SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// Dr. Aslan Yaman : Türkiye’nin Karadeniz’deki Doğalgaz Keşfini Romanya Nasıl Değerlendirmektedir ? Rakip mi ? Ortak mı ?


Dr. Aslan Yaman : Türkiye’nin Karadeniz’deki Doğalgaz Keşfini Romanya Nasıl Değerlendirmektedir ? Rakip mi ? Ortak mı ?

02 Eylül 2020

Romanya Petrol ve Gaz İşverenleri Federasyonu Dışİlişkiler Direktörü Daniel Apostol Agerpres’e verdiği demeçte, Türkiye’nin Karadeniz’deki doğalgaz üretim projelerinde Romanya’nın ortağ ıolabileceğini söyledi. (FPPG).

Cuma günü Türkiye, Karadeniz’de, Romen karasularındaki Neptun Deep’in çevresi yakınında 320 milyar metreküp olarak tahmin edilen doğalgaz rezervi bulunduğunu duyurmasını değerlendiren Romanya Petrol ve Gaz İşverenleri Federasyonu Dış İlişkiler Direktörü Apostol; "Türkiye’nin keşfi, Rusya Federasyonu dışında Karadeniz’e komşu devletlerin (ve burada Türkiye, Romanya, Bulgaristan, Ukrayna ve Gürcistan’ı kastediyorum) – Rusya’nın enerji baskısından kurtulma çabalarının bir parçası. Net ithalatçı olan Türkiye, bu keşiflerle önemli bir doğalgaz üreticisi ve ihracatçısı olabilecektir. Ancak,uzmanlara göre bu, gelecek en az beşyıl içinde olamayacak.

Romanya’nın Karadeniz’de kendi kontrolü içinde tuttuğu yerlerde yapmak istediği gibi, Türkiye bu yeni rezervin çıkarılması için küresel çaptaki büyük oyuncuları buraya çekebilir "dedi. Ona göre, “eğer Türkiye bir şekilde üretimde milli bir yol seçmez ve kendi üretim imkanlarıyla gaz üretmeye kalkışmazsa, dünyanın büyük üreticilerinin Boğaz’dan Karadeniz’e girişine tanık olabiliriz”.

"Fakat şuandaki sorun; açıklanan rezervin ne kadarının gerçekten üretime dönüşebileceğini tepit etmektir. Çünkü, uluslararası enerji piyasaları, küresel enerji döngüsünde hangi yılın üretim miktarının hangi fiyatlarla piyasaya girebileceğini bilmek isteyecektir. Ancak salgın nedeniyle, küresel petrol ve gaz piyasası son 100 yılın en büyük krizini yaşıyor, talep hacmi ve fiyatlarındaki tarihsel düşüşler yaşanırken yeni üretim alanlarına yatırım yapmaya daha az ilgi var" dedi. Apostol, Deloitte’un Romanya Petrol ve Gaz İşverenleri Federasyonu’na sunduğu bir araştırmaya atıf yaparak, Romanya’nın önümüzdeki on yıl içinde Karadeniz’den 20 milyar Doların üzerinde doğalgaz çıkararak enerji bağımsızlığı sağlayabileceğini hatırlattı. "Ancak, ne yazık ki, Romanya Parlamentosundaki popülist tutumlar, Karadeniz’deki stratejik yatırımcıların varlığını teşvik etmeyen bir yasal çerçeve oluşmasına yol açtı. Özellikle, Covid Salgını’nın petrol ve gaz sektöründeki krizi daha da derinleştirdiği ve yüksek belirsizlik nedeniyle birçok alanda yatırımcıları yatırım yapmaktan caydırdığı için, ‘treni kaçırma’ ve deniz tabanında keşfedilen yatakları kullanmak için doğru zamanı bulamama riski de gidere kartmaktadır.”

Apostol, “Türkler tarafından keşfedilen yataklar, Bulgaristan ve Romanya’nın deniz sınırlarının birleştiği bir bölgeye çok yakın ve Karadeniz’in sekiz yıl önce Petrom ve Exxon tarafından keşfedilen en büyük gaz sahası olan Romanya’nın Neptün Sahası’na çok uzak değil. "diye tamamladı. “Bu nedenle, komşu bir bölgede doğalgaz üretiminde rekabetin bir fırsat olabileceği düşünüldüğünde, Türklerin keşfi ekonomik bir tehdit olabileceği gibi, aynı zamanda derin deniz üretiminin geliştirilmesi ve çıkarılan hacimlere karşılık gelen bir ulaşım altyapısının geliştirilmesi için bir fırsat da olabilir”.

Öte yandan, uzmanlar; Türkiye’nin Romen yataklarının yakınında aktif bir şekilde var olmasının, Karadeniz sınırındaki bu ülkeyi, Romanya projelerinin gerçekleştirilmesinde olası bir ortak haline getirebileceğini, aynızamanda açık deniz platformlarına giriş ve çıkışların anahtarını elinde tutan stratejik bir ortak yapabileceğini söyledi.

Apostol’a göre, Türkiye’nin Karadeniz’deki keşfinden sonra nasıl ilerleyeceğinin tam olarak bilinmediği bir anda, Türk keşfinin Neptün projesini gerçekleştirme şansını azaltıp azaltmadığını söylemek için erken. Apostol "Dahaönce de ifade ettiğim gibi, bu bi tehdit olabileceği gibi aynı zamanda bir fırsat da olabilir. Şimdilik, Neptun Deep projesini gerçekleştirme şansı, popülizmin payına ve Bükreş’teki kararların bilgeliğinin nüansına bağlı"dedi. “Türkiye için bu, bölgede ihracatçı olmak, Rusya’ya bağımlılıktan kurtulmak için büyük bir şans”.

"Türkiye’nin enerji üreticileri ve ihracatçıları arasına katılması ekonomik kalkınması için büyük bir fırsat olabilir. Öncelikle, Türkiye, gaz ithalat hacmini önemli ölçüde azaltabilecek, böylece tasarruf edeceği kaynakları ekonomik kalkınma için ihtiyaç duyduğu alanlara tahsis edebilecektir. Elbette keşiften üretime gidecek uzun bir yol var ama bu doğalgaz rezervleri ticari döngüye girerse Türkiye Rusya, İran, Irak, Azerbaycan, Katar ve hatta ABD’den enerji ithalatına bağımlılıktan kurtulabilir. Uzmanlar bunun Türkiye’yi yılda yaklaşık 40 milyar dolar harcamadan kurtaracağına, cari açığı önemli ölçüde azaltacağına ve ulusal para birimi olan Türk lirasını güçlendireceğine inanıyor. Türkiye’nin enerji ithalatı, kronik cari açığının en önemli bileşenidir.” “Türkiye, böylece Karadeniz havzasındaki net enerji tüketicisi olmaktan enerji üreticisi ve ihracatçısına dönüşecek ve böylece Karadeniz’in girişinde en azından coğrafi olarak sahip olduğu stratejik konumunu güçlendirecektir”. “Öte yandan Karadeniz’de keşfedilen doğalgaz yataklarına jeostratejik açıdan bakıldığında, 10 yılı aşkın bir süre önce Türk Tuğamiral Cem Gürdeniz tarafından teori olarak yazılan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yeniden dile getirilen, Ankara’yı Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de 462.000 km2 bir alanda egemenliğini dayatmaya teşvik eden "mavivatan" doktrinini daha da güçlendirecektir”.

Bu manzarada, Rusya Federasyonu Türkiye’de sahip olduğu ayrıcalığını kaybedecek ve Türkiye, Karadeniz’de artık Rusya ithalatına başvurmayacak önemli bir doğalgaz üreticisi olan bir "rakip" haline gelecektir. YenioyuncutarafındanyeriküçültülecekolanbölgedekidiğeruluslararasıdoğalgaztedarikçileriRusyailebirliktekaybedenlerolacak."Ancak, Küresel talepteki büyük düşüşe bağlı olarak bir iken önemli doğalgaz stokları ve düşük fiyatlar Türkiye’nin Karadeniz’de doğalgaz üretimine başlamasını geciktirebilir ve aynı bölgede gelecekteki yatırımlara ilgi düzeyinin azalması anlamına da gelebilir. Romanya, Karadeniz’in derin sularında gaz üretiminin başlamasını ne kadar geciktirirse, o kadar çok kaybetmek zorundadır, enerji bağımsızlığı ve bölgesel etki Karadeniz’de üretime başlayan herkes için büyük bir kazançtır "dedi.

