FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : MUHAFAZAKAR DİNCİ YAZAR SELİM ÇORAKLI’NIN FETÖ İLE İLGİLİ YAZDIĞI 11 KİTABA AK PARTİ TAKOZ KOYMUŞ /// İŞTE MESAJI !!!!!


YAZAR SELİM ÇORAKLI KİMDİR ???

1960 yılında Bayburt’ta doğdu. Gümüşhane Lisesi mezunu. Liseden sonra siyasi nedenlerle öğrenimini sürdüremedi. (1981-1983)yılları arasında askerlik yaptı.

1983 yılından itibaren özel kuruluşlarda çalıştı. Zaman gazetesinde muhabirlik, köşe yazarlığı, Makedonya temsilciliği, yazarlık ve Birleşik Dağıtım’da yöneticilik yaptı.

1999 yılından itibaren Cuma dergisi yayın yönetmeni olarak çalışmalarını sürdürdü.

Makalelerini Hergün, Yeni Devir, Selam, Zaman, Akit gazeteleri ile Ülkü Yolu, Sızıntı, İmza, Vahdet, Mektup, Kitap, Cuma vd. dergilerde yayınladı. Türkiye Yazarlar Birliği üyesi.

Selim Çoraklı’nın Kronolojik Yaşamöyküsü

1960 Bayburt doğumlu
Evli (1993), dört çocuk babası
Cezaevi (1979-1981) (Siyasi sebeplerle 2 yıl)
Siyasi sebeplerle tahsilini tamamlayamadı.
Askerlik (1981-1983)
Müteahhit Firmada Mali İşler Sorumlusu (1984-1986)
Cezaevi (1986-1987) (Düşünce suçu, İzmir DGM, 163. Maddeye muhalefet)
Üniversite Yurt Sorumlusu (özel) (1987-1988)
Zaman Gazetesi Sorumluluğu-Muhabirlik (1988-1992) (Bornova)
Özel Vakıfta Öğrenci Temsilciliği (1988-1992)
Sızıntı Dergisi Yazı Heyeti (1989-1992)
Zaman Gazetesi Araştırma Sayfa Sorumlusu, Redaktörlük ve yazarlık (1992-1993)
Zaman Gazetesi Aile ekinde köşe yazarı “Çeşitleme” (1992-93, 58 sayı)
Zaman Gazetesi Makedonya Temsilciliği (1993-1995, 25 ay)
Zaman Gazetesi Makedonya baskısını çıkarma (1994)
Zaman Gazetesi Dış Haberde Köşe Yazıları – Muhabirlik (Diyar-ı Üsküpten, 1993-1995)
Araştırmacı-Yazar (1988-1999) (Fikri, İçtimaî, Siyasi ve Kültürel konular)
Zaman Gazetesi Araştırma sayfa sorumluluğu ve yazarlık (1996-1997)
Birleşik Yayıncılık Yayın Müdürü (1998)
Zaman Gazetesinde Köşe Yazarlığı (Kitâb-i Kritik / Oku-Yorum /Arz-ı Hal) (1997-1999)
Cuma Dergisi yayın yönetmenliği ve yazarlığı (1999 Temmuz- 2004 Temmuz)
Kız kulesi gazetesi köşe yazarlığı
www. bayburt.net köşe yazarlığı
http://www.karadenizbirlik.com yazarlığı
İBB Kültür AŞ seyyarkitap yazarlığı…

ESERLERİ:

1. Sentezci Düşünce, Değişim, 1993,
2. Tahliller-Terkipler-Tenkitler, Değişim, 1993.
3. Parçadan Bütüne Yeni Oluşum, Değişim, 1993.
4. R.Nurdan İmani Tahliller, Değişim, 1993.
5. Sansürsüz Yazılar, Birleşik, 1997.
6. Edebiyata Müslüman’ca Bakmak, Birleşik, 1997.
7. Kitap Okuma Şuuru, Marifet, 1998.
8. Sistemli Düşünceler, Marifet, 1998.
9. Bediüzzaman Modernist mi Postmodernist mi?, Bilge, 1999.
10. Tefekkür Damlaları (Kitap ve 15 VCD)
11. İstanbullu olmak
12. İstanbul’un tekleri
13. Aile içi iletişim
14. Zararlı alışkanlıklar
15. İstanbul’da ilçe ve semt isimlerinin kökeni(2 kitap)

DIŞ GEZİLER

Gazeteci olarak (1993-1995 arasında Makedonya, Arnavutluk, Kosova ve Bulgaristan)

ARAŞTIRMA-İNCELEME VE MAKALELERİ

Çeşitli fikri ve içtimai konularda 100’e yakın araştırma ve inceleme dosyası yanında 1000’den fazla makalesi Hergün, Yeni Devir, Selam, Zaman, Akit, Vakit ve Kızkulesi Gazeteleri ve Sızıntı, Yeni Ümit, İmza, Vahdet, Mektup, Damla, Kitap, Takva, İslam, Sağlık yolu, Cuma ve Moral Dünyası dergilerinde yayınlandı.

KULLANDIĞI MÜSTEAR İSİMLER

Cemal Doğan, Ayhan İnal Kurt, Cemal Haksöyler, Selim Yusufoğlu, Dr. Selman Yapar, Selim Bayburtlu, S.Çoraklı, Selman Yusufoğlu, Lütfullah Müftüoğlu

Yazarın yayına hazır ve üzerinde çalıştığı 15 eseri daha mevcuttur.

1. Politik Molitik Hicivler,
2. Mevtayı Nasıl bilirdiniz? (Siyasi hicivler),
3. Futbol Dini (Futbolun zararları),
4. Kitabın Bitmeyen Türküsü
5. İhanet Bilmeyen Kitap Yüzleri
6. Yakın Tarihimizden Unutulmaz Dosyalar
7. Risale-i Nurda Temel Kavramlar
8. Medrese-i Yusufiye Mektupları
9. Şiire Benzer Şeyler (Şiir)
10. Bunlar Bizim Dertlerimiz (Makaleler)
11. Üsküp Günlüğü
12. Daru’l-Acaip bir Ülke’de yaşananlar (Unutulmaz Dosyalar)
13. Aforoz edilen şakirt
14. Size Muhammed(sav) yetmiyor mu?

HAKKINDA YAZILANLAR

SELİM ÇORAKLI VE YAZMAK

“Yazmak. Herhangi bir çıkar düşünmeden yazmak. İçinden geçenleri, ruhunda hissede hissede, duya duya, doya doya yazmak.

Bazılarının nahoş emellerine, hoş gelmese de, ‘uysa da uymasa da’ kabilinden yazmak.

Yaşanan tecrübeleri başkalarının da yaşamaması, onca çileye katlanmaması için yazmak.

Başarıların, zevklerin, hazların, kolaylıkların paylaşılması için yazmak.

Görüş ve görünüşlere kapılmadan, ortalığı kasıp kavuran cereyanların etkisinde kalmadan, yatay ve dikey engelleri göğüsleyerek yazmak.

Uykularını, zamanını, mesaisini, rahatını kısaca ömrüyle beraber bütün varlığını Hak ve hakikat uğruna feda ederek, sadece gerçeği, faydalıyı; cilalamaya gerek durmadan, süslü kalın kabuklardan arandırılmış bir şekilde yazmak.

Sadece ve sadece özü yazmak.”

