KİTAP TAVSİYESİ : İdeolojinin Serüveni – Yanlış Bilinç ve Hegemonyadan Söyleme /// YAZAR : SERPİL SANCAR


KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Kitabın Künyesi: Serpil Sancar, İdeolojinin Serüveni Yanlış Bilinç ve Hegemonyadan Söyleme, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2014.

Serpil Sancar’ın İdeolojinin Serüveni adlı kitabı, ideolojinin son yüzyıl içinde geçirdiği dönüşümleri, kuramsal tartışmaların ışığında üç ayrı yaklaşım ve bu yaklaşımların önde gelen düşünürleri çerçevesinde ele almaktadır. Bu üç yaklaşım; klasik Marksist düşüncenin ideolojiye yönelik “yanlış bilinç” yaklaşımını, Batı Marksist düşünürlerin “egemen ideoloji” kuramını ve son olarak post-Marksist ve post-yapısalcı düşünürlerin ideolojinin özerkliği tezlerinden doğmuş olan “söylem” yaklaşımını kapsamaktadır. Yazar, ideolojiye yönelik bu üç ayrı yaklaşımı açıklamadan önce, kavramı tanımlama yoluna gider. Sancar, genel olarak ideolojinin toplumsal yaşamla ilgili düşünce, anlamlar ve sembolik temsilleri işaret ettiğini aktarır. İdeolojiye yönelik bu genel tanımın daraltılmaya ihtiyacı olduğunu belirten yazar, aksi takdirde ideoloji ile kültür kavramları arasındaki ayrımın gözden kaçırabileceğini vurgular. Her tür toplumsal düşünce ve anlamın ideoloji olarak adlandırılmasının doğru olmadığına değinen Sancar, ideolojiyi toplumsal çatışmalar alanındaki farklı bilinç formları olarak tanımlar.

İdeolojinin maddi toplumsal pratiklerle bir ilgisi olduğunu belirten yazar, toplumsal olmayan bireysel fikirlerin, toplumsal çatışmanın alanı olmayan folklorik değerlerin ve en nihayetinde bir toplumsal iktidar ilişkisi kurmayan düşünce ve anlamların ideoloji olarak tanımlanamayacağının altını çizer. Bu tarz bir tanımlamanın ideolojiye yönelik makro düzeyde bir toplumsal çözümleme getirdiğini vurgulayan yazar, diğer yandan da ideolojiyi mikro düzeyde ele alarak “ideolojik özne” sorununa dikkat çeker. İdeolojinin farklı toplumsal pratikler içerisinde özneyi tanımlayıp adlandırdığına değinen Sancar, aynı zamanda öznenin de ideolojiyi yeniden biçimlendirdiğini aktarır. İdeolojiyi başlangıçta Karl Marks’ın kuramsal mirasıyla ele alan yazar, onun bilincin oluşum temellerini insanın toplumsal pratiklerinde aradığını belirtir. Marks’ın ideolojiyi toplumsal bilincin bir tarzı olarak tanımladığına vurgu yapan Sancar, onun ideolojiyle ilgili yürüttüğü tartışmaların önemli bir kısmının materyalist ve idealist felsefe arasında çizmeye çalıştığı sınır çabalarından kaynaklandığını belirtir. Marks’ın hiçbir metninde ideoloji için “yanlış bilinç” kavramını kullanmadığına dikkat çeken yazar, onun camera obscura metaforuyla ideolojiyi maddi gerçekliğin tersine dönmüş ifadesi olarak gördüğünü aktarır.

Serpil Sancar

İdeolojik olguların maddi koşulların yansımasıyla oluştuğunu belirten yazar, Marks’ın ideolojiye yönelik yaklaşımını egemen sınıflar ve onların nesnel çıkarları üzerine temellendirdiğini söyler. Egemen sınıfın nesnel çıkarları ile fikirleri arasında doğrusal bir ilişki olduğunu belirten Sancar, maddi üretim araçlarını kontrol eden egemen sınıfın ideolojik aygıtları da kontrol edeceğini ifade eder. Ayrıca yazar, ideolojinin bireylerin kişisel kanaatlerinden ziyade maddi yaşamın çelişkilerinin oluşturduğu bir toplumsal bilinç olarak kavranmasının gerekliliğine değinir. Marks’ın Kapital adlı eserinde “meta fetişizmi” kavramıyla bağlantılı olarak ideolojiyi kuramsal çerçevede yeniden nasıl tanımladığına odaklanan yazar, onun ideolojiyi “praxis” (praksis) kavramıyla birlikte ele aldığını vurgular. Sancar, praksis ile birlikte ideolojinin maddi pratiğin yansıması veya yanılsaması olmaktan ziyade gerçekliğin çelişkilerinin bilinçlerde yarattığı kaçınılmaz bir tersine dönme olduğunu ifade eder. Marks’ın bilinci gerçek yaşam koşullarından soyutlamadığını aktaran yazar, onun idealist felsefenin temel tezlerine itiraz ettiğini belirtir.

Karl Marks (Karl Marx)

Praksis olarak adlandırılan toplumsal pratiğin Marks tarafından sabit ve değişmez bir öze dayanmadığını vurgulayan yazar, praksisi insanın toplumsal yaşam içerisinde durmaksızın devam ettirdiği ve kendi yaşamını sürdürdüğü emek yaratısının ürünü olarak tanımlar. İnsan emeğinin kendi ürettiği ürünlere yabancılaşmasını toplumsal pratikte bir tersine dönme olarak gören Marks’a bu bağlamda atıfta bulunan yazar, özgür bir seçim gibi duran emek sürecinin bir sömürü ve tahakküm ilişkisine dönüşerek insan bilincinin bir yanılsaması haline geldiğini ifade eder. Marks’ın her düşünceyi ideolojik olarak tanımlamadığını aktaran yazar, ona göre bir düşüncenin ideolojik olarak adlandırılması için toplumsal pratikten kaynaklanması ve bu pratiğin çelişkilerini görmezden gelmesi gerektiğini belirtir.

İdeoloji konusunda ikinci temel yaklaşım, hegemonyanın merkeze alındığı “egemen ideoloji” kuramıdır. Avrupa’daki sosyalist denemelerden sonra kapitalizmin yıkılmak yerine daha güçlenerek çıkmasını ideolojinin kuramsal yeniden doğuşu olarak tanımlayan yazar, bu dönemde kapitalizmin ekonomik yanından ziyade politik, kültürel ve ideolojik olarak kendisini nasıl yenilediğini sorgular. Merkezinde hegemonyanın olduğu egemen ideoloji kuramını açıklayan yazar, Antonio Gramsci’nin düşüncelerine değinerek hegemonyayı baskı ve şiddete dayanmayan onayı esas alan zihinsel süreç olarak tanımlar. Egemen ideoloji kuramının kapitalizmi salt artı değere el koyan ekonomik sömürü sistemi olarak tanımlamadığını belirten yazar, kapitalizmin bir toplumsal sistem olarak kendini yeniden üretmesini politik ve kültürel süreçlerle açıklar.

Gramsci’nin kuramsal modelini aktaran yazar, onun sivil toplum ve devlet arasındaki ilişkiyi “tarihsel blok” kavramıyla hegemonyaya bağladığına değinir. Gramsci’nin devlet ve sivil toplum ayrımını açan yazar; bu iki farklı iktidar ilişkisinden devletin zora ve siyasal egemenliğe dayandığını belirtirken, sivil toplumun onayı içeren hegemonya alanı olduğunu aktarır. Gramsci’nin sivil toplumu Marks’tan farklı olarak üretim etkinliğinin dışında aradığını belirten yazar, sivil toplumu esas olarak felsefi, edebi, kültürel, sanatsal alanlarda işleyen ideolojik mücadele pratiği olarak görür. Yanılsama kuramının ideolojiye yönelik negatif tanımından sonra toplumsal sınıfların dünya görüşü olarak ideolojiye pozitif/nötr bir anlam getirmeye çalışan yazar, ideolojiyi toplumsal sınıfların çıkarlarını kapsayan bir temsiller düzeyi olarak ifade eder. Gramsci’nin ideoloji yaklaşımının ekonomik indirgemeciliği reddettiğini belirten yazar, onun hegemonya kavramıyla ideolojinin doğrudan yapı tarafından belirlendiği yönündeki yaklaşımların çıkmazını aşmaya çalıştığına dikkat çeker. Gramsci’nin ideolojiyi maddi toplumsal pratik içindeki kolektif öznelerin yani sınıfların tarihsel bloku kurmak için verdiği mücadele alanı olarak ele aldığını belirten yazar, onun ideolojik yaklaşımının determinist özellikler taşımadığını gösterir.

Antonio Gramsci

Gramsci’nin hegemonyayı ideolojik mücadele alanı içinde tanımladığını aktaran yazar, egemen gücün bütün ideolojik öğeleri kendi çıkarı için tüketemeyeceğini vurgulayarak karşı hegemonyanın mümkün olduğunu belirtir. Egemen ideoloji kuramında Gramsci’den sonra Louis Althusser’in ideolojiye yönelik yaklaşımlarını değinen yazar, Althusser’in ideolojinin toplumsal formasyonu yeniden üreten işlevsel rolüne dikkat çektiğini aktarır. Sistemin yeniden üretilmesinde siyasal ve ekonomik iktidarın ideolojik bir ikna sürecine girdiğine değinen yazar, Althusser’in yaklaşımında ekonomik, politik ve ideolojik süreçlerin birbiri karşısında görece özerkliği olduğunu vurgular. Kapitalist bir toplumsal sistemde temel yapısal özelliklerin kendini yeniden üretmesinde politik ve ideolojik süreçlerin devreye girdiğine değinen yazar Althusser’in ideolojiyi özneye dışsal, özne tarafından belirlenmeyen bir yapı olarak tanımladığını aktarır. Althusser’in tarihin nesnel devinimi dikkate almayan hümanizmi eleştirdiğine değinen yazar, Onun yapısalcı-işlevselci ideoloji çözümlemesinin “devletin baskı aygıtları” ve “devletin ideolojik aygıtları” arasındaki ayrımda gizli olduğunu belirtir. Aygıtlar arasındaki ayrımın baskı ve rızadan hangisine öncelik verildiğine göre değişmesini eleştiren yazar, devletin ideolojik aygıtlarının yeri geldiğinde sembolik şiddete ve baskıya başvurduğunu aktarır. Sancar, bu konudaki ayrıma yönelik eleştirilerine devam ederek, ideolojik aygıtların çoğunun özel alana ait olması itibariyle neye göre devletin bir parçası olarak konumlandırılacağının belli olmamasına vurgu yapar.