Reuters, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Cuma günü yaptığı açıklamada, ülkenin 320 milyar metreküp doğalgaz içerecek bir Karadeniz sahası olan tarihinin en büyük doğalgaz yataklarını keşfettiğini belirterek, aynı bölgede başka kaynaklar bulunma olasılığının yüksek olduğunu da sözlerine eklediğini geçti. Bu keşfin yer aldığı Tuna-1 Kuyusu, Türkiye kıyılarının yaklaşık 150 kilometre açıklarında, Bulgaristan ve Romanya deniz sınırlarının Türkiye karasuları ile kesişme noktasında ve Karadeniz’de on yıllardır yapılan en büyük gaz keşfi olan Romanya’daki Neptün sahasının yakınında yer almaktadır. Neptün sahasında, Exxon Mobil ve OMV Petrom 42-84 milyar metreküp miktarında gaz keşfetmiş, ancak bu şirketler henüz nihai yatırım kararı vermemiştir.

http://www.financialintelligence.ro adlı siteden alınmıştır.

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : KARADENİZ’DE MÜJDE VERİLİRKEN, EGE’DEKİ PETROLÜMÜZ ÇALINIYOR !.. .


E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : KARADENİZ’DE MÜJDE VERİLİRKEN, EGE’DEKİ PETROLÜMÜZ ÇALINIYOR !…

*Tayyip Erdoğan, 21 Ağustos 2020’de yaptığı konuşmada, Karadeniz’de bulunan 320 milyar metreküplük doğalgaz rezervinin müjdesini verdi. Karadeniz’de bulunan doğalgazın müjdesi verilirken Ege’deki petrolümüz çalınıyor. Yunanistan, Taşoz Adası Türk Karasuları’ndaki petrolümüzü çalıyor. Hem de gözümüzün içine baka baka.

*Yunanistan 2015’den beri tam 5 yıldır petrolümüzü çalarken başta Tayyip Erdoğan, AKP Hükümetleri, Dışişleri Bakanlığı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün kurumları olanı biteni turist gibi seyrediyor, Yunanistan’ın ulusal petrolümüzü çalmasına sessiz kalıyor.

YUNANİSTAN’A, KUZEY EGE ADALARININ KULLANMA HAKKI VERİLDİ. ADALARIN MÜLKİYETİ, DENİZ YETKİ ALANLARI VE HAVA SAHASI TÜRKİYE’NİN EGEMENLİĞİNDE KALDI !…

*13-14 Şubat 1914 Altı Büyük Devlet Kararı ve 1923 Lozan Antlaşması’nın 12.Maddesi ile Yunanistan’a, Kuzey Ege Adalarının egemenliği değil, sadece kullanma hakkı yani zilyetlik (possession) hakkı verildi. Kuzey Ege’de bulunan Taşoz, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya, İpsara ve Bozbaba adalarının egemenliği ve mülkiyeti ile birlikte deniz yetki alanları ve hava sahası Türkiye’de kaldı.

*Kuzey Ege Adalarının egemenliği ve deniz yetki alanları Türkiye’ye ait olduğu için Türk Deniz Kuvvetleri’nin Gemisi ve TÜBİTAK MARMARA Gemisi, Taşoz, Semadirek, Limni, Midilli ve Ahikerya adalarının Kıta Sahanlığında araştırma yapıyor.

ÖZAL, YUNANİSTAN’I DURDURDU; ERDOĞAN SEYİRCİ KALDI !…

*Yunanistan, 1987 yılında, Bern Mutabakatı’nı ihlal ederek kendi karasularının ötesinde Taşoz Adası etrafında petrol arama ve sondaj çalışmaları başlattı. Özal, Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait savaş gemilerini Taşoz Adası’na göndererek Yunanistan’ın petrol arama ve sondaj çalışmalarını durdurdu. Yunanistan, Bern Mutabakatı’na uymak zorunda kaldı.

*Erdoğan ve AKP Hükümetleri döneminde ise Yunan Enerji Şirketi ENERGEAN, 2009 yılında, hiçbir engelle karşılaşmadan, Taşoz Adası etrafında, petrol arama ve sondaj çalışmalarına başladı. Özal’ın durdurduğu Yunanistan, Erdoğan döneminde Bern Mutabakatını ihlal ederek Taşoz Adası Türk Karasuları’nda petrol aramaya başladı.

*Yunan ENERGEAN Şirketi, 2015’te, Prinos adlı bölgede, 31 metre derinlikte 7 petrol kuyusu açarak petrol çıkarmaya başladı. Yunan ENERGEAN Petrol Şirketi’nin ortakları arasında İsrail de var.

*Yunanistan ve İsrail, 2020 İtibarı ile Türk karasularında bulunan 11 petrol kuyusundan günde 4.000 varil ham petrol çıkartıyor.

*Bölgede yapılan sismik araştırmalara göre Taşoz Adası Türk Karasuları’nda 111 Milyon varil petrol rezervi var. Bu petrol rezervi Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal petrolü ve Yunanistan ve İsrail tarafından gözümüzün içine baka baka çalınıyor.

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde sunulmuştur.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// CÜNEYT ŞAŞMAZ : KARADENİZ’de İKİNCİ KEŞİF !?


CÜNEYT ŞAŞMAZ : KARADENİZ’de İKİNCİ KEŞİF !?

Brezinski, "Büyük Satranç Tahtası" isimli kitap’ta, "Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar güçlü bir Türkiye" senaryosunu ortaya koydu.
Özal bu gaza geldi ve öldü!

Yani?!

Özal’ın ip’ini Özal’a çektirdiler.

Soros, "Türkiye’nin en büyük ihraç gücü ordusudur" dedi.

O günden bu yana TSK’nın başına gelmeyen kalmadı, Clinton için "taşeron asker" olarak Suriye’de!

Trump‘ın "yeni bakış açısı" üzerinden bataklık’tan çıkacak mı yoksa Rusya, İran, PKK, IŞİD arasında ‘pinpon top’u gidip gelecek mi?!

Görünen o ki, ölene ya da parçalanana kadar sevmeye devam edecekler.

Bıçak’sırtı ise gündem, bıçak’ın sap’ı kim ya da kimlerin elinde’ye bakmak gerekmez mi?!

Nitekim…

Baskın erken seçim’e kayan süreç kapsamında, saf’lar net’leşiyor.

Önceleri "mehter", sonra "gaz" verilen Türkiye’de "büyük müjde" açıklandı!?

Hem Cumhurbaşkanı hem de Kabinesi’nin iki Bakan’ı tarafından..
Karadeniz’de petrol müjdesi üzerinden, Türkiye üç deniz’de – Akdeniz, Karadeniz, Ege’de -, tüm kara sınır’larında savaş halinde!
Bitmedi, sınır’ötesinde de.
Osmanlı’nın tasfiye süreç’inde olduğu gibi.

Soru şu:
Türkiye, Karadeniz’de bulunduğu iddia edilen petrol’ü kimlerle ortak çıkartacak?!

Türk sondaj gemisi Fatih, Batı Karadeniz kıyılarının yaklaşık 100 deniz mili kuzeyinde, Sakarya Parseli içindeki "Tuna-1" olarak bilinen arama bölgesinde sondaj faaliyeti yürütüyordu.

Sakarya parselinde saptanan doğalgaz rezervi 800 Milyar metreküp civarında!?
Fatih sondaj gemisinin, Sakarya parseli içinde Tuna-1 Kuyusu’nda yaptığı sondajla 320 milyar metreküp doğalgaz rezervi keşfetmesi, Türkiye’nin 21’inci Yüzyıl’da kaderinin değişiminin ilk adımını oluşturacak.

Doğu Akdeniz’de, Ege’de ve Karadeniz’de yaşanan gerilim’in adı: Enerji savaşları.

Demem o ki:

Savaş’ın adı, enerji bazlı dünyalar savaşı.

Nüans?!
Bu müjdeyle birlikte Türkiye dışa bağımlılıktan kurtulacak, prangalarını koparıp atacak, ekonomisi, nüfusu, savunma sanayisi, teknolojisi ve silahlı kuvvetleri ile Doğu Akdeniz’de, Orta Doğu’da ve bölgesel diplomaside son söz sahibi bir ülke konumuna gelecek!?

Demem şu ki:

Enerji, kalkınmanın temel unsuru olmanın yanında, milli bağımsızlığın tesisinde de büyük öneme sahip.

Nüans?!

Türkiye bu gücü ile Kıbrıs konusunda da, Kıbrıslı Türklerin haklarını ve eşitliğini sağlayacak bir çözümün kapılarını açacak ve bunu tesis edecek?!

Hal böyleyken…

Bugün aslında dün’dü.

Bu müjdeli keşif, bence Karadeniz’de ikinci keşif?!

