DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Rusya ile Ukrayna Arasında Yaşananları Kavramanızı Sağlayacak Bir Siyasi Analiz


Putin & Poroşenko

Rusya ile Ukrayna Arasında Yaşananları Kavramanızı Sağlayacak Bir Siyasi Analiz

Geçtiğimiz günlerde Rusya ve Ukrayna donanmaları Kerç Boğazı’nda ilginç bir gerginlik yaşadılar. Arası zaten pek iyi olmayan iki ülke bu tarz gerginlikleri daha ne kadar kaldırabilecek bilemiyoruz fakat konuyu analiz etmek gerek.

stratejik düzlemde

rusların büyük petro döneminden beri üstesinden bir türlü gelemedikleri, gelmek istemedikleri zamanla da yaşama sebepleri olmuş bir tür fobileri var: kaale alınmama korkusu.

çarlık rusya/sovyet rusya ve günümüz rus dış siyasetinin ana direğidir desek çok da büyük yanılmayız sanırım. süpergüç olmayı becerip birdenbire bir gün kendinizi artık süper olmayan bir güç halinde bulduğunuzda, hava kuvvetlerinizin bakımlarını yapamayıp ordunuzun maaşlarını ödeyemediğinizde, silah tüccarlarına son model ekipmanı maaş ödemek için sattığınızda, nükleer denizaltılar miadı dolmuş silahları yüzünden denizin dibinde patlayıp yokluktan sağ kalmış mürettebatı çıkaramayıp ölüme terkettiğinizde o eski ihtişamlı günlerin geride kaldığını düşünür durursunuz. rusların da sovyetler dağıldıktan sonraki 10 yılı böyle bir kabus dönemidir. "artık önemli sözü geçen bir ülke değiliz" korkusu her ülkeye atfedilebilirse de bu korku yüzünden gerekirse dünyayı yakacak kadar ileri gitmeye niyetli rusya kadar çok az ülke vardır. tarihleri boyunca da böyledir bu. ikinci dünya savaşı öncesi baltık devletlerine gider ve tepeden inme isteklerde bulunurlar. istediklerini alamazlarsa işgal ederler. (bkz: 1939 kış savaşı). alamadıkları vakit işgal sebepleri de çok büyük oranda istedikleri şeyin önemi değil, ufak tefek devletlerin kendilerine "hayır" diyebilme cesaretini göstermesidir. rus bilinçaltı bu tip şeyleri ezerek kendi büyüklüğünü önce kendine (kamuoyuna) sonra dış dünyaya kanıtlamak için hiçbir can mal para hiçbir masraftan kaçınmaz. ortamda savaş yoksa da halkı kilometrelik kuyruklarda tuvalet kağıdı almak için bekliyorken uzay yarışına girer, beşinci altıncı jenerasyon jetleri üretime alır.

ukrayna hadisesine kadar gürcistan mevzusu olduğunda da bazı şeylerin hiç değişmemiş olduğunu analistler yazıyorlardı. ukrayna ise ruslar için çok daha başka bir durum. rus kelimesinin kökeni bile kiev’e dayandığı ve adamlar zaten tarihlerini kievan rus beyliğine bağladıkları için ukrayna gibi bir yerin rus güdümünden (bkz: sphere of influence) başka bir yere yöneliyor olması bile rusları uyuz gibi kaşındırmaya tek başına yeter bir şey. bu bir. ikincisi ukrayna sovyetlerin zamanında önem sıralamasında iki numaralı devleti olduğundan buranın can düşmanları nato’ya yaklaşması zaten rusya içinde iyice bir batı kaynaklı ali cengiz oyunu olarak görülüyor. üçüncüsü rusya hemen dibinde kendine düşman milliyetçi bir ukrayna kültürü doğduğu için (ukraynalıların da tarihlerine bakıldığında çok haklı sebepleri de vardır) ve bunun karadeniz’deki en büyük askeri tesislerinin (bkz: sivastopol) kaybı olacaklarını bildiklerinden herşeyi göze alıp 21. yüzyılda ilhak gibi en negatif şeye başvurdular. kırım yerel meclisi kararı demeyin, görüntüler olaylar tam bir komedi, resmen adı koyulmamış bir ilhak var kırım hadisesinde.

kırım üzerinde rus bayrağı dalgalanmasını dünyada rusların ticaret ve silah anlaşmalarının olduğu ya da ruslara göbek bağıyla bağlı suriye küba kuzey kore gibi ülkeler dışında kimse tanımıyor. peki kısa vadede silahsız yapabilecek bir şey var mı? hayır. silahlı var mı? evet ama onun sonrasında dünyada ot bile yetişmiyor. o yüzden yok.

taktik düzlemde

kırım’ın anakaraya tek bir bağı olması yüzünden kırım’ı savunmaya yeltenen bir askeri gücün en büyük düşmanı hep ikmal olagelmiştir. kırım’ı savunmaya verdiği avantajlar yüzünden dilerseniz hayvan gibi savunursunuz ama o savaş makinesini döndüren günlük 1000/4000 ton arası ikmali ulaştırabildiğiniz sürece bu böyledir. ruslar ise kerç boğazı’na tuzla adası üzerinden bildiğin bayağı bir süspansiyon asma köprü inşa ettiler. zira böyle bir olasılık vukua gelirse denizden ikmal 600km menzilli seyir füzelerinin harpoonların tlam platformlarının deniz savaşını domine ettiği bir teknolojik ortamda kolay değil. kara bağlantısı ise yüksek hacimde ikmale olanak sağladığı ve deniz gücü gibi kendi ofansif insiyatiflerini tehlikeye atmadan yarımadayı besleyebildiği için tercih ediliyor.

işte ukrayna’nın da azak denizinde kasabadan hallice limanları var. 2003 anlaşmalarına göre de kerç boğazı’ndan geçiş serbestisi konusunda rusya ile imzalı senetleri var. ama öküz öldü ortaklık bozuldu diyerek kırım işgal edildiğinde iki ülke arasındaki yazılı olan her şey büyük bir tahakküm altına girmekten kurtulamadı. rusya taktik anlamda kırım’ı besleyen can damarının altından ukrayna savaş gemilerinin girip azak denizinde olası ters bir durumda ikmali sekteye uğratması ihtimalini düşünmek bile istemiyor. bugün ukrayna savaş gemileri geçip yarın ukrayna’ya amerika tarafından hibe edilecek arleigh burke sınıfı fırkateynler aegis kabiliyetli kruvazörler ukrayna bandırasıyla azak denizine girmeye çalıştığında ne olacak onun hesabını verebilecek rusya’da pek kimse yok. bu olmadan kırmızı çizgiyi bence bir çekmek istediler. ama iş o noktaya şimdi daha da hızlı ilerliyor.

operasyonel düzlemde

rus kaptan bayağı ana avrat küfrederek römorköre gemisiyle omuz atıyor. gemilere rus istihbarat servisi fsb de bordalayıp epey bir denizciyi de yaralıyorlar. iki meşru ülkenin bayağı birinin diğerine silahlı agresyonu var. boğaz geçişinde bu gerçekleştiği için anlaşma ihlali, uluslararası hukukun çiğnenmesi ne aranırsa var.

ukrayna’da şu an hali hazırda epey bir nato personeli karşılıklı işbirliği ve eğitim çerçevesinde bulunuyor. biraz da bundan kuvvet alarak sıkıyönetim ilan edildi. sıkıyönetimden bir adım sonrası genellikle seferberlik (mobilization) olarak gelir. seferber olmuş bir devletin de savaşa bir haftası var kabul edilir. yani ukrayna bu olay neticesinde on binden fazla nükleer başlığı olan bir ülkeye karşı "savaşa iki adım" kaldığını alenen söylemekten çekinmiyor. üstüne denizde olan ufak anlaşmazlıklardan tatsızlıklardan bir halt çıkmayacağını kimse düşünmesin. vietnam savaşını çıkaran da bir tonkin körfezi hadisesidir.

tepeden bakıldığında ufak gördüğü/kendini tehdit ettiğini düşündüğü/ağzının payını vermezse karizmasının çizileceğini düşündüğü ülkelere karşı çok sınırlı bir tahammülü olduğunu bildiğimiz bir rus kültürü küçük enişte gibi bağıran ve sol kolunu (kırım) kaptırmış bir ufak devlet tarafından alenen tehdit ediliyor. bu ikisi birbirlerine proksi savaşlar donetsk luhansk donbass yerine resmen tank top dalarlarsa nato’nun bu mevzu içine çekilmesi benim oturduğum yerden çok da uzak bir ihtimal gibi gelmiyor. ikaz – uçuşa yasak bölge falan diye başlar ondan sonrası da tufan. bütün olayların türkiyeye olan uzaklığı ise kuş uçuşu 260km. istanbul ankara arası kadar bile değil.

nitekim rusları asıl durduran tam kapasiteleriyle ukraynaya rus tipi bir karşılık vermemelerinin tek nedeni de yine ortamdaki nato varlığı. rusya gibi dünya kamuoyunu kendi içinde düşmanlaştırmış, "biz süperiz kimse bizi çekemiyor" mentalitesini her vatandaşına sedef gibi kakmayı becermiş bir anlayış fiilen ayrılıkçıların elindeki luhansk ve donetsk’i aynı kırım gibi oldu bittiyle ele geçirmiyorsa korktuğu başka şeyler de var. zira onlar da biliyor. ukraynada yaprak kımıldasa polonya ve baltık ülkelerindeki nato yığınağı da katlanıyor.

yani mevcut veriler ve olayın seyri incelendiğinde bu olay ne yapılıp edilip yatışmak zorunda. zira bu boyutlarda bir askeri yığınak bir kıvılcıma bakar. çıkabilecek yangını da söndürecek su dünyada yok.

ORTADOĞU DOSYASI : Ortadoğu Kavramı, Ortadoğu’nun Tarihi Ve Çeşitli Yönleriyle Dünya Siyasetin de Ortadoğu’nun Önemi


Ortadoğu Kavramı, Ortadoğu’nun Tarihi Ve Çeşitli Yönleriyle Dünya Siyasetinde Ortadoğu’nun Önemi

Ortadoğu Kavramı

Ortadoğu kavramı Avrupa merkez kabul edilerek, dünyanın diğer bölgelerini bu merkeze uzaklıklarına göre; yakın, orta ve uzak şeklinde kategorize eder. Coğrafi bir kavramdan ziyade siyasi bir içeriğe sahip olan Ortadoğu kavramını ilk defa 1902 yılında Amerikan deniz tarihçisi Alfred Thayer Mahan, Arabistan ile Hindistan arasındaki bölgeyi ifade etmek için kullanmıştır. Bölgeyi haritada incelediğimiz zaman Mahan’ın, bu kavram ile Süveyş‘ten Singapur‘a kadar uzanan deniz yolunun bir bölümünü kapsayan ve sınırlarının kesin şekilde belirtmediği bir bölge karşımıza çıkmaktadır. Ortadoğu sınırlarının tanımlanması üzerine farklı pek çok görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerin farklı olmasının temel sebebi ise çeşitli sosyal bilim dallarında uzmanlaşma farkının etkileridir. Bu farklı uzmanlaşma alanları kendilerine özgü şekillerde bölgeyi birbirlerinden farklı şekilde tanımlamaktadır. Coğrafyacılar coğrafi görüş açısı ile bakmakta meseleye bölgesel coğrafya yönünden değerlendirmekte ve Asya kıtasının bütününü temel alarak Ortadoğu’yu Güneybatı Asya olarak tanımlamayı uygun bulmaktadırlar. Bölgeyi siyasi açıdan tanımlayan Cemal Zehir, İngiltere ve Fransa gibi geçen yüzyılın ortalarından beri yeni sömürgeler elde etmek ve yayılmacı politikalar izleyen Avrupa devletlerinin, Avrupa’yı merkez kabul ederek buranın doğusunda kalan dünyayı üçe ayırmışlardır değerlendirmesini yapmıştır. Akdeniz kıyısındaki Türkiye, Suriye, Mısır, İsrail, Lübnan devletleri ile Arabistan, Irak ve İran’ı kapsayan alan Ortadoğu içerisine alınmakta ve Ortadoğu terimi çoğunlukla Yakındoğu adıyla ifade edilen bölgenin tamamı için kullanılmaktadır.

