancurya i$galinden sonra burada kurdugu askeri ara$tirma birimi. secenek verilse alman toplama kamplarinda bulunmayi tercih edebileceginiz kadar kotu bir une sahip.

birim, cali$malarina 1936 da harbin kenti yakinlarindaki pingfan da, "kwantung ordusu salgin hastalik onleme ve su temini birimi" adi altinda ba$ladi. bir askeri tip ve ara$tirma birimi olan 731 in gorevi, kimyasal ve biyolojik silahlar geli$tirmek, sava$ ko$ullarinin, ekstrem ko$ullarin ve silah etkilerinin insan vucudu uzerindeki etkileri gibi konularda ara$tirmalar yapmakti.

yanina yakla$ilmasi 731 askerleri di$inda herkese yasaklanan pingfan tesisleri, iceride neler olup bittigi konusunda hic bir fikirleri olmasa da cevre halkinin cok korktugu bir yerdi, cunku kamyonlarla uzak yerlerden getirilenlerin bir daha di$ari ciktigi gorulmemi$ti.

iceride olup bitenler ise tarihte e$ine az rastlanan cinstendi, cinli ve az sayida da olsa rus esirler bilimsel ara$tirmalar icin kobay olarak kullaniliyordu. gerek ordu doktorlari, gerek insan kobaylarla deney yapmak gibi bir firsati kacirmak istemeyen tokyo ve kyoto universitelerinden gelen secme doktorlar, "maruta" olarak adlandirdiklari (japonca odun kutugu) esirleri, tesisin ortasinda bulunan ro binasinda diri diri ha$liyor, basinc odalarinda olduruyor, ic organlarla ilgili bilgi edinmek icin canliyken kesip biciyorlardi. (bkz: vivisection)

ba$ka bolumlerde askerlerin soguk iklim $artlarina yonelik korunma yontemleri icin ara$tirmalar, esirler dondurulup oldurulerek, silah yaralanma etkileri ara$tirmalari ise kur$unlanan, ce$itli mesafelerde yakinlarinda bomba patlatilan, sungulenen canli esirlerle surduruluyordu.

ortacagi aratmayan derin zindanlarda ise ce$itli hastaliklar bula$tirilmi$ esirler gozetim altinda olmeyi bekliyorlardi. tesis, kimyasal silahlar ve salgin hastalik bula$tirilmi$ bitler uretip, bunlari balonlarla ya da ucaklarla hedef $ehirlere yollamak gibi egzantrik fikirler de uretiyordu. bit uretme kapasitesi gunde milyonlarla olculuyor, tesiste daha ba$ka salgin hastalik ta$iyabilen hayvan ve ha$ere uretimi de yapiliyordu.

mezbaha, cali$malarini hiro$ima ya atilan ilk atom bombasina kadar surdurdu. ayni gun, sovyet ordusunun da mancurya ya girdigi, kisacasi i$lerin pek iyiye gitmedigini goren japon komutanligi birim 731 in, tesislerini imha edip kore ye kacmasi emrini verdi. 10 agustos 1945 de son marutalar zehirlenerek, tesis cevresinde cali$an 600 cinli i$ci de makinali tufeklerle olduruldu, cesetler ve tesisler yakilarak emir yerine getirildi.

Shirō Ishii

sava$ sonrasi, 11 ulkenin kurdugu uluslararasi mahkemede birim 731 in suclulari ile ilgili kaydadeger bir sonuc cikmamasi, her ne kadar korkunc da olsa yapilan olaganustu deneylerin sonuclarinin, mahkemenin ba$ini ceken abd, ingiltere ve rusya gibi ulkeler icin ciddi deger ta$imasi ve bu ulkelerin bu verileri ilk elden elde etmek icin sorumlularla bir tur anla$maya gitmi$ olmalariyla aciklaniyor.

merak edenler icin, birimin akil fikir babasi, komutani, bakteriyoloji doktoru general shiro ishii, 1959 da yaptiklari konusunda pi$manlik gostermeden olmu$.

not: japon ordusu geleneklerine gore bir ordu birimi, komutaninin adini ta$iyabildigi icin ve ba$ka bazi sebeplerden, en cok bilinen adiyla birim 731 in ce$itli tarihlerde ve ce$itli kayitlardaki adlari $oyle:

kwantung ordusu salgin hastalik onleme ve su temini birimi, ishii birimi, togo birimi, kamo birimi, 731, mancurya 25202 birimi.

ccstf3ae

tek yönde çalışan tren vagonlarıyla gidilen ama dönülemeyen bir yer. 250.000’den fazla çin ve rusun yaşamını kaybettiği, bir esirin bile sağ çıkmadığı ölüm kampı.

abd ve japonya’nın 2. dünya savaşı sonrasında dünyayı yeniden paylaşmalarının anahtarı burası. vietnam’da kullanılan biyolojik silah bilgisinin nereden edinildiğinin açıklaması. bitmek bilmeyen japon emperyalizminin ve militarizminin son noktası. artık bu kadar açıktan yapamıyorlar çok şükür.

