TSK DOSYASI : Deniz Kuvvetleri’nden manifesto gibi kitap


Deniz Kuvvetleri’nden manifesto gibi kitap

"Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı, Türkiye’nin neden Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesi gerektiğiyle ilgili bir çalışma yaptı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından kitaplaştırılan çalışmada, Türkiye’nin ‘itiraz eden devlet konumunda bulunmayı bırakması’ istendi. "

TEVFİK KADAN/ AYDINLIK

Doğu Akdeniz’i dünyanın en çekişmeli bölgelerinden biri yapan başlıca sebep, ekonomik potansiyeli. İçinde barındırdığı doğalgaz, petrol ve gaz hidratların miktarı, kıyıdaş ülkeleri rahatça üst lige taşıyacak seviyede. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi verilerine göre, halen bölgede keşfedilmeyi bekleyen 10 trilyon metreküplük doğalgaz rezervi bulunuyor.

Bölgedeki zenginlik bununla da sınırlı değil. Doğu Akdeniz’deki balık potansiyelinin de gerekli kotalar koyulduğunda ciddi bir ekonomik girdiye dönüşebileceği değerlendiriliyor. Türkiye, şuan Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB)’ni ilan etmediği için kota belirleyemiyor, kota olmayınca da karasuları dışındaki gemileri engelleyemiyor. Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’e göre, bu bölgede sadece orkinos avcılığından kaybımız 400 milyon doların üzerinde.

Türkiye, her ne kadar örf ve adet hukuku gereği bölgedeki hakları korumaya çalışsa da, MEB ilanının çok çeşitli alanlarda ülkemize katkı sunacağı değerlendiriliyor.

İşte tam bu konuda, Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın yaptığı bir çalışma, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından kitaplaştırıldı. “Sorular ve Cevaplar ile Münhasır Ekonomik Bölge Kavramı” ismini taşıyan kitap, Doğu Akdeniz’deki hukuki çerçeveyi çizerek, MEB ilanı ile kıyıdaş ülkelerin elde edeceği kazanımları gösteriyor. Tümamiral Yaycı’nın çalışmasından dikkat çeken bölümler şöyle:

BALIKÇILIK KOTASI

Yaycı, kitabında Suriye, Mısır ve GKRY bayraklı balıkçı teknelerinin karasularımızın hemen dışında avlandıklarına dikkat çekerek, MEB ilan etmediğimiz için caydırıcı müeyyideler uygulayamadığımızı belirtiyor. Cezayir, İspanya, Libya ve Malta’nın balıkçılık koruma bölgesi, GKRY ve Fas’ın da MEB ilanı ile bu alanda düzenlemeler yaptığını belirten Yaycı, Türk balıkçılarının Akdeniz’de yürüttüğü faaliyetlerden dolayı milyonlarca avro para cezası ödediğini hatırlatıyor. Yaycı’ya göre, MEB ilanı ya da balıkçılık koruma bölgesi belirlemeden, üçüncü ülke balıkçılarının engellenmesi mümkün değil.

ÇEVRENİN KORUNMASI

Son dönemde denizlerin giderek çevre siyasetinin bir parçası olarak görüldüğünü, bu kapsamda da, denizlere yönelik menfaatleri bulunan devletler tarafından deniz çevresinin korunmasına yönelik projelerin bir çeşit sahiplenme aracı olarak kullanıldığını belirten Yaycı, çevre projelerinin politik çıkarlar doğrultusunda istismar edildiğini söylüyor. Yunanistan ve GKRY’nin de benzer girişimlerle Doğu Akdeniz’i sahiplenmeye çalıştığını belirten Yaycı, ilan ettiğimiz acil müdahale sınırlarımız dahilinde deniz çevresini ve muhafaza etme yükümlüğümüzü yerine getirmemiz gerektiğini vurguluyor.

SUNİ ADALAR

Kitapta, MEB ilanı ile elde edeğimiz haklardan birisi de şöyle özetlenmiş:

-Suni adaların, ekonomik amaçlar için kurulan tesis ve yapıların ve yine, kıyı devletinin haklarının kullanılmasına müdahale edebilecek nitelikteki tesis ve yapıların yapılması, yapılmasına izin vermek, yapılmasını düzenlemek, işletmek ve kullanmak hakkını kıyı devleti münhasıran haizdir.

-Kıyı devleti, bu suni ada, tesis ve yapılar üzerinde gümrük, maliye, sağlık, güvenlik ve göç konularının düzenlenmesi yetkisi de dahil olmak üzere, inhisari yetkilere sahiptir. Bu ada, tesis ve yapılar çevresinde, 500 metreyi aşmamak koşuluyla uygun olacak bir genişlikte, güvenlik bölgeleri kurulabilir.

BİLİMSEL ARAŞTIRMA

1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’ne göre MEB’de bilimsel araştırma izninin kıyı devletin iznine tabi olduğunu vurgulayan Yaycı, şu önemli bilgiyi paylaşıyor:

“Sahildar devlet MEB’de araştırmada bulunmadığı veya buranın doğal kaynaklarını işletmediği takdirde hiç kimse, sahildar devletin rızası olmadan bu çeşit faaliyetlere girişemez. Sahildar devlet, egemenliğine karşı yapılan bu tür faaliyetleri durdurmak için gerekli tedbirleri alabilir, ve egemenliğine tecavüz edenleri ulusal mevzuatına göre yargılayabilir.”

TEK TARAFLI MEB İLAN EDİLEBİLİR Mİ?

Tümamiral Yaycı, çalışmasında MEB ilanının tek taraflı yapılamayacağına ilişkin iddialara da yanıt veriyor. Tek taraflı MEB ilanına aykırı bir hükmün bulunmadığını vurgulayan Yaycı, Karadeniz’de herhangi bir sınırlandırma anlaşması yapmadan 200 millik MEB alanımızı ilan ettiğimizi belirtiyor. Doğu Akdeniz’de ise Fas, Suriye, Libya ve Lübnan’ın benzer şekilde MEB ilan ettiğine dikkat çekiyor.

