CHP DOSYASI /// Celal Eren ÇELİK : ‘SAHTE EFSANE’ : CANAN KAFTANCIOĞLU


Celal Eren ÇELİK : ‘SAHTE EFSANE’ : CANAN KAFTANCIOĞLU

E-posta: ekoprestij

14 Eylül 2020

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu yine ve artık alıştığımız üzere partinin ilkeleri ile uzaktan yakından alakası olmayan ve adeta parti tabanının sinir uçları ile oynayan bir açıklaması ile gündemde..

Kısaca özet geçmek gerekirse katıldığı Taksim Toplantları’nda yapmış olduğu konuşmada üst üste 3 farklı yerde Atatürk soyadını kullanmadan “Gazi Mustafa Kemal” ifadesini kullanan Kaftancıoğlu’na toplantının moderatörlüğünü yapan solun duayen isimlerinden Uluç Gürkan “Atatürk ifadesini kullanmamanız özel bir tercihiniz mi?” diye sorunca Canan Hanım “Kişilerin isimlerinden bahsedilirken bunların belirli alışkanlıklar ile kategorize edilmesine karşıyım.Yıllardır kullandığım gibi bu şekilde ifade etmek,kendimi ait hissettiğim bir ifade olduğu için tercih ediyorum” cevabını veriyor…

Türkçe meali, Canan Kaftancıoğlu “Atatürk” demeyi “Kendisine ait” hissetmiyor…

***

Canan Kaftancıoğlu’nun bu açıklaması geçmiş açıklamalarına bakılınca aslında hiç de yadırganacak bir açıklama değil…Neticede “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sözüne karşı çıkan da kendisi

Canan Kaftancıoğlu’nun Cumhuriyet Halk Partisi’nin dizayn edilerek dönüştürülmesi sürecindeki en önemli aparat olan 10 ARALIK HAREKETİ tarafından kendisine verilen “Görevi” layığı ile yerine getirdiğini görmek gerekiyor aslında…

Bu tip açıklamalar bu “Görevin” bir parçası.

Kaftancıoğlu ve en önemli isimlerinden birisi olduğu 10 ARALIK HAREKETİ bugün Cumhuriyet Halk Partisi’ni adeta “Ele geçirmiş” durumda…

Bahsettiğimiz ekibin geçmişte “CHP kapatılmalı ve yoluna bir vakıf olarak devam etmelidir,CHP Sosyal demokrasinin önündeki en büyük engeldir” diyen muhterem zatlardan kurulu olduğunu hatırlatmak yeterli olacaktır.


Yazımızın sonunda bu 10 ARALIK HAREKETİ’ne tekrar değineceğiz.

***

Ama olaya Kaftancıoğlu özelinden devam etmek gerekirse Canan Kaftancıoğlu için oluşturulan ve aslında “İçi boş” olan bir “Efsane” kültü var…

Nedir o içi boş “Efsane”: İstanbul’u kazanan başkan…

Şimdi efendim Canan Kaftancıoğlu’nun partinin ilkelerine,tüzüğüne,kurucu değerlerine aykırı bu hareket ve açıklamaları her eleştirildiğinde karşınıza bir koro çıkıyor ve şu argümanlar ile karşınıza dikiliveriyorlar:

“Canan Kaftancıoğlu olmasaydı İstanbul seçimleri kazanılamazdı”
“Canan Kaftancıoğlu sayesinde ilk kez İstanbul’u kazandık”
“Canan Kaftancıoğlu CHP’nin tarihindeki en başarılı,en örgütçü İstanbul İl başkanıdır”
Yani zannedersiniz ki Canan Kaftancıoğlu “Dokunulamaz”,kendisine laf söylenemez kutsal bir varlık,parti içinde ayrı bir parti…

Peki gerçekten bu söylenenler doğru mu? Yoksa karşımızda bolca “Makyajlanmış”, iyi bir PR yapılmış,uluslar arası ilişkilşer ağının ortasındaki bir “EKİBİN” kilit ismi olarak parlatılarak bir “Şehir efsanesine” dönüştürülmüş harika bir “Siyasi mühendislik” ürününün sonucu mu var?
İsterseniz somut gerçekler ve veriler üzerinden detaylıca bakalım…

***

Ne diyor yılmaz Kaftancıoğlu savunucuları? “Canan Kaftancıoğlu olmasa İstanbul kazanılamazdı”

Şimdi öncelikle Kaftancıoğlu’nun İstanbul’un kazanılmasında tabii ki katkısı var il başkanı olarak. Ama kimse kusura bakmasın o katkı “Canan Kaftancıoğlu olmasa seçim alınamazdı”, “İstanbul’u Kaftancıoğlu kazandı” denilecek gibi bir katkı değil…

İstanbul seçimlerinde Ekrem İmamoğlu son 25 senenin en iyi seçim performansını gösterdi bu bir…

İYİ PARTİ ve HDP desteği olmasaydı İmamoğlu’nun bu muhteşem performansına rağmen İstanbul’un kazanılması mümkün değildi bu iki…

Tüm illerden çok daha fazla İstanbul’da AKP’nin ciddi bir yıpranmışlığı,kendi tabanı da dahil olmak üzere AKP’ye çok ciddi bir tepki vardı bu üç…
Ve AKP çok büyük bir hata yaparak seçimi iptal etti.

Bu iptal ile birlikte AKP’li ve MHP’li seçmen ile birlikte ilk seçimde sandığa gitmeyen “Umutsuz” kitleler bir umudu yakaladıklarını anlayarak ikinci seçimde sandığa koştular ve 800 binlik o fark öyle geldi…Bu da dört…

Şimdi tüm bunları yok sayarak kim,nasıl “İstanbul’u Canan Kaftancıoğlu sayesinde kazandık” diyebilir?

***

Gelelim Kaftancıoğlunun yılmaz savunucularının bir diğer “Savunma” argümanına”… Diyorlar ki “ CHP İstanbul’u ilk kez Canan Kaftancıoğlu zamanında kazandı”

2017 yılındaki EVET-HAYIR referandumu aslında ittifakların da temelinin atıldığı referandumdu…CHP’nin İstanbul yerel seçimlerini de kazanmasını sağlayan ittifakın diğer bileşenleri İYİ PARTİ,SAADET PARTİSİ yine CHP ile birlikte HAYIR bloğundaydı. İstanbul seçimlerinin kilidi olan HDP de HAYIR bloğu içerisindeydi.

2017 referandumunda CHP’nin başını çektiği HAYIR bloğu İstanbul’da %51,35 alırken, AKP ve MHP başını çektiği EVET bloğu %48,65 oy aldı.
Yani İstanbul aslında ilk kez EVET-HAYIR referandumunda,2017’de “KAZANILDI”.

Peki bu referandum esnasında CHP İstanbul İl Başkanı kimdi? Cemal Canpolat. Canan Kaftancıoğlu’nun adı sanı dar bir çevre dışında bilinmiyordu dahi…

Yani yılmaz Kaftancıoğlu savunucularının “İstanbul’u ilk kez Kaftancıoğlu kazandı” propagandası ve tezi de burada çöküyor.

***

Geçelim Canan Kaftancıoğlu ile ilgili bir başka büyük “Şehir efsanesine”…Ne diyorlar yılmaz Kaftancıoğlu savunucuları: “Canan Kaftancıoğlu CHP tarihinin gördüğü en iyi İstanbul il başkanı”

Şimdi Canan Hanım’ın İstanbul İl Başkanı olarak girdiği 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimine gidelim isterseniz…

Sandıklar açıldığında İstanbul’da AKP %42,7 oy ile 43 vekil çıkartırken,Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanlığı yaptığı İstanbul’da CHP %26,4 ile sadece 27 vekil çıkartabildi.

Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanı olduğu bu seçimde İstanbul’da CHP AKP’den tamı tamına %16 fark yedi.

Şimdi bazı aklı evveller çıkıp “Ama bu Cumhurbaşkanlığı seçimi.Oradaki başarısızlık seçimde Cumhurbaşkanı adayı olan Muharrem İnce’ye ait” diyecek olursa o zaman bizim de “Ekrem İmamoğlu seçim kazanırken başarı Canan Kaftancıoğlu’na ait oluyor adaya değil,ama AKP’den fark yenildiğinde başarısızlık neden adaya ait oluyor?” diye sorma hakkımız doğar.

Ayrıca Canan Hanım’ın cevaplaması gereken bir diğer soru da hani “CHP tarihinin en iyi İstanbul il başkanı”(!) olarak 2018 Cumhurbaşkanı seçiminde partisinin adayını neden yalnız bıraktığı,neden yerel seçimlerdeki gibi bir çalışma sergilemediği sorusudur.

Bu sorunun cevabı –Cumhurbaşkanı seçimlerinin yapıldığı geceden başlayarak bu güne kadar yaptığı hataları kabul etmek ve başlattığı son hareketi de tasvip etmemekle birlikte- o dönem aday olan İnce’nin parti içerisinde Canan Kaftancıoğlu’nun mensubu olduğu 10 Aralık Hareketi’nin karşısında yer alması ve seçimi kazanırsa 10 Aralıkçıların da tasfiye olacağı gerçeği midir?

Devam edelim biz “CHP tarihinin en iyi İstanbul İl Başkanı”nın (!) karnesindeki rakamlara bakmaya…

Hani Canan Kaftancıoğlunu “içi boş” bir efsaneye çeviren bu son İstanbul seçimleri var ya…İşte isterseniz bu seçimlerin rakamlarına bakalım…
İstanbul’da Büyükşehir’i kazanmasına rağmen bunun dışında CHP her alanda AKP’nin gerisinde…

İstanbul yerel seçimlerinde İstanbul İl Genel Meclisi’nde AKP’nin oyu %45,58, CHP’nin oy oranı ise %38,54… Yani il genel meclisinde Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanlığını yaptığı İstanbul’da,Büyükşehir Belediyesi kazanılmış olmasına rağmen AKP CHP’ye %7 fark atmış…

İstanbul’da kazanılan ilçe belediye sayısında AKP 24’e 14 önde…
Büyükşehir Belediye Meclisi’nde AKP çoğunlukta…

Yani Canan Kaftancıoğlu öyle yılmaz savunucularının söylediği gibi “CHP tarihinin gördüğü en başarılı İstanbul İl Başkanı” falan da değil,bu tezler de rakamlar ile “Çürüyor”…

***

Evet efendim ne diyorlar bu yılmaz ve azimli Canan Kaftancıoğlu savunucuları başka: “Canan Kaftancıoğlu müthiş bir örgütçü,İstanbul örgütüne çok hakim”

Şimdi biz size yerel seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi kazanılmasına rağmen aradan geçen 1,5 sene zarfında CHP İstanbul örgütünden 41 bin 800 üyenin istifa ettiğini söylesek…

Hani nasıl bir “Muhteşem örgütçülük,nasıl bir örgüte hakim olmak bu” desek, “On binlerce insan İstanbul ilinde partisinden istifa ederken Canan Kaftancıoğlu il başkanı olarak ne yapmaktadır?” diye sorsak bu sahte “Efsane” yaratıcıları ve onlara inanarak bu savunmaların peşine takılanlar ne cevap verirler acaba?