Ortadoğu tabir edilen bölgeyi farklı kaynaklardan incelediğimiz zaman, coğrafi bölge sınırlarının, kaynaklara göre farklılık gösterdiğini görülmektedir. Örneğin Ahmet Davutoğlu Ortadoğu’yu; Hindistan’ın batısından başlayarak Kuzey Afrika’da Mısır’ı da içine alan bir hattaki bölgeleri kapsayan alanlar için güncel alanda kullanılan bir kavram şeklinde tanımlamaktadır.11 Başka bir kaynağa göre ise Ortadoğu, batıda Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan ve Mısır‘dan başlayarak, doğuda, körfez ülkeleri, kuzeyde, Türkiye, Kafkasya, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, İran, Afganistan ve Pakistan’ın güneyde, ise Suudi Arabistan ve Yemen‘in de dâhil edildiği coğrafya olarak tanımlamaktadır. Bu tanımlamalar ışığında Ortadoğu coğrafyasının geniş tanımı: Türkiye, Afganistan, Suriye, Lübnan çizgisinden başlayıp Kuzey Afrika devletlerini de kapsayarak Uzakdoğu sınırına dayanan ve Arap Yarımadası’nı içine alan bölgedir. Dar tanımı: Kuzey Afrika ülkeleri, Afganistan ve Pakistan’ı içine almayan Bahreyn, Irak, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Filistin ve Mısır olmak üzere 12 Arap ülkesi ile İsrail’i esas alan bölgedir.

Ortadoğu uzmanı Gamze Güngörmüş Kona’ya göre ise Ortadoğu:

“Orta Doğu terimini İngiltere geliştirmiş ve bu kavramın içine Arap devletleriyle birlikte İsrail, Kıbrıs, Türkiye ve İran’ı da eklemiştir. Ancak, Amerikalılar tarafından geliştirilen ‘Yakın Doğu’ terimi yalnızca İsrail ve İsrail’e komşu Arap devletlerini ifade etmektedir” şeklindedir.

Ortadoğu’nun Tarihi

Ortadoğu diye tabir edilen bölge dünya üzerinde çok özel bir öneme sahiptir. Ortadoğu kültürel özellikleri ve coğrafi konumuyla medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve tarihe birçok defa yön vermiştir. Tarihte insanların yaşamını etkileyen birçok gelişmenin, ilk olarak bu bölgede gerçekleştiği bilinmektedir. Örnek vermek gerekirse ilk yerleşik hayat, ilk tarım faaliyetleri, ilkyazı, ilk yazılı kanunlar ve ilk dinler hep bu bölgede ortaya çıkmış ve dünyaya yayılmıştır. Ortadoğu’nun stratejik öneminin tam olarak anlaşılabilmesi için bölgenin tarihi sürecine kısaca göz atmak faydalı olacaktır. Ortadoğu’nun tarihini ve tarihi akışını belirleyen en önemli öğelerden biri de dinlerdir. Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkan ilk semavi din Yahudiliktir. Yahudilik günümüzde de bölgeyi oldukça etkilemektedir. Özelikle Yahudilik temelli, laik bir anlayışla 19. yüzyıl ile birlikte ortaya çıkan Siyonizm, bugün için belki de bölgeyi en çok etkileyen unsurdur. Yahudilikten sonra ise Hz İsa ile birlikte Hıristiyanlık etkisi söz konusudur. Hıristiyanlık ancak Roma’nın resmi dini olduktan sonra bölgeyi siyasi açıdan etkilemiştir. Ancak bu din Ortadoğu bölge halkların arasında çok fazla yayılmış değildi. Örneğin Suudi Arabistan’da putperestlik hâkimdi.15 İran’da yaygın din ise Mecusilik(Zerdüştlük)ti.

İslamiyet Ortadoğu bölgesini en çok etkileyen dindir. Mekke‘de ortaya çıkan İslam çok kısa bir zamanda güçlenmiş devletleşmiş ve imparatorluk kurmuştur. 4 Halife döneminden sonra ise yönetim saltanat haline gelmiştir. İslam’ın imparatorluk sınırları ise sürekli genişlemiş ve Emeviler Endülüs’e kadar yayılmıştır. Emeviler ve onların saltanatına son veren Abbasiler döneminde İslam içinde Arapların hâkim olduğu bir dönem yaşanmıştır. İslam içerisinde siyasi fikir ayrılıkları zamanla İslam‘da mezheplerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bölünme içinde ilk ayrışma Hz Ali’nin hilafeti ile ilgili yaşanan hadiseler sonucu Şiilik ve Sünnilik şeklinde olmuştur. Siyasi anlamda diğer bir ayrışma da Vahhabiliktir. Bugün için Şiilik, Sünnilik ve Vahhabilik Ortadoğu’daki Müslüman devletleri etkileyen temel dinsel bölünmeyi ifade etmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu, Ortadoğu’da 16. Yüzyıldan itibaren dört yüz yıl boyunca İslam dini adına hüküm sürmüştür. Arap âleminde Osmanlı hâkimiyetinin başlangıcı 14. yüzyıla dayanmaktadır. Bağdat’tan Kahire’ye tecrit edilen Abbasi İmparatoru’nun İslamiyet’in kutsal topraklarının yönetimi ve muhafazasını Mısır seferinden sonra Yavuz Sultan Selim’e devretmesiyle 1517’de resmen Müslümanların liderliği Osmanlı Devleti’ne geçmiştir. Osmanlı hâkimiyeti zamanında, Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarını içeren bölge İmparatorluğun doğrudan doğruya merkeze bağlı vilayetlerini kapsamaktadır. Suudi Arabistan’da ise, imparatorluğa bağlı ancak yönetimi Arap şeriflere bırakılan bazı şeyhlikler ve emirlikler bulunmaktadır. Bu emirliklerden en önemli olanları Necid ve Hicaz emirlikleridir. Osmanlı hâkimiyeti yalnızca Hicaz’ın belirli kasabalarında ve Tihama limanında garnizonlar kurmuştur ve Türk paşalarının otoritesi bu yerlerde sınırlandırılmıştır. Osmanlı Devleti Türk kökenlidir ve günümüzdeki Ortadoğu yöneticileri gibi etnik köken üzerinden hâkimiyet egemenlik kurma çabası içerisinde olmamışlardır. Osmanlı yönetimi başkalarının etnik kökenine ve dinî tercihlerine karşı hoşgörülüdür. Aynı zamanda bu hoşgörü hem bir dinî hüküm hem de siyasal yaşamın bir parçasıdır Osmanlı Devleti’nin uzun yıllar boyunca hükümet merkezinden çok uzak ülkelerde hüküm sürmesine getirilebilecek en mantıklı açıklama etnik kökene dayalı siyaset yapmamış olmasıdır Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu’da doğru politika izlediğini gösteren en önemli hususlardan biri de bölgeden çekilmek zorunda kaldıktan sonra, Ortadoğu’da günümüze kadar huzur ortamının tesis edilememiş olması ve sakin bir siyasi zemin oluşturulamamış olmasıdır.

İslam dininin doğduğu topraklar olan Ortadoğu’nun, tarihsel bütünlük ve Osmanlı’nın bölgeye kattığı değerler açısından, Osmanlı’nın Ortadoğu’da hâkimiyet dönemi günümüzde de çok
önemli görülmektedir. Ortadoğu bölgesinde Osmanlı Devleti’nin ekonomi ve toplum konularında devletin önceliği üzerine geleneksel duruşu, bölgenin yapısını anlamak üzere yapılan tartışmalarda vazgeçilemez bir delil olarak kullanılmaktadır. Osmanlı’nın son dönemlerinde bölgede açıkça gözüken olumsuz özelikler genel hatlarıyla; verimsiz yönetim, ekonominin kötü idaresi ve yolsuzluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlara rağmen Ortadoğu’da en rahat ve istikrarlı dönem bölgede Osmanlı hâkimiyeti olduğu devirlere rastlamaktadır.

1900’lerin başında Araplar İngiliz desteği ile ayaklanmış ve Osmanlı Devleti bölge üzerindeki hâkimiyetini yitirmiştir. Mekke Şerifi Hüseyin, Osmanlı ve Britanya arasında gidip geliyordu. Osmanlı’nın yaklaşan savaştan Almanya ile birlikte galip çıkma olasılığı ve Sünnilik, Halifeye karşı savaş kararını zorlaştırıyordu. Ancak dönemin sonuna doğru İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarının merkezi ve Türkçü politikaları Şerif Hüseyin’i Osmanlı’dan uzaklaştırdı. Arabistan’ı birleştirmeyi hedefleyen “Büyük Arabistan” isyanı hazırlıklarına, meşhur Lawrence’ın de çabalarıyla İngiltere ile bir arada girişen Hüseyin, bölgenin geleceğini şekillendiren önemli aktörlerden biri oldu. Savaş başlayınca İngilizlerin ayaklanmayı körükleme çabalarında artış görülmüştür. İngilizlerin Şerif Hüseyin ile yaptıkları anlaşmadan sonra Araplar Osmanlı’ya karşı saldırıya geçmiştir. İngiltere ile Şerif Hüseyin arasındaki görüşmeleri ve anlaşmayı öğrenen Fransa Ortadoğu’yu ele geçirme girişimine hız vermiştir. Daha sonra Fransa İngiltere’ye baskı yaparak Sovyetler birliğinin onayıyla gizli bir antlaşma imzalamıştır. Fransa ve İngiltere arasında Sykes-Picot Planı üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Bu plana göre bölge üç ülke arasında büyük oranda paylaşılmıştır. Ancak Fransa, sahiplendiği bazı bölgelerde beklediğinin üzerindeki direnişi kıramayarak, bu bölgelerden çekilmek zorunda kalmıştır.

İngiltere ve Fransa savaş sırasında Ortadoğu hakkında ortak bir bildirge yayınlamıştır. Bildirgede “Uzun zamandan beri Türk zulmü altında yaşayan halkların kurtuluşlarına yardım etmek için savaştıklarını” belirten bu iki devlet “ Ortadoğu halklarının kendi kaderini tayin hakkını” uygulayacaklarını ve Ortadoğu ülkelerinde kendi serbest seçimlerine dayanan ulusal hükümetler kuracaklarını bildirmişlerdir. Ancak İngiltere ve Fransa söylediklerinin aksine bölgedeki çıkarlarını korumak ve sömürgelerini sürdürebilmek için bölgenin geçmişten gelen tarihsel yapısını değiştirebilecek boyutlarda bölge ülkelerinin siyasal, sosyal ve ekonomik yapılarına müdahalelerde bulunmuşlardır. Bölgenin siyasal bütünlüğünü parçalara ayırarak bölge devletleri arasındaki dinsel ve mezhepsel ayrılıkları derinleştirmiş, küçük birimler oluşturmuş, dar bölgeci zihniyetleri aşılayarak kökleştirip parçalamaya yeni boyutlar kazandırmışlardır. Bu böl ve yönet taktiği ile bölgeyi İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar kontrolleri altında tutmayı başarmışlardır. İkinci Dünya Savaşından sonra dünyadaki güç dengeleri yeniden şekillenmeye başlamış, eski güçlü devletler Fransa, İngiltere, Almanya ve Japonya’nın yerini SSCB ve ABD almıştır. Almanya’yı savaşta yenmek için ABD’den silah ve teknolojik destek alan SSCB bu sayede ABD’ye denk bir süper güç olmuş ve dünya iki kutuplu bir hal almıştır.