Çünkü 13 yıl önce Karadeniz’de, Akçakoca kıyılarında kurmuş olduğumuz 3 adet doğalgaz çıkarma platformlarımız, mühendislik hatası ve çalışanların sorumsuzlukları yüzünden 2007’de batmıştı.

Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun (YDK), Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) ilişkin incelemesi, Akçakoca kıyılarındaki üç doğalgaz platformunun battığını ortaya çıkarmıştı.

Kurul’un raporuna göre, platformlar mühendislik hatası ve çalışanların sorumsuzluğu nedeniyle batarken, 24 milyon dolarlık zarar meydana geldi!?

Kaza nedeni olarak hazırlanan raporda, Amerikan Madison firması suçlanmıştı.

Akkuyu-1 platformunun Temmuz 2005’te batmasına rağmen ders alınmadığına işaret edilen raporda, diğer iki platformun da gerekli tedbirler alınmadan denize bırakılmaları nedeniyle battıkları belirtildi.
Bu konuda Milliyet gazetesinde 30.01.2007’de çıkan haberde, 3 platformun batışı yüzünden TPAO’nun 24 milyon dolar zarar ettiği belirtilmişti.
LİNK : https://www.milliyet.com.tr/ekonomi/karadenizdeki-uc-dogalgaz-platformu-gercekten-batmis-187254
Madison Oil "Ortak Doğalgaz Arama Projesi" kapsamında, Batı Karadeniz’de kurulan doğalgaz kuyularının sondaj platformlarının devrilerek Karadeniz’e gömülmesi, CHP Adana Milletvekili Tacidar Seyhan’ın soru önergesiyle ortaya çıkmıştı?!

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in, "Dalgalar iki tane direği devirdi diye platform battı diyorsunuz" sözleriyle ilk günden beri yalanladığı haber, YDK raporuna da konu olmuştu.
Raporda, Karadeniz’de Akçakoca açıklarında doğalgaz aramak amacıyla kurulan üç platformdan önce Akkuyu-1’in, hemen ardından da Ayazlı-2 ve Ayazlı-3’ün kaza geçirdiği kaydedildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iki Bakanı "müjde" dese de, dün ve bugün yapılan açıklamalar; hem şekil hem de kapsamları itibariyle, tamamen tiyatral ve siyasi çıkar amacını güdüyor.
Yani?!
Fonksiyonel ve aydınlatıcı olmasını beklemediğimi ve bu aşamada çok iddialı şeyler söylemenin doğru olmadığını da önceden belirtmek isterim.

Henüz kuyudaki operasyonlardan sağlanan herhangi bir jeolojik ve teknik veriye ulaşmış değilim.

Bununla birlikte Bakan’ın ifadesiyle, 2100 m su derinliğinde ve son derinliği 3500 m olan Tuna-1 arama kuyusunda; gazlı seviye kalınlığının 500 m, sahanın kapladığı alanın ise 250 km2 olduğu açıklandı.
Başka?!
Sondaj programının henüz tamamlanmadığı ve ilave olarak 100 m daha sondaj yapılarak 2 hedef seviyenin daha test edileceği belirtildi.
Nüans?!
Bu açıklamalardan; ulaşılan son derinliğe kadar log alındığını, muhafaza borularının indirilip kuyunun emniyet altına alındığını, rezervuar gelişimi ve gaz show’u olan seviyelerin de test (DST) edildiğini anlıyorum.
Hal böyleyken…
Sondaj sırasında kaydedilen jeolojik veriler yanında testlerde gözlenen basınç ve debilerden bazı belirlemeler yapabiliyoruz.
Yorum yapabilmek için kuyudaki kayıtlar ile test chartları ve verilerini mutlaka görmek gerekir.

Fakat kesin olarak ifade etmeliyim ki, sahanın alansal ve derinlik limitleri ile 320 milyar m3 olarak verilen rezerv ve üretim miktarları mutlaka revize edilecektir.
Ezcümle:
Bu aşamada söylenmesi gerekenlerden çok daha abartılı ve iddialı mesajlar verildi.
Buna karşın devam eden süreçte öncelikle sondaj programı tamamlanacak, daha sonra gereksinen kuyu tamamlama operasyonları yapılacak, daha sonra da uzun süreli üretim testleri gerçekleştirilecektir.
Nitekim…
İleriye doğru beklentiler ve hedeflerin bu aşamayı tamamladıktan sonra açıklanması gerekirdi.
Sahanın keşfinin resmi olarak tescili sonrasında, taahhüt edilecek nihai geliştirme programının gerçekleşmesi için, muhtemelen 3-5 milyar ABD doları dolayında bir yatırım bütçesi gerekmektedir.
Hasılı:
Sahanın karakterizasyonu ve limitlerinin saptanması için ilave 3D sismik ve yeterli sayıda tespit kuyularının kazılması gerekmektedir.

Başka?!

Ayrıca taşıma, depolama, dağıtım ve pazarlama için de finansman ve uzmanlığa ciddi boyutlarda ihtiyaç olacaktır.

Ezcümle:

Bu çerçevedeki yatırım programları ve bütçelerin tasarımının da, Tuna-1 gaz keşfi dolayında beklendiği ifade edilen ilave keşiflerle ortaya çıkacak resmin bütününü gördükten sonra netleşebileceğinin de altını çizmek isterim.

Yani?!

Küresel ve bölgesel gaz talebi ve fiyatları; içinde olduğumuz dönem ve yakın gelecekte, tarihsel olarak en düşük rekor seviyelerde seyretmekte.

Netice:
Bu koşullarla birlikte, ülkemizin kronik bütçe açıkları ve TL üzerindeki baskılarla; "Sakarya Doğal Gaz Sahası’nı 2023’de devreye alacağız" gibi geleceğe ait iddia ve taahhütlerde bulunmayı ise ciddi ve inandırıcı bulmadığımı özellikle belirtmek isterim.
Hasılı:
Parmak bir şey’i işaret ederken, parmak’a bakanlardan olmamak elzem.

LİNK : http://www.ngazete.com/karadenizde-ikinci-kesif-1954yy.htm

Cüneyt Şaşmaz

__._,_.___

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// Nilüfer ORAL : Karadeniz’de doğal gaz platformunuz mu battı ???


Nilüfer ORAL : Karadeniz’de doğal gaz platformunuz mu battı ???

30 Ocak 2007 tarihli Milliyet gazetesinde çıkan bir habere göre 2005 yılının Kasım ayında Karadeniz’de bulunan üç tane doğalgaz arama platformu batmış! Bunu okur okumaz internetin sağladığı muhteşem imkanlarla arşivleri taradım ve hakikaten Milliyet gazetesinin 17 Kasım 2005 tarihinde üç doğalgaz arama platformunun Akçakoca açıklarında battiğni haberini verdiğini gördüm. Bu olayın ortaya çıkması yine aynı habere göre CHP Adana Milletvekili Tacidar Seyhan’ın soru önergesiyle oldu.

Fakat TPAO ve Enerji Bakanlığı platformlarının batmadığını sadece deniz tabanındaki bir borunda eğilme olduğunu ve bunun kaynak yapalarak düzeltilebilceğini söylediğini gazete yazdı. Oysa aradan 1.5 seneden fazla zaman geçti ve yine Milliyet gazetesinin verdiği aşağıdaki bilgiye göre :

“Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun (YDK), Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) ilişkin incelemesi Akçakoca kıyılarındaki üç doğalgaz platformunun battığını ortaya koydu. Kurulun raporuna göre, platformlar mühendislik hatası ve çalışanların sorumsuzluğu nedeniyle batarken 24 milyon dolarlık zarar meydana geldi.”

Olayın çok daha önemli olduğu ortaya çıktı. Bu haber hem başka gazetelerde ve hem de NTV tarafından yayınlandı.

Bu haberleri doğru mı anladım diye bir kaç kere okudum. Değil bir tane doğal gaz arama platformunun, tamtamına üç tane dev platformun batması inkar ediliyor. Bu nasıl olur? Bahsini ettiğimiz platformlar balıkçı kayıklar değil— tonlarca ağırlıkta dev yapılar !

Gecikmiş de olsa gerçek ortaya çıktı ve bu çok önemli konu hakkında Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu bir rapor hazırldı. Raporu henüz görme be okuma fırsatım olmadığından ancak gazetenin verdiği bilgileri aktarabiliyorum:

“NTV’nin haberine göre raporda, üç platformun da battığı net biçimde dile getirildi. Raporda Karadeniz’de Akçakoca açıklarında doğalgaz aramak amacıyla kurulan üç platformdan önce Akkuyu-1’in, hemen ardından da Ayazlı-2 ve Ayazlı-3’ün kaza geçirdiği kaydedildi.
Raporda, kaza nedeni olarak mühendislik hatası gösterilirken, sorumluluğun tamamen Amerikan Madison firmasına ait olduğu vurgulandı.”