birim 731 ve nanking katliamı’na, asya’nın auschwitz’i demek haksızlık oluyor biraz. bu insanların hiç lobisi olmadı, zengin değiller. kampları kuranlar hiç yargılanmadı. yaşananları anlatan bir history channel belgeselinden başka hiç filmleri olmadı. japonlar bu tarihsel suçun bedelini maddi-manevi hiç ödemedi, hiç kabul etmedi. hiroşima ile nagazaki’ye atılan atom bombalarının gölgesinde kaldı.

malloryknox

çocuk, yaşlı, hamile demeden kesip biçmişler.

ne kadar kan kaybı oluyor diye kol kesmek, kangreni incelemek için bacağı önce dondurup sonra çözmek, yemek borusunu kesip bağırsağa takmak, beynin bir parçasını kesmek, silahları ve hastalıkları insanlar üzerinde denemek, ölmeden ne kadar dayanıyor diye yemek su vermemek…

birim 731 ayrıca binlerce çinlinin ölümüne sebep olan vebalı pire saldırılarından da sorumluymuş.

lumina obscura

Bünyesi kaldırabilecekler için konu hakkında yapılmış ”Hei tai yang 731” adında bir de film bulunuyor.

IMDb

SUÇ DOSYASI /// Korkunç iftira : Türkiye Gazetesi yazarı, Atatürk’ün ‘ajan’ olduğunu yazdı


Korkunç iftira : Türkiye Gazetesi yazarı, Atatürk’ün ‘ajan’ olduğunu yazdı

Türkiye, TBMM’nin kuruluşunun 100. yılını kutlamaya hazırlanırken, iktidara yakınlığı ile bilinen Türkiye Gazetesi yazarı Prof.Dr. Ekrem Buğra Ekinci, bugünkü yazısında Atatürk’e yönelik skandal ifadeler kullandı.

20 Nisan 2020

Türk milleti, Gazi unvanına sahip TBMM’nin 100. kuruluş yıl dönümünü kutlamaya hazırlanırken, AKP’ye yakınlığı ile bilinen Türkiye Gazetesi’nde Atatürk’e iftiraların yer aldığı skandal bir yazı yayınlandı.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin "Ankara Meclisi 100 yaşında" başlıklı yazısında Atatürk’e yönelik, "Padişah’a ihanet etti… İngilizlerle işbirliği yaptı… Tevkif edilmekten korktu… Sivil darbe yaptı… Yandaşları dışında kimseyi seçtirmedi…" gibi ifadeleri kullandı.

Ekinci, Atatürk’ün İngilizlerle planlı bir işbirliği içinde olduğunu ve onların desteğini alarak yaveri olduğu padişahın “ipini çektiğini” yazdı.

Kurtuluş Savaşı’nı veren Gazi Meclis’in kuruluş sürecini “sivil darbe” olarak nitelendiren Ekinci, Atatürk’ün Meclis’in yetkilerini kullanmasına izin vermeyen bir diktatör olduğunu da ima etti.

Ekinci’nin yazısı şu şekilde:

Alternatif hükûmet

1918, Osmanlı Devleti’nin felâket yılıdır. Ordu mağlup olmuş; İstanbul fiilen işgal edilmiştir. İttihatçıların ekseriyette olduğu meclis feshedildi. Kendilerinden hesap sorulacağından korkan komitacı liderler yurt dışına kaçarken, geride kalanlara iktidar mücadelesini sürdürme talimatı verdi. Bunlar, mukavemet perdesi altında mücadeleye girişti.

Bu arada Karadeniz mıntıkasında çetelerin Rumlara baskı yaptığı haberi geldi. Bu, müttefikleri tahrik edip, işgali genişletebilirdi. Bundan korkan İstanbul, bu hareketi kontrol altına alıp, sulh müzakerelerinde elinde bir koz tutmayı düşündü.

Bunun için Anadolu’ya gönderilmek üzere seçilen kişi, padişahın yaverlerinden, yani askerî müşavirlerinden Mustafa Kemal Paşa’dır. İttihatçı maziden gelen Paşa, popülaritesi ve Enver Paşa’ya muhalefeti sebebiyle müttefiklerin de kabul edebileceği bir isimdi.

Ama işler, İstanbul’un arzusu gibi gitmedi. Paşa, sivil ve askerî mukavemet hareketini arkasına alarak Sivas’ta Heyet-i Temsiliye adıyla alternatif bir hükûmet kurdu. Ayrıca seçimlerin yenilenmesi kararı çıktı.

Heyet-i Temsiliye, içten içe seçime karşıydı. Zira yeni meclis toplanınca, işi bitecekti. Bu sebeple Paşa, meclisin İstanbul’da değil, demir yolunun geçtiği merkezî bir şehir olan Ankara’da -kendi kontrolünde- toplanmasını istedi; muvaffak olamayınca, başka bir yol izledi.

Planlı bir oyun

1919’da yapılan seçimlerde, Ankara’daki yeni hareket, kendi yandaşları dışında kimsenin seçime katılmasına izin vermedi. İki kişi dışında, seçilen 140 mebusun hepsi Ankara’nın adamıydı. Kemal Paşa, seçildi; ama tevkiften korktuğu için gitmedi. Mebusların 1/3’i Meclis’e katılmadı.