Savaş nedeniyle askeri ve ekonomik olarak güç kaybeden İngiltere ve Fransa’nın egemenliği altındaki Ortadoğu devletleri sırayla bağımsız olmaya ve İngiltere ve Fransa’nın egemenliğinden kurtulmaya başladılar. 1948 yılında İsrail Devleti’nin Filistin’de kurulması, sömürge devletlerinin Araplar arasında pekiştirdiği ayrışmaları unutturmuş ve Ortadoğu’daki devletleri birleştirici etki yapmıştır. İsrail kurulur kurulmaz Arap-İsrail Savaşı patlak vermiştir. Bu savaşta İsrail kazançlı çıkmış, günümüze kadar sürecek olan sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İsrail’in kurulması ile birlikte Filistin’de Araplar örgütlenmeye başlamış, Filistin Mücadelesini denetimleri altında tutmak isteyen Arap devletlerinin oluşturduğu Filistin Ulusal Konseyi, Kudüs’te Filistin Kurtuluş Örgütü’nü kurmuştur. Ancak bu örgütler tek ses olamamıştır. 1967‘deki Altı Gün Savaşları ile İsrail büyük başarı sağlamış ve artık bölgeye tamamen yerleştiğini ve bir daha ayrılmayacağını göstermiştir. Bu savaşta ABD, İsrail’i desteklemiş ve Arap devletleri ABD ile ilişkilerini kesmiş, SSCB ise Arap devletlerini desteklemiştir. Arapların İsrail ile “çözüm, görüşme ve barış yok” sloganını netleştirmiştir. “Takip eden yıllarda Araplar arasında ve uluslar arası arenada Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi kabul edilen FKÖ, Arap-İsrail çatışmasına son vermek
amacıyla teklif edilen fakat Filistin ulusal özlemlerini tatmin etmeyen her türlü çözüm teklifini engellemeye çalıştı.”

İran-Irak Savaşı, Soğuk Savaşın sonlarında yaşanan savaşlarının en önemlisiydi. Saddam Hüseyin’in nedeni pek anlaşılamayan şekilde İran’a saldırması ile savaş başlamış ve tam sekiz sene sürmüştür. Savaşta ABD, Irak’ı desteklemiş, Irak müttefiklerinden aldığı kimyasal silahlarla Halepçe’de binlerce sivil insanı katletmiştir. 1988’e kadar karşılıklı füze atışlarıyla devam eden savaşta iki devlette hiçbir şey kazanmamıştır. İran içerde rejimini güçlendirmiştir. Suriye, İran‘ı desteklemiştir. ABD Irak‘ı açıktan destekleyerek İran’ın rejim ihracına karşı olduğunu ortaya koymuştur. Irak Savaştan zararlarını gidermek için Kuveyt’i işgal etmiş, bu hareketi karşısında dünyadan çok büyük tepkiler almıştır. ABD, BM Güvenlik Konseyi işbirliği ile Kuveyt’ten çekilmesini istemiş, çekilmeyince ABD öncülüğünde harekât başlamıştır. Harekât sonucunda Kuveyt kurtulmuş, Irak’a ise ağır ambargo, çevreleme politikası uygulanmıştır. En nihayet 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra dünya yeni bir döneme girmiş, tehdit ve güvenlik algısı yeniden şekillenmiştir. Bu süreçte ABD’nin Afganistan ve Irak’a müdahalede bulunmuştur. Günümüzde de devam eden Arap ayaklanmaları neticesinde Ortadoğu’ya ne olacağı dünyanın birinci gündemi haline gelmiştir.

Ortadoğu’nun Sosyal Ve Demografik Yapısı

Tevrat hikâye ve efsanelerinin ete kemiğe büründüğü, Musa, David, Süleyman ve Lût peygamberlerin kendi kavimlerine kıydıkları çölün bulunduğu yer olan Ortadoğu, nüfusu, etnik gruplar dil ve din açısından bir hayli karmaşık ve parçalıdır. Bu Ortadoğu’nun uzun tarihi geçmişi sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Bölgede azınlık pek çok grupla birlikte dört büyük ve etkin etnik grup bulunmaktadır. Bunlar; Türkler, Araplar, Acemler ve Yahudilerdir. Bu ırklara ek olarak Çerkez ve Kürtlerin de bölgede etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ortadoğu’da yaşayan etnik gruplar genel itibari ile farklı devletlerde birbirlerinden bölünerek ayrılmışlardır. Bunun yanı sıra aynı devlet sınırları içerisinde farklı etnik grupların birlikte yaşadığı devletler de vardır. Ortadoğu insanının birçoğu genelde geleneklerine bağlı ve muhafazakâr yapıdadır. Toplumlarının birçoğu genelde geleneksel ve muhafazakâr yapıdadır. Ortadoğu halkları arasında toplumsal sınıflar arasındaki uçurumlar büyüktür, okur-yazarlık oranı ise düşük seviyelerdedir. Ortadoğu’nun toplumsal dokusunda göze çarpan bu olumsuz özellikler pratikte de birçok sorun yaratmaktadır. Örnek verecek olursak eğitim düzeyinin düşüklüğü insanların politik eksiklikleri kavrayamamalarına ve liderlerinin hatalarını görememelerine neden olmaktadır. Arap ülkelerindeki liderlerin uzun yıllar başta
kalabilmelerinin nedenlerinden biri olarak eğitim düzeyinin düşüklüğünü sayabiliriz. Başka bir sorun da maddi imkânların orantısız dağılmasından dolayı toplumun büyük çoğunluğunun yoksul olmasıdır. Bu insanlar sıkıntısı ve gelecek kaygısı yanı sıra güvenlik gibi sorunlarla uğraşmak zorundadır. İnsanlar bu gibi sıkıntılar altında yaşam sürmek zorunda bırakılmaktadır. Böyle şartlar altında ve böyle bir ortamda Ortadoğu halklarının bölgede iyi bir şeyler yapabilmek adına projeler ve planlar üretip uygulamaya koymaları zorlaşmaktadır.

Bölgedeki sosyal yapı etnik ve dinî mezhepler açısından çok parçalıdır. Etnik açıdan hâkim olan unsurlar belirttiğimiz üzere İranlılar, Türkler, Araplar ve Yahudilerdir. Dinî açıdan, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler etkilidir. Müslümanlar da Sünni, Şii ve Vahabilerin etkin olduğu bölünmüş bir yapıya sahiptir. Bölgenin dünyanın dinî merkezi olması, Ortadoğu sosyal yapısında egemen kültür olarak ruhçuluğu ağırlıklı kılmaktadır. Pek çok sayıda peygamber bu bölgede zuhur etmiştir. Bölge halklarının kendilerini anlatma alışkanlıkları Peygamberlik, nebilik, velilik gibi değerler üzerinden yapılmaktadır. Batı toplumunun fikir ve sözlerine referans ve dayanak olarak filozof, sanatçı ve düşünürleri göstermelerine karşı Ortadoğu halkları peygamberleri, velileri göstermekte, kendilerini bu şekilde ifade etmektedirler. Bölgenin toplumsal yapısını anlamaya etki eden bir başka unsur ise dildir. Dil bakımından etnik yapıdaki söz konusu karmaşıklık devam etmektedir. Bölgede en çok konuşulan dil Arapçadır. İkinci önemli dil ise Türkçedir. Bölgede İran dışında az da olsa Farsça kullanılmaktadır. Bu önemli dillerin yanı sıra Ortadoğu’da: İbranice, Ermenice ve diğer azınlık dilleri de bulunmaktadır. Ortadoğu’da öncede belirttiğimiz gibi baskın dili Arapçadır. Bu dil Arabistan’da gelişmiştir ve Etiyopya dilleriyle Sami dillerinin güney bölümünü oluşturur. Arabistan dışında Arapçanın yayılması İslamiyet’in doğal bir sonucudur. Bir diğer Ortadoğu dili de Türkçedir. Türk dili Orta Asya kökenli bir dildir. Türk dili bölgede azınlık hâlinde İran ve Sovyet ülkelerinde de konuşulmaktadır. Bölgede konuşulan büyük diller kategorisine ekleyeceğimiz bir diğer dil de Farsçadır. Hint-İran dil ailesinden gelen bu dil Arapça harflerle yazılmaktadır. Dördüncü bir Ortadoğu dili Kürtçedir. Son olarak da İbranice bölgede konuşulmaktadır ve İsrail’in resmi dilidir. Bölgede sınırlı olarak Ermenice, Aramice gibi diller de bulunmaktadır. Buraya kadar olan kısımda bölgenin etnik yapısı, kültür ve dil değerlendirmesini kısaca ele aldık. Bölgenin sosyal yapısında son olarak nüfusun değerlendirmesini de ele alacak olursak;

“2008 itibarıyla Ortadoğu’nun nüfusunun 280.109.581 olduğu tahmin edilmektedir. Bu nüfus yaklaşık olarak, Türkiye’nin 4 katına, AB’nin 0,6’sına, ABD’nin 0,9’una, Güney Kafkasya’nın 18, Balkanlar’ın 5, Orta Asya’nın (Çin ve Afganistan hariç) 4,6 katına Kuzey Afrika’nın (Mısır hariç) 3,3 katına, dünyanın 1/24’üne karşılık gelmektedir Bölge nüfusunun yaklaşık olarak % 66’sı Arap (181,14 milyon), % 13’ü Acem (34,6 milyon), % 7’si Türk (18,84 milyon) (Azeri, Türk, Türkmen, Kaşkari vb.), % 4’ü Kürt (11,6 milyon), % 2’si Yahudi (5,33 milyon)dir. İran, İsrail ve Lübnan dışında Araplar, yaşadıkları ülkelerde çoğunluğu oluşturmaktadırlar. Nüfusun geri kalanı Ermeniler, Asurîler, Berberiler, Lurlar, Bahaîler, Beluciler, Keldaniler, Afrikalılar ve diğer halklardan oluşmaktadır. En büyük azınlık grubunu oluşturan Azeriler (16,5 milyon) İran’da, Kürtler Irak’ta devlet yönetimini ellerinde bulundurmaktadırlar. Filistinliler (10,6 milyon)’in büyük çoğunluğu Gazze, Batı Şeria, Ürdün ve İsrail’de yaşamaktadır. Bunlardan sadece 4,2 milyonu UNHCR’ın gözetimi altındadır. Körfez Savaşı sonrasında ülkedeki terör ve istikrarsızlık nedeniyle toplam 3,4 milyon Iraklı ülkeyi terk etmiştir. Bunlardan 1,8 milyonu komşu ülkelerde, 1,6 milyonu ise ülke içerisinde yerlerinden edilmiş olarak yaşamaktadırlar. Petrol üreticisi devletlerde çalışan çoğu Asya kökenlik halk; Suudi Arabistan’da nüfusun % 10’unu, Umman’da % 17’sini, Bahreyn’de % 33’ünü, Kuveyt ve BAE’de % 60-67’sini, Katar’da % 75’ini oluşturmaktadırlar. Toplam nüfusun % 57’sini Sünniler, % 34’ünü Şiiler, % 5’ini Hıristiyanlar, % 2’sini Museviler, oluşturmaktadır. İran, Umman ve Bahreyn’de Şiiler, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, BAE, Kuveyt ve Katar’da Sünniler çoğunluktadırlar. İktidarın Sünnilerde olduğu Irak’ta Şiiler (% 60), Alevilerin elinde olan Suriye’de Sünniler (%74) çoğunluktadır.”