“Akkuyu-1 platformunun Temmuz 2005’te batmasına rağmen ders alınmadığına işaret edilen raporda, diğer iki platformun da gerekli tedbirler alınmadan denize bırakılmaları nedeniyle battıkları belirtildi. TPAO’nun toplam zararının 24 milyon doların üzerine çıktığı vurgulanan raporda, zararı ödemesi gereken Amerikan firmasının sorumluluğu kabul etmediği de ifade edildi.”

Karadeniz’de arka arkaya üç dev platformun ihmal yüzünden batması birçok açıdan vahim bir olay, fakat belki en önemlisi denizde ve kıyıda oluşturabileceği çevre kirliliği riski. Petrol ve doğalgaz arama platformlarının faaliyetleri ve ömürleri bitince bertaraf edilmeleri uluslararası çevre düzenlemelerinin önemli konular arasındadır. Bugün başta Kuzey Denizi ve Meksika Körfezi olmak üzere dünyada binlerce petrol ve doğal gaz arama platformu faaliyettedir. Ama bunlarla ilgili önemli hukuki düzenlemeler ve standartlar getirilmektedir.

Benim üzerinde durmak istediğim konu Karadeniz gibi çevresel açıdan dünyanın en hassas denizinde petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerinin gerekli standartlara uygun yapılıp yapılmadığıdır. Aslında, hem ulusal olsun hem bölgesel olsun bu önemli ve çevre açısından riski yüksek faaliyetler için olan mevzuat yetersizdir.
Çevre’yı korumak herkezin sorumluğudur. 2872 Nu.’lu Çevre Kanunun 3. Maddesi “a” bendine göre
Başta idare, meslek odaları, birlikler ve sivil toplum kuruluşları olmak üzere herkes, çevrenin korunması ve kirliliğin önlenmesi ile görevli olup bu konuda alınacak tedbirlere ve belirlenen esaslara uymakla yükümlüdürler.

Ne varki, Türkiye’de Çevre Kanunun 10. Maddesine göre petrol arama faaliyetleri ÇED kapsamı dışında tutuldu. Oysa, söz konusu faaliyetlerin çevreye ne tür etkileri olacağını saptamak ve bunların önlenmesi veya azaltılması için tedbirler alınmasını sağlamak ÇED raporlarının fonksiyonları arasındadır.

Ayrıca, bölgesel olarak Türkiye’nin de taraf olduğu “Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması (Bükreş) Sözleşmesi’ne göre:- Karadeniz’I çevre kirliliğne karşı koruma yükümlüğümüz var dır. Petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerine ilişkin olarak 11. Madde kıta sahanlığında yapılan faaliyetlerden doğan kirlenme için taraf her ülkeyi en kısa zamanda bu tür faaliyetlerden doğabilecek deniz çevre kirlenemesine karşı hukuki düzenleme yapmakla yükümlü kılmışlardır ve bu hukuki düzenlemelerle de ayrıca bölge deki ülkeler arasında uyun sağlamak zorunludur.

Maalesef bu konuyla ilgili olarak henüz bir adım atılmadı. Sade Türkiye’ye ilgilendiren bir konu değil çünkü Karadeniz’in kıyısı olan başka bölgelerdede de petrol ve doğal gaz arama faaliyetleri devam etmektedir ve artacaktır.

Bir örnek vermek gerekirse, açık denizde faaliyet yapan petrol ve doğal gaz platformlarının çevreye verdiği muhtemel zararların önlenmesi açısından en gelişmiş bölgesel mevzuat Kuzey Denizi ülkelerinin taraf oldukları OSPAR (Oslo-Paris) Komisyonunun uyguladığı Offshore Oil and Gas Industry Strategy dir. Bu stratejinin amacı açık denizde yapılan bu tür arama faaliyetlerine karşı deniz çevresini ve insan sağlığını korumaktır.

Herşey bir yana bu platformların batmasıyla ilgili herhangi bir hukuki işlem yapılacak mı? Ceza verilecek mi? Bu platformların “ihmal” sebebiyle batması deniz kirliliğine sebep oldu mı? Çevre Kanununun 28. maddesine göre çevreye zarar verenler kusur aranmaksızın sorumlu tutuluyor. Peki, 17 Kasım 2005 tarihi akabinde çevre kirliliği ile ilgili herhangi bir inceleme yapıldı mı?

“Gemi ve Deniz Araçalrına Verilecek Cezalarda Suçun Tespiti ve Cezanın Kesilmesi Usulleri İle ullanılacak Makbuzalara Dair Yönetmelik” ‘ın 12. Maddesine göre kirlenme mahallinde suçun tespiti için :

A – Kirleten gemi ve deniz vasıtasının olay mahallinde bulunduğu durumlarda;
a) Kirlenen mahallin ve kirleticinin yeteri kadar fotoğraf, film ve video çekimi ile tesbiti yapılır,
b) Kirlenen mahalden ve kirleticiden yeteri kadar numune alınır.
c) Alınan numuneler özel kaplarına konarak üzerleri mühürlenir,
d) Geminin ve deniz vasıtasının tonajına göre form (A) ya da (B) doldurulur,
e) Alınan numuneler en yakın yetkili standart laboratuvara tahlil için vakit geçirmeksizin iletilir,
f) Alınan numuneler standart laboratuvarda derhal değerlendirilerek sonuç bir rapor ile bildirilir,
g) Tesbit tutanağı düzenlenir.
B – Kirleten gemi ya da deniz vasıtasının kirlenme mahallinden uzaklaşıp karasularımız, serbest ve münhasır ekonomik bölgeler içinde olduğu durumlarda: Kirlenme mahallindeki idari ceza vermeye yetkili amirlerce;
a) Kirlenen mahallin yeteri kadar fotoğrafla tesbiti yapılır,
b) Kirlenen mahalden yeteri kadar numune alınır,
c) Alınan numuneler özel kaplarına konularak üzerleri mühürlenir, tarih, saat, numune alınan yer belirtilerek etiketlenir,
d) Alınan numuneler tahlil için en yakın yetkili standart laboratuvara derhal gönderilir,
e) Tesbit tutanağı düzenlenir,
f) Durum, vakit geçirmeksizin hakkında ceza uygulamak üzere kirleten gemi veya deniz vasıtasının bulunduğu mevkideki idari ceza vermeye yetkili makama bildirilir. Gemi veya deniz vasıtasının bulunduğu mevkideki idari ceza vermeye yetkili amir tarafından;
a) Fotoğrafla tesbit yapılır,
b) Kirleticiden yeteri kadar numune alır,
c) Alınan numuneler özel kaplarına konularak, üzerleri mühürlenir, tarih, saat, yer, numune alınan yer belirtilerek etiketlenir,
d) Alınan numuneler tahlil için en yakın yetkili standart laboratuvarlara gönderilir,
e) Geminin veya deniz vasıtasının tonajına göre (A) ya da form (B) doldurulur,
f) Tesbit tutanağı hazırlanır, ilgililere imzalattırılır.
C – Kirleten gemi veya deniz vasıtasının kirlenme mahallinden uzaklaşıp, karasularımızın, münhasır ekonomik bölge veya serbest bölgelerin dışında olduğu durumlarda:
Kirlenme mahallindeki idari ceza vermeye yetkili amirlerce;
a) Kirlenen mahallin yeteri kadar fotoğrafla tesbiti yapılır,
b) Kirlenen mahalden yeteri kadar numune alınır,
c) Alınan numuneler özel kaplarına konularak, üzerleri mühürlenir, tarih, saat, numune alınan yer belirtilerek etiketlenir,
d) Alınan numuneler tahlil için en yakın yetkili standart laboratuvara gönderilir,
e) Tesbit tutanağı düzenlenir,
f) Olay mahallin en büyük mülki amirine bildirilir.

Bunlar yapılıdı mı?

Türkiye için enerji kaynakları bulmak önemli bir milli meseledir. Şüphesiz dışa bağımlılığın birçok açıdan olumsuz etkileri vardır. Dolayısiyle kendi sınırlarımız içinde petrol ve doğal gaz bulma faaliyetlerine devletin destek vermesini, teşvik ve kolaylık göstermesini anlayışla karşıliyorum. Ne var ki, destek verirken, teşvik ve kolaylık sağlarken çevre ve insan güvenliğinden ödün verilmemesi gerekiyor. Çünkü sonunda bunun faturası daha da pahallı olacaktır.