12 Ocak 1920’de İstanbul’da toplanan Meclis-i Meb’usan, mübalağalı bir sulh manifestosu Misak-ı Millî’yi kabul edince, 16 Mart’ta İngilizler Meclis’i dağıtarak Ankara’nın önünü açtı.

İşi, Ankara’dan gönderilen Rauf Bey (Orbay) yürütmüştür. Nitekim hatıralarında, canını ortaya koyarak İngilizleri tahrik edip meclisi basmaya ikna ettiğini; bunu önceden Paşa ile kararlaştırdıklarını anlatır.

Mebusların ileri gelen birkaçı İngilizlerce Malta’ya sürülmüş; bir kısmı Ankara’ya kaçmıştır. Ankara’nın istediği de budur. Böylece Ankara, mukavemetin merkezi; Mustafa Kemal de münakaşasız lideri hâline gelmiştir.

İşleri meşveret iledir

Yeni meclis, 23 Nisan 1920’de, Ulus’taki İttihat ve Terakki Lokali olan Ankara taşından 2 katlı yeni ve abidevi bir binada 115 kişiyle toplandı. Ankara’yı işgal eden Fransızlar, kışla olarak kullandığı bu binayı boşalttı. Çatı kiremitleri evlerin damlarından, milletvekili sıraları Ankara Muallim Mektebi’nden, mobilyalar resmî dairelerden, gaz lambaları kahvehanelerden getirildi.

Meclis’in açılışı cuma gününe getirildi. Açılmadan evvel, Hacıbayram Câmii’nde namaz kılınıp, dua edildi. Adaklar kesildi, Buhârîler okundu. Meclis salonunun duvarında, “Onların işi meşveret iledir” mealindeki âyet-i kerime asıldı. Bunlar, Osmanlı Devleti’nde bile rastlanmayan gösterilerdi.

Bir yandan padişaha hürmetkâr; ama İstanbul hükûmetlerini ağır itham eden bir politika takip edilmiş; Anadolu vilâyetleri, yavaş yavaş güzellikle veya zorla Ankara’ya bağlanmıştır.

Meclis Hükûmeti

Meclis’in reisliğine Mustafa Kemal Paşa getirildi. İlk konuşmasında, padişahı övdü ve kendilerinin onun itaatkâr kulları olduğunu beyan etti: “İnşallah padişah-ı âlempenah efendimiz hazretlerinin sıhhat ve âfiyetle ve her türlü kuyûdât-ı ecnebiyyeden âzâde [ecnebi baskısından kurtulmuş] olarak taht-ı hümâyunlarında dâim kalmasını eltâf-ı ilahîden tazarru eylerim [Allah’tan dilerim].”

Meclis, İstanbul’dakinin devamı gibi davranıyordu. Nitekim ilk olarak, Meclis-i Meb’usan’ın tamamlayamadığı ağnam vergisi ile alâkalı teklifi görüşmeye açmıştır. Böylece Meclis’e bir meşruluk temeli bulunmuş; hareketin isyan olmadığına dair imaj verilmiştir.

Bununla beraber memleketteki bütün icraatın yegâne mercii olarak meclis gösterildi ki, bu, Ali Şükrü Bey’in tabiriyle, bir ihtilal meclisidir. Hatta Hasan Basri Çantay, Ağustos 1920’de meclis kürsüsünden halifeyi tanımadığını açıkça söyleyebilmiştir.

Meclis, 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu ile yasama, yürütme ve yargı gücünü elinde tuttuğunu deklare etti. Bunda bulunmayan hükümler için, Osmanlı Kanun-ı Esasî’si tatbik olunuyordu.

Meclis Hükûmeti adı verilen bu sistemde, parlamento güçlüdür; Meclis çatısı altında faaliyet gösteren bir heyet, kabine gibi icra işlerini yürütür. Ayrıca başbakan ve cumhurbaşkanı yoktur. Zira Rousseau’nun tesirindeki Kemal Paşa, kuvvetler ayrılığına şiddetle karşıdır.

Neo-İttihatçılık?

Meclise evvela Millet Meclisi deniyordu. Sonradan Meclis-i Meb’usan’a ilaveten, “genişletilmiş meclis” manasına Büyük Millet Meclisi; 1921’de Türkiye kelimesi eklenerek Türkiye Büyük Millet Meclisi dendi.

Mensuplarına artık mebus değil, milletvekili deniyordu. Bunları müdafaa-i hukuk cemiyeti direktifiyle, -halk değil- vilayet, sancak, belediye meclisi ve ikinci seçmenler seçmiştir.

Meclisin yekûnu 437’dir. 66 sancaktan peyderpey 349 kişi ve dağıtılan İstanbul meclisi âzâlarından 82’si Ankara’ya geldi. 1922’de Malta’dan dönen 14 eski İstanbul meclisi âzâsı da katıldı. Gelmeyen veya gelemeyenler 30 kişidir.

Meclis’te, sonradan Sovyetlere verilen Batum temsilcileri bile vardır Bugün kaza olan Biga, Doğubayezid, Ergani, Gelibolu, Genç, Oltu ve Şebinkarahisar, o zaman sancak olduğu için milletvekili göndermiştir.

