KISA ÖYKÜLER : Notre Dame’ın Kamburu kitabının hikayesi – QUASİMODO ÖLDÜ !!!


Naci Kaptan / 16.Nisan 2019

BÖLÜM I

Notre Dame’ın Kamburu kitabının hikayesi 1482li yıllarda Paris şehrinde geçer . Çan sesleri ile güne başlayan halkın önemli bir gün olmadığı halde çanlar neden çalmaktadır.O gün için herhangi bir kutlama veya bir idam günü olmadığını düşünen halk şaşkınlık içinde güne başlar.

Öykümüze devam edelim ;

Sene 1480
Yer Paris

Yağmurlu , karanlık bir gece idi . Dar ve karanlık sokakta gölgelere karışmış zayıf bir kadın , güğsüne bastırdığı bohçayla ses çıkartmadan ve endişeyle çevresine bakınıyor ve yağmurdan korunmak için saçak altlarına yakın yürüyordu . Ara sokaktan katedralin olduğu büyük meydana çıktı ve köşenin karanlığında durarak çevresine baktı . Meydandan geçen yaşlı bir adam ve bir karı kocanın yan sokağa girerek gözden kaybolmalarını bekledi. Ayak sesleri karanlığın içine karışarak kayboldu . Kadın bohçayı göğsüne daha sıkıca bastırarak katedralin orta avlusuna süzüldü . Karanlıkta kalan yüksekçe bir mermerin üzerine göğsündeki bohçayı yavaşça bıraktı . Bohçanın içinden hırıltılı bir bebek nefesi geliyordu . Gözlerinden süzülen yaş yağmur damlalarına karıştı . Dua etti , koşar adımlarla yine geldiği gibi karanlıklara karışıp kayboldu.

Kadının adı Gudule idi , hemşirelik yapıyordu . Çok yoksuldular . Dört sene önce doğum yapmış ve bir kız çocuğu dünyaya getirmişti . Hasta ve ateşle yatarken çingeneler kız çocuğunu çalarak yerine sürekli ağlayan , çirkin bir erkek çocuğu bırakmışlardı

Fransada yaşamın çok zor olduğu halkın ağır vergiler altında inlediği zamanlardı . Halk arasında Vergi memurları için şöyle deniyordu: Köylü şeytanı resmetse onu vergi tahsildarı kılığında resmeder köylü mızraklarının hedefinde vergi tahsildarları vardı .

Otlaklarından bataklık bölgelerine kadar Fransa, köylülerden tüccarlara farklı toplumsal sınıfların kan kıyamet vergi isyanlarına tanık olduğu zamanlardı .. Vergilere isyan eden tüccarlar, ittifaka girdikleri köylülere ihanet edip,köylülerin taleplerini yok saydığı , soyluların krala karşı birlikte çıktıkları yolda taraf değiştirip köylüleri katlettiği insanların güce tapındığı yoksullara yaşam hakkı tanınmadığı zamanlardı .

Yokluk yoksulluk adaletsizlik hüküm sürüyordu .Köylülerin toprakları Senyörlere , düklere ,Lordlara ait idi . Topraksız köylüler büyük kentlere göç ediyordu . İşte bu şartlar altında yoksul hemşire Gudule ,çalınmış kızına karşılık kendisine terk edilen erkek çocuğuna bakamamış ve katedralin avlusuna bırakmıştı . Hemşire Gudule’nin daha sonraları delirdiği anlatılır.

BÖLÜM II

Katedralin adı Nötre Dame idi.
Quasimodo’nun trajik öyküsü işte böyle başladı .

Katedralin avlusuna bırakılmış olan bebeği baş rahip Claude Frollo bulur ve sahiplenir.Bebek anlatılamayacak derecede çirkindir ve de kamburdur . Rahip Frollo özveriyle bu çirkin bebeği sahiplenip evlat edinerek büyütür. Paskalya sonrası ilk pazar günüyle ilgili olarak adını Quasimodo koyar.

Quasimodo, büyüdükçe rahip Claude Frolloya bir köpeğin sahibine bağlı sadakatla büyür.Büyüdükçe çirkinliğinin farkına vararak insanlarda kaçar ve katedralde kulesinin içinde yaşar . insandan çok bir maymunu andıran uzun kolları; eğri, girintili çıkıntılı burnu, sırtında büyük bir kambur vardır.Sağ gözünde altında , gözünü kapatan büyük bir yumru vardır .

Quasimodo katedralin bir parçası olmuştur. Görüntüsü nedeniyle insanlardan kaçmaktadır . Büyüdüğü zaman rahip Claude Frollo tarafından katedralin zangoçluğunu yapmakla görevlendirilir. Görevi kilise çanlarını çalmak olan Kuasimodo nun kulakları çanların gürültüsünden sağır olmuştur

Sürekli çirkinliğiyle alay eden halkın içine karışmaktan hiç hoşlanmaz. Zamanla insanların her söylediğini bir alay veya lanet saymaya başlamış, insanlara duyduğu kin her gün büyümüştür. Sağırlığı sebebiyle sadece yalnız kaldığında bozduğu bir suskunluğa gömülmüştür. Notre Dame Katedrali’nin çan kulesi en sevdiği yerdir. Marie adını verdiği büyük çan en büyük neşe kaynağı ve sevgilisidir.

