KİTAP TAVSİYESİ /// Fahişe Çika : Pontus ve Cumhuriyet


Fahişe Çika : Pontus ve Cumhuriyet

Osmanlı döneminde Giresun’da doğan, Pontus Problemi sonrası İstanbul’a gelmek zorunda kalan ve Galata genelevlerinde çalışan Çika nam-ı diğer Eftalya’nın anlatısı dönemine ayna tutuyor. Bu anlatılar arasında Pontus’taki çocukluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yılları var.

Serdar Korucu

“Fahişe Çika”, 1998 yılında Yunanca basıldı, 2012’de İstos Yayınları tarafından Frango Karaoğlan’ın çevirisi ile Türkçeye kazandırıldı. Yazarı Thomas Korovinis, 1987-1995 yılları arasında İstanbul’da Zapyon ve Merkez Rum liselerinde öğretmenlik yapmıştı. Eftalya nam-ı diğer Çika ile tanışması da bu dönemde 1989 yılının Haziran ayında oldu kendi anlatımına göre. O zamanlar seksen yaşlarında olan Eftalya, İstanbul’da Yunan Konsolosluğu’nun önünde cüzi miktarda parasal yardım bulmaya çalışan “son trajik figürlerden” biriydi. Korovinis de Eftalya’nın, “bu çok çekmiş kadının hayat hikayesini kendi ağzından dinlediği gibi kaydettiği” notunu düşüyor kitabının önsözünde.

Eftalya savaşın etkilerine, 1917’de memleketi Giresun’da 7 yaşında tanık oluyordu. Okula gittiği ilk gün uyuyakalıyor, sonrasında tek başına köyüne giderken bölgesindeki Rus askerlerinin Erzincan mütarekesi ile çekildiğini farkediyor, yanında jandarma bekleyen darağacına asılanları görüyordu: “Yağmaladılar, vurdular, döktüler; bizimkiler kız kardeşimi alıp gittiler; Ruslar gitti, karman çorman olmuş, ah, neler olmuş Giresun’a, ama bütün Karadeniz’e de; köylerimiz, bütün ahali Yunan, Hristiyan, iyi Hristiyan, hepsi hamarat, bütün Karadeniz.”

Eftalya’nın babasını “tutup götürmeleri”, annesinin de ölümü üzerine ninesi ile dağa çıkış sürecine tanık olacaktı, çünkü köylerinde onları ölüm bekliyordu: “Biz ninemle savaş olan yere gittik, çetecilerin oraya, Pontus’a, Giresun dağlarına çıktık; büyük kadınların sırtına kırk oka fişeklik yüklediler, yukarıya taşıdılar savaşta.”

‘TÜRK PONTUSLULAR AYNI TOHUMDAN ÇIKMIŞ GİBİ’

İstanbul’a bir Müslüman kadın tarafından getirilen Eftalya’yı ailesi tesadüfen buluyordu. Henüz mübadelenin olmadığı yıllarda… Halası “Laz Maria” onu koruyacak, büyütecekti. Bu dönemde İstanbul’daki diğer Pontusluları da görüyordu. Başkente göç etmiş Pontusluların arasında Hristiyan olmayanlar da vardı: “Dönmeler de, Türk Pontuslular, onlar da yakışıklı, Rumca konuşmazlardı, az Rumca konuşurlardı, bari anlaşabilir miydin diyeceksin? Anlaşamazdın. Azıcık biliyorlardı, do ftas? [nasılsın], bu kadar biliyorlardı. Ama boyları posları, endam, görünüş, güzellikleri aynı bizim gibi. Anlıyorsun, sanki aynı tohumdan çıkmış gibi, ne diyeyim. Kızları esmer, esmer, esmerim güzelim, uzun hilal kaşlı ve gözleri, bazısı zümrüt gibi, kimisi tatlı bir kahverengi. Ve bir kirpikleri vardı, sık, sürmeli. Hamarat kızlar, terbiyeli, kibar.”

Eftalya, I. Dünya Savaşı yıllarında ülke içindeki Rum erkeklerin önemli bir bölümünü ordu içerisinde geri hizmeti gören birliklere, yani amele taburlarına alınmasıyla ilgili de haber almıştı: “İnsanları Anadolu’nun içine, kayaların arasına götürdüler, onları susuz bıraktılar, yemeksiz koydular, amele taburlarına yazdılar ve yavaş yavaş onları mahvettiler.”

Zor koşullarda çalıştırılan Rumlar arasında çok ciddi can kaybı yaşanırken Yunan ordusunun Anadolu’ya çıkışı hem Eftalya hem de bölgedeki Rumlar için bir başka felaketi başlatacaktı: “Yunan gemilerindeki efzonlar indi, buradaki yerlilerle savaştılar. Hani İzmir’i yaktılar. Çok da Pontuslu vardı arada, kaderleri ne oldu, belli değil. Büyük, o büyük muhacirlik oldu, Hristiyanları kestiler. Bazıları kayıklara binip gittiler, giden gitti. Şimdi artık çok iyi hatırlamıyorum, şöyle böyle, rüyada gibi konuşuyorum işte. Gittiler, gittiler, gidecekler. Hristiyan ahaliyi temizlediler.”

Eftalya, halası Laz Maria’nın yanından kaçacak, farklı evlerde “konuk” edilecekti. Bu süreçte İtilaf güçlerinin denetimindeki Osmanlı başkenti İstanbul’un el değiştireceğinin ilk sinyalleri gelmeye başlıyordu: “(…) o göçmenler dedikleri şey oldu, sultanlar devrildi, sarayları kapattılar, şalvarları çıkarıp onları kostüm yaptılar, donları Avrupa stili fistan yaptılar, başa Atatürk geldi; Türkler korktu, daha çok Ermeniler korktu, ama onlardan da çok Yunanlılar korktu, Rumlar. Eşyalarını, çocuklarını saklamaya başladılar. Herkes gitmek istiyor, hepsi gitti. Dünya bir gidip bir geldi Türkiye’de, her şey altüst oldu, insanlar kimden sakınsın bilemedi.”

