KOMUNİZM DOSYASI /// Doğu ve Batı Berlin’i 29 Yıl Birbirine Bağlayan Kontrol Noktası : Checkpoint Charlie


Doğu ve Batı Berlin’i 29 Yıl Birbirine Bağlayan Kontrol Noktası : Checkpoint Charlie

1961-1990 yılları arasında bölünmüş olan Doğu ve Batı Berlin arasında bir geçiş noktası olan Checkpoint Charlie, bugün hala aynı yerinde turist akınına uğruyor.

13 ağustos 1961 ile 22 haziran 1990 tarihleri arasında batı berlin’den doğu berlin’e geçmek isteyen turist, diplomat ve askeri güçlerin kontrollü geçiş kapısıdır checkpoint charlie.

doğu almanya’dan batıya geçmek isteyen mucit insanların onlarca zekice fikri yaratmasını sağlamıştır. 3 caddenin kesiştiği yerde kurulmuştur. caddelerden birinin adı tesadüfi olarak mauerstrasse’dir. (mauer strasse = duvar caddesi)

geçiş noktasının çaprazında bulunan boşluklara batı’ya geçme teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlanan ve bu sırada hayatını kaybeden insanlar için sembolik bir mezarlık yapılması planlanmaktadır.

festinalente

27 ekim 1961’de sovyetler birliği ve abd panzerlerinin 16 saat boyunca savaşa hazır bir şekilde bekledikleri doğu-batı berlin arasındaki geçiş noktasıdır checkpoint charlie. bu bekleyiş sırasında yapılacak herhangi bir yanlış hareket dünyanın siyasi tarihini derinden etkileyebilirdi. bu bekleyiş diplomatik görüşmeler sonunda sona ermiş, tanklar karşılıklı olarak geri çekilmiştir.

şu anda bu geçiş noktası berlin’de turistik bir yer olarak pazarlanmaya devam etmektedir. ayrıca günümüzde burada bulunan büyük bir mcdonald’s şubesi, abd’nin rusya’ya verdiği siyasi bir mesaj olarak kabul edilmektedir.

esaretten bedalet

bana kalırsa buranın en ilgi çekici yanı, levhadaki yazılarda almanca’nın en altta yazmasıdır. zira (sırasıyla) ingilizce ,rusça ve fransızca’nın altında olması bence almanlara önlerindeki hiyerarşik yapı hakkında fikir almaları amacıylaydı. ayrıca yandaki müzede sovyet bayrağının yanına "under this flag, all crimes are committed" (bütün suçlar bu bayrak altında işlendi) yazması da bir dumur detayı olsa gerek.

"Almanya’yı İkiye Ayırıyordu" Diye Bilinen Berlin Duvarı Aslında Neden Yapıldı?

1961 yılında yapılan ve 1989 yılında yıkılan Berlin Duvarı, genel olarak hafızalarda "Almanya’yı ikiye ayıran yapı" olarak yer edinmiş durumda ancak aslında konu bundan biraz daha detaylı.

avusturya’da olduğu gibi bağımsız ve tarafsız bir almanya’nın oluşturulmasına muhalefet eden sovyetlerin ortaya çıkardığı bir problemdir berlin duvarı.

malum almanya ingiliz, fransız, amerikan ve sovyet olarak 4 bölgeye ayrılmış; sovyet tarafında kalan berlin’e de özel bir statü verilmişti. ilk plan tüm bölgelerin -berlin de dahil- birleştirilip bağımsız ve tarafsız bir almanya oluşturulması yönündeydi. gel gör ki doğu tarafından çıkmak istemeyen stalin ve müttefiklerin uzlaşmaz tutumu birleşince karşılıklı restleşmeler başladı ve sonunda doğuda demokratik alman cumhuriyeti ilan edilmiş oldu. fakat yeni alman cumhuriyeti sınırları içindeki berlin’in müttefiklere ait kesimi bir çıban başıydı.

sovyetler, müttefiklerin erzak ve lojistikten mahrum kalıp şehrin batısını boşaltmaları için berlin’i ablukaya aldı. ama birleşik devletler hava kuvvetleri’nin havadan batı berlin’e lojistik erzak ve malzeme yardımı yapmasıyla plan başarısız oldu.

1952’de kesin sınırlar çizildi, berlin’in batı kesimi müttefik işgali altında ne federal almanya’ya ne doğu almanya’ya bağlı özel bir statüye kavuşmuş oldu.

1961’e gelindiğinde müttefik kesimle hiç bir ilgisi olmadan, "sadece doğulu sivillerin batı’ya, daha iyi bir yaşama geçişlerini engellemek için doğu almanya, sınıra dikenli tel çekti. birkaç gün sonra da (13 ağustos 1961) berlin duvarı’nı ördü.

lukstar

duvarın kendisi 1961’de kurulmuştur ancak doğu ile batı almanya arasındaki katı sınır 1952’de çizilmiştir. amaç; sistemin ihtiyaç duyduğu ama sisteme ihtiyaç duymayan eğitimli ve genç insanların kaçmasını engellemektir. duvar dikmeyi akıl edenler yeraltı gerçeğini akıl edemedikleri için sırf berlin metrosu yoluyla 1955 yılına kadar 50’lerin başında inanılmaz bir ekonomik büyüme ve tüketim toplumu yoluna girmiş olan batı almanya’ya 270 bin insan kaçmıştır. berlin duvarı bunun üzerine dönemin sed lideri walter ülbricht’ın "bir şeyler yapılması gerektiği" konusunda sovyet liderlerine danışması ve onaylarını alması sonucu kurulmuştur.

yıkılışı ise gerçekten de ilginçtir. birçok insanın belgesellerde görmüş olabileceği o sahnelere (duvarın üstüne çıkmış onlarca insan, aşağıdan onlara bağıran yüzlerce insan, duvarın üzerinde grafitiler, sloganlar, koskocaman heyecan ve eline ne geçmişse onunla betona vuran insanlar) giden tarihe kısaca bakacak olursak;

doğu blokunun tümüne bakıldığında glasnost ve perestroyka dönemini en az kaale alan ülkenin doğu almanya olduğu görülür. doğuda gorbaçov halka inmekten, şeffaflıktan, yeniden yapılanmadan söz ederken, "gelin kendimizi kandıralım" yöntemine son verilmesi gerektiği anlaşılmışken, macaristan avusturya sınırını açmaya karar vermişken, polonya’da solidarnosc geri gelmişken, çekoslovakya ve romanyada halk kaynarken doğu almanya hiçbir şekilde istifini bozmadan 40. yıl kutlamalarını geçirmekteydi; hani şu kremlin meydanı görüntülerinden bildiğimiz tipte kutlamalar. görkemli birlikler, yer gök kırmızı, komünizmin geleceği piyanerler, gülümseyen yüzler ve mükemmel bir imaj. tek fark bu sefer almanya’da yüzlerin gülmemesi idi. doğu almanya "gorbaçov gorbaçov" diye bağırıyordu, her taraf kutlamalar şerefine moskova’dan gelen gorbaçov’un resimleriyle doluydu; insanlar perestroyka’dan umutluydu.

kendi yönetimlerinin tinlamadığını gördükçe diğer doğu avrupa ülkelerinde olanlardan ve gorbaçov’dan deyim yerindeyse (ki gerçekten yerinde) gazi alan insanlar berlin ve diğer önemli doğu almanya şehirlerinde sokağa döküldüler. sosyalizmin tarihine bakıldığında bu tip bir protestonun tek ihtimalli bir sonu olurdu: kızıl ordunun o ülkeye girmesi, başkaldırıyı sindirmesi, geri gitmesi. ama bu sefer durum farklıydı: doğu almanya liderleri moskova’dan bekledikleri yardımı alamadılar ve geri adım atmak zorunda kaldılar. gorbaçov, doğu almanya’nın özgürlük sembolü olmuştu.

işte bu olayların fonunda, macaristan’ın avusturya sınırını açmasının etkisiyle -çin almanlar açık olan macaristan sınırından geçip avusturya üzerinden batı almanya’ya ulaşma yolunu çoktan keşfetmiştiler- doğu almanya hükümeti 90 günlük bir ziyaret izni çıkarmaya karar verdi; bir nevi deneme niteliğinde.

9 ağustos 1989’da bu kararı halka açıklamak üzere bir basın toplantısı düzenlenir. toplantı odasında sadece almanlar değil birçok ülkenin basın mensupları vardır. açıklama yapılır ve habercilerin birinden şöyle bir soru gelir: peki bu değişiklik ne zaman yürürlüğe girecek? alman bakan önce şaşkınca şöyle bir bakar, sonra kağıtlarını karıştırmaya başlar ve şöyle der: "ee, sanırım, evet sanırım şu andan itibaren".

tabii kendisi "şu an" derken, o saniye basın odasından haberi dünyaya geçmek için habercilerin koşarak fırlayacağını, televizyonları başında toplantıyı izleyenlerin çığlık çığlığa sokaklara döküleceklerini, tam o an, belki birkaç dakika sonrasından itibaren duvarın dibinde sabahlıkları içinde askerlere yalvaran kadınların olacağını kestirememiştir. hiçbir direktif veya uyarı almadıkları halde aniden sınırın iki tarafında biriken her yaştan insanın tek ses olmuş "bırakın bizi" diye çığlığı karşısında sınır muhafızlarının çaresiz kalacağını, "yeter artık dayanamıyorum" diye bağıran kadının göğsünü yumruklayışı karşısında sonradan işinden olacağını bilmesine rağmen o askerin tek çaresinin sınırı açmak olacağını, son 30 yılda binlerce insanın aşmak uğruna canını verdiği o duvarın o gün insan eliyle yıkılacağını öngörememiştir.

doğu almanya da duvardan sonra çok fazla dayanmamış, 13 ekim 1990’da resmen sona ermiştir.

KOMUNİZM DOSYASI : “Almanya’yı İkiye Ayırıyordu” Diye Bilinen Berlin Duvarı Aslında Neden Yapıldı ???


"Almanya’yı İkiye Ayırıyordu" Diye Bilinen Berlin Duvarı Aslında Neden Yapıldı ???

1961 yılında yapılan ve 1989 yılında yıkılan Berlin Duvarı, genel olarak hafızalarda "Almanya’yı ikiye ayıran yapı" olarak yer edinmiş durumda ancak aslında konu bundan biraz daha detaylı.

avusturya’da olduğu gibi bağımsız ve tarafsız bir almanya’nın oluşturulmasına muhalefet eden sovyetlerin ortaya çıkardığı bir problemdir berlin duvarı.

malum almanya ingiliz, fransız, amerikan ve sovyet olarak 4 bölgeye ayrılmış; sovyet tarafında kalan berlin’e de özel bir statü verilmişti. ilk plan tüm bölgelerin -berlin de dahil- birleştirilip bağımsız ve tarafsız bir almanya oluşturulması yönündeydi. gel gör ki doğu tarafından çıkmak istemeyen stalin ve müttefiklerin uzlaşmaz tutumu birleşince karşılıklı restleşmeler başladı ve sonunda doğuda demokratik alman cumhuriyeti ilan edilmiş oldu. fakat yeni alman cumhuriyeti sınırları içindeki berlin’in müttefiklere ait kesimi bir çıban başıydı.

sovyetler, müttefiklerin erzak ve lojistikten mahrum kalıp şehrin batısını boşaltmaları için berlin’i ablukaya aldı. ama birleşik devletler hava kuvvetleri’nin havadan batı berlin’e lojistik erzak ve malzeme yardımı yapmasıyla plan başarısız oldu.

1952’de kesin sınırlar çizildi, berlin’in batı kesimi müttefik işgali altında ne federal almanya’ya ne doğu almanya’ya bağlı özel bir statüye kavuşmuş oldu.

1961’e gelindiğinde müttefik kesimle hiç bir ilgisi olmadan, "sadece doğulu sivillerin batı’ya, daha iyi bir yaşama geçişlerini engellemek için doğu almanya, sınıra dikenli tel çekti. birkaç gün sonra da (13 ağustos 1961) berlin duvarı’nı ördü.

lukstar

duvarın kendisi 1961’de kurulmuştur ancak doğu ile batı almanya arasındaki katı sınır 1952’de çizilmiştir. amaç; sistemin ihtiyaç duyduğu ama sisteme ihtiyaç duymayan eğitimli ve genç insanların kaçmasını engellemektir. duvar dikmeyi akıl edenler yeraltı gerçeğini akıl edemedikleri için sırf berlin metrosu yoluyla 1955 yılına kadar 50’lerin başında inanılmaz bir ekonomik büyüme ve tüketim toplumu yoluna girmiş olan batı almanya’ya 270 bin insan kaçmıştır. berlin duvarı bunun üzerine dönemin sed lideri walter ülbricht’ın "bir şeyler yapılması gerektiği" konusunda sovyet liderlerine danışması ve onaylarını alması sonucu kurulmuştur.

yıkılışı ise gerçekten de ilginçtir. birçok insanın belgesellerde görmüş olabileceği o sahnelere (duvarın üstüne çıkmış onlarca insan, aşağıdan onlara bağıran yüzlerce insan, duvarın üzerinde grafitiler, sloganlar, koskocaman heyecan ve eline ne geçmişse onunla betona vuran insanlar) giden tarihe kısaca bakacak olursak;

doğu blokunun tümüne bakıldığında glasnost ve perestroyka dönemini en az kaale alan ülkenin doğu almanya olduğu görülür. doğuda gorbaçov halka inmekten, şeffaflıktan, yeniden yapılanmadan söz ederken, "gelin kendimizi kandıralım" yöntemine son verilmesi gerektiği anlaşılmışken, macaristan avusturya sınırını açmaya karar vermişken, polonya’da solidarnosc geri gelmişken, çekoslovakya ve romanyada halk kaynarken doğu almanya hiçbir şekilde istifini bozmadan 40. yıl kutlamalarını geçirmekteydi; hani şu kremlin meydanı görüntülerinden bildiğimiz tipte kutlamalar. görkemli birlikler, yer gök kırmızı, komünizmin geleceği piyanerler, gülümseyen yüzler ve mükemmel bir imaj. tek fark bu sefer almanya’da yüzlerin gülmemesi idi. doğu almanya "gorbaçov gorbaçov" diye bağırıyordu, her taraf kutlamalar şerefine moskova’dan gelen gorbaçov’un resimleriyle doluydu; insanlar perestroyka’dan umutluydu.

kendi yönetimlerinin tinlamadığını gördükçe diğer doğu avrupa ülkelerinde olanlardan ve gorbaçov’dan deyim yerindeyse (ki gerçekten yerinde) gazi alan insanlar berlin ve diğer önemli doğu almanya şehirlerinde sokağa döküldüler. sosyalizmin tarihine bakıldığında bu tip bir protestonun tek ihtimalli bir sonu olurdu: kızıl ordunun o ülkeye girmesi, başkaldırıyı sindirmesi, geri gitmesi. ama bu sefer durum farklıydı: doğu almanya liderleri moskova’dan bekledikleri yardımı alamadılar ve geri adım atmak zorunda kaldılar. gorbaçov, doğu almanya’nın özgürlük sembolü olmuştu.

işte bu olayların fonunda, macaristan’ın avusturya sınırını açmasının etkisiyle -çin almanlar açık olan macaristan sınırından geçip avusturya üzerinden batı almanya’ya ulaşma yolunu çoktan keşfetmiştiler- doğu almanya hükümeti 90 günlük bir ziyaret izni çıkarmaya karar verdi; bir nevi deneme niteliğinde.

9 ağustos 1989’da bu kararı halka açıklamak üzere bir basın toplantısı düzenlenir. toplantı odasında sadece almanlar değil birçok ülkenin basın mensupları vardır. açıklama yapılır ve habercilerin birinden şöyle bir soru gelir: peki bu değişiklik ne zaman yürürlüğe girecek? alman bakan önce şaşkınca şöyle bir bakar, sonra kağıtlarını karıştırmaya başlar ve şöyle der: "ee, sanırım, evet sanırım şu andan itibaren".

tabii kendisi "şu an" derken, o saniye basın odasından haberi dünyaya geçmek için habercilerin koşarak fırlayacağını, televizyonları başında toplantıyı izleyenlerin çığlık çığlığa sokaklara döküleceklerini, tam o an, belki birkaç dakika sonrasından itibaren duvarın dibinde sabahlıkları içinde askerlere yalvaran kadınların olacağını kestirememiştir. hiçbir direktif veya uyarı almadıkları halde aniden sınırın iki tarafında biriken her yaştan insanın tek ses olmuş "bırakın bizi" diye çığlığı karşısında sınır muhafızlarının çaresiz kalacağını, "yeter artık dayanamıyorum" diye bağıran kadının göğsünü yumruklayışı karşısında sonradan işinden olacağını bilmesine rağmen o askerin tek çaresinin sınırı açmak olacağını, son 30 yılda binlerce insanın aşmak uğruna canını verdiği o duvarın o gün insan eliyle yıkılacağını öngörememiştir.

doğu almanya da duvardan sonra çok fazla dayanmamış, 13 ekim 1990’da resmen sona ermiştir.