BÖLÜM III

1482 yılındaki Aptallar Festivali Fransa kralı II. Louisin oğlunun düğün hazırlıklarıyla aynı zamana rastlar. Bu festivalde yılın en çirkin adamı seçilecektir. Quasimodo en çirkin adam seçilir. . Halk yılın çirkin adamını omuzlarında taşımaya başlar. Paris sokaklarında dolaşırlarken geçimini dans ederek, eğittiği keçisiyle oyunlar yaparak sağlayan Esmeralda ile karşılaşırlar. Herkes Esmeraldanın ince, kıvrak vücuduna, güzel dansına hayran olur. Herkes büyülenmiş gibidir.

Çirkin olduğu kadar ince hassas, duygusal bir insan olan Quasimodo , Esmeraldayı görünce ona aşık olur. Çirkin adam Quasimodo, aşık olduğu güzel Esmeraldayı kaçırmayı planlar. kader ağlarını örmektedir. O güne kadar dünya arzularından uzak, tam bir dini hayat yaşamış olan rahip Frollo, genç ve güzel bir bakire olan Esmeraldaya göz koymuştur . Rahip Frollo Quasimodo yardım edeceğini söyler.

Plan yaparlar , Parisin karanlık sokaklarından birinde Quasimoda ve rahip Frollo Esmeraldayı kaçırmaya çalışır. O sırada muhafız bölüğü komutanı Yüzbaşı Phoebus gelir ve Esmeralda’yı kurtarır. Quasimodo ve Frollo kaçar. Frolloyu tanıyamazlar ama Quasimodoyu tanırlar. Quasimodo ceza olarak çarmıha gerilir, kırbaçlanır. Sırtı kan içindedir. Susuz kalır. Kendisini seyredenlerden yalvarırcasına su ister. Herkes güler ve onunla alay eder. Qasimodoya suyu güzel Esmeralda verir. Quasimodo göz yaşlarını tutamaz.

BÖLÜM IV.

Esmeralda vaktiyle hemşire Guduleden çalınan kızdır. Esmeralda geçmişi hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildir. Geçmişiyle olan tek bağı, boynuna astığı bir bebek patiğidir. Onun yardımıyla annesini bir gün bulabileceğini umut etmektedir.

Rahip Frollo hala Esmeraldayı arzulamaktadır, Esmeralda ise kendisini kurtaran yüzbaşıya aşıktır. Rahip Frollo yüzbaşıya sezdirmeden onu kullanır. Yüzbaşıyla Esmeraldanın buluşmalarını sağlar. Bu sırada yüzbaşıya saldırır, onu bıçaklar. Rakibini öldürdüğünü sanan rahip oradan kaçar. Suç Esmeraldaya kalır. Yüzbaşıyı öldürmeye kalkışmaktan idama mahkum edilir.

İdam edilmek üzere kilise önüne getirilen Esmeraldayı Quasimodo, balkondan sarkıttığı bir iple kaçırır ve kilisedeki bir odaya saklar. O yıllarda inanışa göre kiliseye saklanmış olan bir kişiye azılı katil de olsa dokunulamaz. Esmeralda kilisede kaldığı dönemlerde Quasimodo onu daha çok sever ama asla onu incitecek bir davranışta bulunmaz.

Rahip Frollo çingeneleri Esmeraldayı kaçırmaları için kışkırtır. Çingenelerin Esmeraldayı kurtarmak için geldiğini bilmeyen Quasimodo tek başına onlarla çatışmaya girer. Bu kargaşayı fırsat bilen rahip Frollo arkadan dolaşıp Esmeraldayı kaçırır. Onu idam edileceği Greve Meydanına götürür. Kıza, kendisini severse onu ölümden kurtaracağını söyler ama kız kabul etmez. Rahip kızı cezalandırmak için yıllar önce çingeneler tarafından kızı kaçırılan hemşire Gudulenin yaşadığı fare deliği dedikleri yere atar. Çingenelere kini olan Guduleye onu bırakmamasını, onu idam edilirken göreceğini ve böylece çingenelerden intikamını alacağını söyler.

Esmeraldayı Gudulenin eline bırakan Frollo, kızın yerini haber vermek üzere çavuşların yanına gider. Hemşireyle Esmeralda boğuşurken hemşire kızın boynunda asılı patiği görür. Onun kendi kızı olduğunu anlar. Sonra onu kurtarmaya çalışır. Ne var ki çok geç kalır. Askerler, Esmeraldayı idam etmek üzere Gudulenin elinden alır. Gudule, Esmeraldayı kurtarmak için bütün gücüyle uğraşırken düşüp başını kaldırıma çarpar ve ölür.

Rahip Frollo, Esmeraldanın idam edilme sahnesini yüzünde haff bir tebessümle Notre Dame Kilisesinden izleyince Quasimodo öfkelenir ve Rahip Frolloyu tuttuğu gibi kilisenin balkonundan aşağı atar. Oluklara tutunmaya çalışan rahip dayanamaz ve düşer. Quasimodo onun düşüşünü izler. Rahip ölür. O günden sonra Quasimodoyu gören olmaz.

