SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : AYDIN – ARAPLI KÖYÜ KATLİAMI


AYDIN – ARAPLI KÖYÜ KATLİAMI

“KEŞKE YUNAN KAZANSAYDI” DİYEN FESLİ LAĞIM FARESİ VE AYAĞINA KADAR GİDİP ZİYARET EDEN YUNAN ARTIKLARI İLE BUNLARA GÖZ YUMAN ALKIŞ TUTAN HER NEVİ SATILMIŞLARA İTHAF OLSUN !!!!

22 Ağustos 1922’de Aydın’ı işgal eden Yunan askerleri Araplı Köyü katliamını gerçekkeştirir.

Yunan Komutan Bakoyanis’in bir sabah canı petekli bal çeker.

Komutan işbirlikçilerinden biri olan Sarı İmam’ı çağırtarak canının bal çektiğini söyler ve kendisinden bal getirmesini ister.

Sarı İmam da Aydın’da en güzel balın üretildiği Araplı köyüne köyün en çok kovanı olan Softaoğlu Halil’in evine gider.

Yunan komutanın çok acele bal istediğini söyler.

Softaoğlu Halil petekleri yeni kestiğini ve kesilen balları da sattığını birkaç gün beklerlerse bal verebileceğini söyler.

İstediği balı bulamadan komutanın yanına dönen Sarı İmam köylülerin bal vermediğini ve asi efelere yataklık yaptıklarını anlatır.

Zaten Anadolunun Türk halkına işkence yapmak kıymak için bahane arayan Yunanlı komutan bu durum üzerine Araplı Köyüne gider ve köyü kuşatır.

Köyde bulunan bütün erkeklerin köy ortasında toplanmasını emreder.

22 Ağustos 1922 tarihinde köy odası önünde bulunan Piynar (Pırnal) ağacına 12 kişiyi ayaklarından astırarak askerlerine kurşunlatır.

Ardından komutanlarının emriyle Yunan askerleri 44 kişiyi urganla bağlayarak köyün dışında bulunan Dervişyeri Mevkii’ne götürür ve makineli tüfekle tarayarak katleder.

Bu 44 köylünün cansız bedenleri kurda kuşa yem olur.

Yunan askerleri köyden çekildikten sonra köyün kadınları buraya gelerek kurttan kuştan ne kaldıysa toprağa gömerler.

Başlarına taşlardan birer şahide dikerler.

Yıllarca köy kadınlarının erkeklerinin ardından ağladığı Araplı Köyü’nün adı Kurtuluş Savaşımızdan sonra akan gözyaşları unutulmasın diye Gözpınarı olarak değiştirilir.

Araplı Köyü’nde Yunan işgalinden önce nüfus 315’dir.

Yunan Araplı Köyü’nde işgal boyunce 245 kişiyi katlederek şehit etmiştir.

Kurtuluş Savaşımız bitip Araplı köylüsü özgürlüğüne kavuştuğunda köyün nüfusu 100’den azdır.

Aydın Efeler ilçesi Gözpınar Şehitliği Abidesi Yunan’ın 22 Ağustos 1922’de gerçekleştirdiği katliamın şahidi olarak dimdik ayaktadır ve Dünyaya 20. yy başında

Yunan’ın Anadolu topraklarında Türk milletine yaşattığı acıları haykırmaktadır.

Şehadetlerinin 98. seneyi devriyesinde

Gözpınar Köyü şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

Ruhları şad olsun.

Alıntı Fatih Altun

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// Yaptığı Korkunç Katliamlarla Prag Kasabı Olarak da Bilinen Nazi Generali : Reinhard Heydrich


Yaptığı Korkunç Katliamlarla Prag Kasabı Olarak da Bilinen Nazi Generali : Reinhard Heydrich

Reinhard Heydrich, Yahudilere karşı gerçekleştirdiği korkunç katliamlar ve planlarla Hitler’in bile gözünü korkutan bir isim olmuş. Özellikle Çekoslavakya’daki görevi boyunca uyguladığı politikalar, acımasızlığın varabileceği en uç noktalardan. Yaşamı kadar ölümüyle de Yahudilere zarar veren Heydrich uğruna, intikam amaçlı on binlerce Yahudi katledilmiş.

1904 yılında doğan heydrich 1,82 boyundaydı. zayıf uzun bir yüze, ince bir burna sahipti. dudakları gergin ve ince, çenesi sert ve kemikliydi ki bütün bu fiziksel özellikler o’nun tipik bir kuzeyli olduğunu göstermektedir.

aslında dörtte bir yahudi kanı taşıyan bu acımasız almanın tam bir ari tipine sahip olması kafasında oluşturduğu idealleri gerçekleştirmek adına büyük şanstı. kendi doğum yılına ait kayıtlar tahrif edilmiş olduğu halde, daha sonra büyükannesinin sarah adında yahudi bir kadın olduğu belirlenmiştir. buna rağmen heydrich’in tarihin gördüğü en insafsız ve en gaddar yahudi düşmanı olması kesinlikle korkunç bir tezattır.

eski bir bahriye subayı olan heydrich, alman deniz kuvvetleri’nden haysiyet divanı ile atılmasına rağmen hiç üzülmedi çünkü naziler arasında hızla ve kolaylıkla yükselebileceğini kestirebiliyordu. işine bağlı ve örgütleyici bir adam, zeki ve acımasız bir katildi. gün gelip oklar kendini gösterdiğinde, heydrich hitler’in çılgın imparatorluğu için bulunmaz bir nimet olacaktı.

kendisini ilk keşfeden himmler onu kendi hizmetine aldı ve kendisi ilk iş olarak gizli bir haber alma servisi kurmakla görevlendirildi

hitler’i bile korkutan sd böylelikle kurulmuş oldu. zaten daha sonra hangi konuma gelecek olursa olsun sd’yi hiç bırakmayacaktı.

insan hamuruyla yoğrulmamış olan bu cani işkence ve şantajı, günlük sıradan bir iş haline getirmişti. 1934’de partinin sosyalist kanadını oluşturan ernst roehm ve ekibinin öldürüldüğü gece himmler ve goering ile birlikte kurbanların listesini hazırlamıştı.

Himmler, Reinhard Heydrich, Karl Wolff

himmler’in yardımcısı olarak sivrildiğinde, gestapo, gizli polis, arşivler ve istihbarat, kısaca rsha olarak bilinen tüm polis örgütü, terör örgütü de denebilir, himmler’in sağ kolu olarak o’nun emrindeydi, ki 6.000.000 yahudi’nin yok edilmesini sağlayan da bu örgüttü.

ancak tutkularını saklamayı çok iyi bilen heydrich’in acelesi yoktu. nazi yöneticilerin en gençlerinden olmakla beraber, en çok korkulanlarından biriydi. buna rağmen heydrich şeflerinin gerisinde sıra beklemeyi daima bilmişti.

uzun yıllar boyu emrinde çalışan ve ileride alman gizli polisi’nin şefliğine getirilecek olan walter schellenburg’un ifadesiyle, reinhard heydrich nazi rejiminin ekseni ve siyaset adamlarının gerçek efendisiydi.

hatta kendisinden “demir yürekli adam” diye söz eden hitler ve bir üst şefi olan himmler’i bile zaman zaman ürküttüğü bilinmekteydi.

bunlara rağmen reinhard heydrich nazi imparatorluğu’nun kaos ve korku dolu dünyasında bulunduğu süre içerisinde gönencinin doruğuna 1941 yılının eylül ayında ulaştı.

Adolf Hitler ve sağ tarafında Reinhard Heydrich

1939’da almanlarca işgal edilen çekoslovakya alman reich’ine karşı uzak duruyor ve nazi’lerle işbirliğine pek yanaşmıyordu. ülkede üretim seviyesi düşüktü, asayiş bir türlü sağlanamamıştı. hatta öğrenciler protesto yürüyüşlerinde bulunmaya bile cüret edebiliyorlardı. kukla hükümet ise bu olayları bir türlü dizginleyemiyor ve eli kolu bağlı kalıyordu. kısacası çekoslovakya kendisinden beklenildiği gibi bir uydu devlet olmuyordu.

bunun üzerine reichprotektör baron von neurath bozulan sağlığını gerekçe göstererek 27 eylül 1941’de istifa ettiğinde yerine, bohemya ve moravya protektörülüğüne reinhard heydrich getirildi. misyonu asi çekoslovakya’yı nazi dünyasının içine çekmekti.

heydrich göreve gelir gelmez kıyıcı yüzünü çeklere göstermekten hiç çekinmedi

kendisine sunulan listedeki, reich ile işbirliği yapmayı reddeden ve hapiste olan asker – sivil çek ileri gelenlerinin idam edilmesini emrederek işe başladı. daha da korkuncu ölülerin küllerini kutulara koydurdu ve üzerlerine infaz tarihi ve saatini yazdırarak ailelerine gönderdi. heydrich bu arada prag kasabı unvanını alıyor ve bu ismi hak etmek için elinden geleni ardına koymuyordu. yeni idam listeleri hazırlanıyor ve infazlar sürüyordu.

baskı ile direnenleri sindirmeyi başardıktan sonra işbirliği için insanlara teşvikler ve şirinlikler sunmaya başladı. üretimi artırmayı kafasına koyan heydrich işe tamamen maddi yolarla çözüm bulmaya kararlıydı. işçilere biraz daha fazla ter dökmeleri karşılığında daha iyi ücret ve daha iyi beslenme vaat ederek işe başladı. hatta bununla da yetinmeyerek, başarılı işçilere zamanında çek zengin ve aristokratlarının tatillerini geçirdiği otellerde aileleri ile tatil imkanı sunacağını söyledi. böylelikle 1 ay gibi kısa bir sürede özellikle savaş araç gereçleri üreten fabrikalarda büyük üretim artışları görülmeye başlandı.

bu arada heydrich’in gelişinden son derece memnun olan kukla hükümet elinden gelen tümü imkanları seferber ediyordu. prag radyosu’ndan her gün şu tip haberleri duymak mümkündü:

heydrich işçilerin dostu! heydrich ve eşi bu akşam prag’da yapılacak bir mozart festivaline katılacaklar. heydrich’e gelen sadakat mektuplarından bazıları vs. vs.