Milletvekilleri, memur (%36), serbest (%34), asker (%15), ulema (%9) olmak üzere çeşitli meslek ve sosyal sınıflara mensuptur. %42’si yüksek tahsillidir. %60’ı ecnebi lisan bilmektedir. %42’si 35-40 yaş arasındadır. Sarıklı, fesli, kalpaklı, poşulu hâlleriyle mütecanis gözükmeyen milletvekillerinin zihniyetleri aslında birbirine yakındı.

İktidarı 10 sene elinde tutan İttihat ve Terakki Fırkası, taşrada teşkilatlanma imkânı bulmuştu ve güçlüydü. Bu sebeple milletvekillerinin büyük ekseriyeti ya bizzat İttihatçı, ya da sempatizan idi. Ankara Hareketi, bir manada Yeni-İttihatçı bir hareket olarak görülmüştür. İstanbul’un Ankara’ya karşı temkinli duruşunun ve halk isyanlarının bir sebebi de budur.

Nüfusun hâlâ mühim bir kısmını teşkil ettiği hâlde, bir tane bile gayrimüslim milletvekili yoktur. Bu da Meclis’in demokratikliğine gölge düşüren başka bir husustur.

Kız gibi meclis…

1921’de askerî vaziyet kritikleşince, Meclis’in salâhiyetleri başkumandan sıfatıyla Kemal Paşa’ya devredilmiş; 1922’deki 3. uzatmadan sonra bu salâhiyeti geri almak isteyen Meclis’e meydan okuyarak devletin fiilî hâkimi hâline gelmiştir.

Duvardan “Onların işleri meşveret iledir” âyeti indirilip, yerine “Hâkimiyet milletindir” yazısı asılmıştır. Böylece vatanı düşmandan, padişahı da esaretten kurtarmak üzere açılan Ankara Meclisi, 2 sene sonra 1 Kasım 1922’de padişahın da ipini çekmiş; sivil bir darbe ile rejimi tamamen değiştirmiştir.

İlk Meclis’te siyasî partiler mevcut değildir. Meclis’te sonradan Halk Partisi adını alacak olan Birinci Grup hâkimdir. Karşısında İkinci Grup diye bilinen sert bir muhalefet vardır. Bunlar, tutucu kişiler değildir. Bilakis şahıs diktatoryasına karşı, demokrat ve liberaldir.

Ateşli muhaliflerden Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey, hususi muhafız Topal Osman tarafından katledilmiştir. Bu cinayet, ilk Meclis’in şerefine gölge düşürmüştür.

Birinci Grup bazen öyle sıkıştırılmıştır ki, Gazi, 28 Haziran 1923’te Meclis’i dağıtıp kendi tabiriyle “Kız gibi bir meclis” kurarak, tamamı kendi taraftarlarından teşekkül eden yeni bir Meclis kurdu. Lozan’ı bu Meclis’e kabul ettirebilmiştir. Ertesi sene yeni binasına taşınan ve Büyük Önder’in talimatları istikametinde inkılâpları yapacak olan Meclis, artık budur…”

DÜRRİZADE’Yİ HATIRLATTI

Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi de, 11 Nisan 1920’de, TBMM’nin açılış arifesinde yayımladığı fetvada tıpkı Ekinci gibi Atatürk’ü “halifeyi tanımamakla” suçlamış ve böyle hedef göstermişti:

“Dünya düzeninin nedeni olan İslâm Halifesi (Yüce Allah, onun hilâfetini kıyamet gününe kadar sürdürsün) Hazretlerinin yönetimi altında bulunan İslâm beldelerinde bazı kötü kişiler, aralarında birleşip ve kendilerine başkanlar seçerek Padişah’ın bağlı uyruklarını hileler ve yalanlar ile kandırmaya ve yoldan çıkarmaya, Padişah’ın yüksek emirleri olmadan halktan asker toplamaya kalkışıp, görünüşte askeri besleme ve donatma bahanesiyle ve gerçekte mal toplama sevdasıyla kutsal şeriat ve Padişah’ın emirlerine aykırı olarak birtakım salma ve vergiler kesip, çeşitli baskı ve işkencelerle halkın mallarını ve eşyalarını yağmalamak ve bu yoldan Allah’ın kullarına zulmetmeye ve suçlar işlemeye, memleketin bazı köyleri ve bölgelerine hücum ile kırıp döküp, yerle bir etmek, Padişah’ın bağlı uyruklarından nice günahsız kimseleri öldürdükleri ve masum kanlarını döktükleri, müminlerin Emiri olan Padişah emrinde bulunan bazı dîni, askeri ve mülkî memurları kendi başlarına görevden alma ve kendi kötülük arkadaşlarını tayin, hilâfet merkezi ile memleketin ulaştırma ve haberleşme yollarını kesmek, devletçe gönderilen emirlerin yapılmasını yasaklamak, hükümet merkezini diğer bölgelerden ayırmak suretiyle halifelik otoritesini kırmak ve zayıflatmak amacıyla yüksek halifelik makamına ihanet suretiyle Padişaha başkaldırmakla, Devlet-i Âliye’nin düzenlerini, memleketin âsayişini bozmak için yalanlar yaymak ile halkı kışkırtmaya ve kargaşalığa gayret etmekte oldukları açıklanmış ve gerçekleşmiş olan adı geçen başkanları ile yardakçıları ve onlara bağlı olan kimseler eşkıya düzeyinde bulunup, dağılmaları hakkında gönderilmiş bulunan yüksek emirlerden sonra hâlâ inat ve bozgunculuklarında direnirlerse, adı geçen kimselerin kötülüklerinden ülkeyi temizlemek ve zararlarından halkı kurtarmak gerekli olup, ’Fe-katilü elleti tebga hatta tefaa ile emerillah’ Kuran ayeti gereğince katledilmeleri ve gerekirse kitle halinde öldürülmeleri yasal ve zorunlu olur mu? Sorusunun yanıtı: Gerçeği Allah bilir ki, olur! …Bu suretle halifenin askerlerinden olup da eşkıyaları katledenler gazi ve eşkıyalar tarafından katlolunanlar şehit ve günahlarının bağışlanması için Hz. Peygamberin aracılığına nail olurlar mı? Sorusunun yanıtı: Gerçeği Allah bilir ki, olur!"