KOMUNİZM DOSYASI /// Berlin Duvarı Yıkılana Kadar Sosyalist Rejimle Yönetilen Cumhuriyet : Doğu Almanya


Berlin Duvarı Yıkılana Kadar Sosyalist Rejimle Yönetilen Cumhuriyet : Doğu Almanya

II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyet kontrolü altında kurulan Doğu Almanya, resmi adıyla Alman Demokratik Cumhuriyeti hakkında genel bilgiler.

Nedir, ne değildir?

bundan tam 60 yıl önce, yine bir 7 ekim 1949 günü resmî olarak kurulmuş sosyalist bir devlettir, demokratik almanya cumhuriyeti. bizim halkımız arasında genellikle doğu almanya olarak da bilinir ya, neyse…

1990 yılında tarihin karanlık sayfalarına karışan doğu almanya’nın kuruluş yıldönümünü hâlâ kutlayan, bu günü hasretle hatırlayan ve yâd edenler var mı, bilmiyorum.

ilginçtir, 1949’da kurulduğu ilân edilen bu devlet, tam 40 yaşındayken, 9 kasım 1989’da berlin duvarı ile birlikte pratikte yıkılmıştı, yoksa 89’dan sonrası biraz teorik, biraz teferruat, prosedür gereği yaşanan bir süreç olmuştu.

demokratik almanya cumhuriyeti ya da doğu almanya, acısıyla, tatlısıyla, insanlık tarihinde yaşanmış hoş bir sedâ olarak mazideki ebedî istirahatgahında bugün…

matrakcinasuh

Ufak bir panoraması

doğu almanya… doğu bloğunun en sağlam ekonomisine sahip olan sosyalist devlet.

berlin duvarı yıkıldığında batı berlin’de ev kiraları 4 odalı evler için 300 ile 600 dm (deutsche mark) arasında değişirken doğu berlin’de kiralar 30 dm ile 100 dm arasındaydı. doğu alman markı ile batı alman markı duvar yıkılıp 1’e 10 olan oran eşitlenince bir çok mark milyoneri doğu alman ortaya çıktı. bu hikayeye good bye lenin filminde az da olsa değilnilmektedir.

her doğu bloğu ülkesinde olduğu gibi "nereden buldun yasası" bu ülkede de olduğundan insanlar maaşlarının üzerinden kalan paraları yastık altında biriktirmek zorunda kalıyor, bu birikmiş miktarı da harcayamıyordu. giyim dahil olmak üzere bir çok temel ihtiyaç hali hazırda devlet tarafından karşılanıyordu.

batı berlin doğumlu ve berlin duvarı yıkıldığında berlin’de bulunan birisi olarak doğu berlin hakkında merakım hiçbir zaman dinmemiştir. berlin duvarı yıkıldığında her ne kadar 2 yaşında olsam da doğu berlin ve doğu almanya’nın izlerini hala sürmek ve doğu almanya’yı hissetmek hiç de zor değil. plattenbau binaların arasında gezerken tekdüzeliğini izlediğiniz berlin çok keyifli olmasa da benim gibi tutkunlar için farklı görünen objelere dönüşüp, doğu berlin ruhunu tekrar yansıtabiliyorlar.

eğer bu tarihte kalmış memlekete biraz olsun merakınız varsa kapitalizm doğu berlin’i tamamen yutmadan berlin’e kesinlikle gidin. marzahn’da dolaşın, doğu almanya’dan miras kalmış o sessizliği, tekdüzeliği ve can sıkılmışlığını keşfedin. insanlarla iletişime geçmek istiyorsanız doğu almanya’yı gerçekten yaşamış yaşlı insanlarla konuşmaya çalışın. size genelde ters gözle bakmazlar ve iletişime geçerler. fakat gençlerden uzak durun, özellikle marzahn’ın neo-nazi nüfusu oldukça yüksektir.

doğu almanya’yı özleyen bir çok tutkulu sosyalist ve gerçekten o yılları yaşamış insanlar görebilirsiniz. bunlar kapitalizmin yuttuğu ve yok ettiği bir de utanmadan "fakir-işsiz" gibi yaftaladığı insanlardır. işini, aşını, yiyeceğini, giyeceğini temel hak olarak devletten edinmeye alışmış, ergenliğinden itibaren işsizlik nedir bilmeyen ve iyi bir meslek eğitimi almış olan kişiler kapitalizme ayak uyduramadılar. doğu illerinde yapılan anketlerde "sınır tekrar kapansın mı?" sorusuna "evet!" diyen insanlar bugün bile hiç azımsanmayacak bir kitleyi oluşturuyorlar.

doğu almanya baskıcı, vatandaşını fişleyen ve stalinist bir devletti fakat benim merakımı cezbeden de insanların bu sisteme olan özlemi, eğilimidir.

klavyesi calinan sanal kahraman

Yaşadıkları kimlik bunalımı

iki dünya savaşından önce hem ekonomi, hem kültürel açıdan çok zengin olan alman eyaletlerinin tümüdür doğu almanya. eskiden ülkeydi, o yıkıldı, şimdi coğrafi terim olarak kullanılıyor. sene 2010 artısı, eksisi, handikapı, kendi performansı bir değerlendirme yapacak olursak, bölge için kimlik bunalımında diyebiliriz. nazizim, üstüne komünizm, ardından haşırt to the blackboard geçirilen bir kapitalizm deneyimi, sonuç uzaylı zekiye gibi dolaşan doğu almanlar.

hitler dönemini yaşayan kesim şiddet, kayıp, açlık, kendi zalimliği ve yokluk travması geçirdi, ilk ddr jenerasyonu hepsine göre en azından daha mutlu bir yaşam sürebildi, onların çocukları 60’lı, 70’li yıllarda devlet terörünü hissetti, aileler çatırdamaya başladı. üstüne 80’lerde iyice tavan yapmış çoluğunu, çocuğunu batı’ya kaçıp terk edenler ve derin sorunlarla yaşamaya mahkum kalmış geriye kalanlar eklendi. duvar yıkılınca bütün hayatı boyunca kabul ettiği değerler toz, toplum içinde kazanılmış statüler yok oldu. eskiden yazın denize gidebilmek için devletten izin alanlar, bir trabı için ön sene sıra bekleyenler, pompalanan para ile birden en laçisinden iyi bir audi’ye, mercedes’e biner, yılda iki kez mallorca, alanya yapar oldu. serbest pazar ekonomisini anlayamadan birden zenginleşip, 2000’lerin başında piyasanın gerçekleri gereği alaşağı oldular. ne insana aidiyet verecek, sevgi verecek bir aile yapısı kalmış, ne de (biraz kendini kandırma da olsa) iç huzuru sağlayacak bir inanç yapısı. en az yabancı oranıyla, en yüksek yabancı düşmanlığının ortaya çıktığı garip bir yer doğu almanya.

yüksek teknoloji alanında üretim ve araştırma yapanlar, dev global firmaların şubeleri ve işsizler ordusunun dışında toplum ikiye bölünmüş. bir yanda kamuya sırtını dayamış, batı alman memurlar tarafından oturtulmuş bavyera eyalet sisteminde bir eli yağda, diğeri balda sosyal demokrasi gazına hazineyi sömürdükçe sömüren memur tayfası, diğer yanda ufak ufak köy, kasaba, şehir çemberinde tezgahı açmış inşaat, finans (kredi, araba, muhasebeci, hizmet sektörü bunun karındaşı), spor kulübü üçgeninde bir birine iş, rüşvet, ihale paslaşan, kentsoylu olmaya yeni yeni başlayan avam kalantör tayfa. insanın içini açacak şeyler yazmak ister gönül, ama nafile.

camel

KOMUNİZM DOSYASI : 1989 Tarihli Kadife Devrim – 1968 Prag Baharı – 1968 Mayıs Olayları


Vaclav Havel ve protestocular / Kasım 1989

Komünizmden Demokrasiye Kansız Bir Şekilde Geçilmesini Sağlayan 1989 Tarihli Kadife Devrim

Doğu Avrupa’nın karmaşık siyasal değişimlerini daha iyi anlamanızı sağlayan ve ünlü siyaset adamı Václav Havel’i başa getiren bu olay, rejim değişikliğinin yumuşak ve demokratik olabileceğini de kanıtlıyor.

1968 yılında çekoslovakya‘da yaşanan reform hareketlerinin kanlı bir işgalle bastırılmasının ardından, sovyetler birliği’nin adamı gustav husak yönetimin başına geçti. politik reformların üzerindeki ilgiyi dağıtmak amacıyla tüketicilik akımını devreye sokar. sovyetler birliği’nden edinilen maddi yardımla birlikte, hükümet çekoslovak halkın yaşam standartlarını yükseltmek amacıyla bir dizi önlem paketi oluşturur. aslında bu önlem paketi, yine bu halkın ağzına çalınan 2 parmak baldan ibarettir.

1970’lerin ortasına geldiğimizde, iki çek entellektüel grubu, charter 77 ve vons, hükümetin politikalarını sorgulamaya başlar. prag baharı sonrası sovyetlerin prag’ı işgaliyle birlikte sürgün edilen yahut hapse gönderilen bir takım yazarlar da, yazılarıyla hükümeti ve sistemi eleştirmeye başlamış, bu yazarların başını josef skvorecky ve milan kundera çekmiştir.

Milan Kundera (ortada) ve Josef Škvorecký (Kundera’nın sağındaki).

diğer doğu avrupa devletlerinin de aynı zaman diliminde yaşadığı bazı finansal yetersizlikler, petrol krizi ayrıca çekoslovakya’nın ekonomik krize girmesine neden olmuş, bu kriz, endüstriyel yetersizliklere ve yatırımların duraklamasına yol açmıştır. 1981 yılına gelindiğinde, ülkedeki bitmemiş sanayi kuruluşunun sayısı 30 bin olarak bilinmektedir.

husak’ın başarısız politikaları 1987’de hükümetten devrilmesine neden olmuş, bu zaman zarfından sonra başa geçen jakes ise beklentilere cevap verememiştir.

17 kasım 1989’de bazı öğrencilerin eylemlerine polisin kanlı ve zalim müdahalesi tepkiye neden olmuş, bu tepki çığ gibi büyüyerek önce univerzita karlova v praze‘de grevlere, akabinde charter 77 gibi muhalif grupların birleşmesi ile civic forum‘un oluşmasına sebep olur.

Gustav Husak (ortada / 10 Ocak 1913-18 Kasım 1991)

bu forum, şikayetlerini ve isteklerini açık bir şekilde ilan eder ve bu deklerasyona hiçbir şekilde hükümet kuvvetleri müdahale etmez. bu ilandan sonra, gorbaçov, çekoslovak yönetiminin, forumcuların istediği reformların uygulanması gerekliliğini bildirince, civic forum dünyaca tanınan bir hareket olarak zihinlere kazınır. 1968 prag baharının lideri dubçek’in devrimci kuvvetlere katılmasıyla, politbüro istifa eder ve bütün ülkeyi saran genel grev sonrası hükümet, forumla aynı masaya oturmayı kabul eder.

bu görüşmelerde bir anlaşmaya varılır. buna göre, komünist tek parti hükümranlığı anayasadan çıkarılacak, marksist-leninist ideoloji eğitim sisteminden kaldırılacak ve en önemlisi, bir koalisyon hükümeti oluşturulup, göreve başlayacaktı.

Civic Forum logosu.

1989 yılında husak’ın istifasıyla havel başa geçmiş, ertesi sene yapılan genel seçimlerde, reformcular çek ülkesinde oyların yarısından fazlası, slovak ülkesinde ise 1/3’ünü alarak kadife devrimi başarıya ulaştırmıştır.

2 sene önce, univerzita karlova v praze‘de katılmış olduğum bir konferansta anlatılanlar yalan değilse, oluşturulacak olan koalisyonun bakanlar kurulu 10 dakika içinde belirlenmiş, hatta bazı bakanların telefon numaraları bulunamadığı için onların yerine başka eş-dost-öğretim görevlisi aranıp bakan edilmiştir. zaten ertesi sene yapılan seçimlerde bu bakanlıkların yerine kalıcı kimseler gelmiş ve dolayısıyla kadife devrim, kansız bir şekilde başarıya ulaşmıştır.

Prag’daki Kadife Devrim anıtı / Fotoğraf: Yair Haklai

huseyin sevki topuz

kısa bir özet olarak

1918 yılında birinci dünya savaşı ile de avusturya-macaristan imparatorluğu yıkılır. prag ise slavların ve çeklerin bir arada olduğu bağımsız çekoslavakya’nın başkenti olur. ikinci dünya savaşında savaşmadan almanlar’a teslim olurlar bundan dolayı şehir bombalanmaz ancak 1948 yılında ikinci dünya savaşının biter ve sovyet rusya desteği ile prag’da komünist rejim kurulur. 1968 yılına kadar komünizmle yönetilen ülke başa gelen alexander dubcek ile liberalleşmeye başlar ancak aynı yıl sovyetler çekoslavakya’yı işgal eder ve bu liberalleşmeyi sona erdirir. işte bu kısacık dönem prag baharıdır. 11 yıl sonra ise yoğun gösterilerden sonra kan dökülmeden ülke kapitalizme dönüş yapar, işte bu da kadife devrimdir.

Çekoslovakya’nın Liberalleşme Çabalarıyla Ortaya Çıkan Tarihi Dönem: 1968 Prag Baharı

5 Ocak 1968’de başlayan ve aynı yılın 21 Ağustos’unda sona eren bu hareket, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’ya dair çok şey anlatıyor.

1968 / Fotoğraf: The Central Intelligence Agency

20 ağustos 1968 günü, saat 20:30

prag’daki ruzyne havaalanına uçuş planında olmayan sivil bir sovyet uçağı indi. bunu bir saat sonra ikincisi izledi. bu havaalanında alışıldık bir durum olduğundan, gece yarısını geçene kadar etrafta dolaşan sivil giyimli kişiler dikkat çekmedi. bundan sonra ise alana yeni iniş yapan iki sovyet uçağından çıkan silahlı askerler kısa sürede havaalanını ele geçirdiler. bir buçuk saat sonra da arka akaya inen uçaklardan zırhlı araçlar ve askerler indirilmeye başlandı. havaalanı boşaltıldı. personel, turistler ve yolculuk için bekleyenler şehre gönderildi. bundan çok önce, gece saat 23:00’da ise 5 ülkenin askeri birlikleri çekoslovak sınırını geçmişti. prag garnizonu alarma geçmiş, ancak bir direniş emri almamıştı. 23:40’da başbakan işgali resmi olarak doğruladı. havaalanı güvenlik şefi albay elias ve bazı görevliler öncesinden işgalden haberdardı. onlar ve bürokrasinin diğer işbirlikçileri birer hain olarak tarihte hak ettikleri sıfatla anılmaktadır.

gece saat 01:00’da parti merkez komitesi radyodan olayı kınayan, ancak silaha başvurulmamasını isteyen bir bildiri yayınladı. bildirinin daha ilk cümlesinde orta dalga vericisi kapatılarak yayın durduruldu (merkezi haberleşme idaresi müdürü karel hoffman da işbirlikçilerdendi). işgal radyosu doğu almanya üzerinden yayın yapmaya başladı. 03:00’da hükümet binaları işgal edildi ve başbakan oldřich cerník tutuklandı. 04:00’da komünist parti merkez komite binası sarıldı ve sonraki bir saat içinde işgal edildi. uçaklardan şehre işgal güçlerinin bildirisi dağıtıldı. bu bildiride işgalciler sosyalizme bağlı liderlerden gelen yardım ricasına karşılık verdiklerini iddia etmekteydiler.