***

Peki iyi de bunca somut rakam ortadayken,Canan Kaftancıoğlu’nun “Yaratılan” sahte bir efsane olduğu bu kadar belliyken neden bu “Efsane” algısı nasıl oluşturuluyor?

Onun cevabını da FOX TV-ERDOĞAN TOPRAK-ECE GÜNER-10 ARALIK HAREKETİ dörtgeninde aramak lazım…

Erdoğan Toprak 10 Aralık Hareketi’nn en önemli destekçilerinden,kendisinin eşi Ece Güner ve babası FOX’un Türkiye’nin temsilcisi,Canan Kaftancıoğlu 10 Aralık Hareketi’nin “Yıldızı” ve FOX TV’de kendisinin bolca PR’ının yapıldığı medya alanı…

***

Canan Kaftancıoğlu tüm bu “Makyajın” arkasındaki gerçeklere rağmen neden “Dokunulamaz” bir kişi derseniz o sorunun cevabı yazımızın başında değindiğimiz partiyi ele geçiren 10 Aralık Hareketi’nde saklıdır.

Yola çıkarken ayrı bir sol parti kurmak isteyip, “CHP kapatılıp vakıf olsun” diyen bu hareket daha sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığı ile birlikte CHP’ye “Monte” edilmiş,kurucuları olan Süleyman Çelebi milletvekili,Burhan Şenatalar PM üyesi,Oğuz Kaan Salıcı önce İstanbul İl Başkanı,sonra milletvekili en sonunda “Örgütlerden Sorumlu” Genel Başkan Yardımcısı olurken,ekibin en önemli isimlerinden Canan Kaftancıoğlu’nu da İstanbul İl Başkanlığı’na taşıyarak İstanbul delegasyonunu kontrol altına almış,İstanbul’daki rant üzerinden siyasetin kontrolünü de sağlamışlardır.
İlerleyen süreçte bu ekip Türkiye genelinde il başkanlarının belirlenmesinden milletvekili ve belediye başkanı aday listelerinin hazırlanmasına,son olarak Canan Kaftancıoğlu eli ile Kadın Kolları Başkanı seçimine kadar her yerde müdahil ve etkin bir hale gelmiştir.

Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte CHP’yi değerlerinden kopartıp,küresel bir dizayn ile “Dönüştürme” operasyonun en önemli aparatı işte bu 10 ARALIK HAREKETİ’dir.

Bu 10 ARALIK HAREKETİ’nin Türkiye’yi aşan tüm girift ilişkiler ağını ise bu ay “Genişletilmiş” 3. Baskısını yapacak olan İÇERİDEN FETHEDİLEN KALE:CHP kitabımda ilk kez 2 sene önce kaleme almıştım.

Bu kitabımın tek bir satırını yalanlayamayan dava açamayan CHP yönetimi,dava edemedikleri bu kitap nedeni ile beni partiden ihraç etmek istemiş lakin ben “Mahkemeye gideceğim,yazdıklarımı belgeleyerek mahkeme kararı ile geri döneceğim” deyince ihraç kararını işleme sokamamıştı.

***

Ama bu 10 ARALIK’çılar da,onların “Sahte Efsanelerini” savunanlar da bilecek ki Aralıklar’dan önce Ekimler vardı ve o takvim kendilerine ezberletilecek,sahte efsaneleri ile birlikte geldikleri gibi CHP’den gidecekler…

Kaynak: ‘SAHTE EFSANE’: CANAN KAFTANCIOĞLU – Celal Eren ÇELİK

TÜRK EDEBİYATI DOSYASI /// Ekrem Hayri PEKER /// Bursalı Tahir Bey ve Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in gözünden Karagöz ve Hacivat9


Ekrem Hayri PEKER /// Bursalı Tahir Bey ve Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in gözünden Karagöz ve Hacivat

E-POSTA : ekrempeker

16 Mayıs 2018

Balıkhane Nazırı olur mu diye hiç şaşırmayın. Birinci dünya savaşında imparatorluğun en kalabalık ve en ayrıcalıklı şehri olan (ayrıcalıklı çünkü İstanbullular askere alınmazdı) İstanbul’u duyurmak kolay bir iş değildi. Yeterince kesilecek kasaplık hayvan bulunmadığı için, şehri yönetenler deryaya yani denize yönelmişlerdi. Talat Paşa’nın önerisiyle askerlerden balıkçı birlikleri kurulmuş. O yıllarda sadece İstanbul’da yaklaşık 500 bin ton balık tutuluyormuş. Şimdi Türkiye’de 200 bin ton balık tutuluyor dersek miktarın büyüklüğü iyice anlaşılır.

Eski İstanbul’un gündelik hayatını, bütün detaylarıyla ilk defa matbuat hayatına taşıyan 1842-1928 yılları arasında yaşamış, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’dir. Mahalleden saraya kadar geniş bir yelpaze içinde eski halk inançlarından eğlencelere, doğum adetlerinden kahvehanelere, devlet adamlarından musikişinaslara, meddahlardan şairlere, tulumbacılardan esrarkeşlere, tarikatlardan ticaret hayatına kadar eski İstanbul’un renkli hayatı ve bu hayatın kahramanlarıyla ilgili orijinal bilgi ve tespitleri, anıları 1922 yılında Peyam Sabah ve Alemdar gazetelerinde yayınlanmıştır. Entelektüel bir insan olduğu anlaşılan Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Ahmet Nihat Banoğlu tarafından kitaplaştırılan anıları yetmişli yılların sonunda Tercüman gazetesince yayınlanan 1001 Temel eser dizisinde çıkmıştır.

Ali Rıza Bey, anılarında karagöz ve Hacivat gölge oyununa da değinir ve ilginç bilgiler aktarır. Karagöz ve Hacivat’tan önce kısaca gölge oyununun tarihçesini anlatalım.

Gölge Oyunu, geleneksel olarak hayvan derilerinden kesilerek hazırlanmış insan, hayvan, eşya gibi figürlerin bir ışık kaynağı önünde oynatılarak, gölgelerinin gerdirilmiş, beyaz bir perdeye düşürüldüğü gösteri sanatıdır.

Kökenleri üzerine çeşitli görüşler olmakla birlikte; Asya’nın zengin gölge oyunu geleneği, bu sanatın Cava Adası’ndan, Hindistan’dan veya Çin kültürlerinden 10. yüzyıldan itibaren yayıldığı öne sürülmektedir.

Doğu ülkelerine özgü bir sanat olan gölge oyununun ilkin Çin’den çıktığı söylenmektedir. Söylenceye göre Çin imparator Wu (MÖ. 140-87), çok sevdiği karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır. Şav-Wöng adlı bir Çinli, imparatorun üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde arkasından gösterebileceğini söyler; sarayın bir odasına gerdirdiği beyaz bir perdenin arkasından geçirdiği bir kadının perde üzerine düşen gölgesini, ölen kadının hayali diye sunar (MÖ. 121). MS. XI. yüzyılda yazılmış bir Çin ansiklopedisinde bu olaydan söz edilmekte ve ansiklopedinin yazıldığı çağda gölge oyununun deriden yapılmış şekillerle pazar yerlerinde oynatıldığı belirtilmekteymiş.

Bir başka söylentiye göre, gölge oyunu Wayang adı verilen ve gerek şekilleri, gerek konuları bugüne değin korunan bu oyunlarda Hint efsanelerinin etkisi açıkça görülmekte imiş. Yapılan incelemelerden öğrendiğimize göre, Cava edebiyatında, evren, bir Wayang sahnesine, insanlar ve doğa da Wayang tasvirlerine benzetilmiştir.

*

İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun, benzerlikler de göz önüne alındığında, Cava adasından geldiği tahmin edilmektedir. Anadolu’ya ise, 16. yüzyılda Mısır’dan gelmiş olma ihtimali büyüktür. Gölge oyunlarının Türklere, Cava ve Hindistan’dan geldiği de iddia edilmektedir.

Zamanla bu oyuna Türkler kendi yaratıcılıklarını katmış; ona çok daha renkli, hareketli, özgün bir biçim vermişlerdir. Öyle ki, 19. yüzyılda Mısır’ı ziyaret eden gezginler, orada izledikleri oyunun Karagöz ve Hacivat olduğunu ve gölge oyununun Mısır’a Türkler tarafından getirildiğini öne sürmüşlerdir. İlk başlarda 28 farklı oyundan oluşan Hacivat Karagöz oyunları zamanla çoğalmıştır. Ramazan ayında Kadir Gecesi hariç her akşam bir oyun oynanırdı. Farklı yörelere ait insanlar, oyunda yer alırdı. Bu oyunun piri olarak Şeyh Küşteri olarak bilinir. Öyle ki oyunun oynandığı perdeye “Küşteri Meydanı” da denilirdi. Oyun. Mukaddime (giriş), Muhavere (atışma), Fasıl (asıl amacın, oyunun sergilendiği bölüm), yapılan hatalar için özür dilenilen ve bir sonraki oyun hakkında bilgi verilen bölüm olmak üzere dört bölümden oluşur.

Geleneksel Türk seyir sanatlarındaki türler, bir olayın, bir durumun, bir hikâyenin taklit, söz oyunları, şarkı ve danslarla anlatıldığı; belli bir hicivle güldürmeyi eğlendirmeyi amaçlayan oyunlardır.

Geleneksel Türk seyir sanatları kukla, karagöz, meddah ve bu üç sanatın bir karması sayılan orta oyunudur. O dönem, Karagözcülere, Hayal-ı Zilci, Hayalbaz deniliyordu.

*

Köprülüler devrinde padişahlar Edirne’de yaşıyordu. Padişah IV. Mehmet, Hayal oyunlarına meraklıydı. 1685 yılında ünlü hayalci Ahmet Çelebi’yi Karagöz oynatması için Edirne’ye getirtmiştir. Padişahın huzuruna gitmek için Ahmet Çelebi’ye iki atlı bir araba tahsis edilmiş, harcırahı, nafakası ve araba ücreti olarak toplam beş bin akçe ödenmiştir.

Sarayda yaşayanlarda geleneksel oyunlardan uzak değildi. Haremde Karagöz oynatılırdı. Bunun için seçilen cariyelere Karagöz ustalarının talim verdiği belgelerden anlaşılmaktadır.

19.yüzyıldan itibaren Karagözcüler birleşerek bir esnaf teşkilatı oluşturdular ve kendileri dışında kimsenin Karagöz oynatmasına müsaade etmedikleri, 1910 yılında adliyede memur İzzet Efendi’yi resmi makamlara şikâyet etmelerinden anlaşılmaktadır.