Uluslararası Politikalarda Ortadoğu

İnsanların yoğun olarak ilk yerleştikleri ve uygarlıkların ilk kurulduğu bölge olan Ortadoğu; ekonomik, siyasal, kültürel ve dinsel konularda toplumlar arasında bir geçiş bölgesi konumundadır. Ortadoğu sahip olduğu bu çok özel değerlerden dolayı, dünya hâkimiyetine kavuşmak isteyen devletlerin bunu sağlayabilmeleri için Ortadoğu’ya hâkim olması önemli olmuştur. Ortadoğu’yu dünya politikasında önemli kılan etmenlerden biri de kıtalar arasında kültürel ve ekonomik köprü olmasından kaynaklanmaktadır. İpek, pusula, şeker, kâğıt, barut ve gibi Uzakdoğu malları Ortadoğu aracılığıyla Avrupa‘ya ulaşmıştır. Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığın doğuş yeri olmuştur. Komşu olduğu üç kıtada hemen her büyük fatih bölge üzerinde egemenliği kurmaya çalışmış ve Ortadoğu, sırasıyla Pers, Yunan, Roma, Arap, Moğol, Tatar ve Türk imparatorluklarının kapsamı içine girmiştir. Bu imparatorluk dönemlerinden en sakin ve huzurlu zamanı Osmanlı İmparatorluğu dönemi olmuş, Osmanlı’dan koptuğu günden bu güne değin Ortadoğu’da savaş ve karışıklık eksik olmamıştır. Bölgeyi önemli kılan etmenlerin başında jeopolitik ve stratejik önemi gelmektedir. Dünyanın en önemli suyolları; Süveyş Kanalı, Hürmüz Boğazı, İstanbul ve Çanakkale Boğazı, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi bu bölge sınırları içinde yer almaktadır. Süveyş kanalının ve 1980’den sonra da Basra Körfezi’nin kapanması söz konusu olduğu zaman çıkan savaşlar ve Paris ve Londra’ya atom bombası atabilecek kadar göze alınan büyük çapta olaylar, bunların bölge için ne denli önemli olduğunu açık bir biçimde göstermiştir.

Ortadoğu’nun çağın gereği olarak günümüzde hemen her yerde ilk başta gösterilen özelliği ekonomik olarak petrol kaynaklarıdır. Bu içinde bulunduğumuz zamandan dolayı önemli özellik olarak gösterilebilir, ancak bölgeyi tarih içerisinde özellikle ekonomik anlamda petrol nezdinde değerlendirmek doğru değildir. Örneğin Ahmet Davutoğlu bu konuya şu şekilde dikkat çekmiştir. “Bütün medeniyet havzalarının doğduğu ılıman iklim kuşağının merkezinde bulunan bölge, antik dönemden bugüne tarım potansiyeli ve ticaret aktarım hattı olmak bakımından başlı başına önem taşımıştır.” Bütün bunlarla beraber yukarıda da bahsettiğimiz gibi Ortadoğu, tarih boyunca kültürlerin buluşma yeri olmuş ve bu sayede eşi benzeri görülmemiş bir kültürel mirası da bünyesinde barındırmıştır. Bu miras bölgeye yeryüzünün en çarpıcı noktası olma özelliğini kazandırmıştır. Bu noktada vurgulanması gereken belki de en önemli farklı özellik insanlık tarihinde büyük rol oynayan semavi dinlerin bu coğrafyada ortaya çıkmış olması ve bu dinlerin üçü içinde kutsal mekânlara sahip olmasıdır.

Ortadoğu’nun Jeostratejik Önemi

Devletlerin bulundukları bölgenin coğrafi durumu, doğal su alanları, iklim gibi şartların askeri açıdan taşıdığı öneme jeostrateji denilmektedir. Jeostrateji ülkelerin kendi içinde ve diğer devletlerarasında hedeflerine ulaşabilmek için coğrafi etmenlerin üzerinde askeri yapılarını nerede, ne zaman ve ne şekilde kullanılacağının belirlenmesine yardımcı olmaktadır. Ortadoğu bu anlamda gerçekten çok önemli bir konumdadır. Ortadoğu bölgesinin dünya çapında stratejik önemini iyi anlamak, bu bölgenin nasıl böyle evrensel bir ruha kavuştuğunu açıklar. Bu noktadan stratejik konum meselesine din perspektifinden de bakacak olursak, üç semavi dinin de Ortadoğu’da doğup dünyanın dört bir yanına yayılmış olması anlaşılabilir bir durum oluşturmaktadır. Coğrafi olarak ise bu bölge Asya ve Avrupa’ya yönelik tüm projelerin merkezini oluşturmaktadır. Ortadoğu jeostratejik konumu nedeni ile Avrupa devletlerini deniz komşuluğuyla, Hindistan, Çin ve Balkanları karasal yollardan, Anadolu, İran ve Arap yarımadasını tümüyle etkileme potansiyeline sahiptir. Stratejik anlamda birçok öneme sahip olan Ortadoğu’nun içinde yaşadığı istikrarsız dalgalanmalardan fayda sağlamak isteyen Irak, İran ve Kuveyt’e, Suriye Lübnan’a karşı saldırgan politika izlemiştir. Bu jeopolitik önemin getireceği faydaları ve riskleri hesap eden ve bu riskleri en aza indirgemeye çalışan ABD ve Rusya gibi bölge üzerinde küresel anlamda yapılanmaya çalışan ülkeler tarafından dengeler ile oynanarak bütün tarafların bölgeye bakışı değiştirilmeye çalışılmış ve stratejik hesapların yeniden yapılması sağlanmıştır. Ortadoğu’da büyük petrol rezervlerinin olması, bu petrollere sahip olmak için güç odaklarının çıkarttığı suni çatışmalar, çatışmaların neden olduğu yüksek miktarda paralarla yapılan silah ticareti döndüğü bir bölge olması, dünyanın odak noktası olma özelliğini korumasına yol açmaktadır.

Ortadoğu’nun Jeopolitik Önemi

Jeopolitik siyasi coğrafyadan doğan bir bilim dalıdır. Jeopolitik siyasi coğrafyanın devletlere olası fayda ve zararları inceler. Jeopolitiğe katkı sağlamış fikirlerden biri Halford John Mackinder’in Kara Hâkimiyeti Kuramı’dır. Mackinder’e göre günümüzde deniz gücünün azaldığını, kara gücünün daha önemli hale geldiğini ve dünya hâkimiyetinin kara gücü ile sağlanabilineceğini söylemiştir. Son olarak ilk jeopolitik teorinin sahibi olarak kabul edilen Alfred Thayer Mahan’ın Deniz Hâkimiyet Kuramı’na göre dünya hâkimiyeti denizlerde kazanılan egemenlikle sağlanabilir. Bunun için kuvvetli bir deniz gücünün oluşturulmasını gerekmektedir. Bu kuramlar ışığında jeopolitiğe ülkenin coğrafyasına bağlı olarak belirlenen politikaları ilişkilendiren bir kavram olarak bakabiliriz. Siyasette deniz yolları, su ve enerji ikmal imkânları gibi coğrafi etmenlerin güç üzerindeki etkileri kuramcıları coğrafyanın politik etkilerini araştırmaya itmiş, doğal sınırlara ulaşma, önemli deniz yollarından yararlanma ve stratejik önem taşıyan kara parçalarını denetim altında tutma gibi kaygıların ulusal politikalarda önemli olduğu vurgusu yapılmıştır. Jeopolitik üzerine ile ilgili bahsettiğimiz hususlar ışında Ortadoğu’nun jeopolitik önemi şu şekilde ifade edebiliriz; Ortadoğu, Rusya ile sıcak denizleri, Doğu ile Batıyı, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan, aynı zamanda Avrupa ile Asya arasındaki bütün ticarî ve kültürel bağlantıların yapıldığı bir bölgedir. Yeryüzünün en önemli kara ve suyollarını kumanda etmesinin kendisine kazandırdığı eşsiz jeopolitik değer, Ortadoğu’yu tarihin ilk dönemlerinden bu yana dünya egemenliği peşinde koşan güçlerin ilk hedefi haline getirmiştir.

Petrolün 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren değer kazanmasıyla Ortadoğu’nun, dolayısıyla buradan geçen kara ve deniz yollarının stratejik önemi dünyanın hiçbir yeriyle kıyaslanamayacak derecede artırmıştır. Uluslararası arenada herhangi bir güç ya da ittifak, diğer güce ya da ittifaka egemenlik sağlamak zorunda ise Ortadoğu’yu kontrol altında tutmak zorundadır. Nedeni ise Ortadoğu’nun birçok kapıyı birden açan bir maymuncuk işlevinde olmasıdır. Meseleye böyle bir bakış açısıyla bakıldığı zaman dünyada meydana gelen savaşların temel dayanağı, sebebi Ortadoğu’dur denebilir. Ortadoğu Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını birleştiren bölgenin merkezinde olması özelliği ile açık denizlere inmek isteyen kara devletlerinin jeostratejilerini belirledikleri vazgeçilmez mekânları olmuştur.

Ortadoğu’nun Dini Ve Kültürel Önemi

Din olgusu, birçok toplumda farklı zaman dilimlerinde ve farklı isimler altında tarih boyunca hep var olmuştur. İnsanlar başa çıkamayacağı durumlar karşısında ve içinde bulunduğu güçsüzlüklerden dolayı bir yaratıcıya teslim olma ihtiyacını hissetmiştir. Baktığımızda Ortadoğu’nun tarih içerisinde dinî haritası, dil ve etnik haritasına göre daha karışıktır. Tarihin başlangıcından bu yana çalkantılı bir yapısı olan Ortadoğu’da halklarının yaşadığı göçler ve fetihler sonucunda önemli bir gücü olan Helen kültürü, Roma yönetimi sayesinde yeni inançlar ortaya çıkarmıştır. Bu tarihi süreç içerisinde Ortadoğu putperestlik, Mecusilik, Zerdüştlük, Helenizm gibi inançlar yanı sıra semavi din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet dinlerinin yaşandığı bir bölge olmuştur. Büyük dünya dinleri olarak gösterilen İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkmış ve bölgede büyük öneme sahip olmuştur. Bu dinler Allah’ın birliği, öldükten sonra dirilme, ceza ve mükâfat gibi ortak pek çok özelliği paylaşır. Bunca ortak paydaşlıklara rağmen Ortadoğu’da çıkan anlaşmazlıkların temelinde yatan sebeplerden biri bu üç din mensuplarının birbirlerine karşı gösterdikleri haksız tutumdan kaynaklanmaktadır.

Ortadoğu’da haçlı seferleri gibi büyük acılara ve gözyaşına neden olan savaşların temel nedeni dinler arasındaki hoşgörüsüzlüktür. Birçok farklı inançların yaşandığı Ortadoğu’da İslamiyet bölgede kabul edilen son dindir. İslamiyet Ortadoğu’da geçmişte oluşan inanç sistemlerinin birikimleriyle beslenmiş ve kültürel aşamanın son halkasını oluşturan bir din olmuştur. Ortadoğu bölgesinde, İslam dininden olma ve Arap olma gibi değerler önem taşımaktadır. Lübnan, Suriye ve İsrail dışında bölge devletlerinin nüfusunun çoğunluğu Müslüman’dır. Türkiye, İran ve İsrail dışında, bölgede yer alan devletlerin hepsi Arap’tır. Buradan ortak özelliklerin artmasıyla sorunların azalacağı mantığı çıkarılmaması gerekir. Bölge ülkeleri dini yönden türdeş olsalar da, ortak din, her zaman tek başına birleştirici bir unsur olmamaktadır. Dinler aynı olsa dahi mezhepsel ayrılıklar birçok çatışmayı beraberinde getirmektedir. Yaşanan savaşlara bakacak olursak İran-Irak Savaşının iki ucunda Müslümanlar veya Irak-Kuveyt savaşında, Müslüman Araplar birbirleriyle savaşmıştı. Yakın tarihimizi inceleyecek olursak Suriye iç savaşında taraflar Arap ve Müslüman olmalarına ayrıldıkları tek nokta mezheplerinin farklı olmasıdır. Benzer bir örnek olarak Libya iç savaşında tarafların Müslüman, Arap ve Sünni olmalarına rağmen çok acımasız bir savaş içerisine
girebildikleri görülmüştür.