Fahişe Çika, Thomas Korovinis, çev: Frango Karaoğlan, İstos Yayınları, 2012.

‘BİR İNSAN BİLE KALMADI BİR LAF EDECEK, YUNANCA KONUŞACAK’

Bu yıllarda kalanlar, kalabilenler arasında Eftalya da yer alacaktı. Fakat kendisi gibi Türkiye’deki Rumların Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kaderlerine de şahit olmuştu: “Çok az kaldık, bir avuç. Sonra mübadele oldu ve artık bir insan bile kalmadı bir laf edecek, Yunanca konuşacak.”

Giresunlu Eftalya, Cumhuriyet Türkiye’sinde Mustafa Kemal’li yılları da yaşıyordu. Onun Rum toplumunda bıraktığı izi de anılarında aktarıyordu: “Keyfine düşkün adamdı Kemal. Sigarasını içer, rakısını içer, canının çektiklerinin hepsini tam yapardı. Zevkine düşkün, çok düşkündü. Çok da şık giyinirdi, Rum terziler dikerlerdi elbiselerini savaş yaptı, o başka, ama terzileri onlardı. Berberi, terzisi, ayakkabıcısı, hepsi Rum’du, en iyi ustalar onlardı. Ona en iyi kostümleri dikerlerdi, en modern olanlarını, Paris modasına göre, Kemal öyle giyinirdi.”

‘ÖLÜMÜNÜN ARDINDAN BU KADAR YIL GEÇTİ, ONA TAPIYORLAR’

Kendi deyimiyle “kötü yola” düşen Eftalya’nın dışarıya çıkmasına izin verilmezken, o döneminde bir kez insan içine karışıyordu. O da 10 Kasım 1938’de Mustafa Kemal’in ölümünün ardından tutulan yası görebilmek için: “Kemal öldüğünde ben de cenaze törenine gittim. İzin verdiler. Bir elbise giydim ve gittim. Evleri üç gün Atatürk için kapattılar, yasını tuttular. Allah aşkına bırak dedim patroniçeme yalvarıyorum sana, ayaklarına kapanayım, izin ver de biraz insanları seyredeyim, Atatürk’e ağlayan Türkleri. Madama yalvardım, ona ikramlar yaptım, araya bir arkadaşı ricacı olarak soktum, bir sürü yakarıştan sonra sonunda izin verdi. İnsanların hepsi iyi, resmi elbiselerini giymişti, her tarafta ay yıldızlı Türk bayrakları direklerde yarıya inmiş, kadınlar güzel tayyörlerle, şapkalarla, erkekler kostümler ve fötr şapkalarla, müzik çalıyordu, bir sürü asker, insanlar sokaklara sel gibi akıyordu, ağlıyorlardı, çok kişi ağlıyordu. O Türk milletinin babasıydı, büyük önder, onu çok seviyorlardı. Bugün de görüyorsun, ölümünün ardından bu kadar yıl geçti, ona tapıyorlar. Her yerde onun resmi var, bütün dükkanlarda fotoğrafı duvarın gösterişli yerinde. Eh bu biraz da galiba mecburi, gerçeği söylemek gerekirse.”

‘HAYATIM KALBİMDE BİR DİKENLE GEÇTİ’

Eftalya böyle diyordu çünkü 80 darbesinin ardından Mustafa Kemal’in kültleştirildiğine tanık olmuştu. 1989’da, kitabının yazarı olacak Thomas Korovinis ile konuşurken hayatını “Yabancı bir milletin içinde yaşadım. Hayatım kalbimde bir dikenle geçti. Yalan dünya. Zaman zaman göğsümde bir ağırlık. İsa gibi. Bir çarmıh mı vardı sırtımda, bir kaya mı?” diye anlatacak, kendisinin bir zamanlar anadilini rahatça konuştuğu şehirde, İstanbul’da yok olmaya yüz tutmuş Rum toplumunun içindeki ruh halini ise şu sözlerle aktaracaktı: “Kaç kişi miyiz? Paçavrayız biz burada, neyiz ki! Dişlerinin kovuğunu doldurmayız. Nereye gitsek esamemiz okunmaz, oturduğumuz evlerde ayaklarının altındayız. Neler, neler… Türk’ün sözü geçer, Türk’ün sözü. Biz adam yerine konmayız.”

Fahişe Çika namlı Eftalya konuşmasının sonunda hayalini de kayda geçiriyordu yazara. Bu, eğer topraklarında soykırım yaşanmamış olsa, ya da buna rağmen Pontus’ta kalabilmiş olsa, ya da kaderi hayatta kalanların çoğu gibi Ege’nin karşısına, kendine yabancı ama kültürünün devamının yaşayacağı topraklara geçmekten yana olsaydı nasıl bir hayata sahip olabileceğine dairdi. Çünkü Eftalya kendi deyimiyle “çilelerle dolu” yaşamı boyunca bir şeyin özlemini çekmişti, bir günde “yabancı”sı olduğu topraklarda, başkent Poli’sinde, İstanbul’unda. “Yabancı” olmamayı, ayaklar altında kalmamayı, anadilini konuşabilmeyi yani özgürlüğü…