1857 yılında ruhsat ücretlerinden şikâyet eden bir dilekçede Hayalci (Karagöz) kâhyası Seyyid Mehmet Salih’in de imzası vardı.

*

Sultan Abdülhamit’in istibdat yönetiminin sıkılaşması Osmanlının geleneksel Türk seyir sanatını yapanları da etkiler. Kuklacılar, hayalciler (karagöz-Hacivat), meddahlar ve ortaoyuncularını etkiler. Konularını günlük hayattan alan ve devlet yönetimindeki aksaklıkları eleştiren bu sanatçıların serbestçe yaptıkları faaliyetler, 1896 yılında çıkarılan bir nizamnameyle, “Hangi lisan ve tarzda olursa olsun Osmanlı memleketi dâhilinde tiyatro, cambaz, hayal (Karagöz), hokkabaz, kukla oynatılmayacaktır.”

Gelelim Ali Rıza Bey’in ifadesiyle Karagöz’e;

“Evvelce İstanbul ahalisinin başlıca eğlenceleri hayal, ortaoyunu, meddah, cambaz, hokkabaz köçek, incesaz takımları idi. Bunların pazar yerleri İstanbul’da. Kadıköyü’nde olduğundan ihtiyacı olanlar Oraya müracaat ederlerdi. 1861 tarihinde adı geçen han yandığı için Baltacı Hanı bunlar için pazar yeri yapıldı.

Kadınlar cemiyetinde çengiler icrayı sanat ederlerdi. Zevk erbabının bir de meyhane âlemleri vardı. Sonraları garp medeniyetine, uyulmak istenildiği için alafranga eğlencelere heves olunmaya başladı. Galata ve Beyoğlu âlemlerine rağbet çoğaldı.

Bu saydığım eğlencelerin geçmişini mahiyetlerin, ahlâk bakımından iyi ve kötü taraflarını, Galata ve Beyoğlu eğlencelerini ve bunlara halkımızın düşkünlüklerini kısım kısım arz ve beyan etmek istedim.

Zaman geçtikçe asıl maksadından çıkmış olduğu için bugün o şaşaalı tiyatrolara düşkün olanların nefretle reddetmekte oldukları hayal oyunu vaktiyle gerçek bir temsil gibi ulvî bir maksada dayanarak icat olunmuştur.

Şamdanîzade Tarihi’nin birinci cildinin 261. sayfasında şunlar yazılıdır:

283 sene, Şeyh Ayni Abdullah Küşterî Hazretler irşat edeceği zevata gece perde kurup arkasına mum yakıp hay-i huy ettirdikten sonra mumu söndürdükte karanlıkta bu suretler kaybolacak, bu dünyada her ne kadar rahat, alış-veriş, harp, kıtal, zevk-u safa, elem ve gam ve ibadet ve can çekişme zuhur ettikte bu gibi zıll-ü hayale benzer deyu temsil etmişti. Sonra zıll-ü hayal oyununu bulup düğün ve helva geceleri vakit geçirmek için vesile yaptılar. Lâkin basiret ehli yine basiret göziyle nazar kıldıkta şeyhin kerametiyle irşad olur.

Bursa Mebusu Tahir Beyefendi tarafından yazılan bir makale ile Maarif Meclisi eski azasından Ziya Beyefendinin bana gönderdiği cevabi yazısı bu hayal oyunu hakkında etraflı bilgileri taşımaktadır. Bunun suretini ve hayal oyuncularının meşhurlarından tahkik edebildiklerimin isimleriyle sanatlarını ve maharet derecelerini aşağıya yazdım:

Tahir Bey’in yazdıkları;

Yüksek tabaka arasında “Haya’’, halk ve çocuklar arasında ‘’Karagö’’ denilir, terbiye ve edep dahilinde oynatılır. Hele oyuncu olan kimse nüktedan bulunursa çoğu zaman ibret alıcı ve uyarıcı olur. Hatta ibret gözüyle bakılırsa hayalin oynatılmasına cevaz bulunduğu hakkında din adamlarının fetvası bile vardır.

Kibarlar arasındaki şöhreti dolayısıyla bu oyun ‘’vahdet’’ nokta-i nazarından icat edilmiştir. İcat eden de Bursa’da Hükümet Caddesinde medfun Şeyh Kuşteri namında bilgin bir zat imiş. Rivayete göre Yıldırım Bayezit devrinde ‘’Hacı İva’’, ’’Ham Evha’’, halk dilinde ‘’Hacivat ve Karagöz’’ namlarında iki nüktecinin şakaları Seyh Küşterî tarafından hayalde gösterilerek meydana gelmiştir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin birinci cildinin 654. sayfasından itibaren Karagöz oyununa dair bir nevi hurafeyi andırır nakillere göre Hacivat’ın Alâeddinî Selçukî zamanında Mekke ile Bursa arasında gidip gelen Bursalı biri olduğu, Arap eşkıyası tarafından katlolunduğu Bedrihanin’de gömüldüğü ve Karagöz’ün de Kırkkiliseli (Kırklareli) olup İmparator Kostantin’in postacısı olduğu ve bunların konuşmaları hayal perdesinde gösterilerek Bayezid ‘in huzurunda icrayı sanat eyledikleri anlatılır. Fakat İmam Şu’ranî, Şeyh Ekber’ in ‘’Fütuhat-ı Mekke’’sinin 317. bölümünden naklen halkın hicabı arkasında olarak Cenab-ı Hakkın hakikaten fail-i muhtar olduğunu bilmek isteyen hayal-i settare ile suretlerine nazar etsin diyerek başladıkları başta hayal oyununa düşkünlükleri ve vukuf ehlinin bu oyundan ince mânâlar çıkarttıklarını mufassal olarak beyan eylediklerine ve şeyhin vefatı ise herhalde Şeyh Küşterî’den evvel, yani 638 (1240) tarihi olduğuna nazaran bu oyunun Muhiddin-i. Arabînin vatanı olan Endülüs kıtasındaki Araplar arasında dahi ‘’Settare’’ adıyla meşhur olduğu anlaşılır.

Bir nüshası Ragıp Paşa Kütüphanesinde mevcut olan Arapça ‘’Tayf-ül Hayal’’ adındaki eser de bu hususta yararlıdır.

Her ne hal ise bu oyun hakkında bir çok manzume yazılmıştır. Karagöz’ün mezarı Mevlid yazarı meşhur Süleyman Dede merhumun yakınında ve Çekirge’ye giden yolun sağ cihetinde görülmektedir. Mezar taşının üzerinde şu manzume vardır:

Nakş-ı sun’un remzeder hüsnünde rüyet perdesi
Hâce-i hükm-i ezeldendir hakikat perdesi
Sireti surette mümkündür temasa eylemek
Hail olmaz ehi-i irfanı basiret perdesi
Her neye im’an ile baksan olur iş aşikâr
Kılmış istilâ cihanı hab-ı gaflet perdesi
Bu hayal âlemi gözden geçirmektir hüner
Nice kara gözleri mahvetti suret perdesi
Şem’i aşkla yandırıp tasvir-i cisminden geçen
Ademi âmed-i şadetmekte azimet perdesi
Hangi zille iltica etsen fena bulmaz acep
Oynatan üstadı gör kurmuş muhabbet perdesi
Dergâhi Ali Abada müstakim ol Kemteri
Gösterir vahdet eyleyen kalktıkta kesret perdesi

Şeyh Küşteri’nin ününe ‘’Gülşen’’ adındaki eseri de delildir. O eserden (aşağıdaki beyt) nakledilmiştir:
Ademsin ol ademde sende sakin
Bulunmaz vâcibe malüm ve mümkün

Aşağıdaki manzume de hayal oyunu hakkında söylenmiş ibretli bir eserdir:

Bu perde çeşm-i ehl-i zahire bir nakş-ı surettir
Rümuz erbabına amma ki temsil-i hakikattir
Cihana benzetip Şeyh Küşteri bu perdeyi kurmuş
Müşabih eylemiş ecnasa tasviri ne dikkattir
Hevâdar safaya nesve bahşeyler bunun seyri
Hakikat-bin olan erbab-ı tab’a ayn-ı ibrettir
Ne var bilmez veray-i perdede kimsedir tahkik
Lisan-ı hal ile hali cihanı bir hikâyettir
Eğer dikkat olursa Karagöz’le Hacı İvaz’ın
Malik-i fehmeden ehl-i kemale başka halettir
Nice mânâ olur melhuz tahtında seyret
Nikâtın anlasun ehli deyu arz-ı nezakettir
Sönünce şem eşhas sürem nabut olur birden
Cihanın bî beka olduğuna işte işarettir

Diğeri:
Şem’ai şâri yanınca cilvezardır perdemiz
Pertev-i feyz-i safalar ruşenadır perdemiz
Her dakika calib-i hayret menazır arzeder
Bir temaşahane-i ibretnümadır perdemiz

Diğer:
Şem’amızda pertev-i feyz-i hakikat aşikâr
Hayre-sâz dide-i ehl-i dehadır perdemiz
Dideler ruşen gönüller zevkyab olsun bu şeb
İnşirah efzay-i bezme âşinadır perdemiz
Gelse ol çeşm-i siyahım handeler peyda olur
Cilvegâh-ı şahid-i zevk-u safadır perdemiz

Bu bahis hakkında Mülga Meclis-i Kebir-i’ Maarif azasından muallim Ziya Beyefendinin bana cevaben gönderdiği tezkerenin suretini aşağıya derceyledim:

‘’Meşhur Karagöz oyununun icadı Bursa’da Belediye Bahçesi karşısında gömülü olan Şeyh Küşterî’ye isnat edildiği ve muharrirlerimizden müelliflerimiz den birçok ünlü zatın da buna inandıkları beyan-ı âlisiyle bu hususta başkaca bilgi ve mütalâam varsa bildirilmesi ‘’emelpiray-i tazim olan tezkere-i devletlerinde’’ emir buyurulmuştur.

Bendeniz yüksek amirlerine uymayı bir şeref telakki eylediğim için cevabımı takdime cesaret ettim:

Sultan-ül Evliya, mürebbiyülârifîn, fahrülmııhakkıkin hatm-ı velâyet-i Muhammediye muhiyyül milleti veddin Ebu Abdullah Muhammet bin Ali ibnilarabî-etTai-ül-Hatemi el-Endülüsî Radıyallahü-anhu ve arda Hazretlerinin ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’ ismindeki yüksek eserlerini dikkatle mütalaa etmiştim. Bu kitap hakaik-ı nisabın üç yüz on yedinci babı ki on yedinci fıkrasının sorularınıza tam cevap teşkil edeceğini hatırladığımdan o fıkrayı aynen tercüme ederek aşağıya alıyor ve tercümenin sonunda da bahsimize ait bir iki düşünce arz ediyorum. Bu suretle hakikatın meydana çıkmasına hizmet etmişsem kendimi bahtiyar addeder ve her halde ‘’bekay-i muhasin-i enzar-ı devletlerine arz-ı iftikar’’ eylerim.