Son olarak Ortadoğu üç büyük semavi dinin doğduğu topraklar olması açısından üç dinin mensupları için oldukça büyük manevi öneme sahiptir. Üç dinin mensupları da manevi havayı sürekli hissedebilmek için dinlerinin doğduğu topraklara sahip olma arzusu duymaktadır. Haçlı seferleri de bu kutsal toprakları ele geçirme arzusunun bir tezahürüdür. Yahudilerce vaat edilmiş topraklara sahip olma arzusu da hiçbir zaman son bulmayacak bu uğurda politikalar geliştirecek ve uygulamaya koyacaktır. Bunun neticesi olarak ta Ortadoğu’nun yer altı kaynaklarında ve sahip olduğu jeopolitik konumu üzerinde söz sahibi olmak için yaşanan çatışmalara ek olarak, din eksenli çatışmalar da yaşanmış ve yaşanacaktır.

Ortadoğu’nun Enerji Kaynakları Bakımından Önemi

Dünya siyasetinde son yıllarda yaşanan olaylar Ortadoğu bölgesinin öneminin artarak devam etmesine katkıda bulunmuştur. Geniş Ortadoğu coğrafyasında, dünya enerji kaynaklarının bulunmasının yanı sıra bu bölgede farklı uluslar, kültürler, diller ve dinler yaşamaktadır. Bahsi geçen konularda ABD merkezli bir istikrar ve düzen kurulmasının, dünya istikrarına bir dayanak ve güvence olacağına inanılmaktadır. Ortadoğu dünyadaki petrol kaynaklarının yarısından fazlasına sahiptir. Petrolün kalitesinin yüksekliğinin yanı sıra maliyetinin düşük olması, sanayileşmiş petrole bağımlı devletlerin dikkatlerini üzerine toplamaktadır. Sanayi alanında gelişmeyen bir bölge olmasına karşın petrol rezervleri açısından zengin olması ve ulaşım yollarının kesiştiği bir noktada bulunması itibarı ile stratejik avantajları bulunmaktadır. Ortadoğu’nun doğal kaynakları ABD politikaları açısından başta petrol olmak üzere doğalgaz, su gibi temel ihtiyaç maddelerinin denetim altına alınması, nakil yollarının kontrol altında alınması, aynı zamanda olası rakip devletlerin önünün kesilmesi anlamına gelmektedir. Kendi devlet menfaatleri doğrultusunda hareket eden ve bu menfaatler için son derece büyük gayret sarf eden ABD için bölgedeki diğer devletler ile ittifak kurmak ve bu devletlerde askeri üsler kurma çabası Türkiye, Irak, Afganistan, Mısır ve Suudi Arabistan gibi devletlerin bölge ile birlikte stratejik önemlerini arttırmıştır. Bölgede siyasi aktör olmaya çalışan Rusya’nın engellenebilmesi, Türkiye- Afganistan hattı ve Kafkasya’daki siyasi gelişmelere sıkı sıkıya bağlıdır. Ortadoğu küresel enerji kaynaklarının en önemli merkezi ve ihracatçısıdır. Bu enerji kaynaklarının rakamsal değerlerine bakacak olursak;

“OECD’nin 2006 verilerine göre: Dünya petrol rezervinin % 62’si, doğal gaz rezervinin % 40’ı Ortadoğu’da, bunun da % 99’u Körfez bölgesinde bulunmaktadır. EIA’nın 2007 verilerine göre: Petrol
rezervleri sıralamasında; Suudi Arabistan ( 262,3 milyar varil) birinci durumdadır. Bunu Kanada’nın ardından gelen; İran, Irak, Kuveyt ve BAE (sırasıyla: 136,3, 115,0, 101,5, 97,8 milyar varil)
takip etmekte, Katar ise (15,2 milyar varil) on dördüncü sırada yer almaktadır. Doğal gaz rezervleri sıralamasında; RF’nin ardından İran, Katar, Suudi Arabistan ve BAE (sırasıyla: 974, 911, 240, 214, 112, 59, 55 milyar m3) gelmekte olup, dünya doğal gaz rezervlerinin sırasıyla; % 15, % 14,7, % 3,9 ve % 3,5’ini barındırmaktadırlar. Doğal gaz rezervleri bakımından ilk yirmi ülke içerisinde Irak onuncu, Mısır on sekizinci, Kuveyt yirminci sırayı almaktadır. 2000’li yılların başında günlük petrol üretimi 28 milyon varil olan Körfez’de bu rakamın 2020 yılında 42,2 milyon varile çıkması beklenmektedir. EIA’nın verilerine göre: 2006’da dünyada üretilen petrolde Körfez ülkelerinin payı, % 28’dir. 2004 verilerine göre ise; petrol üretiminde ilk on ülke arasında; Suudi Arabistan birinci, İran dördüncü, BAE ve Kuveyt on ve on birinci, Irak on dördüncü sırayı almaktadır. Dünya ham petrol ihracatının % 38’i ile ham petrol ve işlenmiş petrol türevi ihracatının % 32’si, işlenmiş petrol türevi ihracatının % 16,5’i Orta Doğu’dan yapılmaktadır. Petrol ihraç eden ülkeler sıralamasında; Suudi Arabistan [8,73 m.v./g (milyon varil/gün)] birinci sıradadır. Bu ülkeyi sırasıyla İran (2,55 m.v./g), Rusya ve Norveç’in ardından dördüncü, BAE (2,33 m.v./g) ile Kuveyt (2,20 m.v./g) Venezüella’nın ardından altıncı ve yedinci, Irak (1,48 m.v./g) on birinci, Katar (1,02 m.v./g) on dördüncü sırayı almaktadır. 2006 yılında Körfez ülkeleri tarafından ihraç edilen günlük 18,2 milyon varil petrolün 17 milyon varili Hürmüz Boğazı’ndan– bu miktar dünya ihracatının 1/5’ine karşılık gelmektedir –geri kalanı ise boru hatları vasıtasıyla Kızıl Deniz ve Türkiye üzerinden uluslararası pazarlara ulaştırılmıştır.”

Bunların dışında Ortadoğu bölgesinde önemli ülkelerden olan Türkiye’de yer altı ve yer üstü zenginlikleri göze çarpmaktadır. Dünya üzerinde kritik öneme sahip olan ve nükleer santraller ile savunma sanayinde kullanılan Bor, Toryum ve Neptünyum madenlerinin tüm dünya coğrafyasına nazaran neredeyse %70’i Türkiye’de bulunmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar

Hamit Çelik, Ortadoğu’da ABD Politikaları Ve Büyük Ortadoğu Projesi

Serkan Çelik ve Anıl Gürtuna, Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye’ye Etkileri

Davut Dursun, Ortadoğu Neresi

Selami Gözenç, Güneybatı Asya “Ortadoğu” Ülkeler Coğrafyası

Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi

Borisoviç Lutskiy, Arap Ülkelerinin Yakın Tarihi

Yılmaz Altuğ, Çin, Vietnam, Çekoslovakya ve Orta Doğu Sorunları

Tufan Karaaslan, Ortadoğu’nun Coğrafyası

Ömer Taşlı, Oradoğu’ya Süper Güçlerin Etkileri

Yıldırım Boran, El-Fetih, Hamas, Hizbullah Ortadoğu’da Direniş

Zachary Lockman, Hangi Ortadoğu? Oryantalizm, Tarih, Siyaset

*Bu çalışmanın tüm hakları, Hamit Çelik’e aittir.

BALKANLAR DOSYASI /// Dr. Galip ÇAĞ /// Bir Bellek Problemi : Balkan Kavramının Kullanımı – (BÖLÜM 1 VE 2)


Dr. Galip ÇAĞ /// Bir Bellek Problemi : Balkan Kavramının Kullanımı – BÖLÜM 1 VE 2

İsim krizinin çözüldüğü iddiası ve Yunanistan’daki büyük yangın, bir süredir Balkan coğrafyasından uzak kalan gözleri bu bölgeye yeniden çevirtti. Zira sorunları artık oldukça mikro düzeyde ve bir paradoks haline gelmiş olan bölgede, sürekli güncellenen bir dış politik bakışın zaruriliği herkesçe malumsa da pratikte çok fazla eyleme dökülmediği de açık. Kadim sorunların bölgede artık etnik bir varoluş meselesi haline geldiği düşünüldüğünde, bu eylemsizliğin, en başta kavramlar üzerindeki hataların giderilmesine bağlı olarak giderilebileceği fikri önem kazanmaktadır. O vakit iç politikada başlayan yeni dönemle birlikte Balkanlar’a dair kavramsalsorunlara da yeni bir bakış getirmenin vakti gelmiş olabilir.

* * *


İnsanın bir belleğe sahip olması gibi toplumlar ve dahi dünya da bir belleğe sahiptir. Bu bellek tarihtir. Ancak zaman zaman insanın belleği ile tarihin belleği birbirine karıştığında ortaya kaotik bir sarmal çıkar. Gerçek ile kurgu birbirine karışır. Bu karmaşa bazen doğruya evirebilir kendini ancak bazen tarih boyunca da süregelir. Balkan kavramı bu tarz bir süreğenliğin en net örneklerinden biridir. Zira batı belleğinin de kurucu metni kabul edilen İlyada, uygarlık ve barbarlıkarasındaki sınırı çizerken bugüne dek sürecek olan ve belki de Truva Savaşı’na son verecek barışın da adresini verir[i]: Balkanlar.

Emperyal bir düzlemde ve gücün sahiplerinin kendi aritmetiklerini oluşturdukları bir yüzyılda ortaya koydukları yeni adlandırmalar, bugünün dünyasının gerçekleri haline getirildi. Şimdi de yenidünya, politikalarını bu kavramlar üzerine inşa etmeye çalışmakta. Ötekileştirmeler, itibarsızlaştırmalar ve dahi tek tipleştirmeler de kaçınılmaz olmakta elbette. Bu tartışmayı, daha evvel sorulmuş ancak yakın tarihin gürültülü münakaşaları içerisinde fazlaca duyulamamış bir soru ile devam ettirmek yerinde olacaktır[ii]:

Coğrafi ya da tarihsel açıdan Balkanlara ait oldukları söylenenler bu adla nasıl baş ederler? Ya da Balkan/lar bir adlandırma mı, sınıflandırma mı, yoksa sınırlandırma mıdır?

Balkan kavramı ortaya çıktığı andan itibaren Batı’nın bir yanlışlayanı, negatif yanı ya da ötekisi olarak şekillendi. Anakaranın bu kısmına hak etmediği bir imaj kurguladı. Bölgenin halkları da edilgen bir nesne haline getirilerek bu yeni hali kabullenmek zorunda bırakıldılar.

Ancak bu tanımlama süreci stabil şekilde kalmadı ve sürekli gelişti. Örneğin Balkan/ları tanımlarken kullanılan yeni sayılabilecek bir kavram var şimdilerde: Kanonik topraklar.