Yazar, egemen ideoloji kuramında son olarak ideolojiyi indirgemeci yaklaşımdan kurtarıp ideolojinin özerkliğini savunan Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un görüşlerine yer verir. Laclau’nun ideolojinin sınıfsal karakteri olmadığına dair görüşlerine yer veren yazar, onun indirgemeci yaklaşımlardan kaçınarak eklemlenme sürecini ortaya attığını vurgular. Bir ideolojik söylemin sınıfsal karakterinin eklemlenme içerisinde gelişebileceğini belirten yazar, bu duruma örnek olarak milliyetçiliği verir. Kendi başına milliyetçiliğin sınıfsal bir çağrışımı olmadığını aktaran Sancar, onun sınıfsal ifadesinin ancak diğer ideolojik öğelerle eklemlenmesi sonucu oluşabileceğini vurgular. Laclau’nun sınıf ile popüler/demokratik adlandırma arasında bir ayrım yaptığına dikkat çeken yazar, Laclau’nun popüler/demokratik alanı sınıfsal içeriği olmayan bir ideolojik mücadele alanı olarak tanımladığını açıklar. Bu yaklaşımın bir siyasal ideolojiyi ister sınıflardan bağımsız olsun isterse de bir sınıf ideolojisiyle eklemlenmiş olsun hiçbir zaman salt sınıf ideolojisine indirgemediğine değinen yazar, Laclau ve Mouffe’un “radikal demokrasi” tezinin post-Marksist yaklaşımın kurucu metinleri arasında sayıldığını belirtir. Radikal demokrasi tezini açan yazar, toplumsal bütünlüğün ideolojik pratikleri belirlemediğini, ideolojini toplumsal bütünlüğü tayin ettiğini vurgular.

Her iki düşünürün toplumsal bütünlüğün olanaksızlığı tezini ortaya attığını belirten yazar, radikal demokrasi stratejisinde sınıfsal öznelerin ayrıcalıklı konumlarının olmadığını aktarır. Laclau’nun kapitalist sistemi yıkmada ontolojik bir ayrıcalığı bulunan işçi sınıfının bu konumunu reddettiğini belirten Sancar, Laclau’nun cinsiyet, ırk, etnik köken, nükleer karşıtı, barış yanlısı gibi hareketleri eklemleyerek toplumsal kimliklere dayalı bir mücadele önerdiğini söyler. Yazar, Laclau ve Mouuffe’un ideolojiye yönelik yaklaşımlarının indirgemecilikten kaçarken belirsizlik ve kuralsızlığa düştüğünü belirtir. İdeolojiye yönelik son yaklaşımda Jacques Derrida ve Michel Foucault’nun ideoloji kavramı yerine “söylem”i kullandığını aktaran yazar, her iki düşünürün de söyleme dışsal olabilecek bütün belirleyicileri reddettiğini belirtir. Söylemi sonsuz farklı konumları olan ve anlamın sabitlenemeyeceği bir alan olarak tanımlayan yazar, bu bakımdan söylemin sonsuz sayıdaki toplumsal mücadele alanı olduğunu belirtir. Klasik ideoloji kuramlarında öznelerin (sınıfların) toplumsal kaynağın belirleyicisi olmadığını vurgulayan yazar, ideoloji kavramının tahtına söylemin oturduğunu bu bakımdan da toplumsalın merkezinde söylemin yerleştiğini aktarır. Söyleme yönelik Foucault’nun görüşlerine yer vermeden önce kavramı açıklama yoluna giden Sancar, söylemi en basit haliyle anlamın dil içinde hareket etmesiyle ortaya çıkan şey olarak tanımlar.

Michel Foucault

Söylemi kendisiyle yakından bağlantılı olan ideoloji kavramıyla birlikte alan yazar, ideolojiyi de bu çerçevede söylemle ortaya çıkan anlamın belli kişi ve gruplar lehine harekete geçmesiyle açıklar. Araştırma alanı olarak tamamen söyleme odaklanan Foucault’nun Marksist ve post-yapısalcı yaklaşımlarını eleştirdiğini belirten yazar, öznenin söylem içerisinde oluştuğunu aktarır. Foucault’nun öznenin oluşumuyla iktidarın oluşumunu aynı süreç olarak gördüğü belirten yazar, onun toplumsal bütünlüğü açıklayan makro yaklaşımlara karşı çıktığını vurgular. İktidar sorunsalını devlet ve sınıf egemenliğinin dışına taşımak isteyen Foucault’ya atıfta bulunan yazar, söylem konusunda tarihsel gelişim fikrinin olanaksızlığını aktarır. Foucault’nun ideoloji kuramına bakışını ele alan yazar, ideolojinin hümanist bir özne kavramını gerektirmesinin Foucault tarafından eleştirildiğini belirtir. Foucault’nun ideoloji ve söyleme yönelik görüşlerini aktarmaya devam eden Sancar, onun ideolojiyi insanın kendi gereksinimlerine göre ürettiği bir kavram olarak ele aldığını, söylemi ise özneyi üreten bir olgu olarak tanımladığını vurgular.

Söylemi hiçbir belirleyiciye gereksinimi olmayan özerk bir kavram olarak tanımlayan post-yapısalcı ve post-Marksist yaklaşımların görüşlerini aktaran yazar, bu yaklaşımların söylem dışı bir alanın varlığını kabul etmediğine atıf yapar. İdeoloji kavramının kendisine bir dışsal belirleyici gerektirdiğini yani ideolojinin ikincil ve belirlenen olduğunu Foucault’dan alıntılarla aktaran yazar bu yaklaşım ile klasik ideoloji kavramıyla post-yapısalcı söylem kavramının tamamen birbirinden ayrıştığını ifade eder. Yazar son olarak Derrida ve Foucault gibi post-yapısalcılarla Laclau ve Mouffe gibi post-Marksistlerin ideoloji ve söylem kavramlarını birlikte kullanmadığına değinerek, epistemolojik kökenleri itibariyle her iki kavramın birbirini dışladığını aktarır.

Serpil Sancar’ın İdeolojinin Serüveni kitabı, literatürde hakkında birçok tanımın yapıldığı ve ortak bir mutabakatın sağlanmadığı ideoloji gibi tanımlanması zor bir kavramı kuramsal bir yaklaşımla son yüzyıl içerisinde geçirdiği dönüşümler çerçevesinde okumaya çalışmasıyla ideoloji üzerine çalışan araştırmacılara yol gösteren değerli bir kitap olma özelliği göstermektedir.

İsmail Uğur AKSOY

KİTAP TAVSİYESİ : PROF. DR. İLBER ORTAYLI’DAN “İMPARATORLUĞUN EN UZUN YÜZYILI”


PROF. DR. İLBER ORTAYLI’DAN “İMPARATORLUĞUN EN UZUN YÜZYILI”

KAYNAK :

Kitap Baskısı: 32. Baskı – Mart 2011

Sayfa Sayısı: 335

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Bu kitap, dokuz bölümden oluşmaktadır. İlber Ortaylı’ya göre Osmanlı modernleşmesi, Tanzimat devriyle sınırlanamayan bir şey olup daha eskiye uzanan bir olgudur. Osmanlı çağdaşlaşması sadece Osmanlı Türkiyesi’ni içeren bir gelişme de değildir; Osmanlı modernleşmesi diye ifade edilen olgu, diğer Müslüman toplumları da içerir. Modernleşme olgusu, Osmanlı dünyasında hâkim dilin tartışılmasını, ona atfedilen kurum ve kuralların sarsılmasını, değişikliğe uğramasını beraber getirdi. Bu değişimin bir boyutuydu, ama Müslümanlar kadar Hıristiyanları ve diğer dinlerin üyelerini de içine alan ortak yüzüydü.

Yazara göre her toplum zamanın akışı içinde sürekli değişime maruz kalır. Osmanlı toplumu da bu genel kuralın dışında kalamaz. Osmanlı modernleşmesi, o toplumdaki kurumlarını, bireylerin değişmesini ve en sonunda toplumsal ve politik örgütlenmenin odağı olan devlet yapısını da içerir. Tanzimat olayının şu anda bile yoğun bir tartışma konusu olması bu yüzdendir. Osmanlı toplumunun çağdaşlaşması, modernleşmenin klasik tanımı olan, gelişmiş toplumun özelliklerinin azgelişmiş bir toplum tarafından alınması gibi bir tümceyle tarif edilemez.

Modernleşme olgusu, kaba bir deyişle, mevcut olan değişmenin değişmesidir. 19. yüzyıl toplumu yeni bir değişme momentumu kazanmıştır. Modernleşme, Osmanlı ülkesinde sadece değişmekte olan dış dünyanın zorlamasıyla oluşmadı. Doğu (Şark) kendi bilincinde de yaşadığı zaman çizgisinin, değişen çevre dünyanın farkına vardı. Şüphesiz ki herşeyin değiştiğini, atalarının yaşadığı dünya ile kendi dünyasının değişik olduğunu asıl fark eden Batı toplumuydu. Özellikle 18. yüzyıl, Osmanlı dünyasının Avrupa’yı ve Rusya’yı bazen nahif, bazen usta bir biçimde gözlemlediği bir dönem olmuştu.

18. yüzyılın okuryazarları arasında artık bir çeşit aydın zümre ortaya çıkmıştı. Latince öğrenen Osmanlı-Türk aydınları bulunmaktaydı. Dil bilgisi, Avrupa ve eskiçağ tarih bilgisini, o da modern coğrafya bilgisinin gelmesine neden oldu. Osmanlı adamı bir biçimde geride kalan zaman kadar, yaşamakta olduğu dünyanın renklerini de fark eden senkronize görüş sahibi biri haline dönüştü; bir başka deyişle dış dünya ile kendi pozisyonunu mukayese eden, yargılayan yeni bir kültür adamı vücuda geldi. Osmanlı aydın eliti artık dar çerçevede okuryazar durumundan sıyrılıyor ve geleceğin intelligentsia’sını oluşturmaya başlıyordu. Yaşamakta olduğu zaman diliminin ve coğrafyanın farkına varan bu zümre, çevresini değiştirme ve tarihle bilinçli bir diyalog kurma sürecine girmekteydi. 19. yüzyılın Osmanlısı bu değişen yaşam biçiminin, bir başka deyişle döneminin bilinçlice ismini de koydu: Islahat Devri, Tanzimat, Usul-i Cedid…

Tanzimat’ın ilk dönemlerinde kullanılmayan fakat dönemle birlikte anılan bir kavram ise Türkiye’de tarihçi ve siyasal düşünceyi bir yüzyıla yakın bir zamandır meşgul etmektedir: “Batılılaşma” yani Batı gibi olmak, Batı’yı benimsemek. Ortaylı’ya göre bu terim Türkiye’yi yaşamında 18. yüzyıldan beri rahat bırakmayan, görünmeyip hissedilen bir Demokles Kılıcı gibi var olmaktadır. 2. Meşrutiyet’ten itibaren adıyla sanıyla üzerine kafa yorulmaktadır. Yazara göre Batı uygarlığı ve Batı toplumu bir değişimin ortaya çıkardığı bir toplumdur. Burada yazar, değişmeyen bir toplumun olamayacağını vurgulayarak her toplumun değişimin farkına kadar Batı kadar erken varamadığını düşünmektedir. Batılılık, değişimi fark eden ve ona müdahalede bulunmaya kalkan bir farkındalıktır. Gelişme, değişme gibi kavramlar Batı tarafından bulunmuştur.