İSMAİL SAYMAZ’DAN SERT TEPKİ

Söz konusu yazıya gazeteci İsmail Saymaz’dan sert tepki geldi. Yeniçağ’ın haberini paylaşan Saymaz mesajında ‘Şu çağda saltanatçı olduklarını ifade edemedikleri için İttihatçılara ve Kemal’cilere saldırarak, kin kusuyorlar. Utanmasalar, “Biz sömürge olmayı sindirirdik. Yeter ki bir sultanımız ve bir halifemiz olsaydı” diyecekler.’ ifadelerini kullandı.

KOMPLO TEORİLERİ /// İngiliz uzmandan korkunç iddia : Koronavirüs değil, frekans silahı


İngiliz uzmandan korkunç iddia : Koronavirüs değil, frekans silahı

Koronavirüsün belirtilerini zatürre ile karşılaştıran İngiliz uzman, salgının ilk kez Wuhan’da ortaya çıktığını hatırlatarak korkunç bir iddia ortaya attı. "Sizce zatürre için ‘balgam’ olmayan kuru öksürük biraz tuhaf değil mi? diyen uzman 5G teknolojisinin bir frekans silahı olduğunu ima etti.

Koronavirüsün nefes alamama sıkıntısına yol açtığını hatırlatan İngiliz uzman, "Sizce zatürre için ‘balgam’ olmayan kuru öksürük biraz tuhaf değil mi? Bir de ortada başka hiçbir sebep yokken aniden yere düşüp kalma durumu var. Bu belirtilerin hepsi virüsle tamamen alakasız bir sebepten olamaz mı?" diye sordu.

Koronavirüsün yayıldığı Çin’de 5G teknolojisinin tamamen çalışır durumda olduğuna dikkat çeken İngiliz uzman, şunları söyledi:

"Zatürrede hepimizin bildiği ciğerlerin sıvı toplaması yani balgamla dolmasıdır. Koronavirüs vakalarında ise bulgulara göre insanların ciğerlerinde sıvı toplanmıyor. Ateşle başlıyor ve bunu kuru öksürük takip ediyor. Kuru öksürük ve balgamsız. Peki zatürreden nöbet geçirildiği görünmüş mü? Oysa Çin’den gelen görüntülerde nöbet geçiren insanlar görüyoruz. Belirtiler arasında ateş de var ama ateş olmadan da olabiliyor. Ateşlenmeden grip geçireni göreniniz var mı?"

‘İlk 5G teknolojisi Wuhan’da kullanıldı’
"Çin’deki internet sitelerinde 2018 yılında paylaşılan bilgiye göre Wuhan şehrinin 5G için pilot bölge olduğunu biliyoruz. Haberin duyurulduğu sitelerde ‘Pilot bölge olarak Wuhan’da geniş bir 5G ağ mühendisliği programına başlanacaktır.’ ifadesi kullanılıyor. Sonuç olarak da Çin 2019 sonbaharında 5G’yi kullanmaya başlıyor ve hastanelerin 5G kablosuz teknoloji ile donatılmasına öncelik veriliyor."

‘Çin gerçek rakamları neden saklıyor?’
"Basının topluma korku pompalamak için virüs haberleri birbiri ardına yayınlanırken Çin hiçbir zaman gerçek rakamları vermedi. Kamuoyuna söylemedikleri ve hiçbir zaman da söylemeyecekleri şey bu insanlara tam olarak ne olduğu sorusunun cevabı. Zaten bunu söyleseler insanlar 5G teknolojisinin devreye girmesi ile salgının ortaya çıkış zamanlaması arasındaki bağlantıyı görecekler."

‘Huawei’den 5G bağışı’
"Huawei, koronavirüsle savaşmak adına Wuhan Devlet Hastanesi’ne 5G tesisatı kurdu. Çin’in en büyük telekom şirketi, o meşhur hastaneye 5G donanımı bağışı yani hayırseverliği yaptı. Ayrıca Wuhan hastanesine 5G ile çalışan robotlar hediye edildi."