“Şimdi Pontus’ta olsam torunlarım olurdu, onlara bakardım, okulda alfabelerine, oyunlarına yardım ederdim onlara. Bir meşgalem olurdu. Bu yalnızlık yemezdi beni, bu kimsesizlik. Çare yok. Şimdi artık bunların ayaklarının altındayım. Fındık ağaçlarım olacaktı, fındıklarım olacaktı, onları satıp yaşayacaktım, en güzel fındık bizim yerlerde çıkar. Ticaret yaparlar, yurtdışına, her yere. Güzel palamutumu yiyecektim, kiremitin üstünde pişirecektim taze taze, hamsiyi pişirecektim, ondan güzel pideler yapacaktım. Ya da Atina’da olsaydım. Yunanistan’da olsaydım. Yunanistan, Atina, Yunanca işitseydim, yalnız Yunanca. Bir köy de olsaydı, küçük bir köycük. Yunan sigarası içseydim. Sizin oralarda ölseydim, serbest olsaydım, serbest ölseydim…”

KİTAP TAVSİYESİ : Şeyhler, Müritler ve Yalancı Peygamberler /// YAZAR : HULKİ CEVİZOĞLU


hulki.jpg

Allah’tan "vahiy" aldığını iddia eden, şeyhliğini ve resullüğünü ilan eden, hatta açıkça "Ben Allah’ım" demese de, kendisinde, yalnızca Allah’a özgü "Kâinatın hâkimi" ve "Kadiri Mutlak" gibi sıfatlar vehmeden bir insanla karşı karşıya idik.

Bu kişi;

* Allah’la direkt konuşuyor,

* Allah’tan "vahiy" alıyor,

* Şahsına özgü 68 sayfalık özel bir "Vahiy Kitabı" var. Adı, "Risalet Nurları",

* Fizik bedeniyle uçuyor ve kendisini kimse görmüyor,

* Allah kendisini âlemlere, yerlere ve göklere hâkim tayin etmiş,

* Mehdilikle vazifeli kılınıyor (işaret olarak sol omuzunda nur, sağ omuzunda sancak ve belinde kılıç varmış),

* Şeyh-ül Ekber, Mehdi, Seyit, Şeyh İskender El-Ekber sıfatları var,

* Cebrail ile karşılaşıyor,

* Hz. Muhammed’e namaz kıldırıyor,

* Vakıf kuruyor, dergi çıkarıyor, TV kanalları ve radyolar kuruyor, yayın yapıyor.

İbretlik vakalar

Özelliklerini saydığımız bu kişi İskender Erol Evrenosoğlu.

Kendisiyle tarihe geçen bir program gerçekleştirmiştik.

Şimdi bu açıklamalar, din sosyolojisi bilimi ışığında ibretlik bir kitap oldu ve bu hafta sonu Ankara Kitap Fuarı’nın kapanışında okuyucu ile buluşacak.

Son günlerde, mahkemelere yansıyan kimi sapkın tarikat vakalarının psikolojik ve toplumsal temelleri anlamamıza yarayacak bir eser bu.

Ceviz Kabuğu HALK TV’de

Bu arada, Ceviz Kabuğu programımızla ilgili önemli bir haberi de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yaklaşık 3 aydır TELE1 Televizyonunda yayınlanan Ceviz Kabuğu, bu hafta sonundan itibaren HALK TV’de ekrana gelecek.

25 yıllık bir "televizyon klasiği" olan programımızın arkası açık (yani serbest süreli) olacak ve her Cumartesi sizlerle buluşacak.

Prof. Dr. Aslı Baykal’ın yönetimindeki HALK TV, yeni atılımlar yapıyor. Kendisini ve çalışma arkadaşlarını kutluyorum.

Ceviz Kabuğu’nun yayın saati -şimdilik- 23.00.

*

Konuk önerilerinize -her zaman olduğu gibi- açık olduğumuzu da belirtmek istiyorum.

Ceviz Kabuğu, 25 yıldır, "söyleyecek sözü olan" herkese açık.

KİTAP TAVSİYESİ : TÜRK-RUS DİPLOMASİSİNDEN GİZLİ SAYFALAR /// YAZAR : DR. MEHMET PERİNÇEK


KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Türk-Rus/Sovyet ilişkilerinin gizli tarihini ele aldığım ve Ermeni meselesinin ayrıntılarına yer verdiğim Rusça kitabım artık Rusya’daki kitapçılarda ve internet mağazalarında!

Örneğin bkz. https://www.ozon.ru/context/detail/id/158734874/

Kitabın önsözü Moskova Devlet Üniversitesi Asya ve Afrika Ülkeleri Enstitüsü Onursal Başkanı, eski müdürü Prof. Dr. Mihail Meyer’e, son sözü ise Prof. Dr. Aleksandr Dugin’e ait. Kitap, Ermeni meselesi konusunda çok sayıda yeni belgeyi de içeriyor.

İlgililerin dikkatine sunarım.

Saygılarımla,

Mehmet Perinçek

KİTAP TAVSİYESİ : Sabahattin Önkibar’ın “Derin ve Gizli Devlet Gazetecisi Olarak İtiraflarım” adlı kitabı Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıktı.


Bana "CIA’nın şube müdürlüğünü yaptım" dedi

Hikmet Çiçek yazdı

Sabahattin Önkibar’ın “Derin ve Gizli Devlet Gazetecisi Olarak İtiraflarım” adlı kitabı Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıktı.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Önkibar, Yeniçağ’dan Aydınlık’a, Türkiye Gazetesi’ne, Cem Uzan’ın Star Grubundan Aydın Doğan’ın Posta gazetesine ve STAR TV’den FLAH TV, TGRT, Ulusal Kanal ve Avrasya TV’ye kadar her kesim ve eğilime hitap eden gazete ve televizyonlarda çalıştı ve Ankara Temsilciliği yaptı. Ülkücü geçmişine rağmen Aydınlık gazetesinde yazması “derin devletin adamı” türü yorum ve yakıştırmaları zirveye taşıdı.