Sonraki kral VIII. Charles Döneminde, suçluların cesetlerinin atıldığı mahzen açılır. Mahzende bir kadına sarılmış hâlde kambur bir erkek cesedi vardır. Belli ki Quasimodo burada Esmeraldanın ölü bedenine sarılmış ve ölümü beklemiştir. Onu sarıldığı iskeletten ayırmaya çalıştıklarındaysa Quasimodo toza dönüşür.

NOTRE DAME KATEDRALİ KISA TARİHÇESİ

Notre Dame Katedrali tarihi aslında yapımından da önce başlıyor diyebilirim. Bugün dev kilisenin bulunduğu yerde önceleri (M.S. 4. YYda yapıldığı düşünülen) küçük bir Roma şapeli varmış. 1163 yılında şehrin piskoposu Sullynin hayali olan ve Papa 3. Alexander tarafından da desteklenen kilisenin yapımı başlamış ve bu inşaat yaklaşık 170 yıl sürmüş.

1334 yılında yapımı tamamlanan ve Gotik mimarinin en güzel örneklerinden biri olan kilise takip eden yıllarda Jeanne Darcın yargılanması, Napolyonın taç giyme töreni, De Gaulleün cenaze merasimi gibi önemli toplumsal olaylara da ev sahipliği yapmış.

Aslında Notre Dame Katedrali Fransız Devrimi sonrasında göz ardı edilmiş, oldukça da tahrip olmuş. Ancak Victor Hugonun burayı ülkenin ruhani merkezi olarak görmesi ve bu doğrultuda eski ihtişamını kazandırmaya çalışması sanırım kilisenin başına gelen en iyi şeylerden biri.

Ünlü yazarın Notre Dame de Paris Katedralini merkeze alarak yazdığı ünlü romanının 1831yılında yayımlanmasından sonra tekrar dikkatleri üzerine çeken yapı 1864 yılında 23 yıl sürecek bir restorasyon sürecine girmiş ve o günden beri de tüm görkemiyle ziyaretçilerini ağırlamaya devam ediyor.

Yeri gelmişken, katedralin ilk yapımındaki mimarının kim olduğu bilinmiyor ancak 1800lü yıllardaki restorasyon çalışmalarının başında Eugene Emmanuel Viollet le-Duc yer almış.

***

15.04.2019 Notre Dame Katedrali Yangını


Dünya kültür mirasları arasındaki en önemli eserlerden Notre Dame Katedrali 15.04.2019 tarihinde alevler arasında kaldı. Yangının sebebinin ise katedralde yürütülen restorasyon çalışmaları olduğu söyleniyor. Henüz yangın söndürme çalışmaları devam etmekle birlikte katedralin önemli bir kısmı ve kule külahlarından biri çökmüş durumda.

Notre Dame Katedrali hem tarihi hem mimari hem de sanatsal öneminden dolayı sadece Fransaya mal edilen bir hazine değil, tüm dünyaya ait bir kültür mirası idi. Bugün bu eşsiz sanat eserinin gözlerimizin önünde alevlere yenik düşmesini izlemek modern çağın en acı trajedilerinden.

***

1831’de yazılan Notre Dame’ın Kamburu (Fransızca: Notre Dame de Paris, İngilizce: The Hunchback of Notre Dame)

Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olan sanatçı, edebi ününü şiirleri ve oyunları ile kazandı. Romantik akımın en tanınmış adları arasında yer aldı. Toplumsal sorunlar ve politikayla yakından ilgilendi, 1848 ayaklanmalarının ardından Kurucu Meclis’e katıldı, daha sonra milletvekilliği yaptı, l’Evénement adlı bir gazete çıkardı. 1852’de Louis Bonaparte’ın imparatorluğunu ilan ettiği hükümet darbesine karşı çıktığı için sürgün edildi. Cezası 1859’da sona erdi, fakat imparatorluk yıkılana kadar gönüllü olarak sürgünde kaldı, 1870’de Fransa’ya döndü. 1871’de Paris Komünü’nü desteklemese de komüncüleri savundu. 1831 yılında yayımlanan romanı Notre Dame’ın Kamburu klasik edebiyatın şaheserleri arasında yer alır.

Quasimodo, Victor Hugo tarafından romanında Çingene Esmeralda’ya aşık olan çirkin, kambur, aksak ve sağır zangoç. Romandaki Quasimodo, vahşi ve asil ruhluluğun trajik bir örneğidir.

Naci Kaptan / 16 Nisan 2019

KISA ÖYKÜLER : İRAN ASILLI İNGİLİZ VATANDAŞI ISHBEL VE HAYAT ARKADAŞI LUCY’NİN DRAMATİK HİKAYESİ


Ishbel ve Lucy

Ishbel Türkiye’de Lucy ile birlikte

İngiltere doğumlu bisikletçi Ishbel Holmes, çocukluğunda tacize uğradı, annesi tarafından terk edildi, evsiz kaldı, uzun süre intihar düşüncesinden kurtulamadı. Dünyayı tek başına bisikletiyle gezen Holmes, Türkiye’de peşine takılan bir sokak köpeği ile kurduğu olağanüstü bağın onu nasıl kurtardığını yazdı:

Bisiklet selesine oturduğum ilk anı hatırlıyorum. Manchester’da yaşarken babam 20 kiloluk patates çuvalları biraz daha ucuz oluyor diye şehrin öbür ucuna bisikletiyle giderdi. Ben daha beziyle gezen bir bebektim. Bisikletin arkasında, patateslerle beraber oturur, onunla gezerdim.