“Bütün bu düşünceleri nazara alarak yazan biri var mı?” diye sorulsa, benim aklıma ilk gelenlerden biri, tanıdığım günden beri “Peygamberler müstesna herkesin fikirleri alınabilir de, reddedilebilir de, ilkesine gönülden inanan ve bunu her zeminde muhafaza edebilmesini başaran Selim Çoraklı’dır denilebilir.
Selim Çoraklı çileli bir hayat geçiren nadir yazarlarımızdan biri. Siyasi sebeplerle iki defa cezaevine girmiş, bir defa da meşhur 163. maddenin ahtapot kollarına yakalanarak kendi ifadesiyle “Yusufiye Medresesi”ne dahil olmuş. Yani üç sefer yapmış “Medrese-i Yusufiye”ye…

Yusuf Medreseleri’nde geçirdiği üç yılı çok iyi değerlendirmiş Çoraklı. Girmeden önce başlattığı ve yoğun olarak sürdürdüğü okuma serüveninin buralarda da hiç aralık vermeden devam ettirmiş. Bu serüvende, İmam Gazali’nin, İmam Rabbani’nin, İbn-i Kesir’in, Bediüzzaman’ın, Mevdudi’nin, Seyyit Kutub’un, Hasan El Benna’nın, Necip Fazıl’ın, Mehmet Akif’in, Cemil Meriç’in, Seyyid Ahmet Arvasi’nin, Nurettin Topçu’nun, Fethullah Gülen’in külliyatlarını bitirmiş. Kendisine sorulan bir soruya verdiği cevabında şimdiye kadar okuduğu kitapların sayısının dört bini geçtiği biliniyor.

Çoraklı, çevresinde daha çok “Cemal Hoca veya kendisi asla hoşlanmasa ve kabul etmese de Filozof Cemal” olarak tanınıyor. Çünkü O, en düşük mü’minin en yüksek filozoftan daha yüksekte gören bir anlayışa sahip. Bu sebeple birçok filozofu “değersiz adam, ömrünü boş fikirler peşinde geçiren sergerdanlar” olarak kabul ediyor. Bu sebepten mi bilinmez ama, yakın arkadaşı gazeteci yazar Nevzat Bayhan ona “Asrın Mütekebbiri” lakabını takmış. Çoraklı bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Nevzat bey önceleri beni “Asrın mütefekkiri” olarak tanıtıyordu. Baktım mütefekkirlik para etmiyor. İnsanlar yaptığımız tevazuları gerçek zannediyorlar. Ben de mütekebbir olmaya karar verdim.”

Çoraklı, kendi ifadesiyle hayat anlayışını Bediüzzaman hazretlerinin şu sözleriyle özetliyor. “Hakkın hatırı yüksektir. Hiçbir hatıra feda edilmez. Hakkı söyleyeceğim. Bu hususta kimin hatırı kırılırsa kırılsın.” Gerçekten de Çoraklı’nın hayatına baktığımızda bu anlayışın tezahürünü geniş biçimde görüyoruz. Öyle ki, ister yer aldığı fikir hareketleri içerisinde, isterse de bu hareketler sebebiyle yargılandığı bütün mahkemelerde, sonucun ne olabileceğine bakmadan hep doğruları savunmuş; liderleri eleştirebilmiş, bu sebeple adeta dokuz köyden de kovulmuş. Ama o her seferinde doğruları savunma uğruna bu kovulmalardan asla bıkmamış.
Her doğruyu her yerde söyleyen bir fıtrata sahip Çoraklı. Her doğru her yerde söylenmez diyenlere karşı ise bir soruyla cevap veriyor Çoraklı: “Hangi doğru nerede söylenir. Bir listesini yapar mısınız?” Tabii ki sübjektif bir değerlendirme olacak olan böyle bir soruya kimse cevap veremez. Zaten Çoraklı da her doğru her yerde söylenmez diyenlerin aslında hiçbir doğruyu hiçbir yerde söylenmeze döndürdüklerine inanıyor.

Çoraklı, Ülkücü hareket içerisinde gençliğin çeşitli kademelerinde görev yapmış ve iki defa cezaevine girmiş. Maruz kaldığı silahlı ve bombalı saldırıda iki kez yaralanmış. Yargılandığı Askeri mahkemelerde kendinden çok inandığı davasını savunmuş.

Daha sonraları (1986-1987) üçüncü kez 163. maddeye muhalefetten (Hani şu meşhur “Ülkeyi yıkıp yerine şeriat düzeni getirme” iddiası) DGM’lerle tanışmış ve yine Yusufiye Medresesi’ni boylamış. DGM’lerde yargılanırken yaşadıkları ise gerçekten ilginç. Hâkim iki A 4 sayfası büyüklüğündeki bir yazı için 5 ile 8 yıl arası hapis isteyince, Çoraklı bunu az bulmuş ve hâkime şöyle demiş: “Hakim bey, bizim gibi ülkeyi yıkmak isteyenlere(!) bu ceza çok az. Bunu kız kaçıranlara ve at hırsızlarına da veriyorsunuz. Bizi ibret-i alem için asın da, bir daha bu ülkeyi yıkmaya çalışmayalım.”

Çoraklı’nın bırakın ülkeyi yıkmaya çalışmasını, ömrü bu ülkeyi yıkmaya çalışanlarla mücadelede geçmiş. Ama kaderin cilvesine bakın ki, birileri onu mahkemelerde ülkeyi yıkmaya çalışmakla suçlamış. Neyse ki 7-8 yıl süren yargılanmalar sonucu Çoraklı’nın ülkeyi yıkmak gibi bir niyetinin olmadığı kararına varılmış ve Askeri Mahkemelerde süren davalardan beraat kararı çıkmış.

Ancak 1986 yılında yargılandığı 163. madde konusunda Askeri mahkemelerdeki gibi şanslı olamamış Çoraklı. İzmir DGM, iki sayfalık bir yazı için tam 4 sene 7 ay ceza vermiş. 7,5 ay yatan Çoraklı, tahliye edilmiş, ama Yargıtay cezasını tasdik etmesi sebebiyle kaçak duruma düşmüş. Rahmetli Turgut Özal’ın 163. maddeyi kaldırmasına kadar tam dört yıl kaçak olarak gezen Çoraklı, bu dönemde yazılarında Cemal Doğan, Ayhan İnal Kurt, Cemal Haksöyler, Selim Yusufoğlu, Dr. Selman Yapar müstearlarını kullanmış.

Çoraklı yazı serüvenine gençlik yıllarında başlamış. İlk yazısı 1977’de Hergün Gazetesi’nde çıkmış. O dönemlerde yayınlanan Ülkü Yolu dergisinde de birkaç yazı yazmış Çoraklı. 12 Eylül ihtilalinde cezaevinde olan Çoraklı, bu dönemde de bir yerde yayınlamasa da deneme türü yazılarına devam etmiş. Cezaevinden çıktıktan sonra (1981) yazdığı yazıları Yeni Devir gazetesine göndermiş ve burada da epey yazısı çıkmış. Daha sonraları İmza ve Vahdet dergilerinden birkaç araştırma yazısı ve makalesi yayınlanmış. (1985-1986 yılları) 1987 tarihinde üçüncü kez girdiği cezaevinden çıkınca; kaçak gezdiği dönemlerde Sızıntı ve Yeni Ümit dergilerinde Cemal Doğan imzasıyla, fikri, içtimai ve edebi alanlarda düzenli yazılar yazmaya başlamış. Bu arada basın hayatına hızlı bir şekilde giren Zaman gazetesinde de yazıları yayınlanmış ve fahri muhabirlik yapmış. 1992 yılında ise İstanbul’a gelerek fiili olarak Zaman gazetesinde gazeteciliğe başlamış. Zaman gazetesinde redaktörlük, sayfa sorumluluğu ve yazarlık yapan Çoraklı, 1993 yılında Yugoslavya’dan bağımsızlığını kazanan Makedonya’nın başşehri Üsküp’e giderek burada Zaman gazetesini çıkarmış.

Yerinde duramayan bir yapıya sahip olan Çoraklı, Makedonya’da da boş durmamış. Oradaki Romların ve Türklerin teşkilatlanmalarına yardımcı olduğu ve “Fundamentalist” faaliyetler yaptığı gerekçesiyle Makedon hükümetinin gözüne batmış ve 1995 senesinde İçişleri Bakanlığı’nın aldığı bir kararla sınır dışı edilmesine karar verilmiş. Böyle bir karara maruz kalan Çoraklı tekrar Türkiye’ye (1995 Haziran ayı) dönerek Zaman gazetesinde yazar kadrosuyla göreve devam etmiş.