bunlarla beraber heydrich asıl bombayı ağzından çıkardı

çekoslavakya alman reich’i içinde bir otonomiyi hak ediyordu. bu kısaca şu demekti, eğer çekler uslu dururlarsa almanya’ya bağlı olmak kaydıyla kendi özerk yönetimlerine sahip olacaklardı, kendi ordularına sahip olacaklardı tabii ki almanya adına cepheye sürülmek kaydıyla.

böylece çekler direnmezlerse dost bir el altında özgürce yaşayacaklarını düşünerek günbegün nazilerin tarafına kaymaya başladılar. tabii ki sırtlarında okşayarak gezinen el, gerektiğinde gırtlaklarını sıkmaktan çekinmeyecekti.

bu gelişmeler üzerine müttefikler ve ingiltere’de yaşayan sürgünde çek ordusu’nun üst düzey komutanları, ki bu subay ve gönüllü askerler 1939’da fransa’da kurulan yeni çek ordusu’nu oluşturuyorlardı, ülkelerinin daha fazla direnemeyeceklerini anladıklarında tek bir şeye karar verdiler: heydrich ortadan kaldırılmalıydı.

bu nedenle biri slovak diğeri moravyalı iki çek paraşütçüsü jan kubis ve josef gabchik görevlendirilerek çekoslavakya’ya indirildi.

hayatının bütün kısmını oluşturan şantaj ve entrikalara alışkın olan heydrich her an tetik duruyor ve aşılması çok zor, sağlam güvenlik tedbirleri ile kendini korumayı biliyordu. buna rağmen ss’ler kendilerine fazlaca güveniyor, çekoslovakya’da bırakın kendilerine saldıracak, yüce şeflerinden birini öldürmeye teşebbüs edecek birilerinin bulunabileceğini akıllarına bile getirmiyorlardı.

işte böyle bir ortamda 27 mayıs 1942 günü reinhard heydrich prag’daki kıtasından havalanacak uçakla berlin’e führer’i ile buluşmaya gitmek üzere, prag’a 20 km uzaklıkta bir köyde bulunan şatosundan ayrıldı.

yola çıkmadan önce 10 yıllık eşi inga heydrich ile vedalaştı. inga heydrich uzun boylu, güzel, şahane bir sarışındı. tutkulu ss subayları için iyi ailelerden ve ari soydan gelen kadınlarla mutlu evlilikler yapmaları şarttı.

her ne kadar haysiyet divanı ile ordudan atılacak kadar hovarda da olsa halk heydrich’lerin mutlu bir evliliği paylaştığını düşünüyordu. tıpkı aile dostlarının heydrich gibi bir caniyi bir müzisyen olarak düşünmeleri gibi. evet reinhard heydrich iyi bir violonistti. ara sıra müzisyen arkadaşları ile bir araya gelerek oda müziği yapmaya bayılırdı. tarihin gördüğü en büyük katillerden biri olmasının yanı sıra bu ikili kişiliği ile de psikiyatrlar için de eşsiz bir numuneydi.

işte 27 mayıs günü şatosundan ayrılan heydrich, jan kubis ve josef gabchik’in saldırısına uğradı ve aracına atılan el bombasının yakınında patlaması sonucu yaralanarak hastaneye kaldırıldı.

Reinhard Heydrich’in yaralandığı araba

aynı gün çekoslovakya’ya gelen reich’in en ünlü doktorlarının özenli tedavilerine rağmen 4 haziran 1942 günü reinhard heydrich öldü. patlama esnasında etrafa saçılarak dalak, göğüs ve diyafram bölgesinden vücuduna giren bitki lifleri, metal ve kumaş parçacıkları prag kasabı’nın vücudunda onulmaz yaralar açmıştı ve bu yaralar o’nun hastaneye yattığı 27 mayıs’tan 4 haziran’a kadar kendi kurbanları gibi inim inim inleyerek ölmesine neden olmuştur. ne mutlu ki, uzmanlık alanı olan işkence, şantaj, zulüm, entrika ve her türlü pislik her yaraya merhem olmamaktadır.

heydrich’in ölümüyle ss’ler kana susamış ve suikastla ilgisi olsun olmasın binlerce kişiyi asmış veya kurşuna dizmiştir

kukla çek hükümeti son noktasına kadar alçalarak bir limana reinhard heydrich adını vermiştir. hatta eğitim bakanı ölümler ve infazlar hakkında prag radyosu’ndan şu demeci vermiştir:

“yabancı ajanlar tarafından işlenen cinayet, ulusal varlığımızı tehlikeye atmıştır. tabii ki 7.000.000 çekoslovak ahalisinin kurtulması için 7.000 kişinin ölmesi adildir. “

bu demeçlerin ardından lidice adlı bir çek köyü suikasti desteklediği gerekçesiyle haritadan silinmiştir. öyle ki köy basılmış, erkekler anında kurşuna dizilmiş, kadınlar ve çocuklar toplama kampına gönderilmiş, binalar, evler dozerlerle yıkılmıştır. hatta gece vardiyasından dönen işçiler beklenmiş, köye adım attıkları anda kurşuna dizilmişlerdir, ormana kaçan bir işçinin başına ödül konulmuş yakalanıp öldürülmüştür. hastanede tedavi görmekte olan son lidice’li ise ekim ayında taburcu olur olmaz vurularak öldürülmüştür.

Katliamın ardından Lidice köyü

heydrich’i öldüren çek suikastçiler jan kubis ve josef gabhcik ise kendileri gibi ingiltere’den gelen beş paraşütçü ile birlikte prag’da bir kilisede saklanırken 18 haziran günü şafağında, ss’ler tarafından kuşatma altına alınmıştır. çek tarihinin en büyük yiğitliğini gösteren bu gençler direnerek ölü ele geçirilmişlerdir. ne acıdır ki sadece biri el bombası ile öldürülebilmiş, diğerleri cephanelerinin son kurşunlarını şakaklarına sıkmışlardır.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : 1 Mayıs 1977 Katliamı ( Kanlı 1 Mayıs )


1 Mayıs 1977 Katliamı ( Kanlı 1 Mayıs )

Ülke çok sıkıntılı bir süreçten geçiyordu. Diyarbakır Emniyet Genel Müdürü Gaffar Okan’ın öldürülmesi, Anayasal anlaşmazlık nedeniyle ortaya çıkan ekonomik kriz ve Fazilet Partisinin Anayasa Mahkemesi kararı ile kapatılması ülke gündemine bomba gibi düşmüştü. Her ne kadar 1971 olayları işçi kesiminin yani DİSK’in (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) önünü kesmeye çalıştıysa da işçi hareketleri hiç durmadan eylemlerine devam ettiler.

Tarihler 1976 senesini gösterdiğinde İşçi Sendikaları gruplar halinde Taksim Meydanında 300.000 kişiyle 1 Mayıs İşçi Bayramını kutladılar. Fakat bu süreçten sonra işçi kesimi kendi arasında bölünmeye başladı. Özelikle darbeden sonra içeri atılan Sol liderlerin 1974 yılında affıyla birlikte iyice güçlenen gençlik farklı fraksiyonların etrafında toplanmaya başladı. İşte bu ayrışma “Kanlı Mayıs” için adeta bulunmaz bir fırsattı. Maocu (Çin) ve Moskovacı olarak bölünen kesim kendi yazılı mecmualarında birbirlerine düşmanca yazılarla 1 Mayıs 1977 yılında büyük bir oyunun içine sürüklendiler. Meydanda güvenlik 20 bin DİSK görevlisi tarafından sağlanacaktı. Ayrıca DİSK, 22 Nisan günü grupların atacağı ortak sloganları belirledi. Herkesin aklına gelen başına geldi. Saat 13’den itibaren Sol akın akın Taksim Meydanını doldurmaya başlamıştı.

Meydanda adeta iğne atsan yere düşmezdi. Sol’un bütün fraksiyonları oradaydı. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler konuşmaya başlamıştı. Fakat aniden beşer dakika arayla iki el silah sesi duyuldu. Yüz binlerce insan birbirini eze eze kaçışmaya başladı. Daha ilk şok atlatılmadan Sular İdaresi ve İntercontinetal Oteli’nden (The Marmara Otel) kalabalığın üzerine uzun namlulu silahlarla ateş edilmeye başlanmıştı. Buda yetmezmiş gibi nerden geldiği bilinmeyen bir panzer alana girerek işçilerin üzerine su sıkarak insanları çiğnemeye başlamıştı. Bu kaçışmanın ortasında beyaz bir Renault marka arabadan göstericilerin üzerine kurşun yağdırılıyordu. Bu silahlı saldırılardan sonra 34 kişi hayatını kaybederken 126 kişi ise yaralanmıştı. Ölenlerden Meral Özkol adlı vatandaş panzerin altında ezilerek hayatını kaybetmişti. Ölen vatandaşların 5’i kurşunlanarak geri kalan 29 kişi ise ezilerek hayatını kaybetmişti. Yaralıların 39’u başından ve çeşitli yerlerinden silahla vurulmuşlardı. Olay hiçbir zaman tam olarak aydınlatılmadı. Ne Kazancı Yokuşundaki kamyon ne beyaz Renault nede İntercontinetal Otelden açılan ateşin kaynağı öğrenilemedi. Fakat olaydan bir gün önce otele CIA ajanlarının yerleştiği ve olaydan sonra kayıtların silinerek örtbas edildiği öğrenildi. Aynı dönemde MİT tarafından Başbakan Süleyman Demirel’e olası bir darbe için telkinde bulunuldu. İzleyen günlerde Bülent Ecevit’e İzmir’de Havaalanında suikast düzenlenince acilen Kara Kuvvetleri Komutanı 1 Haziran 1977 tarihinde emekliye sevk edildi. (1) (2) (4)

· 1975 yılından sonraki işçi hareketleri…

İpler kopma noktasına gelene kadar işçi kesiminin otoritesi olan TİP (Türkiye İşçi Partisi) kadrolarına 1975 yılından sonra komünist kökenli TKP (Türkiye Komünist Partisi) katılmaya başlamış ve etkinliği ele geçirmişti. Fakat bu gruplar arasındaki çatışma zamanla iktidar hırsı ile kanlı bıçaklı bir hal almıştı. Özellikle DİSK, komünist karakterini daha da belirginleştirerek işçi gruplarından Maocu (Çin) grubu tasviye etme çabasına girişmişti. 1 Mayıs 1977 olaylarında da bu grup meydana alınmamış ve çatışma çıkmıştı. Bu çatışmalar 1977 yılına kadar iyice tırmandı ve tarihin kanlı sayfalarına kara bir leke olarak kaydedildi. (1) (2)

· 1977 “Kanlı Mayıs”ı SOL içindeki kanlı bir hesaplaşma mıydı?