Hazret-i Şeyh buyuruyorlar ki:

Bizim bu meselede ima ettiğimiz şeyin hakikatini bilmek murad eden, hayal perdesine oradaki suretlere ve o suretlerden söyleyene baksın ki küçük çocuklar bu perdenin mahiyetinden ve onun arkasında durup eşhası oynatan ve şahısların dilinden söyleyen zattan habersizdir, onu görmezler.

Dünyada da hakikat, bunun aynıdır, insanların çoğu farz ettiğimiz küçük çocuklar gibidir. Bunun sebebi açıktır.

Görülür ki, küçük çocuklar hayal meclisinde sevinirler, sevinçlerinden güler, oynarlar. Gaflet erbabı ise hayal meclisini sırf vakit geçirecek âdi bir eğlence sayarlar.

Alimler ise bundan ibret alırlar; onlar bilirler ki, hayal perdesi ancak bir misaldir.

Bunun için önce hayal perdesinde Vassaf denilen zat gözükür, söz söylemeye başlar. İlâhî azameti dile getirir. Kendisinden sonra hayal perdesine birbiri ardınca her sınıftan gelen suretler ile mükâleme ve muhavere eyler. Seyredenler bildirir ki: Hak Taalâ bu perdeyi kullarına bundan ibret alsınlar diye nasip eylemişlerdir. ‘

Bununla beraber hayal perdesinde gizli hakikatleri gaflet erbabı gülünç bir eğlence sayar.

İşte bundan sonra Vassaf perdeden kaybolur. Vassaf dediğimiz zat, bizce Adem aleyhisselâmdır. ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’nin tercüme eylediğimiz şu bahsini, okuyan Orhan Gazi zamanı ricalinden olan Şeyh Küşterî’nin Karagöz oyununun mucidi olamayacağını teslimde tereddüt etmezler. Zira Şeyh-ül Ekber efendimiz Kitab-ı Fütuhat’ı 599 (1202) tarihinde Mekke-i Mükerreme’de bulundukları sırada telif buyurmuşlardır; bu sabittir. Tabiatıyla bahsettikleri hayalin de ondan evvei mevdut olması zaruridir.

Müellifin Şam’da oturdukları sırada, yani 600 (1203) tarihlerinden sonra bir kere daha Fütuhat nüshasını yazmış bulunmalarının esas meseleye hiçbir tesiri olamaz.

Şeyh Küşterî ise 761 yılında vefat etmiş olan Orhan Gazi asrında yaşamış bir zattır. Kendisinin o tarihten bir buçuk asır evvel mevcudiyeti bilinen bir oyunun icat hakkına sahip olmasına nasıl ihtimal verile bilir? Kaldı ki Fütuhat’ın satırlarında biraz dikkat edilirse bu oyunun Fütuhat’ın telif tarihinden de çok zaman evvel Arap diyarında mevcut ve meşhur olduğu anlaşılır.

Buna binaen denilebilir ki, Osmanlı medeniyetinin zuhur ve intişarı üzerine Bursa’ ya gelmiş olan Şeyh Küşteri, evvelce Arap diyarında görüp bellediği oyunu Osmanlı medeniyetini teşkil eden heyetin kabiliyetini görerek o sırada Arapçadan Türkçeye nakil ve tercüme etmiştir.

İşte Şeyh Küşteri olsa olsa Osmanlılık dünyasında bunun ilk önce nakli ve nesri hak ve şerefini muhafaza edebilir. Esasında icadına sahip olamaz. Bu âcizleri Arap medeniyetine ait tafsilâtı maalesef görüp mütalaa etmeye muvaffak olamadım. Ümit ederim ki göremediğimiz eserlerde bu oyunu icat edene ve icat tarihine ait tafsilât da vardır.

Lâkin şurası gayrikabil-i inkardır ki, Osmanlı müelliflerinden, Şeyh Küşteri’nin mucitliğine inananlar kütüphanelerimizde ve memleketimizde nüshası pek çok olan Fütühat’ı da okumaya muvaffak olamamışlardır.

Yukarıdaki tafsilâttan anlaşıldığına göre hayal oyunu çok zaman evvel mevcut olup fakat Orhan Gazi asrı ricalinden Şeyh Küşteri, Osmanlıların kabiliyetlerine göre değiştirmiş, düzenlemiş, Yıldırım Bayezit zamanında da intişarı başlamıştır.

Tarihler Bayezit’in birçok nedimleri olduğunu yazarlar. Bunlardan Kör Hasan adında bir zat bu sanatı çok iyi bilirmiş ve padişahın huzurunda oynatırmış.

Kör Hasan’ın torunlarından Mehmet Çelebi de hayal oynatmakta pek ünlü imiş. Haftada birkaç gece Dördüncü Murat’ın huzurunda Karagöz oynatırmış.

Yedi yaşında tahta çıkan Avcı Mehmet hayal oyununu sevdiğinden Bekçi Mehmet adında bir hayal oyuncusu padişahın mizacına göre bazı değişiklikler yaparak onu eğlendirirmiş. Bu bekçi Mehmet 1659 tarihinde vefat etmiştir. Sonraları Şerbetçi Emin adında biri şöhret yapmış.

Üçüncü Selim zamanında yetişen Kasımpaşalı Hafız Bey ve ikinci Mahmut’un nedimlerinden Sait Efendi benzeri az bulunur hayal oyuncuları imiş.

Bu hafız Beyi, Beylerbeyi yalılarından birinde yapılacak sünnet düğününe peylemişler. O cemiyette bir unutkanlığın hatasını hemen düzeltip maharetini yine ispat etmiş. Böyle olduğu halde Üçüncü Selim huzurunda Karagöz oynatırken yaptığı bir gaf yüzünden oyunu hemen tatil etmiş ve sanatı da bırakmıştır.

*

Türkler Anadolu’ya yerleştikçe yeni karakterler sırayla oyunlara eklenir. Karagöz, Hacivat ve eşlerine, Beberuhi, Acem, Laz, Ermeni, Rum, Yahudi eklenir. İstanbul’un fethinden sonra zenne, frenk ve Tuzsuz Deli Bekir, Arnavut ve Rumelili karakterlerinin oyuna katıldığını görürüz. Osmanlı’nın çöküş dönemindeyse çelebi, efe ve muhacir karakterleri eklenir.

Son yılların en ünlü hayalcileri olarak radyo’da karagöz programı yapan Hayali Küçük Ali, Hadi Poyrazoğlu, Metin Özlen, Orhan Kurt, Taceddin Diker, Hayali Torun Çelebi’yi sayabiliriz.

Oyun Hacivat’ın sahneye çıkıp, “…Geldim şu küçük perdeye, bir arkadaş bulmaya, o söylese ben dinlesem, ben söylesem o dinlese. Bizi seyredenler neşelense… Ah, yar bana bir eğlence medet…”

Çocukluğumda gölge sanatının ustaları okulumuza gelir ve gösteri yaparlardı. Radyoda Karagöz saati vardı. Hayali Küçük Ali Karagöz ve Hacivat’ı canlandırırdı. Bu geleneği Bursa’da sürdürülüyor.

Bursa, gölge oyunlarına sahip çıkar ve gölge oyunu geleneğini sürdürmede liderliği üstlenir. Kent Otel’de 1993’te 16-20 Kasım tarihleri arasında “I.Milletlerarası Bursa Karagöz-Kukla ve Gölge Oyunları Festivali” düzenlenir. Ayrıca festival kapsamında bir de sempozyum düzenlenir.

Ayrıca 1994 senesinin Şubat ve Mart aylarında ilk “Karagöz Çıraklık Semineri”ni düzenler. 1997 yılında UNİMA Türkiye’nin Bursa Şubesi’ni kuruldu. Karagöz ve Hacivat’ı yaşatmak için Bursa’da bir Karagöz evi yapılması fikri oluşur. Karagöz Evi’nin yapımını dönemin Belediye Başkanı Erdem Saker başlattı. Karagöz Sanat Evi 14 Haziran 1997 günü açıldı.

KAYNAKÇA:
-Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, İstanbul
-Şehrengiz, Şehrengiz sayı:66, s:17
-Tarih dergisi, sayı:30, Kasım 2016

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Harp tarihçilerimiz ve Bursalı Mehmet Nihat Bey (1886-1928)


Ekrem Hayri PEKER : Harp tarihçilerimiz ve Bursalı Mehmet Nihat Bey (1886-1928)

16 Mart 2017

Mülazım Hasan, “Tekrar Başımıza Gelenler” adlı kitabında “Eğer daha önce esirlik yaşayan komutanlarımız esaret anılarını yazsalardı belki bu kadar kolay teslim olmazdık” diye yazar. Mülazım Hasan, ayrıca Edirne’nin teslim olmasıyla ilgili olarak, Bulgarların nasıl siperlerimizin yanına kadar soktukları projektörleri yakarak siperdeki askerlerimizi etkisiz hale getirdiklerini yazar. Elektrik, akıllı Bulgar subayları elinde etkili bir silaha dönüşür.

Mülazım Hasan, ayrıca Edirne Müdafaasını yapan Şükrü Paşa’yı “Askeri tel örgü dışında kırdırdı. Bulgar Ordusu tel örgüye dayandıklarında müdafaa yapacak asker kalmamıştı” diye eleştirir.

93 Harbinde Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın yanında bulunan Arif Bey, yaşadıklarını ve gördüklerini “Başımıza Gelenler” adlı eserinde acı şekilde anlatır. Ordunun elinde harita yoktur. “Çarlık, rahatsız olmasın” diye harita çıkarılmamıştır. Ordunun süvarisi yoktur. Geri çekilen Rus birlikleri takip edilemez. Süvari kuvveti olarak iki tarafta da eşkıyalık yapan Karapapak Mihrali, çetesiyle orduda süvari görevini üstlenir.

Ahmet Muhtar Paşa, Bursalıdır. 1839 yılında Bursa’da doğmuş. Ahmet Muhtar Paşa, İlk ve Orta eğitimini Bursa’da tamamlar. Bursa Askeri İdadisini bitirdikten sonra İstanbul’a giderek öğrenimini Harbiye Mektebi’nde sürdürür. 1860 yılında Harbiye’yi birincilikle bitirerek kurmay yüzbaşı olur. 21 Ocak 1919 tarihinde 80 yaşındayken İstanbul”da vefat eden Paşa, Fatih Camii avlusuna gömülür.

Ordudaki komutanlar, subaylar, harita okuyamaz. Artvin’de ve Doğu Beyazıt’taki birlikler hareketsiz kalır. Muhtar Paşa’nın yardım götürdüğü Kars Kalesi beklenmedik şekilde teslim olur. Rus Orduları Erzurum’dan püskürtülür. Gazi Muhtar Paşa, Balkanları müdafaa için çağrılır. Muhtar Paşa cepheden ayrıldıktan sonra Erzurum Kalesi düşer.