TERS YÖNDEKİ ADALARIN DENİZ YETKİ ALANINA ETKİSİ

Yaycı’nın kitabında ayrıntılı incelediği konulardan birisi de ters yöndeki adaların deniz yetki alanlarına etkisi. Çünkü bu konu, Türkiye için özellikle önem taşıyor. Yunanistan, 7 kilometrekarelik Meis Adası gerekçe göstererek Doğu Akdeniz’deki 148 bin kilometrekarelik deniz yetki alanımızı çalmaya çalışıyor. Yaycı ise bu tezi Uluslararası Adalet Divanı ve Hakem Heyeti kararları ile yıkıyor. Kuzey Denizi Davası (1969), İngiltere-Fransa Davası (1977), Gine-Gine Bissau Davası (1983), Libya-Malta Davası (1984), Libya-Tunus Davası (1984), Eritre-Yemen Davası (1999), Romanya-Ukrayna Davası (2009) ve Bangladeş-Myanmar Davası (2012) gibi pek çok davayı inceleyen Yaycı, “Bu kararlar çerçevesinde, Ege’de ters tarafta bulunan Yunan adaları ile Doğu Akdeniz’de Türkiye kıyılarına yakın mesafede bulunan Meis Adası’nın karasuları dışında herhangi bir kıtasahanlığı veya MEB’e sahip olamayacağı aşikardır” diye yazıyor.

ADIM ADIM DE FACTO

Tümamiral Yaycı’nın önemli tespitlerinden birisi de Doğu Akdeniz’de son dönemde geliştirilen enerji nakil ve boru hattı projeleriyle ilgili.

East-Med ve EuroAfrica Interconnector hattı gibi projelerin Yunanistan ve GKRY tezleri doğrultusunda hazırlandığına dikkat çeken Yaycı, şu ifadeleri kullanıyor:

“Hak ve menfaatlerimizin fiili durum yaratılmak suretiyle yok sayılmasına gayret edildiği ve Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne hapseden sözde Seville Haritası’nın adım adım ‘de facto’ gerçekleştirilmeye başlandığı görülmektedir.”


Yunanistan ve GKRY’nin hedefi

EN KÖTÜ SENARYO
Yaycı’ya göre Doğu Akdeniz’deki en kötü senaryo ise Yunanistan-Mısır ve Yunanistan-GKRY arasında deniz yetki alanların paylaşımına dair anlaşmaların imzalanması. Bu durumda öngördüğümüz 189 bin kilometrekarelik yetki alanımızın 41 bin kilometrekareye düşeceğini belirten Yaycı, kitabını şu sözlerle bitiriyor: “Kıyıdaş yönetim/devletler tarafından yapılan karşıklı MEB anlaşmalarına daima itiraz eden devlet konumunda bulunmak yerine, karşılıklı sınırlandırma anlaşmaları yapmaya hazır olduğumuzu beyan ederek, Doğu Akdeniz’de MEB ilan edilmesi gerekmektedir.”

LİBYA İLE ANLAŞALIM
Türkiye’nin Libya, Mısır, İsrail ve Lübnan ile, KKTC’nin de Mısır, İsrail, Lübnan ve Suriye ile karşılıklı kıyıları bulunuyor. Yaycı, hızlıca Libya ile deniz yetki alanı sınırlandırılmasına yönelik bir anlaşmasının yapılması gerektiğini vurguluyor.

LİNK : https://www.ulusal.com.tr/gundem/deniz-kuvvetleri-nden-manifesto-gibi-kitap-h232570.html

KİTAP TAVSİYESİ /// Haluk ŞAHİN : PROF. DR. HALUK ŞAHİN’İN “THE HATE TRAP” BAŞLIKLI KİTABIYLA İLGİLİ YORUMLAR


Haluk ŞAHİN : PROF. DR. HALUK ŞAHİN’İN “THE HATE TRAP” BAŞLIKLI KİTABIYLA İLGİLİ YORUMLAR

10.07.2019

Blog No : 2019 / 49

Prof. Dr. Haluk Şahin’in “The Hate Trap” başlıklı kitabı hakkındaki yorumlar aşağıdaki gibidir:

DAVID MINIER

1973 yılında Santa Barbara’da görülmüş olan davanın savcısı David Minier’in yorumu çok önemli. Kitabı “bilimsel değeri yüksek, olgusal olarak hatasız ve adil” olarak niteliyor ve aşılamayacağını söylüyor.

Çevirisi

“Bana lütfedip göndermiş olduğunuz Nefret Tuzağı adlı kitabınızı okudum. Hiç şüphem yok ki bu kitap Yanıkyan’ın suikastları ve yargılanması konusunda en yetkin eserdir ve inanıyorum ki öyle kalacaktır. Çocuklarım için üç adet kitap ısmarladım.

Yanıkyan davasının savcısı olarak görevimi yerine getirişim hakkında yaptığınız olumlu değerlendirmeler beni çok memnun etti. Bunun da ötesinde, kitabınızı bilimsel değeri yüksek, olgusal olarak hatasız ve adil buldum.

İşin ilginç yanı, Ermeni-Amerikan yazarı Eric Bogosyan’ın “Nemesis Harekatı” adlı kitabı gibi siz de, eş zamanlı olarak, Soghomon Tehlirian’ın gerçek kimliğini ifşa etmişsiniz.

Siz bunun ötesinde Yanıkyan’ın gerçek kimliğini de gözler önüne sermişsiniz. Santa-Barbara News Press gazetesinde bir süre önce yayınlanan bir yorumda ondan şöyle söz etmiştim: “zor duruma düşmüş egosantrik bir adam, geleceğe bir isim bırakmak istiyor… güçlü egosu şöhret kazandıracak bir son fırsat için yanıp tutuşuyordu…”

Eminim ki, Yanıkyan’ın (Kaliforniya’da bulunan) mezarının 5 Mayıs’ta Erivan’ın Yerablur askeri mezarlığına nakledildiğine biliyorsunuzdur. Bu konuda şöyle yazdım: “tamamen suçsuz iki diplomatın katiline bir kahraman muamelesi yapılması ve Erivan’daki mezarlığa gömülmesi tam bir rezalettir. Bir başpiskoposun bu ayini yöneterek ona saygınlık bahşetmesi akla hayale sığmayacak bir durumdur. Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın bu olayı ‘terörizmi desteklediği’ için kınaması yerindedir ve böyle bir şey hiçbir şekilde kabul edilemez.”

İmzalı “The Hate Trap” adlı kitabınız için size bir kez daha teşekkür ediyorum. Önemli bir eser, umarım birçok dile çevirilir.”

Aslı

I have read the copy of your book, "The Hate Trap," which you so kindly sent me. It is certainly now, and I believe will remain, the definitive work on the Gourgen Yanikian assassinations and trial. I have ordered three more copies for my children.

I greatly appreciate the favorable manner in which you describe my handling of the Yanikian prosecution. Beyond that, I found your book scholarly, accurate, and fair.