Oldřich Cerník

04:30’da prag radyosu düzenli sabah yayınına yeniden başladı

bu aynı zamanda ülkedeki protesto ve eylemlerin de başlangıcıdır. radyo işgal güçlerine ve birkaç kez de sovyet askerlerince müdahaleye ve işgale uğramasına, tanklardan binaya açılan ateşe rağmen iki hafta boyunca bağımsız yayın yapmaya devam etti. binlerce kişi canlı kalkan olarak radyo binasının çevresini sardı. çatışma olmamasını ve barikat kurulmamasını istemesine rağmen, işgali kabul edilemez olarak duyurdu ve pasif direniş çağrısı yaptı. bu noktada partinin kararsızlığı etkili oldu. reformlara ve özgürlükçü gelişmelere rağmen bürokrasi kökenli yapısı değişmeyen partinin yönetici kadroları, en başından beri sorunun uluslararası kamuoyunun desteğiyle çözebileceği fikriyle ve can kaybını en aza indirmek amacıyla hareket ettiler. nitekim bu ana kadar kimse ölmemişti.

hemen 21 ağustos sabahı ilk barikatlar kuruldu

küçük çatışma haberleri gelmeye başladı. yolların kapalı olması sebebiyle yiyecek sıkıntısı başladı. kısa sürede ayaklanma sivil itaatsızlık eylemleriyle tüm ülkeyi sardı. büyük askeri başarı, devasa bir siyasi başarısızlık tarafından takip edilmekteydi. sovyetlerin içeride yönetim kurdurmayı planladığı işbirlikçiler (ihanetin doğal bir sonucu olarak) halkın tepkisinden duydukları korkuyla çekingen davranmaya başladılar. ülkede hiçbir toplumsal örgüt işgalci güçlere meşru bir zemin sağlamaya yanaşmadı. partinin reform karşıtı muhafazakar kesimlerinin büyük bölümü bile işgale karşı cephe aldı ve temsilcileri eski yöneticileri tanıyacaklarını açıkladılar. bu noktada tüm doğu avrupa için büyük bir fırsat kaçırıldı. 60’ların başına kadar gelen baskı döneminde yarıdan çoğu tasfiye edilen parti halen tüm nüfusun %12’sini kapsamaktaydı. üyelerinin %90’ı reformcuların yanındaydı ve işgalle birlikte muhafazakarlar da onlara katılmıştı. tasfiye edilen bir milyon kişi tekrar partiyle yakınlaşmaya başlamıştı. halkın tamamı işgale karşı reformcuları desteklemekteydi. insanlar silahsız olarak tankların önüne sosyalizm diye imza attıkları pankartlarla çıkmaktaydı. duvarlarda sovyet işgalini ve ağlayan lenin’i tasvir eden posterler asılıydı. ve parti tüm bunlara rağmen silahlı bir direniş örgütlemeye ve ordunun kaynaklarını kullanmaya girişmedi. genel grev çağrısı dahi yapmadı.

sonuçta bu, dünya tarihinin en kansız işgali oldu

olaylarda 72 çekoslovak öldürüldü ve 19 yasında bir sovyet askeri nöbet tutarken çenesine dayadığı tüfeğini ateşledi. bu intihar işgal güçlerinin tek kaybıdır ve sorumlusu da yine işgal güçleridir. ancak insanlığın en büyük kaybı prag baharı’nın ölümü oldu. basın özgürlüğü ve özgür forumlar kaldırıldı. yüzbinlerce kişi soruşturma kapsamına alındı. bunlar kademe kademe, eski yöneticiler görevdeymiş gibi gösterilerek ve zorla imzalatılan belgelerle gerçekleştirildi. bu süreçte eski yöneticiler de ayaklanmanın büyümemesi için piyon olarak kullanıldılar ve pasiflikleriyle işgalcilere hizmet ettiler. bu sürecin ardından bir kuşağın tamamen sovyet işgali altında yetişmesi, ülkelerinden kaçan ve yıllarca dönemeyenler, sosyalizm adını en önemli kalesi çekoslovakya’da bile korkulan bir kavram haline getirdi. işgal dünyaya, iyi niyetli bile olsa bürokratik bir yönetimin özgürlük adına kesinlikle güvenilmez olduğunu gösterdi.

Prag baharı ana karakterleri: Oldřich Černík, Alexander Dubček, Ludvík Svoboda ve Josef Smrkovský

denhamtoothpaste

Çok kısa özetle bitirelim

1918 yılında birinci dünya savaşı ile de avusturya-macaristan imparatorluğu yıkılır.

prag ise slavların ve çeklerin birarada olduğu bağımsız çekoslovakya’nın başkenti olur. ikinci dünya savaşı’nda savaşmadan almanlar’a teslim olurlar, bundan dolayı şehir bombalanmaz.

ancak 1948 yılında ikinci dünya savaşı biter ve sovyet rusya desteği ile prag’da komünist rejim kurulur.

1968 yılına kadar komünizmle yönetilen ülke başa gelen alexander dubcek ile liberalleşmeye başlar ancak aynı yıl sovyetler çekoslovakya’yı işgal eder ve bu liberalleşmeyi sona erdirir. işte bu kısacık dönem prag baharıdır.

Paris’te Başlayıp Tüm Dünyayı Sarsan Ayaklanma Hareketi : 1968 Mayıs Olayları

1968 yılının Mayıs ayında Fransa’da De Gaulle iktidarına karşı başlayan ve daha sonrasında tüm dünyayı etkileyen öğrenci hareketi.

Paris, Mayıs 1968 – Getty Images/Carlo Bavagnoli

tüm dünyayı saran 1968 mayısı gençlik hareketleri içinde, fransa‘da, özellikle paris‘te gerçekleşen olaylar en can alıcı kesittir. bu kesitin öncesini-sonrasını/nedenlerini-olanı biteni-sonuçlarını, ilgili ve meraklı okuyucu için anlatalım:

günümüzde deneyimlediğimiz meta çeşitliliğinin ve bolluğunun nefesi, hiç şüphesiz, ciddi anlamda ilk kez altmışlarda, tüketim toplumunun doğduğu o süreçte hissedildi (bkz: les choses). tüketim toplumuna evrilmede, tüketim kültürünün kalbi olan televizyon sayısının o dönemki patlaması, bu durumu açık bir biçimde özetler: 1960’da fransa’da televizyon giren ev oranı %15’ken bu oran 1970’te % 70’e fırladı.

ellilerdeki olgunlaşma sürecinden sonra, “gençlik kültürü”nün ortaya çıkışı yine bu dönemdedir. müzik gruplarının etkisinde bir özgürleşme eğilimi ve yetişkinler tarafından ciddiye alınma arzusu, gençleri kendilerini ifade etmede yeni biçimleri uygulamaya itti. kuşkusuz, bu yıllarda bir kuşak çatışmasının olduğu ziyadesiyle açıktı. ebeveynler, nazi işgalini, savaş’ın yıkıcılığını (bkz: ikinci dunya savasi) ve yol açtığı yıkımla yokluğu görmüşlerdi ama yeni nesil, çeşitlenen metaların dünyasında bir tatminsizliği ve rahatsızlığı yaşamaktaydı. gençler, ana-babanın, devletin ve tüm bağlayıcı kurumların karşısında kendini uyuşturucu kullanımıyla (bkz: esrar) ve özgürce yaşanan cinsellikle özgür kılmakta; böylece özgürlüğünü ilan etmekteydi. bu gençliğin şaşırtıcı enternasyonalizmi, vietnam’da ve cezayir’de olanlara büyük tepki duymasını sağlıyordu. mayıs 1968’i ortaya koyan ve yeni bir dönemi açan da güçlenen bu gençlik kültürü ve altmışlarda gençliğin bir toplumsal aktör olarak ortaya çıkışı oldu.

öğrencileri radikalleştiren dış olaylardan biri cezayir’e bağımsızlığın (bkz: cezayir kurtulus savasi) verilmemesiydi. fransız solunun bağımsızlığın tanınması konusundaki yetersiz girişimleri ve ayrıca vietnam’ın işgaline (bkz: vietnam savasi) karşı bir duruş göstermemesi, öğrencilerin tepkisini arttırdı. hatta cezayir’e gidip, fransız ordusuna karşı bağımsızlık için çarpışan fransız gençleri bile oldu. vietnam’daki abd işgali, dünyanın diğer ülkelerinde olduğundan çok daha fazla muhalefeti fransa’da doğurdu ve vietnam işgaline karşı öğrenciler arasında yürütülen kampanya, mayıs 68 için bir örgütlenme hazırlığı teşkil etti.

mayıs 68 olaylarının nedenlerini saptayıp ortaya koyarken, aslında iç boyutun daha fazla ön plana çıktığını görebiliriz. ikinci dunya savasi sonrasında nüfus artışı ve kentleşmeyle birlikte okullara olan talep artmaya başladı ve bu talep fazlalığı yükselmeye devam etti. işte öğrenci sayısındaki bu artışa üniversiteler cevap verememiş ve sistem tıkanmaya başlamıştır. bu duruma bir de mezuniyet sonrası iş bulamama durumu eklenince gençler arasındaki gerilimin dozu iyice artmıştır. yeni açılan üniversiteler ile seçkinlere yönelik üniversiteler arasındaki eşitsizlik de tepkiyi arttıran bir öğedir. yani hemen tüm halk hareketleri gibi mayıs 1968 de özünde bir idealizmi taşımıyordu, idealizmden beslenmemişti ve temelde ekonomik ve sosyal anlamda rahatsız olma durumundan besleniyordu, böylece ortaya çıkan tepki, idealizmi doğuruyordu. bu çarpıklık diğer öğelerle de birleşince böylesi bir patlama görülebilmişti. bu öğelerden biri özgürleşme ve meta çeşitliliğinde artış atmosferini solumaya başlamış yeni neslin, ahlakçı yetişkinlerin ve elitlerin müdahalelerinden duyduğu rahatsızlıktı. 1967 yılında nanterre üniversitesi’nde kızların erkek yurtlarına, erkeklerin de kız yurtlarına girişini yasaklayan yönetmelik öğrencilerden büyük tepki görmüş; her iki cinsten öğrenciler kız yurdunu işgal edip, yetişkin muamelesi görmek istemişlerdir.

olaylar, iki aşamada gerçekleşti: ilk aşama öğrenci ayaklanması, ikinci aşama ilk aşamayla ateşlenen toplu bir işçi hareketi. ilk aşama, 3 mayıs’ta polisin öğrencileri sorbonne’dan çıkararak, üniversite’yi kapatmasıyla ateşlendi. polisin öğrencilere sert müdahalesi, halkta öğrencilere yönelik sempatiye yol açtı. polisin ve hükümetin sergilediği vahşet, azınlık olarak var olan bir hareketin, yalnız öğrencilerin değil toplumun da önemli bir bölümünün desteğinin kazanmasını sağladı. diğer yandan öğrencilerin tepkisi de sert oldu. 10 mayıs gecesi quartier latin’de barikatlar kurdular ve fransa tarihinde bile ender görülen çatışmalar başladı (eh, kanlı devrimlerin ülkesi) (bu polis-öğrenci çatışmaları haziran ortasına kadar sürdü). 13 mayıs’ta paris’te yaklaşık bir milyon kişi gösteri yaptı. artık başkaldırı bir kitle hareketine dönüşmüştü. işçiler greve gitmişlerdi ve mayıs ayının ikinci yarısında grev dalgası tüm ülkeyi sarmıştı. ilginç olan başkaldırının çok farklı kesimlere yayılmış olmasıydı. medya başkaldırıdan yana tavır almıştı (25 mayıs’ta fransız radyo ve televizyon kurumu çalışanları, haberlerin halka aktarımı sırasında hükümetten gelen baskılar yüzünden greve gittiler) ve şubat’ta henry langlois’nın cinémateque’inin kapatılması ve langlois’nın tutuklanması üzerine protesto gösterisinde bulunmuş olan sinemacılar (hatta bu gösteride godard, truffaut ve tavernier yaralanmıştır); mayıs 68 ile birleşmişlerdir ve 18 mayıs’ta cannés film festivali’nin açılışını durdurmuşlardır (jean-luc godard ve françois truffaut sinema perdelerine asılıp gösterimin başlamasını engellemiş, diğerleri de ses kablolarını kesmiştir) (yaramaz herifler). böylece mayıs olayları ile tüm ülke felç olmuştur. de gaulle ve hükümet iktidarsızlaşmış ve fransa’nın kamu düzeni haziran başlarına kadar ortadan kalkmıştır.

dönüm noktası 30 mayıs’ta de gaulle’ün almanya’dan dönmesi, parlamento’yu feshedip, genel seçimleri yenilemesi oldu. haziran 1968’de yapılan bu seçimlerde, taşradakilerin paris’teki radikallere bir tepkisinin desteğiyle de gaulle başarısını yineledi. anlaşılan oydu ki fransızlar, mayıs’taki düzensizlikten dolayı şoka uğramış ve bu şokun karşılığında yine gaulle’ün partisine yönelmişlerdi.

haziran 1968 parlamento seçimlerinden de gaulle başarıyla çıkmış olabilirdi ama yönetimde bir yıllık ömrü kalmıştı ve artık hiçbir zaman mayıs 1968’den önceki siyasi saygınlığına ulaşamayacaktı. mayıs 1968 olayları, de gaulle’ün otoritesini ciddi anlamda sarstı ve buna onun 1969’da iktidardan ayrılışı eşlik etti. olanlar göstermişti ki charles de gaulle’ün olduğunu iddia ettiği sosyal oydaşma, yapay kalmıştı. ekonomik kalkınma açıkça görülüyor olsa da bu gelişmenin meyveleri adaletsiz bir biçimde dağıtılmıştı.

mayıs 1968, yeni bir neslin, hakim elitler tarafından kendilerine dayatılan sosyal ve siyasi değerlere karşı bir patlamasıydı. kısa sürdü ama etkisi gelecek yılları dikkate değer biçimde etkiledi. örneğin, 68 olaylarının yarattığı özgürlük atmosferi, filmlerin içeriğinde önemli değişime yol açtı. militan ve radikal filmlerin yapılması bu etkilenmenin bir parçasıydı. mayıs 1968’in toplumsal ilişkileri nasıl etkilediğini en iyi biçimde anlatabilen iki film, auteur kuramına bağlı iki yönetmenden geldi: her ikisi de kişisel ilişkileri yoğun bir biçimde ele alan jean eustache’ın "le maman et la putain" (1972) ve jacques doillon’nun "les doigts dans la tete" (1974) filmleri.

bu entry’de nakledilen dönemi ve olayları görsel bir perspektiften, sinemanın dilinden edinmek için, dokümanter yapıt "grand soirs et petit matins" ile fiktif yapıt "les amants reguliers" izlenebilir.

kaynak:
ertan yılmaz, 1968 ve sinema, kitle yayınları
alistair cole, french politics and society, pearson education limited
robert gildea, france since 1945, oxford university press

KOMUNİZM DOSYASI : KÜBA DEVRİMİ – FIDEL CASTRO & CHE GUEVARA VE KOMÜNİZM


KÜBA DEVRİMİ – FIDEL CASTRO & CHE GUEVARA VE KOMÜNİZM

Biz Evde Yokuz

Küba

Devrime sempati duyan duymayan herkes için Küba siyasi tarihi büyük bir önem taşır. Amerika’nın ülkenin tüm kaynaklarını yönettiği minnacık bir ada ülkesi bir Latin Amerika’da ilki gerçekleştirerek dünya lideri Amerika’ya karşı gelir, isyan eder ve dünyayı şok ederek Amerika’ya karşı verdiği savaşı kazanır. Bu da dünya siyaset arenasında önemli tektonik bir hareket başlatır.

Küba Devrimi ilham verici bir cesaret ve seferberlik öyküsü olmakla birlikte, diğer yandan İran İslam Devrimi ile halkın devrim sonrasında ülke için planlardan haberdar olmaması ve sürpriz bir rejimle karşılaşmaları bakımından benzerlik gösterir. Her iki devrimde de, Amerika’nın devletin içindeki elinden rahatsız olan halk, farklı politik görüşlere sahip olsa da ortak bir düşmanı def etme amacında bir liderin altında (İran’da Humeyni, Küba’da Fidel Castro) birleşip “Amerikan uşağı” olarak görülen yöneticiyi (İran’da Şah, Küba’da Batista) devirirler. Ortak düşmanı yollamak tüm halkın katılımıyla olsa da, takibinde gelen rejim halka kesilen beklenmedik fatura olur.

Şimdi hep beraber devrimi hazırlayan şartlara, 3-5 kişilik bir gerilla operasyonunun nasıl toplumsal bir harekete döndüğüne, sadece Küba’yı değil dünyayı değiştiren liderler Fidel Castro ve Che Guevara’ya, Rusya ve Amerika’nın hamlelerinin nasıl nötr olan Küba’yı komünizme yönelttiğine, ve Küba’nın rejimi dünyaya ithal etme çabalarına bakalım.

Küba’nın İspanyollar ile olan ilişkisini hızlı bir şekilde öğrenmek için olayları kronolojik sırasına göre listelediğimiz Küba Tarihi yazımızı okuyabilirsiniz.

Amerika’nın Günahlar Adası Küba

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org

1903’ten beri bir Amerikan mandası olan Küba’da 1920’lerde ABD şirketleri, Küba tarım topraklarının 2/3’sine bir o kadar da madenlerine hakimdir. ABD, Küba’yı hammadde kaynağı, aynı zamanda da ABD’de üretilen sanayi ürünlerini satabileceği pazar kaynağı olarak görüyordur. Küba’nın temel üretim kaynakları olan şeker, tütün ve işlenmemiş minerallerin fabrikalarda işlenip piyasaya sürülmesi bile ABD’nin belirlediği tarifelerle sınırlandırılıyordur. Ülkedeki mafya, günlük hayatın içindedir ve her alanına hakimdir. Üstüne bir de ABD tarafından, 1919-1933 yılları arasında yaşanan içki yasağına karşı Küba’da yasal içki, kumar ve fuhuş turizminin yaygınlaştırılmaya çalışılması vardır. Yani Amerikalıların gözünde Küba, bir günah adasıdır.

Küba’ya kumar, turizimin gelişmesi sonrası kumarhanelerin açılmasıyla 1920’lerde girer ve 1950’lerde Batista döneminde en üst seviyeye çıkar. Batista ve yandaşları, Amerika destekli mafyayı da yanlarına alarak, hükümetin fonlarını kullanarak ülkenin en güzel sahillerine resort oteller dikerler. Bu süreçte yolsuzluk da alıp başını gider. Batista ve mafya, kendi ceplerini uyuşturu ticareti ve casino gelirleriyle doldurmaya başlar. Küba’da fuhuş ise, Batista döneminde o kadar yaygınlaşır ki 1950’lerin sonunda sadece Havana’da 270 genel ev, hayatını seks işçiliği yaparak kazanan 11.500 kadın vardır.