Savaş bittiğinde Gazi Muhtar Paşa, Plevne’de destan yazan Gazi Osman Paşa ve Elena kahramanı Fuat Paşa gibi deneyimli komutanlar ordudan uzaklaştırılırlar. Gazi Osman Paşa, sarayda başmabeyinci olur ve iki çocuğu saraya damat olur. Gazi Muhtar Paşa, fevkalade komiser olarak Mısır’a gönderilir. Yirmi yıl sonra döner. 1897 yılında Yunan ordularını bozguna uğratan Ethem Paşa’da ordudan uzaklaştırılır ve sarayda görevlendirilir.

Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Çapı büyük Topların Kullanımı, Dumansız Barutlar… Gibi çok sayıda kitap yazmıştır. Paşa, Ayan Meclisinde görev alan Paşa, Miladi takvime geçilmesini savunan yazılar yazmıştır.

1826 yılında yeniçeri ordusunun ortadan kaldırılmasının faturası 1828-1830 yıllarında Rusya’yla savaştaki yenilgi; Kafkasların kaybı, Balkanlarda toprak kaybı ve Yunanistan’ın bağımsızlığı olmuştur. Oysa Mısır Valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kurduğu ordu, kısa sürede Mora isyanını bastırmış ve Girit’de asayişi sağlamıştı.

Osmanlı Devleti’nin Müslüman tebaası matbaayı geç kullanmaya başladı. Okullaşmanın yaygınlaşması da çok geç oldu. Askeri yenilgilerden sonra Prusya Kralına gönderilen elçiyle Kraldan müneccimler istendiği anlatılır. Doğruluk payı olabilir. Zira Osmanlı ordusunda danışmanlık yapan Alman General Moltke, asi Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki kuvvetlerle yapılan Nizip Savaşı’ndan önce müneccimlerin Keçi bağırsaklarından fal baktıklarını, ona göre savaş gününü seçtiklerini yazar. Savaş Osmanlı ordusunun yenilgisiyle biter ve Mısır ordusu hiçbir direnişle karşılamadan Kütahya’ya gelir.

Prusya Kralı’ndan müneccim gelmeyince mecburen Mühendis Okulu ve topçuluk okulları açıldı. Ancak bunlar uzun süreli olmadılar. Askeri alanda ciddi diyebileceğimiz okullar Padişah II. Mahmut döneminde açıldı 1827 yılında Tıbbiye, 1835 yılında Harbiye ve 1849 yılında baytar Mektebi açıldı.

Osmanlı Ordusu II. Mahmut döneminde Prusya’dan askeri danışman getirdiyse de esas fayda Polonyalı ve Macar yurtseverlerden gelmiştir. Önce 1830’da Rus Çarlığına ayaklanan Polonyalı yurtseverlerden Osmanlı Ordusunda görev almışlardı. Daha sonra1848 yılında Macaristan’ın bağımsızlığı için ayaklanan Macar yurtseverler ve onlara yardıma koşan Polonyalı yurtseverler, isyanın kanla bastırılmasından sonra Osmanlı Devleti’ne sığındılar. Rus Çarlığı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun ültimatomuna rağmen Osmanlı Devleti mültecileri iade etmedi.

Mültecilerin çoğu Komiseri Ahmet Vefik Paşa’nın teklifiyle Müslüman olup Osmanlı Ordusu’nda görev aldılar. Bugün, Budapeşte’nin şirin bir meydanında heykeli olan Josef Bem’in, Osmanlı Ordusu’ndaki adı Murat Paşa’ydı. Osmanlı Ordusu’nda görev alan bu subaylar Kırım Savaşı’nda canla başla savaştılar.

Kırım Savaşı’nı anlatan Tolstoy, Rusya’da subay yetiştiren 20 askeri okul olduğunu yazar. O yıllarda Osmanlı Devletinde bir okul vardır.

Subayların dışında çok sayıda sivil sığınmacı Osmanlı Devleti’nde görev alarak, Topçuluktan, haritacılığa; matematik eğitiminden, veterinerliğe kadar değişik alanlarda Osmanlı Devleti’ne canla başla hizmet ettiler.

1.Mahmut döneminde 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırılınca Askerî Mansure-i Muhammediye ordusu kurulmuştur. Avrupa’nın en güçlü kara ordusu olan Fransız ordusunu, Osmanlı yeni kurulan orduya örnek almıştır. Ancak Fransız ordularının 1870–1871 Sedan Savaşı’nda Alman ordularına yenilmesinden sonra, Osmanlı Erkânı Harbiyesi, II. Abdülhamit dönemi (1882) yönünü Alman ordularına çevirmiştir. Osmanlı Erkânı Harbiyesi, II. Abdülhamit’in de onayıyla Alman İmparatorluğu’nun Başbakanı Bismark’tan askerî uzmanlar istemiştir. 1882’de çeşitli ordu sınıflarına mensup yüksek rütbeli subaylardan kurulan bir Alman heyeti İstanbul’a gelmiştir. Heyetin başkanı Süvari Albay Köhler’di. Bir yıl sonra da Osmanlı ordusunda uzun müddet hizmet edecek olan Albay Colmar von Der Goltz gelmiş ve Köhler’in ölümü üzerine heyet başkanı olmuştur. Alman heyet başkanı Goltz, adını Türk tarihine “Golç Paşa” olarak yazdırmıştır.

Goltz, Berlin Askerî Üniversitesi’nde harp tarihi öğretmenliği yapmıştır. Aynı zamanda Alman İmparatoru II. Wilhelm’e de harp tarihi dersleri vermiştir. Alman heyeti başkanı olduktan sonra Osmanlı ordusuna ait askerî eğitim kurumlarında reformlar yapmaya başlamıştır. Osmanlı ordusuna uygulamalı eğitim (tatbikat, atış, harp oyunu vb.) vermiştir. Goltz, Harp Akademisi’nde (Erkan-ı Harbiye Mektebi) ilk kez tabiye ve harp tarihi derslerini, 1907’de nazari olarak okutmuştur. Ancak burada harp tarihi bir ders konusu olarak kurmay subayların yetiştirilmesine yardımcı olmak maksadıyla görülmüştür.

Goltz Paşa’yla ilgili olarak İsmail Okday’ın anılarında ilginç bir olay vardır. Son Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa’nın oğlu, Padişah V. Mehmet Vahdettin’in oğlu olan İsmail Okday’ın Yanya’dan Ankara’ya adıyla yayınladığı anılarına bakalım(s.289-90). 1915 yılı Kasım ayında Von Der Goltz Paşa, kendi isteği ile İngilizlerle savaşan VI. Osmanlı ordusu Kumandanlığı’na tayin edildi. Bu sırada orduyu Nurettin Paşa kumanda ediyordu. Nurettin Paşa, Selman-ı Pak harbini kazanmış, General Towsend komutasındaki İngilizleri Kut-ul Amare kasabasına hapsetmişti.

Görev devri esnasında Golt Paşa ve Nurettin Paşa tartışırlar. İhtiyar Müşir (orgeneral); “Düşmana karşı yapılacak hücum, onun evvela siperlerini kesif bir topçu ateşi altında bunaltıp ondan sonra piyade hücumuna geçilmesi suretiyle olmalıydı. Halbûki, siz bunun tersini yapıyor evvela piyadeyi hücuma kaldırıyor, ondan sonra topçu atışlarına geçiyorsunuz. Bu yüzden birliklerinizin ağır kayıplara uğramansa sebep oluyorsunuz. Bu bölgedeki birliklerin hepsi Anadolu’nun Türk Mehmetçiklerinden kuruludur. Bunların sevk noktalarından buralara gelirken zaten yüzde otuzu hastalık, gıdasızlık ve bakımsızlıktan yolda ölüp gitmiştir. Kalan yüzde yetmiş ini de siz silah, cephane, yiyecek ve içecek bakımından noksansız muhafazalı olan ve siperlerde bulundukları içinde emin bir şekilde müdafaa harbi yapan İngilizlere beyhude yere kırdırıyorsunuz” diyordu. İsmail Hakkı Bey, Kazım Karabekir’in de bu görüşe katılıyordu.

Oysa İsmail Hakkı Bey, Yanya’nın Güney’inde bulunan Kozmira’da yapılan savaşlardaki Mehmetçik kırımından bu şekilde bahsetmez. Arnavutlardan kurulu alayın kaçmasıyla Manolassa tepeleri ve Aetoraki Dağı Yunanlıların eline geçmiş, yapılan hücumlarda Anadolu Mehmetçiklerinden kurulu iki tümen büyük zayiat vermiş, Arnavut alayı hücuma katılmamıştır.

Savaş sonrası yokluklar içinde bulunan genç Türkiye cumhuriyetinin var gücüyle demiryolu yapmaya çalışmasının bir sebebi de asker nakli sırasındaki yüksek kayıptır.

*

Askeri tarihçilik alanında faaliyet gösteren subayların birisi de Süreyya Paşa’dır. Kadıköy’de sinema, opera, plaj, çiftlik ve yün işleyen Adalet Mensucat Fabrikası’nı kuran Süreyya Paşa (İlmen) Osmanlı ordusunda havacılık şubesini kuran subaylardan birisidir. Erkan-ı Harbiye İkinci Şubesi Müdürü görevindeyken Ceride-i Askeriye’de makaleler yazar, askeri konularda kitaplar kaleme alır. İlk kez askeri cep takvimini hazırlar.

Mehmet Nihat Bey, 1886’da Bursa’da doğmuştur. Bu nedenle kendisine Bursalı denilmiştir. Babası Abdulvahap, dedesi Özbekistan’ın Buhara kentinde doğan Hacı Vikvik’tir. 1928’de görev esnasında kaza kurşunu ile İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde (Kilizman) şehit düşen Kurmay Yarbay Bursalı Mehmet Nihat Bey, 42 yıllık kısa hayatına kendi harp tecrübelerinden (Trablusgarp, I. ve II. Balkan Harpleri, I. Dünya Harbi, Kurtuluş Savaşı) ve yabancı kaynaklardan çevirdiği 39 harp tarihi eserini sığdırmıştır.

Bursalı Mehmet Nihat Bey, Trablusgarp, Balkan Harbi, Çanakkale ve İstiklâl Savaşı’na katılmıştır. Uzun yıllar Harp Akademisinde öğretmenlik yapmış ve birçok kurmay subayı fikrî yönden etkilemiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Harp tarihi içerikli konferanslar vermiş, vefatından bir yıl öncesine kadar Çanakkale’yi ziyaret edenlere, çarpışmaların geçtiği mekânlarda, çok değerli bilgiler aktarmıştır.