DİSK 1977 yılında aldığı bir iç anlaşma ile“Maocu” olarak nitelendirilen grubu Taksim Meydanına sokmamama kararı almıştı. Çünkü DİSK içinde TKP’nin büyük bir etkisi söz konusuydu. Bu olayların gölgesinde gruplar 1977 1 Mayıs kutlamaları için hazırlıklarını tamamlamıştı. Fakat kanlı olayın hemen ardından Sol’da meydana gelen bütün bu çatırdamalar herkesin aklına aynı soruyu getirdi. Bütün bu silahlı saldırılar acaba TKP ve Maocu grup arasındaki kanlı bir hesaplaşma mıydı? (1) (2)

DİSK’den daha sonra yapılan açıklamada gerçekten bir çatışma olmaması için Maocu grubun meydana alınmaması gerektiği yönünde bir karar alınmıştı. Fakat Maocu grup olarak bilinen Halkın Sesi/Aydınlık grubu meydana grup halinde değil, bireysel olarak katılacaklarını belirtiler. Diğer taraftan Maocu gruplardan Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ve Halkın Birliği Taksim Meydanına gruplar halinde geleceklerini açıklamışlardı. Fakat gruplar arasındaki çatışma bunlardan da ibaret değildi. DEV-Yol ve Kurtuluş arasında da böyle çatışmalar yaşanmış ve hatta karşılıklı ölümler yaşanmıştı. Meydana bu iki ayrılıkçı gruplardan Dev-Yol Beşiktaş-Dolmabahçe; Kurtuluş ise Saraçhane-Tarlabaşı güzergahından gelerek olası bir çatışma önlenmiş oldu. (1) (2)

· Gazete manşetlerinde “Kanlı 1 Mayıs”

Hürriyet: “MAYIS KATLİAMI 34 ÖLÜ” manşetini attı. Muhabir yazısında özellikle meydandan kaçanların ölmemek ve kurşunlanmamak için çil yavrusu gibi dağıldıklarının altını çizmiştir. Ayrıca 19:05 sularında gelen silah sesinin olayların başlangıcı olduğunu belirtmiştir. (3)

Cumhuriyet: “1 Mayıs Kanlı Bitti” manşetleriyle yer vermiştir. Bu olaydan yıllar sonra suikast sonucu hayatını kaybeden Uğur Mumcu köşesinde konuya korkusuzca değinmiştir. Mumcu’ya göre son yıllarda tırmanan olayların patlama noktası 1 Mayıs’tır. Adeta kirli ve gizli bir el planını adım adım uyguluyordu. Gazetenin 3 Mayıs tarihli bir haberinde ise olayla ilgili soruşturmada 453 kişinin gözaltına alındığı ve sorgulandığı belirtiliyordu. Ayrıca olay günü Sular İdaresi ve Intercontinental Oteli’nden ateş açan kişilerin bulunamadığı belirtilmiştir. (3)

· 1 Mayıs kutlamaları illegal bir oluşum veya toplantı günü değildir!

İşçilerin birlik ve beraberliklerinin güçlendiği ve aralarındaki iletişim ve dayanışmanın artması için uluslar arası bir gün belirlenmişti. Fakat anlaşılanın aksine bu özel gün zoraki verilmiş bir gündür. Bu günün kazanılmasında ilk hareket Avustralya’da işçilerin günlük sekiz saatlik çalışma sınırı kazanmak için ayaklanmasıyla elde edilmişti. 1856 yılında Avustralya’daki işçilerin bu iş bırakma ve bir günlük eğlenme ve toplanma günleri klasik bir hal almaya başlamıştı. Aslında bu ilk kıvılcım büyük bir meşaleye adeta umut olmuştu. 21 Nisan olarak ayarlanan bu gün daha sonra Avustralya’da yer alan işçi kesimlerince klasik ve tekrarlanır hale geldi. Bu başkaldırı diğer kıtalardaki işçilere de ilham kaynağı oldu. Amerika’da yaklaşık 200 bin işçi sekiz saatlik işgünü sınırı için 1886 yılında yürüyüş ve iş bırakma eylemi yaptılar. Ayrıca bu dönemde işçiler arasında büyük bir birleşme ve dayanışma daha oldu. Daha önceleri siyahi vatandaşların parka girmesi yasakken Kentaki’de 6 bin siyahi ve beyaz vatandaş bir arada yürüyerek Ulusal Park’a girmişlerdir. (4)

Bu işçi hareketlerinin ardından her zamanki gibi devrimlerin öncüsü olan Fransa yine sahneye çıkmıştır. 1889 yılında toplanan İkinci Enternasyonal’de Fransız temsilcinin önerisi ile 1 Mayıs’ın işçiler arasındaki ulusal dayanışma ve birlik günü olarak kutlanmasına karar verildi. Aynı yıl Avrupa’daki işçi hareketleri de giderek örgütlendi ve Uluslararası İşçiler Kongresi 400 delege ile toplandı. Bu kongrenin ilk konusu günlük çalışma süresinin sekiz saate indirilmesiydi. Kongrede Bordeaux’lu işçi temsilcisi 1 Mayıs’ı dünya çapında bir grev ve iş bırakma günü olarak kutlanmasını teklif etti. Bu teklife Fransız ve Amerikan temsilcilerden de destek geldi. Böylece 1 Mayıs 1890 yılında toplu grev ve iş bırakma kararı alındı. (4)

· Türkiye’de 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın Kutlanması…

İlk kutlama 1 Mayıs 1923’te düzenlenmiştir. Bu önemli işçi günü 2008 yılının Nisan ayında “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanmıştır. 22 Nisan 2009’da alınan kararla 1 Mayıs tekrar tatil günü olarak kabul edilmiştir. 1923 tarihinden sonra kitlesel olarak kutlamalar yasaklanmıştır. 1925 yılına gelindiğinde “Takriri Sükun Kanunu” çerçevesinde bu kutlamalar süresiz olarak kaldırılmıştır. Bu süreç böyle devam ederken 1935 yılına gelindiğinde 1 Mayıs “Bahar ve Çiçek Bayramı” olarak ücretsiz kutlanmasına karar kılınmıştır. 1976 yılına gelindiğinde işçi bayramı kitlesel olarak tekrardan kutlanmaya başlanmıştır.

Fakat 1977 yılına gelindiğinde olacaklardan habersiz yüz binlerce insan Taksim Meydanını doldurmuştu. Kutlamalar sırasında göstericilerin üzerine ateş açılması ile 34 kişi hayatını kaybetmiştir. Bütün bu karmaşa ülkeyi adım adım askeri darbeye götürüyordu. Ve en sonunda 1979 yılında Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından 1 Mayıs kutlamaları yasaklandı. Fakat sokağa çıkma yasağına rağmen işçiler Mayıs kutlamalarını bırakmamışlardı. 1981 yılında darbenin gölgesinde kalan 1 Mayıs kutlamaları Güvenlik Konseyi tarafından yasaklandı. 1989 yılında ise bir polis memurunun açtığı ateş sonucu işçi olan Mehmet Akif Dalcı hayatını kaybetti. Bu dönemden sonra 1996 yılında işçiler Taksim Meydanı yerine Kadıköy’de toplandılar. Fakat polisler gösterticilerin üzerine ateş açarak 3 işçinin hayatını kaybetmesine neden olmuş ve büyük bir ayaklanma çıkmıştı. Çıkan olay ve işçi ölümlerinin ardından 2005 yılına kadar 1 Mayıs kutlamaları iptal edildi. (1) (4)

2007 yılında göstericiler bu sefer 1 Mayıs’ı daha farklı bir amaçla kullanacaklardı. Bu işçi bayramında 1977 yılında hayatını kaybeden işçiler anılacaktı. Kadıköy de toplanan gruplar gösterisine başladığında polisler taşkınlıklardan dolayı 580 vatandaşı gözaltına aldılar. 2001 yılında alınan bir kararla 1 Mayıs “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanmaya başlandı. Fakat 1 Mayıs geldiğinde sendikalar ve hükümet tarafında uzlaşma sağlanamadı. 1 Mayıs günü hiçbir işçi Taksim Meydanına alınmayacaktı. Bütün işçi grupları ortak bir bildiri ile Taksim Meydanına yürüme kararı aldılar. Fakat güvenlik güçleri gruplara gaz bombası ve tomalarla müdahale edince zaman zaman çatışmalar çıktı. Polisin DİSK ve ÖDP binaları önündeki sert müdahalesi ve bir hastanenin aciline gaz bombası atması günlerce ülke gündeminde konuşuldu. Bu süreçten sonra ülke günlerce “Orantılı Güç” kavramını tartışır oldu. (4)

· Kanlı 1 Mayıs’ta hayatını kaybeden vatandaşlar

-Mustafa Ertan,

-Hüseyin Kırkın,

-Ali Fuat Özkaş,

-Mürtecim Oltulu,

-Kahraman Alsancak,

-Dilan Nigis,

-Bayram Çitak,

-Ercüment Gürkut,

-Bayram Neyir,

-Ömer Harhan,

-Hikmet Öztürkçü,

-Meral Özkol,

-Mehmet Ali Gençoğlu,

-Hasan Yıldırım,

-Garabet Ayhan,

-Ziya Baki,

-Rasim Elmas,

-Kadriye Duman,

-Ahmet Gözükara,

-Hamdi Toka,

-Hatice Altın,

-Ramazan Sarı,

-Atila Özbilen,

-Hacer İpeksaman,

-Kenan Çatak,

-Sibel Açıkalın,

-Mustafa Elmas,

-Nazan Güladi,

-Niyazi Darı,

-Jale Yeşil Nil,

-Leyla Altıparmak,

-Ali Sırdal,

-Kadir Balcı,

-Nazmi Arı,

-Beyhan Sürücü.

· Kaynaklar

1)- "1 Mayıs 1977 Neden Kana Bualndı " Bianet

2)- Mehmet Ali Birand Kanlı 1 Mayıs Videosu

3)- 1 Mayıs 1977 BBC

4)-1 Mayıs 1977 Milliyet

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : 17 bin Azerbaycanlı Türk’ün katledildiği Guba Soykırımı – Kafkas İslam Ordusu ulaşamasaydı, bir tek Türk bile sağ bırakılmayacaktı


ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak Guba Soykırımı’nda katledilen kardeşlerimize Allahtan rahmet diler, ailelerine ve Azerbeycan Hükümetine taziyemizi sunarız.