Bir Devrimcinin Doğuşu

Fidel’in babası Ángel Castro y Argiz, Küba Bağımsızlık Savaşı sırasında Küba’ya gelen ve sonrasında da 1898 Amerika İspanya Savaşı’nda yer alan İspanyol askerlerden biridir. Küba Cumhuriyeti’nin 1902’de kağıt üzerinde resmen kurulmuş olduğu ama ekonomik ve politik olarak Amerika Birleşik Devletleri etkisinin sürdüğü dönemde, Oriente bölgesine bağlı Mayari’de bir Amerikan meyve firması olan United Fruit Company’de iyi gelir getiren bir iş kolu olarak şeker kamışı üreticiliği işine girişmiş olan Angel, aşçısı, daha sonra ikinci eşi ve Fidel’in annesi Lina Ruz González ile olan evliliği öncesi ilk eşinden zaten 5 çocuk sahibidir. Fidel, babasıyla annesinin evlilik dışı birlikteliğinden olan 4 kız 3 erkek yedi kardeşten üçüncüsü olarak 1926 yılında bu şeker kamışı çiftliğinde dünyaya gelir. Her ne kadar Fidel’in ebeveynleri 1943’te resmi olarak evlenmiş olsalar da, Fidel ilk zamanlarda annesinin soyadı olan Ruz’u alır.

Zengin ve Fakir Arasındaki Uçurumu İlk Kez Fark Ettiği Çocukluk Yılları

Fidel, çiftlikte çoğu Afrika kökenli olan göçmen işçilerin çocukları ile iç içe büyüdüğünden çocukluğundan itibaren işçi sınıfına ve onların yaşamlarına yakından tanıklık eder. 6 yaşındayken büyük kardeşleri Ramón ve Angela ile beraber, Santiago’daki öğretmenlerinin yanına kalmaya giden Fidel, öğretmeninin yetersiz ekonomik koşulları nedeniyle fakirliğin nasıl bir şey olduğunu da görür. Sonrasında sıkı bir ateist olan Fidel, 8 yaşındayken vaftiz edilir ve iyi bir katolik olarak Santiago’daki Cizvit okullarına ve Havana’daki en prestijli Cizvit lisesi El Collegio de Bellen’e gider. Lisede her ne kadar tarihe, coğrafyaya ve münazara gibi alanlara ilgili olsa da Fidel, akademik olarak başarılı olmak yerine zamanının çoğunu spor yaparak geçirir.

Politikayla İç İçe Geçen Akademik Yıllar ve Evliliği

1945’te Havana Üniversitesi’nde hukuk eğitimi almaya başlamadan önce tamamen “politik olarak cahil” olduğunu kabul eden Fidel, burada öğrenci aktivizmi ile tanışır. Kolombiya Bogotá’daki kent ayaklanmalarına katılan, Amerika’nın Karayipler’e müdehalesine ve emperyalizme tepkisini gösteren Fidel, Porto Riko’nun bağımsızlığı ve Dominik Cumhuriyeti’nin demokrasisi üzerine çalışan komitelerde yer alır. Hatta ve hatta o dönem Partido Auténtico iktidarı Ramón Grau yönetimindeki Küba’da, ABD etkisine ve devletin öğrenciler üzerinde uyguladığı şiddete karşı Üniversite Öğrencileri Federasyonu başkanlığı yürütür. Grau’nun yozlaşmış ve etkisiz yönetimindeki Küba’da işsizlik kol geziyor, devlet vatandaşlarına yeterli sosyal hizmetleri veremiyordur. Polis kuvvetlerinin eski gangsterlerden oluştuğu ülkede, üniversitelerde devlet şiddeti gittikçe artmaya başladığında üniversitede grevler organize eden Castro üniversiteden ayrılması için baskılar görür ve ölüm tehditleri alır. Üniversiteden ayrılmayı reddeden Castro, silahlanmış arkadaşlarıyla beraber hareket etmeye başlar. 1947’de karizmatik bir politik figür olan Eduardo Chibás başkanlığında kurulan ve temelde sosyal eşitlik, adil yönetim, politik özgürlük ve reform talep eden Küba Halk Partisi’ne (Partido Ortodoxo) katılır.

1948’de Arjantin Başkanı Juan Perón sponsorluğunda bir grup Kübalı öğrenciyle beraber Bogota’ya seyahati sırasında solcu lider Jorge Eliécer Gaitán Ayala’ya yapılan suikast sonrası ayaklanan liberal solculara destek olur. Küba’ya dönüşünde Castro, her ne kadar iki tarafın ailesi de onaylamasa da Kübalı elit bir ailenin varlıklı kızı olan Mirta Díaz Balart ile evlenir. Yine de gelinin babası bir iyi niyet göstergesi olarak çiftin New York Bronx’ta kiraladıkları evde 3 ay sürecek balayı için para gönderir.

Marksizme Yakınlaşmaya Başlaması

Aynı yıl Ramón Grau yerine Carlos Prío Socarrás yönetime geçer ama ABD destekli gangsterler ve solcular arasında yaşanan çatışmanın önüne geçmekte etkisiz kalır. Bu şartlarda Castro Karl Marx, Friedrich Engels ve Vladimir Lenin okumalarıyla gittikçe Marksizme yaklaşmaya başlar. Küba’nın içinde bulunduğu sorunları kapitalizm, burjuvazinin diktatörlüğü ve yozlaşma ile bağdaştırarak tek ve kesin çözümün işçi sınıfının yapacağı bir devrimden geçtiğini savunur. Daha sonra şöyle konuşur “Marksizm bana toplumun ne olduğunu öğretti. Bir zamanlar kuzey güney neresi anlayamayan ormanda gözü bağlı bir adam gibiydim. Eğer ki sınıf çatışmasının tarihini tam olarak anlayamamışsan veya toplumun zengin ve fakir diye ikiye ayrıldığından, bazı insanların diğerlerini sömürdüğünden bir habersen o zaman ormanda kaybolmuşsun ve hiçbir şey bilmiyorsun demektir”.

Castro’nun Resmi Olarak Politika Sahnesine Girişi

1949’de Mirta ilk oğlu Fidelito’yu dünyaya getirir. Fakat Castro kendini riske atarak politik çatışmalarda yer almaya ve ayaklanmalara katılmaya devam eder. 1950’de hukuk eğitimini tamamlayan ve Havana’da bir avukatlık bürosu açan Castro, 2 sene boyunca mesleği olan avukatlık yapar. Yine de politik tartışmalardan ve protestolardan uzak kalmaz. Bu dönem fakir Kübalılara beslenme desteği sağlayan bir oluşumun ortaklığını üstlenir ama hem kendisini hem de ailesini çok fazla borç ve finansal darlığın içine sokar. Kendisinin de üyesi olduğu Küba Halk Partisi’nin (Partido Ortodoxo) karizmatik lideri Chibás’ın öldürülmesi üzerine, 1952’de onun varisi olarak Temsilciler Meclisi seçimlerinde adaylığını koyar. Bu seçim 1940 anayasasından sonraki Küba’daki 4. özgür seçimdir ve Castro’nun parlementoya girmesine kesin gözüyle bakılıyordur fakat Küba’nın eski başkanlarından General Fulgencio Batista, 10 Mart 1952’de iktidardaki Carlos Prío Socarrás hükümetini askeri darbeyle devirerek seçimleri iptal eder. Sağ yönemli Batista, hem ABD ile hem de Kübalı elitlerle ilişkilerini sağlamlaştırıp Kübalı sosyalist grupları ve sendikaları bastırarak Sovyetler Birliği ile olan ilişkileri keser. Her ne kadar Castro, sorunları yasal yollarla çözüme kavuşturmayı denese de bir sonuç alamaz ve Batista’nın diktatörlük rejimini sona erdirecek alternatif yollar aramaya başlar.

Rejim Karşıtı İlk Örgütlenmeler

“Hareket” ismini verdiği grupla, gizli hücre sistemi içinde organize olur. Bu gizli hücre sisteminde, her hücre içindeki bireyler sadece kendi hücreleri içindeki üyelerin bilgilerine sahiptir. Eğer bir hücreden herhangi bir üye ifşa olursa, karşı tarafa vereceği isimler ve bilgiler sadece kendi hücresi ile sınırlı kalır ve diğer hücrelere geçmez. Castro işte bu tip bir örgütlenmeyle, yeraltından “El Acusador””Suçlayıcı” adlı basılı yayınlar yaymaya başlar. Bir yandan da Batista karşıtlarını silahlandırır ve eğitir. Hatta bu şekilde 1 yıl içinde 1, çoğunluğu Havana’nın en fakir mahallelerinden insanlardan oluşacak şekilde 1200 yeni üye kazanır.

Fotoğraf Kaynak: Sandra Cohen-Rose and Colin Rose / Flickr

Böylece mini bir militan ordu yaratan Castro için sonunda detaylıca planlanmış gerçek bir atağa geçme vakti gelmiştir. 26 Temmuz 1953’de, Santiago’daki Moncada Kışlası’na saldırı düzenler. 16 araç içinde 119 militan, kışlaya girmek için harekete geçer fakat hareket büyük bir başarısızlıkla sonuçlanır. İsyancıların üzerine ateş açılır 8’si ölür 12’si yaralanır, 55’i daha sonradan duruşma bile olmadan idam edilir, Batista her ölen askeri için 10 isyancının ölmesi emrini verir, Castro ise geri kalan gerillalarla beraber dağlara çekilir. Başarısızlıkla sonuçlanan bu atağa karşı Batista da ülkede medya sansürleri, dezenfermasyon ve muhalefete darbe talimatı içeren sıkıyönetimi ilan eder. İlerleyen günlerde, aralarında Castro ve kardeşi Raul’un da bulunduğu isyancılar yakalanarak hapse gönderilir.

Hapis Günleri ve “Temmuz 26 Hareketi”nin Doğuşu

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org – Castro hapisteyken

Sanıkların hakim önüne çıktığı ve bir avukat olarak Castro’nun kendi savunmasını kendisinin yaptığı mahkemede, isyanın ne kadar zalimce bastırıldığı ve mahkeme öncesi yapılan işkenceleri göz önünde bulunduran hakimlerin kararıyla çoğu sanık serbest bırakılır. Aralarında Castro ve Raul’un da bulunduğu 25 sanık 7 ay ile 13 yıl arasında hapse gönderilir. 16 Ekim’de 15 yıla mahkum olan Castro “beni cezaya çarptırabilirsiniz, tarih beni bağışlayacaktır” adlı meşhur konuşmasını yapar. Kübalıların gözünde isyanın lideri olarak Fidel, adeta bir kahramana dönüşmeye başlar.

Kendilerine “Temmuz 26 Hareketi” adını takan 25 yoldaşıyla beraber Castro, Santiago hapishanesinde küçük çapta bir hapis okulu kurar. 22 ay süren hapis döneminde, günde 15 saate varan okumalar yapar. Marx, Dostoyevsky, Freud, Kant, Shakespeare, Martí, Rousseux, Lenin… Hatta bir konuşmasında “Hapis harika bir okul. Burada dünya görüşümü şekillendiriyor ve hayat amacımı mükemmelleştirebiliyorum” der. Ayrıca hapiste, zamanında mahkemede yaptığı konuşmasını da içeren ve Küba’daki sosyal eşitsizlikleri konu alan yazılarını kitaplaştırıp, gizlice sayfa sayfa eşi Mirta’ya göndererek, 20.000 kopya basıp dağıttırır. Hapisteyken eşi Mirta’nın İçişleri Bakanlığı’nda işe girdiği haberini alır. Böyle bir “hakareti” kabullenemeyen Castro eşinden boşanır ve oğlu Fidelito’nun velayetini kaybeder.

Hapis Sonrası Çalışmalar

1954’te, diktatör Batista, başkanlık seçimlerine giderek halka sempatik görünmek ister fakat karşısına ona rakip olacak tek bir politikacı bile çıkmaz. Tamamen hileli olan seçimler sonrası, Castro destekçisi bazı politikacılar, Batista’ya Moncada olayının faillerine af çıkarmanın halkın nezdinde ılımlı bir izlenim uyandıracağı fikrini verir. Bu fikri kabul eden Batista, ABD’nin desteğini de yanına alarak, Castro’nun artık herhangi bir tehlike teşkil etmediğini düşünerek, 15 Mayıs 1955’te Castro ve ekibine beraat kararı verir. Havana’ya dönen Castro, tamamen devlet gözetiminde radyo röportajları ve basın açıklamaları yapar. Bir yandan da altan alta, hapiste kurmuş olduğu “Temmuz 26 Hareketi” ekibini güçlendirme çalışmaları yapar.

Meksika Günleri ve Che Guevara İle Tanışması

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org

1955’te patlayan bombalar ve vahşi saldırılarla muhalefete indirilen darbeler sonrası Castro ve Raul tutuklanmamak için ülkeyi terk ederek Meksika’ya kaçmak zorunda kalırlar. İşte bu Meksika günlerinde, Raul Marksist-Leninist bir doktor olan Ernesto Che Guevara ile arkadaş olur. Castro’nun kendisi de güçlü fikirleri ve kişiliğiyle adeta insanı etkileyen bu genç doktoru gözü tutar. Daha sonra ondan “benim olabileceğimden çok daha ileri bir devrimci” diye bahsedecektir. Ayrıca Castro Meksika’da, gerilla savaş teknikleri üzerine uzman Alberto Bayo ile yoldaşlarına eğitim vermesi için anlaşır. Her ne kadar Batista’nın adamları tarafından izleniyor olsa da davası için para toplamak üzere, ABD’deki fon kaynağı varlıklı sempatizanlarını ziyaret eder.

“Granma” İle Başarısız Küba Çıkartması

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org – Granma’nın izlediği yol

25 Kasım 1956’da “Granma” adlı yatı satın alabilecek parayı topladığında, Meksika’nın Veracruz eyaletindeki Tuxpan’dan 82 silahlı devrimciyle beraber Küba’nın güneydoğu kıyısına doğru yelken açar. Aslında 5 gün olarak planlanan, yiyecek-içecek azlığı ve deniz tutması ile geçen 1.900 kilometrelik yolculuk, yatın su sızdırması, denize adam düşmesi gibi zaman kayıplarıyla 7 gün sürer. Küba’da Castro’nun sadık yoldaşlarından biri olan Frank País önderliğinde örgütlenen “Temmuz 26 Hareketi” üyeleri 30 Kasım’da Santiago ve Manzanillo’da önceki plana uygun olarak ayaklanırlar fakat denizden gelecek destek güç gecikince iki günün ardından yenilgiye uğrarlar. 2 Aralık’ta Playa Las Coloradas’daki bir bataklığa çıkan yatı Batista’nın silahlı askerleri karşılar. Bu karşılamada, 82 kişiden aralarında Castro kardeşler, Camilo Cienfuegos ve Che Guevara’nın da bulunduğu sadece 11 kişi sağ kurtulur. Yine de Batista hükümeti, Castro’yu ölü ele geçirdikleri haberini yayarlar.

Sierra Maestra’da Gerilla Savaşı

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org

Geriye kalan bu 11 isyancı, bir süre Sierra Maestra’nın sık ormanlarla kaplı dağlarında, silah toplamak için küçük gruplar halinde kümelenmiş ordu karargahlarına baskınlar yapmaya başlar. 1957 Ocak ayında ise, La Plata’daki bir karakolu ele geçirerek, yaralanan askerleri, zamanında Castro’nun adamlarından birini öldüren ve bölge yerlisi köylüler tarafından sevilmeyen Belediye Başkanı ve toprak sahibi Chicho Osorio’yu öldürmeleri kaydıyla serbest bırakacaklarını bildirirler. Osario’nun infazı, isyancılara bölge yerlilerine güvenebilecekleri konusunda fikir verir. Bu olay üzerine köylülerden de Castro’nun gerilla hareketine katılanlar olur. Böylece sayıları 200’ü geçen isyancılar, Temmuz 1957’de Castro kardeşler ve Che Guevara önderliğinde üç gruba ayrılır.

Fidel Tüm Dünyada Direnişin Sembolü

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org

Bombanın fitili böylece ateşlenmiş olur. Tüm Küba’da Batista karşıtı gruplar, bombalı saldırılar ve sabotajlar yapmaya başlar. Polis de bunlara toplu tutuklamalar, işkenceler ve toplu infazlarla cevap verir. 1957 Mart’ta, Castro ve baş adamları tarafından Batista’yı öldürmek üzere başkanlık sarayına gerçekleştirilen başarısız bir saldırı sonrası Castro, has adamları Antonio ve Frank País’i kaybeder. País’in cenazesine her kesimden katılım olur, insanlar sokakalara dökülür.

Küba’da medya sansürü olduğundan, Castro mesajını yaymak için yabancı basınla anlaşır. The New York Times muhabiri Herbert Matthews ile yaptığı 3 makalelik röportaj sonrasında bir anlamda tüm dünyada ismini duyurur. Ardından CBS ve Paris Match gibi diğer ünlü yayınlar da onu takip eder. İran İslam Devrimi’ndeki gibi Batista’nın aşırı baskıcı rejimi ve yaşanan yolsuzluklara karşı muhalifler birleşmeye başlarlar, Fidel artık tüm dünyada direnişin sembolüdür.