Ortaylı’ya göre Türkiye’deki, daha doğru bir ifadeyle Osmanlı toplumundaki batılılaşmanın kendine özgü tarafı bu sürecin adı konmadan başlamış olmasıdır. Askeri reformların yalnızca kışlayla sınırlı olmayacağı, daha doğrusu reformun askeri cerrah yetiştirmek amacıyla tıp eğitimi, istihkâm ve yol için mühendislik eğitimi, matematik, coğrafya derken sonunda vergilerin düzenli olarak toplanması için maliyeye sirayet edeceği aşikârdır. Çünkü sürekli merkezi bir ordu tutmak, modern merkeziyetçi bir sisteme dayalı bir mali idareyi zorunlu kılar. Sonuçta bu gelişmenin idarenin her bölümüne ve hukuk alanına sirayet edeceği bir gerçektir. Osmanlı batılılaşmaya faydacı bir yaklaşımla başladı. Fakat sürece girdiği zaman gelişmeler onu bugüne kadar getirdi. Osmanlının batılılığa teorik planda hazır olmayışının en önemli göstergesi tarih, felsefe ve edebiyat alanındaki yavaş değişmedir.

Osmanlı batılılaşması, Batı’yı hayranlıkla değil, zorunluluk sebebiyle seçmiştir. Sonuçta adı konmayan batılılaşma bir dış zorlamadan çok bir iç kararın sonucu olmuştur. Osmanlı aydını Batı’ya ve Batı düşüncesine karşı şüpheci ve temkinlidir. 19. yüzyılın Osmanlı aydını Avrupa’yı dışarıdan görmüş, korkmuş ve o toplumu da aslında gerektiği ölçüde tanımamıştı. Batılılaşma, imparatorluğun reform çağında, gittikçe adı ve kavgası artan bir akım olarak ortaya çıkmıştı.

Türkiye yönetimi ve eğitimi geri dönülemez bir biçimde batılılaşıyordu. Çağdaşlaşma eğitime nüfuz ettikçe medrese çevresi ve ilmiye sınıfı bunun dışında kalmakta ve böylece devlet ve toplum yaşamındaki eski hâkim rolünü kaybetmekteydi. 19. yüzyıl bir kültürel düalizm çağıdır. Bu, hukuk ve idare alanında da bu şekildedir. İşte bu sancılı durumdur ki, önce Jön Türkleri, sonra Cumhuriyetçileri başarılı bir biçimde radikal çözümler arayışında bulunmaya itmiştir. Modernleşme, Batı dediğimiz Avrupa modeline göre gerçekleşmiştir. Bu, seçim özgürlüğü olmayan bir modeldir çünkü Avrupa değişen ve hâkim dünyanın merkezi haline gelen bir coğrafi alandır. Tanzimat devrinin modern Türkiye’nin oluşumunda önemli bir payı bulunmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu, büyük devletlerin hepsine karşı güçlü değildi, fakat denge politikası takip edecek kadar bir siyaset yapma yeteneğine haizdi. Kültürel ve toplumsal modernleşme çabalarında bulunan ilk İslam devleti de Osmanlı İmparatorluğu değildi. Lakin kültürel çağdaşlaşmanın daha başarılı bir biçimde gerçekleşmesinde de bu politik bağımsızlığın payı bulunmaktadır.

Yazar, Osmanlı modernleşmesini otokratik bir modernleşme olarak nitelendirmektedir. Yazara göre 1808 Temmuz’unda on beş bin askeriyle İstanbul’a gelen Rusçuk Âyanı Alemdar Mustafa Paşa okuma yazma bilmemesine rağmen Batı dünyasının gücünü ve temel reformlarının önemini kavramıştı, imparatorluğun 18. yüzyılında ortaya çıkan Rumelili taşra feodallerinin tam bir örneğini oluşturmaktaydı. Osmanlı padişahların otuzuncusu olan 2.Mahmud, yaşamını ve saltanatını borçlu olduğu Alemdar Mustafa Paşa’ya sadaret mührünü verdi. Alemdar Mustafa Paşa, yalnızca padişahın ve merkezi devletin otoritesini temin etmek için Rumeli ve Anadolu’nun güçlü ayanlarıyla bir anlaşma yapmayı ilk çözüm olarak görmekteydi. Âyanlarla yapılan meşveretten Sened-i İttifak denen ünlü vesika ortaya çıktı ve hepsi tarafından Ekim 1808’de imza edildi. Âyanlar sadrazama ve merkezi otoriteye kendi varlıklarını kabul ettirmiş olup karşılıklı güven duygusu içinde elbirliğiyle işlerin yürütülmesinden bahsetmekteydiler.

Ortaylı’ya göre 3. Selim ve onun yetiştirmesi 2. Mahmud beraber başarılı olsalar bile bilinen son adım adım yaklaşıyordu, hatta daha erken gelebilirdi, ama daha sağlıklı bir biçimde, daha dengeli bir atmosferde gelirdi. İmparatorluk gene parçalanır, gene ulusal bir Cumhuriyet ortaya çıkabilirdi. Ama Cumhuriyetçiler inkılâplara daha üst seviyeden başlama şansına sahip olur, daha yetişkin kadrolar ve daha köklü bir reform geleneğinin üzerine yeni düzeni inşa ederlerdi. Yazara göre 18. yüzyıl sonundaki reform çabalarının değişik ve yeni bir arayışa dayandığı aşikârdır. Gerek 3. Selim gerek 2. Mahmud ve çevresindeki kadrolar el yordamıyla yürümekteydiler. Çünkü bu dönemin devlet adamının hedefi Kanuni devrini geri getirecek reformlar yapmak değildi. 18. yüzyılın bitiminde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki reform çabalarının tek bir sebebi vardır: Hıristiyan Avrupa’ya, özellikle Rusya’ya karşı durabilmek için orduyu modernleştirmek.

Yazara göre Mehmet Ali Paşa, 19.yüzyılın başlarındaki dünyanın yenliklerini getirmekten öte, değişim geçirmekte olan bir imparatorluktaki iktidar boşluğundan faydalanmayı denemişti. 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı modernleşmesi çok zorlu bir dönemden geçmekteydi. Eski düzeninin ana kurumlarının kaldırılmasına rağmen çağdaş kurumlaşmada geç kalınmasından dolayı ortaya çıkan otorite boşluğu ulusal ve yerel isyanlarla dış müdahalenin başarı şansını artırmaktaydı. Ortaylı’ya göre hem Osmanlı İmparatorluğu’nun çekirdeği olan Türkler, hem de Balkanlar’ın öteki uluslarının gelecekteki tarihi bakımından en şanssız olgu, Avrupa’nın müdahalede bulunması olmuştur. Balkanlar’da bugüne kadar devam eden sorunlar bu müdahalenin bir ürünüdür.

Ortaylı, 15. yüzyılın başında bir Balkan İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti’nin modernleşmesini tetikleyen faktörlerin başında ulusalcılık akımlarının ve hareketlerinin geldiğini ve bu hareketlerin aynı zamanda imparatorluğun yıkımını da hazırlamış olduğunu vurgulamaktadır. Ulusalcılık, Balkanlar’da Osmanlı egemenliğinin başlangıcından beri temeli olan ve zamanla serpilip güçlenen bir olgudur. Bu bölümde yazar, Balkan uluslarındaki bağımsız hareketlerine ve bu çerçevede yaşanan bazı olaylara (Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması gibi) yer vermiştir.

Ortaylı’ya göre Balkan halkları arasında ulusçuluk hareketleri ve ulusçuluğun gelişmesi herhangi bir Batı Avrupa ülkesinde olduğundan daha farklı bir haldedir. 19. asrı içeren Balkan ulusalcılığı nitelik olarak modern dünyanın koloni ülkelerindeki ulusçu hareketlere nazaran farklı bir karakterdedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal-ekonomik düzeni ve hukuki yapısından ötürü Balkanlar’da irsi bir aristokrasi ortaya çıkamamıştır. Balkan Slavlarının ulusçu hareketi ön planda kilisenin, 18.yüzyıldan beri gelişen ticaret burjuvazisinin ve giderek köylülerin katılmasıyla gelişti. Ortodoks kilisesi, Hıristiyanlık ve ulusçuluğun ideolojisini en azından beraber götürmüş ve ulusal kurtuluş hareketlerinde çok baskın bir rol oynamıştır. Balkan Slavlarının bağımsız kilise arzuları da Osmanlı idaresi ve Ortodokslar arasındaki ilişkilerden kaynaklanan bazı sorunlardan dolayı ortaya çıkmaktaydı ve bu problemlerin mevcudiyeti de ulusçu harekete momentum sağladı.

Yazara göre 18. yüzyıl boyunca ulusçuluk Balkanlar’a has bir ideolojiydi. Anadolu ise henüz Türk ulusçuluğu yapmamaktaydı. Yalnızca kültürel bakımdan kuvvetli bir Türkleşme süreci başlamıştı. Bu son gelişmeden dolayı 18. yüzyılın Osmanlı İmparatorluğu artık önceki asırlardakinin tersine kozmopolit hayat ve yönetim yapısını kaybetmeye başlamıştı. Yazar, Babıali’nin reformcu bürokratlarının Tanzimat dönemine ulusalcılıktan memnun olmayan bir tutum içinde girdiklerini ki bunun doğal bir duruma işaret ettiğini vurgulamaktadır. Ama üstlerindeki yükleri ağırlaştıran bir eksiklikleri bulunmaktaydı, Osmanlı uluslarının yeniçağını yeterince ve doğru kavrayamamışlardı.

Yazar, 3 Kasım 1839 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’nda yeni bir dönem başlatan Hatt-ı Hümayun’u okuyan bürokrat gruba Bâb-ı Âli diktatörleri dendiği ifade etmiştir. Tanzimat döneminde yalnızca sadrazam değil, sadrazamla beraber çevresindeki bürokrat kadro da yönetime hâkim olmuştur. İmparatorluğun çağdaşlaşma tarihinin bu önemli döneminde Bâb-ı Âli bürokratları yönetime egemendi. Birinci Meşrutiyet’ten sonra Yıldız Sarayı, İkinci Meşrutiyet’ten sonra ise politik bir cemiyet olan İttihat Terakki idareyi ele almışlardır. Her üç dönemde de otoriter özellikli bir idare vardı ve sonunda otoriterlik neredeyse modern bağlamda bir diktatörlük halini almıştır. Her üç dönemin siyasal elitleri nitelik olarak birbirlerine benzememektedirler. Tanzimat döneminin yöneticileri yakın tarihin en becerikli ve yaratıcı kadrolarını oluşturmaktaydı, bürokrasinin içinde yetişip terfi eden devlet memurlarıydı, ikinci dönemde Osmanlı hükümdarları, imparatorluğun tarihinde karşılaşılmayan bir biçimde bütün gücü elinde toplamış ve bunu modern bir bürokratik aygıtı ve en önemlisi bir ideolojiden faydalanarak gerçekleştirmişlerdir. Üçüncü dönemde otorite Babıali bürokratlarının değil, politik bir cemiyetin elindedir.