17 bin Azerbaycanlı Türk’ün katledildiği Guba Soykırımı – Kafkas İslam Ordusu ulaşamasaydı, bir tek Türk bile sağ bırakılmayacaktı

Nuri Paşa komutanlığındaki Kafkas İslam Ordusu 9 Mayıs’ta şehre ulaşmasaydı, bugün bu bölgede bir tek Türk’ten bahsedilemezdi

GUBA, Azerbaycan’ın Dağıstan sınırına yakın önemli kentlerinden biri. 1918’in Nisan-Mayıs aylarında Ermeniler bu şehirde büyük soykırım gerçekleştirmiş. Sadece Guba’da 17 bin Müslüman Türk katledilmiş. Çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden işkenceyle katledilmişler. Toplu mezarları görünce adeta dehşete düştük. İnsanlarımızın kafalarına çiviler çakılmış, hançerlerle kafaları parçalanmış, akla hayale gelmeyecek işkencelerle öldürülmüşler. Ermeni vahşetinin izleri katledilen insanlarımızı metrelerce toprağın altına kazılan çukurlara gömdükleri halde yok edilememiş ve 2007 yılında tesadüfi olarak bir stadyum projesi için yapılan temel kazma işlemi sırasında herşey günyüzüne çıkmış.

Bizleri bilgilendiren müze yetkilisi müze kapsamında 600 civarında cesetlerin kemiklerine rastlanıldığını, ancak bölgenin neresi kazılırsa kazılsın toprağın altından katledilmiş insanlarımızın kemiklerinin fışkırdığının görüldüğünü belirtti.

Bolşevikler tarafından 1918 yılında Anadolu’da Ruslarla beraber hareket eden Ermeni Taşnak çeteleri ile birlikte Erzurum, Van Muş Kars’tan itibaren geri çekilirken Anadolu’dan Rusya sınırına kadar olan coğrafyada yüzbinlerce sivil Türk’ü acımasızca katletmişler. İşte Ermeni çetelerinin en kanlı eylemlerinden birini de Azerbaycan’ın kuzeyinde bulunan Guba kentinde yapılmış.

31 Mart 1918’de neler yaşandı

Çarlık Rusyası’nın son dönemlerinde, daha önceden Azerbaycan’ın çeşitli bölgelerine yerleştirilmiş olan Ermeniler, otorite boşluğundan da istifade ederek çevre köy ve kasabalardaki Azerbaycanlıları katlederek topraklarını ele geçirmeye başladılar. 1905 yılında itibaren iyi örgütlenen ve silahlanan Ermeniler, başta Bakü olmak üzere tüm bölgelerde karışıklar çıkararak Azerbaycanlıları yıldırma politikası yürüttü.

Rusya’da 1917 yılında yapılan devrimin ardından Bakü’de yönetimi ele geçiren Bolşeviklerin Ermeni lideri Stepan Şaumyan’ın da desteğini alan Ermeni ve Bolşevik çeteleri, Azerbaycanlılara karşı saldırıları artırdı. 1918 yılının 30 Mart ve 3 Nisan tarihleri arasında Bakü, Şamahı, Guba, Haçmaz, Lenkeran, Hacıkabul, Salyan, Zengezur, Karabağ, Nahçıvan ve diğer bölgelerde Ermeni ve Bolşevik çeteler tarafından binlerce Azerbaycanlı katledildi’

1918 Guba Soykırımı

Bolşevikler tarafından 1918 yılında Guba şehrinde Azerilere karşı saldırılar düzenlendi. Kendilerine “CEZA TAKIMI’’ adını veren 2.000 kişilik Ermeni silahlı çetesi 1918 yılının Mayıs ayında, Guba’da yerel halka karşı bir soykırıma girişti. Guba ve çevresinde yaklaşık 17 bin Azerbaycanlı Türk’ün hunharca katledildikleri ve toplu mezarlara gömdükleri gün gibi açık ortada duruyor. Eğer Nuri Paşa komutanlığındaki Kafkas İslam Ordusu 9 Mayıs’ta şehre ulaşmasaydı, bugün bu bölgede bir tek Türk’ten bahsedilemezdi.

Guba Müzesi

Kazı çalışmaları sonucunda yaklaşık olarak 400 kişiye ait olduğu tahmin edilen kemikler çıkarılmış. Ermeniler lobi faaliyetleri ile sanki Türk’ler soykırım yapmışlar gibi dünyayı aldatmaya çalışıyorlar. Ancak tarihi gerçekleri bu toplu mezar net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu Müze’de Ermeni tezlerini yalanlamaya yeter de artar bile.

Son yüz yılda en haksızlığa uğrayan millet kesinlikle Türk milletidir. Balkanlar’da hunharca katledilenler, göçe zorlananlar, Kafkaslar’da yapılan etnik temizlik ve Ermeni vahşetinin izleri artık bağımsız Azerbaycan devletinin titiz çalışmaları neticesinde ülkenin her karış toprağı araştırılarak gün yüzüne çıkarılıyor.

ASAS medya

Eurasia Diary

KIBRIS SORUNU DOSYASI : Gazeteci Erdoğan Sevgin 1963 noelinde Lefkoşa’da Rum teröristler tarafından gerçekleştirilen katliamı yazdı


Gazeteci Erdoğan Sevgin 1963 noelinde Lefkoşa’da Rum teröristler tarafından gerçekleştirilen katliamı yazdı

Gazeteci Erdoğan Sevgin 1963 noelinde Lefkoşa’da Rum teröristler tarafından gerçekleştirilen katliamı yazdı.

Sevgin’in Facebook hesabından yazdığı yazı şu şekilde:

Olayı önce şöyle kısaca bir toparlayayım.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde tabib binbaşının eşi Mürüvet Hanım, Lefkoşe’de tek katlı bahçeli bir evde yaşıyor.

Rumlar, azıtmış durumda. EOKA çeteleri kan kusuyor.

Gecenin karanlığında kaleşleri basıyorlar.

Mürüvet hanım üç çocuğunu alıyor, banyoya saklanıyor. Önce bir şangırtı… Pencere kırıldı… EOKA’cı 3 Rum dalıyorlar banyoya… Peşpeşe tetiğe basıyorlar… Mürüvet Hanım’la 3 çocuğunu acımasızca tarıyorlar.

Gazeteci Ömer Sami Çoşar, kanlı Noel’i fotoğraflıyor… Gazetelere, dergilere servis ediliyor.

* * *

Hayat dergisinde çalışıyorum o yıllarda. Görsel yönetmenim.

Fotoğraf benim önüme konuluyor, sayfayı ben çizeceğim…

O kan donduran resme bakıyorum, hiç düşünmeden resmi iki tam sayfaya yayıyorum.

Şimdi resmin üzerine çalışacağım. Başlığı atacağım, yazı yerlerini ayarlayacağım.

Hayat yazı işlerini şöyle bir anlatayım size: Patronumuz Şevket Rado’nun odasından çıkınca, Hayat yazı işlerine girersiniz. Ortada bir koridor… Koridorun iki tarafı camlı bölme.

Şevket Bey koridorda dolaşıyor. Önümdeki katliamın resmini görüyor. Yamacıma geliyor.

“Olmadı Erdoğan” diyor, “Küçült resmi. Milleti galeyana getirmeyelim.”

Emir, demiri keser. Mecburen resmi ufaltacağız. Ufaltıyoruz da. Elimiz gitmeye gitmeye…

Bir hafta sonra, Avrupa dergileri geliyor. Almanya’dan Stern, Bunte, Qick… Fransa’dan Paris Match… İtalya’dan Tempo…

Malum resim bütün Avrupa dergilerinde iki tam sayfa…

Uçuyorum havada, dünyalar benim oluyor.

Koridora bakan camekanın yanındaki masaya yayıyoruz dergileri.

Şevket Bey geçerken görsün diye.

İyi ki Şevket Bey, Hayat’ın Genel yayın müdürü, yazı işleri müdürü değildi. Olsaydı. Batırmıştı dergiyi.

Genel yayın müdürü Hikmet Feridun Es’ti. İbrahim Çamlı yazı müdürü. Mazhar Kunt, yardımcısı. Çok çok sonra Hayat’ın Kaptan köşkünde Çetin Emeç’i görürüz.

Hayat, Menderes’in uçak kazasında 500 bir sattı. Yassıada Mahkemeleri’nde de o kadar.

Bjr dönem Hayat’ta çalıştığım için öyle mutluyum ki…

KANLI NOEL NASIL OLDU ??

Kıbrıs 1963 yılının 21 Aralık günü itibariyle olağanüstü bir Rum vahşetine maruz kaldı. Silahsız Türkler kurşunlarla cezalandırıldı, tek suçları Kıbrıs’ta yaşamaktı. Kıbrıs adası bütün tarihinin en belirsiz günlerini yaşıyordu. Rumlar Hz. İsa’nın doğumunu bahane ederek sokaklara dökülmüşlerdi. 1960 yılında adada bir cumhuriyet kurulmasına rağmen Makarios bu anayasayı kabul etmedi ve kendi lehinde değiştirilmesi için Türk tarafına öneride bulundu. Fakat Türk kesimi bu öneriyi reddetti. Rumların bütün amacı Türkleri karşılık vermeye iterek katliamları meşrulaştırmaktı. (1)

· Kanlı Noelin Gelişimi

1963 Aralık ayının başlarında İsmet İnönü’nün istifası ile birlikte hükümet büyük bir çıkmaza girmişti. Bu arada Yunanistan hükümeti de el değiştirdi ve göreve Yorgo Papandreu getirildi. Yeni hükümet Zürih ve Londra Antlaşmalarını kabul etmekte zorlanıyordu. Bu 13 maddelik değişiklik talebi ve karşı koyma beraberinde 20.000 EOKA militanını adaya taşımış ve “Akritas Planı”nı devreye sokmuştu. Plana göre Lefkoşa 8 saat içinde ele geçirilecek ve Türk köyleri imha edilecekti. (2)