ABD’nin Batista’ya Desteği Sona Eriyor

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org – Batista

Bu arada Castro’nun gerillaları dağlarda ordu karargahlarına saldırılar yapmaya devam eder. Farklı muhalifler (partiler ve yeraltı direnişleri) Sierra Maestra’ya Castro’yu ziyarete gelip geleceğin nasıl şekilleneceğini, kurulacak koalisyonu görüşür. 1958’de isyancılar bir hastane, okullar, matbaa, kesimhane, sigara fabrikası ve mayın fabrikasını ele geçirmiş olur. Batista, hem içten hem dıştan, yaşanan askeri başarısızlıklardan sorumlu tutulmaya başlar. Sonunda ABD kendi ülkesinde de görülmeye başlanan Anti-Batista eğilimden de destek alarak, Batista’ya olan silah desteğini keser.

Batista’nın Son Kozu: “Yaz Operasyonu”

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org – Santa Clara’da Che

Batista son kalan gücüyle General Cantillo önderliğinde 10.000 kişiden oluşan ordusuyla, topu topu 300 gerilla için Sierra Maestra’yı ve çevre köyleri hava bombardımanına tutar. 28 Haziran’dan 8 Ağustos’a kadar sürecek “Yaz Operasyonu” “Operation Verano” adlı operasyon sonunda, teknolojik ve sayısal üstünlüğe rağmen, gerilla savaşına dair hiçbir şey bilmeyen ordu, Castro’nun mayınlar ve tuzaklarla dolu dağlık arazisinde beklenildiği gibi ilerleyemez. Bu durumda çoğu asker, isyancılara teslim olur.

Şimdi saldırı sırası “Temmuz 26 Hareketi”ndedir. Orduyu dağdan süren Castro cephesi, Kasım ayı geldiğinde Oriente ve Las Villas illerinin büyük bölümünü kontrolleri altına alarak, Küba’daki iki ana karayolu ve demiryolu hattını kapamış olurlar. Che Guevara, Batista’nın Santa Clara’daki güçlerine asker ve silah ikmali yaptığı treni raydan çıkartarak güçlü silahların isyancıların eline geçmesine ve Batista askerlerinin esir alınması operasyonunu bizzat yönetir. Kaçınılmaz sona yaklaşırken, ABD General Cantillo’ya Batista’yı devirme görevi verir. Castro, Batista’nın savaş suçlusu olarak yargılanması şartı ile Cantillo ile gizli bir ateşkes anlaşması imzalar ama olacakları önceden haber alan Batista çevresindeki 180 adam ve 300,000,000 ABD Doları ile 31 Aralık 1958’de Dominik Cumhuriyeti’ne kaçar.

Cantillo’nun Cunta Girişimi

Bunun üzerine başkanlık sarayına giren Cantillo, Yüksek Mahkeme yargıcı Carlos Piedra’yı Cumhurbaşkanı ilan eder. Bu duruma sinirlenen Castro, ateşkes antlaşmasını bozar ve Cantillo’nun tutuklanmasını emreder. Batista’nın resmi olarak devrilişinin ilk günü olan 1 Ocak 1959’da, kutlamalar başlar. Castro, adamlarından kutlamalar sırasında özellikle vandalizim ve yağma yaşanmasını önlemelerini ister. Castro 2 Ocak’ta Santiago’da bağımsızlık savaşı sonrası zafer konuşması yapar. Daha sonra gerilla ordusuyla Havana’ya geçer ve burada halk tarafından çoşkuyla karşılanır. Şehir şehir gezerek, Cantillo cuntası aleyhinde, insan haklarına ve kadın haklarına da deyinen basın konferansları yapıp röportajlar gerçekleştirir.

Castro’nun Görünmez Eli Altında Urrutia Yönetimi

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org – Urrutia ve Che

Batista ardından yaşanan politik boşluk döneminde, politik olarak ılımlı bir avukat olan Manuel Urrutia Lleó, çoğu Castro’nun adamlarından oluşan kabinesiyle beraber geçici başkan ilan edilir. Castro’nun kendisi de kendini Cumhurbaşkanlığı İsyan Silahlı Kuvvetleri Temsilcisi ilan ederek evini ve ofisini daha sonra burada gazetecilerle, yabancı ziyaretçilerle ve devlet bakanlarıyla buluşacağı Havana Hilton Otel’deki bir çatı katına taşınır.

Her ne kadar resmi olarak Urrutia devlet başkanı olsa da özellikle arkasına aldığı isyan ordusu desteğiyle Castro’nun Urrutia üzerindeki hızlı ve etkili kararnameler çıkartmaya dayanan kukla etkisi büyüktür. Castro bu dönem bir yandan toplumdaki yolsuzluk ve cehalet ile mücadele ederken, bir yandan da Batista döneminde devlet görevlerine gelmiş tüm Batistacıları da devre dışı bırakır. Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olsa bile, Urrutia’yı, ileride çok partili döneme geçileceği vaadleriyle, politik partilere geçici olarak yasak getirmesi konusunda yönlendirir. Basına karşı komünist olduğunu inkar etse de, gizlice Sosyalist Parti üyeleri ile sosyalist bir Küba kurmak için görüşmeler yapar.

Toplu İnfazlar

Batista’nın devrim boyunca yüzlerce Kübalıyı öldürdüğü su götürmez bir gerçek fakat devrimden hemen sonra yayımlanan bir kurban listesi bu sayıyı 898 olarak gösteriyorken Castro ve basın bu sayıyı 20.000’e çıkarır. Hatta bu sayının sadece yarısı kadarı gerçekten devrimin içinde bulunan ve savaşan isyancılardandır. Elbette sayının bu denli katlanması, toplumdan, sorumlu kişilerin adalete teslim edilmesini talep eden güçlü bir tepki olarak geri döner. Böylece Castro, yüzlerce kişinin toplu infaz edilmesi yönünde kararın çıkacağı mahkemelerin kurulmasına ön ayak olur. 3 ayda 500 Batista yanlısı infaz edilir. Latin Amerika’dan yaptıklarıyla alkışlarla karşılanan Castro, bu infazların adil yargılama sürecinden geçilmeden yapıldıkları yönünde özellikle ABD’li eleştirmenlerden büyük tepki alır. Castro’nun 1959’da yapılan toplu infazlara cevabı şu şekilde olur “Biz masum insanları veya politik muhalifleri infaz etmiyoruz. Biz katilleri infaz ediyoruz. Ve onlar bunu hak ediyorlar”.

Castro’nun En Önemli İkinci Adam Yani Başbakan Oluşu

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org – Washington ziyareti

16 Şubat 1959 yılında, Castro başbakanlık yetkilerinin arttırılması koşuluyla Küba’nın Başbakanı olur ve hemen arkasından 15 – 26 Nisan arasında bir grup temsilci ile birlikte Washington, ABD’yi ziyarete gider. Bir halkla ilişkiler firması ile anlaşıp basınla ve dolayısıyla da ABD halkıyla olan tüm ilişkilerini “halkın adamı” algısıyla yönetir. Dönemin ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, Castro ile görüşmekten kaçınıp yerine o zamanın Başkan Yardımcısı daha sonra ABD Başkanı olacak Richard Nixon’ı yollar.

İlk Tarım Reformu

Mayıs 1959’da, Castro çiftçilerin üzerinde çalıştıkları topraklara sahip olmasının önünü açan ve toprak sahiplerinin sahip olduğu topraklara belli bir limit getiren ilk tarım reformunu imzalar. Bu reformla beraber, yabancıların Küba’dan toprak sahibi olması yasaklanır ve toprak sahiplerinin kişi başı maksimum 402 hektarlık bir toprağa sahip olması sağlanır. Büyük toprak sahiplerinin topraklarına el konulup bölüşüldüğünde, yaklaşık 200.000 çiftçi küçük de olsa toprak sahibi olur. Bu hareketiyle işçi sınıfının gönlünü kazanırken bir yandan da orta sınıf destekçilerinin tepkisini alır.

Değişimler Hızla Devam Ediyor ve Komunizm Etkileri Artıyor

Castro’nun bir sonraki adımı da devlet yetkililerinin maaşları konusunda olur. Hakimler ve politikacıların maaşlarını düşürürken düşük seviyedeki devlet memurlarının maaşlarına zam yapar. Bu ve bunun gibi halkın alım gücünü yükseltmek amacıyla yaptığı değişikliklerle 2 yıl içinde üretim azalacak, ülkenin finansal rezervleri 2 yıl içinde kuruyup yok olacaktır.

“Halka diyalogta olma” misyonuyla radyo ve televizyonun halk üzerindeki etkileyici gücünü de kullanır. Zaten kitlesinin çoğunluğunu Küba’nın büyük kesimi yani işçiler, öğrenciler, çiftçiler oluşturuyordur. Zaten geri kalan muhalifler yani orta sınıftan yüzlerce mühendis, doktor ve diğer mesleklerden insanlar bir süre sonra ABD’ye göç etmeye başlar. Böylece Küba’da büyük ölçüde bir beyin göçü yaşanır.

Her ne kadar rejiminin ilk başlarda komünist olduğunu inkar etse de, üst düzey devlet ve askeri mevkilere Marksizm-Leninizm savunucularını atamasıyla – özellikle de Merkez Bankası’nın ve Endüstri Bakanlığı’nın başına Che Guevara’yı geçirmesiyle, kardeşi Raul’u Savunma Bakanı yapmasıyla – Küba’nın farklı bir yöne doğru gitmekte olduğunu artık açık açık gözler önüne sermeye başlar.

Havakuvvetleri Komutanı Pedro Luis Díaz Lanz gizlice ABD’ye iltica edip de Küba Başkanı Urrutia, halka açık açık Küba’da yükselen komünizm etkisinden ne kadar endişe duyduğunu dile getirince duruma sinirlenen Castro, başbakanlık görevinden istifa ettiğini açıklar ve Urrutia’yı komünizm karşıtlığı yapmakla suçlar. Bu açıklama üzerine 500.000 üzerinde Castro destekçisi başkanlık sarayının önüne gelerek protestolarla Urrutia’yı istifa etmeye zorlar ve istediklerini alırlar. 23 Temmuz’da Castro istifa ettiği görevine geri dönerek yeni başkanlık koltuğuna Marksist görüşleriyle bilinen Osvaldo Dorticós’u atar.

Eğitim, Sağlık ve Altyapı Üzerine Reformlar

Devrimin ilk birinci yılında herkes halinden memnundur. Herkes Castro rejimine öyle güveniyor ve öyle seviyor ki doğal olarak bütün güç tek merkezde toplanıyor. Bu dönemde başta eğitim, sağlık ve altyapı alanlarında olmak üzere birçok reform yapılır.

Castro yönetiminin ilk 2 yılında, eğitime çok ayrı bir önem verilerek, yeni sınıflar ve okullar açılır. İlkokul eğitim sistemi, çocukların zamanlarının yarısını okullarda okuyarak yarısını da üretim faaliyetlerinde yer alarak değerlendirdiği, eğitim ve çalışmayı birleştirici bir programa evrilir. Okullardan kalifiye bireyler (mühendis, doktor..) çıkmaya başlar. Fuhuş ve kumar biter.

Sağlık hizmetleri de sosyal devlet anlayışıyla ülke genelinde genişletilip belli bir standarda oturtulur. Kırsal kesimin sağlık hizmetlerine ulaşımı ile kentsel bölgelerde yaşayan insanların sağlık hizmetlerine ulaşımı arasındaki fark ortadan kaldıracak şekilde, yeni poliklinikler, sağlık merkezleri açılır, ücretsiz medikal yardım, beslenme ve tedavi olanakları yaratılır. Çocuk hastalıklarına karşı aşılama başlar. Doğum koşullarının iyileşmesi ile de çoçuk ölümlerinde gözle görülür bir düşüş yaşanır.

Üçüncü aşamada ise, ülkenin altyapı koşullarının iyileştirilmesi vardır. İlk altı ay içinde, 1000 kilometre yol yapılır, su sistemi ve temizlik projelerine 300 milyon dolar harcanır. Evsizlik sorununa çözüm olmak üzere her ay 800’ün üzerinde yeni konut yapılır ve çocuklar için ana okulları, yaşlılar ve engelliler için ise huzurevleri ve bakım merkezleri açılır.

Soğuk Savaş Küba Kapısında

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org – Che, Le Courbe patlaması sonrası yürüşte

1960’da, dünyanın iki devi kapitalist ve liberal demokratik ABD ve Komunist Parti önderliğinde Marksist-Leninist felsefeyle yönetilen Sosyalist Sovyetler Birliği arasında Soğuk Savaş yaşanıyordur ve elbette Küba da bu savaşta Sosyalizmin Amerika kıtasındaki en önemli kalesi olarak Sovyetler Birliği’nin yanında yer alacaktır. ABD, Küba’yı git gide bir tehdit olarak görmeye başlar. Kafadaki sorular hem Sovyetler Küba’yı ABD’ye karşı kullanır mı hem de Küba Latin Amerika’da Sovyetler etkisi yaratmaya başlar mı yönündedir.

Castro, Şubat 1960’da Sovyetler Birliği’nin Birinci Yardımcı Vekili Anastas Mikoyan ile görüşüp, şeker, meyve, iplik ve deri ürünleri karşılığında, Küba’nın Sovyetler’den tarım ilaçı, endüstriyel ürünler, ham petrol ve 100 milyon dolar kredi alması adına bir anlaşma yapar. Daha sonra da Shell ve Esso gibi zamanında ABD tarafından kontrol edilen ülkedeki dev rafineri şirketlerinden Sovyetler’den aldığı ham petrolü işlemelerini ister ama red cevabı alır. Misilleme olarak 29 Haziran 1960’da Castro da petrol rafinerilerini kamulaştırma kararı verir. 4 gün sonra ABD de bunun üzerine Küba’dan şeker alımını durdurur. Castro’dan karşı atak gecikmez. Ağustos’ta 0 da ülkedeki telefon ve elektrik şirketlerini, bankalar ve şeker fabrikaları gibi ABD kaynaklı mal varlıklarını kamulaştırma kararı alır.

Küba ve ABD arasındaki gerilim, Mart 1960’da Belçika’dan silah taşıyan Fransız Gemisi Le Coubre’un Havana Limanı’nda patlamasıyla iyice artıyor. Patlama 81 kişinin ölümüne 200’den fazla kişinin yaralanmasına neden olur. Her ne kadar ABD patlamayı üstlenmemiş olsa da Castro açık açık ABD hükümetini sabotaj yapmakla suçlar. Konuşmasını da o meşhur sözü “ya ana vatan ya ölüm” (“¡Patria o Muerte! ) şeklinde bitirir.

17 Mart 1960’da, ABD Başkanı Eisenhower, CIA’i Castro hükümetini düşürmesi için gizlice görevlendirir. CIA’e 13 milyon dolar bütçe ve Küba’da Castro rejimi yüzünden işleri bozulup mağdur olan mafya ile birlik olma yetkisi verir. Castro bu noktadan itibaren Mafya ve CIA bağlantılı 100’lerce saldırı ve suikast girişimine maruz kalacaktır. İçeceğine arsenik, purosuna zehir katılır, bombalı saldırılar yapılır fakat Castro hepsinden sağ kurtulmayı başarır. ABD, 13 Ekim 1960’da Küba ile olan ihracat faaliyetlerinin hepsini durdurarak ambargo uygulamasına başlar. Küba da buna karşılık ülkesinde bulunan 166 ABD temelli şirketi kamusallaştırıp mülklerine el koyar. 16 Aralık’ta ise Küba’nın temel ihracat kaynağı olan şekeri almayı keser.

Eylül 1960’da, Birleşmiş Milletler Genel Toplantısı’na katılmak üzere Castro New York’a uçar. Aralarında gazeteciler, insan hakları aktivisti Malcolm X, Sovyetler Birliği Başbakanı Nikita Khruschev ile görüşür. Her ne kadar Castro, medya önünde Küba’nın sosyalist bir ülke olduğunu dillendirmekten kaçınmış olsa da, Khruschev, Sovyetler’in Küba’ya Latin Amerika’da yeşerecek olan Sosyalizmin işareti olduğunun altını çizer. Castro, 28 Eylül’de Küba’ya döner ve ABD kaynaklı bir darbe girişiminden çekindiği için, Latin Amerika’daki en büyük orduyu kurmak üzere Sovyetler’den, Fransa’dan ve Belçika’da 120 milyon dolarlık silah ithalatı yapar. Hatta ve hatta ordunun herhangi bir potansiyel karşı devrimine karşı, bir yandan halktan devrim destekçisi en az 50.000 kişiyi de silahlandırıp onların savaş teknikleri konusunda eğitilmesini sağlar.

İplerin Kopması ve Domuzlar Körfezi Çıkarması

Ocak 1961’de, Castro Havana’daki ABD Büyükelçiliği’ndeki görevlilerin ajan olmaları bahanesiyle 300’ünü işten çıkarılmasını emreder. ABD de bunun üzerine Küba ile tüm diplomatik ilişkilerini bitirme ve zamanında Castro rejimi karşıtı veya Batista sempatizanı oldukları için sürgüne gönderilen muhalifler için CIA fonlarını arttırmaya kararı verir. Hem eski başkan Eisenhower hem de onun halefi John F. Kennedy, CIA’in Castro’yu devirme planlarına destek verir. CIA tarafından desteklenen ve Guatemala’da eğitilen militanlar, Küba gemilerini, fabrikalarını, işletmeleri bombalamaya başlar.