Yazara göre Babıali’nin hâkimiyeti bürokrasinin çağdaşlaştığı, güçlendiği, bunun sonucu olarak Türkiye’de modern merkeziyetçiliğin kurulduğu dönem olarak adlandırılmaktadır. Osmanlı bürokrasisi geleneksel yapısını, ideolojisini, eğitim ve çalışma biçimini, bir başka deyişle toplumu kontrol etme ve tekniklerini ve türünü değiştirmiş olmaktaydı. Ortaylı, Tanzimat dönemi devlet adamlarının otoriter bir yönetimin temsilcileri olduğunu vurgulayarak bu otoriter yöneticilerin demokrasi gibi bir ideale ve demokratik yönetime uzak davranışlı olduklarının aşikâr olduğunu ifade etmektedir. Fakat onların başlattıkları ve kısmen gerçekleştirdikleri reformlar Osmanlı toplumunda siyasal modernleşmenin altyapısını oluşturdu. Laik bir hukuk ve eğitimin gelişmesinden ötürü ulemanın toplumsal kontrolü azalmaktaydı. Sonuçta laik eğitim düzeninin başladığı modern okullar kurulmaya başlanmış ve basının ortaya çıkışıyla toplumda ideolojiyi üreten yeni merkezler ortaya çıkmıştı.

1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile 1856 Islahat Fermanı’nın asıl mihenk noktaları, Müslim ve gayrimüslim tebaa arasında eşitliği sağlamaya yönelik maddelerdir. Her dinden tebaanın eşitliği ilkesi, yalnızca Avrupa’nın bu konudaki ısrarının değil, fakat en azından o derecede ısrarlı yenilikçi bürokratların takip ettiği politikanın sonucudur. Tanzimatçı grup, eşitlik ilkesinin hayata geçirilmesini imparatorluğun selameti bakımından elzem görmüştür. Ortaylı, bu dönemle ilgili olarak geleneksel despotizmi gösteren zıt örneklerin de bulunduğunu ve yaşamakta olduğunu ifade etmektedir. İstanbul’da sadrazam paşa, vilayetlerde yöneticiler çarşı pazarı denetlemekte, uygunsuz esnafı falakaya yatırmakta sorgusuz sualsiz hapsetmektedirler. Geçiş döneminin bu garabeti Türkiye bürokrasisinin yenilikçiliğe ve hukuk üstünlüğüne yatkın olan zihniyetiyle, uygulamadaki despot davranışından meydana gelen çelişik bir tutum olup yaşamaya devam etmektedir.

Tanzimat Fermanı’nın kaleme alınmasında dış etki kuşkusuz muhakkaktır. En başta Avrupa dünyasının büyüyen gücüne karşılık imparatorluğu ayakta tutmak endişesinin mevcudiyeti ve nihayet fermanda ifade edilen hakların ve getirilmek istenen düzenin misalinin Avrupa dünyası olduğu su götürmez gerçeklerdir. Ortaylı, “Tanzimat” sözcüğünün “reorganizasyonu” karşılamak için kullanıldığını ifade ederek burada “Tanzimat” sözüyle hukuki yapının ıslahı, kanun ve düzen getirilmesi kastedildiğini belirtmektedir. Tanzimat adamları genelde muhafazakâr görüşlere sahip bulunmaktaydılar. Onların giriştikleri reformlar yeterli ve tam başarıya ulaşamadı, devrim denebilecek değişiklikler mevzu bahis değildi, fakat Osmanlı ülkesini medeni bir düzene götürme çabasıyla bir süre daha yaşattılar.

Ortaylı’ya göre 18. yüzyıldan itibaren devletler kaçınılmaz olarak merkeziyetçi bir dönüşüm geçirmektedirler. Modern çağda merkeziyetçilik, devletlerin büyük ölçüde mali, idari, hukuki alanda standart ve bütünleştirici bir kontrol kurmalarıyla meydana gelen bir özelliktir. Merkeziyetçilik, bir anlamda bürokrasinin gücü anlamına gelmektedir. 19.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu geleneksel devlet tipinden modern merkeziyetçi devlet türüne geçiş sürecindeydi. Merkeziyetçi reformları yürüten kişiler, imparatorluk tarihinin aydın mutlakıyetçileriydi. 2. Mahmud döneminde temelleri atılan çağdaş idari sistemin kuruluşu Tanzimat döneminde de sürmüştür. Ama bu dönemde devletin bir hukuk devleti niteliğine sahip olmaya başladığı görülmektedir.

Yönetim sistemi yeniden örgütlenirken Fransız yönetim sistemi Osmanlı geleneğine daha yakın görülmüştür. Bunun sebebi ise idare aslında muhafazakâr bir yapıttır. Kralcı Fransa’nın kurumları merkeziyetçi niteliğiyle 19. asır Fransası’na intikal etmiştir. Evrimci bir dönüşüm geçiren Osmanlı bürokrasisinin de merkeziyetçi geleneği ve buna uygun bir modeli takip etmesi doğaldı. Yazara göre reformcu bürokratların dışişleri hizmetinde bulunmuş olmaları, reform programını büyük devletlerin kabul ettirdiği anlamına gelmemektedir. Reformları dış dünyayı takip eden ve Avrupa’ya karşı hangi tür önlemlerle ayakta kalınması gerektiğini düşünen memurlar yürütmüştür.

Tanzimat reformcularının örnek olarak Fransa’yı tercih etmesi, ne onların ihtilal Fransası’na ne de monarşiye olan düşünsel bağlılık ve özenmeyle ilgili bir adaptasyondur. Fransa’nın merkeziyetçiliği, Osmanlı reformlarına uygun bulunmuştur. Fransa’daki Corps legislatif, Rusya’daki senatonun benzeri danışma organıydı. Bizde bulunan Meclis-i Vâlâ-yi Ahkâm -ı Adliye de bu iki organın benzeridir. Nihayet Napolyon’un kurduğu Conseil d’etat da Şura-yı Devlet için örnek oldu. Tanzimat idaresinin kurduğu Meclis-i Maarif gibi danışma organları aynı zamanda icra organları halini de aldılar ve bir süre sonra bu alanda vazife yapan nezaretlerin çekirdeğini oluşturdular.

Şüphesiz Tanzimat döneminin devlet adamları siyasal katılma, mahalli demokrasi gibi bir siyasal programı kabul etmiş kimseler değillerdi. Hatta böyle bir politik gelişme onları korkuturdu. Onların istedikleri kanuni ve adli bir idarenin tesis edilmesiydi. Önlerindeki Avrupai örnek, Metternich Avusturya’sıydı. Osmanlı İmparatorluğu modern bir merkeziyetçi yapıya sahip olmasıyla beraber mahalli idarelerin ortaya çıkışı da kaçınılmaz bir durumdu. 19. yüzyıl tarihimizin en kayda değer gelişmelerinden birini bu oluşturmaktadır.

Yazar, Osmanlı Devleti’nin toplumsal, idari ve politik düzeninin laik olup olmadığının çokça tartışılan bir konu olduğunu belirtmektedir. Ortaylı’ya göre bu tartışmada göz önünde bulundurulmayan önemli bir noktanın 18.-19. yüzyıllar boyu imparatorluğun hukuk, yönetim ve toplum düzenindeki değişmelerin ortaya çıkarttığı düalist yapıya sahip olmasıdır. Laique-laicus-ladini, kavramının ruhban sınıfına ve ruhaniyete ait olmayan zihin ve hayat tarzını ifade etmekte kullanılan bir deyim olarak tanımlamaktadır. Ona göre genel inanışın aksine dünyada laik tutumlu din bulunmamaktadır.

Yazarın ifadesine göre devletin ve toplum düzeninin laikleşmesi, Avrupa tarihini dolduran mezhep kavgaları, din savaşları gibi kanlı olaylardan sonra gerçekleşen bir durum olmuştur. Laik toplum düzeni Avrupa kıtasına çok geç ve zor yerleşebilmiştir. Ortaylı, bazılarının laiklikten her din ve inanca mensup grupların tolere edildiği, bazılarının da toplum hayatının organize edilmesinde din dışı kaynakları temel alan hukuk normlarının mümtaz olduğu bir hukuk düzenini kastettiklerini belirtmektedir. Oysa bu iki şart laik bir toplumda var olması gereken ama yeterli nitelikler değildir. Laik toplum, standart ve monist bir yönetim düzeninin ve çeşitli din ve cinsiyette insanların eşit koşullarla bağlı olduğu bir hukuk mevzuatının var olduğu toplum düzeni demektir.

Yazarın burada vurguladığı bir husus, 18-19. yüzyıllarda imparatorluğun yaşadığı felaketlerin tesellisi İslam dinini bir ideoloji haline getirmekte aranmaktaydı. Diğer bir kayda değer konu ise Osmanlı padişahlarının ruhani olmasa bile dini bir unvan olan hilafet unvanına da sahip olduklarıdır. Esasen hâkimiyetin temelini ilahi bir kaynağa dayandırmak da Osmanlı devlet ve toplum hayatındaki ideolojinin laik olmadığının bir göstergesidir.

Yazara göre her cemaat kendi kuralları ve dünyası çerçevesinde yaşamını sürdürdü. Hukuki mevzuattaki bu çeşitlilik ve dinsel farklılaşma, 19. asırda belirli bir merkezileşme, çağdaşlaşma ve kanuni idare sistemini kabul eden Osmanlı İmparatorluğu’nda kaçınılmaz olarak laikleşme sürecini başlatacaktı. 19. yüzyılın şartları çerçevesinde merkeziyetçi bir yönetime geçen Osmanlı bürokrasisi, böyle bir yönetim gereği olan standart ve derlenmiş bir hukuki mevzuata sahip olmak durumundaydı. Ortaylı’ya göre klasik dönemde her sınıf halk ve her dini grup için, tamamıyla dini eğitimin egemen olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyılın başından itibaren orduda ve nihayet mülki idaredeki çağdaşlaşma dolayısıyla laik niteliğe yakın, çağdaş eğitim veren okullar kurulmuş ve bunlar dini eğitim kurumlarının yanında ve onların aleyhine serpilip gelişme göstermişlerdir.

Yazarın burada altını çizdiği diğer bir husus ise Osmanlı İmparatorluğu’nun, tebaaya adaletin iki çeşit mahkemede (şer’i ve nizam) iki ayrı sistemdeki kanunlarla dağıtılmakta olduğu, eğitimin iki türlü okulda yapıldığı, bürokraside iki sınıf memurun beraber çalıştığı (daha doğrusu birbiriyle çekiştiği) iki tür dünya görüşünün birbiriyle mücadele ettiği bir toplum sistemi durumunda yaşamını sona erdirmesidir.