Rum kesimi ilk olarak saldırılarına bir kılıf hazırlamaya kalkıştı. 4 Aralık 1963 tarihinde EOKA tarafından daha önce öldürülen ve örgüt militanı olan Markos Drakos’un heykeli bombalandı ve suç Türklerin üzerine atıldı. İşte şimdi Türklere saldırmak için uygun ortam oluşmuştu. Bu durum bütün dünya kamuoyuna Türkler bizlere saldırdı diyerek bir güzel pazarlandı. (1)

Eokacılar Trodos Dağlarında

Tarihler 20 Aralığı gösterdiğinde Rum saldırıları ilk olarak Lefkoşa’nın Tahtakale semtinde kadınların üzerlerinin aranmak istenmesiyle başladı. Olay yerinde bulunan Türkler ise bu duruma karşı çıkmak isteyince Rumlar kalabalığın üzerine ateş açtı, açılan ateş sonunda Zeki Halil ve Cemaliye Emirali hayatını kaybetti. 21 Aralık tarihinde garantör olarak Türk kesiminden sorumlu olan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük ve dönemin Savunma Bakanı Osman ÖREK Yunan İçişleri Bakanı Yorgacis ile konuşmaya geldiğinde Baf Kapısı Polis Karakolu adeta bir seferberlik havası içindeydi. Türk gençleri 21 Aralık’ta yapılan saldırıyı kınamak istediğinde EOKA tarafından Lefkoşa Türk Lisesi yaylım ateşine tutuldu. Aynı gün Lefkoşa’da bulunan Atatürk modeli ve Rauf Denktaş’ın bürosu saldırıya uğradı. Artık EOKA birliklerine Rum milisler de destek vermeye başlamıştı. Sokak başları tutulmuş ve Türk köylerinde insan avı başlamıştı. Işığı yanan Türk evlerine baskınlar düzenlendi ve cinayetler işlendi. Rumlar, Noel Bayramını Türk halkını öldürerek kutluyordu. (1) (2) (5)

Köylerini savunan Türk mücahitler

Saldırıların odağında Lefkoşa’nın Kumsal kenti vardı. Rumlar Lefkoşa’yı ele geçirdiğinde Türk dirayeti kırılmış olacaktı. Dönemin Türk Kuvvetleri Komutanı olan Emekli Tabip Tuğgeneral Nihat İlhan’ın eşi ve çocuklarına adeta bir vahşet uygulandı. İlhan’ın eşi Mürüvet İlhan ve çocukları Murat, Hakan ve Kutsi vahşice Rumlar tarafından öldürüldü. (1) (2)

Rumlar kendi kaderlerine kendilerinin karar vermesi adına Türklerin yoğunluklu olarak bulunduğu Kumsal Kentine saldırmayı düşündüler. Çünkü adanın Rum varlığı 1133 iken adadaki Türk varlığı 5126 kişiydi. Adadaki bu dengesiz nüfus nedeniyle 19 Aralık tarihinden başlayarak Rumlar saldırılar planlamaya başladılar. Fakat Türk mücahitler yapılması planlanan bu saldırı planlarına karşılık hazırlıklara başladılar. (1) (2)

· Rum Saldırıları Başlıyor

Katliamdan kaçan kadınlar

22 Aralık 1963 günü Rum saldırısı başladı. Saldırılarda EOKA’yı Nikol Sampson komuta ediyor ve Rum birlikler sürekli takviye ediliyordu. Saldırıların başlamasının hemen ardından Yunan yönetici Makarios, Garanti Antlaşmasını tanımadığını açkılayınca Rumlar iyice saldırganlaştılar. Kent boşaltılmalı ve Türkler güvenli bölgeye çekilmeliydi. 23 Aralık tarihinde Türkiye antlaşmanın garantörü olan İngiliz ve Yunan ortaklarına Kıbrıs’a müdahale için öneride bulundu; fakat müdahale yapılmadı. Adada bulunan mücahitlerin özverili çalışmalarıyla 24 Aralık tarihinde 5.000 Türk vatandaş Lefkoşa’nın güvenli bölgelerine taksim edildiler. Rumlar Kaymaklıya saldırdığında genç yaşlı demeden öldürmeye başlamış ve ellerine geçirdikleri yaşlı veya çocuk 550 kişiyi esir almışlardı. (1) (2) (5)

25 Aralık tarihinde Türk tarafı müdahale hakkını kullanmak için harekete geçmiş ve türk savaş uçakları Kıbrıs semalarında Rumlara gözdağı vermeye başlamıştı. Makarios hemen Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük’ü ve Rauf Denktaş’ı anlaşmak için İngiliz Komiserliğine çağırdı. Türk hükümeti ile anlaşma masasına oturan Rumlar hem anlaşma sağlarken hem de geri planda Ayvasıl Türklerini öldürüp toplu mezarlara gömmüştüler. Ayvasıl köylülerinden 21 kişi öldürülerek çukurlara atılmış ve üzerleri kapatılmıştır. Ayvasıl toplu mezarları BM Müfettişi nezaretinde 14 Ocak 1964 tarihinde açıldı ve bütün dünyaya bildirildi.

İngiliz Komutanların da aracılığıyla “Yeşil Hat” çekildi. 26 Aralık 1963 gecesi ise Türk, Yunan ve İngiliz taraflarınca adaya müdahale kararı alındı. 23 ve 25 Aralık günleri arasında “Kanlı Noel” olarak adlandırılan safhada 200 Türk hayatını kaybederken 475 kişi de yaralıydı ve en vahimi kayıpların akıbeti bilinmiyordu. EOKA’ya liderlik yapan Nikol Sampson daha sonra “Eleftheria” gazetesine emri Yunan hükümetinden alarak uyguladığını bildirdi ve “Kanlı Noel”i zafer olarak nitelendirdi. (1) (2)

Rum saldırılarının ardından 18.667 Kıbrıslı Türk, 103 köyü boşaltmak zorunda kaldılar. Barış Gücü ve mücahitlerin nezaretinde bulundukları bölümleri boşaltan Türkler’in BM kayıtlarına göre Lefkoşa’da 39, Girne’de 7, Baf’da 49, Larnaka’da 21 ve Magusa’da 21 olmak üzere 137 köyü zarar görmüştü. 1963 tarihinde başlayarak 1964 yılında sonlanan Rum saldırılarında toplam 364 Kıbrıslı Türk hayatını kaybetti. (6)

· Kaybolmuş hayatların yürek burkan hikayeleri…

Tarihler 1 Ocak 1964 tarihlerini gösterdiğinde Sadrazamköy’de aslında Türk olan yedi kişilik bir aile Rumlara çobanlık yapıyordu. Onlar bilemezlerdi yıllardır hizmet ettikleri insanların onların canlarına kastedeceklerini. Rumlar yedi kişilik aileyi öldürüp kuyuya atmışlardı. Kan dondurucu bu vahşet aslında toprakla veya egemenlik haklarıyla örtbas edilemezdi. Baba Rahmi Hasan (59), Anne Ayşe Rahmi (42) ve ailenin çocukları olan Hasan (15), Zahide (12), Ahmet (7), Şerife (5) ve Mustafa (2) zalimce katledildiler. Yedi kişilik aile hiç bilmedikleri bir davanın ve savaşın ortasında günahsızca katledildiği ve ailenin gömüldüğü toprak parçasında yıllar sonra barıştan bahsedeceklerdi. Fakat bu aile Girne’nin Karşıyaka (Vasilya) köyünde doğmalarına rağmen hayatlarını Rumlara çobanlık yaparak sağlıyorlardı. (3)

Karşıyaka (Vasilya) köyü 1956’nın 18 Martında sarhoş Rumlar tarafından basıldı. Kadınlara saldırarak ihtiyarları tarumar ettiler. Köyün erkekleri dışarıdayken yapılan bu saldırı sonucunda 75 kişinin yaşadığı köyde 17 ağır yaralı vardı. 1963 katliamına kadar köylerinde kalan Türkler 1964 yılının başlarında daha güvenli bölgelere göç etmek sorunda kaldılar. 1964 yılında ayrıldıkları köylerine ve bütün eşya ve evlerini bıraktıkları köylerine ancak 11 sene sonra geri dönebildiler. (3)

24 Aralık günü İbrahim Nidai ve Şevket Kadır Lapta köyünden Girne’ye haber almak için yola çıkmışlardır. Fakat iki gençten ne bir haber nede kendileri dönebilmişlerdir. Her gece köye nöbet tutuluyordu; fakat iki genç geç saate kadar halen gelmeyince köyü bir endişe kapladı. Bir gün sonra bütün ümitleri tüketen o haber gelmişti. Gençler Rum çetelerin eline düşmüş ve Ayyorgi kireç ocaklarında canice yakılmışlardı. Ölümler arttıkça köyü aynı telaş sardı. Rumlar 4-5 bin kişilik gruplarla toplanmışlardı ve 350-400 Türk ne kadar dayanabilirdi? Adanın Türk halkı ve mücahitler ellerine geçen en eski silahlarla bile Rum çetelerine karşı savaştılar. (2)

Kanlı Noel’den Geriye Kalan Fotoğraf

EOKA ve Rum çeteleri birleşerek köylere saldırmaya başlamıştı. Yer Lefkoşa’nın batısında bulunan Kumsal semti… Semte gelen Rumlar İrfanbey Sokağına ulaştığında Mürüvet Hanım çocuklarına pijamalarını giydiriyordu. Fakat birden kapının önündeki Rumları fark etti ve çocuklarıyla birlikte küvetin içinde saklandı. İki evladı ile küvete sığınan sessizce ölümün ayak seslerini dinlemeye başladı. Evin sahibi olan Hasan efendi ve Feride hanım ise yine banyoya sığındılar. Ev sahibesinin kardeşi olan Nuvber ise beş aylık bebeğiyle banyoya saklandı. Zaman ilerledi ve Rum çetesi kapıyı kırarak içeri girdiler. Evde bulunan insanlara çoluk çocuk demeden otomatik mavzerle 15, storn otomatik tabanca ile 12 ve diğer mavzer silahlarla 6 el ateş ettiler. Rumlar Kumsal köyüne saldırıyorken hiçbir destek kuvvet gelmedi. Birlikler iki gün sonra köye ulaştığında 2 numaralı evdeki banyonun ışığı açıktı. Duvarlar kanlarla ve et parçaları ile kaplıydı. Bir kadın banyo küvetinde cansız üç yavrusuyla birlikte can vermişti. Hakan ve Kudsi annelerinin kucağında can vermişlerdi. Rumların gözü kan bürümüştü. Yoksa hangi ideoloji veya amaç küçücük bedenleri kendilerine hesap görürler ki. Kıbrıs Türk Alayı Binbaşısı Dr. Nihat İlhan eşi ve ufacık yavruları Rum çeteler tarafından böyle katledilmiştir. (5)