15 Nisan’da CIA tarafından temin edilmiş cephane yüklü ve Küba Hava Kuvvetleri renklerine boyanmış, Nikaragua’dan kalkan 6 B-26, Küba’nın 3 askeri hava sahasını ile bombalanmaya başlar. Saldırı sonucu havalimanlarında bulunan uçaklar hasar görür ve uçaksavarlar saldırı uçaklarını düşürmeyi başaramaz. Sadece 3 uçak vurulur ve 7 sivil hayatını kaybeder. Vurulan 17 yaşındanki bir çocuk ölmeden önce elini kanayan bağırsaklarına sokar ve yere kendi kanı ile Fidel yazar. İste bu olay Fidel’e sosyalist olduğunu itiraf etmek için ideal ortamı yaratır.

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org

Kennedy, her ne kadar Nisan 1961’deki Domuzlar Körfezi Çıkarması’ndan 3 gün önce yaptığı bir konuşmada, Amerika’nın Küba’ya müdahalesinin mümkün olmadığını söylemiş olsa da büyük plan çoktan yürülüğe konmuştur. Amerika ne kadar operasyonun arkasındaki gizli güç olmaya çalışsa da desteği aslında ayan beyan ortadadır.

17 Nisan’da, Nikaragua’yı üs olarak kullanan, CIA destekli, Castro rejimi sürgünlerinden oluşan Demokratik Devrim Cephesi, 1400 kişilik Tugay 2506, Domuzlar Körfezi’ne çıkarma yapar ve yerel devrimci birliklerle çatışmaya girerler. Castro, bizzat çatışmada yer alarak, istilacıların gemilerini bombalar ve onları 20 Nisan’da teslim olmaya zorlar. İstila girişimi sonrası, 1197 istilacı canlı ele geçirilir ve sorguları gazetecilerin önünde ve canlı yayında televizyonda gerçekleştirilir. Castro’nun kendisi de bizzat bu sorgulamalarda yer alır. Sanıkların 14’ü devrim öncesi işledikleri suçlardan mahkemeye çıkarılırken, geri kalanlar 53 milyon dolarlık ilaç ve yiyecek karşılığında ABD’ye gönderilir. Castro’nun bu zaferiyle, tüm Latin Amerika’da gücün sembolü haline gelir ama içten içe de ayrılıklar başlar. Özellikle orta sınıf Kübalılar yaşananlardan sonra ülkeyi terk edip Florida’ya yerleşmeye başlar.

Sovyetlere Yakınlaşmalar

Sovyetler Birliği, Castro’nun medya önünde kimi zaman inkar ettiği kimi zaman da savunduğu sosyalizm anlayışı konusunda tereddütte olsa da, iki ülke arasındaki ilişkiler günden güne derinleşmeye başlar. Sovyet teknisyenler Küba’ya gelir, Castro da ilk oğlu Fidelito’yu Moskova’daki bir okula gönderir. Aralık 1961’de Lenin Barış Ödülü’nü kazanan Castro, kendini “Marksist-Leninist” olarak tanımlayıp, Havana’dan yaptığı ikinci bir bildiri ile Latin Amerika’yı devrim yapmaya çağırır. Zaten Küba’daki devrim, ABD karşısında Latin Amerika’da bugüne kadar olmamış bir mucizeyi gerçekleştirdiğinden çok destek görüyor. Bunun karşısında ABD, Amerikan Devletleri Örgütü’nü, Küba’yı birliklerinden çıkarması için ittirir. Castro’nun kendi başına iş yapmasını gizli bir şekilde kınayan Sovyetler’e karşın Küba’ya Çin’den destek gelir. Küba, ideolojik açıdan Çin’e daha yakın olsa da, kendisine ekonomik ve askeri destek sağlayan Sovyetler ile ittifak kuracaktır.

1962’de, “Sosyalist Küba”yı sağlamlaştırmak için, Castro “Temmuz 26 Hareketi”ni, Sosyalist Parti’yi ve Devrimci Öğrenciler Topluluğu’nu tek bir çatı altında toplayacak şekilde, Leninist prensiplere sahip “Küba Sosyalist Devrim Partisi”ni kurar. Parti, Küba’da baskıcı Sovyet modelini uygulayarak, politik muhaliflere zulmetmeye, seks işçileri ve eşcinseller gibi toplumdaki kesimleri fişlemeye başlar. O dönem homofobi söylemleri ile dikkat çeken Castro, bu yanlışını yıllar sonra kabul edecek ve bu haksızlıkların sorumlusu benim diyecektir. Yine de Küba ekonomisi düşüştedir. Düşük üretim ve ekonomik yönetimdeki açıklar bir de ABD’nin ticaret ambargosu ile birleşince ekonomi iyice kötüye gitmeye başlar. Gıda sıkıntısı, yer yer protesto gösterilerine ve ayaklanmalara yol açmaya başlar.

ABD ile Nükleer Füzeler Krizi ve Sovyetlerle Daha Da Yakın İlişkiler

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org – Khrushchev ve Castro

Nisan 1962’de, Khrushchev, güç dengesini sağlamak adına NATO’dan askeri olarak dezavantajlı olan Sovyetler’in nükleer füzelerini Küba’ya konuşlandırmak ister. Bu tartışmalı bir konu olsa da Castro, Küba’nın güvenliğini garantiye alacağı ve sosyalizmi sağlamlaştıracağı düşüncesiyle fikri kabul eder. Castro, “Eğer Sovyetler’in Sosyalist dünyayı korumak için nükleer silah kullanması gerekirse, ve bunun için Küba’nın feda edilmesi gerekiyorsa buna hazırız. Zaten iki seçenek var ya Küba Amerika’nın ellerinde harabe olacak, ya da bir amaç bir ideal için feda edilecek. O zaman feda olsun” mantığıyla hareket eder.

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org – ABD uçaklarının havadan aldıkları görüntüler

Gizlice alınan karardan, sadece Castro kardeşlerin, Che Guevara’nın, Dorticós’un ve Güvenlik Şefi Ramiro Valdés’in haberi vardır. Tabi ABD havadan yapılan keşif turları sırasında nükleer füzeleri fark eder ve Küba’yı kelimenin tam anlamıyla karantinaya alarak Küba üzerinden gelen her gemiyi kontrol eder. Castro, füzelerin tedbir amaçlı olduğunu savunsa da ABD böyle bir hareketin kesinlikle saldırgan bir amaç taşıdığında ısrar eder. Castro, ABD’nin Küba’ya saldırması durumunda Khrushchev’den ABD’yi nükleer saldırı ile tehdit etmesini talep eder ama Khrushchev nükleer savaştan kaçınır. Onun yerine Khrushchev, ABD’nin nükleer füzelerini Türkiye ve İtalya’dan çıkarması ve Küba’yı istila etmemesi sözü karşılığında Sovyetlerin de Küba’dan nükleer füzeleri çıkarması teklifi yapar. Bu teklife çok sinirlenen ve Sovyetler tarafından ihanete uğramış hisseden Castro, ABD’ye 5 maddelik ayrı bir taslak yollar. Bu 5 maddelik önerge, ABD Küba’ya uyguladığı ambargoya son verecek, Guantanamo Körfezi Deniz Üssü’nden çekilecek, anti sosyalist militanlara destek olmayı kesecek, Küba hava sahasına izinsiz girmeyecek ve Küba karasularında sınır ihlali yapmayacak şeklindedir. Castro işte bu tekliflerle Birleşmiş Milletler’e gider ama ABD tarafından görmezden gelinir. Bunun üzerine o da Birleşmiş Milletler denetim ekibinin Küba’ya girmesine izin vermez.

Gücünü Sağlamlaştırma Hamleleri

Gücünü daha da arttırmak isteyen Castro hükümeti, 1963’te Küba’daki Protestanların kırılmasını sağlar. Castro onları devrim karşıtı ve emperyalizme hizmet eden araçlar olarak tanımlayıp, çoğu vaizi ve din adamını hapse gönderir. Bununla birlikte genç gücü, zorunlu askeri hizmetlere tabi tutar. Eylül 1963’te, devlet geçici olarak 15-26 yaş aralığındaki erkekler dışındaki herkesin göç etmesini yasaklar. Ocak 1964’te yeni bir 5 senelik şeker ticareti anlaşması yapmak üzere Moskova’ya gider. Bu sırada dünyada ABD başkanı John F. Kennedy suikastinin yankıları sürmektedir. 1965’te Küba Sosyalist Parti’nin ismi Küba Komünist Parti olarak değişir.

Castro Dünya Sahnesinde

Sovyetler’in yan çizmelerine rağmen, her ülkenin emperyalizmle kendi savaşını vermesi ve tam bağımsız olmaları anlayışıyla Castro dünyaya devrim çağrıları yapmaya ve solcu militanları desteklemeye devam eder. Zaten hali hazırda ABD’de Vietnam Savaşı’nın yankıları sürüyordur, Asya’da ve Afrika’da anti-emperyalist hareket başlamıştır. Bu bağlamda Che Guevara’nın, Bolivya, Peru ve Arjantin dağlarında yürüttüğü gerilla hareketi “And projesi”ni destekler. Sosyalist rejim için mücadele eden Cezayir’e asker ve ilaç desteği verir. 1966’da Havana’da, Afrika, Asya ve Latin Amerika’dan ülkelerin katıldığı, 3. dünya ülkelerinde Sosyalizm ve Komünizmin yaygınlaşmasını teşvik etmeye yönelik bir konferansa ev sahipliği yaparak dünya sahnesinde ben de varım demek ister. Hatta bir konuşmasında “Biz Kübalılar uluslararası sorumluluklarımızı anlıyoruz. Bizim insanlarımız sorumluluklarını anlıyorlar çünkü farkındalar ki ortak bir düşmana sahibiz. Bizi tehdit eden düşman, herkesi tehdit edenle aynı düşman. Bu yüzden ilan ediyoruz ki Kübalı savaşçılar dünyanın herhangi bir yerindeki devrimcilere destek verecektir” şeklinde vaadlerde bulunur.

Che Guevera’nın Öldürülmesi

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org

Küba’daki Castro’dan sonra ikinci önemli kişi olan Che, 1965’de çeşitli nedenlerden dolayı Küba’dan çıkarak önce Kongo’ya sonra da Bolivya’ya geçer. Bu ayrılığın nedenleri arasında, Che’nin Sanayi Bakanı olarak çok da başarılı olamamış olması, Castro ve Che’nin zamanla ideolojik ayrılığa girmesi, Nükleer füze krizinde Castro’nun devre dışı bırakılmasını Sovyetler’in ihaneti olarak görmesi, Castro’nun gittikçe Sovyetler’in etkisine girmeye başlaması, Che’nin ününün gittikçe Castro’nun önüne geçmeye başlaması gibi nedenler gösterilir ama hiçbiri kesinlik kazanmaz. 3 Ekim 1965’de Castro, Che Guevara’dan gelen bir mektubu halka açıklar. Mektupta Che Guevara devrimi ve gerilla savaşını başka topraklara taşıma yolundaki kararlılığından ve Küba devrimine olan bağlılığından bahsediyor ve Küba’daki resmi görevlerinden istifa ettiğini açıklıyordur. İki yıl boyunca kendisinden haber alınamayan Che, daha sonra ortaya çıkacağı gibi önce Kongo’da savaştıktan ardından da Tanzanya, Prag ve Küba’da saklandıktan sonra 1966’da bir iş adamı kılığında Bolivya’ya geçer. Amacı And Dağları’nda yanındaki bir grup Kübalı ile tüm Latin Amerika’yı özgürleştirecek bir harekat başlatmaktır. 8 Ekim’de aç, hasta ve dış dünyadan habersiz olan Che ve ufak ekibi bir muhbir sayesinde Bolivyalı korucularca sarılır. Bunlar ABD tarafından eğitilmiş timlerdir. 9 Ekim 1967’de Che Guevara’nın CIA destekli birlikler tarafından Bolivya’da kurşunlanarak öldürülmesi haberi Castro’yu kişisel olarak çok derinden sarsar.

Sosyalizmden Komünizme Doğru

Castro, Dünya sahnesinde ne kadar etkili olmaya başlarsa, Sovyetlerle olan ilişkileri de o kadar gerilemeye başlar. Özellikle, Küba’nın bağımsızlığını savunarak Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalamayı reddediyor olması ve bu anlaşmanın, üçüncü dünya ülkelerini domine etmeyi amaçlayan bir ABD-Sovyet işi anlaşma olduğunu düşünmesi ile ipleri iyice gerer. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Leonid Brejnev, ABD-Sovyet silahlanmasını kontrol etmek amacıyla Castro’ya bir mektup yazar ve Castro’nun devrimci ve kışkırtıcı çalışmalarınına devam etmesi durumunda ABD’ye Küba’ya müdahale etmesi için yeşil ışık yakacağı ültimatomunu verir.

Dünya çapında bir devrim yapamayacağını anlayan Castro, tekrar Küba’ya yoğunlaşır. Bu dönemde Sovyetlerin Marksizm öğretisinden sapmaya ve git gide saf komünizme yaklaşmaya başlamıştır. 1968’de, Çin’den etkilenerek, ülkede cafelerden kunduracılara tüm özel işletmeleri kapatır ve iş sahiplerini de kapitalist karşı devrimciler ilan eder. Nüfusun çoğunluğu çalışıp üretmek için yeterli teşviki göremediğinden tüketim mallarının iyice azalmasıyla verimlilik iyice düşer. Bir de üstüne toplumda, iyi evlerde yaşayan, özel araçlar kullanan, evlerde özel hizmet alan, ithal mallar kullanan kendilerinden üstün devimci bir elit kesim oluşmaya başlar.

Castro’nun 10. Yılı ve Kişisel Hayatı

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org

1969’da Castro, kendi kontrolü altındaki hükümetinin 10. yılını kutlar. Ama konuşmasında dikkat çektiği noktalar üretimdeki ve ekonomideki problemlerdir. Çünkü 1969 hasatı, fırtınalar nedeniyle oldukça zarar görmüş ve ihracat kotasını anca karşılıyordur. Bunun üzerine devlet resmi bayramları bile iptal ederek 7 günlük çalışma zorunluluğu çıkarır. 10 milyon ton şeker üretme hedefi için seferberlik başlar, Vietnam’dan Amerika’dan gönüllüler gelir ama üretim 8.5 milyon tonda kalır. Bu halde bile beklenen hasat olmayınca, Castro bir halk konuşmasında istifa etmeyi teklif eder ama kalabalık kalması için ısrar eder.

Her ne kadar halk ekonomik açıdan mutsuz olsa da Castro’nun eğitim, sağlık, konut, altyapı gibi hizmetlerinden çok memnundur. Zaten Castro’nun halkını sahiplenici ve onlar için gerekirse canını bile feda edici, koruyucu ve kollayıcı vatansever yaklaşımı halkın gözünde onu göklere çıkarıyordur. Castro zamanının çoğunu halka iç içe geçiren, babacan bir tavırla halkını dev bir ailenin parçası olarak gören, küstahlığını sadece büyüklenenlere gösteren bir karaktere sahip karizmatik bir liderdir. Aşağılandığını düşündüğü anda kolayca parlayabilen ama aynı zamanda yeri geldiğinde kendisini bile tiye alan güçlü bir mizah anlayışına sahiptir.

Günde sadece 3-4 saat uykuyla durarak zamanının çoğunu çalışarak geçiren Castro, yabancı diplomatlarla sadece günün erken saatlerinde görüşür. Çünkü daha geç saatlere kaldığında yorulacağını ve müzakerelerde gereken verimliliği gösteremeyeceğini düşünür. En sevdiği yazar Ernest Hemingway’dir. Müzikle ise pek de arası yoktur. Düzenli olarak egzersiz yapar ve fit olmaya özen gösterir. Gastronomiye de büyük ilgisi olan Castro, şarap ve viski konusunda da oldukça bilgilidir. Şaşırtmayacağı üzere silahlara meraklıdır ve şehir yerine kırsaldaki hayati tercih eder. Çoğu Latin Amerika başkanlarından daha mütevazi bir hayat sürer. Her ne kadar Roman Katolik Kilisesi’nde vaftiz olmuş olsa da kendisini ateist ilan eder. Sovyetler’in aksine, kendisine propaganda ve kitle iletişim araçları destekli bir lider kültü yaratmasına gerek kalmaz zaten doğal popülerliği sayesinde iktidarı boyunca tüm dünyada popüler bir figür olur. Küba’nın her yerinde, sınıflarda, araçlarda posterleri ve fotoğraflarıyla ölümünden sonra bile yaşamaya devam eder.

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org

Castro’nun bu karizmatik kişiliğine kadınların da karşı koyamadığı açıktır. Aslında Castro’nun özel hayatına dair bilgiler devlet sansürü nedeniyle kısıtlıdır fakat bilindiği üzere toplam 4 kadından 9 çocuk sahibi olmuştur.

Castro’nun hayattaki en yakın arkadaşları, Havana Valisi Pepín Naranjo ve kendi kişisel doktoru René Vallejo olmuştur. 1960’larda Castro’ya gittiği her yerde eşlik eden ve liderin kişisel asistanı gibi tüm görüşmelerini ayarlayan devrimin önemli kadın figürlerinden Celia Sánchez’in ise Castro’da yeri büyüktür. Dünyaca ünlü Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in Castro ile oldukça yakın arkadaştır.