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI : MOSKOVA BÜYÜKELÇİLİĞİ ARŞİVİNE GÖRE KARADENİZ YÜZEYİNDEN VE DİBİNDEN PETROL VE GAZ NAKLİ, 2000-2010


Makalenin amacı Rusya Federasyonu yönetiminin Karadeniz’den petrol ve gaz nakline ilişkin bakış ve uygulamalarını 2000-2010 yılları için belirlemektir. SSCB yöneticileri Karadeniz ve kıyı ülkeleri haritasına genelde savunma ve saldırı planları açısından bakmışlardı ya da bakmak zorunda kalmışlardı. Yeltsin dönemi RF yöneticileri Karadeniz ve kıyı ülkeleri haritasına barış ve refahı planlamak için bakarken Türkiye yöneticilerine şüpheleri süregitmişti. Putin (Medvedev) yönetiminde Karadeniz ve çevre ülkelerinde RF’nun iktisadi ve askeri etkisi artmış ve Putin yönetimi Karadeniz haritasına önemli ihraç kalemleri petrol ve gaz nakli için bakmıştır. Bu hipotezi aydınlatan, doğrulayan ya da yanlışlayan emareler, karineler, kanıtlar basın müşavirliği koleksiyonu kayıtlarında aranmıştır. Araştırmada odaklanan döneme ait gizli resmi belgeler meri mevzuata göre en erken 2030-2040 yılları arasında açılacaktır. Bu şartlar altında hipotezin sınanmasında basın müşavirliğinin koleksiyonu çok önemlidir.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

KARADENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : KARADENİZ YARINA DA KALSIN !!!


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : KARADENİZ YARINA DA KALSIN !!!

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/karadeniz-yarina-da-kalsin/

Geçtiğimiz Perşembe günü (31 Ekim 2019), Uluslararası Karadeniz Günüydü. Bu önemli günde farkındalık sağlayabilmek, hem kendi toplumumuzun hem de tüm insanlığın dikkatini çekmek maksadıyla Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu olarak, içeriğinde sorunlara işaret ettiğimiz ve çözüm önerilerini beraberinde sunduğumuz bir basın bildirisi yayınladık.

Bugün ise oturum yöneticiliğini Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu Başkanı ve İstanbul Barosu eski Başkanı Av. Muammer Aydın’ın yaptığı, forum yöneticiliğini Gazeteci ve Yazar Alaettin Bahçekapılı’nın gerçekleştirdiği, Prof.Dr. Bayram Öztürk, Prof.Dr. Doğan Kantarcı, Yüksek Mimar Bekir Gerçek ve Mimarlar Odası Genel Başkanı Eyüp Muhçu gibi birbirinden değerli uzmanların konuşmacı olarak katıldığı, benim de açılış konuşmasını yaptığım “Karadeniz Yarına da Kalsın” konulu panelde çok önemli ve yararlı bilgi ve fikir alış-verişlerinde bulunduk.

Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu, Trabzon dışında ve ağırlıkla İstanbul’da yaşayan Trabzonlulardan oluşmuştur. Ama bilinen hemşehri derneklerinden biri değildir. Bu platform; Trabzon dışında yaşayan ama maddi ve manevi birikimleri ile Trabzon’a, bu bağlamda tüm Karadeniz’e ve Türkiye’ye faydalı olmayı, katma değer yaratmayı amaçlayanların hareket noktası düşünce ve kültür olan birlikteliğidir.

Panel konumuz; “Karadeniz Yarına da Kalsın!” Evet, endişeliyiz! Çünkü; bu gidişle Karadeniz’i yarına, çocuklarımıza ve torunlarımıza güzelliklerini, verimliliğini ve cennet durumunu yitirmiş olarak bırakacağız. Karadeniz derken; güneyinde ülkemiz Türkiye’nin bulunduğu, batı, kuzey ve doğusunda Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan ile beraber paylaştığımız denizden, arkasında ise Kırklareli’nden Artvin’e kadar uzanan sahil şeridimizden ve gerisinde bulunan dağlarından, yaylalarından ve vadilerinden bahsediyoruz. Biliyorsunuz, bu panelin yapıldığı İstanbul ilimiz de aynı zamanda bir Karadeniz kentidir.

Karadeniz’in doğal çevresi, denizi ve karası ile tahrip ediliyor ve katlediliyor. Şimdi harekete geçmezsek, yarın çok geç olacak. Fotoğraflarda sık sık karşınıza çıkan, adeta cennetten bir köşe gibi görünen bir Uzungöl’ümüz var. 50 yıllık geçmişini çok iyi biliyorum. İsviçre’deki dağ köylerini bile kıskandıracak güzellikteydi. Bugün maalesef aynı durumda değil. Ama İsviçre dağ köyleri hala aynı, hala güzelliklerini koruyorlar.

Görevim nedeniyle tüm Avrupa’yı gezdim, İngiltere’de ise 3,5 yıl yaşadım. İngiltere’nin iklimi aynı Karadeniz iklimi gibiydi. Bu nedenle alışmam ve sevmem zor olmamıştı. Hatta “Senin memleketin nasıl” diye sorduklarında “Burası Karadeniz’in ütülenmiş hali” derdim. Gerçekten öyleydi de! Ama bugün Karadeniz, sahili ile yaylaları ile biraz bilinçsizlik, biraz da rant nedeniyle tahrip ediliyor, yok ediliyor. Özellikle bu iktidar döneminde, bu tahribat tavan yapmış durumda.

Örneğin; Karadeniz’in sırtını dayadığı Çoruh Vadisi… Bu vadinin çeşitli yerlerinde, üç iklim yaşanır. Karadeniz, Doğu Anadolu ve Akdeniz iklimi… Burada zeytinden, satsumaya ve kırmızıbibere kadar yok yok!

Çoruh Nehri havzasının binlerce yıldır yerleşim yeri olarak seçilmesinin nedeni; yamaçlarını oluşturan kayaların, bitkilerin muhtaç olduğu elementlerin hemen hemen tümüne sahip olması, iklim çeşitliliği, bunun sonucu olarak bitki ve hayvanlar için bölgenin doğal bir sera oluşu ve çok özel bir yaşam alanı olmasıdır. Havzada binlerce yıllık tarımsal faaliyet sonucu, bazı bitkiler “Endemik Kültürel Bitki” özelliğini kazanmıştır. Bu bitkilerin başka bir yerde yetiştirilme özelliği yoktur. Ayrıca Çoruh Nehri, dünyanın ikinci derecede heyecan verici ve buna karşılık en uygun fiyatlı rafting parkurudur.

Elektrik üretme bahanesi ile yapılan ve hala realize edilmeye çalışılan HES’lerle bölgenin iklimi değişecek ve havzanın flora (doğal bitki örtüsü) ve faunası (bölgede yetişen hayvan türleri) tahrip olacaktır. Proje, bölgede yaşayan binlerce insanın dışarıya göçüne de neden olacaktır. Bölgenin madenler bakımından çok zengin olduğu bilinmektedir. Bu proje, maden yağmasının önüne çıkabilecek insan engelini ortamdan çıkartmaktadır. Barajların işgal etmediği alanlar ise uluslararası maden şirketlerinin yerli işbirlikçilerine tahsis edilmiş ve halen de edilmektedir.

Ülkemizin doğasına karşı tahribat yalnız Trabzon’la, Karadeniz’le sınırlı da değil! Türkiye’nin her yeri, az veya çok, doğa katliamından nasibini alıyor. Geçtiğimiz Ağustos’ta Kaz Dağları, Kirazlı Köyü, Balaban Mevkiinde altın madeni projesi kapsamında yapılan doğa katliamına dur diyebilmek için başlatılan “Su ve Vicdan” nöbetine destek vermek amacıyla o bölgeye gittim ve katliamı yerinde görüp, direnişe destek verdim.

Kaz Dağlarına, Salda Gölü’ne, Karadeniz’in yaylalarına ve Cerattepe’ye sahip çıkmak; aynı zamanda bir vatan savunmasıdır. Günümüzde, bir milletin üzerinde yaşadığı ve nimetlerinden faydalanma imkânına sahip olduğu kara ve deniz alanları ile bu alanların üzerindeki hava sahasına vatan ve bu alanların korunmasına ise vatan savunması denmektedir.