· Vural Türkmen ve katliam fotoğraflarının Türkiye’ye kaçırılması…

Türk gazeteciler Lefkoşa Havaalanına indirilmiyor ve diğer uçaklarla belge veya yazı alışverişleri yasaklanıyordu. Peki ama bütün dünyanın görmesi gereken katliam fotoğrafları dünyaya nasıl servis edilecekti? Nihayetinde bir fırsat ellerine geçecekti. Ankara’dan gelen bir tıbbi uça alana iniş izni almış ve gidişte yaralıları alacaktı. Gelen uçakla Ankara Vali muavini de gönderilecektir; fakat vali aranacaktır. Hemen bütün çalışmalar toplandı, fotoğraflar yazılarla birlikte zarflara konuldu. Fotoğraflar ve yazılar Türkiye’ye nasıl gönderilecek ti? Doktorlar ve gazeteciler bir araya gelerek bu soruna bir çare bulmaya çalıştılar. (5)

Rumlarla yapılan mücadelede ağır yaralanan 5 mücahitten 3’ü hayatını kaybetmiştir. Yaralılardan Vural Türkmen aslında Türk Mukavemet Timleri Gizli Örgütü’nün (TMT) bir üyesiydi. Türkmen Dr. Kaya Bekiroğlu, Dr. Naim Adiloğlu, Dr. Ezel Örfi, Dr. Şemsi Kazım ve Kimyager Cahit Rüstem ekibi tarafından kasıklarından boğazına kadar alçıya alındı. Belgeler ve resimler Türkmen’in göğüs ve sırt bölgesine yerleştirildi. Daha sonra Türkmen Kızılhaç görevlileri tarafından uçağa bindirilir. Etimeskut Askeri Havaalanına inen Türkmen indiğinde belgeler ve resimler Türk yetkililere teslim edildi. (5)

Kıbrıs katliamı Türkmen sayesinde bütün dünyaya duyuruldu. Katliam kanıtlandıktan sonra karargahta tutulan Türk askerleri harekete geçtiler. Kıbrıs müdahalesinde Türkiye artık Batılı devletlere kanıt sağlayabilirdi. 15 Ocak 1964 tarihinde yayınlanan fotoğraflara dayanarak Londra Konferansı düzenlendi. Dönemin Başbakanı olan İsmet İnönü bizzat hastaneye gelerek Vural Türkmen’i kutladı. Fakat İnönü yan tarafta yatan mücahit tarafından Kıbrıs’a müdahale için telkin edildi. (Kanınızda zerre kadar Türk kanı varsa Kıbrıs’a müdahale edersiniz). Siyah beyaz tek kare fotoğraf Türklerin meşru müdafaa hakkını bütün dünyaya kanıtlamıştı. (5)

· Kaynaklar

1) Ahmet Akyol, Kanli Noel Olayları

2) Kanlı Noel Olayları

3) Kıbrıs TKD, Kanlı Noel

4) Kanlı Noel Unutulmadı, Yeni Çağ Gazetesi

5) Barbarlık Müzesi

6) Kanlı Noel, Türk Soykırımları

DOĞA SORUNLARI DOSYASI /// İsmail Ören : Kaz Dağları Gerçeği


İsmail Ören : Kaz Dağları Gerçeği

15 Ağustos 2019

Bu eylem sadece Kaz Dağlarını kurtarma eylemi değil, ülkemizi talancılardan kurtarma eylemidir.

Emekli Subay İsmail Ören, Sun Savunma Net, 15 Ağustos 2019

Değerli arkadaşlarım,

Ülkemizin gündemini meşgul eden Kaz Dağlarında altın arama olayı ile ilgili sizlere bilgi vermek istiyorum. 2014 yılından beri bu olayı takip ediyorum.

Bir derneğimiz var. Bu dernek, bölgedeki bütün çevre olaylarına müdahil oluyor. Hukuki girişimlerde bulunuyor. Ben de bu dernek hafızasındaki bilgilerden bir özet sunacağım.

Öncelikle takip süreci yeni değil, 2004 yılından beri devam ediyor. Yapılabilecek bütün idari ve hukuki girişimlerde bulunuldu. Zaten onun için 15 senelik bir mücadele süreci var. Çanakkale ve Balıkesir hudutları içinde Kaz Dağları ekolojik sistem alanında 43 adet arama ruhsatı var. Gündeme gelen 312 nolu alan Balaban Tepe bölgesindeki sahadır.

Meclise bir önerge verilerek bir komisyon kurularak Kaz Dağlarındaki ağaç katliamının araştırılması istendi. Eğer takip edebildiyseniz, 17 veya 18 Temmuz 2019 günü AKP ve MHP oyları ile bu önerge ret edildi. Aslında, idari mahkemeden yürütmenin durdurulması kararı alınmıştı. Bu karara karşı firma, üst mahkemeye itiraz etti. Ne hikmet ise Meclisteki araştırma önergesi ret edilince üst mahkeme de hemen yürütmeyi durdurma kararının, yürütmesini durdurdu.

Artık idari ve hukuki olarak yapabilecek bir şey kalmayınca eylem yapılmasına karar verildi. Bu eylem kararı çok da destek gördü. Halen çalışma yapılan alana karayolu ile 10 kilometre kadar mesafede Atikhisar barajı var. Çanakkale, bu barajdan içme ve kullanma suyunu temin ediyor.

DSİ ile Çanakkale Belediyesinin yaptığı protokole göre içme ve kullanma suyunun temizliğinden, kullanılabilirliğinden Çanakkale Belediyesi sorumlu. Belediye bu sorumluluk hakkını kullanarak bu eylemin destekçisi, takipçisi ve tarafı oldu. Bölgedeki katliam ise mahkeme sürecine rağmen başlamıştı. Dört sene önce bölgede kendi çapımızda bir eylem yapıldı.

Bunun yanında civar köy ve ilçelerde bilinçlendirme çalışmaları yapıldı. Aslında hiç boş durulmadı. Zaten mahkeme süreci devam ediyordu. Ama 18 Temmuz 2019 gününden sonra böyle bir eylem çağrısından başka çaremiz kalmadı. 26 Temmuz 2019 günü bölgeye çadırlar kuruldu.

“Vicdan ve Su Nöbeti” başladı. Bir komitemiz var. Her eylem ve hareket bu komitenin süzgecinden geçiyor. Kimse başına buyruk hareket etmiyor. Gerçekten çok başarılı bir eylem devam ediyor.

Eylemin on birinci gününde 15 bin civarında vatandaşımızı bölgeye getirebildik. Kırktan fazla milletvekili vardı. Sanatçılar geldi. Sırf eylem için Fransa’dan gelenler dahi vardı. Şu anda 220 civarında çadır var. Gece gündüz bölgedeyiz. Gelen ziyaretçi ve misafirlerimize bilgiler veriliyor. Katliam alanı gezdiriliyor. Yeryüzü soframız var. İmkânlarımız nispetinde kimseyi aç susuz bırakmadan ağırlayabiliyoruz.

Buradaki hareket tarzımız ve hedefimiz Vatandaşlarımızın çevre bilinçlerini geliştirebilmek. Onları sağ, sol o parti bu parti demeden bir sofra etrafında toplayabilmek.

Kimseyi ötekileştirmeden herkesin muhtaç olduğu çevre sağlığı etrafında birleştirebilmek. Onun için bölgeyi terk etmiyoruz. Yerinde, göstererek, anlatarak misafirlerimizi ağırlıyoruz.

Ümit ediyoruz ki, bu eylem son haddine kadar desteklensin. Burada bir ruhsat bölgesini belki kaybederiz. Ama bölgede 17 tane daha sadece altın ve gümüş arama ruhsatlı alan var. Bari onları kurtaralım. Salda Gölünü kurtaralım. Munzurları kurtaralım. Bir sürü ruhsat verilmiş alanları kurtaralım. Bu eylem sadece Kaz Dağlarını kurtarma eylemi değil, ülkemizi talancılardan kurtarma eylemidir.

Yeraltı zenginliklerinin çıkarılmasına elbette karşı değiliz. Ama bu 18 bölge, altın ve gümüş ruhsatlı. Yani siyanür kullanılacak. Hem de Kaz Dağları gibi ekolojik ve mitolojik bir bölgede. Biliyoruz ki, ruhsat alan firmalar her türlü girişimde bulunacaklar. Onlar süreci profesyonelce yürütüyorlar. Sabırlılar. Siyasetçiyi yanlarına almayı biliyorlar

Onlar varoluş karakterlerinin gereğini yapıyorlar. Onları yola getiremeyiz. Ama oyumuza muhtaç olan siyasetçileri yola getirebiliriz. Onun için herkesin desteğine ama sürekli desteklerine ihtiyacımız var.

Ağaç az mı kesildi çok mu? Orası Kaz dağı mı değil mi? Bu polemikler bizi hiç ilgilendirmiyor. Şunu biliyoruz ki, bu bölge Kaz Dağı değil, Kaz Dağlarlarıdır. Tıpkı Toroslar gibi, Istranca Dağları gibi. Kesilen ağaç ise 200 binin çok üzerindedir.

Bizler, sizler gibi sağlıklı bir çevrede yaşamak istiyoruz.

Çanakkale’den sevgilerimizle desteklerinizi bekliyoruz.

TERÖR DOSYASI /// Rum aktivist EOKA örgütü adına özür mesajı yayınladı : “Katliam yaptık, bizi affedin”


Rum aktivist EOKA örgütü adına özür mesajı yayınladı : "Katliam yaptık, bizi affedin"

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/rum-aktivistten-mesaj-katliam-yaptik-bizi-affedin-245515h.htm

Kıbrıs’ta 14 Ağustos 1974 tarihinde EOKA-B örgütü tarafından Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde katledilen 126 Kıbrıslı Türkün anıldığı gün Kıbrıslı Rum barış aktivisti Christina Valanidou’nun yayınladığı ‘özür paylaşımı’ gündem oldu.