Zaman gazetesinde Sayfa sorumluluğu, araştırmacı gazetecilik gibi görevlerde de bulunan Çoraklı, cemaat içi çekişmeler sebebiyle 1997 yılında bu görevleri bırakarak müstakil bir sayfada kitap kritikleri yapmaya başlamış. Bu görevi de iki buçuk yıl sürdüren Çoraklı, Zaman gazetesi ve Gülen cemaatindeki değişimleri inhiraf saydığından dolayı, hem çalıştığı gazete ile hem de cemaat ile ilişkisine son vermiş.

Zaman gazetesinden ayrılan Çoraklı, kısa bir süre Namık Kemal Zeybek’in çıkardığı Ayyıldız gazetesinin hazırlık çalışmalarında bulunmuş. 1999 yılının Temmuz ayında Cuma dergisinin yayın yönetmenliği görevini üstlenmiş. Beş yıl boyunca bir muhabir ile birlikte haftalık bir haber yorum dergisini çıkarmayı başaran Çoraklı, derginin kapak dosyalarını hazırlamanın yanı sıra değişik müstear isimlerle siyasi, fikri ve kültürel konularda yazılar yazmış. Dergide çalıştığı beş yıl boyunca Molla Hasım müstear ismiyle de siyasi hicivler yazmış. Bu hicivler sebebiyle hakkında birçok dava açılmış.

Çoraklı, Cuma dergisinde çalıştığı dönemlerde Akit ve Vakit gazetelerinde de muhtelif araştırma dosyaları ile kültürel alanlarda birçok yazı kaleme almış.
Çoraklı bu görevini de 2004 yılına kadar sürdürmüş ve derginin generallerin açtığı bir tazminat davası sebebiyle (Çetin Doğan, Hurşit Tolon ve Tuncer Kılınç isimli Orgenerallerin kafalarını sinek 2’li, 3’lü ve 4’lü iskambil kağıtlarına basmış. Bu sebeple generallere sinek ve dolayısıyla da pislik dediği iddia edilerek dava açılmış) 50 milyar liraya mahkum edilmesi sebebiyle kapanmasının ardından noktalamış ve emekli olmuş.

1960 Bayburt doğumlu Selim Çoraklı, aslında birçok romana konu olabilecek hızlı bir hayat yaşamış. Siyasi sebeplerden dolayı tahsilini lise ikide noktalamış. Tahsil ile kültür arasındaki farkı çok iyi fark eden Çoraklı, sürekli okuyarak kendini yetiştirmiş ve şu ana kadar yayınlanmış 10 kitap, bir 15 VCD’lik set ve yayına hazır 12 kitaba imza atmış.


Çoraklı’nın ilk kitabı olan “Sentezci Düşünce” 1991 yılında çıkmış. 1993 yılında Muhsin Yazıcıoğlu’nun MHP’den ayrılışının arka planını anlatan “Parçadan Bütüne Yeni Oluşum” ise ikinci kitabı… Bunları aynı yıl “Tahliller-Terkipler-Tenkitler” ile “Risale-i Nurdan Tahliller” kitapları takip etmiş. 1997 yılında iki kitaba daha imza atmış Çoraklı. Zaman gazetesinin sansürlediği yazıları sansürsüz olarak “Sansürsüz Yazılar” ismiyle, o döneme kadar kaleme aldığı edebi yazılarını ise “Edebiyata Müslümanca Bakmak” ismiyle Birleşik Yayıncılık’ta yayınlamış. 1998 yılında da Marifet yayınları arasında “Sistemli Düşünceler” ile “Kitap Okuma Şuuru” çıkmış. Daha önceleri konferans olarak verilen “Bediüzzaman Modernist mi Post Modernist mi?” kitabı ise 1999 yılında Bilge yayınları arasında okuyucusuyla buluşmuş.


Cuma dergisinin yayın yönetmenliğini yaptığı dönemde kitap çalışmaları devam eden Çoraklı, buna rağmen zikredilen dönemde hiç kitap yayınlamamış. Derginin kapanmasının ardından “Risale-i Nurdan Tefekkür Damlaları” adıyla 15 adet VCD metni hazırlamış. Digital yapım tarafından yayınlanan VCD setinin aynı isimli kitabı ise Ahsen yayınları arasında piyasaya çıkmış. Peygamber Efendimizin hayatını anlatan 10 VCD’lik bir set ise şu anda yayına hazırlanıyormuş.
Büyükşehir belediyesi Kültür AŞ’nin başlattığı “Seyyarkitap” projesinin editörlüğünü de yapan Çoraklı şu ana kadar yayınlanan 9 kitabın altısına imzasını atmış. “İstanbullu olmak”, “İstanbul’un Tekleri”, Aile içi İletişim”, “Zararlı alışkanlıklar”, “İstanbul’da ilçe ve semt isimleri (2 kitap)” isimlerini taşıyan kitaplar 15. bin adet basılarak İstanbullulara bedava dağıtılmış.

Okumayı “boş zamanları geçirme aracı olarak değil”, bir hayat anlayışı ve bu hayatın yakıtı olarak gören Çoraklı, kendi nefsini kurtaramayanların, insanlığı kurtarma gibi bir göreve soyunmaları halinde ruhi bir iflasa sürüklendiklerini belirtiyor ve bu insanlığın önce zikredilen kurtarıcılardan kurtarılması gerektiğine inanıyor. Bu sebeple kendisine tevcih edilen “şu anda ne yapıyorsun?” sorusuna hep “Nefsimi Allah’tan(cc) satın almaya çalışıyorum” cevabını veriyor.

Şairlik yönü de olan Çoraklı, ne hikmetse bu yönünü şimdiye kadar hep gizlemiş. Bunu “piyasada çok önemli şairler var. Onların olduğu yerde bizim karaladıklarımızdan şiir diye bahsetmek ayıp olur” şeklinde açıklayan Çoraklı’nın şiirlerine baktığımızda kendisine haksızlık ettiği ortaya çıkıyor.

***********

Koğuş kapısı Bir gıcırtı ki, Sandım ruhumda debelenen İblisi suallerin gelmesidir diye Gelip de güzellikleri gölgeleyen Bir gıcırtı ki Beynimin her köşesinde Taht kuran Ve rüşeym gibi Başını uzatmış fikirlerimi Gelip de körpecikken Hunharca boğan Bir gıcırtı ki, Dünyamın küçücük tepesinde durup Sanki yokun çanını çalan Zangoç Gelip de şeytanca durmadan Karanlık bilmeceler arayan Bir gıcırtı ki, Top mermisiymişçesine gelen Sandım koparılıyor yerinden beynim Nafile üzülmüşüm Değilmiş ne top mermisi Ne de Yokluğun çanını çalan zangoç Bizim koğuş kapısıymış Meğerse Bir gıcırtıyla Beynimin her köşesinde Taht kurup Benimle çocuklar gibi oynayan… Mayıs/1987/Buca Cezaevi /12.Koğuş

***
Üsküp’te vuslata ermek Üsküb’e gelmeden aylar öncesi Bir sabah uyurken rüyamda gördüm Bitiyor dediler hasret gecesi Karanlık düşleri güneşe serdim Üsküb’e varınca bir sabah erken Güllerle bülbülü sarmaşık gördüm Artarda ilhamla coşayım derken Gönlümde bulunmaz hazlara erdim Fatih köprüsünün çıktım üstüne Müslüman ruhunun gölgesi sinmiş Kulak verdim gelen ecdat sesine Dönerken ruhumun sancısı dinmiş Üsküp cami şehri minare şehri Çarşıları dersen Osmanlı kokar Görünce incecik minareleri Oturup ağlarsın sabaha kadar Gezince Üsküb’ü bir baştanbaşa Vurur gönüllere ecdat sevgisi Tutmazsan gözlerin boğulur yaşa Çağıltıdan gelir İslam’ın sesi Vardar akar nazlı nazlı içinde Sezersin maziden vuran ışığı Gökleri kuşatan o kalesinde Görürsün saklanan nice aşığı Ecdat sanatıyla coşmuş her zaman Asırlar ötesine bir ruh taşımış Maddeyi manayla yoğurduğu an Muhteşem eseri gören şaşırmış… Görünür her yerden Saat kulesi Susamış ruhlara bir mana sunar İslam’ın şaheser sanat şulesi Doğudan batıya Üsküb’ü sarar Üsküp manaların coştuğu mekân Surlar sırlar ile içice girmiş Gönüller maziye vurduğu zaman İnsan zanneder ki cennete girmiş. Diyar-ı Üsküp’te coşan ilhamı Kalemle mürekkep anlatamaz ki Duyulan hazların az bir tutamı Vuslat ateşini söndürür belki… Üsküp bize açar ayrı bir ufuk Yok, olur her yerden karanlık kat kat Akar kalbimize nur oluk oluk Kalsan da içinde bir iki saat Mayıs 1993 / ÜSKÜP

KİTAPLARINI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

ESER-AYRINTI

MUHSİN YAZICIOĞLU ADAM GİBİ ADAM

Muhsin Yazıcıoğlu hakkında 1993 yılında ilk defa kitap yazan Gazeteci Selim Çoraklı son kitabı da kaleme aldı.