Babam Manchester’da okurken annemle tanışıp ona aşık olmuş. İran Devrimi sonrası Tahran yurt dışında okuyan İranlı öğrencilere para vermeyi bir anda keserek onları ülkeye geri getirmeye çalışınca, babamın hiç parası kalmamış. Bisikleti de hayatta kalabilmek için en önemli araç haline gelmiş.

Babam iş bulsun diye İskoçya’ya taşındığımızda daha 2 yaşındaydım. Ancak annemle ilişkileri yürümedi ve ayrıldılar.

Annemle kalıyordum. Bir gün babamı ziyarete gittiğimde bir arkadaşı dizine oturmamı istedi ve elleri bacağımdan yukarı uzandı. 7 yaşındaydım. Tek hatırladığım çok kötü hissettiğimdi. Korkunç bir kız olduğumu düşünüyordum. Sanırım kendimden de o zaman nefret etmeye başladım.

Babam beni bir kez daha ziyaret ettikten sonra bir anda ortadan kayboldu. Benim yüzümden gittiğini düşündüm.

Ben ve iki kardeşim büyüdükçe, annem giderek hayatla mücadele etmekle zorlanır hale gelmişti. Ailede yaşanan tüm sorunların suçunu benim üzerime atıyordu.

Annemle ilişkim acınası haldeydi. Aramız gerginleştikçe, ben kendimi geri çektim. 16. doğumgünüm yaklaşırken tedirginliğim artıyordu. Annemin benden vazgeçeceği gün yakındı, biliyordum.

Korktuğum oldu ve doğum günümden kısa süre sonra annem beni sonsuza dek hayatından çıkardı. Evin kapısını yüzüme kapadığı an, hayatımın en zor anlarından biriydi. Yavaş çekim bir filmde gibiydim, saatlerce yürüdüm.

Daha sonra bana bir koruyucu aile buldular ama tek istediğim eve geri dönmekti.

Bir gün haftasonları çalıştığım yerden yürüyerek dönerken bir araba yanımda durdu. İçindeki bir grup erkek, göle nasıl gideceklerini sordu. Onlarla gelip yolu gösterip gösteremeyeceğimi sordular, "Seni hemen geri getireceğiz" dediler. Arabaya bindim ama beni geri getirmediler. Issız bir yere götürüp bana tecavüz ettiler.

Kimseye bunu anlatmadım çünkü benim suçum olduğunu, kötü bir kız olduğum için cezalandırıldığımı düşündüm. Olanları aklımdan çıkararak bununla baş etmeye çalıştım. O sırada insanların bana istediğini yapmasına alışmıştım. Kendi gözümde bir değerim yoktu. Doğru düzgün yemek yemiyordum. Kendimden o kadar nefret ediyordum ki, ölmek istiyordum.

Lucy ile Antalya’da güneşe karşı seyahat ederken

Adamlar yeniden peşime takıldı ama arabalarına binmeyi reddettim, koşarak kaçtım. O kadar çaresizdim ki bir telefon kulübesi bulup annemi aradım. Ağlıyordum, yalvarıyordum, ne isterse yapacağımı söylüyordum. Ona "İstediğin gibi bir kız olmaya hazırım. Çok kötü şeyler oluyor" dedim. Olanları anlattığımda beni suçladı, değişmem gerektiğini söyledi.

Artık tek istediğim ölmekti. Bir noktada, intiharı önleme çağrı hattını her 20 dakikada bir arar olmuştum.

21 yaşındayken kaldığım evsizler yurdundan atıldım. Bana bağıran görevli kadın, sefaletin içinden çıkamayacağımı söylüyordu. Söyleyiş şeklinde öyle bir şey vardı ki, kendi kendime "Artık buna daha fazla izin veremem" diye düşündüm. Bir karar vermek zorundaydım. Ya intihar düşüncesinin beni tüketmesine izin verecektim, ya da kendimi yaşamaya adayacaktım.

Ishbel, İranlı kadınlar bisiklet takımından arkadaşları ile birlikte

Ishbel, İranlı kadınlar bisiklet takımından arkadaşları ile birlikte

Düştüğüm yerden kalkmak, yaptığım en zor şeydi. Bir anda "Süper kadın"a dönüşmedim tabii ki; emekleyerek içine düştüğüm yerden çıktım.

Üniversiteye yazıldım, ardından otobüsten daha ucuz oluyor diye kendime ikinci el bir bisiklet aldım. Şehirdeki bir bisiklet kulübüne katıldım. Aralarındaki tek kadın bendim. Önceleri hep arkalarda kalıyordum ama yavaş yavaş onlara yetişmeye başladım.