19.yüzyılın ortalarında Osmanlı endüstrisi, gelişen ve ucuz üretim yapan Avrupa endüstrisi ile rekabet edecek konumda değildi. Böyle bir rekabetten galip çıkmak için Japonya gibi çok uzakta bir ada olmak şarttı fakat Osmanlı ülkesi Batı Avrupa ile asırlardır kaçak veyahut kanuni ticari ilişkiler içinde bulunmaktaydı. Osmanlı idarecilerinin sanayi teşvik tedbirleri gibi, yerli endüstriyi devlet desteği yoluyla kurma girişimleri de umulan sonuçları vermemiştir. Bu başarısızlıkta buhar döneminde olan Avrupa sanayisinin ve ticaret ürünleriyle rekabette bulunamamak kadar, 19. yüzyılın Japonya, Rusya ve Prusya’sında yapıldığı gibi, geniş köylü kitlelerinin sömürüsünü endüstri yatırımlarına yönlendirerek uyarılmış bir gelişme yaratamamanın da etkisi bulunmaktadır. İmparatorluğun coğrafi ve siyasal durumu, dış dünyadan kendini izole etmesini ve uyarılmış bir gelişmeyi imkânsız kılmıştır. Ekonomik yapıya bakıldığı zaman Osmanlı ülkesi çeşitli iktisadi kompartıman ya da çevreden meydana gelmekteydi.

Tanzimat döneminin genel ideolojik atmosferi ve devlet idarecilerinin hedefledikleri değişiklikler ön planda mevcut olan toprak rejimine ve tarımsal yapıya yönelikti. Öşür vergisinin kaldırılması esaslı bir reforma konu olamadı. Özellikle yeni toprak düzeninde öşür oranının her yerde 1/10 olarak belirlenmesi zengin tarım bölgelerinde toprağı kullananlarının gelirinin yükselmesine, bazı yerlerde ise eski haksızların sürmesine sebep oldu. Maliye için öneme haiz olan bu vergi bir türlü kaldırılamadığından öşür mültezimlerinin baskısı ve yolsuzluğu Cumhuriyet dönemine değin sürdü.

Osmanlı ülkesindeki uluslararası haciz memuru olarak nitelendirilebilecek Düyun-u Umumiye etkin bir mali örgütlenmeye sahipti. Bu kuruluşun çağdaş bir bürokratik örgüt ve kayıt sistemiyle çalıştığı ve mali teknikleri uyguladığı bilinmektedir. Trajik olan durum ise Osmanlı maliye organizasyonunun çağdaş mali tekniklerle bu alacaklı kuruluş sayesinde karşılaşmış olmasıdır. Fakat bu yabancı bir mali kuruluşun, Osmanlı ülkesinin ekonomik güç ve refahının gelişmesi için değil, temsilcisi olduğu alacaklıların ve yabancı yatırımcıların güvenliği için faaliyette bulunması normaldi.

Burada altını çizilen en önemli husus, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. asırdaki ekonomik ilişkiler sistemini “ yarı sömürge” olarak tanımlamanın genel bir kanı olmasıdır. Bu yarı sömürgelik durumu 19. asrın ulusal çıkar çatışması içindeki sistemlerden birine bağlanarak şekillenmemişti. Denge oyunlarını beceriyle icra etmekte olan Osmanlı diplomasisi gibi, Osmanlı ekonomik münasebetleri de büyük devletlerarasındaki çıkar mücadelelerinden ustalıkla faydalanmaktaydı. 19. asrın ihtiyaç duyduğu politik ve yönetim yapısını oluşturmak için gayret gösteren reformcular, çağlarına uyum sağlamayan bir ekonomik altyapıyı miras olarak almışlardı. Bir başka ifadeyle, dünya görüşleri, uygarlık anlayışları ve devlet gelenekleri arasındaki çelişkili yol, ekonomik engelleri aşamamaktaydı. Geciken Osmanlı çağdaşlaşmasının temel açmazını bu oluşturmaktaydı.

Ortaylı, Tanzimatçıların 19. yüzyıl ortalarında reformlarını geleneksel bir devletin kadrolarıyla değişik dil ve dinden grupların mücadele ettiği bir ortamda gerçekleştirmek zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Bu kişilerin muhalifleri fazlaydı, fakat hiç kimsenin burnunu kanatmadan, özgürlüğünü sınırlamadan eski bir imparatorluğu modernleşme yoluna çıkardılar. Tanzimat yöneticileri karakterlerinde muhafazakârlık ve yararcı reformculuğu birleştirmiş, dünya görüşleri, davranış biçimleri ve politikalarıyla 19. asır Osmanlı toplumundaki yeni insanın biricik temsilcileri ya da öncüleri olmuşlardır. Fakat bu yeni Osmanlı tipinin büyük ölçüde eski toplumun efendisinin yaşam biçimini, dünya görüşünü bilinçli bir şekilde sürdürdüğü aşikârdır. Yazar, burada Mustafa Reşid Paşa, A. Cevdet Paşa, Ali ve Fuat Paşaları Tanzimat dörtlüsü olarak nitelendirerek bunların yapmaya çalıştığı reformlara yer vermiştir. Tanzimat devri aydını, Avrupa siyasetini ve idarenin çağdaşlaşmasını Metternich düşüncesiyle özümseyen bir gruptu. Metternich’in “imparatorluğun dış politikadaki gücü, içteki düzeninin sağlamlığına bağlıdır” sözü onların temel şiarıydı. Tanzimatçı devlet adamı imparatorluğun gerçekleriyle, dış devlet adamlarının yorumlarını ve kendi düşüncelerini tartarak harekette bulunmaktaydı.

Ortaylı’ya göre Ali Paşa’nın sadrazamlığı döneminde idari ve hukuki alanda Tanzimat döneminin en kalıcı düzenlemeleri yapıldı. Bu reformlar yapılırken Avrupalıların oyununa gelinmediği, aksine, ülkenin askeri ve mali zaafına rağmen, Avrupa müdahalesini en aza düşürecek bir yöntem takip edildiği görülmektedir. Tanzimat bürokrasisinin yabancı dile vakıf, dış dünyayı takip edebilen yetenekli üyelerinin yanı sıra yeni devrin kültürel çevresine, çalışma metotlarına uyum gösteremeyenlerin de var olmasıdır. Ahmet Midhat Efendi’nin Felatun Bey ile Rakım Efendi isimli romanı, 19. asrın çağdaşlaşma bürokrasisinde gerçekten yetenekli, okuyan ve yabancı dil öğrenen Rakım Efendi ile tembel, gösterişçi ve yeni yaşamı yüzeyden taklit eden Felatun bey tipi memurların canlı misali, o devrin hariciye teşrifatçılarından (“Mahşer Midillisi” unvanlı) Kamil Bey’di. Bu zat Fransızcasının komikliği ile nam salmış olanlardandı.

Yazar, Tanzimat’ın başında beri bürokrasi üyelerinden, paşazadelerden Kamil bey gibileri, yeniliğe karşı olanlar tarafından devamlı alaya alındığını ve halen alaya alınmakta olduğunu ifade etmektedir. Bu nedenle siyasi edebiyatımıza yerleşmiş bir kavram olan “Tanzimat tipi”, Tanzimatçıların yalnızca bir grubunu, daha doğru bir ifadeyle ikinci sınıfını oluşturanlar için kullanılabilmektedir. Gerçekte Tanzimat tipi, bizim toplumumuzda kendi kendini yetiştiren, eleştiren ve yeni ufuklar arama girişimde bulunan insanın ilk misalidir. Tanzimat insanının ortaya çıkışında geleneğin rolü bulunmaktadır, fakat geleneği değiştirme geleneği de Tanzimatçılarla ortaya çıkmıştır sonucuna varılabilir. Boğaz’daki mehtap gezintileri, sayfiye köşklerde kadınlı erkekli söz meclisleri, muhafazakâr çevrelerin ve A. Cevdet Paşa gibilerin dedikodu ve eleştirilerine sebep oluyorsa da yeni yaşam aynen devam ediyordu. Alafrangalık, laik eğitimin ve laik bürokrasinin giderek özümsediği bir yaşam tarzıydı.

Yazarın burada işaret ettiği başka bir konu ise toplumsal ve kültürel değişim belirgin bir yabancı düşmanı tepki yarattığı gerçeğidir. Fakat 19. asrın ortalarında Osmanlı aydınları, Batı yaşam biçimine ve Batı kültürüne belirgin bir rahatlıkla yaklaşmaktaydılar. Bu bakış açısında o kültürün temeline inmeden, onu faydacı bir bakışla uygulamaya konmasının yanı sıra ülkenin bağımsızlığının da önemli bir rolü bulunmaktadır. 19.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu reform hareketine misyoner bir anlayışıyla girişmiş değildi. Tanzimat hareketinin devrim olarak başlamadığının bir işareti de budur. Tanzimat’ın özelliği, Türkiye tarihinde devrim değil, devrimi hazırlayan sonuçları ortaya çıkaran bir hareket olmasıdır.

Yazara göre 1860’ların muhalifleri henüz laik ulusalcı ideolojiye ya da açık radikal görüşlere sahip bulunmamaktaydılar. Kendilerini Yeni Osmanlılar olarak isimlendiriyorlardı, fakat Avrupa, yaşlı imparatorluğa yeni bir ruh ve yaşam kazandırmak isteyen bu grupları “Jeune Turc” olarak niteledi. Jön Türklük kendine özgü bir politik kimlikti. Köhneyen monarşilere karşı ayaklanmada bulunan, direnen bütün ülkelerin muhalifleri bu adla anıldı (Portekizli Jön Türkler gibi…).

Yazarın sonuç bölümünde vurguladığı bir husus, modern asrın toplumları artık tarihi yaşamayıp, yapmakta olmasıydı. Tanzimat aydını da tutucu yöneticisinden muhalif yazarına değin modern dünyada var olmak için değişmek ve olaylara yön vermenin gerekli olduğunu idrak etmişti. Meşrutiyete geçiş bir büyük ihtilalle değil, gene yönetici grubun içindeki bir başka grubun başkaldırmasıyla gerçekleştirilmiştir. Bu olay yalnızca iki grup bürokratın birbiriyle basit bir mücadelesinin ya da sarayı hedefleyen bir iktidar hırsının sonucu olarak görülemez. Yaşanan asrın ve ülkenin gerçeklerinden uzak aydın bürokrat fantezisinin eseri olarak da kabul edilemez. Çok genç yaşlardan itibaren Babıali bürokrasisinin içinde yetişen memurların Meşrutiyet gibi bir idealin etrafında bir araya gelerek muhalefette bulunmalarının sebeplerini, imparatorluğun o günkü coğrafyasının ve politik havasının renkliliğinde aramak, 18. yüzyıldan beri Balkanlar’da meydana gelen gelişmelerin payının da olduğunun unutulmaması gerekir.