Kanonik tabiri; edebiyat ve sanat vasıtasıyla yaratılmış "hayali evren"in karakterlerinden ve kavramlarından bahsederken kullanılır. Bu karakterler ve kavramlar, ilgili eserlerin hayranları tarafından gerçekmiş gibi kabul edilir ve hayali evrenin bir öğesi haline getirilir. Kanonik sözcüğü bu karakterlerin ve kavramların orijinalliğini simgelerken, "kanonik olmayan" tabiriyle, uyarlama ve yan ürünlerdeki öğeler kastedilir. Bu durumda kanonik olan, Avrupa’nın yeni hali midir yoksa bunun karşısında Balkanlar mıdır? Tartışma tam da burada başlar.

Balkanlar’ın durumunu ifadede kullanılabilecek bir diğer kavram da aksiyomatiktir. Aksiyomatik, kanıtlanmamış ama doğru olduğu kabul edilen bilgilere dayalı olan olgular için kullanılır. Farklı disiplinlere dair bilimsel bilgi türlerini karşılasa da 19. yüzyıl sonrasının inşa edilmiş Güneydoğu Avrupası’nın Balkan/lar’a dönüşümünün karşılığı gibidir. Doğrulanmamış ama kabul edilmiş!

* * *


14. yüzyıl Avrupa’da unutulan bir mazinin yeniden tezahürü gibidir. Attila’nın öncülüğünde Avrupa’nın tepesine inen “karabulut” 10. yüzyıl itibariyle etkisini kaybetmiş ancak kaybolmamıştır. Türkler sadece unutulmuştur bu süreçte. Bu çalışmada bellek problemi derken kastedilen ilk problem de tam burada başlar.

Osmanlı Türkleri’nin bölgeye yeniden gelişi ve sadece Türklükleri ile değil bu kez İslam kimliğiyle de hâkim oluşları, belleği devreye sokar. Bu kez durum çok daha vahimdir, Avrupa için. Belki de bilerek unutulur bu her yerinden rüzgar almaya müsait[iii] coğrafya. Avrupa’nın güneydoğu bitim ucu artık Avrupa/lı değildir. Ancak İnalcık ve Karpat Balkan kelimesinin coğrafik bir tanımlama olduğunu; hem özel hem de cins bir isim olarak dağlık, sıradağ, engebeli, Bulgaristan’ı Batı’dan Doğu’ya bölen dağ silsilesi manasına geldiğini belirtirlerken[iv], bu kelimenin nasıl olup da bir tahkir malzemesi, siyasal bir sınır hatta ideolojik bir söylem haline geldiği konusu ciddi bir muammadır. Kaldı ki kaynakların, bölgenin bu yeni adlandırma ile ilgili olarak verdiği tarihlerde mutabakat olmamakla birlikte 18. yüzyıl öncesine tarihlendirme (18. yüzyıl Robert Vaugongy, 19. yüzyıl Ami Boue) yapılmaması Balkan adının ancak bu yüzyıllar itibari ile dünya gündemine bir siyasal söylem olarak girdiği gerçeğini ortaya koymaktadır.

Avrupa’nın Doğu Sınırında Gezinmek

Balkanlar’ın Doğu ile Batı arasında bir araf oluşu meselesi 20.yüzyılın başında bazı kalemlerce dile getirilmeye başlanmıştı bile. Allen Upward Avrupa ile yani modern dünya ile doğu arasındaki ayrımı, oryantalist bir bakışla şu şekilde açıkça ifade etti[v]:

Balkan dünyasının gözünde tanrı rolünü oynayan Avrupa Adriyatik Denizi’nde sona erer. Avrupa, uygarlığının beşiği olan, Avrupa’nın kutsal bir boğa tarafından dünyaya getirildiği topraklar o Avrupa’nın parçası sayılmaz. Siyasal gerekçelerle Rusya’yı da içine alır, ama başka yönlerden, Balkanlılar için Avrupalı, Bizanslılar için Frank’ın taşıdığı anlamı taşır. Kısacası, Avrupa Latin Hıristiyan dünyasıdır, Paris başkentidir, Fransızca da dilidir.”

Upward’ın açıkça belirttiği bu tecrit bölgede farklı bir tarihsel süreci de başlatır. Şimdi bölge halkları, kendini dışlayan Avrupa’ya aslında onlardan farkı olmadığını gösterme çabasına girer. Hatta zaman zaman kendi Balkanlılıklarını da inkâr eden bir dil geliştirirler. Örneğin Balkanların kuzey sınır efendisi kabul edilen Romenlerin cüretkâr kalemlerinden İonescu 1940’da şunları söyler:

“Orijinal ve otantik bir Balkan kültürü gerçekten Avrupalı olamaz. Balkan ruhu ne Avrupalıdır, ne de Asyalı. Batı hümanizmiyle hiçbir ilişkisi yoktur… Orada tutkular varlık gösterebilir, ama sevgi hayat bulamaz. İsimsiz bir nostalji kendini gösterebilir, ama belli bir yüz kazanamaz, bireyselleşemez. İnce alay yoktur, hatta ironi yoktur, yalnızca acıması, kaba köylü şakaları vardır… Hepsinden önemlisi Balkanlılar hayırseverlik nedir bilmezler. Dinleri, Katoliklerin ve Protestanların duygusal, psikolojik ve entelektüel dininden o kadar büyük bir farklılık taşır ki, din bile sayılamaz. Papazlar materyalist, pratik, sözcüğün Batılı anlamıyla ateisttir; eşkıyadır onlar, satraptır, kara sakallı, kurnaz, acımasız, dünyevi yaratıklardır.”

Balkanlı ile Avrupalının bu zıtlığı, maddi olmaktan öte bir zihin problemi olarak göze çarpar. Görüntüde, tarihsel birliktelik ya da otantik halde bir farklılıktan bahsetmek başlı başına bir kültür emperyalizminden ve zorlama bir stereo tipleştirmeden öte tavrı ortaya koymazken, bu kavramın bugünün küresel düzeninde kullanıla gelmesi hatta üstte bahsedildiği şekli ile tarihsel bir geçmişi yaşatması dikkat çekicidir.

Yakın tarihin en büyük trajedilerinden Bosna ve Kosova’da yaşanan savaşa dair Eylül 1990’da Saraybosna’da yayın yapan Oslobodenje (Kurtuluş) Gazetesi’nde yayınlanan bir makalede şöyle deniyordu[vi]:

“Böylece, Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası haline gelecek yerde, yeniden Balkanlaşıyoruz, Lübnan’da, Zagreb’te, Belgrad’da, Stara Pazova’da, Foça’da, Velika Kladuşa’da, Priştine’de ve Üsküp’te Balkanlaşma süreci kendini gösteriyor.”

Çalışmanın başında da denildiği gibi tarih bir aktarıcıdır. Zamanı durdurur bazen ve olanı olmadığı bir zamanda yeniden diriltir. Yunan tarihçi Constantinos Paparrigopoulos’un da ifade ettiği gibi; tarih sadece bir bilim değildir. Hem bugünün Kutsal Kitabı, hem de yarının anavatanıdır[vii].

Tarih aynı zamanda her politik ulusal oluşumun da ahlaki temelidir. Ama her zaman ahlakla hizmet etmeyebilir. Bu zamanlarda gerçeği farklı bir menfeze taşıyarak Balkanlar gibi bir coğrafik düzlemi siyasal bir arenaya devşirebilir. İşte tam bu noktada bölge ile bağlarımızı düşündüğümüzde aslolan problem kendini gösterir:

Bu bellek doğru okunmaz ve zamanın muktedirlerince tesis edilen yeni adlandırmalar bir politik yol haritası haline getirilmeye çalışılırsa ne olur?

[i] Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu, Çev. Şirin Tekeli, İletişim Yay., Ankara, İstanbul, 2010, s. 13.

[ii] Maria Todorova, Balkanlar’ı Tahayyül Etmek, Çev. Dilek Şendil, İletişim Yay., İstanbul, 2003, s. 87.

[iii] Yerasimos, a.g.e., s. 46.

[iv] Halil İnalcık, Türkler ve Balkanlar, BAL-TAM Türklük Bilgisi, III, Prizren, 2005, s. 20; Kemal Karpat, Balkanlar mad., DİA, V, İstanbul, 1992, s. 25.

[v] Allen Upward, The East and Europe: The Report of an Unofficial Mission to the European Provinces of Turkey on the Eve of the Revolution, Londra: John Murray, 1908, s. 50.

[vi] Galip Çağ, Avrupa’nın Ötekisi Balkanlar, Çankırı Karatekin Üniversitesi, ÇAVSAM Yay., Çankırı, 2012, s. 14.

[vii] Richard Clogg, The Greeks and Their Past, Historians as Nation-Builders: Central and South East Europe, eds. D. Deletant, H. Hanak, London: MacMillan Press &School of Slavonic and East European Studies of London University, s. 15.

Dr. Galip ÇAĞ : Bir Bellek Problemi: Balkan Kavramının Kullanımı – II

“Bu bellek doğru okunmaz ve zamanın muktedirlerince tesis edilen yeni adlandırmalar bir politik yol haritası haline getirilmeye çalışılırsa ne olur?” sualiyle bitmişti yazının ilk bölümü. Şimdi bu sorunun cevabıyla devam ediyoruz.

Batıya Bakarken Doğuyu Görmek!

Her ülke kendi dış politikasını belirler. Bunu belirlerken de birçok parametreyi devreye sokar. Coğrafik konum, ekonomik ortaklıklar, bölgesel dengeler gibi olgular bunların sadece birkaçıdır. Ancak Türkiye gibi ülkeler için bu parametreler genişler ve çeşitlenir. Bu açıdan bakıldığında tarihi ve tarihine dairleri Türk dış politikasının en mühim parametrik unsurlarıdır.

Türkiye Osmanlı geçmişi ile birçok coğrafyanın tarih ortağı oldu. Belki de aynı medeniyetin mirasçısı. Kendi adına devamcısı. Aradaki fark Birinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıktı. Zira Osmanlı sonrasında Anadolu’nun da içinde bulunduğu Doğu Akdeniz havzası için emperyal güçlerin çizdiği kader çizgisini takip etmeyen Türk halkı diğerlerinden farklı bir konuma kavuştu. İstiklal Harbi, kurgusal ulusçu söylem ve inşaların aksine doğal bir birlik ruhu oluşturdu. İşte bu noktada Türkiye bölgenin Osmanlı sonrasındaki –her ne kadar biraz süre alsa da- umudu haline geldi.

Cihan Harbi sonrasında Avrupa’da yaşanan çöküş, akabinde Büyük Ekonomik Bunalımla birleşince siyasal etkinlik gitgide azaldı. Avrupa artık bölgesel politikaları daha fazla önemseyen bir yapıya dönüştü. Eski kıtada yeni unsurlar ortaya çıkmaya başladı. Belki de Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na giden yolda kendini savaşın dışında bırakma gayesi ile attığı adımlar, çalışmanın da konusu olması hasebiyle, bilhassa Balkanlar’ı Osmanlı sonrasında bir kez daha birleşmeye yöneltti. Ancak başarılı olamadı.

İç politik istikrarsızlıklar Türkiye’nin dış politikasını oldukça sert bir şekilde etkiledi. Misak-ı Milli sınırlarına bağlılık algısı Türkiye’yi Balkanlar ve Kafkaslar başta olmak üzere mazisinin kesiştiği birçok bölgeden uzaklaştırdı. Belki de bu yüzden bölge ile olan mesafe gitgide açıldı.