‘Bilim insanları uyarmıştı’
"41 ülkeden 200’ün üzerinde bilim insanı 2015’te Birleşmiş Milletler ile Dünya Sağlık Örgütü’ne 5G ile ilgili endişelerini iletmişti. 2019’a gelindiğindeyse tam 26 bin bilimadamı imza attıkları dilekçeyle moratoryum çağrısı yaparak 5G teknolojisinin insan ve çevre sağlığına zararlı olması sebebi ile kurulumun tamamen durdurulmasını talep etti."

‘5G oksijenin yapısını değiştiriyor’
"5G’nin zararlı etkileri öyle yazılıp çizilmese de bildiğimiz etkileri şunlar. 5G’nin bizatihi oksijen üzerinde değişik etkileri var. 5G yani 60 GHZ enerji oksijen moleküllerince emilebiliyor. İnsan vücudundaki oksijen emilimi ile oynadığımızda acaba bundan olumsuz etkilenecek ilk organımız hangisidir?

60 GHz’lik frekans oksijeni şu şekilde etkiliyor: Oksijen atomu O’dur. Oksijen molekülü ise O2’dir. Oksijen bu ikisinin biraraya gelmiş halidir. Oksijen molekülünü meydana getiren bu iki atom birbiriyle elktron paylaşmakta. 60 GHz oksijen moleküllerini çevreleyen bu elektronların dönmesine neden oluyor. Oksijen elektronlarının dönme frekansında meydana gelecek değişikler insan biyolojisini de etkiliyor."

‘Çin görüntülerin paylaşılmasını engelliyor’
"Koronavirüs için akut solunum yolu hastalığı deniliyor. Çin’den çıkacak hiçbir bilgi kesinlikle doğru olmasa da oranın sokaklarında aniden yere yığılıp kalan insanları görüyoruz. Tabii ki Çin hükümeti bu görüntülerin paylaşılmasını istemiyor. Bakın koronavirüs yeni bir şey değil. Koronavirüs aslında bildiğimiz grip. Sıradan dezenfektanların üzerinde bile ‘koronavirüsü öldürür’ diye yazılacak kadar yaygın ve tanınmış bir virüs. Fakat bugün Çin’in iddiasına göre insanlar hiçbir belirti görülmeden patır patır düşüp ölebiliyor."

‘Karantina gemilerinde de 5G kullanılıyordu’
"Karantina uygulanan gemiler Princess yolcu gemisi firmasının Diamond tipi gemileri. Firma bir basın açıklamasında şu açıklamaları kullanıyor: ‘Princess yolcu gemileri yepyeni ümitlerle geri dönüş taahhüdü gereği global filosuna yaptığı 450 milyon dolarlık yatırımın bir devamı niteliğinde.’ Firmanın özenerek anlattığı yeniliklerinden birisi de ağ bağlantıları. Yani bu gemilerde 5G teknolojisi kullanılıyor."

‘Peki koronavirüs yayılan diğer şehirler?’
"Vodafone; İtalya, İngiltere ve Almanya’da 5G’yi devreye soktu. İtalya’da 5 şehirde kullanıma giren 5G, 2-0-2-1- yılında tam 100 şehre ulaşacak. Vaka saptanan yerlerin hepsi de sahip oldukları 5G teknolojisinin boy boy reklamını yapan yerler."

‘Wuhan’
"Çin’deki 5G tesinin tam yeri açıklanmış değil ama Çin’in bilim dergilerinde yayınlananlara göre tesis Huazborg bölgesinde. Peki bu bölgede bildiğimiz neresi var? Wuhan."

KOMPLO TEORİLERİ /// Arslan BULUT : Bill Gates’in korkunç itirafları !!!


Arslan BULUT : Bill Gates’in korkunç itirafları !!!

25 Mart 2020

Korona virüs salgını konusunda, bilimsel veya kurgusal bütün tartışmaların içinde Bill Gates var. Kendisiyle yapılan ve 19 Mart 2020’de yayınlanan son röportajda, "etkili bir tedavi ne zaman mümkün olabilir?" sorusuna cevap verirken, "Vakıf, endüstrinin tüm yeteneklerini devreye sokarak bir terapötik hızlandırıcı düzenledi. Buradan bir şey çıkacağını umuyorum. Bir antiviral veya antikorlar, iyileşen insanlardan alınan kanı (plazmayı kullanmak da olabilir" dedi

Gates, "Klorokin / hidroksiklorokin hakkındaki düşünceleriniz nedir?" sorusuna "İncelenen birçok terapötik ilaç var. Terapötik ilaç için tüm fikirleri tarıyoruz." cevabını verdi

Gates, "Karantinanın ekonomik etkisi büyük olacaktır, ancak bahsettiğim ‘test parçacığı’ iyi geliştirilirse sonunda tekrar açılabiliriz. Bence bu salgın kontrol altına alındıktan sonra hükümetler ve diğerleri bir sonrakine hazır olmak için büyük yatırım yapacaktır. En çok zarar görecek gelişmekte olan ülkelere yardımcı olmak için küresel işbirliği şarttır. Tüm dünyada terapötikleri test etme ihtiyacı var. Virüs ulusal sınırları tanımıyor." dedi.