Geçmişte ise vatan, sadece bir kara parçasıydı. Mithat Cemal Kuntay’ın “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” şeklindeki duygulu mısraları, zamanına göre çok doğruydu. Ama bugün için eksik kalır. Özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra, teknolojinin de gelişmesiyle, denizler paylaşılmaya ve vatan parçaları haline gelmeye başladı. Günümüzde Türkiye’nin karasal yüzölçümünün yaklaşık olarak yarısından daha fazla olan bir de Mavi Vatanı (450 bin Km²) var. Doğu Akdeniz’de ve Ege’de bunun için mücadele veriyoruz.

Çağ, çok büyük bir hızla değişiyor. Günümüzde, sadece ölerek veya öldürerek vatan korunamaz hale geliyor. Bu hızla yarın, yani 21. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren binlerce, yüzbinlerce insanımız ölse bile vatanımızı koruyamayacak hale geleceğiz. Yakın gelecekte, karşınızda savaşan bir canlı bile göremeyeceksiniz. Karşınızda; binlerce kilometre uzaktan gönderilen ve kumanda edilen robot askerler, insansız ve silahlı hava, deniz ve kara araçları ile uzaydan sizi hedefleyen çeşitli silahlar olacak. Artık vatan savunması ölerek değil yaşayarak, hayatta kalarak, bilim insanlarına ve nitelikli topluma sahip olarak, toplumsal katma değer üreterek, bilinçlenerek, farkındalık yaratarak, elini taşın altına sokarak ve sorumluluk alarak yapılacak.

Türkiye, her yıl erozyonla, geriye dönüşü olmayacak şekilde, 750 milyon ton kadar, en verimli toprak parçalarını kaybediyor. Bunun nedeni; doğal bitki örtüsünün ortadan kaldırılması. Kaz Dağları bölgesinde, yalnız altın madeni gerekçesiyle 195 bin ağaç kesildi. Sadece bu kadar da değil vatanımıza saldırılar! Doğamız her yerde tahrip ediliyor, sahillerimiz, göllerimiz, nehirlerimiz ve yaylalarımız kirletiliyor, en verimli ovalarımız betonların altında bırakılıyor. Bunun için bir vatan savunması yok mu? İşte bu saldırılara karşı savunma tankla, tüfekle olmuyor; bilinçli insanlarla, toplumla ve bizim gibi farkındalık yaratmaya çalışan platformlarla, derneklerle oluyor.

Vatan; hoyratça, haince, sorumsuzca kullanacağımız ve har vurup harman savurabileceğimiz bir miras değil, atalarımızdan gelecek nesillerimiz için emanet aldığımız, ortak kutsal evimizdir. Ama iktidar, kutsal vatanımıza karşı duyarlı ve hassas değil; bilakis eylemleriyle, yaptıkları ve yapmadıkları ile sanki düşmanlık içinde.

İstanbul gibi bir şehirde, geçmişte çocukluğumuzda ve gençliğimizde yaşamadığımız kadar dolu ve sel gibi tabii afetleri sıklıkla yaşar olduk. Esasında bu felaketler, doğaya karşı işlenen ihanetin neticesidir. İstanbul’daki sel felaketinin başat sorumlusu; doğayı katleden, yeşil alanlarımızı yok eden, şehri ranta kurban ettiren, çağdaş şehircilikten damla kadar nasibini almayan, ama çeyrek asırdır İstanbul’u yönetmiş olanlardır.

Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu’na böylesine önemli bir konuda düzenledikleri panel vesilesi ile yarattıkları farkındalığa katkıda bulunmamı sağladıkları için teşekkür ederim.

Türker Ertürk

RÖPORTAJ /// Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur : TARİHİN HİÇBİR DÖNEMİNDE PONTUS RUM DEVLETİ OLMADI !


Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur : TARİHİN HİÇBİR DÖNEMİNDE PONTUS RUM DEVLETİ OLMADI !

Röportaj: Abdullah ŞANLI

Son zamanlarda sık sık gündeme gelmeye başlayan Karadeniz’e yönelik ‘Pontus’ iddialarını konuyla ilgili birçok çalışmaya imza atan Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur ile konuştuk.

Pontus nedir? Rum ile Yunan arasında nasıl bir ilişki var? Karadeniz’e yönelik Pontus iddialarının çıkış noktası nedir ve bu iddiaların arkasında kimler var?

İşte Pontus gerçeği…

“Pontus” ne anlama gelmektedir, neresidir?

“Pontus”, Karadeniz kıyılarında ikamet eden yerli halkların dillerinden Hellenceye geçmiş bir terim olup “deniz yolu” ya da “deniz üzerindeki yol” demektir. Ve tabi daha sonraları yalnızca “deniz” anlamına dönüşmüştür. Başlangıçta deniz için kullanılan Pontus terimi, Hellen ve Latin yazarlar tarafından zamanla Karadeniz etrafında bulunan bütün olay ve nesneleri Pontus’a ait olduğunu belirtmek için de kullanılmaya başlanmıştır.

Bu durumda Pontus etnik bir anlam ifade etmiyor.

Kesinlikle. Sadece büyük bir deniz anlamında kullanılmış. Daha sonra denizi de aşıyor ve M.S II. Yüzyıldan günümüze kadar genişleyerek Karadeniz’le alakalı her şeyi tanımlamak için kullanılmaya başlanıyor.

Pontus adıyla bir ırk ya da halk yok. Milattan önce III. Yüzyılın sonlarından itibaren ortaya çıkan Pontos Krallığı (MÖ 301-MÖ 63) dahi Pers soyundan gelmekte olup kendilerine devlet olarak ne isim verdiklerini bilmiyoruz. Pontus devleti tanımlaması dahi çok geçtir ve kuruluşundan yaklaşık üç asır sonra Latin kaynaklarında geçmeye başlıyor. Latin kaynaklarında geçen bu devlet Mithradates Krallığı. Perslere bağlı bir aile tarafından kurulan krallık. Mithradates krallığının kendine ne dediğini bilmiyoruz. Roma İmparatorluğu tarafından Pontus deniyor. Ama Roma ile ilgisi yok.

Roma ile çatışma içerisinde zaten.

Evet, Roma’nın en büyük düşmanı diye bilinir tarihte. Bunlar Yunan soylu da değil. Irk olarak Pers ailesine mensup.

Peki, ‘Rum’ nedir ve Pontus ile Rum nasıl bir araya geldi?

Rum kelimesi de bir ırkı ifade etmez. Roma vatandaşı anlamında kullanılır. Anadolu, Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti altında bir coğrafya olmasından dolayı, burada yaşayan insanlara Romalı anlamında Rum denilmiş. Osmanlı metinlerinde ‘Diyar-ı Rum’ yani Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetindeki topraklar. Aidiyet olarak da bu coğrafyada yaşayan insanlar.

Rum nasıl Yunan’a dönüşüyor o halde, daha doğrusu dönüştürülüyor?

Bu coğrafyanın Roma hakimiyetinde olması kendisine tabi insanların tamamının da Grek olduğu anlamına gelmiyor. Roma İmparatorluğu içerisinde birçok halk barındırıyor. Zaman zaman bölgeye Türk boylarının da geldiğini söyleyelim. En azından M. Ö. VIII. Yüzyıldan itibaren Karadeniz kıyılarının hemen tamamına hâkim olduklarını biliyoruz. M.S. VIII. Yüzyıldan itibaren ise yoğun bir Müslüman Arap ve akabinde Müslüman Türklerin bölgede etkin olmaya başladığı görülmektedir. Anadolu’nun tamamı Türklerin eline geçtikten sonra da yer yer “Diyar-ı Rum” denilmeye devam etmiştir. “Rum”un bir ırk ya da din ifade etmesi çok daha sonra Osmanlı Devleti’nin güç kaybetmeye, Batı karşısında gerilemeye başlaması dönemine kadar gider. Batılı güçlerin Osmanlı Devleti karşısında galip gelmeye ve kendilerini Roma İmparatorluğunun temsilcisi olarak görmeye başlamaları Osmanlı Devleti bünyesindeki Ortodoks unsurların hemen tamamının “Rum” olarak nitelenmesine, diğer bir ifadeyle bir ırk ve dinî anlam kazanmasına yol açmıştır. Büyük bir dönüm noktası olan bu politik değişim Yunanistan’ın kurulması ile bu devlet tarafından günümüze kadar devam eden irredantist bir politika olarak uygulanmaya başlanmıştır.

Yani Rum, politik ve dini sebeplerle gerçek anlamından çıkıp Yunan’a dönüşmüş?