Bisiklete binmeyi çok seviyordum çünkü her şeyden kaçmanın muhteşem bir yoluydu. Hayatım giderek daha iyi bir hâl aldı. Bisikletten inmediğim için o dönem endorfin hormonum tavan yapmış olmalı. O dönem ilk kez bir yere ait olduğumu da hissettim. 2014’te Glasgow’da İngiltere Milletler Topluluğu’nun olimpiyatları için bisiklet yarışları pisti kuruldu. Pistte öylesine bisikletimle turlarken, hemen oracıkta bana takıma katılmam teklif edildi ve kabul ettim. Daha ilk yarışımda İskoçya’nın önceki olimpiyat madalyasının sahibini de geçerek altın madalyayı kazandım.

Tam o sırada İran’a gidebileceğim bir fırsat çıktı. Aslında benim için doğru zamandı ama bazı aile üyeleri oradaydı ve çekiniyordum.

Tahran’dayken İranlı takıma katılmam istendi. "Bu, İran’la ve babamla bir bağ kurmak için bir fırsat" diye düşünerek kabul ettim. Daha önce kadın hakları mücadelesinde yer almamıştım ama İran’da durum olağanüstüydü. Kadın bisikletçilerin gördüğü muameleye karşı ses çıkaranların arasına katıldım.

Ishbel in the Andes

Kavurucu sıcakta örtünmek zorundaydık. Kadınların ellerinden "erkeklerle mesajlaşmamaları ve dikkatlerinin dağılmaması" için telefonları ellerinden alınıyordu.

Kadına yönelik ayrımcılığa karşı mücadelem hiçbir şeyi değiştirmedi. Ben de sonunda Tahran’ı terk ettim ve Türkiye’ye uçtum.

Türkiye’ye geldiğimde tesadüfen, aylardır bisiklet turu yapan bir adamla tanıştım. O an istediğimin bu olduğunu anladım. İskoçya’ya geri döndüm ve neyim varsa sattım. Fransa’nın Nice şehrine uçtuktan sonra, dünyayı bisikletimle gezmeye başladım.

Ishbel Brezilya'da

Ishbel bisikletiyle tek başına 20’ye yakın ülkeye gitti.

Lucy ile ilk karşılaşma

Marmara Denizi boyunca devam ederken arkama bir köpek takıldı. Pedalıma basıp ilerlemeye çalıştım ama beni takip etti. Aslında durmayı düşünmüyordum, dünyayı bisikletle geziyordum, bir sokak köpeğiyle ne yapacaktım ki?

Ancak açık renkli tüyleri olan bu köpek bana yetişmeye çalıştı. Mesafe artarken dayanamadım ve frenleri sıktım.

Bana yetişti ve bir metre kadar mesafeden bana eşlik etmeye başladı. Arada bir elimi uzattım ama aynı mesafeyi korudu. Bir kamp alanı bulup durduğumda o da yanıma geldi.

Ertesi gün onu alıp köye geri bırakmayı düşünürken, dört köpeğin ona saldırdığını gördüm. Bir grup halinde olmaları, köpeğin olanlara tepki veriş şekli, beni 16 yaşıma geri götürdü. Ne kaçmaya çalışıyor, ne de onlara karşı koyuyordu.

Ben de aynıydım.

Aniden her şey bulanıklaştı. Bisikletimden indim, bağırmaya başladım. İçimde nereden geldiğini anlamadığım bir güç belirdi ve köpekleri kovmayı başardım. Birkaç adım geri attım ve gözyaşlarına boğuldum. Lucy için ama daha çok kendim için ağlıyordum.

Ishbel ve Lucy

Ishbel ve Lucy

Artık benim hayat amacım onu güvende tutmaktı çünkü güvende olmamanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordum.

İsmini Lucy koydum.

Yolculuğumun bundan sonrası tamamen farklıydı. Lucy kendime değer vermemi, gücümü bulmamı sağlamıştı. Değişmiştim. Artık bir kurban değildim. "Eğer kendimi koruyamazsam bu köpeği nasıl koruyacağım" diye düşünüyordum.

Kendimi sevmenin bir yolunu bulmalıydım. Ben de Lucy’e baktığım gözle kendime bakmaya başladım. Onu korumaya, iyi beslenmesini sağlamaya çalıştıkça, otomatik olarak kendime de böyle davranır oldum.

Lucy sayesinde ilk kez koşulsuz sevmenin ne olduğunu gördüm. Dönüştürücü bir deneyimdi. Uyanmıştım ve şoktaydım.

Lucy’nin çadırımın önünde oturduğunu gördükçe, "Benim hayatım da tam olarak buydu" diye düşündüğümü hatırlıyorum. İşte o zaman kendi kendime şöyle demiştim: "Vay canına, şu başardığın şey inanılmaz."

İlk kez kendimle gurur duymuştum.

Lucy’e söz verdim. Dünyadaki tüm Lucy’lere ve arkadaşlarına yardım edecektim.

Bir sokak köpeği hayatımı değiştirdi. Sanki hiçbir insanın yapamadığını yaptı. Beni kurtardı.

Olivia Lang’in röportajından

Ishbel’in kitabı "Ben, bisikletim ve Lucy isimli sokak köpeği" hem İngiltere hem ABD’de basıldı. Ishbel ayrıca, worldbikegirl.com ve ishbelholmes.com internet sitelerinden deneyimlerini paylaşıyor.