FETÖ ile gırtlak gırtlağa mücadele eden bir gazeteci Önkibar. Tayyip Erdoğan’a yıllar yılı keskin muhalefetini sürdürüyor ve Devlet Bahçeli’yi sürekli eleştiriyor. Ancak “derin devletin adamı” olmaktan bir türlü kurtulamıyor!

Önkibar’ın bu yakıştırmalara cevabı, “Derin ve Gizli Devlet Gazetecisi Olarak İtiraflarım” kitabı oluyor. Kitapta neler yok ki?

Önkibar, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’in, Tansu Çiller için nasıl devreye girdiğini, Bedrettin Dalan’ın, Çiller İçin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhittin Fisunoğlu’na neler anlattığını, hangi paşanın, mafya denilen Hayyam Garipoğlu’nun bankasında yönetici olduğunu, Tayyip Erdoğan ile Yaşar Büyükanıt buluşmasının sırrını, Emine Erdoğan-Hayrunnisa Gül kavgasını, ABD Müsteşarı’ndan AKP’ye destek talebini, Deniz Baykal’ın Tayyip Erdoğan’ın önünü neden açtığını, ve daha nice sorulara yanıt veriyor. Türkiye’deki derin ve gizli devlet hadisesini, 30 küsur yıllık gözlem ve tanıklıklarına dayanarak belgeler ışığında ortaya koyuyor.

Kitaptan bazı alıntılar yapalım:

“Muhittin Fisunoğlu… Tansu Çiller’e ateş püskürerek Başbakan olmasına ısrarla hayır diyordu… Muhittin Fisünoğlu Tansu Çiller’in Başbakan olmasını engelleyemedi ama Mehmet Gazioğlu’nu İçişleri Bakanı yaptırdı… Tansu Çiller, Başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz ilk YAŞ toplantısında Doğan Güreş’in görev süresini uzatarak Fisunoğlu’nu emekli edip Genelkurmay Başkanı olmasını engelledi… Daha ötesi var. Muhittin Fisunoğlu emekliliği sonrası Hayyam Garipoğlu tarafından satın alınan Sümerbank’a Yönetim Kurulu üyesi oldu… Evet, Fisünoğlu devletin mafya dediği Hayyam Garipoğlu’nun satın aldığı Sümerbank’ın yönetimine girmişti… Peki Muhittin Paşa hangi donanımı ile bankacılığa katkı yapacaktı? Ne anlardı bankacılıktan? Bir komutan böyle bir teklifi nasıl ve niçin kabul eder?” (s. 23)

“LEYDİ’NİN AYAK SESLERİ”

“DYP Kongre arifesinde Hürriyet gazetesi ‘Leydi’nin Ayak Sesleri’ manşeti ile çıkmıştı ki patron Erol Simavi aslında Tansu Hanım’dan zerre haz etmezdi. Bazı özel açıkları sebebiyle TSK’dan çok korkan Erol Simavi belli ki Genelkurmay’ın talebiyle bu manşeti attı ve Hürriyet olarak Çiller’e angaje oldu. Sadece Hürriyet değil, bütün merkez medya toptan Tansu’cu kesildi. Keza Cumhurbaşkanı Demirel’in herhangi bir aday lehine ağırlık koyması yine Genelkurmay tarafından engellendi ve Çiller bu şekilde sonuca ulaştı.” (s. 24)

TSK VE SAHTE KABADAYILIK

“28 Şubat’ta yapılan yanlışlar siyasal İslam’ın palazlanmasına neden olan gafletlerden biridir. Maalesef askerlerin bu tür yanlışları münferit değil süreklilik arz etti. Mesela 2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinde yine yanlışlar yapıldı. Önce sahte kabadayılıklar yapılıp tam seçim arifesinde AKP’ye mağduriyetler bahşedildi. Çok geçmedi birkaç ay sonra Abdullah Gül ismine boyun eğildi. Bu süreçte hatırlayalım, şunlar oldu: TSK, Abdullah Gül’e tavır alınca AKP erken seçim kararı alıp şu propagandayı yaptı: ‘Abdullah Gül’ün eşi başörtülü diye cumhurbaşkanı olmasını istemiyorlar. Asker dindar cumhurbaşkanı istemiyor.’ İşte bu propaganda bizzat Bülent Arınç’ın ifadesi ile AKP’nin yüzde 33 olan oyunu yüzde 40’ların çok üstü- ne taşıdı ve büyük bir çoğunlukla yine tek başına iktidar oldu. (s. 31)

AKP’Yİ KAPATMA DAVASI

“Sormak istiyorum, Serdar Özgüldür, Serruh Kaleli ve Ahmet Akyalçın gibi Ahmet Necdet Sezer tarafından Anayasa Mahkemesi’ne atanan asker kökenli laik üyeler ‘AKP kapatılmasın’ diye nasıl oy kullanır? TSK’ya rağmen kıpırdaması pek mümkün olmayan bu isimlerin tavrı nasıl yorumlanmalı? Bunun izahı küresel irade ve onun silahşoru ABD’nin devreye girmesi ve TSK’ya baskı kurmasıdır. Evet, Pentagon son aşamada devreye girip kapatılmayı engellemiştir ki, Aydın Doğan’ın Hürriyet gazetesi ile Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök de buna alet edilmiş, yani karar günü Tayyip Erdoğan’a destek manşetleri atılmıştır. Maalesef Türk ordusunun komutan ve sözde kurmay kadroları ABD’nin bu açık operasyonunu okuyamamış ve TSK’nın kellesini kendi elleriyle giyotine koymuşlardır.” (s, 36)