Muhsin Yazıcıoğlu-Adam Gibi Adam
Yazan: Selim Çoraklı
Popüler Yayınları

TAKDİM

Elim bir helikopter kazasında aramızdan ayrılan Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatından sonra yüzlerce insan hakkında çok güzel yazılar kaleme aldılar. Yazıların ortak noktası O’nun güzel bir insan olduğuydu.


-Sevilen bir insan olan Yazıcıoğlu’nun ölümü üzerinden daha bir ay geçmeden hakkında birkaç kitap çıktı. Bunlardan biri de yıllar önce (1993) Muhsin Yazıcıoğlu hakkında ilk defa bir kitap yazan Selim Çoraklı oldu.

Çoraklı, “Muhsin Yazıcıoğlu-Adam Gibi Adam” ismini verdiği kitabında Yazıcıoğlu’nun hayatını, mücadelesini, geçirdiği kaza etrafında oluşan şüpheleri, arkasından yazılanları bir araya getirerek 400 sayfalık güzel bir eser ortaya koydu.


Biz de Selim Çoraklı ile hem Muhsin Yazıcıoğlu ile arkadaşlıklarını hem de kitabı konuştuk.
***

– Neden böyle bir kitap yazma ihtiyacı duydunuz?
– Muhsin reis ile tanışıklığımız 1977 yılına kadar gider. Biz lise talebesi iken Yazıcıoğlu ülkü ocakları genel başkanlığını yapıyordu. Anarşi ve terör ortamı bizi Ankara’ya atmıştı. Muhsin reis bizim elimizden tutmuş ve sahip çıkmıştı. Bizi Tandoğan’ın arka tarafında yer alan bir yurda yerleştirmiş ve yurt başkanına bize sahip olması için tembihte bulunmuştu. Yurtta fazla kalmamış ve Ankara’dan ayrılarak İstanbul’a gelmiştim.
– Daha sonra görüşmeleriniz devam etti mi?
– 12 Eylül öncesi genç yaşta cezaevine girdiğim için uzun zaman görüşmek nasip olmadı. O da 12 Eylül darbesinin ardından cezaevine düşmüş ve 7,5 yıl yattıktan sonra 1987 yılında tahliye olmuştu. Benim üçüncü kez tahliye oluşum da aynı yıla denk gelmişti. Görüşmemiz ancak o yıl nasip olmuştu.
– Görüşmenizde neler konuşmuştunuz?
– Biz cezaevlerinde fikri alanda birçok değişim geçirmiştik. Geçmişimizde yaptığımız hataların ne olduğunu görmüş ve bunların bir daha tekrarlanmaması için elimizden geleni yapmaya çalışmıştık. Muhsin Reis cezaevinden çıkar çıkmaz mağdur arkadaşlara yardım edebilmek için bir vakıf kurmuştu. Vakfın açılışından sonra Ankara’ya giderek kendisiyle görüşmüş ve neler yapılması hususunda istişare etmiştik.
– Ülkücü gençliğin o dönemdeki durumu nasıldı?
– Ülkücü gençler büyük bir şaşkınlık içerisindeydi diyebiliriz. Her şeylerini verdikleri ve kutsadıkları Devlet, onları cezalandırmıştı. Bu durum ister istemez içte büyük sorgulamaların yaşanmasına sebep oldu. Birçok insan İslami sebepleri gerekçe göstererek ülkücü hareketten kopuyordu. Muhsin Reis, kopmaların yanlış olduğuna inanıyor ve bu kopuşları engellemeye çalışıyordu. Onun düşüncesi İslami şuura sahip gençlerin Ülkücü hareket içinde kalarak hareketin daha da İslamileşmesinde rol oynamalarını istiyordu. Biz ise bunun o şartlarda zor olacağını savunuyorduk. Bu tür tartışmalar içinde 1992 yılına kadar geldik ve bu tarihte bilinen kopmalar yaşandı.
– Peki Muhsin Reis daha sonra niye ayrıldı?
– Ayrılışların temel sebebi mevcut politikalara zıt hareket edilmesi gösterildi; ancak ben gerçek sebebin içte yaşanan sorgulamalar olduğuna inanıyorum. Zaten ayrılışların ilk dönemlerinde Muhsin Reis’in yaptığı açıklamalara baktığımızda da bunu açık biçimde görebiliriz.
– Siz o dönemde bir kitap hazırladınız galiba Muhsin Yazıcıoğlu’yla ilgili?
– Evet, ayrılışların arka planını anlatan bir kitap kaleme aldım. Bu kitap aynı zamanda Muhsin Reis ile ilgili yazılan ilk kitaptı. Ayrılışlar sırasında Muhsin Reis medya tarafından adeta unutulmaya mahkûm edilmişti. Bu dönemde elimizden geldiği kadar ayrılışların haklılığını medyaya taşımaya gayret etmiştim. Fakat çalışmalarımız cılızdı ve yeterli olmuyordu.

Bu zor dönemde hareketin kalıcılığına katkı olur düşüncesiyle ayrılışları kitap yapmaya karar verdim ve kısa zamanda ayrılışların arka planını, Yazıcıoğlu’nun niçin böyle bir yola girdiğini, Ülkücülerin içinde bulunduğu ortamı, ayrılışların arkasında herhangi bir destek olup olmadığı vb. durumları anlatan bir kitap hazırladım. Kitabın ismini “Parçadan Bütüne Yeni Oluşum” koymuştum. Zira bu dönemde ayrılışlar daha çok “Yeni Oluşum” olarak tanınıyordu.

– Vefatından sonra da kitap yazmak zor gelmedi mi?
– Muhsin Reis ile ilgili vefatından çok önceleri yeni bir kitap çalışması başlatmıştım. Ama değişik sebeplerle bir türlü olmadı. Vefatından sonra hakkında kitap hazırlamak gerçekten zordu. Çünkü Muhsin Reis sevdiğim bir insandı ve hâlâ öldüğüne inanmak gelmiyor içimden.

Vefat haberini aldığım zaman bir yazı yazayım dedim ama ne hikmetse defnedilene kadar elim varmadı. Ne zaman teşebbüs etsem de yarım kaldı. Ancak cenazesinde gördüğüm manzara beni acilen bir kitap hazırlamaya sevk etti. Dediğiniz gibi Muhsin Reis’in arkasından kitap hazırlamak gerçekten zor. Ama Muhsin Reis her zorluğa katlanmaya değer bir dosttu.
– Kitapta nelerden bahsettiniz?
– Kitabı başlangıç hariç sekiz bölüme ayırdım. Birinci bölümde gerçek bir dava adamı olan Yazıcıoğlu’nun hayatını kısaca anlatmaya çalıştım. İkinci bölümde kazanın oluşu ve defnedilişi sırasında yaşananlar, üçüncü bölümde ise kaza hakkında kamuoyunda oluşan şüpheleri analiz ettim. Dördüncü bölümü ise hayatından kesitlere ayırdım. Beşinci bölüme onun nasıl bir dava adamı olduğunun daha net anlaşılması için siyasi konuşmaları ve röportajlarından seçtiğim bazı bölümleri koydum. Altıncı bölümde siyasilerin Yazıcıoğlu hakkında söyledikleri ve yedinci bölümde de ardından yazılanları derledim. Sekizinci bölüm ise hayatından karelerden oluştu.

– Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
– Muhsin Yazıcıoğlu, dost ve düşman herkesin ittifakıyla bu milletin içinden çıkmış, himmeti milleti olmuş son Alperenler’dendir. İdealist bir dava adamının nasıl olacağını hayatının bütün safhâlârında yaşayarak göstermiş olan Yazıcıoğlu, güzel bir hayatın ardından güzel bir ölümle aramızdan ayrılarak ebedi âleme göçmüştür.
Muhsin Reis’in çok sevdiği Sonsuzluğun Rabbine en güzel şekilde gittiğine inanıyorum. “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” gerçeği bir kez daha çarptı sinelerimize.. O inandığı gibi yaşadı ve yaşadığı gibi gerçek âleme göçtü. Kendi ifadesi ile bir saniyesine hâkim olamadığımız bir hayat için asla eğilip bükülmedi. Dik durdu, dik yaşadı, doğru yürüdü. Davasının adamı oldu. Onun için kitaba “Adam gibi adam” ismini koydum.
“Kimin himmeti milleti ise, o kişi tek başına bir millettir.” anlayışı ile milleti için bütün himmetini harcadı. Bir karlı kış gününde milletine gerçekleri anlatma uğruna çıktığı yolculukta, her şeyden çok sevdiği “Sonsuzluğun Rabbine” ulaştı. Milyonlarca insan arkasından hüsn-ü şahadette bulundu. “İstikamet ve vakar sahibi bir Müslüman” olduğuna şahitlik yaptılar.

Bu kitabın Muhsin Reis’in herkes tarafından nasıl hüsn-ü şahadetle uğurlandığına dair bir belge niteliği taşıyacağına inancım tamdır. Rabbim inşallah “Gerçek âlem”de Muhsin Reis’i Kâinatın Sevgilisi’ne komşu eder.

İSTİHBARAT DOSYASI /// Osmanlı’da casusluğun kitabını yazan : Baron de laFage


Osmanlı’da casusluğun kitabını yazan : Baron de la Fage

Osmanlı, Avrupalıların haber alamadığı kaynaklardan bile istihbarat edinebiliyordu. Ticaretin kalbi olan İstanbul, Venedik gibi istihbaratın da merkeziydi.

Aybüke SENGİR/ aybuke.sengir@ensonhaber.com

16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyada neler olup bittiğini anlayan ve her şeyden haberdar olan bir sistem kurmuştu; casusluk. O sistemin içinde yer alan da Baron de la Fage, Katolik dünyasının en üst mercileriyle açıktan açığa dalga geçti, sadece vebayı kandıramadı.

OSMANLI’NIN EN YETENEKLİ CASUSU

Osmanlı casusu Baron de la Fage, İtalya’ya gönderilmişti. Floransa Dükü’nü kandırıp, Roma’da Papa’nın makamına çıkmayı başarmıştı. Orada Papa’yı aldatarak kendisinden imtiyaz belgesi almayı başarmıştı. Baron de la Fage, seyahatinde öğrendikleriyle İstanbul’daki İspanyol casus şebekesini çökertmişti. O yıllarda İstanbul’a konuşlanmış, İspanya’ya çalışan 112 adet de casusu vardı.

KATOLİK DÜNYASININ EN ÜST MERCİLERİYLE DALGA GEÇTİ

Kendini Languedoc’tan bir asılsade olarak tanıtan Baron de la Fage, bize casusluk yaparken, İngilizlere de casusluk yapıp tekrar Hristiyan olacağını iddia ederek İtalya’ya gitmişti. Önce Floransa’da Toskana taşra kralını ve Fransa elçisini dolandırmış, daha sonra Roma’ya geçerek Papa ve kardinallerini üst düzey birçok Osmanlı mühtedisini tekrar Hristiyan olmaya ve Osmanlılara ihanet etmeye hazır olduğuna ikna etmeyi başarmıştı.

İstanbul’a döndüğünde Papa’nın emriyle Kardinal Lucio Sanseverino’nun bizzat imzalayarak kendisine belgeyi göstererek , Katolik dünyasının en üst mercileriyle açıktan açığa dalga geçmişti.

KAFASINDA KIRK TİLKİ…

Roma’da işini bitiren Baron de la Fage’nin bir sonraki durağı Venedik oldu. Burada da rahat durmadı, Habsburg elçisinden para istedi. Ancak genelde casuslara sempatiyle bakan Francisco de Vera, De la Fage’nin değişik bir insan olduğunu hemen anlayıp başından savmıştı. Oyunlarına devam eden yetenekli casus, biri İspanyol, biri yüksek aristokrasiden bir Fransız, ikisi de İtalyan olmak üzere, dört Hristiyan gencine Osmanlı topraklarını gezdirmeyi vaadetip, onları kendisiyle Doğu Akdeniz’e dönmeye ikna etmişti. Bu noktada tehlikeyi sezen kurt diplomat De Vera araya girerek bu dolandırıcının amacının ya kendilerini köle olarak satmak ya da Müslüman olmaya zorlamak olduğunu söyleyerek gençleri bu seyahatten vazgeçirmişti.

De la Fage, dönüşünde de bir takım numaralara çevirmekten ve Adriyatik kıyılarındaki Kotor’a gitmek için bindiği geminin kaptanını dolandırmaktan geri kalmadı. Dalmaçya’ya at almak için gittiğini söyleyerek, kaptanı kendisine mal vermeye ikna etmişti. Saf kaptanın parasını geri alamadığını ve mahvolduğunu söylememize gerek yok. Baron’un ekonomik olarak zarar verdiği bir başka kişi de, mal varlığına el koydurttuğu 1590’lar İstanbul’unun en aktif casuslarından biri olan Venedikli tüccar Marc’Antonio Stanga’ydı. Stanga, servetine kavuşabilmek için 200 duka rüşveti gözden çıkarmak zorunda kalmıştı.

İSTANBUL’A DÖNÜP BURADAKİ CASUSLARI ELE VERİYOR

Seyahatleri boyunca her yeri gözlemleyen Baron de la Fage’ın istihbari faaliyetleri de meyve vermişe benziyordu. İspanya’dan İstanbul’a gelip, İstanbul’daki İspanyol ajanlarının da adlarını öğreniyor. Döner dönmez birçok casus ve muhbiri ele veriyor.

BİR TEK VEBAYI KANDIRAMADI…

İstanbul’daki istihbarat dünyasının bu renkli karakteri ne yazık ki 1592 sonbaharında vebaya yakalanıp hayatını kaybediyor.

KISA ÖYKÜLER : Notre Dame’ın Kamburu kitabının hikayesi – QUASİMODO ÖLDÜ !!!


Naci Kaptan / 16.Nisan 2019

BÖLÜM I

Notre Dame’ın Kamburu kitabının hikayesi 1482li yıllarda Paris şehrinde geçer . Çan sesleri ile güne başlayan halkın önemli bir gün olmadığı halde çanlar neden çalmaktadır.O gün için herhangi bir kutlama veya bir idam günü olmadığını düşünen halk şaşkınlık içinde güne başlar.

Öykümüze devam edelim ;

Sene 1480
Yer Paris

Yağmurlu , karanlık bir gece idi . Dar ve karanlık sokakta gölgelere karışmış zayıf bir kadın , güğsüne bastırdığı bohçayla ses çıkartmadan ve endişeyle çevresine bakınıyor ve yağmurdan korunmak için saçak altlarına yakın yürüyordu . Ara sokaktan katedralin olduğu büyük meydana çıktı ve köşenin karanlığında durarak çevresine baktı . Meydandan geçen yaşlı bir adam ve bir karı kocanın yan sokağa girerek gözden kaybolmalarını bekledi. Ayak sesleri karanlığın içine karışarak kayboldu . Kadın bohçayı göğsüne daha sıkıca bastırarak katedralin orta avlusuna süzüldü . Karanlıkta kalan yüksekçe bir mermerin üzerine göğsündeki bohçayı yavaşça bıraktı . Bohçanın içinden hırıltılı bir bebek nefesi geliyordu . Gözlerinden süzülen yaş yağmur damlalarına karıştı . Dua etti , koşar adımlarla yine geldiği gibi karanlıklara karışıp kayboldu.