You exposed the true Soghomon Thelirian, who, interestingly, was exposed contemporaneously by the Armenian-American writer Eric Bogosian in “Operation Nemesis.”

You also exposed the true Yanikian. In a recent commentary in the Santa Barbara News-Press, I wrote that he "was an egocentric loner fallen upon hard times, seeking a legacy . . . his powerful ego longed for one last chance at fame."

No doubt you are aware that on May 5 Yanikian was reinterred in Yerevan’s Yerablur military cemetery. About that I wrote "for the double murderer of two blameless diplomats to be hailed as a hero, and reinterred in Yerevan’s military cemetery, is a travesty. That an archbishop would lend dignity to the reburial by officiating is astounding. Turkey’s foreign ministry rightly condemned the reinterrment as "promoting terrorism" and unacceptable under any circumstances."

Thank you again for the autographed copyof "The Hate Trap." It is an important work, and I hope it is translated into many languages.

Sincerely,

David Minier

STEPHEN KINZER

Bir dönem Türkiye’de New York Times Gazetesi’nin büro şefliğini de yapmış olan ve yazdığı siyasi araştırma kitaplarıyla haklı bir ün kazanan yazar Stephen Kinzer, “The Hate Trap”i şöyle değerlendirdi:

Çevirisi

“Asırlar boyunca birlikte yaşayan Türkler ve Ermeniler 20. Yüzyıl’ın başlarında patlak veren şiddet nedeniyle birbirlerinden kopartıldılar. The Hate Trap son dönemlerdeki iki terör saldırısının öykülerini o şiddete son verilmesi için bir çağrıya dönüştürüyor. Haluk Şahin bu saldırıların kurbanlarını, yani Kaliforniya’da bir Ermeni tarafından katledilmiş iki Türk diplomatı ile İstanbul’da bir Türk tarafından katledilmiş bir Ermeni gazeteciyi, nefretin üretiminin simgesi haline getiriyor. Bu eser sayesinde, onların yaptığı fedakârlık yeni bir anlam kazanarak, bu halkların uzlaşması yönündeki çağrıya katkı yapıyor.”

Aslı

Turks and Armenians, who lived together for centuries, were torn apart by violence in the early 20th century. "The Hate Trap" uses the stories of two modern-day terror attacks to shape an appeal for an end to that violence. Haluk Sahin turns the victims of these attacks–two Turkish diplomats murdered by an Armenian in California and an Armenian journalist murdered by a Turk in Istanbul–into symbols of what hatred produces. Through his work, their sacrifice gains new meaning as part of an appeal for reconcilation between these two peoples.

DR. CHRISTOPHER GUNN

20. Yüzyıl Türk-Ermeni ilişkileri konusunda uzmanlaşmış tarih profesörü Christopher Gunn ise kitabı “adil ve objektif” olarak niteleyerek hakkında şunları yazdı:

Çevirisi

“Haluk Şahin’in The Hate Trap”i, Türk-Ermeni ilişkilerinin, Mehmet Baydar ve Bahadır Demir’in (1973) ile Hrant Dink’in (2007) katledilişleri arasındaki çok karmaşık ve fırtınalı dönemin derinliklerine dalıyor. Aşırı milliyetçiliğin kaçınılmaz bir parçası olan şuursuz ve trajik şiddete mercek tutan Şahin’in adil ve objektif analizi, unutulmuş kurbanların geçmişlerini yansıtarak bu tehlikeli söylemin ötesine geçilmesi ve bu iki ulus arasındaki tarihsel olayların daha derinden anlaşılması için etkileyici bir çağrı yapıyor. Halen bu iki komşu arasındaki sınırlar kapalı ve aralarındaki gerginlik yüksek olduğuna göre, uzlaşmaya giden tek yol oradan geçiyor.”

Aslı

Haluk Şahin’s The Hate Trap delves into the extremely complex and tumultuous period of Turkish-Armenian relations that was bookended by the murders of Mehmet Baydar, Bahadir Demir (1973) and Hrant Dink (2007). Focusing on the senseless and tragic violence that inevitably accompanies extreme nationalism, Sahin’s fair and objective analyses explores the background of these largely forgotten victims to make an impassioned call to move beyond the dangerous rhetoric and seek a deeper understanding of the history behind these two nations. As borders remain closed, and tension continues between these two neighbors, this is the only path to true reconciliation.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : MUHAFAZAKAR DİNCİ YAZAR SELİM ÇORAKLI’NIN FETÖ İLE İLGİLİ YAZDIĞI 11 KİTABA AK PARTİ TAKOZ KOYMUŞ /// İŞTE MESAJI !!!!!


YAZAR SELİM ÇORAKLI KİMDİR ???

1960 yılında Bayburt’ta doğdu. Gümüşhane Lisesi mezunu. Liseden sonra siyasi nedenlerle öğrenimini sürdüremedi. (1981-1983)yılları arasında askerlik yaptı.

1983 yılından itibaren özel kuruluşlarda çalıştı. Zaman gazetesinde muhabirlik, köşe yazarlığı, Makedonya temsilciliği, yazarlık ve Birleşik Dağıtım’da yöneticilik yaptı.

1999 yılından itibaren Cuma dergisi yayın yönetmeni olarak çalışmalarını sürdürdü.

Makalelerini Hergün, Yeni Devir, Selam, Zaman, Akit gazeteleri ile Ülkü Yolu, Sızıntı, İmza, Vahdet, Mektup, Kitap, Cuma vd. dergilerde yayınladı. Türkiye Yazarlar Birliği üyesi.

