BİYOGRAFİ DOSYASI : Filozof ve matematikçi Hypatia isimli kadının mücadelesi


Filozof ve matematikçi Hypatia isimli kadının mücadelesi

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=WzpocrWa1fg

İskenderiyeli düşünür, filozof ve matematikçi Hypatia isimli kadın, tüm bunların yanında oldukça etkileyici bir güzelliğe sahiptir.. Ancak, ortaçağ Avrupa’sının değer yargıları onun yaşama arzusunu elinden alacaktır. Hypatia, dinciler tarafından hak etmediği suçlamalara maruz kalacak ve erkek egemen toplumun vahşiyatında ortada kalacaktır.. Tüm bunlara rağmen adını tarihe bir düşünce ve aydınlanma savaşçısı olarak yazdıracaktır..

Oscar ödüllü Rachel Weisz’in oynadığı Hypatia, dini ve siyasi çatışmalar olduğu bir dönemde gökyüzü inancı ve felsefesiyle erkek egemen toplumda her şeyin ötesine geçebilmeyi başarmıştır. Tarihin en önemli bilim kadınlarından birinin öyküsünü sizlere sunuyoruz.

FİLMİ İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

LİNK : https://www.odnoklassniki.ru/video/1220956261083

Agora / 2009 İspanya / Türkçe DUBLAJ
IMDB Puanı: 7.1 / 10
Tür: Dram,Macera,Tarih
Yönetmen: Alejandro Amenábar
Oyuncular: Rachel Weisz, Max Minghella, Oscar Isaac
Süre: 2 saat 7 dakika

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Bir Dönem Birçok Kadının “O Aslında Benim” Dediği Grandüşes : Anastasia Romanova


Bir Dönem Birçok Kadının “O Aslında Benim“ Dediği Grandüşes : Anastasia Romanova

80’lerde birçok kadın, kendisinin; Rus İmparatorluğu’nun son çarı II. Nikolay’ın en küçük kızı Anastasiya Nikolayevna Romanova olduğunu iddia ediyordu. Neden mi? İşte onun tuhaf hikayesi.

anastasiya nikolayevna romanova, son rus çarı 2. nicolas’ın beş evladından dördüncüsü ve en küçük kızıdır. kendisi, 17 yaşındayken ailesiyle birlikte 1918 yılında öldürülmüştür ancak cesedinin gömüldüğü yer uzun zaman boyunca bilinmediği için ölümü uzun süre tartışılmış ve 20. yüzyılda birçok kadın kendisinin anastasia nikolaevna olduğunu söylemiştir.

birçok kişi anastasia’nın ölmediğini ve rusya’dan kaçarak başka ülkede yaşadığını söylemiştir. bu olay 20. yüzyılda birçok kitabın ve filmin konusu olmuştur. 10’dan fazla kadın kendisinin anastasia olduğunu ve kaçarak hayatta kaldığını iddia etmiştir ve bu kadınlardan en ünlüsü ise anna anderson’dur.

Anna Anderson (sağda)

anderson, ailesi ve hizmetçiler öldürüldükten sonra cesetlerin yanında yatarak ölü taklidi yaptığını, daha sonra bir muhafızın kendisinin nefes aldığını fark ettiğini ve bu muhafızın yardımıyla kaçtığını söylemiştir. 1938 yılından 1970 yılına kadar bu dava alman mahkemelerinde görüşülmüş ve almanya’nın resmi olarak en uzun süren davası olarak tarihe geçmiştir. mahkeme, yeterince delil sunmadığı sebebiyle anderson’un iddialarının yerinde olmadığı kararına varmıştır. anderson 1984 yılında ölmüş ve cesedi yakılarak kül haline getirilmiştir. bu sebeple cesedi üzerinden test yapılamamış ve kendisinin anastasia olduğu bu şekilde belirlenememiştir ancak 1994 yılında anderson’a ait olan bir mendildeki kan örnekleri üzerinden dna testi yapılmış ve kendisinin çar nicolas ile bağının olmadığı ortaya çıkmıştır.

nadezhda ivanovna vasilyeva ve eugenia smith isminde iki genç kadın daha anastasia ve ablası maria olduklarını iddia etmişlerdir. bu iki kadın 1919 yılında ural dağlarında bir rahip tarafından kabul edilmiş ve 1964 yılındaki ölümlerine kadar rahibe olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. ölümlerinin ardından mezarlarına anastasia nikolaevna ve maria nikolaevna yazılmıştır.