Nihat Bey, yaşadığı dönem ve katıldığı savaşlar itibarıyla döneminin koşullarını objektif bir gözle analiz etmiş ve kendinden sonra gelecek nesillere büyük eserler bırakmıştır. Tanık olduğu olayları kaleme alarak yakın tarihimize ışık tutmuştur.

Osmanlı ordusunda gerçek anlamda harp tarihinin, teşkilat halini alması ise I. Dünya Savaşı döneminde (29 Mart 1916’da) İstanbul’da Karargâhı Umumiye’nin (Erkânı Harbiye) 16. Şubesi olarak “Tarihi Harp”’in kurulmasıyla başlamıştır. Bu teşkilat askerî tarih olaylarına ait belgeleri toplayarak bir arşiv kurmaya çalışmıştır. 1917’de “Harp Cerideleri ile Vesaik-i Harbiye Dosyaları Hakkında Talimat” (Harp Cerideleri ile Harp Belgeleri Dosyaları Hakkında Yönetmelik) çıkarılarak askerî tarih çalışmaları yönlendirilmiştir. 16. Şube, 10 Kasım 1919’da 8. Şubeye dönüştürülmüş ve olaylara ait belge tasnifine başlanmıştır. Olayların gruplandırılmasında “Balkan Harbinden Önceki Harpler”, “Balkan Harbi”, “1. Dünya Harbi”, “Sağlık Harp Tarihi”, “Veteriner Harp Tarihi” ve “Arşiv” başlıkları saptanmıştır. Erkânı Harbiye-i Umumiye, Tarihi Harp Şubesi, 3 Temmuz 1920 yılında, “Tarih-i Harp Tahrir Heyeti” (Harp Tarihi Yazma Kurulu) adıyla, askerî tarih çalışmalarını sürdürmüştür. Adı geçen kurul, 1921’de Tarihi Asker’i Encümeni; 1922 yılında “Genelkurmay Encümeni” adını aldıktan sonra aynı yıl “Tarihi Harp Şubesi”, 1926 yılında da “Harp Tarihi Dairesi” olmuştur.

Kısaca anlatılan bu süreçte Bursalı Mehmet Nihat Bey, ilk harp tarihi çalışmalarının içinde olmuş ve bizzat kurucuları arasında yer almıştır. Nihat Bey, 1907’de Harp Akademisi’nde öğrenci olmasından dolayı sınıf arkadaşlarıyla birlikte ilk kez nazarî harp tarihi alan şanslı öğrencilerden olmuştur. Harp tarihinin önemini bu dönemde kavramıştır.

Bursalı Mehmet Nihat Bey, askerlik hayatı boyunca harp tarihi açısından önemli olan kişisel notlarını harp tarihine vesika oluşturması bilinciyle hazırlamaya başlamıştır. Özellikle Balkan ve I. Dünya Harpleri esnasında gelecek kuşakların ders alabilmesi için tanık olduğu olayları objektif bir biçimde yazmıştır. Osmanlı Erkânı Harbiyesi, Bursalı Mehmet Nihat Bey’in bu özelliğini takdir etmesinden olacaktır ki genç bir subay olmasına rağmen 30 Eylül 1918’de İstanbul’da Yıldız Sarayı’nda bulunan Harp Akademisi Müdür Yardımcılığı’na atamış ve ardından Harp Akademisi ile ilgisi sürmek koşuluyla Erkânı Harbiye, 16. Şubede (Tarihi Harp) görevlendirmiştir. Bu şubenin gerçek anlamda Harp Tarihi şubesi olması için çok çalışmış, bilgi ve tecrübelerini aktarmıştır. 1918’den itibaren Harp tarihi açısından önemli yabancı kaynakları Türkçeye çevirmeye ve tanık olduğu savaşları yazmaya başlamıştır. 10 Kasım 1919’da 16. Şubenin 8. Şubeye dönüştürülmesi ve modern anlamda harp tarihi için arşiv oluşturmak üzere, olaylara ait belge tasnifine başlanmasında etkin rol almıştır.

Cumhuriyet’in ilk harp tarihçisi olan Nihat Bey’in yazdığı eserler, zamanın çok ötesinde tarafsız bir kalemle ustaca yazılmış, hatalar ve ders alınması gereken noktalar titizlikle işlenmiştir.
14 Mayıs 1905 tarihinde Harp Okulundan teğmen olarak mezun olmuş ve kurmay sınıfına ayrılmıştır. Haziran 1912’de Çanakkale Ordusu ile İtalya Savaşı seferberliğine katılmıştır.29 Eylül 1912’de Balkan Savaşı seferberliği dolayısıyla Büyük Karargâh-ı Umumi Kurmay Başkanlığı emrine verilmiş ve 19 Ekim 1912’de yüzbaşı olmuştur.

Kasım 1912’de kurmay sınıfına kabul edilen Mehmet Nihat Bey, Balkan Savaşı’ndan sonra savaş sonunda harp okulunun açık bulunan harp tarihi öğretmeni yardımcılığına atanmıştır.

Çanakkale Savaşı başlayınca 28 Mart 1915’te Çanakkale Truva yakınında Kalvert çiftliğindeki 15.Kolordu karargâhına atanmış, 15. Kolordu Harekât Şube Müdürlüğü yapmıştır. Daha sonra

9 Ocak 1916’ya (düşmanın Çanakkale’yi boşalttığı tarih) kadar Çanakkale Seddülbahir cephesi Güney Grubu Harekât şube Müdürlüğü’nü yapmıştır.

1 Eylül 1916’da binbaşı olmuştur. Değişik tarihlerde 6.Tümen ve Kafkas Grubu karargâhlarında bulunmuş, Başkomutanlık Kurmay Başkanlığı 2. Başkanlığı’nda görevlendirilmiş ve 12 Ekim 1918’de Harp Akademisi Müdür Yardımcılığı’na atanmıştır.

Daha sonra Genelkurmay Harp Tarihi Şubesi’nde görevlendirilmiş ve daha sonra Genelkurmay 2. Şube Müdür Yardımcılığında, Veliaht yaverliğinde ve Harp Akademisi öğretmenliğinde görevlendirilmiştir.

Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Millî Mücadele’ye birçok gönüllü subay gibi Kurmay Binbaşı Bursalı Mehmet Nihat Bey’de katılmak istemiştir. Bunun için Mustafa Kemal Paşa’dan izin istemesi üzerine kendisine şu haber gönderilecektir;

“Bursalı Binbaşı Mehmet Nihat Bey gibi değerli bir zabitimizin Anadolu’ya geçmemesi gerekir. Millî Mücadele’de savaşacak düzenli ordunun, eğitim görmüş tecrübeli kurmaylara daha çok ihtiyacı vardır. Böyle kıymetli zabitimizin İstanbul’da kalarak Harp Akademisinde yetiştireceği öğrencilerini Anadolu’ya göndermesi daha faydalı olacaktır.”

Mustafa Kemal Paşa, Yunanlıları Anadolu’dan atmak için Doğu ve Güney cephelerindeki kuvvetleri, Kocaeli bölgesindeki kuvvetleri Büyük Taarruzdan önce bir noktaya toplamaya başlayacaktır. Harp tecrübesi olan değerli komutanlara ihtiyaç duyduğu için Kurmay Binbaşı Bursalı Mehmet Nihat Bey’inde Anadolu’ya geçmesini ister. Büyük Taarruz’dan önce Mehmet Nihat Bey, Anadolu’ya geçmiş ve 6. Kolordu Kurmay Başkanı görevine tayin edilmiştir.

1922’de yarbay olmuştur. Bursalı Mehmet Nihat Bey, Cumhuriyet döneminde harp tarihi çalışmalarına hız vermiştir. 29 Ağustos 1923–06 Şubat 1926 yılları arasında Harp Akademileri Harp Tarihi Öğretmenliği ve Genelkurmay Neşriyat Şube Müdürlüğü yapmıştır. 1928’e kadar İstanbul ve Çanakkale’de harp tarihi konferansları vermiş, bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla 39 harp tarihi eserini ülkemize kazandırmıştır. Kendisinden sonra harp tarihçisi olacak öğrenciler yetiştirmiştir.

1926’da 5. Alay Komutanlığı’na atanmıştır.

İzmir Müstahkem Mevkii Tugay Komutanı iken, bir görevden döndüğü sırada geceleyin Jandarma nöbetçi eri tarafından atılan kurşunla 14 Temmuz’u, 15 gecesi Temmuz‘a bağlayan gece 1928’de şehit olmuştur. Mezarı İzmir Güzelbahçe yolu mahalle mezarlığındadır.

En önemli eseri olan, 1213 sayfa ve 107 kroki içeren üç ciltlik “Balkan Harbi, Trakya Seferi” eserinin I. ve II. ciltleri 1924, III. cildi 1928 yılında basılmıştır. Kendi harp tarihini yazan Bulgar Genel Kurmayı bu eserden faydalanmıştır.

Mehmet Nihat Bey bu savaşın kaybedilme sebebi olarak şunları yazar: “… (Orduda) yokluklar ve kötülükler ise başlıca ‘Bilim ve bilgi sahibi olma’ noksanlığından doğmuştur. Ordu ‘tarihini ve harp tarihini’ bilmiyordu, incelememişti. Kuruluş ve malzemesini bilim ve bilgiye değil, hayal ve isteğe ve basmakalıp teorilere dayandırmıştı. … Sayıları 1100’ü geçen tabura ve bu oranda çeşitli sınıflara sahip bir teorik ordu kuruluşunu kâğıt üzerin çizmekle taklitçisi olmak istediğimiz Alman Ordusu’nun bir kısım talimatname ve yönetmeliklerini yalan yanlış çevirerek yarım yamalak orduya dağıtıvermekle, bizde de bulunsun diye alman Ordusu’ndaki bazı okul ve kurumları yarım yamalak taklit edivermekle istenen sağlamlığa sahip bir temele dayanarak vücuda gelmeye başlamış ve hatta gelmiş olduğu kabul edivermiştik.”

Mehmet Nihat Bey “Balkan Harbi, Trakya Seferi” eserinin III. Cildini şu sözlerle bitirir: “Bu ciltte beni iten içtenlik ve iyi niyettir. Kendime göre yanlış gördüğüme yanlış, kötü saydığıma kötü dedim. Bu savaştan ders alan bazı subaylar Büyük Harpte, istiklal muharebelerinde yüksek nitelik göstermişlerdir.”

Eski kuşak subayların ordunun NATO emrinde olmasına karşı çıkmasının altında yabancı subayların danışmanlığında ve yönetiminde olmasının Balkan Savaşı ve I.Dünya Savaşı’nda nelere mal olduğunu yaşamışlardı.