Evet, basit olarak böyle de ifade edilebilir. Yunan devletinin ortaya çıkışı da önemli bu noktada… Avrupa’daki aydınlanma hareketi ve ardından Sanayi Devrimi ile beraber sömürgecilik yarışı hız kazanıyor. Artık Osmanlı Devleti hâkimiyetinde bulunan Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu’yu da içine alacak bir sömürgecilik yarışı başlayacaktır. Bu süreç içerisinde milli devletler ortaya çıkmaya başlıyor. Yunanistan’ın ortaya çıkışı da bu çerçevede oluyor. Kuranlar da hem Yunan isyanı hem de bağımsızlık sürecinde siyasi ve askerî destek veren Batılı devletlerdir. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın ortak hareketiyle kurulan bir devlettir. Batılı devletlerin Helenizm hayranlığı ile kurduğu bu devlet daha sonra kendisine bir misyon belirliyor. Kendisini Roma İmparatorlu- ğunun varisi olarak görmeye başlıyor. Roma nerede hüküm sürmüşse oraya kadar, nerede Rumca konuşuluyorsa oraya kadar genişlemeyi kendisine hedef olarak alıyor. Bu hedef aslında Yunanistan’ın kurulmasından önce ‘Megali İdea’ olarak tanımlanmıştı.

Bu durumda Yunanistan’ın ‘Megali İdea’sı doğrudan Türkiye’yi hedef alıyor.

Evet, tabiki başlıca hedef. Önce Mora yarımadasında bağımsız bir Yunan devleti kurulması hedefleniyor. Ardından Adalar, Balkanlar, Kıbrıs, İstanbul, Batı Anadolu, Doğu Karadeniz… Bütün bu bölgeler Megali İdea’nın hedefindedir. Mora yarımadası ile sınırlı kurulan Yunan devleti, 19. yüzyıldaki uluslararası gelişmeleri lehine kullanarak ve büyük devletlerin de desteğini alarak sınırlarını sürekli genişletmiştir. Bu politikanın sonucunda yakın zamana kadar Türk literatüründe Adalar Denizi olarak bilinen Ege Adaları’nda ve Batı Trakya’da yaşayan yüzbinlerce Türk katledilmiş, başta cami olmak üzere yüzlerce tarihi eser ve vesika tahrip edilmiş, ortadan kaldırılmıştır.

Yunanistan; Batı Anadolu, Doğu Karadeniz, Kıbrıs ve İstanbul üzerinde hak iddia ediyor. Bu iddialarını temellendirmek için de bu bölgelerde yaşayan Ortodoks halkı Yunan göstermeye çalışıyor diyebilir miyiz?

Evet, bu çok önemli bir nokta. Nerede Ortodoks Hristiyan var ya da az çok Rumca konuşuluyor ise orayı Yunan göstererek propaganda amaçlı olarak kullanıyorlar. Hâlbuki Türkiye’de yaşayan Ortodoksların bir kısmı neredeyse hiç Rumca bilmiyordu. Bir kısmının ise Yunanistan’da konuşulan dille aralarında çok az benzerlik vardı. Ayrıca Rumca dediğimiz dilin Hristiyan Ortodoks öğretisinden kaynaklandığını da hatırlatmış olalım.

Pontus diye bir halk yok, Rum da etnik olarak Yunan değil. Peki, Yunan iddialarına konu olan ‘Trabzon Rum Pontus Devleti’ meselesi nereden çıktı?

Burada bahsedilen aslında Trabzon Devleti, 1204 yılında cereyan eden 4. Haçlı seferi sırasında İstanbul’un haçlılar tarafından işgal edilmesi ve Latin devleti kurulması üzerine Bizans imparatorluk ailesinden Alexios ve David Komnenos’un Trabzon’a gelmesi ve burada Gürcülerin desteği ile kurdukları krallıktır.

Yani Bu krallığın Pontus Devleti olarak adlandırılan Mithradates krallığı ile bir alakası olmayıp Trabzon Devleti diye bilinir.

Evet, Trabzon Devleti, Trabzon Krallığı, Komnenos Krallığı şeklinde de ifade edilmektedir. Başlangıçta Samsun’un batısına kadar uzanmaktaydı bu devlet. Ancak çok kısa bir süre içinde yani 1214’e gelindiğinde topraklarının büyük bir kısmını Anadolu Selçuklularına kaybediyor. Selçuklu’ya vergi vermeye başlıyor. 1280’lere gelindiğinde Ordu ve Giresun’u da kaybediyor. 1400’lere gelindiğinde ise sadece Trabzon ile sınırlı bir devlet haline geliyor. Maçka’ya kadar dahi etkili olduğu söylenemez. Bilindiği gibi 1461’de Fatih Sultan Mehmet tarafından bu devlete son veriliyor ve Trabzon, Osmanlı hakimiyetine giriyor. Bu krallığın toplam nüfusu dahi o dönemde 10 bine varmıyordu.

Bu devletin tebaası yerel Ortodoks Hristiyan halklardan oluşuyor değil mi? Yani etnik olarak Yunan değiller.

En azından tamamı için bu söylenemez. Bölgenin Ortaçağ dönemine ait araştırmaları ile tanınan Rüstem Şükorov’un tespitlerine göre bölgedeki Hristiyan nüfusun yarısından fazlası kesin olarak Yunan değildi.

Bölgeye dair ilk yerleşim bilgileri var mı, Türklerin gelip yerleşmesi ne zaman? Fetihten çok daha öncesine uzandığını biliyoruz çünkü.

Tarih öncesi dönemleri bir kenara bırakacak olursak tarihi çağlarda bölge ile ilgili ilk bilgiler Hitit kaynaklarında geçmektedir ki bu bilgilerde MÖ 1750-1200 yılları arasına denk gelmektedir. Hitit kaynaklarında bu bölgelerde yarı göçebe olarak yaşayan Gaşkalardan bahsedilmektedir. M.Ö. 8. Yüzyıldan itibaren ise Kimmerleri, sonra İskitleri görüyoruz. M.S. 7.-8. Yüzyıllardan itibaren kullanılan ve kilise kayıtlarında da sıkça geçen Türkçe isimler gerek halk gerekse yönetici kesimdeki Türk varlığını göstermesi açısından önemlidir. Diğer taraftan Bizans’la Selçuklular arasında Doğu Karadeniz ticareti için yapılan mücadele Karadeniz’deki Türk nüfus ve nüfuzunun Komnenos Krallığının kuruluşundan çok daha önce başladığını göstermektedir.

Fetihten sonra Trabzon’daki Rumlar ne oluyor?

Fetih’ten 16.yy. sonuna kadar Trabzon ve çevresinde büyük bir kısmı sürgün olmak üzere hem dışa hem de içe dönük bir iskân siyaseti takip edildiğini görmekteyiz. Trabzon tarih ve kültürü konusunda üstat isimlerden rahmetli Mahmut Goloğlu’na göre fetihten sonra Trabzon kale içerisindeki nüfusun bir bölümü İstanbul’a gönderildi. Tabi İslamiyeti kabul edip şehirde kalanlar da vardı. Gayrimüslimler dışarıya gönderilirken dışarıdan da Trabzon’a yine çoğunluğu müslüman olmak üzere çok sayıda nüfus getirilip yerleştirilmiştir ki 1500 lü yılların sonunda şehirde 6 binden fazla Müslüman nüfus yaşamaktaydı.

Fetihten önce zaten Trabzon ve çevresinde yoğun bir Çepni ve Kıpçak yerleşimi vardı. Fetihten sonra da Trabzon’a Türk nüfusun iskanı devam etti. Şehrin içinde ağırlıklı Müslüman Türk nüfus ve çok az da Trabzon Devletinin bakiyesi Rumları içeren bir yapı oluştu. Bu yapı Osmanlı’nın dağılmasına kadar bu şekilde devam etti. Osmanlı’nın dağılma döneminde Karadeniz’de Pontusçu hareket nasıl ortaya çıktı?

19. Yüzyıl Osmanlı’nın dağılma dönemi. Osmanlı Devleti, sanayileşen Avrupa devletlerinin pazar arayışı çerçevesinde temel hedeflerinden biri olmuştur. Batılı devletlerin bu hedeflere ulaşmak için uyguladıkları politikalardan biri de Osmanlı’nın içerisindeki farklı etnik unsurları kiliseler ve misyoner örgütleri vasıtasıyla dönüştürerek, hatta kopararak kendi nüfuzları altında bir coğrafya oluşturmaya çalışmışlardır. Milliyetçilik hareketleri ve sanayileşen devletlerin sömürge arayışı Osmanlı Devletinin dağılmasında büyük rol oynamıştır. Bu süreçte Osmanlı Devleti’ne isyan eden halkların başında Yunanlar ve Sırplar gelmektedir. 19. Yüzyılın başındaki Yunan isyanı, Yunanistan devletinin kurulmasıyla sonuçlanırken Balkanlar’daki çözülme ve ayrışmayı da tetiklemiş oldu. Bu ayrışma Balkan savaşlarıyla ve Balkanlar’ın Osmanlı’nın elinden çıkmasıyla sonuçlanacaktır. Batılı güçler aynı politikayı yani farklı unsurları kaşıyarak, onları destekleyerek Osmanlı’dan koparma politikasını bu kez Anadolu’da uygulamaya koydular. 1. Dünya Savaşı’nda bu politika artık zirveye ulaşmıştır. Ermeniler ve Pontusçu Rumlar bölgedeki az sayıdaki nüfuslarına bakmaksızın Büyük Devletlere güvenerek Türk halkına yönelik katliamlara başladılar.