Ortaylı’ya göre, Yeni Osmanlılar aydın olup muhalefetleri baştaki yöneticiden ziyade, mevcut politik rejime ve ülkenin yaşamakta olduğu hayata karşıydı. Yeni Osmanlılar toplumsal bir farkındalık sahibi olan, tarihe ve geleceğe özgürce bakmaya başlayan Osmanlı entellektüelleriydi. Yeni Osmanlıların düşünceleri, anayasacı liberalizmden modernist İslamcılığa, hatta olgunlaşmış bir Türkçülüğe ve sosyalizme kadar farklı görüşleri kapsayan rengârenk bir yelpaze oluşturmaktadır. Yeni Osmanlılar hareketinin tarihsel önemi, sonraki siyasal fikir ve örgütlenmelerin onların mirası üzerinde gelişip yaşamlarını sürdürmeleridir.

Yazarın vardığı sonuca göre Tanzimat dönemi 11. asırdan beri Batı ile ilişkide bulunan, mücadele eden bir toplumun ekonomik, sınai Batı medeniyetine bir direniş göstermesidir. Misal bulunmamaktaydı, bu alanda da ecdadımız liderlik yapmak ve yenidünyanın koşullarına uyum göstermek mecburiyetindeydi. Eleştirilen bu batılılaşmadan kendisini kurtarabilen bir Doğu toplumu da bulunmamaktadır. Fakat Tanzimat ve imparatorluk içerisinde yürütülmeye çalışılan bir hareketti; gelişmeler, arzu edilsin veya edilmesin bu gelenekten gelen idareciler tarafından göğüslenmiştir. Uzun ve sancılı bir asır hala devam etmektedir. Hüküm vermek tarihçi için kolay bir şey değildir. Bunun sebebi Tanzimat devri tarihi her şeye rağmen önemli bir dünya parçasının bir geniş coğrafya üzerindeki kavimlerin tarihini ifade etmektedir; kapanmış bir bilinç olarak nitelendirilemez, dramatik gelişmelerle yaşamaya devam eden bir tarihi oluşturmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu 18. yüzyıla kadar kendisinin gerilemekte olduğunu kabul etmemekteydi. Fakat bu yüzyılda yaşanmaya başlanan toprak kayıpları, Osmanlı İmparatorluğu’nu askeri alanda reformlar yapmak zorunda bıraktı. 19. yüzyıldaysa bu reformları sağlam bir sisteme oturtmaya yönelik olarak idare, hukuk, eğitim ve maliye alanlarında reformlara girişilmek zorunda kalındı. Tanzimat Dönemi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’ne bazı faydalarının olduğunun da inkâr edilmemesi gerekir. Tanzimat yeni kurulan Cumhuriyete parlamento, siyasal parti kadroları, basın gibi kurumları miras bıraktı. Cumhuriyetin doktorları, fen adamları, hukukçu, tarihçi ve filologları son devrin Osmanlı aydın kadrolarından oluşmaktaydı. Cumhuriyet ilk başta eğitim sistemini, üniversiteyi, yönetim örgütünü ve mali sistemini imparatorluktan devraldı.

Cumhuriyetin yapmış olduğu devrimleri tetikleyen unsurlardan birisi de yeterli derecede radikal olamayan Osmanlı modernleşmesidir. Osmanlı Devleti, Batı’da sanayileşmeyle beraber ortaya çıkan kurumları kendine ithal etmek mecburiyetinde kaldı. Çünkü o dönemde gerçek anlamda ileri olan toplum Batı dünyasıydı. Bu dönemde yapılan reformlar, eski sistemin var olduğu bir ortamda yapıldığı için ikili bir yapı ortaya çıktı ve imparatorluk yıkılana kadar bu durumun yarattığı sancılar devam etti.

Şunu da unutmamak gerekir ki Osmanlı kendisini Batılılaşma rüzgârının dışında tutamazdı. 11. asırdan beri Batı’yla sürekli olarak mücadele eden bir toplumun Batı medeniyeti karşısındaki direnişinin sembolü olmuştur Tanzimat dönemi. 1839’da başlayan Tanzimat Dönemi, Avrupalıların “Hasta Adam” olarak niteledikleri Osmanlı İmparatorluğu’nu komada belirli bir süre daha yaşatarak önlenemez sonu sadece ertelemiş oldu.

Bu kitap, otokratik bir modernleşme olarak tanımlanan Osmanlı modernleşme çabalarının aşamalarını ve bu süreçte yaşamış olduğu sorunları anlaşılır bir şekilde anlatan ve kapsamlı bir biçimde analiz eden kitaplardan birisidir. Osmanlı modernleşme tarihinin iyi kavranması, günümüzün Türkiye’sinin politik ve sosyal kurumlardaki güçlü ve zayıf yönlerin idrak edilmesi bakımından önemlidir.

Sina KISACI

KİTAP TAVSİYESİ : İSTİHBARAT SAVAŞLARI /// 1. DÜNYA SAVAŞINDA SURİYE VE LÜBNAN’DA CASUSLUK FAALİYETLERİ /// HÜSEYİN AZİZ AKYÜREK


Dr. Polat Safi’den İstihbarat Savaşları (90 yıllık sır)

I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nde Emniyet Genel Müdürlüğü yapan Hüseyin Aziz Akyürek’e atfedilen ve istihbarat, casusluk ve propaganda hikayeleri içeren hatırat Türkçe’ye kazandırıldı.

II. Meşrutiyet dönemi ve I. Dünya Savaşı sırasında istihbaratla ilgilenen bir Osmanlı emniyetçisine atfedilen yaklaşık 90 yıllık hatırat Arapçadan Türkçeye çevrilerek okurla buluşturuldu. I. Dünya Savaşı’nın ikinci yarısında Emniyet-i Umumiye Müdürü (Emniyet Genel Müdürü) olarak görev yapan Hüseyin Aziz Akyürek’in yazdığı düşünülen hatırat, gayrinizami harp ve istihbarat alanlarında önemli çalışmalara imza atan Dr. Polat Safi tarafından tenkitli bir şekilde yayına hazırlandı. Türk istihbarat tarihiyle ilgili araştırmalarda kaynak niteliğindeki hatırat, İstihbarat Savaşları: Birinci Dünya Savaşı’nda Suriye ve Lübnan’da Casusluk Faaliyetleri adıyla raflardaki yerini aldı.

KİTAP TAVSİYESİ /// Haluk ŞAHİN : PROF. DR. HALUK ŞAHİN’İN “THE HATE TRAP” BAŞLIKLI KİTABIYLA İLGİLİ YORUMLAR


Haluk ŞAHİN : PROF. DR. HALUK ŞAHİN’İN “THE HATE TRAP” BAŞLIKLI KİTABIYLA İLGİLİ YORUMLAR

10.07.2019

Blog No : 2019 / 49

Prof. Dr. Haluk Şahin’in “The Hate Trap” başlıklı kitabı hakkındaki yorumlar aşağıdaki gibidir:

DAVID MINIER

1973 yılında Santa Barbara’da görülmüş olan davanın savcısı David Minier’in yorumu çok önemli. Kitabı “bilimsel değeri yüksek, olgusal olarak hatasız ve adil” olarak niteliyor ve aşılamayacağını söylüyor.

Çevirisi

“Bana lütfedip göndermiş olduğunuz Nefret Tuzağı adlı kitabınızı okudum. Hiç şüphem yok ki bu kitap Yanıkyan’ın suikastları ve yargılanması konusunda en yetkin eserdir ve inanıyorum ki öyle kalacaktır. Çocuklarım için üç adet kitap ısmarladım.

Yanıkyan davasının savcısı olarak görevimi yerine getirişim hakkında yaptığınız olumlu değerlendirmeler beni çok memnun etti. Bunun da ötesinde, kitabınızı bilimsel değeri yüksek, olgusal olarak hatasız ve adil buldum.

İşin ilginç yanı, Ermeni-Amerikan yazarı Eric Bogosyan’ın “Nemesis Harekatı” adlı kitabı gibi siz de, eş zamanlı olarak, Soghomon Tehlirian’ın gerçek kimliğini ifşa etmişsiniz.

Siz bunun ötesinde Yanıkyan’ın gerçek kimliğini de gözler önüne sermişsiniz. Santa-Barbara News Press gazetesinde bir süre önce yayınlanan bir yorumda ondan şöyle söz etmiştim: “zor duruma düşmüş egosantrik bir adam, geleceğe bir isim bırakmak istiyor… güçlü egosu şöhret kazandıracak bir son fırsat için yanıp tutuşuyordu…”

Eminim ki, Yanıkyan’ın (Kaliforniya’da bulunan) mezarının 5 Mayıs’ta Erivan’ın Yerablur askeri mezarlığına nakledildiğine biliyorsunuzdur. Bu konuda şöyle yazdım: “tamamen suçsuz iki diplomatın katiline bir kahraman muamelesi yapılması ve Erivan’daki mezarlığa gömülmesi tam bir rezalettir. Bir başpiskoposun bu ayini yöneterek ona saygınlık bahşetmesi akla hayale sığmayacak bir durumdur. Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın bu olayı ‘terörizmi desteklediği’ için kınaması yerindedir ve böyle bir şey hiçbir şekilde kabul edilemez.”

İmzalı “The Hate Trap” adlı kitabınız için size bir kez daha teşekkür ediyorum. Önemli bir eser, umarım birçok dile çevirilir.”

Aslı

I have read the copy of your book, "The Hate Trap," which you so kindly sent me. It is certainly now, and I believe will remain, the definitive work on the Gourgen Yanikian assassinations and trial. I have ordered three more copies for my children.

I greatly appreciate the favorable manner in which you describe my handling of the Yanikian prosecution. Beyond that, I found your book scholarly, accurate, and fair.

You exposed the true Soghomon Thelirian, who, interestingly, was exposed contemporaneously by the Armenian-American writer Eric Bogosian in “Operation Nemesis.”

You also exposed the true Yanikian. In a recent commentary in the Santa Barbara News-Press, I wrote that he "was an egocentric loner fallen upon hard times, seeking a legacy . . . his powerful ego longed for one last chance at fame."

No doubt you are aware that on May 5 Yanikian was reinterred in Yerevan’s Yerablur military cemetery. About that I wrote "for the double murderer of two blameless diplomats to be hailed as a hero, and reinterred in Yerevan’s military cemetery, is a travesty. That an archbishop would lend dignity to the reburial by officiating is astounding. Turkey’s foreign ministry rightly condemned the reinterrment as "promoting terrorism" and unacceptable under any circumstances."

Thank you again for the autographed copyof "The Hate Trap." It is an important work, and I hope it is translated into many languages.