DERİN DEVLET OLSA…

“Bir başka şey: Türkiye’de derin devlet olsa Tayyip Erdoğan’ın önü rahatlıkla kesilebilirdi. Hatırlayalım, Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki yolsuzluk iddiaları bağlamında yargılanıyordu. Gerçekten derin devlet olsa o dosyalardan bir tanesi yargıya baskı yapılarak sonuçlandırılır ve Tayyip Erdoğan yüz kızartıcı suçtan mahkûm edilerek ömür boyu siyasetten men edilirdi. Oysa olan tam tersidir. Diyarbakır Askeri Mahkemesi Erdoğan’ı şiir okumaktan mahkûm etti ki bunun adı fikir suçudur ve böyle bir suç siyasetçi için şeref madalyasıdır. Evet, dönemin Türk Silahlı Kuvvetleri, Erdoğan’a madalya takarak mağduriyet bahşetmiş ve siyaseten önünü açmıştır. İşte bunu yapan Türk ordusu unsurlarına NATO etkisindeki TSK diyoruz. Ve buradan bakınca Türkiye’de var olan aslında NATO derin devletinin varlığıdır. Tayyip Erdoğan ile AKP’nin önünü açanlar da onlardır. “ (s. 46)

ECEVİT-TÜRKEŞ-BAHÇELİ-ERDOĞAN

İşte Bülent Ecevit! Adım atamaz ve nefes alamaz halde iken bile başbakanlıktan istifa etmeyi düşünmedi. İşte Necmettin Erbakan! Son nefesine kadar hastane odasında bile AKP ile mücadele etti. İşte Alparslan Türkeş! 80 küsur yaşında genel başkandı ve ölene kadar politikadan çekilmeyi aklına bile getirmedi. İşte Turgut Özal! Cumhurbaşkanlığı makamının yetkileri az deyip istifaya yeltenip yeni bir parti kurmaya kalktı ama ömrü vefa etmedi. İşte Deniz Baykal! Kaset kumpası olmasa geri çekilmeyecekti… Dahası, ağır rahatsızlığına rağmen son seçimde yine aday oldu ve milletvekili seçildi! İşte Devlet Bahçeli! Vefatına kadar MHP’nin başında kalmayı ilahi bir sorumluluk gibi görüyor. Ve işte Tayyip Erdoğan! O da son nefesine kadar “ben yöneteyim” hevesinde… Peki, nedir bunun açıklaması? Vatanseverlik mi, yoksa kişisel hırs ve ihtiras mı? Yok o değil de, ‘Ben olmazsam ülke batar’ anlayışı mı? Saydıklarımın pek çoğu vefat etti ama görüldüğü gibi Türkiye var.” (s. 62)

BU DEVLET “DERİN” Mİ

“Türkiye’de NATO sonrası milli bir derin devlet olmamıştır ama o doğrultuda dönem dönem kurumsal refleksler görülmüştür. Kıbrıs’a yapılan çıkarma olayı, ASALA’yı çökertme operasyonları ve PKK ile yapılan mücadeleler bu kapsamdadır. Bu milli tezahürlerin tersi olan bazı yanlışlar da olmuştur. Mesela devlet içindeki çeteleşmeler konusu öyledir. Kendini devletin doğal milis kuvveti görenlerin yaptığı rezillikleri derin devlet icraatları olarak görmek ve açıklamak gaflet ötesidir.” (s. 63)

MİT YEMİNİ

Karakol Cemiyeti’ne katılanlar siyah renkteki Türk Bayrağı’na sarılı Kur’an’ın üzerine el basmak suretiyle yemin ederlerdi ki, bu yemin şekli bugün MİT’te aynı şekilde geçerlidir. Eğitimini bitiren MİT mensupları bir eli silaha, bir eli bayrağa sarılı kurana basarak yemin ederler. Bu yemin seremonisine 3 kişi tanıklık eder ve bunlara yemin şahitleri denilir… Bir başka yemin ise ki MİT’te hâlâ var, emekli olup ayrılırken bilgi vermeme adına yapılandır. (s. 70)

ÖZEL HARP DAİRESİ YA DA GLADYO

“1952’de NATO’ya girmemizle beraber Seferberlik Tetkik Kurulu oluşturuldu. Kurul daha sonra Özel Harp Dairesi’ne dönüştürüldü. Peki, ne miydi bu Özel Harp Dairesi? Genelkurmay’da özel bir birim. Birinci amacı, Türkiye’de McCarthy’cilik yani anti-komünistlik yapmak ve devleti bu çerçevede örgütlemek. Keza, kontrgerilla Özel Harp Dairesi’ne mensup eylemci kadrolara verilen addı. Bu yapı, yani Özel Harp Dairesi aslında NATO’nun gizli örgütü olan Gladyo’nun Türkiye yapılanmasıydı. İlginç husus Özel Harp Dairesi’nin MİT ve devletin diğer önemli kurumlarına eleman yetiştirmesi ve onları yönetmesiydi. Evet, Türk Silahlı Kuvvetleri onlarca yıl böyle bir ipoteğin altındaydı. Türkiye’de gerçekte var olan derin ve gizli devlet aslında NATO’nun bu örgütlenmesiydi. Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı yapan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin bir sohbetimizde bana aynen şunları söylemişti: ‘Türkiye’de bir derin devlet var ama bu Amerikan derin devletinin uzantılarıdır. Milli bir derin devletimiz yoktur. Türkiye’de sadece derin millet vardır. Türkiye’nin milli bir derin devleti olsaydı 1970 ile 1980 arasındaki olayları,12 Eylül’ü ve 15 Temmuz’u yaşamazdık…’ (s. 72)