İllüstrasyon: Katie Horwich

KISA ÖYKÜLER : İşte Adanalı Cinik Burhan


İşte Adanalı Cinik Burhan

12 yaşında İlkokul Diploması’ndaki resmi. Resim , Adana Sosyete fotoğrafçısı Foto Moda’da sabah 07.00’de çekildi. Önce , gece 04.00 gibi Babe’nin fırınından çöreklerini alıp kapıdan fırladı. 06.30 gibi hedef mahallerin tamamındaki evlere , koşmayı kesmeden , çörekleri satıp bitirdi. Sokak berberinde 3 numara traş oldu. Mestan Hamamı girişindeki çeşmede kafasını yıkadı. Çörek Tepsisi’nin örtüsüyle saçını kuruladı ( hâala biraz Islak ) . Sosyete fotoğraçısı Moda’nın önünde beklemeye başladı.

Çörek kazancı ile , Diploma fotoğrafını çektirdi. Koşma’ya devam etti. Fırından ; sıcak , 1 metrelik , tırnak ekmeğini ( pidenin Adanalısı !) aldı Koşmaya devam .

Hedef Ev.

Canım Anam yer sofrasını kurmuş , çayı demlemiş , herkesin önüne 3-5 zeytin , bi şeker büyüklüğünde yağsız peyniri dizmeyi bitirirken , fırtına gibi Ev’e dalıp , " tek eksik" hâla sıcacık elimi yakan tırnak ekmeğini " metre boyuyla sofranın ortasına koyuyorum.

Okul Çantam’ı boynuma asıp , evden ( yine ) koşarak çıkıyorum. 7.45’te İnkilâp İlkokulu’nda olmalıyım. Okul yolunda , bikaç ; portakalı, mandalinası ünlü bahçelere günlük ziyaretlerimi de yapınca , artık Okul’a ve 5 yıl kesintisiz öğle yemeği yediğim Çocuk Esirgeme’nin Taş Köprü yanındaki yemekhanesine konsantre olmalıyım.

Çocuk Esirgeme’de Yemek biter bitmez , Taş Köprü’den geçip , Adana Pazarı’na karpuz götüren " laylonlardan",( traktör ve arkasındaki römorkun Adanacası ) Kabuğu Siyah içi Kırmızı Bal ,karpuz örneklerimizi de hızlıca indirip (!) , marş söyleyerek öğretmenimizle , sınıf şeklinde İnkilâbımız’a döneceğiz.

Öğle dersleri bitecek , benim " işim" bitmicek. İlkokul sondan orta sona kadar 4 yıl aralıksız yaptığım " Avukat kâtipliği "ne gidiyor olacam.

Sayısız olayla karşılaştığım , Adana’n manşetlik günlük olaylarını avukat yazıhanesinde , duruşmalara sıra geldiğinde canlı , canlı izlediğim " avukat kâtipliğim (!)" dönemimde tüm okul arkadaşlarıma fark attığım özel dönem.

Hangi okul arkadaşım kendisine pişmiş yumurta kabuğunu saniyede soyup , imza , damgayı yumurta Yüzeyi’ne , oradan istenen yere yuvarlıyarak aktarmayı bilebilir .Meselâ okul kimliği üretebilirdi ki. Hangi okul arkadaşım 12-15 yaşlarında Adliye’nin en eğlenceli gizli duruşma " kız kaçırma" duruşmalarını izliyebilme becerisi edinebilirdi ki.

Avukat yazıhanelerinde , Adana Asliye , Ağır Cezalar’da öyle akıl almaz cinayet , dolandırıcılık , soygun , kaçakçılık . köylülerin kız kaçırma dümeni duruşmaları izledim ki. Ben de Hakim olup bu işlere bulaşanların iflahını kesmecesine , " bi idealist" olmaya karar verdim.

Ama , meğer , esas şaşıracağım şeyleri öğreneceğim yer Adana Erkek Lisesi imiş. Adana Erkek Lisesi’nde parayla aşk şiiri dörtlükler , öğle sucuk ekmeğe " anahtar teslimi" kompozisyon yazma , isteyene bir saatte sahte Dostoyevski , Panait İstrati öyküleri yazma gibi daha neler beni bekliyormuş !

Adana Erkek Lisesi’nde lâkapsız kimse olmaz. Bitanesi beğenilsin , seçilsin diye 10 civarında lâkap takılır. Orada , bana takılan 20 civarındaki lâkap içinde , sadece , bi tek " fare " tuttu !. Uyar , dedim ; Fare’nin de büyük , parlak , seyredici , araştırmacı gazteci gözleri var. 18 Kromozomlu fare kadar 23 kromozomlu insan kadar 2 canlı türü az bulunur. İnsan gibi 5 adet parmağı var. İnsan’daki tüm el becerileri onun 5 parmağında da var.

.

Tabii , Edebiyat’ı bırakıp , Atatürk’ün "Hayat’ta En Gerçek Yol Gösterici İlim’dir FEN’dir" keşfederek 1 kez daha tüm arkadaşlarıma fark attım. Tam , Atatürk’ün istediği gibi Fenci Burhan’ı yarattım..