90’ların başında Balkanlar’ın Osmanlı sonrasındaki belirsizlikleri bir çatışmaya dönüştü. Bölgeyi Osmanlı’dan kurtaran! milliyetçi kurgu şimdi kendi kendini tüketen bir hastalığa dönüştü. Bu noktada Batı’nın geçmişte bölgeyi yaftaladığı az gelişmişlik ve Avrupalı olmama durumu kendini bir kez daha gösterdi. Daha evvel Balkan Savaşları’nın Avrupa’nın bitim ucunda meydana getirdiği felaketin sebeplerini arayan! medeni Batı’nın uzun bir araştırma sonucu kaleme aldırdığı rapor[1] mühim tespitler ortaya koydu:

Balkanlarda karşı karşıya geldiğimiz acı gerçek şu: Eski Çağlardaki gelişmelerin, yalnızca Türk egemenliği dönemindeki değil, ondan daha önceki gelişmelerin sonucu, Avrupa kıtasının güneydoğusuna, Avrupalı olmayan ve bugüne dek Avrupalı olmama niteliğini büyük ölçüde koruyan bir medeniyetin hâkim olmasıdır.”

Aynı raporun bu ifadeyi de içerecek şekilde 1993’te Kosova ve Bosna’da yaşananlar sonrasında yeniden yayınlanması ile yaşananlara dair önemli bir yeni bakış ortaya çıktı. Zira raporun bu şekilde yeniden yayınlanması 100 yıllık bir araya rağmen Batı zihnindeki Balkan algısının henüz değişmediğini ortaya koydu. Edward Said burada yaşanan önyargı temelli ötekileştirmeyi oryantalizm adı ile formüle ederken şunları söylüyordu[2]:

“Onunla ilgili önerme ortaya atarak, görüş belirterek, tanımını yaparak, öğreterek, çözümleyerek, yöneterek doğuyla uğraşan kurum, özetle Doğu’ya tahakküm kurmanın, onu yeniden yapılandırmanın ve üzerinde otorite sahibi olmanın batılı yoludur.”

Oryantalizmi Balkanlar üzerine entegre ederek ortaya konan Balkanizm kavramının temel noktası; oryantalizmin doğuyu ötekileştirmesi ile tamamıyla özdeşleşir. Zira Osmanlı sonrası Balkanlar üzerine çalışan birçok araştırmacı Müslüman doğu ile Hıristiyan Doğu’nun aynı kefeye konulduğunu, bunun da aslında Batı’da tam bir Hıristiyan tekelinin olmadığının bir ispatı olarak görülmesi gerektiğini ifade eder. O zaman burada sorulması gereken asıl soru şudur:

Balkanları bu kadar doğu yapan ya da başka bir ifade ile Batı’dan koparan şey nedir?

Balkanlar mı? Balkan Ülkeleri mi?

Bozidar Jezernik Balkan Yarımadası’nın 19. yüzyıla kadar bir ismi olmadığını bu ismin August Zeune isimli Alman bir coğrafyacı tarafından verildiğini ifade eder. Hatta Türkçe’de bir nevi sıfat olarak dağlık manasına gelen Balkan kelimesinin sehven bir özel ada dönüştürüldüğünü iddia eder.[3] Bu durum aslında bölgeye dair sınırsal ve coğrafik muğlaklığı farklı bir boyuta taşır. Kaldı ki tarihin derinliklerinde şimdiki bölge “devletlerinin her birinin toprağı, modern ardıllarının toprağından büyüktü. Bunun sonucunda, modern dönemde her Balkan ulusu, atalarının bölgenin büyük bir bölümünü kontrol ettikleri bir zamana dönüp bakabiliyor. Bu anılar modern zaman siyasetçilerince, “büyük” Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan veya Yunanistan’ı destekleyen tarihsel emsaller olarak, çoğu kez çatışmaya yol açacak şekilde canlandırılıp kullanılacaktı. Oysa bu “büyük” Ortaçağ devletleri içinde yaşayan herkesin gerçekten Sırp, Hırvat vb olduğuna inanmak anakronizmden başka bir şey değildir. Devletler genişlediler, küçüldüler ve burada yaşayanlar, en azından resmen, farklı bir derebeyinin tebası haline geldi. Pratikte kendi yerel önderlerinin tebası olarak kaldılar ve vergiler ödeyemeyecekleri seviyeye çıkmadığı, hayatları ve mülkleri güvende olduğu sürece krallarının Sırp mı, Bulgar mı yoksa Bosnalı olduğuna aldırmadılar?[4]

Üstteki değerlendirme aslında bugünün bölge araştırmacılarının içine düştüğü mühim bir çıkmazı ortaya koyuyor. Doğru şekilde adlandıramadığınız, tanımlayamadığınız, sınırlandıramadığınız bir coğrafi alanı nasıl olur da çözümleyebiliriz? Bölgede aktif olarak tartışılagelen birçok problemin kökü de tam olarak bu tanımsızlık değil midir? Lafız ile mefhum burada birbirinden ayrılmamış mıdır?

Son birkaç yıldır sadece Türkiye’de değil Balkanlar’da da bu manada bir belirsizliğin olduğunu düşünenler var. Bu düşünceye sahip olanlar genelde bölgedeki Türkiye algısını iki temel algı üzerine inşa ediyorlar. Bunlardan ilki Türkiye’nin yükselen bir değer olarak bölgede bir fırsat ve kaynak odağı olduğu düşüncesinde olanlardır ki bu algıya sahip olanlar genelde halkının önemli bir kısmı Müslüman olan ve kadim bağlarla Türk İslam kültürüne yakın duran bölge devletleridir. Ancak bunun yanında bugün Batıda bir hayalet gibi gezen Osmanlı geçmişinin modern karabasanı gibi algılatılan Neo – Osmanlıcılık düşüncesi ile ürkek davrananlar da mevcut elbet.

Türkiye’de her daim taze tutulan Osmanlı-Türkiye-Balkan Müslümanları bağı bugün tüm bölgede hâkim bir algı değil. Bu sert iddia şüphesiz ki adet olagelen Osmanlı Balkanı söylemine ters bir tavır gibi durur. Ancak salt tarihsel atıflarla ayakta tutulmaya çalışılan bölge ile olan yakın ilişkilerin, bugün Batı’nın kültür emperyalizmi karşısında direnmekte zorlandığına dair oldukça somut veriler bulunmaktadır. Örneğin Gallup Balkan Monitor’un 2010 tarihli anket sonuçlarına göre, Arnavutluk’ta halkın yüzde 75,1’i, Bosna-Hersek’te yüzde 60,2’si, Kosova’da yüzde 93,2’si ve Makedonya’da 76,6’sı Türkiye’yi dost ülke olarak görüyor. Ne var ki, Batı Balkanlar’ın Müslüman nüfusu yoğun olmayan ülkelerinde durum farklılaşıyor. Örneğin, 2010’da Hırvatistan’da halkın yüzde 26,7’si Türkiye’yi dost ülke olarak görürken, bu sonuç Karadağ’da yüzde 33,5, Sırbistan’da ise yüzde 18,2 gibi düşük bir düzeydeydi[5]. Bu noktada algısal farklılıkların ya da belki de hataların sadece Türkiye’de değil bölgede de hâkim olduğu ve bunda etnik ve/veya inanca dayalı ayrışmanın etkili olduğu açıkça görülüyor. Bu durumda bahsedilen farklılıklar göz önüne alındığında tüm bu ayrışmayı göz önüne almayıp coğrafyanın bu ülkeler özelinde değil de Batı emperyal zihninin üretimi bir tanımlama ile Balkanlar olarak tanımlanması ne derece uygun düşer, tartışılmalıdır.

Politika politikacıların işidir. Politikacının temsil ettiği ya da ettiğini iddia ettiği halk birçok defalar politikanın temel prensipleri ile çelişir. Çünkü politikaların hızlı ve sert değişimlerine rağmen zihinler kolay değiştirilemez, dönüştürülemez. Algılar yönlendirilebilir kolayca ama olguları çarpıtmayı becerebildiği sürece, gizli el. Karpat bu gizli eli tarihsel milliyetçilik şeklinde isimlendirir. Ona göre; “Tarihsel milliyetçilik, genellikle yanlış varsayımlar üzerine kuruludur ve mitlerle beslenir, fakat siyasal devletlerin kurulmasında temel bir rol oynama ve insanlık tarihinin gidişini belirleyici bir biçimde etkileme kapasitesine sahip olağanüstü güçlü bir öğretidir.[6]

Bahsedilen politikacı ve değiş(e)meyen zihniyet meselesine iki somut örnek olması hasebiyle çok değil birkaç yıl önce ülkemizi ziyaret eden iki bölge devlet başkanının başına gelenleri hatırlamak yerinde olacaktır.

“Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’un 20 Mart 2012’deki Ankara ziyareti son derece başarılı geçti aslında. Türk ve Bulgar heyetleri arasında basın, ulaştırma, iletişim teknolojileri, turizm, kültür, ekonomi ve enerji gibi alanlarda 17 belgeye imza atıldı. Bu yönde başarılı bir ziyaretin gerçekleşmiş olmasına rağmen, Bulgar medyası buradan da olumsuzluklar çıkartmayı başardı. Her şeyden önce Türkiye’nin vaatlerini yeterince samimi bulmayanlar ve Türklere güvenilmemesi gerektiğini söyleyenler oldu. Borisov’un resmi karşılama töreni kıtasını Türkçe olarak “Merhaba asker” diye selamlaması ise Bulgar milliyetçilerini kızdırdı. Borisov’un bu şekilde Türkçe seslenmesini Bulgarlar açısından aşağılayıcı bulanlar oldu.

5-6 Nisan 2012’de Türkiye’ye resmi ziyaret gerçekleştiren Arnavutluk Başbakanı Sali Berişa’yla da Borisov’a benzer bir durum yaşandı. Ankara’da yaptığı konuşmasında Berişa Türklerle Arnavutları kardeş milletler olarak nitelediği için, böyle nitelemeyi hazmedemeyen Arnavutluk medyasında adeta bir eleştiri bombardımanına tutuldu[7].”

Şimdi bu iki durumu bugünün Türkiye – “Balkanlar” ilişkilerini tarihsel bir örüntü ile ortak mazi bağlamında pembe bir tabloya aktaran zihinler için bir kez değerlendirmekte fayda vardır.

Tük dış politikası son yıllarda yukarıda ifade edilen çıkmazda büyük bir kararsızlık içerisinde. Öncelikle Balkanlar’a ontolojik mi epistemolojik mi bakılacak? Bu noktada iki alternatifin de kendi içerisinde sahip olduğu tutarsızlık, temel problemin alternatiflerden öte aslen kavramın kendinin tarihsel öncüllerinin tutarsızlığını ortaya koyar. Biraz daha net bir tavır ortaya koymak gerekirse bu problemin temeli küreselleşmenin bizatihi kendisidir denebilir. Karpat durumu, küreselleşme, esas olarak, çeşitli sosyo-politik birimlerin ekonomik, kültürel ve siyasal olarak daha geniş bir oluşum içinde erimesi sürecidir[8] şeklinde özetler. Bir anlamda küreselleşme ile bahsi geçen sosyo-politik birimler gitgide tek tipleştirilir ve farklılıklar / zenginlikler zamanla unutulur. Bu durumun politik bir söylem ve dahi jargon haline gelişi doğru bakışın ortaya konmasını engeller.

Bu kısma dair yapılacak son değerlendirmeyi şu şekilde özetlemek mümkündür:


Tarihsel gerçeklik muhakkak ki inkâr edilemez. Bu gerçekliğin kurguladığı bölgesel yapılar ve adlandırmalar da öyle. Ancak tarihin reelliği kadar bu reelliğin politikacılar tarafından yorumlanışı da başka bir realiteyi ortaya koyar. Önce de ifade edildiği üzere tarih sadece bir hafıza değil aynı zamanda her politik oluşumun da ahlaki temelidir[9]. Bu ahlaki temelin bir şekilde olması gereken mecranın dışında çıkar odaklı bir yöne kaydırılması günümüz politik söylemi ve bölgeye dair değerlendirmeleri noktasında bir takım yanlışları beraberinde getirir.