CIA-YAŞAR TUNAGÜR-FETULLAH- MEHMET ŞEVKET EYGİ

“Özel Harp Dairesi’nin yaptığı bir başka şey Komünizmle Mücadele Derneklerini yaygınlaştırmasıydı. ABD’deki McCarthy’ciliği çağrıştırırcasına komünist avcılığı başlatıldı. Önce algı oluşturuldu, akabinde anti-komünist yapılanmalara gidildi. Dinci Yaşar Tunagür, Fetullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimler işte bu yapılanmalar bağlamında Özel Harp Dairesi’nin ektiği tohumlardı ve tanık olunduğu üzere bu tohumlar ileride ürün verdi. Komünizm o yıllarda özellikle din yani inanç üzerinden hedefe oturtuldu ve halkın gözünde öcü yapıldı. (s. 79)

TÜRKEŞ: TÜRKÇE EZAN OKUNMALI

Evet, 17 Temmuz 1960 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Cevat Fehmi Başkurt’a ‘Ezan Türkçe olmalı’ diye röportaj veren Alpaslan Türkeş, birden Türk-İslam ülküsü ideolojisine evrildi. Öyle ki 1969’daki Adana Kongresi’nde Partisinin Bozkurt olan amblemini Üç Hilal’le değiştirdi. Dahası, Türkçüler o tarihten sonra ülkücü olarak anılmaya başlandı. Tanrı o gün Allah oldu! Keza Tanrı Dağı, Hira Dağı ile takas edildi. Seyyid Ahmet Arvasi’nin ‘Türk-İslam Ülküsü’ diyerek fikri önderliğini yaptığı bu dönüşümle MHP adım adım ‘Kanımız aksa da, zafer İslam’ın’ sloganını atacak çizgiye geldi…” (s. 81)

‘BEN CIA’NIN ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜNÜ YAPTIM’

Korgeneral Fuat Doğu örneğine bakalım: Fuat Paşa MİT’e 1962-1964 ile 1966-1972 tarihleri arasında yani ismi MAH iken bile müsteşarlık yapan isimdir. CIA ile aynı binada çalışan ve mensuplarının maaşını ABD’den alan istihbarat kurumumuzun başkanı. CIA Türkiye İstasyon Şefi Ruzi Nazar ile kol kola olan biri. Bazı çevrelerin hâlâ ’emperyalist işbirlikçi’ dediği bu isim, 7 yıl hapiste kalan ve sonra AKP’den milletvekili seçilen ülkücü kökenli Selçuk Özdağ’a bakın 1988’de neler söylemiş: ‘Sayın Özdağ, ben MİT Müsteşarlığı yapmadım, CIA’nın şube müdürlüğünü yaptım. Bir CIA yetkilisi gelse, ‘beni Sinop’a götür’ dese, onu oraya götürmeye mecburdum…’ Söyleyin bu sözü eden biri hakkında hangi hükmü vereceksiniz?” (s. 87)

NAMAZLI, ABDESTLİ APO

“Apo, Bülent Arınç’ın ifadesiyle namazında abdestinde bir Kürt çocuğu… Devletine, milletine bağlı… Liseyi bitirince sınavı kazanıp Diyarbakır’da memur oluyor. Derken önce İstanbul Hukuk, ardından Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanıyor. Kesire Yıldırım ile evleniyor. Kim midir Kesire? MİT ajanı Ali Yıldırım’ın kızı. Uğur Mumcu’nun Kürt Dosyası isimli kitabına göre Apo’nun MİT serüveni bu dönem başlıyor. Mumcu’ya göre Öcalan’ın aynı suçtan yargılandığı arkadaşlarının aksine 3 ay içinde tahliye edilmesi ve ilerlemiş yaşına rağmen burs verilmesi bundandı.” (s. 96)

PERİNÇEK KİMİN ADAMI

“Doğu Perinçek ismi yine son yarım yüzyılda incelenmesi gereken bir başka siyasi fenomen. Muhalifleri, sevenlerinden çok çok fazla. Öyleyken hep gündemde. Babası yargıç ve siyaset adamı. Adalet Partisi’nde uzun yıllar genel başkan yardımcılığı ve milletvekilliği yapmış. Erzincan Eğinli, Sünni-Türkmen bir aileden geliyor. Perinçek, Dev-Genç’in liderlerinden. 1970’li yıllarda önemli bir figür ve solun bütün önderlerini yakından tanıyor. Silahlı mücadeleye inanmayan solculardan ki bunun için Deniz Gezmiş ile Mahir Çayan’ı uyardığı biliniyor. Dahası, Deniz Gezmiş’in Perinçek’i Ulucanlar Cezaevine çağırıp “Haklıydın” dediği kayıtlarda. Keza 1970’lerde banka soygunlarına karşı çıkan solcu olarak haber olmuştu… Perinçek 1970’lerde Sovyet Sosyal Emperyalizmi ve Üç Dünya Teorisini gündeme getirerek pek çok solcu gencin kafasını karıştırmıştı. (s. 99)

GENELKURMAY’A GÖRE PERİNÇEK

“Doğu Perinçek ile ilgili bir başka hadise de, özellikle Ergenekon kumpası sonrasında pek çok subay ve generalin onun Vatan Partisi’ne katılmasıdır. Onların bazılarını tanıdım. Bir gün Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı yapan İsmail Hakkı Pekin’e sordum: ‘Sayın Pekin, Doğu Bey ile Bahçeli’nin devletle bir şekilde irtibatı var deniliyor. Olabilir mi? Doğru mudur?’ İsmail Hakkı Paşa bir saniye bile düşünmeden şu karşılığı verdi: ‘Olabilir.’ Sormaya devam ettim: ‘Peki, sizin gibi generallerin Vatan Partisi’ne katılması bu kapsamda mı?’ ‘Ben kendi adıma söyleyeyim. Devlet ve millet düşmanları ile mücadele adına Ergenekon kumpasları sonrası başka bir zemin bulamadım ve buradan davet alınca geldim. Hakkını teslim edelim, Vatan Partisi’nin Ermeni konusu, Ergenekon, FETÖ ve dış konularda milli bir duruşu var. Benim ilişkim bu duruşla paralel, ülkeye hizmet adınadır…” (s. 103)

Bu kadarı yeter. Yoksa kitabı okumaya gerek kalmayacak. Ama söyleyeyim. Önkibar’ın kitabında daha çok fazlası var!