Selim Çoraklı’nın Kronolojik Yaşamöyküsü

1960 Bayburt doğumlu
Evli (1993), dört çocuk babası
Cezaevi (1979-1981) (Siyasi sebeplerle 2 yıl)
Siyasi sebeplerle tahsilini tamamlayamadı.
Askerlik (1981-1983)
Müteahhit Firmada Mali İşler Sorumlusu (1984-1986)
Cezaevi (1986-1987) (Düşünce suçu, İzmir DGM, 163. Maddeye muhalefet)
Üniversite Yurt Sorumlusu (özel) (1987-1988)
Zaman Gazetesi Sorumluluğu-Muhabirlik (1988-1992) (Bornova)
Özel Vakıfta Öğrenci Temsilciliği (1988-1992)
Sızıntı Dergisi Yazı Heyeti (1989-1992)
Zaman Gazetesi Araştırma Sayfa Sorumlusu, Redaktörlük ve yazarlık (1992-1993)
Zaman Gazetesi Aile ekinde köşe yazarı “Çeşitleme” (1992-93, 58 sayı)
Zaman Gazetesi Makedonya Temsilciliği (1993-1995, 25 ay)
Zaman Gazetesi Makedonya baskısını çıkarma (1994)
Zaman Gazetesi Dış Haberde Köşe Yazıları – Muhabirlik (Diyar-ı Üsküpten, 1993-1995)
Araştırmacı-Yazar (1988-1999) (Fikri, İçtimaî, Siyasi ve Kültürel konular)
Zaman Gazetesi Araştırma sayfa sorumluluğu ve yazarlık (1996-1997)
Birleşik Yayıncılık Yayın Müdürü (1998)
Zaman Gazetesinde Köşe Yazarlığı (Kitâb-i Kritik / Oku-Yorum /Arz-ı Hal) (1997-1999)
Cuma Dergisi yayın yönetmenliği ve yazarlığı (1999 Temmuz- 2004 Temmuz)
Kız kulesi gazetesi köşe yazarlığı
www. bayburt.net köşe yazarlığı
http://www.karadenizbirlik.com yazarlığı
İBB Kültür AŞ seyyarkitap yazarlığı…

ESERLERİ:

1. Sentezci Düşünce, Değişim, 1993,
2. Tahliller-Terkipler-Tenkitler, Değişim, 1993.
3. Parçadan Bütüne Yeni Oluşum, Değişim, 1993.
4. R.Nurdan İmani Tahliller, Değişim, 1993.
5. Sansürsüz Yazılar, Birleşik, 1997.
6. Edebiyata Müslüman’ca Bakmak, Birleşik, 1997.
7. Kitap Okuma Şuuru, Marifet, 1998.
8. Sistemli Düşünceler, Marifet, 1998.
9. Bediüzzaman Modernist mi Postmodernist mi?, Bilge, 1999.
10. Tefekkür Damlaları (Kitap ve 15 VCD)
11. İstanbullu olmak
12. İstanbul’un tekleri
13. Aile içi iletişim
14. Zararlı alışkanlıklar
15. İstanbul’da ilçe ve semt isimlerinin kökeni(2 kitap)

DIŞ GEZİLER

Gazeteci olarak (1993-1995 arasında Makedonya, Arnavutluk, Kosova ve Bulgaristan)

ARAŞTIRMA-İNCELEME VE MAKALELERİ

Çeşitli fikri ve içtimai konularda 100’e yakın araştırma ve inceleme dosyası yanında 1000’den fazla makalesi Hergün, Yeni Devir, Selam, Zaman, Akit, Vakit ve Kızkulesi Gazeteleri ve Sızıntı, Yeni Ümit, İmza, Vahdet, Mektup, Damla, Kitap, Takva, İslam, Sağlık yolu, Cuma ve Moral Dünyası dergilerinde yayınlandı.

KULLANDIĞI MÜSTEAR İSİMLER

Cemal Doğan, Ayhan İnal Kurt, Cemal Haksöyler, Selim Yusufoğlu, Dr. Selman Yapar, Selim Bayburtlu, S.Çoraklı, Selman Yusufoğlu, Lütfullah Müftüoğlu

Yazarın yayına hazır ve üzerinde çalıştığı 15 eseri daha mevcuttur.

1. Politik Molitik Hicivler,
2. Mevtayı Nasıl bilirdiniz? (Siyasi hicivler),
3. Futbol Dini (Futbolun zararları),
4. Kitabın Bitmeyen Türküsü
5. İhanet Bilmeyen Kitap Yüzleri
6. Yakın Tarihimizden Unutulmaz Dosyalar
7. Risale-i Nurda Temel Kavramlar
8. Medrese-i Yusufiye Mektupları
9. Şiire Benzer Şeyler (Şiir)
10. Bunlar Bizim Dertlerimiz (Makaleler)
11. Üsküp Günlüğü
12. Daru’l-Acaip bir Ülke’de yaşananlar (Unutulmaz Dosyalar)
13. Aforoz edilen şakirt
14. Size Muhammed(sav) yetmiyor mu?

HAKKINDA YAZILANLAR

SELİM ÇORAKLI VE YAZMAK

“Yazmak. Herhangi bir çıkar düşünmeden yazmak. İçinden geçenleri, ruhunda hissede hissede, duya duya, doya doya yazmak.

Bazılarının nahoş emellerine, hoş gelmese de, ‘uysa da uymasa da’ kabilinden yazmak.

Yaşanan tecrübeleri başkalarının da yaşamaması, onca çileye katlanmaması için yazmak.

Başarıların, zevklerin, hazların, kolaylıkların paylaşılması için yazmak.

Görüş ve görünüşlere kapılmadan, ortalığı kasıp kavuran cereyanların etkisinde kalmadan, yatay ve dikey engelleri göğüsleyerek yazmak.

Uykularını, zamanını, mesaisini, rahatını kısaca ömrüyle beraber bütün varlığını Hak ve hakikat uğruna feda ederek, sadece gerçeği, faydalıyı; cilalamaya gerek durmadan, süslü kalın kabuklardan arandırılmış bir şekilde yazmak.

Sadece ve sadece özü yazmak.”

“Bütün bu düşünceleri nazara alarak yazan biri var mı?” diye sorulsa, benim aklıma ilk gelenlerden biri, tanıdığım günden beri “Peygamberler müstesna herkesin fikirleri alınabilir de, reddedilebilir de, ilkesine gönülden inanan ve bunu her zeminde muhafaza edebilmesini başaran Selim Çoraklı’dır denilebilir.
Selim Çoraklı çileli bir hayat geçiren nadir yazarlarımızdan biri. Siyasi sebeplerle iki defa cezaevine girmiş, bir defa da meşhur 163. maddenin ahtapot kollarına yakalanarak kendi ifadesiyle “Yusufiye Medresesi”ne dahil olmuş. Yani üç sefer yapmış “Medrese-i Yusufiye”ye…

Yusuf Medreseleri’nde geçirdiği üç yılı çok iyi değerlendirmiş Çoraklı. Girmeden önce başlattığı ve yoğun olarak sürdürdüğü okuma serüveninin buralarda da hiç aralık vermeden devam ettirmiş. Bu serüvende, İmam Gazali’nin, İmam Rabbani’nin, İbn-i Kesir’in, Bediüzzaman’ın, Mevdudi’nin, Seyyit Kutub’un, Hasan El Benna’nın, Necip Fazıl’ın, Mehmet Akif’in, Cemil Meriç’in, Seyyid Ahmet Arvasi’nin, Nurettin Topçu’nun, Fethullah Gülen’in külliyatlarını bitirmiş. Kendisine sorulan bir soruya verdiği cevabında şimdiye kadar okuduğu kitapların sayısının dört bini geçtiği biliniyor.