***

Peki "terapötik" nedir, parçacık nedir? Tüm dünyada, insanlara hangi yolla verilmesi düşünülüyor? Bütün dünyayı 18 ay sürecek bir salgınla korkutarak ve evlerine kapatarak mı? Salgının 18 ay süreceğini New York Times, resmi bir rapora dayanarak açıkladı! Bill Gates, bu konudaki soruyu geçiştirdi…

Bill Gates’in bahsettiği terapötik veya parçacık, "Protein kenetli reseptör" demek!

"Şimdi bu da ne demek?" diyenler olabilir?

"Çip"tir çip!’

Bill Gates, her insanın proteinlerine kenetlenecek reseptör geliştirildiğinden bahsediyor!

***

Diğer taraftan businessinsider.com’da, Lydia Ramsey adlı muhabirin 14 Mart 2020’da yayınlanan haberine göre "Bill Gates tarafından desteklenen Chicago merkezli bir biyoteknoloji enstitüsü, sedef hastalığı veya kanser gibi hastalıklara sebep olan, mutasyona uğramış genleri etkisizleştiren RNA veya ribonükleik asitleri etkileyen ilaçlar geliştirdi. RNA, hücrelerin protein yapmak için ihtiyaç duyduğu dizilimdir. Fikir şu: Mutasyona uğramış genleri durdurursanız, hatalı proteinlerin yaratılmasını durdurabilirsiniz. Ancak bu tedavilerin karşılaştığı sorun, geliştirilen ilaçları, istediğiniz hücrelere ulaştırmanın zor olmasıdır. Bu sebeple, nanopartiküller ve DNA veya RNA’dan oluşan parçalar geliştirildi. Amaç, DNA veya RNA’ya ulaşmak, bunun için doğrudan cildinize, akciğerlerinize, gözlerinize ve gastrointestinal kanalınıza, yani doğrudan hücrelerinize bu yapıları göndermektir."

***

Bill Gates’in bahsettiği ve ulusal sınırları tanımayan virüse karşı geliştirilen parçacık budur!

Bu parçacıklara "nanorobot" veya "nubot" da deniliyor. Yani virüs boyutunda moleküler makinecikler! Hani "akıllı ilaç" diyorlar ya işte o.

Bu parçacıklar, elektronik alanında şu anda kullanılıyor. Tıpta kullanımı için çalışanlar olduğunu da Bill Gates ve yukarıdaki haber açıklıyor.

Yalnız bu robotların kendilerini yenileme özelliği var! Tıpkı korona virüsün girdiği vücutta kendini yenilemesi gibi! Üstelik bu robotlar vücudu savunan beyaz kan hücrelerine de kenetlenebiliyor!

***

Konu sadece nano robotlarla ilgili değildir. Sadece "lise seviyesinde biyoloji bilgisi"yle veya akademik düzeyde de olsa hücrenin yapısını iyi bilmekle konu anlaşılamaz. Nubotlar, elektrikle veya ses dalgası le yönlendirilebilir. Konunun uzmanı Bill Gates’in alanı da bu değil mi? Bu yüzden İnternet, uydular, akıllı telefonlar, bilgisayarlar, televizyonlar ve nihayet baz istasyonları üzerinden nubotlar yönlendirilebilir!

Bu teknoloji, bütün viral hastalıkları yok etmek için de kullanılabilir küresel salgın çıkarmak için de!

"Yeni Dünya Düzeni" dedikleri, "ulusal sınır tanımayan" düzen işte budur!

SAĞLIK DOSYASI /// Korkunç Corona Virüsü İddiası : Türkiye’de 145 Bin Civarında Vaka Var


Korkunç Corona Virüsü İddiası : Türkiye’de 145 Bin Civarında Vaka Var

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın mütevelli heyeti başkanlığını yaptığı Medipol Üniversitesi’nden Muhammet Emin Akkoyunlu çok önemli bir iddiada bulundu. Akkoyunlu açıklamalarında Türkiye’deki corona virüsü vaka sayısının 145 bin civarında olduğunu iddia etti.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından kurulan Medipol Üniversitesi’nin Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Muhammet Emin Akkoyunlu Türkiye’deki corona virüsü vaka sayısı hakkında bir iddiayı gündeme getirdi. Akkoyunlu Türkiye’de 145 bin corona virüsü vakası olduğunu iddia etti.

KORKUNÇ İDDİA

Medipol Üniversitesi öğretim üyesi Muhammet Emin Akkoyunlu, Habertürk TV canlı yayınına katıldı ve şu ifadeleri kullandı.

“Fırtınaya yeni giriyoruz. 1 vaka tespit ettiyseniz bunun karşısında toplumda gezen tespit edemediğiniz 400 vaka var demektir. (359X400) Her ölüm vakası için tespit edemediğiniz arkada 1000 civarında vakası var demektir. Salgın şu anda daha yeni başlıyor. Bugün alacağımız önlemler hızı ancak 2 hafta durduracak.”

Corona Virüsü Vaka Sayısı İçin Korkunç Sayı

Ebru Baki bunun üzerine hesap yaptı ve ‘biz şu anda 145 binlerdeyiz’ dedi. Akkoyunlu ise açılamalarında “Tahmini vaka sayısı bu civarda” ifadelerine yer verdi.

MK ULTRA PROJESİ : Gizli gizli bu teknolojiyi kullanmışlar ! ABD’de korkunç iddia !!!