Sosyal medya hesabından, "Sevgili Kıbrıslı Türk vatandaşlarımız" diye selenen barış aktivisti Valanidou, "Sizden, size karşı işlenmiş Rum toplumunun tüm suç üyelerinin, masum insanlara, kadınlara ve çocuklara karşı işlenen suçları için bizi affetmenizi istiyorum" dedi.

‘BİR DAHA SAVAŞMAYALIM’

"Bu milliyetçilerin ve şöven Rumların, Rumlara karşı da suç işlediğini biliyorsunuz" diye devam eden Valanidou, "Ortak ülkemizi seven bizler, Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi, ülkemiz ve bölgemizdeki barış için mücadelemize devam etmeliyiz. Bir daha asla savaşmamalı, bir daha asla toplumlarası çatışmalarda bulunmamalıyız. Kıbrıs, bölünemeyecek kadar küçüktür ve tüm Kıbrıslıların barış içinde yaşaması için yeterince büyük" ifadelerini kullandı.

Valanidou’nun paylaşımı medyada, ‘katliam gününde anlamlı’ çağrı şeklinde yer aldı. Kıbrıs’ta Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde en genci 16 günlük, en yaşlısı ise 95 yaşında olmak üzere 126 Türk katledilmişti.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : KERKÜK KATLİAMININ ÜZERİNDEN 60 YIL GEÇTİ !!!!


KERKÜK KATLİAMININ ÜZERİNDEN 60 YIL GEÇTİ !!!

ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak Kerkük Katliamı’nda hayatını kaybeden tüm Türkmen soydaşlarımızı rahmet, sevgi ve saygı ile anıyoruz.

Baas rejimi ve Molla Mustafa Barzani’ye bağlı güçlerin Türkmenleri hedef aldığı Kerkük katliamının üzerinden 60 yıl geçti.

Irak’ın Türkmen şehri Kerkük’te 14 Temmuz 1959 tarihinde Baas rejimi ve Molla Mustafa Barzani’ye bağlı güçler tarafından yüzlerce Türkmen katledildi. Türkmenlerin yaşadığı en büyük felaketlerden biri olan bu olay “Kerkük Katliamı” olarak tarihe geçti.

Irak’ta 14 Temmuz günü 1958’de gerçekleştirilen askeri darbenin yıl dönümü olarak kutlanıyordu. Bu askeri darbe sonrasında oluşturulan cumhuriyetin birinci yılı kutlamaları için Kerkük’te de çeşitli etkinlikler düzenlenmesi kararı alındı. Bu kutlamalara kente yaşayan Türkmenler de katılacaktı.

Ancak Molla Mustafa Barzani’ye bağlı terör grupları 14 Temmuz günü Kerkük’e girerek bir katliama yol açtı. “Kerkük Kürtlerindir” sloganları ile Kerkük sokaklarında bir Türkmen avına başlayan Barzani ailesine bağlı terör grupları özellikle aydın ve askeri sınıftan Türkmenleri hedef aldı.

Emekli Albay Ata Hayrullah Emekli Doktor Albay İhsan Hayrullah Kasım Neftçi Selahattin Avcı Abdullah Beyatlı gibi Türkmenlerin o dönemde önde gelen isimleri öldürüldü. Kerkük’te o gün küçük büyük yüzlerce Türkmen katledildi.

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/kerkuk-katliaminin-uzerinden-60-yil-gecti-241832h.htm

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// ULUÇ GÜRKAN : “Ermeni katliamı suçlaması yargılama ve karar” (Kaynak Yayınları 2015)


OSMANLI DÖNEMİNDE ERMENİ KIRIMI YAPILMAMIŞTIR

Not: Bu yazı Sayın Uluç GÜRKAN’ın kitabından özetlenerek hazırlanmıştır.

“Ermeni katliamı suçlaması yargılama ve karar” (Kaynak Yayınları 2015)

TÜRK – ERMENİ İLİŞKİLERİNDE TARİHİ GERÇEKLER:

Tarih boyunca Türkler ve Ermeniler aynı coğrafyada birlikte, dostluk ve iyi ilişkiler içerisinde yaşamışlardır.

Osmanlı devletinde de sadık kavim olarak bilinmiş ve Devlet görevlerinde yer almışlardır.

Ermeni ihtilalciler 1886 yılında Cenevre’de Hınçak Örgütünü kurmuşlardı. 1890 yılında Tiflis’te faaliyete geçen Taşnaksutyun Örgütü ise, bütün terör örgütlerini bir araya getirerek “Ermeni İhtilal Cemiyetleri” ittifakını oluşturdu.

I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletini parçalamayı planlayan Müttefik devletler; Ermenileri bağımsız devlet kurma vadi ile kışkırtarak, Doğu Anadolu’da isyan çıkarmalarına destek vermiştir.

Bazı Ermeni gençleri Rus birliklerine katılarak Doğu Anadolu’nun Ruslar tarafından işgal edilmesine yardım etmişlerdir.

Bu dönemde Taşnak ve Hınçak Partileri faaliyetlerine hız vermiş ve Doğu Anadolu’da Türk kıyımı yapmak için köy ve şehir baskınları ile sivil halkı kırımdan geçirmişlerdir. İsyanlar bölgeye yayılmış; Yozgat, Kayseri, Merzifon, Erzurum, Zeytun (Maraş), Sason (Siirt), Muş, Bitlis, Van, Şebinkarahisar’da sivil halk Ermeni çeteleri tarafından katledilmiştir.

Bu dönemde karşılıklı çatışmalar olmuş, her iki taraftan da insan kayıpları meydana gelmiştir.

1918’de kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ohannes KAÇAZNUNU “Ermeni gönüllülerinin Türklere karşı direnişe geçtiğini” ifade etmiştir.

24 Nisan 1915’de çok sayıda Ermeni örgütü kapatılmış, İstanbul’da gözaltına alınan örgüt ileri gelenleri Ayaş / Ankara ve Çankırı’ya mecburi ikamete tabi tutulmuştur.

Ermeniler Mayıs 1915’de Van’ı işgal etmiş ve sivil halkı kırımdan geçirmiştir. Bu durum üzerine olayları yatıştırmak için zorunlu olarak 27 Mayıs 1915 tarihinde tehcir kararı alınmıştır. İsyanların yaygın bir şekilde bölge halkına zarar vermesini önlemek için Tehcir, askeri tehdit olan Ermeniler ve güvenliği tehlikede olan Ermenilerin korunması amacıyla uygulanmıştır. Tehcir uygulamasına cephe gerisinin güvenliğinin sağlanması amacıyla başvurulmuştur. Tehcir sırasında, Eşkıya saldırıları, açlık, hastalık ve yol koşulları nedeniyle kayıplar olmuştur.

Tehcir uygulamasına 1916 yılı sonunda son verilmiş, isterlerse Ermenilerin eski evlerine dönmeleri imkânı sağlanmıştır.

Amerikalı tarihçi Edward J. Etickson “Tehcir kararı, Ermenilerin yok edilmesi amacıyla alınmamıştır. Askeri tehdit olan Ermenileri kontrol etmek amacıyla alınmış bir karardır.”

Milletler Cemiyeti Mülteciler Y. Komiseri Fridtjof Nansen (Norveçli) 1921’deki raporunda; “Batılı müttefikler Ermenilere bağımsızlık vadettiler. Ermeniler müttefik ordularında Osmanlı kuvvetlerine karşı savaştılar. Bu savaşlarda 200.000 Ermeni asker öldü ve 500.000 Ermeni de Kafkasya’ya göç etti.”

Bernard Lewis Fransız Le Monde gazetesinde “Tehcirin gerekçesi meşrudur. Ermeniler tehcir öncesi köyleri talan etmiş, Türk varlığını yok etme girişimiyle toplu ölümlere neden olmuş, soykırım yapmıştır. İşgal orduların da desteği ile yerli sivil halkı katletmişlerdir. Osmanlı Hükümeti bu sorunu çözmek için tehcir kararı almak zorunda kalmıştır. Osmanlının Ermenileri yok etmek gibi bir uygulaması yoktur.”

YARGILAMA

İstanbul’u işgal eden İngilizler baskı ile savaş suçlarının incelenmesi ve yargılanması iddiasıyla 1919’da Osmanlı Divan-ı Harp Mahkemelerini kurdurur.

Bu mahkemelerde yargılanmaları için İngilizler, 23 Ocak 1919’da 173 kişilik bir listeyi tutuklanmaları için Osmanlı hükümetine verir. Daha sonra 3 ayrı liste daha verilir. 7 Mayıs 1919 tarihine kadar 112 kişi tutuklanarak Bekir Ağa Bölüğüne konur. Kanıt yoktur, sadece İngilizlerin verdiği listeler vardır.

Bu mahkemeler adaletsizdir; Savunma hakkı kısıtlıdır. Temyiz yolu kapalıdır.

Bu Mahkemenin kararları, Mahkemeyi kurduran İngilizleri de rahatsız eder.

Bu konuda Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Beyin Osmanlı Divan-ı Harp’teki sözde yargılanıp idamı bu konuda dönüm noktası olur.

Mahkeme Başkanı Hayret Paşa “Mahkeme heyetinin adaletle karar vereceğini” söyler. Fakat Sadrazam Damat Ferit Paşa Kemal Beyin idam edilmesi konusunda mahkemeye baskı yapar. Baskılar sonucu Hayret Paşa görevden ayrılır, yerine Nemrut Mustafa Paşa atanır.

Savunma hakkı tanınmadan yapılan yargılama sonunda idam kararı verilir ve 10 Nisan 1919’da Kemal Bey idam edilir.

11 Nisan günü yapılan cenaze törenlerinde olaylar ve tepkiler olur. Bu olaylar üzerine tutuklular “güvenlik gerekçesiyle” İstanbul’dan İngiliz sömürgesi Malta adasına sürülür. Önce 22 kişi ve daha sonra tutuklanan 78 kişi Malta’ya gönderilir. İleri gelen tutuklulardan 12 kişi Limni adasında 115 gün tutulur, 21 Eylül 1919’da onlar da Malta’ya gönderilir.

Osmanlı Divan-ı Harp yargılamaları ve kararlarından giderek daha fazla rahatsız olmaya başlayan İngilizler çareyi yargılamayı kendileri yapmakta ararlar. Bu mahkemeleri “maskaralık, sonuçlarına itibar edilemez” olarak niteleyen İngiliz İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Arthur Calthorpe 2 Haziran 2019’da Londra’ya gönderdiği telgrafta, savaş suçlularının İngiltere tarafından yargılanmasını ister. “İngiliz savaş esirlerine kötü muameleden ve Ermeni katliamından sorumlu olanlar” Malta’da yargılanacaktır.