Ekonomik Durum

1970-1972 tarihleri arasında, binlerce Sovyet ekonomi danışmanı Küba’ya gelerek Küba’nın ekonomisini yeniden organize etmek için Küba-Sovyet Ekonomik, Bilimsel ve Teknik İşbirliği Komisyonu’nu kurar. Temmuz 1972’de, Küba sosyalist devletlerin ekonomik bir örgütü olan Karşılıklı Ekonomik Yardım Konseyi’ne katılır. Ancak bu yapılan yeni düzenlemelerle üretimde zaten sınırlı olan Küba ekonomisini iyice tarımsal üretime çevirir.

1974’e gelindiğinde Küba ekonomisi, yüksek şeker fiyatları ve Arjantin, Kanada, Batı Avrupa’dan alınan kredilerle büyümeye başlar. Bir dizi Latin Amerika devleti de, Küba’nın Amerikan Devletleri Örgütü’ne tekrar girmesini talep eder. ABD nihayet 1975’te Henry Kissinger’in tavsiyesiyle bu talebe olumlu karşılık verir. ABD’den konu hakkında “Küba’nın Komünist olması ile bir derdimiz yok, bizim onaylamadığımız Küba’nın bunu dünyaya ihraç etmesi” şeklinde açıklama gelir.

Diğer Ülkelerle İlişkiler

1971’de Marksist Başkan Salvador Allende’nin seçimleri kazandığı Şili’yi ziyaret eden Castro, Allende’nin sosyalist reformlarını destekleyip onu sağ kanattan gelecek militer bir atağa karşı uyarır. Nitekim 1973’te Augusto Pinochet, ordu destekli bir darbe yapacaktır. Şili’den sonra Gine, Cezayir, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Doğu Almanya, Çekoslavakya ve Sovyetleri gibi sol müttefiklerini kapsayan 7 haftalık bir tura çıkar. Tüm bu ülkelerden ödüller alır. Her ülkede, o ülkenin fabrikalarını ve işçilerini ziyaret etmeyi ve devleti övmeyi ihmal etmez. Özellikle de Vietnam Savaşı’na destek için devrimci hareketlere yardımda bulunma çağrısı yapar.

Angola İkilemi ve Askeri Yardımlar

Afrika’yı, emperyalizm zincirindeki en zayıf halka olarak gören Castro, Angola Başkanı Agostinho Neto’nun ricası üzerine 1975’te Angola İç Savaşı’nda Marksist MPLA tarafında yer almak üzere 230 adamını Güney Afrika’ya gönderir. Aslında ABD ile ilişkileri düzeltmek ve Angola’daki komünistlere yardım etmek arasında ikilemde kalır ama son kararı yardım etmek yönünde alır. Tabi bu girişime ABD’nin FLNA ve UNITA gibi karşıt gruplara desteği gecikmez. Castro da bunun üzerine, karşı tarafı çekilmeye zorlayacak önemli bir güç olarak 15.000 kişilik bir orduyu Angola’ya gönderir. Sovyetler’in de silah desteği verdiği savaşta Castro zaferi üzerine Angola’ya gider ve burada Neto ve Gine-Bissau başkanı Luís Cabral ile buluşup beraber Mozambik İç Savaşı’nda Marksist-Leninist hükümete destek olma konusunda anlaşırlar. Castro’nun ordusu daha sonra Etiyopya ve Nikaragua başta olmak üzere diğer ülkelerin iç savaşlarında da etkin rol oynar. Hatta Castro bu Küba dışı askeri yardımlarından ötürü başta ABD olmak üzere anti-Castro kesimden eleştirilere maruz kalır. Çünkü tüm bu yardımlar sonucunda yaklaşık 14.000 Kübalı başka ülkelerin savaşları uğruna yaşamını yitirmiştir.

Yeni Devlet Yapılanması: Castro’nun Devlet Başkanı Oluşu

1976’da Küba hükümeti, Sovyet şablonu doğrultusunda yeniden bir devlet yapılanmasına girer. Bu yeni düzenin, daha fazla demokratikleşme ve Castro iktidarından uzaklaşma getireceği düşüncesindedirler. Önce Küba Komünist Partisi’nin ilk Ulusal Kongresi düzenlenir, burada resmi bir şekilde, Küba’nın sosyalist bir devlet olduğu ilan edilir, yeni bir anayasa kabul edilir ve Başkan ve Başbakan pozisyonları kaldırılır. Elbette Castro yine iktidardaki dominant isimdir. Yeni oluşturulan düzende hem Danıştay ve hem de Bakanlar Konseyi başkanlığını devralır. Bu da onu hem devlet başkanı hem de hükümet başkanına dönüştürür.

Bağlantısızlar Hareketi

1979’da, Havana’da gerçekleştirilen ve Soğuk Savaş’ta kendilerini hiçbir güç bloğuna dahil etmeyen ülkelerin katıldığı Bağlantısızlar Hareketi Konferansı’nda Castro Bağlantısızlar Hareketi Başkanı seçilir. (1982’ye kadar bu görevi sürdürüyor) Ekim 1979’da hem Küba Başkanı hem de Bağlantısızlar Hareketi Başkanı olarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na katılır. Bu kurulda, zengin ve fakir olmak üzere dünyadaki ekonomik eşitsizlik üzerinde durur. Fakat Sovyetler’in bir Bağlantısızlar Hareketi üyesi olan Afganistan’a girmesi ve Castro’nun Afganistan’ın Sovyet işgalinde olduğunu kabul etmemesi prestij kaybına neden olur.

Kuzey Amerika İle İlişkiler

Küba, Başkan Luis Echeverría döneminde Meksika ile, Pierre Trudeau döneminde Kanada ile ve Jimmy Carter döneminde ABD ile iyi ilişkiler içine girer. Castro, Carter tarafından insan haklarını ihlal etmekten sık sık eleştiriliyor olsa da kendisine karşı saygılı bir tavır sergiliyor olmasını iyi niyet belirtisi olarak alıp bazı politik tutukluların salınması ve bazı sürgünlerin Küba’da aileleri ile görüşebilmesi gibi özgürlükler sağlar. Bunun karşılığında Carter’ın ABD’nin Küba’ya uyguladığı ekonomik ambargoları kaldırmasını ve anti-Castro militanları beslemeyi kesmesini talep eder. Bunun yanında bu dönemde Çin ile ilişkiler gerilemeye başlar. Çünkü Deng Xiaoping yönetimindeki Çin hükümeti, Vietnama saldırarak ve ABD ile ticaret anlaşmaları yaparak devrim ilkelerine aykırı bir şekilde hareket etmeye başlar.

Ekonomi Yine Bozuluyor

1980’lerde, Küba ekonomisi şekerin pazar fiyatının düşmesiyle ve kötü geçen hasatlar nedeniyle yine sıkıntıya girer. Devrim sonrası ilk kez ülkede işsizlik baş gösterir. Devlet çareyi işsiz gençleri Doğu Almanya gibi iş gücü gereksiniminin olduğu ülkelere gönderir. Paraya muhtaç Küba hükümeti, gizlice ulusal koleksiyonlarındaki eserleri satmaya ve kaçak olarak Panama üzerinden ABD’den elektronik eşyalar almaya başlar. Bu dönemde ülkeden kaçıp Florida’ya yerleşen Kübalılar, Castro tarafından “lümpen” olarak yaftalanır.

Bu kriz anında, 10.000 kadar Kübalı Peru Konsolosluğu’na girip sığınma talep eder. Bu grup ve korumalar arasında ateş açılır. Öncesinde vahim durumun farkında olmayan Castro, bu olay ile ülkede insanların bu kadar mutsuz olduğunu fark eder. Duruma çok sinirlenen Castro, gitmek isteyen serbesttir der ama aynı zamanda onları hedef haline getiren bir konuşma yapar. ABD, ülkeyi terk etmek isteyen on binleri gemiler aracılığıyla kendi topraklarına götürür ama alımı 125 binde durdurur. Castro bu ülkeden çıkış furyasında ülkedeki tüm suçluları, akıl hastalarını, eşcinselleri de bu gemilere bindirip ülkeden gönderir.

Reagan ve Gorbachev Dönemi

1981’de anti komünist Reagan, ABD başkanı olduğunda, ABD Küba’ya karşı iyice sert bir tavır almaya ve rejimini sona erdirme niyetini açıkça göstermeye başlar. 1981’in sonlarında, Castro, humma salgınını bahane ederek ABD’ye Küba’ya karşı biyolojik savaş başlattığı suçlamasında bulunur. 1983’te Castro, devrimin 30. yılı için yaptığı konuşmasında Reagan’ı “gerici” “faşist bir dış politika” yürüten başkan olarak tanımlar.

1985’te Sovyetler’de Mikhail Gorbaçov, Sovyet Komünist Partisi Genel Sekreteri olarak başa geçer. Gorbaçov, tam bir reformist olarak basın özgürlüğüne, sosyal ve ekonomik serbestiye (prestrokya) yönelir. Tabi bu durum başta Castro olmak üzere Marksist kesimi sosyalizmin geleceği konusunda endişelendirir. Nitekim en nihayetinde öyle de olur. Gorbaçov Sovyetler ve Küba ilişkilerini zedeleyerek ABD’nin Küba’ya verilen desteği azaltma taleplerini kabul eder. Bunun üzerine Castro da Gorbaçov’un liberal reformları doğrultusunda hareket etmeyi reddeder. Fevri hareketleriyle devlet içinden de muhalifler kazanmaya başlayan Castro, Ochoa ve Tony de la Guardia da dahil olmak üzere bir dizi üst düzey askeri görevliyi yolsuzluk ve kokain kaçakçılığı gibi gerekçeler göstererek sorgular, yargılar ve infaz eder.

Sovyetler Birliği’nin Çöküşü

Fotoğraf Kaynak: archive.defense.gov

Bu esnada, Doğu Avrupa’da sosyalist hükümetler 1989-1991 yılları arasında kapitalist reformculara yenik düşer, 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı yıkılır. Bunun üzerine aynı düşüşün Küba’da da olmasını bekleyen gözler Küba’ya çevrilir. Bunun yerine Küba’nın tüm dünyadan izolasyonu devam eder.

Castro, Sovyetlerde Marksist-Leninist kanatta yaşanacak bir yeniden yapılanmanın umudu içindedir ama Küba’nın Gorbaçov kontrolündeki Sovyetlerle anlaşması mümkün değildir. Eylül 1991’de Sovyet Birlikleri yayıldıkları tüm yabancı topraklardan çıkar Aralık 1991’de ise Boris Yeltsin’in Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ni feshetmesi ve çok partili demokrasiye geçmesiyle Sovyetler Birliği resmi olarak dağılır.

1991’de Sovyet Bloğu’nun nihai çöküşü ile ABD,İsviçre Cenevre’de toplanan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nda Küba’nın insan hakları ihlallerini kınayan bir karar için çoğunluk oyu alır. Küba, bu konuda herhangi bir soruşturma delegasyonunun ülkeye girmesini onaylamaz.

Reform Çalışmaları

Castro, Küba sosyalizminin kapitalist düzenin egemen olduğu dünyada ayakta kalabilmesi için kesinlikle bir reforma muhtaç olduğunun bilincindedir. Bu nedenle de Ekim 1991’de, 4. Küba Komünist Partisi Kongresi’nde hükümet içinde yaşanan yenilikler ve değişiklikler yaşanacağı açıklanır. Bu yeni düzende birçok eski hükümet üyesi emekliye ayrılır ve yerleri gençlere bırakılır. Bir dizi ekonomik değişim önerilir ve referandumla halka sunulur. Ekonomik büyüme için küçük ölçekli özel işletmeler teşvik alacaktır. Göçle ilgili bazı kısıtlamalar hafifletilerek Küba vatandaşlarının ABD’ye göç etmesine izin verilecektir. Castro önceleri tüm bu reformlara karşı olanlara ve onları destekleyenlere eşit mesafede yaklaşır fakat zamanla reformların iptal edilmesini savunarak karşıt tarafın yanında yer almaya başlar.

Özel Dönem

Sovyet Bloğu’nun çöküşüyle, Castro Küba’nın “Özel Dönem”e girdiğini açıklar. Bu dönemde petrol oranları büyük ölçüde azaltılır, arabanın yerini doldurması için Çin malı bisikletler ülkeye girer, hayati ürünleri üretmeyen fabrikaların bazıları kapatılır. Tarlalarda öküzler traktörlerin yerini almaya, enerji için odun ateşi kullanılmaya ve günde 16 saate varan elektrik kesintileri olmaya başlar. Castro’nun kendisi de Küba’nın içinde bulunduğu durumun şu ana kadarki en kötü senaryo olduğunu kabul eder. 1992’ye gelindiğinde Küba’nın ekonomisi, temel malların eksikliği, gıda ve beslenme sıkıntısı içinde geçen son iki yıl içinde %40 düşüş yaşamıştır.

1994 yılı, Küba tarihinin en büyük anti-Castrocu gösterilerine sahne olur. Miami’ye göç etmek isteyen 200-300 kişilik kalabalık, polise taşlarla saldırır. Onlara Castrocu daha büyük bir grup karşılık verir. Bu olayadan sonra muhalif grupların gücünden korkmaya başlayan Castro, ülke çapında bir gerilla savaşı kampanyası planlayarak, ülkedeki işsizleri ülke çapında bir sığınak ve tünel ağı kurma görevi ile örgütler.

Turizme Yönelim ve Kilise İle Bağları Güçlendirme

1995’te Castro hükümeti, ekonomiyi tarımda biyoteknoloji ve turizm ile canlandırma yoluna girer. Şeker hala birinci gelir kaynağıdır. Binlerce Meksikalı ve İspanyol turistin gelişiyle, fuhuşa yönelen Kübalıların sayısı artar ama yasadışı olsa da Castro, siyasi bir gerilemeden korkarak bu durumun önüne geçmekten kaçınır. Ülkeye döviz girmeye, ekonomi biraz da olsun toparlanmaya başlıyor.

Dinsel grupların karşıtlığından da çekinen Castro, dinsel kurumlara olan yaklaşımını yumuşatır ve dindar insanlara ilk kez Komünist Parti’ye girme izni verir. Hatta ve hatta Roma Katolik Kilisesi’ni gerici, kapitalist bir rejim olarak görse de Ocak 1998’de Papa 2. John Paul’u Küba’ya davet ederek kilise ve Castro hükümetinin bağlarını güçlendirmeye çalışır.

Venezuela İle Yakınlaşmalar

Fotoğraf Kaynak: Randal Sheppard / Flickr

1999’da hala ekonomik sorunlarla boğuşan Küba, Venezuela’da seçimleri kazanan anti-emperyalist lider Hugo Chavez ile birlikte biraz olsun kalkınır. Castro ve Chavez hem iki iyi dost hem de birlikte tüm Latin Amerika’ya yayılacak bir ittifak kurarlar. 2000’de, Küba’nın 20.000 sağlık görevlisini Venezuela’ya göndereceği ve bunun karşılığında günde 53.000 varil petrol alacağı bir anlaşma imzalar. 2004’te ise bu ticaretin hacmini arttırarak, Venezuela’nın günde 90.000 varil petrol sağlaması karşılığında 40.000 sağlık görevlisini Venezuela’ya gönderir. Bu anlaşmalar ekonomiyi güçlendirir ve Mayıs 2005’e gelindiğinde ülkede 1,6 milyon işçinin asgari ücreti ikiye katlanıp, emekli maaşları da artar. Yine de çelik fabrikaları, şeker fabrikaları ve kağıt işlemcileri gibi 118 fabrika, yakıt konusundaki açığı telafi etmek adına kapanmak zorunda kalır.

Son Yıllar

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org

Castro 2006’da, iç kanamadan cerrahi bir operasyon geçirir. Bu süre içinde yerine bakması için kardeşi Raul’u atar. Şubat 2007’de, tekrar görevinin başına geçen Castro, o yıl 14. Bağlantısızlar Hareketi Zirvesi’nde oluşuma yıl boyu başkanlık etmeyi kabul eder.

Castro’nun iyileştiği haberi üzerine zamanının ABD Başkanı George W. Bush,”Bir gün Tanrı Fidel Castro’yu yanına alacak” şeklinde bir söylemde bulunur. Bunu duyan ateist Castro gayet ironik bir şekilde, “Şimdi neden Bush’un ve suikastimi emreden diğer cumhurbaşkanlarının planlarını atlattığımı anlıyorum: İyi Lord beni korudu” şeklinde karşılık verir.

2008 Şubat’ta, Castro, Danıştay Başkanı ve Başkomutan Başkanlığı görevlerini yerine getiremeyeceğini “hareket kabiliyeti ve özveri gerektiren bir sorumluluk üstlenmek, vicdanıma ihanet etmek olur zira fiziksel durumum buna el vermiyor” şeklinde açıklar. Aynı ay meclis anonim olarak yaptığı oylamayla Raul’u başkan seçer. Raul görevi devralırken, kardeşini “yeri doldurulamaz” olarak tanımlar ve onun danışmanlığının öneminden bahseder.