Kadının adı Gudule idi , hemşirelik yapıyordu . Çok yoksuldular . Dört sene önce doğum yapmış ve bir kız çocuğu dünyaya getirmişti . Hasta ve ateşle yatarken çingeneler kız çocuğunu çalarak yerine sürekli ağlayan , çirkin bir erkek çocuğu bırakmışlardı

Fransada yaşamın çok zor olduğu halkın ağır vergiler altında inlediği zamanlardı . Halk arasında Vergi memurları için şöyle deniyordu: Köylü şeytanı resmetse onu vergi tahsildarı kılığında resmeder köylü mızraklarının hedefinde vergi tahsildarları vardı .

Otlaklarından bataklık bölgelerine kadar Fransa, köylülerden tüccarlara farklı toplumsal sınıfların kan kıyamet vergi isyanlarına tanık olduğu zamanlardı .. Vergilere isyan eden tüccarlar, ittifaka girdikleri köylülere ihanet edip,köylülerin taleplerini yok saydığı , soyluların krala karşı birlikte çıktıkları yolda taraf değiştirip köylüleri katlettiği insanların güce tapındığı yoksullara yaşam hakkı tanınmadığı zamanlardı .

Yokluk yoksulluk adaletsizlik hüküm sürüyordu .Köylülerin toprakları Senyörlere , düklere ,Lordlara ait idi . Topraksız köylüler büyük kentlere göç ediyordu . İşte bu şartlar altında yoksul hemşire Gudule ,çalınmış kızına karşılık kendisine terk edilen erkek çocuğuna bakamamış ve katedralin avlusuna bırakmıştı . Hemşire Gudule’nin daha sonraları delirdiği anlatılır.

BÖLÜM II

Katedralin adı Nötre Dame idi.
Quasimodo’nun trajik öyküsü işte böyle başladı .

Katedralin avlusuna bırakılmış olan bebeği baş rahip Claude Frollo bulur ve sahiplenir.Bebek anlatılamayacak derecede çirkindir ve de kamburdur . Rahip Frollo özveriyle bu çirkin bebeği sahiplenip evlat edinerek büyütür. Paskalya sonrası ilk pazar günüyle ilgili olarak adını Quasimodo koyar.

Quasimodo, büyüdükçe rahip Claude Frolloya bir köpeğin sahibine bağlı sadakatla büyür.Büyüdükçe çirkinliğinin farkına vararak insanlarda kaçar ve katedralde kulesinin içinde yaşar . insandan çok bir maymunu andıran uzun kolları; eğri, girintili çıkıntılı burnu, sırtında büyük bir kambur vardır.Sağ gözünde altında , gözünü kapatan büyük bir yumru vardır .

Quasimodo katedralin bir parçası olmuştur. Görüntüsü nedeniyle insanlardan kaçmaktadır . Büyüdüğü zaman rahip Claude Frollo tarafından katedralin zangoçluğunu yapmakla görevlendirilir. Görevi kilise çanlarını çalmak olan Kuasimodo nun kulakları çanların gürültüsünden sağır olmuştur

Sürekli çirkinliğiyle alay eden halkın içine karışmaktan hiç hoşlanmaz. Zamanla insanların her söylediğini bir alay veya lanet saymaya başlamış, insanlara duyduğu kin her gün büyümüştür. Sağırlığı sebebiyle sadece yalnız kaldığında bozduğu bir suskunluğa gömülmüştür. Notre Dame Katedrali’nin çan kulesi en sevdiği yerdir. Marie adını verdiği büyük çan en büyük neşe kaynağı ve sevgilisidir.

BÖLÜM III

1482 yılındaki Aptallar Festivali Fransa kralı II. Louisin oğlunun düğün hazırlıklarıyla aynı zamana rastlar. Bu festivalde yılın en çirkin adamı seçilecektir. Quasimodo en çirkin adam seçilir. . Halk yılın çirkin adamını omuzlarında taşımaya başlar. Paris sokaklarında dolaşırlarken geçimini dans ederek, eğittiği keçisiyle oyunlar yaparak sağlayan Esmeralda ile karşılaşırlar. Herkes Esmeraldanın ince, kıvrak vücuduna, güzel dansına hayran olur. Herkes büyülenmiş gibidir.

Çirkin olduğu kadar ince hassas, duygusal bir insan olan Quasimodo , Esmeraldayı görünce ona aşık olur. Çirkin adam Quasimodo, aşık olduğu güzel Esmeraldayı kaçırmayı planlar. kader ağlarını örmektedir. O güne kadar dünya arzularından uzak, tam bir dini hayat yaşamış olan rahip Frollo, genç ve güzel bir bakire olan Esmeraldaya göz koymuştur . Rahip Frollo Quasimodo yardım edeceğini söyler.

Plan yaparlar , Parisin karanlık sokaklarından birinde Quasimoda ve rahip Frollo Esmeraldayı kaçırmaya çalışır. O sırada muhafız bölüğü komutanı Yüzbaşı Phoebus gelir ve Esmeralda’yı kurtarır. Quasimodo ve Frollo kaçar. Frolloyu tanıyamazlar ama Quasimodoyu tanırlar. Quasimodo ceza olarak çarmıha gerilir, kırbaçlanır. Sırtı kan içindedir. Susuz kalır. Kendisini seyredenlerden yalvarırcasına su ister. Herkes güler ve onunla alay eder. Qasimodoya suyu güzel Esmeralda verir. Quasimodo göz yaşlarını tutamaz.

BÖLÜM IV.

Esmeralda vaktiyle hemşire Guduleden çalınan kızdır. Esmeralda geçmişi hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildir. Geçmişiyle olan tek bağı, boynuna astığı bir bebek patiğidir. Onun yardımıyla annesini bir gün bulabileceğini umut etmektedir.

Rahip Frollo hala Esmeraldayı arzulamaktadır, Esmeralda ise kendisini kurtaran yüzbaşıya aşıktır. Rahip Frollo yüzbaşıya sezdirmeden onu kullanır. Yüzbaşıyla Esmeraldanın buluşmalarını sağlar. Bu sırada yüzbaşıya saldırır, onu bıçaklar. Rakibini öldürdüğünü sanan rahip oradan kaçar. Suç Esmeraldaya kalır. Yüzbaşıyı öldürmeye kalkışmaktan idama mahkum edilir.

İdam edilmek üzere kilise önüne getirilen Esmeraldayı Quasimodo, balkondan sarkıttığı bir iple kaçırır ve kilisedeki bir odaya saklar. O yıllarda inanışa göre kiliseye saklanmış olan bir kişiye azılı katil de olsa dokunulamaz. Esmeralda kilisede kaldığı dönemlerde Quasimodo onu daha çok sever ama asla onu incitecek bir davranışta bulunmaz.

Rahip Frollo çingeneleri Esmeraldayı kaçırmaları için kışkırtır. Çingenelerin Esmeraldayı kurtarmak için geldiğini bilmeyen Quasimodo tek başına onlarla çatışmaya girer. Bu kargaşayı fırsat bilen rahip Frollo arkadan dolaşıp Esmeraldayı kaçırır. Onu idam edileceği Greve Meydanına götürür. Kıza, kendisini severse onu ölümden kurtaracağını söyler ama kız kabul etmez. Rahip kızı cezalandırmak için yıllar önce çingeneler tarafından kızı kaçırılan hemşire Gudulenin yaşadığı fare deliği dedikleri yere atar. Çingenelere kini olan Guduleye onu bırakmamasını, onu idam edilirken göreceğini ve böylece çingenelerden intikamını alacağını söyler.

Esmeraldayı Gudulenin eline bırakan Frollo, kızın yerini haber vermek üzere çavuşların yanına gider. Hemşireyle Esmeralda boğuşurken hemşire kızın boynunda asılı patiği görür. Onun kendi kızı olduğunu anlar. Sonra onu kurtarmaya çalışır. Ne var ki çok geç kalır. Askerler, Esmeraldayı idam etmek üzere Gudulenin elinden alır. Gudule, Esmeraldayı kurtarmak için bütün gücüyle uğraşırken düşüp başını kaldırıma çarpar ve ölür.