Sincerely,

David Minier

STEPHEN KINZER

Bir dönem Türkiye’de New York Times Gazetesi’nin büro şefliğini de yapmış olan ve yazdığı siyasi araştırma kitaplarıyla haklı bir ün kazanan yazar Stephen Kinzer, “The Hate Trap”i şöyle değerlendirdi:

Çevirisi

“Asırlar boyunca birlikte yaşayan Türkler ve Ermeniler 20. Yüzyıl’ın başlarında patlak veren şiddet nedeniyle birbirlerinden kopartıldılar. The Hate Trap son dönemlerdeki iki terör saldırısının öykülerini o şiddete son verilmesi için bir çağrıya dönüştürüyor. Haluk Şahin bu saldırıların kurbanlarını, yani Kaliforniya’da bir Ermeni tarafından katledilmiş iki Türk diplomatı ile İstanbul’da bir Türk tarafından katledilmiş bir Ermeni gazeteciyi, nefretin üretiminin simgesi haline getiriyor. Bu eser sayesinde, onların yaptığı fedakârlık yeni bir anlam kazanarak, bu halkların uzlaşması yönündeki çağrıya katkı yapıyor.”

Aslı

Turks and Armenians, who lived together for centuries, were torn apart by violence in the early 20th century. "The Hate Trap" uses the stories of two modern-day terror attacks to shape an appeal for an end to that violence. Haluk Sahin turns the victims of these attacks–two Turkish diplomats murdered by an Armenian in California and an Armenian journalist murdered by a Turk in Istanbul–into symbols of what hatred produces. Through his work, their sacrifice gains new meaning as part of an appeal for reconcilation between these two peoples.

DR. CHRISTOPHER GUNN

20. Yüzyıl Türk-Ermeni ilişkileri konusunda uzmanlaşmış tarih profesörü Christopher Gunn ise kitabı “adil ve objektif” olarak niteleyerek hakkında şunları yazdı:

Çevirisi

“Haluk Şahin’in The Hate Trap”i, Türk-Ermeni ilişkilerinin, Mehmet Baydar ve Bahadır Demir’in (1973) ile Hrant Dink’in (2007) katledilişleri arasındaki çok karmaşık ve fırtınalı dönemin derinliklerine dalıyor. Aşırı milliyetçiliğin kaçınılmaz bir parçası olan şuursuz ve trajik şiddete mercek tutan Şahin’in adil ve objektif analizi, unutulmuş kurbanların geçmişlerini yansıtarak bu tehlikeli söylemin ötesine geçilmesi ve bu iki ulus arasındaki tarihsel olayların daha derinden anlaşılması için etkileyici bir çağrı yapıyor. Halen bu iki komşu arasındaki sınırlar kapalı ve aralarındaki gerginlik yüksek olduğuna göre, uzlaşmaya giden tek yol oradan geçiyor.”

Aslı

Haluk Şahin’s The Hate Trap delves into the extremely complex and tumultuous period of Turkish-Armenian relations that was bookended by the murders of Mehmet Baydar, Bahadir Demir (1973) and Hrant Dink (2007). Focusing on the senseless and tragic violence that inevitably accompanies extreme nationalism, Sahin’s fair and objective analyses explores the background of these largely forgotten victims to make an impassioned call to move beyond the dangerous rhetoric and seek a deeper understanding of the history behind these two nations. As borders remain closed, and tension continues between these two neighbors, this is the only path to true reconciliation.

KİTAP TAVSİYESİ /// Fethiye Sarper Erdemgil : ”DÜNYAYI YÖNETEN GEN (R1 B) TÜRK GENİDİR”


Fethiye Sarper Erdemgil : ‘’DÜNYAYI YÖNETEN GEN (R1 B) TÜRK GENİDİR’’

Ahmet Cevdet Paşa’nın torunu da olan Erdemgil kitabında dünyayı şu anda yönetenlerin Türk Geni taşıdığını uluslararası yayınlanmış bilimsel makaleler ile ortaya koyuyor.

Savaşın ve Barışın Ustaları
(Genetik bilimin ışığında 12 bin yıllık Türk karakteri) kitabının yazarı Fethiye Sarper Erdemgil:

‘’DÜNYAYI YÖNETEN GEN ( R1 B) TÜRK GENİDİR’’
BU KİTABIN AMACI , ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜ İLE KAPATILAN VE MİLLETİMİZİ RASYONEL DÜNYAYA GÖTÜREN KAPIYI TEKRAR AÇMAKTIR

MAMUT AVCISI ATALARIMIZ AVCIYDI, YÖNETİCİYDİ , ŞİMDİ BİZİ AV GÖRÜYORLAR

Ahmet Cevdet Paşa’nın torunu Fethiye Sarper Erdemgil, Atatürk ölür ölmez eğitim sistemimizin Kolonicilerin eline geçtiğini, nasıl bir ihanet sürecinin başladığını ve rasyonel bilimden uzaklaştığımızı belgeler ile kitabında açıklıyor

ATATÜRK SONRASINDA TARİH KİTAPLARIMIZDAN ETRÜKSLER’İ ÇIKARIP EĞİTİM SİSTEMİMİZİ KOLONİCİLERİN ELİNE BIRAKTIK

NURAY BAŞARAN

Önsöz’ünde, ‘karşınıza yeni haberler getiren bir kitapla çıkıyorum’ diye başlayan Fethiye Sarper Erdemgil; dosyalar ve genetik bilimin ışığında GERÇEK TÜRK TARİHİ olarak tanımladığı ve 31 bin yıllık Türk tarihini bilimsel olarak incelediği, Savaşın ve Barışın Ustaları (genetik bilimin ışığında 12 bin yıllık Türk karakteri ) kitabını geçtiğimiz günlerde Ankara’da özel bir gurupta tanıttı.

Ahmet Cevdet Paşa’nın torunu da olan Erdemgil, Atatürk ölür ölmez önce eğitim sisteminin kolonicilerin eline geçtiğini, sonra da Türk eğitim sisteminden Etrüks tarihini kaldırılarak, nasıl ihanet sürecinin başladığını ve rasyonel bilimden uzaklaştığımızı belgeler ile kitabında açıklıyor.

Ve dünyayı şu anda yönetenlerin Türk Geni taşıdığını uluslararası yayınlanmış bilimsel makaleler ile ortaya koyuyor.
Evet kitap bilimsel belgelerle desteklenmiş, iddialı ve ilginç belgeleri ortaya koyuyor. ‘Atatürk Türkiyesi’ nden bugüne kadar yapılan değişimleri ve özellikle de eğitim sistemimiz ile bizim nasıl esir alındığımıza vurgu yapıyor.

Biz de Fethiye Sarper Erdemgil’in kısa tanıtım konuşması sonrasında sizler için merak ettiklerimizi sorduk…

SORU: ilginç bir kitapla karşımızdasınız? Bu kitabı neden yazdınız? Dünyayı yöneten genin Türk geni olduğunu söylüyorsunuz? Bunu nasıl anlayacağız? Kimler Türk? Kimler Türk geni taşıyor diyeceğiz?…ve daha bir çok soru var kafamda.

CEVAP: Çok kolay tarihe gidince Türklere varıyorsunuz. Bu araştırma genetik bir araştırma. Genetik bilimi çağdaş tarihin en önemli parçasıdır. Günümüzde hakim bir çocuğun babasını bulmak için DNA sonucuna bakmaktadır. Biz de DNA’ya bakacağız. Bu kitap da bilim dünyasının ulaştığı ve Türkiye dışında bilinen bilimsel gerçekleri Türkiye’ye getirme çabasıdır.

Bu aynı zamanda genel insanlık tarihinin büyük bir kısmının şekillenmesini de aydınlatmaktadır. Kitabın başında size DNA belgeseli ve iki adet ibret belgesi verip konuya giriyoruz. Ve bu kitaptaki belgeler ulaşılması zor akademik kayıtlardan alınmıştır. Bazıları da okuma yazması olan herkese açık ansiklopedik bilgilerdir. Türkiye’de insanlara dayatılan ‘sözde tarihte’ yer almayan bilgi ve belgeleri sunuyor bu kitap.

Atatürk ölür ölmez kısa bir süre sonra eğitimde Kolonicilerin bize biçtiği elbiseyi giymemiz en büyük sorunumuzdur. Cehalet ya da hıyanet bunun sonucudur..Kitapta bunların nasıl olduğunu ve yapıldığını uzun anlatıyorum belgeleriyle.

SORU. Biraz açar mısınız? Nasıl bir ihanet söz konusu?

CEVAP: Atatürk’ün hayatta olduğu süreçte okutulan Lise 1 tarih kitabından Etrüks tarihi kaldırılıyor. Ve yerine Yunan ve Roma Tarihi konuluyor. Bu kitapta Etrüks’lerin Türk olduklarını DNA belgesiyle göreceksiniz. Avrupa medeniyetinin temelini oluşturan Türk Etrüksler’i Türk tarihinden siliyorlar. Etrüksler’in silinmesi , Türklerin , insanlığın medeniyet geçmişinde oynadıkları rolü yok etmek anlamındadır. Bugün Türkiye’de yaşayan insanların hafızasından Etrüksler silinmiştir.

‘’DÜNYAYI YÖNETEN GEN (R1 B) TÜRK GENİ’’

Türkler bugün , 1071’de medeni dünyaya saldırmış vahşi bir çoban topluluğu olduklarını birbirine anlatıyor. Eğitim sistemimizde bunu bilen sınıfı geçiyor. Bugün bize ezberlettikleri şudur: Orta Asya’dan geldik. Anadolu’yu aldık. Balkanlar’ı aldık. Viyana’ya kadar gittik. …

O da sana diyor ki; ‘seni Viyana’dan kovduk. Balkanlar’dan kovduk. Anadolu’dan da kovacağız. Ana yurdun Orta Asya’ya git. ‘ Adam bize öğretiyor. Onun öğrettiğini biz ona anlatıyoruz. O da ters etki yapıyor. ‘Geldiğin yere git’ diyor. Koloni eğitimin feci sonuçları bunlar…

BU KİTAPTAN İLERDE 20 CİLT ÇIKACAK

SORU: Yani Atatürk sonrasında değişen Türk Tarihi bugün yaşadıklarımızın sebebi mi diyorsunuz?

CEVAP: Tamamen öyle. Bunları kitapta belgeler ile anlatıyorum. Türk tarihini, genetik biliminin etkin yardımı ile yeniden yorumluyorum. Bu kitabı okurken unutmamanız gereken husus, bu kitabın bir özet halinde ve genel bilgilendirme amacıyla yazılmış olduğudur. İleride, bu kitaptan bütün kaynak ve belgeleriyle yirmi cilt çıkacaktır.

SORU: Kitabınızda DNA araştırmalarıyla Türk genine ulaştığınızı söylüyorsunuz?