Çoraklı, çevresinde daha çok “Cemal Hoca veya kendisi asla hoşlanmasa ve kabul etmese de Filozof Cemal” olarak tanınıyor. Çünkü O, en düşük mü’minin en yüksek filozoftan daha yüksekte gören bir anlayışa sahip. Bu sebeple birçok filozofu “değersiz adam, ömrünü boş fikirler peşinde geçiren sergerdanlar” olarak kabul ediyor. Bu sebepten mi bilinmez ama, yakın arkadaşı gazeteci yazar Nevzat Bayhan ona “Asrın Mütekebbiri” lakabını takmış. Çoraklı bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Nevzat bey önceleri beni “Asrın mütefekkiri” olarak tanıtıyordu. Baktım mütefekkirlik para etmiyor. İnsanlar yaptığımız tevazuları gerçek zannediyorlar. Ben de mütekebbir olmaya karar verdim.”

Çoraklı, kendi ifadesiyle hayat anlayışını Bediüzzaman hazretlerinin şu sözleriyle özetliyor. “Hakkın hatırı yüksektir. Hiçbir hatıra feda edilmez. Hakkı söyleyeceğim. Bu hususta kimin hatırı kırılırsa kırılsın.” Gerçekten de Çoraklı’nın hayatına baktığımızda bu anlayışın tezahürünü geniş biçimde görüyoruz. Öyle ki, ister yer aldığı fikir hareketleri içerisinde, isterse de bu hareketler sebebiyle yargılandığı bütün mahkemelerde, sonucun ne olabileceğine bakmadan hep doğruları savunmuş; liderleri eleştirebilmiş, bu sebeple adeta dokuz köyden de kovulmuş. Ama o her seferinde doğruları savunma uğruna bu kovulmalardan asla bıkmamış.
Her doğruyu her yerde söyleyen bir fıtrata sahip Çoraklı. Her doğru her yerde söylenmez diyenlere karşı ise bir soruyla cevap veriyor Çoraklı: “Hangi doğru nerede söylenir. Bir listesini yapar mısınız?” Tabii ki sübjektif bir değerlendirme olacak olan böyle bir soruya kimse cevap veremez. Zaten Çoraklı da her doğru her yerde söylenmez diyenlerin aslında hiçbir doğruyu hiçbir yerde söylenmeze döndürdüklerine inanıyor.

Çoraklı, Ülkücü hareket içerisinde gençliğin çeşitli kademelerinde görev yapmış ve iki defa cezaevine girmiş. Maruz kaldığı silahlı ve bombalı saldırıda iki kez yaralanmış. Yargılandığı Askeri mahkemelerde kendinden çok inandığı davasını savunmuş.

Daha sonraları (1986-1987) üçüncü kez 163. maddeye muhalefetten (Hani şu meşhur “Ülkeyi yıkıp yerine şeriat düzeni getirme” iddiası) DGM’lerle tanışmış ve yine Yusufiye Medresesi’ni boylamış. DGM’lerde yargılanırken yaşadıkları ise gerçekten ilginç. Hâkim iki A 4 sayfası büyüklüğündeki bir yazı için 5 ile 8 yıl arası hapis isteyince, Çoraklı bunu az bulmuş ve hâkime şöyle demiş: “Hakim bey, bizim gibi ülkeyi yıkmak isteyenlere(!) bu ceza çok az. Bunu kız kaçıranlara ve at hırsızlarına da veriyorsunuz. Bizi ibret-i alem için asın da, bir daha bu ülkeyi yıkmaya çalışmayalım.”

Çoraklı’nın bırakın ülkeyi yıkmaya çalışmasını, ömrü bu ülkeyi yıkmaya çalışanlarla mücadelede geçmiş. Ama kaderin cilvesine bakın ki, birileri onu mahkemelerde ülkeyi yıkmaya çalışmakla suçlamış. Neyse ki 7-8 yıl süren yargılanmalar sonucu Çoraklı’nın ülkeyi yıkmak gibi bir niyetinin olmadığı kararına varılmış ve Askeri Mahkemelerde süren davalardan beraat kararı çıkmış.

Ancak 1986 yılında yargılandığı 163. madde konusunda Askeri mahkemelerdeki gibi şanslı olamamış Çoraklı. İzmir DGM, iki sayfalık bir yazı için tam 4 sene 7 ay ceza vermiş. 7,5 ay yatan Çoraklı, tahliye edilmiş, ama Yargıtay cezasını tasdik etmesi sebebiyle kaçak duruma düşmüş. Rahmetli Turgut Özal’ın 163. maddeyi kaldırmasına kadar tam dört yıl kaçak olarak gezen Çoraklı, bu dönemde yazılarında Cemal Doğan, Ayhan İnal Kurt, Cemal Haksöyler, Selim Yusufoğlu, Dr. Selman Yapar müstearlarını kullanmış.

Çoraklı yazı serüvenine gençlik yıllarında başlamış. İlk yazısı 1977’de Hergün Gazetesi’nde çıkmış. O dönemlerde yayınlanan Ülkü Yolu dergisinde de birkaç yazı yazmış Çoraklı. 12 Eylül ihtilalinde cezaevinde olan Çoraklı, bu dönemde de bir yerde yayınlamasa da deneme türü yazılarına devam etmiş. Cezaevinden çıktıktan sonra (1981) yazdığı yazıları Yeni Devir gazetesine göndermiş ve burada da epey yazısı çıkmış. Daha sonraları İmza ve Vahdet dergilerinden birkaç araştırma yazısı ve makalesi yayınlanmış. (1985-1986 yılları) 1987 tarihinde üçüncü kez girdiği cezaevinden çıkınca; kaçak gezdiği dönemlerde Sızıntı ve Yeni Ümit dergilerinde Cemal Doğan imzasıyla, fikri, içtimai ve edebi alanlarda düzenli yazılar yazmaya başlamış. Bu arada basın hayatına hızlı bir şekilde giren Zaman gazetesinde de yazıları yayınlanmış ve fahri muhabirlik yapmış. 1992 yılında ise İstanbul’a gelerek fiili olarak Zaman gazetesinde gazeteciliğe başlamış. Zaman gazetesinde redaktörlük, sayfa sorumluluğu ve yazarlık yapan Çoraklı, 1993 yılında Yugoslavya’dan bağımsızlığını kazanan Makedonya’nın başşehri Üsküp’e giderek burada Zaman gazetesini çıkarmış.