T.C. Burhan

ÖZEL BÜRO NOTU : Değerli Burhan abimiz sadece iyi bir MÜHENDİS değil aynı zamanda Atatürk’ün askeri ve iyi bir Kemalist’tir. Ve bugüne kadar ÖZEL BÜRO GRUBU’nun yurtsever faaliyetlerine çok önemli destekler vermiştir. Sırası gelmişken ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak Burhan abimize şükranlarımızı sunarız. Sizler destek olmaya devam ettikçe bizim bileğimizi kimse bükemez.

KISA ÖYKÜLER : Carl Dedloid’ten Mehmet Ali Paşaya, Nazım Hikmet’ten Ömer Cengiz’e, Ömer Cengiz’den Müjdat Gezen’e.


Bilenler vardır, Sunay Akın çok güzel anlatır bunu ama oldu ya ilk defa duyacaklar da vardır.

Size bir hikaye anlatacağım, yaşanmış bir hikaye, hem de sonuçları çok ama çok güzel olan bir hikaye…

1827 yılı..

Almanya’nın Magdeburg şehri…

Bu şehirde Ludwig Carl Friedrich Dedloid adında bir erkek çocuğu dünyaya gözlerini açar.

Büyüdükçe huzursuzluğun ne olduğunu anlar, çünkü annesi ve babası sürekli kavga etmektedir.

Aileyi ve Carl’ı çok seven yakınları, bu kavgalardan etkilenmesin diye Carl’ı bir yetimhaneye verirler.

12 yaşına kadar bu yetimhanede kalır Carl, çok eziyet çeker, dayak yer ve artık kaçmaya karar verir. Bir gece çarşafları birbirine bağlar ve kaçarak Hamburg’a gelir.

Daha 12 yaşındaki Carl, bir gemide miço olarak iş bulur. Çok sıkıntılı bir 3 4 ay geçirir. Miço olduğu gemi İstanbul Boğazından geçerken KIZ KULESİNİ görür Carl, denize atlar ve Kız Kulesine kadar yüzer.

O sıralar Kız Kulesi Cüzzamlıların kapalı tutulduğu bir minik adadır. Carl yakalanır ve Emin Ali Paşa’nın yanına götürülür. Paşa sorar niye kaçtın diye, dayaktan der, peki de 3 4 aydır denizlerdesin neden İstanbul der Paşa, çocuk Kız Kulesini gösterir, bu Kule yüzünden, ben bu Kuleyi çok sevdim…

Tabi bu büyük bir haber olur, Almanlar çocuğu ister ama Emin Ali Paşa vermez ve himayesine alır.

Adı Mehmet Ali olur, askeriyeye gönderilir. Eğitimler alır ve sonunda PAŞA olur, artık adı Carl Dedloid değil, Mehmet Ali Paşadır. Çok başarılı bir asker olur, bir çok savaşta ve anlaşmada Osmanlıyı temsil eder.

Bu arada evlenir, dört tane kız çocuğu olur. Evlatlarından birisinin adı Leyla Hanımdır, Leyla Hanımın da bir kızı olur, adını Celile koyarlar. Celile Hanımın da bir oğlu olur.

Adını Nazım koyarlar, NAZIM HİKMET.

Yani Nazım Hikmet, 12 yaşında Kız Kulesine sığınan adı Carl Dedloid olan sonra da Mehmet Ali Paşa’nın torunudur.

Hikaye bitti mi …

Hayır!

Bundan sonrasını da dinleyin….

Nazım malum Selanik’te doğar, hayatını herkes biliyor, ona girmeyeceğim.

Nazım Hikmet 1938 yılında tutuklanır, neden?

Orduda isyan çıkartmaktır suçu… Bu suça da neden olan şey Beyoğlu’nda bir sinema çıkışında Ömer Deniz adında bir Askeri Öğrencinin şiirlerini Nazım Hikmet’in okumasını istemesidir.

Birlikte tutuklanırlar …

Ömer Deniz’i kimse tanımaz etmez ama Nazım o günden sonra mahkumiyetten kurtulamaz.

Peki Ömer Deniz’e ne olur?

7 sene hapis yatar, sonra ben der Hukuk okuyacağım ama parası yok. Fatih’te okul parasını çıkarmak için bir Oyuncakçı Dükkanı açar.

Tahta oyuncaklar yapar, çocuklara satar, oradan gelen para ile de okulunun ödemelerini yapar, hayatını geçirir.

Günlerden bir gün 7 8 yaşında bir çocuk dükkana girer ve Ömer Deniz’e yanında çalışıp çalışamayacağını sorar. Ömer deniz çocuğu sever, gel der, çalış yanımda.

Çocuk sevinir ve Ömer Deniz’in yanında çalışmaya başlar.

Bir gün çocuk Ömer Amca der, benim hiç oyuncağım yok, bana da bir tane yapsana. Ömer Deniz ona da bir oyuncak yapar, her tarafı oynayan kuklalardır bu oyuncak.

Ve bu çocuk o kuklaları alı, okula gider ve ilk gösterisini yapar.