Emeklilik Yılları

Emekliliği ile beraber Castro’nun sağlığı iyice bozulur. Uluslararası basın, bir mide hastalığı olan divertikülitis olduğunu söyler, ancak Küba hükümeti reddeder. Castro yine de halkla yakın ilişki içindedir, Granma adlı gazetede kendine ait “Yansımalar” adlı bir sütunu ve bir Twitter hesabı vardır. Aynı zamanda bazen kamuya açık dersler de verir. Yabancı elçiler ve liderlerle görüşmelere devam eder.

Nisan 2011’de, Castro Komünist Parti merkez komitesinden hem de parti liderliğinden istifa eder. Yerine kardeşi Raul geçer. Artık Castro’nun devletin hiçbir organında resmi bir rolü kalmamıştır. Yine de emeklilik döneminde bile politikada aktif olarak yer alamaya devam eder.

2015’te Küba ve ABD ilişkileri normalleşme sürecine girer. Fakat Castro, bu gelişmelerin iki ülke arasında pozitif bir ortam yarattığını söyler ama bir yandan da ABD’yi güvenilmez olmakla itham eder. 90 yaşına yaklaşırken, 2016 Nisan ayında, uzun zamandır halk önüne çıkmayan Castro, Komünist Partisi’ne hitaben kendi ölümünün ardından da kendi komünist ideallerini yaşatmaları konusunda tembihlerde bulunur.

Ölümü

Fotoğraf Kaynak: wikimedia.org

25 Kasım 2016’da, Küba devlet televizyonu Castro’nun öldüğü haberini yayımlar fakat ölüm nedeni belirtilmez. Kardeşi ve Küba Başkanı Raúl Castro, canlı yayında “Küba Devrimi’nin başkomutanı bu akşam 22.29’da ölmüştür” şeklinde açıklama yapar. Fidel Castro’nun bedenine kremasyon yapılıp 9 günlük ulusal yasın ardından külleri Santiago’daki Santa Ifigenia Mezarlığı’na gömülür.

KOMUNİZM DOSYASI /// ATATÜRK’E ATFEDİLEN TARİHİ ÇARPITMA : “Türk Aleminin En Büyük Düşmanı Komünistliktir”


ATATÜRK’E ATFEDİLEN TARİHİ ÇARPITMA : “Türk Aleminin En Büyük Düşmanı Komünistliktir”

KAYNAK : http://www.serenti.org/turk-aleminin-en-buyuk-dusmani-komunistliktir/

Serenti | 27 Ekim 2014 |

Tarih boyunca toplumların büyük önderlerine ya da örnek aldığı kişilere söylemedikleri deyişler, sözler yüklenmiştir. Bazen öylesine uydurulmuş olsa da çoğu zaman bu sözler toplumları kendi ideolojilerine çekmek isteyenler, toplumları yanlış yönlendirmek isteyenler tarafından uydurulagelmiştir. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Söz konusu Türkiye olduğunda birçok siyasal sloganın sonradan uydurulup Atatürk’e mal edilmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Tıpkı Cemal Kutay’ın çıkardığı Millet dergisinin, Atatürk’e ait olduğunu iddia ederek fitilini ateşlediği “Şurası unutulmamalıdır ki, Türk aleminin en büyük düşmanı komünistliktir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir” elyazısı gibi…

Cemal Kutay yönetiminde 31 Ocak 1946 tarihinde haftalık siyasi dergi olarak yayın yaşamına başlayan Millet dergisinin yayın politikası incelendiğinde üç ana eksenin yön verdiği söylenebilir:

  • Cumhuriyet Halk Partisi’ni eleştirip, Demokrat Parti’yi desteklemek,
  • Komünizm tehlikesine karşı uyarıcı yayınlar yapmak,
  • Halkı dini konularda yönlendirmek.

Gerçi derginin ilk başlarda belirgin bir komünizm ya da Sovyetler Birliği düşmanlığı yoktu. Hatta “Amerikan Ermenileri Beş Vilayetimizi İstiyor” gibi ABD karşıtı manşetleri de vardı. Fakat ne zaman ki II. Dünya Savaşı sırasında izlediği dış siyasetin bedeliyle Türkiye’nin politik havası değişince Millet dergisinin yayın politikasına keskin bir komünizm düşmanlığı damgasını vurdu. İki Gürcü profesör 21 Aralık 1945 tarihli basında çıkan yazılarında, Giresun, Gümüşhane ve Bayburt’a kadar olan bölgenin Gürcistan’a iade edilmesi gerektiğini yazıyordu. Gerçekte bu Türkiye’ye yapılmış resmi bir talep değildi ama Sovyet yönetiminin onayı olmadan böyle bir yazı yazılamayacağı düşünülecek olursa düşmanca bir tutumdu.

Türkiye’nin politik havası bir anda değişmişti. Millet dergisi de 8 Mayıs 1947 tarihli sayısında 1928 yılındaki komünist tevkifatı sürerken Atatürk’ün bir sofra sohbeti sırasında şunları dediğini ileri sürüyordu:

Bu memleketteki komünistler yalnız bizim tevkif ve hapsettiklerimizden ibaret değildir. Bunları bıraksak belki aralarında hatalarını anlayarak ıslahı nefs edenler olur. Bu işlerle bizzat yakından meşgul olacağım.

Derginin bir sonraki 15 Mayıs 1947 tarihli 67. sayısının kapağındaki bir fotoğraf ise günümüze kadar süren kandırmacanın başlangıcıydı. Derginin kapağında bir tarih kitabının son sayfasının fotoğrafı bulunmaktaydı. Fotoğraftaki son sözcüğünün altında ise Atatürk’e ait olduğu iddia edilen o meşhur sözler:

Şurası unutulmamalıdır ki, Türk aleminin en büyük düşmanı komünistliktir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir.

Aynı sözler derginin ileriki sayılarında da birçok kez yayınlandı ama etkisi sınırlı oldu. Gerçek oyun bundan çok daha sonra, 31.12.1964 tarihli Toprak dergisinde yayınlanan bir yazı ile başladı.

Atatürk’ün Komünizme Karşı Tarihi Emirleri!

Atatürk, 5 Ağustos 1929 tarihinde trenle Eskişehir’e uğramış, kendisini bekleyen kalabalığa ve o tarihte merkezi Eskişehir’de bulunan Temyiz Mahkemesi üyelerine hitaben bir konuşma yapmıştı. Atatürk’ün yaptığı bu konuşma, dönemin resmi yayın organı olarak nitelendirebileceğimiz Hakimiyet-i Milliye gazetesinde de yayınlanmıştı (Konuşmanın tam metnini Atatürk’ün Söylev Demeçleri II. Cilt “Eskişehir Halkı İle Bir Konuşma” başlığı altında bulabilirsiniz).

Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurucularından olan AP’li senatör Dr. Fethi Tevetoğlu, Atatürk’ün Eskişehir halkına yaptığı adı konuşmanın altına Millet dergisinin adı geçen sayılarında yer alan iki yazıyı da eklemiş, sanki Atatürk’ün Eskişehir’de söyledikleriymiş gibi Toprak dergisinde yayınlamıştı. Kısacası Atatürk’ün Eskişehir’deki nutku bilinçli olarak tahrif edilmiş, bambaşka bir biçime bürünmüştü.

Yıllar geçince konu tam anlamıyla “Delinin biri kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış” atasözündeki hale büründü. Yalan yıllar içinde öylesine dallanıp budaklandı ki, sözün çıkış noktası olarak Millet dergisindeki fotoğrafın yerini Tevetoğlu’nun tahrif edilmiş Eskişehir nutku alıverdi. Atatürk’ün Eskişehir halkına yaptığı konuşmaya sonradan eklenen sözlerle ta 1947’de başlayıp 1964’te hortlayan bir uydurmaca Atatürk’ün komünizme karşı tarihi emirleri haline geldi.

Dikkat ederseniz, bugün Atatürk’ün söylediğini iddia ettikleri sözleri gerçekmiş gibi yayınlayan birçok site ya da eserde kaynak olarak Millet dergisi gösterilmez, “Faruk Şükrü Yersel, Eskişehir Gazetesi, 1926” yazar.

Yalan dallanıp budaklanınca düzeltilmesi gerekenler de elbette çok oluyor. Birincisi, Atatürk’ün Eskişehir’de bir konuşma yaptığı yazdığımız gibi tamamen gerçektir. Ama Atatürk’e mal edilen sloganı içermediğini hem Hakimiyet-i Milliye gazetesinden hem de Cumhuriyet gazetesinden öğrenmek hiç de zor değil. Merak eden bir insanın Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’ne bakarak gerçeğe rahatlıkla ulaşabileceği düşünüldüğünde bu uydurmacanın halen daha sürmesi bir hayli düşündürücüdür.

İkincisi, verilen 1926 tarihi de yalanın boyutunu ortaya koymaktadır. Çünkü toplamda 22 kez Eskişehir’e uğramış olsa da Atatürk 1926 yılında Eskişehir’e hiç uğramamıştır. Resmi kaynaklar da konuşmanın 1929 yılında olduğunu onaylamaktadır. 1926 yılında medyum tutarak Atatürk’ün 1929’da ne söyleyeceğini biliyorlarsa orası ayrı!

Üçüncü ve son olarak Eskişehir’de Atatürk’e tanıtılan gazeteci Faruk Şükrü Yersel, Sakarya gazetesinin başyazarıdır. Dediğimiz gibi yalan yıllar içinde öyle bir hal almış ki, Atatürk konuşmayı Eskişehir’de yaptı diye başyazarın gazetesinin adı bile Sakarya’dan Eskişehir’e dönüşüvermiş!

Atatürk’ün Eskişehir’de Fethi Tevetoğlu’nun ilave ettiği sözleri söylemediğini, Fethi Tevetoğlu’nun Atatürk’ün konuşmasını kendi ideolojisine göre nasıl tahrif ettiğini anlattıktan sonra gelelim diğer konuya. Çünkü bazılarınız “Tamam Atatürk bu sözleri Eskişehir’de söylememiş ama aynı sözler Millet dergisinin kapağında, üstelik Atatürk’ün elyazısıyla var” diyebilir.

Peki Elyazısı Kime Ait?

Aslında Millet dergisinin fitilini ateşlediği bu sahtekarlık neredeyse 50 yıl önce tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Sahtekarlığı ortaya çıkaran kişi ise ünlü gazeteci Çetin Altan’dan başkası değil. Altan 1965 yılında, o sözlerin bulunduğu Millet dergisi ile birlikte Ecvet Güresin’den aldığı Atatürk’ün İsmet İnönü’ye kendi el yazısı ile yazdığı bir mektubu İsveç Devlet Kriminoloji Enstitüsü’ne grafolojik olarak incelenmeleri için gönderir. Kısa bir süre sonra Enstitü uzmanlarından Gunnar Sandström başkanlığında yapılmış bir incelemenin raporu eline ulaşır. Rapor, elyazısının Atatürk’e ait olmadığını onaylamaktadır:

30 Ağustos 1965 tarihli yazınızda, 143 numaralı Türkçe ‘MİLLET’ gazetesinin 4 Kasım 1948 tarihli nüshasının, onuncu sayfasında bulunan aşağıdaki satırların incelenmesini istemişsiniz… K harfinin sağ aşağı kısmı (büyük ve küçük k), Z harfinin yazılış şekli ve T harfinin yazılışında benzemeyen taraflar mevcuttur. …Eğer bu mektup adı geçen satırların yazıldığı tarihte, Atatürk’ün el yazısına iyi bir örnek oluşturuyorsa, yaptığımız araştırmalar sonucunda adı geçen satırların O’nun tarafından yazılmadığı tespit edilmiştir. Araştırma, Büro Müdürü Gunnar Sandström tarafından yönetilmiştir. Evrakınız da bu mektupla iade edilmektedir.

Çetin Altan işin peşini bırakmaya niyetli değildir. Elyazısı madem Atatürk’e ait değil, o zaman kim taklit etmiştir? Araştırmasını derinleştirdiğinde, derginin o sayısının yayınlandığı tarihte Millet dergisinin binasında çalışan Murat Sertoğlu, Altan’ın kulağına bütün elyazılarını Münir Hayri Egeli’nin taklit ettiğini fısıldayıverir. Fail bulunmuştur! Egeli biraz sıkıştırılınca Atatürk’ün elyazısını kendisinin taklit ettiğini itiraf eder. Ama Atatürk’ün öyle bir yazısı olduğunu, yalnızca onu cama dayayarak kopyasını çıkardığını söyler. Altan orjinal belgenin yerini sorduğunda aldığı yanıt hayli şaşırtıcıdır: “Yerini söyleyemem. Söylersem, komünistler gidip imha ederler.

Yıllar sonra milletvekili olan Çetin Altan milletvekili olmasının avantajını kullanarak meclise soru önergesi verir ve orijinal belgenin bulunmasını ister…

Ve böyle bir belge tüm aramalara karşın bulunamaz!

50 yıl önce yalan olduğu kanıtlanmış olmasına karşın halen bu sözlere gerçekmiş gibi sarılanların olmasına şaşırmamak gerekir. Çünkü burası aklın az, dilin çok çalıştığı; araştırmanın yerini kulaktan dolma bilgilerin aldığı bir ülke olan Türkiye. Atatürk’ün komünist olmadığını ya da komünizme sıcak bakmadığını anlamak için ne Einstein düzeyinde zeka sahibi olmaya gerek var ne de O’nun ağzından sözler uydurmaya. Çünkü komünizmin Türk insanının toplumsal yapısına uygun düşmediğini belirten ve gerçek olan onlarca sözü zaten var.

Ama Atatürk’ün kendisine mal edilen sözlerdeki gibi azılı bir komünist düşmanı olmadığını anlamak için de fazla zeka gerekmiyor. Sovyet düşmanlığının yaygın olduğu bir dönemde bu sözü uyduranlar ya 1929 yılındaki Sovyet dostluğu havasından bihaberler, ya da Atatürk’ün Kurtuluş Savaşımızın en büyük müttefiklerinden olan Sovyetler Birliği ile ölünceye kadar sürdürdüğü dostane dış politikadan.

KOMUNİZM DOSYASI /// 30 MART KIZILDERE : DİRENİŞİN VE DEVRİMCİ DAYANIŞMANIN DESTANI


30 MART KIZILDERE : DİRENİŞİN VE DEVRİMCİ DAYANIŞMANIN DESTANI

30 Mart 1972’de Türkiye sosyalist hareketinin önderlerinden Mahir Çayan’ın da içlerinde olduğu on devrimci Tokat Niksar’ın Kızıldere köyünde kuşatıldıkları kerpiç bir evde katledilmesinin üzerinden 47 yıl geçti.

12 Mart 1971 muhtırasının ardından yakalanan Deniz Gezmiş Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesini engellemek isteyen THKP-C ve THKO üyesi devrimciler Ünye’deki NATO Radar Üssü’nde görevli iki İngiliz ve biri Kanadalı üç teknisyeni kaçırdı.

Eylemi Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi kurucularından Mahir Çayan Nihat Yılmaz Ertan Saruhan Ahmet Atasoy Hüdai Arıkan o dönem Dev-Genç Genel Başkanı olan Ertuğrul Kürkçü THKO lider kadrolarından Cihan Alptekin gerçekleştirdi.

Birde çoğuz çokta biriz

Ne evveliz ne ahiriz

Cümlemiz birer Mahiriz

Kanımıza kan isteriz

Kızıldere doymaz kana

Kan yaraşır mert olana

Faşistler kıydı Cihana

Canımıza can isteriz

(Kızıldere Katliamı sonrasında yakılan bir ağıttan)

DEVRİMCİLERİN BULUNDUĞU EV KUŞATILDI

Grup kendilerini Tokat’ın Niksar ilçesindeki Kızıldere köyünde bekleyen Sinan Kazım Özüdoğru Sabahattin Kurt Ömer Ayna ve Saffet Alp ile buluştu. 11 devrimci ve üç rehine köyün muhtarının evinde gizlendi.

Güvenlik güçleri 30 Mart sabahı gençlerin ve rehinelerin bulunduğu evi kuşattı.

DEVRİMCİLERE KARŞI AĞIR SİLAHLAR KULLANILDI

Ankara Merkez Komutanlığı’ndan Tümgeneral Tevfik Türün tarafından yönetilen operasyonda helikopterler ve ağır silahlar kullanıldı.

Evde kuşatılan grubun lideri Mahir Çayan çatıya çıkıp güvenlik güçlerine seslenerek teslim olmayacaklarını söyledi.

MAKİNELİ SİLAHLAR HAVAN TOPLARI ROKETATAR

Bu sırada makineli tüfeklerle eve ateş açıldı ve Mahir Çayan başına isabet eden bir mermiyle hayatını kaybetti.

Çatıya açılan ateşin ardından güvenlik güçleri eve ağır makineli silahlar havan topları ve roketatarlarla saldırdı.

Saldırı sona erdiğinde delik deşik olan evdeki on devrimci ve üç rehinenin hayatını kaybettiği anlaşıldı.

Devrimcilerden bazılarının canlı yakalandıktan sonra kurşuna dizildiği iddia edildi.

Dev-Genç Başkanı Ertuğrul Kürkçü ise 2 gün sonra roket atarın çökerttiği sağanlığın altında yapılan arama sırasında yaralı olarak bulundu.

LİNK : https://www.abcgazetesi.com/30-mart-kizildere-direnisin-ve-devrimci-dayanismanin-destani-5734?fbclid=