Eserleri:

Eski Yazılar:

  1. Balkan Harbi, Trakya Seferi, 1. cilt, 1340(1924)
  2. Balkan Harbi, Trakya Seferi, 2. cilt, 1924
  3. Balkan Harbi, Trakya Seferi, 3. cilt, 1928
  4. Büyük Harp, 1., 2., 3., 4.cilt, Almancadan çeviri 1926
  5. Büyük Harp’te Türk Harbi, 1. cilt, 1927
  6. Büyük Harp’te Türk Harbi, 2.cilt, 1928(Türk Cepheleri Harekâtı)
  7. Büyük Harp’te Türk Harbi, 3.cilt 1928
  8. Harbi Umumi Tarihi, l ve 2.cilt, çeviri
  9. Büyük Harp’te Çanakkale Seferi, çeviri, İlhami Fevzi Matbaası, 1926
  10. Harbi Umumi’de-Seddülbahir (Cenup) Grupları Muharebatı, 1336 (1920) telif
  11. Harbi Umumi’nin Tenkidi, çeviri
  12. Harbi Umumi’nin İhzar ve İdaresinde Alman Erkan-ı Harbiyesı, Genaral Kol, çeviri
  13. Harbi Umumi’de Fransız Sefer Planı ve Harbin İlk Ayı. çeviri
  14. Harbi Umumi’de Genaral Moltke’nin Mektupları ve Hatıratı. çeviri
  15. Trakya’da Osmanlı-Bulgar Muharebesi, 1335(1919)
  16. Balkan Harbi’nde Çatalca Muharebesi, Konferans.1341(1925)
  17. Çanakkale Seferi, Charleroux’dan çeviri. Binbaşı Nihat ve Yüzbaşı Asım, İst Askeri Matbaası 1337(1921)
  18. Meşhur Osmanlı Sefer ve Muharebeleri’nde Sevk ve İdare
  19. Napoleon Muharebatı (Hazırlanmakta olan)
  20. Kont Schilliffın’in Canne adlı eserinin 2.cildi, çeviri
  21. Liege ve Namur’un Zaptı, çeviri
  22. 13.Kolordu’nun İran Seferi, telif
  23. Falkenhein’in Hatıratı, çeviri
  24. Harbi Umumi Silsilei Neşriyatı
  25. Rus-Japon Harbi (hazırlanmakta)

Öğretim Notları:

  1. Harp Çantası (Kurmay Subay Muhtırası)
  2. Kıtaat-ı Cesime’nin Tabiyece İstihdamları Hakkında Muvakkat Talimname, çeviri
  3. Atlı Farazi Tatbikat ve Tatbikat Seyahatleri’nin Suret-i Tertip ve İdaresi
  4. 1870-1871 Seferi

Ölümünden Sonra Yayımlananlar:

  1. Alman-Avusturya Şark Cephesi’nde 1914 Yaz Seferi, Grafik Halinde, Yazan Em. Albay Von Montey, çeviren Bnb. Nihat, İstanbul Askeri Matbaa, 1930 (yeni yazı)
  2. 32-1914’ten 1916’ya Kadar Balkan ve Türkiye’de Büyük Harp, 95 sayılı Askeri Mecmuanın tarih kısmı, çeviri, İstanbul Askeri Matbaa 1934 (yeni yazı)

KAYNAKÇA:

-Ahmad, Feroz, İttihat ve Terakki, İstanbul-2010
-Arif Bey, Başımıza Gelenler, İstanbul-1973
-Avcıoğlu, Doğan, 31 Mart’ta Yabancı Parmağı-İstanbul-1998
-Aydın, Mahir, Şarki Rumeli Vilayeti, Ankara-1992
-Hasan Amca, Doğmamış Hürriyet, İstanbul, 1989
-İmbert, Paul, Osmanlı İmparatorluğunda Yenileşme Hareketleri, İstanbul, (Basım yılı yok)
– İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-III, İstanbul-2016
– İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-IV, İstanbul-2017
-Mantran, Robert, Osmanlı Tarihi, İstanbul-1995
-Mardin, Şerif, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), İstanbul-1992
-Mülazım Hasan, Tekrar Başımıza Gelenler, İstanbul-1991
-NTV Tarih, Nisan-2010
-Okar, Mehmet Ali, Osmanlı’nın Balkanlardaki Son On Yılı, İstanbul-2013
-İsmail, Okday, Yanya’dan Ankara’ya, İstanbul-1975
-Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul-2016
-Özyüksek, Murat, Anadolu ve Bağdat Demiryolları, İstanbul-1988
-Peker, Ekrem Hayri, Teşkilat-ı Mahsusa’dan Kuşçubaşı Hacı Sami, İstanbul-2011
-Ramsaur, E.E. ,Jön Türkler ve 1908 İhtilali, İstanbul-1982
-Stoddard, P,Teşkilat-ı Mahsusa, İstanbul-1993
-Tolstoy, Sivastopol, Ağustos 1885, İstanbul-2005
-Türsan, Tuğgenaral O.Nurettin “Askeri Tarih Yazarı ve Harp Akademileri Tarih Öğretmeni Kur. Yb. Bursalı Mehmet Nihat Bey, Cumhuriyetin En Büyük Askeri Tarihçisine Vefa Borcu, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul -Ocak 1996
-Uzer, Tahsin Makedonya Eşkıyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, Ankara, 1999

NOT: Bu yazı “Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi” Cilt 1, Sayı 3 (2018), sayfa. 98-108’de yayınlanmıştır.

AMERİKA DOSYASI : Trump Libya Meselesinde Kimi Tutuyor ????


Trump Libya Meselesinde Kimi Tutuyor ????

01 Ağustos 2020

Yazar: Bryant Harris, AL MONITOR, 20 Temmuz 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 31 Temmuz 2020

Mısır Devlet Başkanı Abdel Fattah al-Sisi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Almanya Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 19 Ocak 2020 tarihinde Berlin’de yapılan Libya Barış Zirvesinde görülürken. Foto: Alexey Nikolsky/Sputnik/AFP/Getty Images.

Başkan Donald Trump telefonla görüştüğü Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a Fransa’nın Libya’daki rolü üzerinde baskı yapmıştır.

Beyaz Ev sözcüsü Judd Deere tarafından yapılan açıklamada iki liderin; dış güçler ve silahların varlığının durumu iyice kötüleştirdiği Libya’daki gerginliği azaltmak maksadıyla yapılması gerekenler üzerinde görüş alışverişinde bulunduğu ifade edilmiştir.

Fransa, Türkiye destekli Ulusal Mutabakat Hükümetine karşı sürdürdüğü mücadelede Libyalı savaş lordu Khalifa Haftar ile birlikte hareket etmektedir. Trump ayrıca Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile de Libya hakkında bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiştir.

Trump ile Macron arasında yapılan telefon görüşmesi, ulusal güvenlik danışmanı Robert O’Brien’in Paris’in Türkiye’yi, Libya’ya silah taşıdığı iddia edilen Tanzanya bayraklı bir gemiyi durdurmak isteyen Fransa gemilerine tacizle suçlaması sonrasında Fransa yanlısı açıklaması sonrasında gerçekleşmiştir. Fakat hemen bir gün sonra Yakın Doğu İlişkileri ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı David Schenker Avrupa Birliğinin sadece Libya Ulusal Mutabakat Hükümetine giden Türk askeri malzemelerini önlediğini, fakat Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır tarafından ambargoyu ihlal ederek Haftar’a yapılan destekleri göz ardı etmesinden yakınmıştır.

Trump yönetimi Libya politikasını bugüne kadar çoğunlukla daha düşük seviyedeki Dışişleri Bakanlığı diplomatlarına devrettiğinden; başkanlık seviyesinde bu konuya odaklanılması ayrıca dikkate değerdir. Libya’daki Birleşik Devletler Büyükelçiliği, Temmuz 2020 ayı başlarında yaptığı bir açıklamada; Libya ekonomisine zarar veren ve askeri gerginliğe bel bağlayanları ekonomik yaptırımlar ile tehdit etmiştir.

NATO, Türkiye ile Fransa arasında yaşanan gerginliğin soruşturulması emrini vermiştir, fakat soruşturma gizli olarak yürütülecektir. Bununla birlikte Fransa raporun gerçekleri yansıtmadığını ifade etmiş ve Libya silah ambargosunu destekleyen deniz unsurlarını NATO’dan çekmiştir.

Çevirenin Notları: Yazının orijinal metnine aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

LİNK : https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2020/07/trump-presses-marcon-libya-france-turkey-row-nato-hifter.html#ixzz6TSZvTn1H

MK ULTRA PROJESİ : TELEGRAM MAĞDURU İKBAL HANIMDAN TÜM KAMUOYUNA DUYURU !!!!


TÜM KAMUOYUNA DUYURU

Değerli Kamuoyu,

Bu paylaşımı yapıyor olmamın sebebi uzun yıllardır maruz kaldığım zihin kontrolü ve buna bağlı olarak son dönemlerde maruz kaldığım tacizlerle ilgilidir.

Zihin kontrolü yaygın olarak kullanılan fakat kanunen kabul edilmediğinden çoğu kesim tarafından hala pek bilinmeyen bir konudur. Zihin kontrolü elektromanyetik ve parapsikolojik yöntemlerle hedeflenen kişi üzerinde baskı oluşturarak intihar ettirmeyi hedefleyen bir işkence yöntemidir.

Şöyle ki bu yöntemlerden elektromanyetik kısmı kişi üzerinde radyo dalgaları ile beyin frekansları üzerinde baskı oluşturarak kişinin motor becerilerini, parapsikolojik kısmı ile ise de kişiyi enerjisel düzeyde engelleyerek ve hayatında terslikler oluşmasını sağlayarak yaşamını idame ettirmez hale getirerek intihar etmesini amaçlayan bir işkence yöntemdir. Belirtileri ise hissizlik, imgeleme yeteneğini kaybetme, olaylar arasında bağlantı kuramama, unutkanlık, karar alamama, dünyadan soyutlanma hissi, kulakta elektriksel çıtlama sesi, canlı rüyalar görme, görme ve duyma kabiliyetinde azalma, kaslarda güçsüzlük, çabuk yorulma, isteksizlik, kişinin karakterinin dışına çıkması, kişinin hayatında sürekli bir aksilik ve düzelememe durumu ve bunlara benzer başka belirtilerde sayılabilir.

Bunlar insanın yaşamını sürdürmesini sağlayan etkenler olduğundan kişi bu özelliklerini kaybettiğinde uzun vadede hayatını sürdüremez hale gelir ve intihar etmek zorunda kalır .

Kişinin fikirlerini çalmak ve kişiyi veri tabanı olarak kullanmak da işin başka bir kısmı çünkü gördüğünüzü görebilirler duyduğunuzu duyabilirler, ne düşündüğünüzü yüzde yüz olmasa da anlayabilirler.