Hikmet Çiçek

Odatv.com

KİTAP TAVSİYESİ : “Balkanlarda Dini Aşırılıklar ve Etnik Barış” /// YAZARLAR : RAMAZAN BİÇER – MEHMET DALKILIÇ – EKREM DEMİRLİ


“Balkanlarda Dini Aşırılıklar ve Etnik Barış”

Stajyer Verda ŞENSOY

18 Eyl 2019

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Prof. Dr. Mehmet Dalkılıç, Prof. Dr. Ramazan Biçer, Doç. Dr. Ekrem Demirli tarafından telif edilen ve 2009 yılında TASAM Yayınları’ndan çıkan alanında yapılmış ilk çalışma özelliğini taşıyan “Balkanlarda Dini Aşırılıklar ve Etnik Barış” adlı eser, Bulgaristan merkezli olarak Balkanlarda etnik barışın varlığını, dini ekstremist düşünce ve akımları incelemektedir….

Prof. Dr. Mehmet Dalkılıç, Prof. Dr. Ramazan Biçer, Doç. Dr. Ekrem Demirli tarafından telif edilen ve 2009 yılında TASAM Yayınları’ndan çıkan alanında yapılmış ilk çalışma özelliğini taşıyan “Balkanlarda Dini Aşırılıklar ve Etnik Barış” adlı eser, Bulgaristan merkezli olarak Balkanlarda etnik barışın varlığını, dini ekstremist düşünce ve akımları incelemektedir. Bulgaristan hükümetinin sıkça vurguladığı “etnik tolerans model siyaseti” konusunun, Bulgaristan vatandaşı Türkler gözünden söylendiği gibi olup olmadığının bilgisini vermektedir.

Araştırma niteliğinde olan bu eser, Bulgaristan’da yaşayan Türk toplumunun durumunu özetlemekte ve Türkiye Cumhuriyeti’ne Balkan politikası konusunda yol göstermektedir. Araştırma sahada yapılmış olup yaklaşık iki bin anketin titizlikle değerlendirilmesini aktarmaktadır.

Araştırmanın amacı Bulgaristan Türklerinin etnik barış algısı, anlayışı ve değerlendirmesinin yanında, özellikle Ortadoğu kökenli radikal dini akım mensuplarına karşı yaklaşımlarını içermektir. Bu amaç doğrultusunda eser için; kısa bir önsözün ardından özet, giriş ve üç ana bölüm planı uygun bulunmuştur.

Araştırma yöntemi olarak Bulgaristan ve Balkanlarla ilgili literatür incelemesi ve anket tekniği uygulanmıştır. Veri toplama araçları; kişisel bilgi envanteri ve demografik yapı, etnik barış ve dini aşırılığı değerlendirme envanterleridir. Çalışma, iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm etnik barış iken, ikinci bölüm ise dini ekstremizm konusunu içermektedir.

Kitabın giriş bölümü “Bulgaristan’daki Türk Varlığı” adlı bölümdür. “Türklerin Balkan Politikası” adlı alt başlığında Osmanlıların dini yayılma ve yayma politikaları üzerinde durulmaktadır. Yazara göre Türkler Müslüman olduktan sonra “dinde zorlama yoktur” anlayışını ileri düzeyde yansıtmışlardır. Yazar, bu argümanını destekleyici çeşitli veriler sunmuştur. Osmanlıların Balkanları fethettiklerinde yerel halkın her türlü kültürel ve dini yapısını koruma altına almış oldukları ifade edilmiştir. Balkanların önemi üzerinde durulmuş, demografik yapısı hakkında bilgi verilmiştir. Osmanlının Bulgar ve Balkan topraklarına nasıl yayıldıkları tarihi süreç izlenerek aktarılmıştır. Balkan Savaşları ve buna müteakip gerçekleşen Türklerin Bulgaristan’dan göçü üzerinde durulmuştur. Baş müftülük sorunu ve Bulgar Müslümanları da denilen Pomakların etnik statüsünün Türkler ve Bulgarlar açısından ne olduğu üzerinde durulmuştur.

Eserin “Bulgaristan Yönetiminin Demokratik Sisteme Geçiş Sürecinde Türkler” adlı ikinci alt başlığında demokrasinin Türklere ve diğer azınlıklara karşı olumlu bir gelişmenin olup olmadığı noktasında durulmuş; Türk azınlığın kendini Bulgaristan parlamentosunda temsil edebilme gücünün miktarı sorgulanmıştır. Avrupa Birliği’ne girdikten sonra Bulgaristan’ın azınlık politikasını değiştirip değiştirmediği hakkındaki gözlemler dile getirilmiştir.

Üçüncü alt başlık olan “Günümüzde Bulgaristan Türkleri” konusundan bahsetmektedir. Yazar, günümüzde Bulgaristan Türklerinin siyasi ve dini açıdan birlik sağlayamamalarını, güvensizlik ve karamsarlık içerisinde olmalarına bağlamaktadır.

“Bulgaristan/Balkanlar ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Radikal Dini Oluşumlar ve Akımlar” adlı dördüncü alt başlık, Haricilik ve Selefi-Vahhabilik hakkında bilgi vermektedir. Günümüzde terör ve radikal eylemlere katılanların Selefi-Vahhabi akımlardan çok etkilendiği söylenmektedir. Şiddetin ilk temsilcilerinden bahsetmektedir. Ve Orta Doğu kökenli radikal dini-İslami akım mensuplarının bu yörelere neden ve nasıl gelebildiği üzerinde durulmaktadır.