Yerinde duramayan bir yapıya sahip olan Çoraklı, Makedonya’da da boş durmamış. Oradaki Romların ve Türklerin teşkilatlanmalarına yardımcı olduğu ve “Fundamentalist” faaliyetler yaptığı gerekçesiyle Makedon hükümetinin gözüne batmış ve 1995 senesinde İçişleri Bakanlığı’nın aldığı bir kararla sınır dışı edilmesine karar verilmiş. Böyle bir karara maruz kalan Çoraklı tekrar Türkiye’ye (1995 Haziran ayı) dönerek Zaman gazetesinde yazar kadrosuyla göreve devam etmiş.

Zaman gazetesinde Sayfa sorumluluğu, araştırmacı gazetecilik gibi görevlerde de bulunan Çoraklı, cemaat içi çekişmeler sebebiyle 1997 yılında bu görevleri bırakarak müstakil bir sayfada kitap kritikleri yapmaya başlamış. Bu görevi de iki buçuk yıl sürdüren Çoraklı, Zaman gazetesi ve Gülen cemaatindeki değişimleri inhiraf saydığından dolayı, hem çalıştığı gazete ile hem de cemaat ile ilişkisine son vermiş.

Zaman gazetesinden ayrılan Çoraklı, kısa bir süre Namık Kemal Zeybek’in çıkardığı Ayyıldız gazetesinin hazırlık çalışmalarında bulunmuş. 1999 yılının Temmuz ayında Cuma dergisinin yayın yönetmenliği görevini üstlenmiş. Beş yıl boyunca bir muhabir ile birlikte haftalık bir haber yorum dergisini çıkarmayı başaran Çoraklı, derginin kapak dosyalarını hazırlamanın yanı sıra değişik müstear isimlerle siyasi, fikri ve kültürel konularda yazılar yazmış. Dergide çalıştığı beş yıl boyunca Molla Hasım müstear ismiyle de siyasi hicivler yazmış. Bu hicivler sebebiyle hakkında birçok dava açılmış.

Çoraklı, Cuma dergisinde çalıştığı dönemlerde Akit ve Vakit gazetelerinde de muhtelif araştırma dosyaları ile kültürel alanlarda birçok yazı kaleme almış.
Çoraklı bu görevini de 2004 yılına kadar sürdürmüş ve derginin generallerin açtığı bir tazminat davası sebebiyle (Çetin Doğan, Hurşit Tolon ve Tuncer Kılınç isimli Orgenerallerin kafalarını sinek 2’li, 3’lü ve 4’lü iskambil kağıtlarına basmış. Bu sebeple generallere sinek ve dolayısıyla da pislik dediği iddia edilerek dava açılmış) 50 milyar liraya mahkum edilmesi sebebiyle kapanmasının ardından noktalamış ve emekli olmuş.

1960 Bayburt doğumlu Selim Çoraklı, aslında birçok romana konu olabilecek hızlı bir hayat yaşamış. Siyasi sebeplerden dolayı tahsilini lise ikide noktalamış. Tahsil ile kültür arasındaki farkı çok iyi fark eden Çoraklı, sürekli okuyarak kendini yetiştirmiş ve şu ana kadar yayınlanmış 10 kitap, bir 15 VCD’lik set ve yayına hazır 12 kitaba imza atmış.


Çoraklı’nın ilk kitabı olan “Sentezci Düşünce” 1991 yılında çıkmış. 1993 yılında Muhsin Yazıcıoğlu’nun MHP’den ayrılışının arka planını anlatan “Parçadan Bütüne Yeni Oluşum” ise ikinci kitabı… Bunları aynı yıl “Tahliller-Terkipler-Tenkitler” ile “Risale-i Nurdan Tahliller” kitapları takip etmiş. 1997 yılında iki kitaba daha imza atmış Çoraklı. Zaman gazetesinin sansürlediği yazıları sansürsüz olarak “Sansürsüz Yazılar” ismiyle, o döneme kadar kaleme aldığı edebi yazılarını ise “Edebiyata Müslümanca Bakmak” ismiyle Birleşik Yayıncılık’ta yayınlamış. 1998 yılında da Marifet yayınları arasında “Sistemli Düşünceler” ile “Kitap Okuma Şuuru” çıkmış. Daha önceleri konferans olarak verilen “Bediüzzaman Modernist mi Post Modernist mi?” kitabı ise 1999 yılında Bilge yayınları arasında okuyucusuyla buluşmuş.


Cuma dergisinin yayın yönetmenliğini yaptığı dönemde kitap çalışmaları devam eden Çoraklı, buna rağmen zikredilen dönemde hiç kitap yayınlamamış. Derginin kapanmasının ardından “Risale-i Nurdan Tefekkür Damlaları” adıyla 15 adet VCD metni hazırlamış. Digital yapım tarafından yayınlanan VCD setinin aynı isimli kitabı ise Ahsen yayınları arasında piyasaya çıkmış. Peygamber Efendimizin hayatını anlatan 10 VCD’lik bir set ise şu anda yayına hazırlanıyormuş.
Büyükşehir belediyesi Kültür AŞ’nin başlattığı “Seyyarkitap” projesinin editörlüğünü de yapan Çoraklı şu ana kadar yayınlanan 9 kitabın altısına imzasını atmış. “İstanbullu olmak”, “İstanbul’un Tekleri”, Aile içi İletişim”, “Zararlı alışkanlıklar”, “İstanbul’da ilçe ve semt isimleri (2 kitap)” isimlerini taşıyan kitaplar 15. bin adet basılarak İstanbullulara bedava dağıtılmış.

Okumayı “boş zamanları geçirme aracı olarak değil”, bir hayat anlayışı ve bu hayatın yakıtı olarak gören Çoraklı, kendi nefsini kurtaramayanların, insanlığı kurtarma gibi bir göreve soyunmaları halinde ruhi bir iflasa sürüklendiklerini belirtiyor ve bu insanlığın önce zikredilen kurtarıcılardan kurtarılması gerektiğine inanıyor. Bu sebeple kendisine tevcih edilen “şu anda ne yapıyorsun?” sorusuna hep “Nefsimi Allah’tan(cc) satın almaya çalışıyorum” cevabını veriyor.