Ancak Pontusçu hareketin fikri altyapısının oluşmasında, Fener Rum Patrikhanesi, misyoner cemiyetleri, Yunanistan ve Batılı devletlerin özellikle İngiltere’nin ve Amerika Bileşik Devletlerinin etkili olduğunu belirtmek gerek. Çünkü onların kurmuş oldukları misyoner okulları Rumların Osmanlı Devleti’ne olan vatandaşlık bağını zayıflatıyor, ayrılıkçı siyaset peşine koşmalarını sağlıyordu. Bu süreçte bölgedeki Hristiyan din adamları da önemli rol oynamıştır.

Peki, bu dönemde Karadeniz’deki Türk ve Rum nüfus dengesi nasıl?

Osmanlı Devleti’nin 1914 yılı resmi istatistiğine göre Samsun’dan Rize-Artvin hattına kadar hemen bütün Doğu Karadeniz Bölgesi’nde 921.128’i Müslüman, 161.574’ü Rum, 37.549’u Ermeni olmak üzere toplam 1.120.251 kişi yaşamaktaydı. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milli Cemiyeti’nin tespitine göre ise 1919 yılında hemen bütün Doğu Karadeniz Bölgesi’nde 950.000 Müslüman, 155.000 Rum yaşamaktaydı. 19. Yüzyılın sonunda Trabzon şehrinde ise 251 bin toplam nüfus var. Bu nüfus içerisinde Rum sayısı sadece 26 bin. Yaklaşık 9 bin civarında da Ermeni var.

İsterseniz sözde ‘Pontus Soykırımı’ iddialarına temel olan 1919 yılına gelelim.

Evet, 1919’a gelindiğinde, Rusların da desteğiyle Karadeniz’de Pontusçu çetelerin harekete geçtiğini görüyoruz. Karadeniz’de, coğrafi bir terim olan ve Yunanca dahi olmayan ‘Pontus’ üzerinden uydurma bir ‘Pontus Rum Devleti’ kurmaya kalktılar. Bu faaliyetlere en büyük desteği de Yunanistan’ın verdiğini görüyoruz. İngilizler ve Amerikalılar da destek verdiler. İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesini de unutmayalım. O yüzden Mustafa Kemal Paşa, Lozan görüşmeleri sürecinde Fener Rum Patrikhanesi’nden bahsederken ‘Fesat Yuvası’ ifadelerini kullanır. Batum’da Pontus Kongresinin toplandığı günlerde Erzurum Kongresi toplanıyor. Erzurum Kongresi’nin zamanlaması şüphesiz büyük önem arz etmektedir. Zira Erzurum Kongresi’nin amacı, Karadeniz’de Rum, Doğu Anadolu’da Ermeni devletlerinin kurulmasına engel olmaktı. Aynı zamanda Karadeniz’de silahlı Rum çetelerin faaliyetlerini görüyoruz. Bu çeteleri eğitmek için Yunanistan subaylar dahi göndermişti. Rum çetelerinin saldırıları sonucunda Türk köyleri yakıldı yıkıldı, çoluk çocuk demeden yüzlerce insan katledildi. Katliamlar üzerine Karadenizli Türkler de mecburen kendi milis kuvvetlerini oluşturdular. Daha sonraları Mustafa Kemal Paşa’nın muhafızlığını da yapacak olan Topal Osman olmasaydı Karadeniz’de Rumların katliamları daha korkunç bir hal alabilirdi. Resmi rakamlara göre Rumlar tarafından katledilen Türk sayısı 1650’ye ulaşmıştı. Bu sayı çok daha fazla aslında. Sadece 4 bine yakın ev yakılmıştı.

Asıl Türkler soykırım tehlikesiyle karşı karşıya kalmış o zaman….

Bilindiği üzere Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Müfettişi olarak bölgeye gönderiliyor. Görevi asayişi sağlamak. Aslında İngilizlerin istediği şuydu; Türklerin elindeki silahlar toplayarak Rum ve Ermenilerin önünü açmak. Böylece Rumlar ve Ermeniler katliam, soygun ve tahribatlarla bölgeyi Türklerden temizleyeceklerdi. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’dan gönderdiği raporlarda bu durum açıkça belirtiliyor, İngilizlerin destek verdiği de vurgulanıyor. Mustafa Kemal Paşa, bırakın Türklerin elindeki silahları almayı, halkı Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri çatısı altında örgütlenmelerini hızlandırarak Pontusçuları başarısızlığa uğratılıyor.

Rumların ve Ermenilerin yakın geçmişte yaptıkları eylemler ve nihai amaçları düşünüldüğünde bu bölgede Türklerin yaşama imkânı kalmayacaktı. Zaten Yunanlıların 19 Mayıs 1919’a olan nefreti bundan ileri gelir. Mustafa Kemal, Karadeniz’de bir İzmir faciasının yaşanmasını engelledi ve yapay bir Rum devletinin kurulmasının önüne geçti. Bölgede hesapları olan hiçbir devlet özellikle Yunanlar Mustafa Kemal Paşa’nın bu oyunu bozmasını hazmedemedi. Nitekim Yunanlar 19 Mayıs 1919 tarihini, 1994’te aldıkları kararla sözde ‘Pontus Soykırımı Günü’ ilan ettiler.

Milli Mücadele başarı ile sonuçlanıyor ve Türkiye Cumhuriyeti ilan ediliyor. Lozan Konferansında alınan mübadele kararı ile Karadeniz’den ne kadar Rum gidiyor Yunanistan’a?

Türkiye’den Yunanistan’a gönderilen, diğer bir ifadeyle mübadele edilen Rum nüfus sayısı 182.000’di. Hemen belirtelim ki Rum nüfusunun bir kısmı daha önce bölgeden ayrılmış, başta Yunanistan ve Rusya olmak üzere çeşitli ülkelere göç etmişlerdi.

Son yıllarda sözde ‘Pontus Soykırımı’ iddialarının Batı’da yoğun bir şekilde gündeme getirildiğini görüyoruz. Ne amaçlanıyor bu iddialarla, Türkiye ve Karadeniz üzerinde? Kimler var bu faaliyetlerin arkasında?

Şüphesiz sözde Pontus soykırımı iddialarının çok yönlü amacı vardır. Yunanistan için Türkiye’ye yönelik diplomatik baskı aracı olduğu gibi daha geniş anlamda Karadeniz-Kafkasya hattının güvensiz hale getirilmesi ve Türkiye’nin Orta Asya’ya uzanan bölgedeki gücünün kırılması da hedeflenmektedir. Diğer taraftan tıpkı Ermeni meselesinde olduğu gibi Türk milli hareketinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinin tartışmalı hale getirilmek istendiği de açıktır ve belki de Türk milletinin dikkat etmesi gereken en önemli husustur.

Türkiye’nin bu faaliyetlerle mücadele şekli hangi mecralarda ve nasıl olmalı?

Elbette geçmişte yaşanan olaylar Türkiye’deki ve diğer ülkelerdeki dokümanlar üzerinden incelenecek, araştırılacak, irdelenecektir. Ancak biraz önce ifade ettiğim gibi öncelikle sözde soykırım iddialarından ne amaçlanıyor, iyi okunmalıdır. Bu şüphesiz bölgenin jeostratejik önemini kavramakla mümkündür. Kamuoyunu bilinçlendirmede ise çok yönlü çalışmalar yürütülmelidir. Örneğin görsel sanatlar, edebî sanatlar ve plastik sanatlar gibi sanatın birçok formu, kültür bilimlerinin hemen her unsuru halkın bilinçlenmesinde birer araç olarak kullanılabilir. Günümüzde Yunanistan, sanatın bütün unsurlarını Pan-Helenizm ve Pontusçu propaganda için işlevsel bir araç olarak kullanmakta, tarihi geçmişi yeniden üreterek, hem kendi hem de dünya kamuoyunu etkilemeye çalışmaktadır.