Annesi ve Anastasiya

1918 yılında bolşevikler, anastasia’yı perm şehrinde ev hapsinde tutmaktaydılar ancak muhafızlar anastasia’nın uzaktan akrabası olan kuzeninin hücresine bir kadın getirmişler ve bu kadının çarın kızı anastasia olup olmadığını sormuşlar, kuzeni ise bu kadını daha önce hiç görmediğini söylemiş, bunun üzerine muhafız getirdiği kadını serbest bırakmıştır. bu olay anastasia’nın kaçtığı hikayesini destekler nitelikte olsa da, daha sonra olayın farklı bir boyutu ortaya çıkmış ve hikayenin doğru olmadığı anlaşılmıştır. ailenin ölümünden birkaç gün sonra alman hükümeti rusya’ya birkaç kez telgraf çekerek "alman kanı taşıyan prenseslerin güvenliği" konusunda endişe duyduklarını belirtmişler, rusya ise o dönemde almanya ile barış anlaşması bulunduğu için ailenin güvenli bir yere götürüldüğünü söylemiştir.

Anastasiya

başka bir olayda 8 tanık birden 1918 yılının ekim ayında anastasia’nın perm şehrindeki tren istasyonundan kuzeybatıya doğru kaçmaya çalıştığını belirtmiştir. bu tanıklardan bazılarına anastasia’nın fotoğrafı gösterildiğinde olayı doğrulamış, utkin ismindeki doktor ise anastasia’nın yaralı olduğunu ve kendisine tedavi uyguladığını belirtmiştir.

1991 yılında yekaterinburg yakınlarında bulunan toplu mezardan çarın, eşinin ve üç kızının kalıntıları çıkarılmış ve kızlara ait olan kalıntılardan birisinin anastasia’ya ya da ablası maria’ya ait olduğu belirlenmiştir. 2007 yılında yapılan dna testi ile birlikte anastasia’nın 1918 yılında öldüğü kesinleşmiştir.

TÜRBAN SORUNU DOSYASI : Bilim Kültürüne Sahip Bir Kadın Türban Kullanır mı ???


Bilim Kültürüne Sahip Bir Kadın Türban Kullanır mı ???

Cem Özkan tarafından 19 Mayıs 2020 tarihinde yayınlandı

İnanan da olsa hurafelerden arınmış her akıl, muhtemelen türbanı tanrının emretmiş olduğuna dair şüphe duymuştur. Böyle iken bir çok kadının türbanla örtünmeye ihtiyaç hissetmesi ve hatta yakın tarihimizde gördüğümüz kadının bunun için mücadele etmiş olması insanı anlamak adına tartışmaya değer konulardır.

Kadının örtünme tercihi kişisel hak ve özgürlükler içinde yer alır. Zaten ülkemizde bununla ilgili bir sorun gündemde hiç olmamıştır. 1950 lerden sonra köyden kente göçün hızlanması ile ilk çatışma 60’lı yıllara, Behice Boranın örtülü bir üniversite öğrencisini sınıftan çıkarmasına kadar gider. Bu sorun devletin hizmet alanlarında örtülü kadınların olmasının laiklik ilkesi ile ters düşmesine dayanır. O günden 2000 li yıllara kadar laiklik ilkesinin korunması için gösterilen titizlik toplumun büyük çoğunluğu tarafından halen dahi anlaşılmamıştır. İdarenin o süreçteki tutumu hak ihlali olarak lanse edilmiş ve türban giderek siyasal bir argümana dönüşmüştür. Özallı yıllarda üniversitelerde örtülü kadınlara eğitim olanağı sağlayacak düzenlemeler olmuşsa da bunlar kimi kurumların duyarlılıkları nedeni ile iptal edilmiştir. Ülkenin kamu kurumlarının bu duyarlılıkları sağ siyasi partiler tarafından vesayetle ilişkilendirilmiş ve yıllar süren siyasi mücadele ile idarelerin bu dirençleri kırılmıştır. Ancak idarelerin türban karşıtlıkları akla ve hukuka uygundu, bu yalnızca Türk adalet sisteminde değil, 2004 de sonuçlandırılan Leyla Şahin davası ile AİH. Mahkemesince de ortaya konulmuştur. Mahkeme kararında, köktendinci siyasi akımların varlığını dikkate alarak, öğrencilerin hangi dinden olduklarını açıkça göstermelerine kısıtlamalar getirilmesini uygun bulmuş ve üniversitelerde türbanın takılmasının cumhuriyetin temel ilkeleri ile bağdaşmadığı şeklinde görüş belirterek Leyla Şahine bir haksızlık yapılmadığına hükmetmiştir. Bütün bunlara rağmen ülke kamuoyunda türban, kadının modernleşmesinin (!), yani sosyal hayattaki görünürlüğünün önündeki bir engel olarak algılanmıştır. Konu daha çok kişisel hak ve özgürlüklere dair bir mücadele ele alınarak AKP siyasetinin itici gücü haline gelmiştir. Giderek güçlenen AKP, kamu idarelerinde kritik yönetici kadroların değişimlerini sağladıktan sonra iktidarının 11. yılında bir mevzuat düzenlemesi ile türbanı kamusal alanda meşru hale getirmiştir. Hatta türbanlı kadın milletvekilleri meclise girebilmiştir. Türban meselesi, bugün bir ölçüde ülke siyasi gündeminden çıkarılmış gibi görünse de 1950 den sonraki Türk modernleşmesinin ne derece pragmatik olduğuna ve akılcılıkla ne derece bağlaştığına dair halen canlı bir göstergedir.