Bu arada İngilizler, savaş suçlarını yargılamak için Kahire ve Batum’da mahkeme kurmuştur. Ancak Türk askerlerini yargılamak için delil bulmakta zorlukla karşılaşırlar ve yargılamalardan bir sonuç alamazlar.

İngiliz Yüksek Komiserliğinin teklifi ile Malta yargılaması devreye girmiştir. Malta’ya 145 Türk tutuklu götürülmüştür.

İngiliz Kraliyet Başsavcılığı Sevr Anlaşmasının 230-236. maddeleri gereğince geniş kapsamlı bir soruşturma başlatmıştır. Ermeni katliamı delili bulmak umuduyla Osmanlı arşiv belgeleri çuvallarla Londra’ya taşınmış, ayrıca Amerikan ulusal arşivinde incelemeler yapılmıştır.

1919 – 1921 yıllar arasında yapılan İngiliz Kraliyet Başsavcılığı soruşturması sonunda hiçbir Türk hakkında Ermeni katliamı suçlamasıyla dava açılamayacağı, bu konuda kanıt ve tanık bulunmadığı, eğer uluslararası bir mahkeme kurulacaksa burada ancak 8 Türk hakkında İngiliz esirlere kötü muamele yaptıkları iddiası ile dava açılabileceği belirtilmiştir.

İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’nın 29 Temmuz 1921 günlü bu hükmü, günümüz hukukunda “takipsizlik, kovuşturmaya yer olmadığı” kararı anlamındadır ve Ermeni soykırımı iddialarının hukuki ve tarihi hiçbir gerçekliği olmadığı kanıtlamaktadır.

Malta yargılamasında, Talat Paşa bulunmamaktadır. Çünkü Talat Paşa; İngiliz Başsavcının takipsizlik kararı verdiği 29 Temmuz 1921 tarihinden 4 Ay önce 15 Mart 1921’de Almanya’da katledilmişti. İngiliz ajan Aubrey Herbert Şubat 1921’de 3 gün süreyle Talat Paşa ile görüşmüştü. 1924’de yayınlanan “Ben kendim” adlı kitabında bu görüşmeden bahsetmiş, fakat Talat Paşa’yı suçlayıcı hiçbir ifadeye yer vermemiştir.

Talat Paşa ile arkadaşlarının Ermeni katliamı konusunda hiçbir kastlarının olmadığı, 1915 Osmanlı Divan-ı Harp Mahkemeleri’nin kararlarıyla da kanıtlanmıştır. Savaş devam ederken kurulan bu mahkemelerde Osmanlı Devleti, tehcir sırasında yaşanan olaylar nedeniyle, 528’i güvenlik, 170’i kamu görevlisi ve 975’i halktan olmak üzere 1673 kişi tutuklu olarak yargılamıştır. 67’i ölüm, 524’i hapis, 68’i kürek ve 711’i pranga, sürgün, para cezası olmak üzere toplam 1370 kişi cezalandırılmıştır.

Savaş koşullarında yapılan bu yargılama Osmanlı Devleti’nin katliam kastı olmadığı açıkça ortaya koymaktadır.

ULUSLARARASI YARGI

Uluslararası yargı organlarının kararları da Ermeni soykırımı iddialarını çürütmektedir:

1) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Avrupa Adalet Divanı (AAD), İngiltere Kraliyet Başsavcılığı (Malta Süreci) ve Fransa Anayasa Komisyonu konu hakkında inceleme yapmış Osmanlı Devletini suçlayan bir karar verememiştir.

2) UAD 03 Şubat 2012’de verdiği karar ile “Yabancı ülke yerel mahkemesi, başka ülkelerdeki olaylarla ilgili hukuki karar veremez” denmektedir. Bu karar ile “Ermeniler 1915 olayları nedeniyle başka ülkede dava açamaz” olduğu anlaşılmaktadır.

ERMENİLERİN REFERANS GÖSTERDİĞİ KAYNAKLAR:

Ermeni soykırımını gündeme getirenler, 1916-1920 yılları arasında yayınlanmış dört kitabı referans almaktadır. Oysa bu kitaplar, İngiliz Kraliyet Başsavcılığı tarafından Ermeni katliamı konusunda hukuki delil niteliği taşımadığı için dikkate alınmamıştır:

– Tarihçi Arnold Toynbee tarafından yazılan İftiralarla dolu “Mavi kitap” hiçbir belgeye dayanmamaktadır. Bir savaş propagandası olarak yazılmıştır. Toynbee; İngiliz Hükümetinin istekleri doğrultusunda gerçek dışı tarih yazdığı için zamanla rahatsızlık duymuştur.

– Büyükelçi Morgenthau’nun öyküsü 1918

– Din adamı Johannes Lepsius’un “Almanya ve Ermenistan 1914 – 18” 1919

– Osmanlı Ermeni’si Aram Andonian’ın “Naim Beyin anıları: Ermeni tehciri ve katliamları ile ilgili resmi Türk belgeleri” 1920

PARLAMENTO KARARLARI:

24 ülke 2 uluslararası kuruluş Parlamentolarınca alınan Ermeni soykırımını tanıma kararı sayısı 50’yi aşmıştır.

– İlki 1915’de Rusya, Fransa, İngiltere ortak savaş propagandası kararı ile Türklerin Ermenileri katlettiği bildiridir.

– 1920’de ABD Temsilciler Meclisi ve Senatosunda onaylanmıştır.

– 1990 Yeni Dünya düzenine geçişe kadar 5 Adet Parlamento kararı varken (2 ABD, 1 AB, 1 G. Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, 1 Uruguay Parlamentosunda alınmış kararlardır. 1990 sonrasında 45 üzeri karar daha alınmıştır.

Ermeni soykırım iddiaları; Ermeni Asala terör örgütünün 1973 – 1984 yılları arasında Türk diplomatlara karşı düzenlediği suikastların yapıldığı döneme kadar gündeme gelmemişti. O dönemde çoğunluğu diplomat ve yakınları olmak üzere 42 şehit verildi. En son 15 Temmuz 1983’de Fransa’nın Orly Havaalanında düzenlenen bombalı saldırıda 2 Türk, 4 Fransız, 1 Amerikalı ve 1 İsviçreli hayatını kaybetmişti. Bu olay üzerine Asala terör örgütü ve faaliyetleri bitirilmişti.

1993’te Samuel Hantington tarafından yazılan ve 1996 yılında kitap halinde yayınlanan; dinsel ve etnik farklılaşmayı körükleyen “Uygarlıklar çatışması” tezinden sonra, bazı ülkelerin Parlamentoları arka arkaya “Ermeni soykırımını tanıma” kararı almışlardır.

Parlamentoların “Ermeni Soykırımını tanıma” kararlarının tarihi gerçekliği ve hukuki geçerliliği yoktur. Bu kararların tamamı siyasidir.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SOYKIRIM SÖZLEŞMESİ:

1948 BM Soykırım Sözleşmesi 3. Ve 4. Maddesine göre, suçun tüzel kişilere değil, gerçek kişilere ait olduğu ifade edilmektedir. Suçun bir ulusa atfedilmesi, olayın hukuksal ve tarihsel gerçekler açısından çarpıtılmasıdır. Örnek olarak; Almanya’daki Yahudi soykırım suçunu Alman halkı yaptı diye suçlanmamış, Hitler ve soykırım suçu işleyen şahıslar yargılanmıştır.

Ruanda, Sudan ve Bosna- Hersek katliamlarında sorumlu şahıslar yargılanmıştır.

Türk Milletinin Ermeni Soykırımı yaptığı şeklindeki yakıştırmalar BM Soykırım Sözleşmesine aykırıdır. Bu iddiaları dillendirmek; uluslararası Hukuk açısından Türk Milletine karşı kin yaratmak amaçlı işlenen nefret suçudur. Yabancı Parlamentoların Türkiye’ye karşı almış olduğu kararlar da Türkiye’ye karşı düşmanlığı körükleyen, ırkçı, nefret suçudur.

BM Soykırım Sözleşmesi 6. Maddesi Hukuki yargılamanın, “yerel Mahkemeler veya Uluslararası yargılamaya yetkilendirilmiş olan bir mahkeme” tarafından yapılabileceğini ifade etmektedir. Bu yetki yabancı mahkemelerin ve Parlamentoların görevi değildir.

NE YAPMALI:

– Malta’daki “Ermeni kırımı” soruşturmasının dosya ve belgeleri İngiltere’den istenmelidir. İngiliz Kraliyet Başsavcılığının “kovuşturmaya yer olmadığına” hükmetmesinin gerekçeleri görülmelidir.

– Avrupa Adalet Divanı; yabancı Parlamentoların “Ermeni soykırımını tanımasının siyasi olduğu” kararı ile ilgili Parlamentolara TBMM tarafından bildirmelidir.

– Uluslararası Adalet Divanı; “yabancı mahkemelerin Türkiye aleyhine açılan davaların geçersiz olduğu” kararı gereğince, açılan davalara müdahil olabilir ve karşı dava açılabilir.

– Malta yargılaması, AAD kararı, UAD kararı, AİHM Perinçek kararları yabancı ülkeler İnternet sitesinde Türkçe, İngilizce, Fransızca, Ermenice ve ilgili devlet lisanında bildirilmelidir.

– Ermeni iddialarını tartışmayı cezalandıran ülkeler aleyhine, uluslararası nefret suçu işleme gerekçesiyle AİHM’de dava açılmalıdır.

– Ermeni iddialarına karşı yayınların yabancı dile çevrilmesi konusunda devlet desteği sağlanmalıdır.

– Üniversitelerde bu konuda Yüksek lisans ve Doktora çalışmalarında yapılacak araştırma ve incelemelere destek verilmelidir.

– Türk ve Ermeni toplumlarının ortak sorunlarının konuşulduğu diyalog ortamı yaratılmalıdır.

– Soykırım suçlamasının Türk toplumuna mal etmenin, nefret suçu olduğu konusu işlenmelidir. BM Soykırım Sözleşmesine göre suçlu olan şahıslardır. Ülkelerin suçlanması nefret suçudur.