Şairlik yönü de olan Çoraklı, ne hikmetse bu yönünü şimdiye kadar hep gizlemiş. Bunu “piyasada çok önemli şairler var. Onların olduğu yerde bizim karaladıklarımızdan şiir diye bahsetmek ayıp olur” şeklinde açıklayan Çoraklı’nın şiirlerine baktığımızda kendisine haksızlık ettiği ortaya çıkıyor.

***********

Koğuş kapısı Bir gıcırtı ki, Sandım ruhumda debelenen İblisi suallerin gelmesidir diye Gelip de güzellikleri gölgeleyen Bir gıcırtı ki Beynimin her köşesinde Taht kuran Ve rüşeym gibi Başını uzatmış fikirlerimi Gelip de körpecikken Hunharca boğan Bir gıcırtı ki, Dünyamın küçücük tepesinde durup Sanki yokun çanını çalan Zangoç Gelip de şeytanca durmadan Karanlık bilmeceler arayan Bir gıcırtı ki, Top mermisiymişçesine gelen Sandım koparılıyor yerinden beynim Nafile üzülmüşüm Değilmiş ne top mermisi Ne de Yokluğun çanını çalan zangoç Bizim koğuş kapısıymış Meğerse Bir gıcırtıyla Beynimin her köşesinde Taht kurup Benimle çocuklar gibi oynayan… Mayıs/1987/Buca Cezaevi /12.Koğuş

***
Üsküp’te vuslata ermek Üsküb’e gelmeden aylar öncesi Bir sabah uyurken rüyamda gördüm Bitiyor dediler hasret gecesi Karanlık düşleri güneşe serdim Üsküb’e varınca bir sabah erken Güllerle bülbülü sarmaşık gördüm Artarda ilhamla coşayım derken Gönlümde bulunmaz hazlara erdim Fatih köprüsünün çıktım üstüne Müslüman ruhunun gölgesi sinmiş Kulak verdim gelen ecdat sesine Dönerken ruhumun sancısı dinmiş Üsküp cami şehri minare şehri Çarşıları dersen Osmanlı kokar Görünce incecik minareleri Oturup ağlarsın sabaha kadar Gezince Üsküb’ü bir baştanbaşa Vurur gönüllere ecdat sevgisi Tutmazsan gözlerin boğulur yaşa Çağıltıdan gelir İslam’ın sesi Vardar akar nazlı nazlı içinde Sezersin maziden vuran ışığı Gökleri kuşatan o kalesinde Görürsün saklanan nice aşığı Ecdat sanatıyla coşmuş her zaman Asırlar ötesine bir ruh taşımış Maddeyi manayla yoğurduğu an Muhteşem eseri gören şaşırmış… Görünür her yerden Saat kulesi Susamış ruhlara bir mana sunar İslam’ın şaheser sanat şulesi Doğudan batıya Üsküb’ü sarar Üsküp manaların coştuğu mekân Surlar sırlar ile içice girmiş Gönüller maziye vurduğu zaman İnsan zanneder ki cennete girmiş. Diyar-ı Üsküp’te coşan ilhamı Kalemle mürekkep anlatamaz ki Duyulan hazların az bir tutamı Vuslat ateşini söndürür belki… Üsküp bize açar ayrı bir ufuk Yok, olur her yerden karanlık kat kat Akar kalbimize nur oluk oluk Kalsan da içinde bir iki saat Mayıs 1993 / ÜSKÜP

KİTAPLARINI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

ESER-AYRINTI

MUHSİN YAZICIOĞLU ADAM GİBİ ADAM

Muhsin Yazıcıoğlu hakkında 1993 yılında ilk defa kitap yazan Gazeteci Selim Çoraklı son kitabı da kaleme aldı.

Muhsin Yazıcıoğlu-Adam Gibi Adam
Yazan: Selim Çoraklı
Popüler Yayınları

TAKDİM

Elim bir helikopter kazasında aramızdan ayrılan Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatından sonra yüzlerce insan hakkında çok güzel yazılar kaleme aldılar. Yazıların ortak noktası O’nun güzel bir insan olduğuydu.


-Sevilen bir insan olan Yazıcıoğlu’nun ölümü üzerinden daha bir ay geçmeden hakkında birkaç kitap çıktı. Bunlardan biri de yıllar önce (1993) Muhsin Yazıcıoğlu hakkında ilk defa bir kitap yazan Selim Çoraklı oldu.

Çoraklı, “Muhsin Yazıcıoğlu-Adam Gibi Adam” ismini verdiği kitabında Yazıcıoğlu’nun hayatını, mücadelesini, geçirdiği kaza etrafında oluşan şüpheleri, arkasından yazılanları bir araya getirerek 400 sayfalık güzel bir eser ortaya koydu.


Biz de Selim Çoraklı ile hem Muhsin Yazıcıoğlu ile arkadaşlıklarını hem de kitabı konuştuk.
***