Kitabın birinci bölümü “Tanımlayıcı İstatistikleri” adlı bölümdür. Bu bölümde ankete katılanların cinsiyeti, yaş değişkenleri, doğum yeri değişkenleri, öğrenim durumları, gelir dağılımı, medeni durumu, meslek durumu, dil bilgisi, Bulgarca bilgi seviyesi ve Bulgarca bilgisinin cinsiyete göre dağılım grafikleri verilmektedir.

“Etnik Barış ve Ayrımcılık ile İlgili Bulgular” adlı ikinci bölümde ise etnik kimlik ile ilgili sorunların neler olduğuna değinilmiş, Bulgaristan Türklerinin yüzde kaçının etnik problem yaşadığı belirtilmiştir. Etnik kimlik probleminin cinsiyete, yaş gruplarına, doğum yerine, öğrenim durumuna, gelir durumuna, medeni durumuna ve mesleklere göre dağılımları ve grafik üzerinde gösterilmektedir. Bulgaristan vatandaşı Türklerin; geçmişte olduğu gibi gelecekte de baskı görecekleri konusundaki korku ve endişeleri, etnik tolerans model siyaseti konusundaki görüşleri yüzdeler halinde tablolar ile gösterilmektedir. Bulgaristan’da yaşayan ve Bulgaristan Cumhuriyeti vatandaşı olan Türklerin Türkçe öğrenimi, Türklerin Bulgar siyasetinde yeterince temsil edilip edilmediği, Bulgar hükümetlerinin Türk isimlerini değiştirme girişimleri, Türk kökenli milletvekillerinin Türkleri yeterince temsil edip-etmediği, Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçe zorlanan akrabaları ile ilişki düzeyleri alt başlıklardan olup, bu konularla ilgili de grafikler ve yüzdeler mevcuttur.

“Dini Aşırılıklar ile İlgili Bulgular” adlı kitabın üçüncü bölümünde yerel halkı oluşturan Türklerin ekstremizme bakış açıları, algılama biçimleri ve değerlendirmelerine yönelik çeşitli soruların cevap yüzdeleri yer almaktadır. Ankete katılan deneklerin dindarlık durumu, çevresindeki Türkleri dindarlık açısından nasıl gördükleri; Türklerin Bulgarlarla evlenme durumu, komşuluk ve arkadaşlık yapma durumu; Bulgaristan’ın Avrupa Birliğine kabulünden sonraki dönemde dini durum, Bulgaristan vatandaşı Türk gençlerinin dini durumları, Bulgaristan’da aşırı dini gruplar/Selefiyye ve Türklerin farkındalık durumları, Bulgaristan vatandaşı Türklerin Müslümanlık algısı gibi konularda veriler sunmaktadır.

Kitabın sonunda ise “Öneriler” ve “Referanslar” bölümleri bulunmaktadır. Öneriler bölümü 19 alt başlığa bölünmüş ve edinilen veriler ışığında Bulgaristan’da yaşayan Türklerin ve Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin ne yapması gerektiği konusunda sonuçlar içermektedir.

Kitabın giriş bölümünde Türk devletlerinin; Balkanlarda ve egemenlik kurdukları diğer topraklarda azınlık nüfuslarına nasıl muamele ettiğinin üzerinde durulması, Bulgar hükümetinin Türkler üzerinde uyguladığı politikanın bir rövanş niteliğinde olup olmadığının cevabını vermektedir. Kitabın birinci bölümünde tanımlayıcı istatistikler verilerek ankete katılan deneklerin sadece bir kesime odaklanarak hazırlanmadığı vurgulanmakta, elde edilen sonucun Bulgar Türklerinin genelini temsil ettiği gösterilmektedir. İkinci ve üçüncü bölümde sorulan soruların cevapları olarak verilen yüzdelerden ise Bulgaristan’da yaşayan Türklerin ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğü sonucuna ulaşılmaktadır. Bu sonuç giriş bölümünün ışığında okuyucuyu Türklerin tarih boyunca uyguladığı “hoşgörü ve eşitlik” politikası karşılığında gelen “ikinci sınıf vatandaş” muamelesinin sebebini aramaya yöneltmektedir.

Etnik temizlik, göçe zorlanma gibi çeşitli insan haklarına aykırı muameleye maruz kalmış olan Bulgaristan Türklerinin neden bunları yaşadığı sorusunun cevabı olarak “ülke çıkarları” ndan farklı bir insani cevap bulmak zordur. Kitabın sonunda yer alan “Öneriler” kısmı yapılan araştırmanın faydası niteliğindedir. Bir nevi asimile etme politikası uygulayan Bulgar hükümetinin, Türk kültürünü ve dilini unutturma yolunda gizli bir çaba sarf ettiği görülmektedir.

Bulgaristan’da yaşayan Türklerin etnik ayrımcılık konusundaki endişelerini giderecek doğrultuda Türk dış politikası daha proaktif olmalıdır. Dini aşırılık gösteren grupların etkisinden bölgeyi arındırmak adına ise kitabın “Öneriler” bölümünde üzerinde durulmuş olduğu üzere eğitim alanında destek sağlanmalıdır. Kitap, araştırma sonuçlarını belli bir çerçeveden sentezlemekte ise de okuyucu, bu sonuçlar aracılığı ile farklı perspektiflerden Bulgaristan Türklerine bakabilme olanağına sahip bulunmaktadır. Bu tür araştırmaların sayısının artması daha nitelikli sonuçların elde edilebilmesi konusunda elzemdir.