Bugün Türkiye’nin AB üyeliğinin temelinde de inkâr edilemeyecek bir Balkan bölge istikrarı çabası yatmaktadır. Bölgede Türkiye’nin önderliğinde sağlanabilecek bir istikrar Avrupalılık iddiasında ısrarcı Türkiye’nin[10] en azından Avrupa’nın güneydoğu bölgesindeki etkisi açısından mühim bir referans olabilecektir.

Doğru Görmek İçin Doğru Bakmak

Yukarıda sunulan tüm argümanlar ve değerlendirmelerin temel iddiası Osmanlı’nın Rumelisi’nin ya da Avrupa’nın Güneydoğusunun – Balkanlar değil- bugün artık yeni bir tanımlamaya ihtiyaç duyduğudur. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında mazinin karanlık günlerine yeniden dönen ve bir kaos yumağı haline gelen bölgenin tam da bu özelliği mebdesinde kavuşturulduğu “Balkanlılık” kisvesinin bir şekilde değiştirilmesi; söylemde değişmeyecekse bile uygulamada yeni bakışlarla analiz edilmesi zaruridir. Halkının neredeyse tamamının Müslüman olduğu bir bölge ülkesi ile yine tamamına yakınının Katolik olduğu bir bölge ülkesinin aynı kavramla adlandırılırken – coğrafik dahi olsa – aslında 20. yüzyıl başında yapılan tek tipleştirmelere hizmet edildiğinin farkına varılması gerekmektedir.

Konuya vakıf birçok araştırmacının Balkan, Balkanlar, Balkanlı, Balkanlaşmak gibi tabirlerin suniliğini ortaya koyan çalışmalar yapmak suretiyle bugün bazı kabulleri reddetme çabaları Türkiye’de de etkisini göstermektedir. Bu sayede artık Balkanlılıktan öte kendi ülke ve kültürlerinin bir parçası olarak adlandırılmaları konusunda zaman zaman milliyetçiliğe kayan çizgilerde mücadele veren bölge ülke ve halklarının sözlerine kulak vermek gerekmektedir. Bu sese kulak vermek yerine sadece Osmanlı ve öncesine yapılan atıflarla uzun yıllardır emperyal sistemin içerisinde ezilen bu halkların tümünü politik bir planın içerisine almak dahası yakınlaşmak mümkün değildir. Bu ikaz dikkate alınmaz ve bölgede manen, Türklükleri ve Müslümanlıklarını muhafaza yolu ile Türkiye’ye bağlı kalan ve bir dayanak noktası olarak gören halklar Balkanlılık üzerinden tanımlanmaya çalışılırsa bir çözüm odağına kavuşmak oldukça zorlaşacak, hatta belki de bahsi geçen Türk İslam ahalisi bir tercih kavşağına çekilerek içinde bulundukları şartlar daha da zorlaştırılacak.

Soğuk Savaş sırasında Doğu ve Batı arasında inanç ve siyasi anlamda bir ara nokta haline gelen Yugoslavya’nın dağılıp yeni konjonktürün bir kez daha Balkanlar şeklinde tanımlanması ile hortlayan bölgesel tek tipleştirmenin bugün Türk Dış Politikası’nın da aşması gereken bir arıza olduğu düşünülmeli; acilen Balkan uzmanları değil, ülke uzmanları yetiştirmeye başlanmalıdır. Ancak bu takdirde doğru parametre ve paradigmalar oluşturulabilecek, dillerden düşmeyen tarihsel atıflar çok daha net bir düzleme oturtulabilecektir.

[1] Report Of the İnternational Commission to İnquire in to the Causes and Conduct of the Balkan Wars, Washington D.C.: Carneigne Endowment for İnternational Peace, 1914. Konuya dair bir değerlendirme için bkz. Galip Çağ, “Balkan Savaşlarına Uluslararası Bir Bakış: 1914 Carnegie Vakfi Raporu”, I. Uluslar arası Balkan Kongresi 24-26 Eylül 2012, Süleyman Şah Üniversitesi., 2012 ss. 1409-1422.

[2] Edward W. Said, Orientalism, New York: Pantheon, 1978, s. 3.

[3] Bozidar Jezernik, Vahşi Avrupa, Batı’da Balkan İmajı, Çev. Haşim Koç, Küre Yay., İstanbul, 2006, s. 1.

[4] Andrew Baruch Wachtel, Dünya Tarihinde Balkanlar, Çev. A. C. Akkoyunlu, İstanbul, 2009, s. 53.

[5]http://www.tepav.org.tr/upload/files/13353636229.Turk_Dis_Politikasi_Balkanlar_da_Nasil_Algilaniyor.pdf
(E. 05.05.2014)

[6] Kemal Karpat, “The Balkan National States and Nationalism: İmage and Reality”, Islamic Studies, Özel sayı: Islam in the Balkans, XXXVI / 2-3 (1997), s. 329.

[7]http://www.tepav.org.tr/upload/files/13353636229.Turk_Dis_Politikasi_Balkanlar_da_Nasil_Algilaniyor.pdf (E. 25.05.2014)

[8] Kemal Karpat, “Küreselleşme, Üst Kültür ve Geleneksel Etnik-Dinî Kimlik”, Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve İdeoloji, Timaş Yay., İstanbul, 2009, s. 93.

[9] Dritan Egro, “Tarihçi mi? Siyasetçi mi? Devlet İnşacıları Olarak Balkan Tarihçileri”, Çev. Galip Çağ, Tarih Okulu Dergisi, XI, Eylül-Aralık 2011, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir, 2012, s. 132.

[10] Baskın Oran, “Türkiye’nin Balkan ve Kafkasya Politikası”, AÜSBF Dergisi, L / 1, Ankara, 1995, s. 274.

TERÖR DOSYASI /// SÜLEYMAN SOYLU : “Yapılmak istenen çok açıktır, annelik kavramı üzerinden bir mağduriyet oluşturmak”


SÜLEYMAN SOYLU : "Yapılmak istenen çok açıktır, annelik kavramı üzerinden bir mağduriyet oluşturmak"

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Cumartesi Anneleri’nin 700. hafta eyleminin yasaklanmasına ilişkin açıklama yaptı. Soylu, “700. gösterilerini yapmak istediler, izin vermedik çünkü bu istismarın ve kandırmacanın son bulmasını istedik. Anneliğin terör örgütünce istismar edilmesine, teröre kılıf yapılmasına göz mü yumsaydık?" diye konuştu.

Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini soran Cumartesi Anneleri, önceki gün Galatasaray Meydanı’nda 700. kez bir araya gelmek istemişti. Eyleme izin vermeyen polis, kayıp yakınları, milletvekilleri ve gazetecilere plastik mermi ve biber gazıyla müdehale etmişti. Müdahalede birçok kişi gözaltına alınmıştı.

Soylu, Eğitim Daire Başkanlığı Durmuş Yalçın Konferans Salonu’nda düzenlenen "104. Dönem Kaymakamlık Kursu Açılış Programı"na katıldı.

Soylu, Cumartesi Anneleri eylemi ile ilgili olarak şu ifadeleri kullandı:

"Doğrudan doğruya terör örgütünün sözcülüğünü yapıyorlar, savunuyorlar, hiçbir şey yapamıyorsa eylemlerine sessiz ve tepkisiz kalıyorlar. Örgütlere bir ‘poker yüzü’ temin etmeye ve aslında bir meşruiyet alanı açmaya çalışıyorlar. Terör örgütleri Türkiye’de her zaman bir istismar içinde olmuştur. Kadın istismarı yaptılar, çocuk istismarı yaptılar, etkin köken istismarı yaptılar, mezhep istismarı yaptılar.

“Anne istismarı"

Bugün terör örgütleri, bu odaklar eliyle bir başka istismar alanı peşinde koşuyorlar: Anne istismarı. Yapılmak istenen çok açıktır. Annelik kavramı üzerinden bir mağduriyet oluşturup, hem teröre bir mağduriyet maskesi giydirmeye çalışıyorlar, hem de toplumu ayrıştırmaya çalışıyorlar.

“Gözaltı falan yok, örgüt içi infaz”

Galatasaray Lisesi önünde toplanıyorlar. Peki, bu işin aslı nedir? 1995 yılında, resmi raporlarla ve örgüt içi itiraflarla belgelenmiş, aşırı sol TKP/ML örgütü tarafından gerçekleştirilmiş bir örgüt içi infazın suçunu devlete yıkmaya çalışan bir eylem.

Kayıp falan değil, gözaltına alınmış değil, örgüt infaz etmiş, bir kenara bırakmış. Bu olay üzerinden bir mağduriyet hikayesi üretildi ve yıllardır annelik üzerinden bir istismar ortaya konuluyor.

“Bölge sorumlularını etkisiz hale getirince bu tepkiyle karşılaşıyoruz”

Bugün de terör örgütü ve bölge sorumlusunun bahane edildiği bir anlayış söz konusudur. Dikkat edin, son günlerde renkli listelerde aradığımız teröristleri, bölge sorumlularını etkisiz hale getirdikçe bu tepkiyle karşılaşıyoruz. Bu bir tesadüf değildir. Bunu kabul etmek de mümkün değildir.

“Eminönü’nde gezerken mi kayboldular?”

Hasan Ocak, Galatasaray Meydanı’ndaki eylemlerin başlama sebeplerinden sadece birisidir. Servis ediliyor. Çok affedersiniz, bu kişiler, Eminönü Meydanı’nda gezerken mi kayboldu? Neden her şeyi açık açık konuşmuyorlar? Hasan Ocak, TKP/ML Terör Örgütü üyesi değil miydi? Örgüt tarafından infaz edilmedi mi? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bu konuda dava açılmadı mı? Bu davada komisyona ifade veren bir başka örgüt üyesi, bu işin örgüt içinde bir infaz olduğunu anlatmadı mı? Muhatapları bu dediklerimin detaylarını çok iyi bilirler. Bu ve bundan sonra bu eylemlere konu edilmiş kişiler, yasa dışı örgüt üyesi değiller miydi?"

“Anneliğin teröre kılıf yapılmasına göz mü yumalım?”

"700. gösterilerine izin vermedik, doğrudur. Çünkü artık bu istismarın ve kandırmacanın son bulmasını istedik. Bu ikiyüzlü kandırmacanın son bulmasını istedik. Ne yapsaydık yani, anneliğin, terör örgütü tarafından istismar edilmesine, anneliğin teröre kılıf yapılmasına göz mü yumsaydık? Çocuklarımızı terör örgütü üyeliğine özendirip, ‘İstanbul’un göbeğinde anılacaksınız’ diye teşvik etmelerine, anneleri gözü yaşlı bir şekilde evlat yolu gözler halde bırakmalarına göz mü yumsaydık?

“Galatasaray’ı örgütlerin meşruiyet alanı haline getirilmesine izin vermeyiz”

Ne yapalım yani terörle mücadeleyi rafa mı kaldıralım? DHKP-C kiralık katil tarzı eylemlerine devam etsin, diğer sol gruplar eylemlerine devam etsin, PKK Doğu ve Güneydoğu’da acı üstüne acı yaşatsın, FETÖ Türkiye’nin tamamını eline geçirmek için bir gece topla tüfekle saldırsın, biz sırtımızı mı dönelim, devleti, ülkeyi bunlara teslim mi edelim?

Galatasaray Meydanı’nın, terör örgütlerinin sözde ortak meşruiyet alanı haline getirilmesine müsaade etmeyeceğiz. Anne, devlet, millet gibi kavramları, yıllarca bunların düşmanlığını yapmış terör örgütlerine ve onların çağrısıyla toplanan payandalarına istismar ettirmeyiz.

“Paçozlar…"

Bu millet yüz yıl önce bunların ağababalarına bu ülkeyi teslim etmemişti, bugün onların paçozlarına da teslim etmez, bunu herkes böyle bilsin."