– Neden böyle bir kitap yazma ihtiyacı duydunuz?
– Muhsin reis ile tanışıklığımız 1977 yılına kadar gider. Biz lise talebesi iken Yazıcıoğlu ülkü ocakları genel başkanlığını yapıyordu. Anarşi ve terör ortamı bizi Ankara’ya atmıştı. Muhsin reis bizim elimizden tutmuş ve sahip çıkmıştı. Bizi Tandoğan’ın arka tarafında yer alan bir yurda yerleştirmiş ve yurt başkanına bize sahip olması için tembihte bulunmuştu. Yurtta fazla kalmamış ve Ankara’dan ayrılarak İstanbul’a gelmiştim.
– Daha sonra görüşmeleriniz devam etti mi?
– 12 Eylül öncesi genç yaşta cezaevine girdiğim için uzun zaman görüşmek nasip olmadı. O da 12 Eylül darbesinin ardından cezaevine düşmüş ve 7,5 yıl yattıktan sonra 1987 yılında tahliye olmuştu. Benim üçüncü kez tahliye oluşum da aynı yıla denk gelmişti. Görüşmemiz ancak o yıl nasip olmuştu.
– Görüşmenizde neler konuşmuştunuz?
– Biz cezaevlerinde fikri alanda birçok değişim geçirmiştik. Geçmişimizde yaptığımız hataların ne olduğunu görmüş ve bunların bir daha tekrarlanmaması için elimizden geleni yapmaya çalışmıştık. Muhsin Reis cezaevinden çıkar çıkmaz mağdur arkadaşlara yardım edebilmek için bir vakıf kurmuştu. Vakfın açılışından sonra Ankara’ya giderek kendisiyle görüşmüş ve neler yapılması hususunda istişare etmiştik.
– Ülkücü gençliğin o dönemdeki durumu nasıldı?
– Ülkücü gençler büyük bir şaşkınlık içerisindeydi diyebiliriz. Her şeylerini verdikleri ve kutsadıkları Devlet, onları cezalandırmıştı. Bu durum ister istemez içte büyük sorgulamaların yaşanmasına sebep oldu. Birçok insan İslami sebepleri gerekçe göstererek ülkücü hareketten kopuyordu. Muhsin Reis, kopmaların yanlış olduğuna inanıyor ve bu kopuşları engellemeye çalışıyordu. Onun düşüncesi İslami şuura sahip gençlerin Ülkücü hareket içinde kalarak hareketin daha da İslamileşmesinde rol oynamalarını istiyordu. Biz ise bunun o şartlarda zor olacağını savunuyorduk. Bu tür tartışmalar içinde 1992 yılına kadar geldik ve bu tarihte bilinen kopmalar yaşandı.
– Peki Muhsin Reis daha sonra niye ayrıldı?
– Ayrılışların temel sebebi mevcut politikalara zıt hareket edilmesi gösterildi; ancak ben gerçek sebebin içte yaşanan sorgulamalar olduğuna inanıyorum. Zaten ayrılışların ilk dönemlerinde Muhsin Reis’in yaptığı açıklamalara baktığımızda da bunu açık biçimde görebiliriz.
– Siz o dönemde bir kitap hazırladınız galiba Muhsin Yazıcıoğlu’yla ilgili?
– Evet, ayrılışların arka planını anlatan bir kitap kaleme aldım. Bu kitap aynı zamanda Muhsin Reis ile ilgili yazılan ilk kitaptı. Ayrılışlar sırasında Muhsin Reis medya tarafından adeta unutulmaya mahkûm edilmişti. Bu dönemde elimizden geldiği kadar ayrılışların haklılığını medyaya taşımaya gayret etmiştim. Fakat çalışmalarımız cılızdı ve yeterli olmuyordu.

Bu zor dönemde hareketin kalıcılığına katkı olur düşüncesiyle ayrılışları kitap yapmaya karar verdim ve kısa zamanda ayrılışların arka planını, Yazıcıoğlu’nun niçin böyle bir yola girdiğini, Ülkücülerin içinde bulunduğu ortamı, ayrılışların arkasında herhangi bir destek olup olmadığı vb. durumları anlatan bir kitap hazırladım. Kitabın ismini “Parçadan Bütüne Yeni Oluşum” koymuştum. Zira bu dönemde ayrılışlar daha çok “Yeni Oluşum” olarak tanınıyordu.

– Vefatından sonra da kitap yazmak zor gelmedi mi?
– Muhsin Reis ile ilgili vefatından çok önceleri yeni bir kitap çalışması başlatmıştım. Ama değişik sebeplerle bir türlü olmadı. Vefatından sonra hakkında kitap hazırlamak gerçekten zordu. Çünkü Muhsin Reis sevdiğim bir insandı ve hâlâ öldüğüne inanmak gelmiyor içimden.

Vefat haberini aldığım zaman bir yazı yazayım dedim ama ne hikmetse defnedilene kadar elim varmadı. Ne zaman teşebbüs etsem de yarım kaldı. Ancak cenazesinde gördüğüm manzara beni acilen bir kitap hazırlamaya sevk etti. Dediğiniz gibi Muhsin Reis’in arkasından kitap hazırlamak gerçekten zor. Ama Muhsin Reis her zorluğa katlanmaya değer bir dosttu.
– Kitapta nelerden bahsettiniz?
– Kitabı başlangıç hariç sekiz bölüme ayırdım. Birinci bölümde gerçek bir dava adamı olan Yazıcıoğlu’nun hayatını kısaca anlatmaya çalıştım. İkinci bölümde kazanın oluşu ve defnedilişi sırasında yaşananlar, üçüncü bölümde ise kaza hakkında kamuoyunda oluşan şüpheleri analiz ettim. Dördüncü bölümü ise hayatından kesitlere ayırdım. Beşinci bölüme onun nasıl bir dava adamı olduğunun daha net anlaşılması için siyasi konuşmaları ve röportajlarından seçtiğim bazı bölümleri koydum. Altıncı bölümde siyasilerin Yazıcıoğlu hakkında söyledikleri ve yedinci bölümde de ardından yazılanları derledim. Sekizinci bölüm ise hayatından karelerden oluştu.

– Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
– Muhsin Yazıcıoğlu, dost ve düşman herkesin ittifakıyla bu milletin içinden çıkmış, himmeti milleti olmuş son Alperenler’dendir. İdealist bir dava adamının nasıl olacağını hayatının bütün safhâlârında yaşayarak göstermiş olan Yazıcıoğlu, güzel bir hayatın ardından güzel bir ölümle aramızdan ayrılarak ebedi âleme göçmüştür.
Muhsin Reis’in çok sevdiği Sonsuzluğun Rabbine en güzel şekilde gittiğine inanıyorum. “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” gerçeği bir kez daha çarptı sinelerimize.. O inandığı gibi yaşadı ve yaşadığı gibi gerçek âleme göçtü. Kendi ifadesi ile bir saniyesine hâkim olamadığımız bir hayat için asla eğilip bükülmedi. Dik durdu, dik yaşadı, doğru yürüdü. Davasının adamı oldu. Onun için kitaba “Adam gibi adam” ismini koydum.
“Kimin himmeti milleti ise, o kişi tek başına bir millettir.” anlayışı ile milleti için bütün himmetini harcadı. Bir karlı kış gününde milletine gerçekleri anlatma uğruna çıktığı yolculukta, her şeyden çok sevdiği “Sonsuzluğun Rabbine” ulaştı. Milyonlarca insan arkasından hüsn-ü şahadette bulundu. “İstikamet ve vakar sahibi bir Müslüman” olduğuna şahitlik yaptılar.

Bu kitabın Muhsin Reis’in herkes tarafından nasıl hüsn-ü şahadetle uğurlandığına dair bir belge niteliği taşıyacağına inancım tamdır. Rabbim inşallah “Gerçek âlem”de Muhsin Reis’i Kâinatın Sevgilisi’ne komşu eder.