CEVAP: Evet. Avrupa halklarının tamamının başlangıcında Türkler var. Bu kitapta göreceksiniz. DNA biliminin kesin olduğunu lütfen unutmayın. Kitabımızın temeli budur. Bu araştırma, insanların Afrika’dan çıkmasıyla başlamaktadır. Kitap sizi belgelerle bu büyük yolculuğa çıkarmaktadır.

SORU: Kitabınızda bugün bütün insanların kökünün Afrika’dan geldiğini ve bugün Avrupa’da yaşayan insanların çoğunda Türk geni olduğunu ve bunun da genetik bilimin önemli isimlerinden Sforza Kardeşler tarafından Yakut diye söz edildiğini söylüyorsunuz.

CEVAP: Benim kişisel görüşüm ; Sforza Türk yerine Yakut adını kullanarak hem bilimsel gerçeği bozmamış, hem de kendini Hristiyan Kilisesinin hışmından korumaya çalışmıştır. Avrupa’da, Yakutların Türk olduğunu bilenler sadece konu ile ilgili bilim insanlarıdır.

Türkiye’ye gelince; bu tarafta da sorun yoktur. Böyle bilimsel konular Türkiye’de konuşulmadığı için kırk yıldır Türklerin bu gerçekten haberleri yoktur. Bu kitapta Sforza kardeşlerin verdiği genetik bilgilerin içini dolduruyoruz.

SORU: Bilimsel verilere de dayansa Türkler ve genleri konusunda çok iddialı şeyler söylüyorsunuz. Irkçılık suçlamaları ile karşılaşmaktan korkmuyor musunuz?

TÜRKLÜĞÜ SAVUNUNCA IRKÇI OLUYORSUN

CEVAP: Kitabı yazarken Irkçılık düşüncem olmadı. Irkçı olmayacak kadar çok şey biliyorum. Türklüğü savununca ırkçı oluyorsun. Türklere düşmanlık yaparsan ırkçı olmuyorsun. Üstüne bir de aferin alıyorsun. Sevmek ırkçılıksa, sevmemek daha da ırkçılık. Ki bu kitapta verdiğim belgede; Avrupa halklarının kökünde Türklerin olduğunu görüyorsunuz.

KA ‘yaşam, fizik, dünya’, KU ‘ölüm, metafizik, ahret’

SORU: Atalarımızın mamut avcısı olduğunu söylüyorsunuz. Ardından yönetici geni taşıdığımızı ancak bugünkü eğitim sisteminin bizi avcı durumuna düşürdüğü nü iddia ediyorsunuz. Tarihi genlerimizin incelendiğinde ise hepimizin ortak annesi olduğunu belirterek , bilim dünyasının bu kadına Eva- Havva ismini verdiğini söylüyorsunuz. Bu sonuca nasıl vardınız?

CEVAP. Türklerin, insanlık gelişiminde oynadıkları önemli rolün sebeplerini araştırdığımızda önümüze birkaç ağırlıklı konu çıkıyor. Tesadüfler, Mamut Avcılığı, Beyin gelişmesini sağlayan kırmızı et yemek, insan avcıları Melanizilerle karşılaşmak, konuşmalarında ve işlerinde fizik ve metafiziği ayırmak. Bunu da KA ve KU ile vurgulamak.
Günümüzden 1.75 yıl önce Homo Erectus yaşıyordu. Çok sonra günümüzden 200 bin yıl önce Afrika’da Homo Sapiens denilen modern insan ortaya çıktı. Bu insanlar yetmiş ile elli bin yıl öncesinde Avrupa ve Asya’ya yayılmaya başladılar. Küçük aileler halindeydiler ve sayıları çok azdı. Belki de sayıları birkaç yüz kişiyi geçmiyordu. Bunlardan bir aile ilerde KUMAN ismini alacak olan insanlardı. Ama önlerinde isimsiz yaşanacak 40-50 bin yılları vardı.
Arayış ve kaçış arasında hayatta kalmaya, gelişmeye, güçlenmeye çalıştılar. Genetik bilimi, Mitochondrial-DNA üzerinden , yeryüzünde şu anda yaşayan bütün Homo Sapiens Sapiens’ lerin müşterek annelerine ulaştı. Bu kadın 150 bin yıl önce yaşamıştı. Siyah, sarı, yeşil, mor, kırmızı, beyaz…ne renkten olursanız olun. Hepimizin büyükannesi bu kadın. Hepimizde bu kadının geni var. Bilim dünyası bu kadına Eva-Havva ismini verdi.

SORU: Dinimizde de var?

CEVAP: Yani buna isim verilirken , dinlerden de alıntı yapıldı. Böylece bilimdeki Eva ile , dindeki Eva birleşmiş oldu. Eva veya Havva, ilk anne değil ama hepimizde bulunan tek kadın. Din ve bilim, Eva isminde anlaştılar ama Eva’nın hayatı üzerinde anlaşamadılar.

SORU: Nasıl yani?

CEVAP: Din kitaplarında Eva’nın hayatı başka türlü, genetik kitaplarında ise başka türlü anlatılır. Burada her insan kendi tercihini yapar. Ya , inanç kapısından, ya da bilim kapısından yoluna devam eder.
Ama bizim cehaletimiz, 4. Murat devrinde medreselerde tabii bilimler derslerinin yasaklanmasıyla başlar. Bu dönem 200 sene sürer. 2. Mahmut Bahriye Mekteplerini kurduğunda ise, tabii bilimler derslerini tekrar okutmaya başladığımızda bunları öğretecek adam bulunamaz ve müderrisler Avrupa’dan getirilir. Bu iki yüz yıllık dönemde Türk ve islam dünyası perişan oldu. Adım adım Hristiyanların yönetimine girdiler. Topraklarını, zenginliklerini kaybettiler. Son Türk toprağı da Hristiyanların eline geçmek üzereyken Atatürk’ün dehası ve kararlılığı ile mutlak felaketten dönüldü. En son kale düşmedi ama Atatürk öldükten bir süre sonra hıyanet yine horladı.

ATATÜRK ÖLDÜKTEN SONRA HIYANET BAŞLADI

SORU: Nasıl?

CEVAP: Geçmişi bilmeden ileriyi görmek imkansızdır. Atatürk batıya dönmedi. Atatürk, ‘KA ve KU’ ya döndü. Atatürk, batı dünyasını , emperyalizmin kaynağı ve insanlık için tehlike olarak görüyordu. Medeniyet ufkunda yeni bir güneş sözü bunu ifade etmektedir. Atatürk ölür ölmez, Türklerin gerçek bilimle kucaklaşmasını önlemek için her türlü tuzak kuruldu. Türkler , kendi kendini esir edip esir pazarlarında kendini satılığa çıkaran bir eğitimle eğitildiler. Napolyon’un iktidara gelir gelmez kapattığı misyon okulları Türkiye’de Elite yetiştiren okullar olarak kabul gördüler. Türk kavramını, insanlık hafızasından silmeye yönelik bir saldırı ile karşı karşıyayız.

SORU: ‘Türkiye’de efendi olarak mı yoksa köle olarak mı yaşayacaksınız? Buna siz karar vereceksiniz’ diyorsunuz. Bununla neyi kast ediyorsunuz?

CEVAP: 2009 yılında dünyanın efendileri kara para basıyor, koloni halkları da bu kara parayı aklıyor. Koloni halklarının bu devirdeki işleri bu. Çağdaş kölelik diye buna deniyor. Koloniciler, bastıkları bu paralara Dünya Ticaret Rezervi adını verdiler. Bu paralar ile hem silahlanıyor, hem de koloni halklarının bilim dışı kalmasını sağlıyor. Geniş bilgiyi son ciltte vereceğim. Son cilde kadar seneler geçecek ama ama benim fazlasıyla vaktim var.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

KİTAP TAVSİYESİ : MÜKEMMEL SİLAH /// YAZAR : DAVID E. SANGER


2015’te Rus hackerlar Demokratik Ulusal Komite’nin bilgisayar sistemlerinin en derin köşelerine kadar sızdı ve oradan çaldıkları e postalarda yazan bilgilerin ifşasıyla Amerikan demokrasisinin gidişatı yön değiştirdi. Ama bu işi sadece Trump dönemi ile alakalı zannetmek, büyük resmi bizlere göstermekte aciz kalır; nitekim yine aynı yıl Ruslar sadece Beyaz Saray’ın, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve ABD Kuvvet Komutanlığı’nın siber ağlarına girmekle kalmayıp bir de Amerikan nükleer santrallerinin de içine implantlar yerleştirerek ABD’nin tüm elektrik şebekesini diledikleri zaman açıp kapatma gücüne eriştiler. Bu dönem, dünyanın süper güçlü devletleri arasında on yıldır süregelen bir dijital sabotaj sürecinin zirvesiydi ve ABD, hiçbir şey yapmasa bile Çin, İran, Kuzey Kore ve Rusya’nın birbirleriyle siber uzaydaki amansız, hatta savaşa sebep olabilecek kadar çetin çatışmalarının arasında kalıp yine de dolaylı yoldan hasar görmüştü. Siber teknolojinin öncüsü ve lideri olmakla böbürlenen Amerikalılar, başkalarının da aynı oyuncaklara sahip olup üstünlük sağlayabileceğini öngörememişlerdi – konu dijital yoldan saldırmak olunca ABD’nin eli kuvvetliydi, ama bir gün aynı kudrette savunma yapmaları gerekeceğini hiç düşünmemiş ve rakiplerini hafife almanın bedelini bu saldırılara, hatta ‘komşularının’ kavgalarından sıçrayabilecek hasarlara karşı bile hazırlıksız yakalanarak ödemişlerdi.

Peki ya bir gün, tüm siber saldırıların okları onlara çevrilirse ne yapacaklardı?

Mükemmel Silah, atom bombasının icadından bu yana jeopolitik dengeleri en ağır şekilde sarsan gücün, yani siber silahların yükseliş hikâyesini, başka hiçbir yerde bulamayacağınız detaylarla anlatıyor. Elde etmesi çok ucuz, reddetmesi ve kabullenmemesi çok kolay olan bu cephanelerin şeytani amaçlar için kullanılması halinde nasıl geri dönüşü imkânsız nifak tohumlarının atılabileceğini, kudretli ve büyük geçinen ülkelerin bu silahlara karşı ne kadar aciz kalacağını en çıplak haliyle okuyucusuna gösteriyor. New York Times’ın ulusal güvenlik muhabiri ve siber savaş uzmanı David E. Sanger’ın kaleminden çıkan bu eser, Silikon Vadisi’nden Çin’deki en derin yeraltı şebekesi dehlizlerine dek savrulan bir macerada herkesi kalıcı bir sabotaj, casusluk, bilgi kirliliği ve korku çağının başlangıcına hazırlanmaya davet ediyor.

Siber, demokratik olsun olmasın, tüm ülkelerin ve terörist oluşumların yeni gözde silahı. Artık herkes birilerinin hedefinde, ve hiç kimse güvende değil…

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.