Bu çocuk ta MÜJDAT GEZEN dir …

Nasıl buldunuz, hayat ne garip değil mi, Carl Dedloid’ten Mehmet Ali Paşaya, Nazım Hikmet’ten Ömer Cengiz’e, Ömer Cengiz’den Müjdat Gezen’e…

Yaşam ağlarını kurmuş …

Biliyorum uzun oldu ama umarım keyifli olmuştur…

KISA ÖYKÜLER : DÜNYA BÖYLE İNSANLARLA DAHA GÜZEL – İŞTE BREZİLYA’DAN YÜREK YAKAN BİR HİKAYE


37396604_978170919056061_7805075519619203072_n[1]

Brezilya’ da kendisini kemana başlatarak Şiddet ve Sokaklardan kurtaran, müzik öğretmeninin cenazesinde kemanını çalarken göz yaşlarını tutamayan, 12 yaşındaki Diego Frazo. Fotoğraf dünyanın en etkileyici 20 fotoğrafı arasına girmiştir. Bazen bir fotoğraf bin kelimeye bedeldir..

KISA ÖYKÜLER : Neriman Köksal ve İzzet Günay & FOSFORLU CEVRİYE


Neriman Köksal ve İzzet Günay & FOSFORLU CEVRİYE

Gözlerinden bellidir Cevriyem
Sende kara sevda var!
Morede fosforlum
Sende kara sevda var!

Reklamdan sonra devam ediyor

Bu şarkıyı hatırlayanınız ve unutulmaz “Fosforlu Cevriye” filmini görenleriniz vardır. İşte o filmdeki, bir zamanların Afet-i Devranı Neriman Köksal’ın aşkını anlatacağım bu hafta sizlere…

1999 yılının ılık bir Ekim sabahıdır. “Surp Agop Hastanesi’nin dahiliye koğuşunda, Türk sinemasının yarı “vamp” yarı “abla” karakteri, sizlerin bildiği adıyla Neriman Köksal yatmaktadır. Sinemamızın unutulmazlarından Sadri Alışık’ın eşi Çolpan İlhan yatağa oturmuş, son anlarını yaşayan bu muhteşem kadının ellerini tutmaktadır.

Neriman’ın kesik kesik şu cümleler düşer kurumuş dudaklarından:

“Onu bana getir, son defa göreyim…”

“Tamam, getireceğim onu. Sen şimdi dinlen, yorma kendini…” der Çolpan hanım. Hemen yataktan kalkar, gözlerinden süzülen yaşları siler ve hızlı adımlarla hastanenin girişindeki telefon kulübesine gidip bir numara çevirir;

“Merhaba Ediz, ben Çolpan, Neriman’ın yanındayım, durumu hiç iyi değil. Son bir isteği var…”

Telefonun ucundaki kişi, sinemanın romantik yakışıklısı Ediz Hun’dur. Birkaç saniye yutkunduktan sonra cevap verir:

“Anladım! Şimdi gidip onu evinden alıp oraya getireceğim…”

Neriman için bu kadar önemli kişinin, Neriman’ın “Kimse Fatma Gibi Öpemez” filminde birlikte rol aldığı ve aşık olduğu İzzet Günay olduğunu anlamıştır. Zaten sinema dünyasında herkes bilmektedir bu umutsuz platonik aşkı…

HAYAT SÜRPRİZLERLE DOLUDUR

Ediz, İpek hanımla evli olan İzzet’i almaya evine gider. Ama “Hayır, eşime ayıp olur, gelemem” der İzzet arkadaşının kulağına usulca, İpek’in salonda olmadığı bir anda. Ediz ısrar etse de İzzet son sözünü söylemiş, yapacak bir şey kalmamıştır.

Evden üzüntüyle ayrılır, birkaç saat sokaklarda dolaşır, Çolpan’a da haber veremez. Nasıl diyecektir ki “Gelmiyor” diye!

Akşama doğru toparlanır hastaneye gider, merdivenleri çıkarken zorlanıyordur. Ama zor da olsa söylemelidir Neriman’a… Ancak odanın bulunduğu koridora gelince büyük bir şaşkınlık yaşar! Neriman’ın odasının kapısının önünde iki kadın durmaktadır; biri sevgili dostu Çolpan İlhan, diğeri de İzzet’in karısı İpek Günay. İkisinin de yüzünde buruk bir tebessüm vardır. Çolpan; “İzzet içerde…” der, hafifçe gülümseyerek ve sözlerini sürdürür:

“Sen evden ayrıldıktan sonra İpek, İzzet’e ne olduğunu sormuş. İzzet başta söylemek istememiş, ama ısrar edince anlatmış ona.”

“Evet” der, araya giren İpek Günay. “Duyunca çok üzüldüm ve İzzet’e, gitmesi için rica ettim. Baktım hâlâ tereddüt içinde, sen gitmezsen ben gidiyorum dedim! Onu da anlıyorum, beni kırmak istemiyor. Ama bu tek taraflı bir aşk ve saygı göstermek zorundayız. Sana çabaların için teşekkür ederim Ediz. Gerçek bir dostsun…”

İzzet uzun süre baş başa kaldığı, karşılık veremediği aşkının odasından çıktığında çok üzgün ve bitkindir. Ediz’i selamlar ve İpek hanımla hastaneden ayrılır…

Bu olaydan üç gün sonra, 22 Ekim 1999 günü Neriman mutlu bir şekilde gözlerini hayata yumar…

Haydi, ışıklar yoldaşın olsun Fosforlu Cevriye!