Gizli gizli bu teknolojiyi kullanmışlar ! ABD’de korkunç iddia !!!

New York başta olmak üzere ABD’deki bir çok eyaletteki hapishanelerde, ‘ses takip sistemi’ kapsamında mahkumların ‘ses izleri’ni toplayan teknolojilerin kullanıldığı ortaya çıktı.

Erzurum Güncel- Adliye, cezaevleri, istihbarat gibi konular üzerine yoğunlaşan internet haber portalları The Appeal ve The Intercept’in ortaklaşa hazırladığı araştırma haberde, hapishane yetkililerinin birçok eyalette yüz binlerce mahkumun ses izlerini kendilerinden habersiz veya baskıyla büyük ölçekli biyometrik veritabanlarına kaydettikleri bildirildi.

KİŞİLERİN KİMLİĞİNİ BELİRLEMEK İÇİN KULLANMIŞLAR

Haberde söz konusu teknolojilerin, mahkumların ‘ses izlerini’ biyometrik dijital veritabanlarına kaydederek bilgisayar algoritmaları ile hapisane içi ve dışı yapılan telefon görüşmelerinde kişilerin kimliğini belirlemek için kullanıldığı kaydedildi.

Yetkililer, New York, Teksas, Florida, Arkansas, Arizona, Connecticut gibi eyaletlerde kullanıldığı ortaya çıkan ‘ses tanıma teknoloji’sinin hapisanelerde güvenliği ve sahtekarlığı önlemek için kullanıldığını savundu.

İnsan hakları ve sivil toplum savunucuları ise biyometrik veritabanının şeffaf olmadığını ve rızaya dayanmadığını vurgulayarak, toplanan verilerin hapisane dışındaki amaçlar için de kullanabileceği riskine dikkat çektiler.

New York Adli Yardımlaşma Derneği dijital inceleme avukatı Jerome Greco, söz konusu teknolojinin endişe verici olduğunu söyleyerek, “Eğer ailenizde suça karışmış biri varsa ve sizin suçla bir alakanız yoksa, niye sizin bilgileriniz hükümet soruşturmalarında kullanılsın?” diye tepki gösterdi.

SES İZLERİ KALICI OLARAK SİSTEMDE ARŞİVLENEBİLİYOR

Ses tanıma teknolojisi, kişilerin ses tonlarındaki ayırt edici fiziksel özellikleri inceleyerek çalışıyor. Programın algoritması, veritabanında saklanan “ses izleri”nin bir bilgisayar modelini oluşturuyor ve gelecekte kaydedilebilecek diğer ses kayıtları ile karşılaştırarak kimlik tesbiti üzerine analiz yapabiliyor.

İlk defa askeri alanda istihbarat amaçlı oluşturulan ses tanıma sisteminin, istihbarat birimlerince El Kaide gibi terrorist örgüt elemanlarının seslerini ABD içi ve dışına yapılan milyonlarca telefon konuşması arasından ayırt ve takip edebilmek için kullanıldığı ifade edilen haberde, ses tanıma sistemlerinin son yıllarda hapisane teknoloji şirketleri olan Securus ve Global Tel Link tarafından ABD yargı bölgelerine de pazarlanmaya başlandığına dikkat çekildi.

Mahkum hakları savunucuları, hapisane yetkililerinin mahkumlar, aileleri veya kamuoyu katkısı ve çoğu zaman bilgisi olmadan ses izi veritabanı oluşturduklarına vurgu yaparak, mahkumlara ses izlerini biyometrik veritabanına kaydetmeleri için de baskı yapıldığını ve toplanan ses izlerinin kalıcı olarak sistemde arşivlendiğini ifade etti.

"TRUMP’IN AMERİKASINDA GÖKYÜZÜNÜN SINIRI YOK"

New York’taki Sing Sing hapisanesinden 33 yaşındaki Martin Garcia, birçok mahkumun söz konusu sistemden haberi dahi olmadığını belirterek, “Mahkumlarla konuştukları için aileleri de mi suçlu oluyor? Bana göre, burada ilişkiler suçlanıyor. Bazıları veritabanına konulmamak için benimle temas etmekten çekinebilir.” dedi.

Programın gizli tutulmasından dolayı ülke çapında ses biyometrik veritabanına ne kadar kişinin kayıt olduğunun kapsamlı bir şekilde belgelenemediği belirtilen haberde, ancak en az 200 bin mahkumun ses izinin çıkarıldığının tahmin edildiği bilgisi paylaşıldı.

Ses tanıma teknolojisinin kullanıldığı kesinleşen eyaletlerdeki ilgili hapisanelerde yaklaşık 400 bin mahkumun olduğu not edilerek, New York Hapishane makamları ile çalışan Securus şirketinin verilerinden hareketle, 20 milyon telefon görüşmesinin arşivlenebileceği bilgisi kaydedildi.

Adlı Yardımlaşma Derneği’nden avukat Greco, söz konusu kayıtların hapisane dışındaki amaçlar için de kullanılabileceğine işaret ederek, “Bunun için Trump’ın Amerikası’nda gökyüzünün sınırı yok.” şeklinde konuştu.

Kaynak: Gizli gizli bu teknolojiyi kullanmışlar! ABD’de korkunç iddia!