Rahip Frollo, Esmeraldanın idam edilme sahnesini yüzünde haff bir tebessümle Notre Dame Kilisesinden izleyince Quasimodo öfkelenir ve Rahip Frolloyu tuttuğu gibi kilisenin balkonundan aşağı atar. Oluklara tutunmaya çalışan rahip dayanamaz ve düşer. Quasimodo onun düşüşünü izler. Rahip ölür. O günden sonra Quasimodoyu gören olmaz.

Sonraki kral VIII. Charles Döneminde, suçluların cesetlerinin atıldığı mahzen açılır. Mahzende bir kadına sarılmış hâlde kambur bir erkek cesedi vardır. Belli ki Quasimodo burada Esmeraldanın ölü bedenine sarılmış ve ölümü beklemiştir. Onu sarıldığı iskeletten ayırmaya çalıştıklarındaysa Quasimodo toza dönüşür.

NOTRE DAME KATEDRALİ KISA TARİHÇESİ

Notre Dame Katedrali tarihi aslında yapımından da önce başlıyor diyebilirim. Bugün dev kilisenin bulunduğu yerde önceleri (M.S. 4. YYda yapıldığı düşünülen) küçük bir Roma şapeli varmış. 1163 yılında şehrin piskoposu Sullynin hayali olan ve Papa 3. Alexander tarafından da desteklenen kilisenin yapımı başlamış ve bu inşaat yaklaşık 170 yıl sürmüş.

1334 yılında yapımı tamamlanan ve Gotik mimarinin en güzel örneklerinden biri olan kilise takip eden yıllarda Jeanne Darcın yargılanması, Napolyonın taç giyme töreni, De Gaulleün cenaze merasimi gibi önemli toplumsal olaylara da ev sahipliği yapmış.

Aslında Notre Dame Katedrali Fransız Devrimi sonrasında göz ardı edilmiş, oldukça da tahrip olmuş. Ancak Victor Hugonun burayı ülkenin ruhani merkezi olarak görmesi ve bu doğrultuda eski ihtişamını kazandırmaya çalışması sanırım kilisenin başına gelen en iyi şeylerden biri.

Ünlü yazarın Notre Dame de Paris Katedralini merkeze alarak yazdığı ünlü romanının 1831yılında yayımlanmasından sonra tekrar dikkatleri üzerine çeken yapı 1864 yılında 23 yıl sürecek bir restorasyon sürecine girmiş ve o günden beri de tüm görkemiyle ziyaretçilerini ağırlamaya devam ediyor.

Yeri gelmişken, katedralin ilk yapımındaki mimarının kim olduğu bilinmiyor ancak 1800lü yıllardaki restorasyon çalışmalarının başında Eugene Emmanuel Viollet le-Duc yer almış.

***

15.04.2019 Notre Dame Katedrali Yangını


Dünya kültür mirasları arasındaki en önemli eserlerden Notre Dame Katedrali 15.04.2019 tarihinde alevler arasında kaldı. Yangının sebebinin ise katedralde yürütülen restorasyon çalışmaları olduğu söyleniyor. Henüz yangın söndürme çalışmaları devam etmekle birlikte katedralin önemli bir kısmı ve kule külahlarından biri çökmüş durumda.

Notre Dame Katedrali hem tarihi hem mimari hem de sanatsal öneminden dolayı sadece Fransaya mal edilen bir hazine değil, tüm dünyaya ait bir kültür mirası idi. Bugün bu eşsiz sanat eserinin gözlerimizin önünde alevlere yenik düşmesini izlemek modern çağın en acı trajedilerinden.

***

1831’de yazılan Notre Dame’ın Kamburu (Fransızca: Notre Dame de Paris, İngilizce: The Hunchback of Notre Dame)

Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olan sanatçı, edebi ününü şiirleri ve oyunları ile kazandı. Romantik akımın en tanınmış adları arasında yer aldı. Toplumsal sorunlar ve politikayla yakından ilgilendi, 1848 ayaklanmalarının ardından Kurucu Meclis’e katıldı, daha sonra milletvekilliği yaptı, l’Evénement adlı bir gazete çıkardı. 1852’de Louis Bonaparte’ın imparatorluğunu ilan ettiği hükümet darbesine karşı çıktığı için sürgün edildi. Cezası 1859’da sona erdi, fakat imparatorluk yıkılana kadar gönüllü olarak sürgünde kaldı, 1870’de Fransa’ya döndü. 1871’de Paris Komünü’nü desteklemese de komüncüleri savundu. 1831 yılında yayımlanan romanı Notre Dame’ın Kamburu klasik edebiyatın şaheserleri arasında yer alır.

Quasimodo, Victor Hugo tarafından romanında Çingene Esmeralda’ya aşık olan çirkin, kambur, aksak ve sağır zangoç. Romandaki Quasimodo, vahşi ve asil ruhluluğun trajik bir örneğidir.

Naci Kaptan / 16 Nisan 2019

PENTAGON DOSYASI : ABD ASKERİ MERKEZİ PENTAGON’UN KÜTÜPHANESİNDE ASKERLERE OKUTULAN KİTAPLARDAN BİR BÖLÜMÜNÜ SUNARIZ. (İNGİLİZCE)


Fiction Belongs on Military Reading Lists

By Joe Byerly

Joe Byerly is an armor officer in the U.S. Army, co-founder of the Military Writers Guild, and Social Media Director for the Defense Entrepreneurs Forum. He frequently writes about leadership and leader development on his blog, From the Green Notebook. Follow him on Twitter @JByerly81. This article represents his own opinions, which are not necessarily those of the Army, the Department of Defense, or the federal government.

Ever since my developmental switch “flipped” a few years ago and the pursuit of knowledge became a critical aspect of my professional identity as a U.S. Army officer, I’ve devoured the books on the various reading lists I’ve come across. Unfortunately, I didn’t realize I was doing myself a disservice. My reading was akin to an unbalanced diet too rich in protein. I was consuming a lot of nonfiction, while fiction was absent from my plate – a very valuable source of professional growth.

I believe that my unbalanced approach to self-development is reflective of a larger institutional bias toward non-fiction, which typically includes biographies, military history or leadership books. With the exception of the Marine Corps, you will find only two books in the fiction column on the remaining Service Chiefs’ reading lists: A Message to Garcia and Once an Eagle. The absence of this genre could be the result of an organizational barrier that views fiction as entertainment. If folks are taking the time to read, a common sentiment is that it should be spent on the standard nonfiction canon that exists on almost every reading list.

During a decade of service, I had only read two fiction books for development: Gates of Fireand Once an Eagle. Things changed late last year, when Colonel (ret) Jim Greer, a mentor, recommended that I start reading fiction for professional growth. He wrote, “You’ll find as you go forward that the problems you confront and the things you are asked to do require an education and understanding that is more broad than deep.”

He’s not the only one who has adopted this outlook on fiction’s importance in professional development. As General Martin Dempsey, former Chairman of the Joint Chiefs of Staff, writes in his forward to War Stories from the Future, a science-fiction anthology published by the Atlantic Council’s Art of Future Warfare project:

By provoking us to free our minds of constraint and convention, worthy science fiction allows us to create a mental laboratory of sorts. In this place, we can consider new problems we might soon face or contemplate novel ways to address old problems. It sparks the imagination, engenders flexible thinking, and invites us to explore challenges and opportunities we might otherwise overlook.

Admiral (ret) Jim Stavridis, another senior leader worth emulating, said that reading fiction helped him throughout his career to better understand the human condition. In fact, his literary intake is 80% fiction and 20% nonfiction. His June 2015 article in Foreign Policy argues that we can learn more about Putin’s mindset from Russian fiction more so than intel reports or other non-fiction sources. It was his presentation at the Naval War College that introduced me to Ghost Fleet: A Novel of the Next World War and The Circle, two of the best books I’ve read this year.