Bana bu işkencenin yapılıyor olmasının sebebi ise bu işkenceyi yapanlar tarafından fark edilmiş olmam. Psişik özelliklerim olduğunu anlamış olmaları ve telekinezi ile insan öldürme yeteneğimin olma ihtimali. Öncelikle belirtmem gerekirse benim insan öldürme yeteneği diye bir yeteneğim yoktur. Yeteneklerim şifacılık yapmak yönündedir. Şifacılık bazı enerji türleri ile yapılan alternatif tedavi yöntemidir. Günümüzde üniversitelerde bioenerji adı altında tamamlayıcı tıp olarak eğitimi verilen bir konudur. Yeteneklerimin ne yönde olduğu anlaşılmaz da değildir. Buna rağmen bir ihtimal üzerine uzun yıllardır baskı altında tutularak intihara zorlanıyorum.

Son 7 yıldır ise daha ağır baskılara maruz tutuluyorum/tutuluyoruz.

Örneğin bedenime metafiziksel yöntemlerle yerleştirilmiş jelimsi yapıda bir varlıkla yaşıyorum (Bir bioenerji uzmanının söylediğine göre amip benzeri bir varlık) Bunun ilk belirtisi boğazda sıkışma, bir elle boğazı dışardan sıkılıyormuş hissi, bir elle de içerden dışarı itiliyormuş gibi bir his oluşmasına sebep olan bir varlıktan bahsediyorum.

Diğer belirtileri kilo alma, sürekli yorgunluk veya çabuk yorulma, hastalıkların çoğalması ve iyileşememe, güçsüzlük, zihnen uygulanan baskının daha da artması, düşüncelerin eskiye nazaran daha fazla dağılması, kesintisiz baş ağrısı, kapalı ve kalabalık ortamlarda içimin şişmesi ve içte baskı oluşma, kusma hissi, göz kararması, elektriğe çarpılma hissi oluşuyor.

Elektriğe çarpılmada aynı zamanda başka bir madde daha kullanılıyor ve bu varlığın her şeyi kendine çekme özelliği olduğundan bu tür etkiler oluşmasına sebep oluyor. Bunlar hem kendi deneyimlerimden hem de buna maruz kalan kişilerde fark ettiğim belirtilerdir.

Bu aynı zamanda bedenlerimizi kontrol etmekte kullanılan bir varlık. Örneğin uyurken sürekli düşme hissi, istemsiz ve alışılmadık kas hareketleri, organlar üzerinde beklenmedik hastalıklar, beyne ve kalbe baskı uygulayarak beyin felci ve kalp krizi geçirterek kişiyi iz bırakmadan öldürmek te işin cabası. Aynı zamanda kişinin düşünmesini engelleyen ve düşünülebilse dahi bu düşüncenin geri dönmesine sebep olarak kişiyi sistem dışı bırakan bir etkiye sahip.

Özellikle büyük toplumsal olayların ardından bu tür şikayetleri ortaya çıkan kişilerin özellikle boğazda sıkışma şikayeti yaşayan kişilerin genelinde bundan vardır.

Bu sorunu yaşayanlar intihar etmek yerine bir bio enerji uzmanından yardım alırlarsa sorunlarını büyük oranda çözebilirler, tamamen kurtulmaları da mümkündür.

Yılardır yapılan baskılara rağmen intihar etmemiş olmamdan ve son 7 yıldır daha ağır bir biçimde uygulanan elektromanyetik ve parapsikolojik işkenceye de direnmiş olmam ve kurtulma ihtimalim üzerine ve böyle bir işkencenin varlığının ortaya çıkmasından korktular.

Bilgisayar ortamında yapıp internet ortamında ve sosyal medyada yayınladıkları uygunsuz görüntülerle ve evimi televizyonumdan izleyerek ve istedikleri yerlere izlettirerek toplum içinde itibarsızlaştırma yöntemi ile intihara zorlanıyorum ve tüm çevreme aynı şeylerin yapılması ile tehdit ediliyorum.

Bazı lazer türleri ile organlarıma kontrollü bir biçimde zarar verilerek de öldürülmeye çalışılıyorum.

(Bunlardan bir türünü bir radyasyon cihazı ile tespit edebildik.)

Ve maalesef bu tacizin ve işkencenin hukuk yoluyla önüne geçmek mümkün olmadığından ardı arkası kesilmiyor. Her şeyi kontrol altında tutabildiklerinden somut bir delille savcılığa başvurmam engelleniyor. Farklı deliller ile başvurmak ise savcılığın bu durumu araştırması için yeterli olmuyor. Hatta bu delillere el konuluyor.

Sonuç olarak;

Görüntülerin hiç birinin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur, ne benim ne çevremde herhangi bir insanın ahlak dışı bir yaşam şekliyle yada o tarz içerikli herhangi bir görüntü ile hiçbir ilgimiz yoktur.

Görüntüler tarafıma ait değildir ve gerçekle de bir ilgisi yoktur.

Bu iddia olunan görüntüler, işkenceyi yapanlar tarafından toplum içinde küçük düşürmek amaçlı yapılmış ve yayınlanmış görüntülerdir. Ardı arkası kesilmediğinden ve kesilmeyeceğinden , hukuk yolu ile bu durumun önüne geçmek mümkün olmuyor.

Tek çekinceleri bu durumun ortaya çıkması olduğundan bu durumu bu şekilde KAMUOYU’na ilan etmeye karar verdim .

Son olarak;

Bahsettiğim konularla ilgili kimse bana gelmiş ve açıkça beni tehdit etmiş değildir.

Psişik özelliklerimden dolayı bana bu işkenceyi yaptıklarına dair bir beyanda bulunmuş da değillerdir .

Zihin kontrolü yönteminde oluşturdukları yapay rüyalar yoluyla ve zihne yönlendirilen mesajlarla benimle iletişim kurulmaktadır. Dışardan anlaşılması mümkün değildir. Bundan dolayıdır da zihin kontrolünde somut bir delil göstermek güçtür. Fakat bilimseldir ve belirtileri bellidir. Açıklamaları vardır ve bu durumu Türkiye de açıklayabilecek çok sayıda bilim insanı mevcuttur. Bende bu konuda deneyimli bir psikiyatr tarafından muayene edildim ve durumumun zihin kontrolü olduğunu doğruladı.

Fakat kanunen kabul edilmediğinden bir raporum yoktur. Gerekmesi halinde tüm kontrollerden tekrar geçebilirim.

Maalesef benim gibi çok sayıda insan var Özel Büro İstihbarat Grubunun web sitesinde – www.ozelburoistihbarat.com – yüzlerce Telegram mağdurunun kaydı bulunuyor.

Bu fenomen teknoloji kanunen kabul edilmediğinden dolayı insanlar özel kuruluşlardan yardım istemek zorunda kalıyorlar. Anlattıklarım bilimseldir.

Konuyla ilgilenenler konunun detaylarına Google sitesinden bile ulaşabilirler.

Kısacası bu tür görüntülerle karşılaşanların gerçekliğine itibar etmemelerini ve şikayet ederek yayınının engellenmesinde yardımcı olmalarını rica ediyorum.

Bununla beraber tüm ülkemizi ve dünyayı ilgilendiren böylesine önemli bir konuda dileyenler kendi sosyal medya hesaplarından bu duyurumu yayınlayabilirler. Bence iyide etmiş olurlar.

Ayrıca bu fenomen konuda daha detaylı ve teknik bilgi edinmek isteyenler www.ozelburoistihbarat.com sitesinde bulunan TELEGRAM menüsünü inceleyebilirler.

Lütfedip duyurumu okuyan tüm vatandaşlarımıza teşekkür eder, saygılarımı sunarım.

İKBAL EVYAPAN

MK ULTRA & TELEGRAM MAĞDURU

14.07.2020

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI : Atatürk’ün, Nahçıvan ile Komşu Olabilmek Adına Cebinden Para Vererek Satın Aldığı Toprak


Atatürk’ün, Nahçıvan ile Komşu Olabilmek Adına Cebinden Para Vererek Satın Aldığı Toprak

Mustafa Kemal Atatürk’ün nasıl bir stratejik deha olduğunu bir kez daha ortaya koyan anektod.

bu hikaye aslında bilinir fakat ne kadar önemli olduğunu tam da nahçıvanlı biriyle konuşunca anladım.

aslında hiç önem vermediğimiz bir yerdir nahçıvan. bilmeyenlere söyleyelim, azerbaycan’a bağlı özerk bir bölgedir fakat bu ülkeyle fiziki bağlantısı olmayıp türk devletleri arasında türkiye ile kara sınırı bulunan tek toprak parçasıdır. ama neden hala azerbaycan’a bağlı özerk bir bölgedir biliyor musunuz? tamamen atatürk sayesinde. şöyle ki;

bu bölgeyle birbirimiz bağlayan sadece ve sadece 15km’lik bir sınır (bkz: dilucu sınır kapısı) vardır ve bu sınır bizzat atatürk’ün cebinden para ödeyerek satın aldığı topraktır!

adam demiş ki, yukarıda ermeniler (o dönem sscb), aşağıda iran, bu bölgenin insanı burada yaşamalı, bizim burayla direk bir bağımız olmalı ki hem ermeniler hem de iran’la aramız bozulursa, türk devletleri ve orta asya’ya bir bağlantımız kalsın. hem bu sınır sayesinde bu bölgenin insanını da koruyabiliriz. iran’la görüşür, tabi ki ikna eder, parasını öder, toprağı alır.

gel zaman git zaman, 80’lerde ermeni ve azeriler arasında gerilim tırmanır. zaten o dönemlerin sonunda sscb’nin dağılması gerçekleşir. fakat nahçıvan bölgesinin insanı fakir ve techizatsızdır. ermeni birlikleri ruslardan temin ettikleri donanımlı silahlarla nahçıvan’a saldırıken, bu adamlar yalnızca av tüfekleriyle falan kendilerini savunmaya çalışmaktadır. saldırıların yoğunlaştığını ve nahçıvan’ın düşme ihtimalini gören dönemin türk hükümeti, bu sınır kapısından silah, techizat, sağlık yardımı yapar, bölge insanı güçlenir ve topraklarını korur. en nihayetinde sovyet rusyanın dağılması sonrasında özerk bir bölge olarak bağımsızlığını ilan eder.

işte bu hikayeyi bana anlatan kişi bu bölgede o zamanlar çocukmuş. çok kötü durumdaydık, hayatımızı atatürk’ün 60 sene önce aldığı toprağa borçluyuz diyor. bu adam boğaziçi üniversitesi işletme mezunu ve şuan türkiye’nin önemli bir kuruluşunda, önemli bir pozisyonda bu ülke için çalışıyor.

stratejik derinlik böyle bir şey. bazı miki mouse’ların dediklerine inanmayın siz. zira var olan toprağı geri taşırlar maazalah.

konuya ilişkin bir kaç link;

LİNK : http://naxcivan.cg.mfa.gov.tr/…owspeech.aspx?id=709
LİNK : https://www.google.com/…ld%c4%b1%c4%9f%c4%b1+toprak
LİNK : http://tr.wikipedia.org/wiki/dilucu_sınır_kapısı