Picking up a piece of classic literature, historical fiction, or science fiction is an exciting way to introduce ourselves to new and abstract concepts. My friend Diane Maye even suggests that reading fiction can help us better understand decision-making from multiple perspectives in chaotic situations. Reading George R.R. Martin’s Game of Thrones may help generate a different perspective on geopolitics in Europe or the Middle East. Robert Heinlein’s Starship Troopers might shape our thoughts on national service. James Webb’s Fields of Fire can teach us about small-unit leadership. And John Hershey’s A Bell for Adano gives us insight into the problems of soldiers taking on governance in post-

conflict operations.

Reading fiction helps us better retain what we learn. A good story causes our brains to produce imagery and emotion that aide in the “stickiness” of the lessons. In their book, Made to Stick, the Heath Brothers, argue that stories are like flight simulators for the brain. When we read stories, are minds simulate the events that unfold on the pages of the book. We empathize with the characters; we feel anger, sadness, and joy-emotions, which attach themselves to the lessons we glean, helping us to recall them later. I can still vividly remember one of the key battles in Steven Pressfield’s Gates of Fire, and the speech Leonidas gave to his Spartans when the dust settled. It was an emotional scene and the lessons I pulled from it remain with me a decade later. His words shaped how I make the transition from husband and father to Soldier and back again during deployments and homecomings.

Even if our officially published professional military reading lists continue to exclude fiction, I encourage leaders to expand their professional libraries to encompass not just books on Pericles, George Patton, or Hal Moore, but also Achilles (Illiad), Robert Jordan (For Whom the Bell Tolls), and Ivy Xiao (Seveneves).

In the end, war is a human problem and there is no better reflection of the human condition than the stories we tell.

Below is a list of fiction that should be considered for professional reading:

NOT : AŞAĞIDA ABD PENTAGON KÜTÜPHANESİNDE BULUNAN VE ABD ASKERLERİNİN OKUMA LİSTESİNDE BULUNAN KİTAPLARIN LİSTESİ VAR. KİTAPLAR İNGİLİZCEDİR. LİSTEDEKİ KİTAPLARI GÖRMEK İÇİN MAVİ RENKTE OLAN YAZIYA BİR KEZ TIKLAYINIZ. İLGİLİ SAYFA GÖRÜNTÜLENECEKTİR.

The Classics:

  1. The Iliad and the Odyssey by Homer
  2. War and Peace by Leo Tolstoy
  3. 1984 by George Orwell
  4. Animal Farm by George Orwell
  5. Red Badge of Courage by Stephen Crane
  6. For Whom the Bell Tolls by Ernest Hemingway
  7. All Quiet on the Western Front by Erich Maria Remarque
  8. Catch-22 by Joseph Heller

Modern Fiction:

  1. A Bell for Adano by John Hersey
  2. Fields of Fire by James Webb
  3. Matterhorn by Karl Marlantes (with What it is Like to Go to War, non-fiction)
  4. Song of Ice and Fire (series) by George R.R. Martin
  5. The Circle by Dave Eggers
  6. I’d Walk with My Friends If I Could Find Them by Jesse Goolsby
  7. Green on Blue by Elliot Ackerman

Science Fiction:

  1. Ender’s Game by Orson Scott Card
  2. Starship Troopers by Robert Heinlein
  3. The Peripheral by William Gibson
  4. Seveneves by Neal Stephenson
  5. Ghost Fleet: A Novel of the Next World War by Singer and Cole
  6. War Stories from the Future by the Atlantic Council Art of Future Warfare Project
  7. The Profession by Steven Pressfield
  8. Three-body Problem by Liu Cixin
  9. The Player of Games by Ian M. Banks
  10. Dune by Frank Herbert

Historic Fiction:

  1. Killer Angels by Michael Shaara
  2. Gates of Fire by Steven Pressfield
  3. The Afghan Campaign by Steven Pressfield
  4. The Story of the Malakand Field Force by Winston Churchill

KİTAP TAVSİYESİ : THE CELLAR /// CASUSLARIN ÖRTÜLÜ OPERASYONLARI (NEW YORK TIMES’IN BESTSELLER KİTABI) – (İNGİLİZCE)


SUMMARY :

“In wartime, truth is so precious that she should always be attended by a bodyguard of lies.” Winston Churchill

Who polices the world of covert operations?
Enter the Cellar, the most secret spy organization hiding deep within the United States.

Two women become inextricably involved in a dangerous web of lies, intrigue, and betrayal as they fight for their lives and the safety of their country. Neeley is the lover and protégé of Gant, a Cellar operative, and is trying to pick up the pieces of her life after Gant’s death and unveil a mystery that Gant always held close to his chest. Hannah, a housewife, is equally lost after her husband simply disappears. They soon learn that the men in their lives shared a dangerous secret, one some very powerful people would shed blood to protect. Neeley and Hannah’s meeting sets a decades-old plan into motion and puts their lives at risk.

They couldn’t come from more different worlds, but as they try to escape the people who seem determined to kill them, Hannah and Neeley discover they have at least one thing in common: they’ve both been living a lie.

Crisscrossing the globe, the women find themselves in a deadly game of survival, one that they must win in order to keep the United States safe not only from vicious acts of terror, but from its own powers that be. And if they ever hope to uncover the truth about the lovers they thought they knew, Neeley and Hannah first must learn the truth about themselves. But when the Cellar is involved, there is no such thing as coincidence, and the truth is always protected by a Bodyguard of Lies.

Book II in the Cellar Series: LOST GIRLS

Follow Hannah and Neeley’s story as they team up with an elite special forces team who take care of the things that go bump in the night. A fast-past thrilling series by Bob Mayer: NIGHTSTALKERS

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

SUMMARY :

Underneath a web of death, deceit, and revenge lies an even more shocking crime . . . a conspiracy that powerful men will sacrifice their lives — and the lives of their families — to protect.

Who polices the world of covert operations? Enter the Cellar, the most secret spy organization hiding deep within the United States.

Deep in the forests of Kentucky, a girl is held captive.

In Oklahoma, a young preschool teacher is murdered in front of her students.

In the Panhandle of Florida, a college undergrad is kidnapped from a nightclub.

These seemingly unrelated crimes catch the eye of the Cellar, the ultrasecret cell of operatives set up to police all other government agencies. Cellar operatives Gant and Neeley, along with profiler Susan Golden, must track down those responsible. But these are not ordinary criminals. They are a highly trained Special Forces sniper team. Crisscrossing the United States as new Cellar head Hannah Masterson calls the shots from up high, the Cellar operatives soon find themselves being targeted. Whoever is behind this knows the ultra top-secret Cellar’s tactics all to well.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

E-KİTAP : FALİH RIFKI ATAY KİTAPLARI /// 17 KİTAP BİRDEN


  1. Falih Rıfkı Atay – Çankaya (5 Cilt)
  2. Falih Rıfkı Atay – Zeytindağı (Remzi Kitabevi 1943).pdf
  3. Falih Rıfkı Atay – Atatürkçülük Nedir-.pdf
  4. Falih Rıfkı Atay – Atatürk-ün Bana Anlattıkları.pdf
  5. Falih Rıfkı Atay – Ateş ve Güneş.pdf
  6. Falih Rıfkı Atay – Baş Veren İnkılapçı (Ali Süavi) .pdf
  7. Falih Rıfkı Atay – Baş Veren İnkılapçı.pdf
  8. Falih Rıfkı Atay – Batış Yılları.pdf
  9. Falih Rifki Atay – Cankaya.epub
  10. Falih Rıfkı Atay – Çankaya.epub
  11. Falih Rıfkı Atay – Çankaya.pdf
  12. Falih Rifki Atay – Mustafa Kemal_in Mutareke Defteri Ve 19 Mayis.pdf
  13. Falih Rıfkı Atay – Mustafa Kemal’in Ağzından Vahidettin.pdf
  14. Falih Rifki Atay – Mustafa Kemal’in Mutareke Defteri .epub
  15. Falih Rıfkı Atay – Mustafa Kemal’in Mütareke Defteri Ve 19 Mayıs.pdf
  16. Falih Rıfkı Atay – Zeytindağı cs.pdf
  17. Falih Rıfkı Atay – Zeytindağı.epub

E-KİTAPLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.