Türkçe Kuranda ilgili ayetler okunduğunda bugün anladığımız anlamda bir örtünmenin tarif edildiği sonucuna varmak güçtür. Belli ki örtünme, geçmişten bugüne din hocalarının yorumları ile her kültürde farklı farklı şekiller almıştır. Sorgulayıcı dindarların bu örtünme şeklini eleştreceklerine şüphe yok. Çağımız insanı bu denli hareketli iken ve mesleklerin gereği özel kılık kıyafetler söz konusu iken kadından türban takmasının istenmesi açık bir haksızlıktır. Hayatın her alanında ben de varım diyen kadının bu örtünmeyi kabul etmesi ancak bir zorlamaya işaret olabilir. Mayo giyerek denizde yüzmeyi hissetmek her insana haktır. Rüzgarın saçlarında esintisini, soğukluğu sıcaklığı hissetmek büyük özgürlüktür. İnsanın var oluş serüvenini okuyan, insanlığın nereye gittiğinii sorgulayan hiçbir kadın bu özgürlüğü bir kenara bırakmaz. Çağının varoluş bilgisini almış bir kadın türban takmanın zorluklarını yaşamak istemeyecektir. Bugünün dünyasının normali, insanın “fıtratına” uygun olanı açık olmaktır. Açılmaktan da kasıt kadının cinsel öğelerini öne çıkarması, ziynetlerini sere serpe ortalığa serilmesi demek değildir. Bu da ters yönde bir aşırılığa, görgüsüzlüğe işaret olabilir. Açılma doğa ile insanın iletişiminin önündeki engellerin azaltılmasıdır. Örtünme ise ancak insanın hayatının estetik, konfor ve güvenliğini artırmak amacı ile olmalıdır. Bu zaviyeden bakıldığında Allah’ın insandan mantıksız bir şey istediği bir din anlayışı olabilir mi? Türban Allah’ın emridir diye iddia edenlerin çoğu henüz bu konuda bilgilenmeye ve derin düşünmeye başlamamış olanlar olmalı.

Madem doğal değil o halde kadın neden türbanla örtünüyor;

  • örtünmesi durumunda alesi yada sevgilisinin mutlu olacağı düşündüğünden,
  • baskı altında olduğundan,
  • örtünerek daha değerli olacağına inandığından,
  • türbanı çıkardığında oluşacak sosyal tepkilerden çekindiğinden,
  • kendini çıplak hissetme gibi utanma duygusu ile yüzleşmemek için,
  • günah olduğuna inandığından,
  • bir çirkinliği örtüğünden,
  • alışkanlığı olduğu için,
  • sadece özgürlüğe verdiği önemi tersten göstermek adına,
  • modern değerlere inat, tepkisellikten,
  • başka nedenlerden ya da bütün bunların bir bileşkesi ile.

Kadınlar hayata katılmak istiyorlar. Muhafazakar kadınlar belki bunu çok daha fazla istiyorlar. Örtünme onların meslek sahibi olma azmine bir göstergedir belki de. Fakat bir yönüyle aileleri ile çatışmadan, onların manevi desteğindeki kadın olarak hayatın içine katılmak istiyor olmalılar. Türk kadının üretici olma, iş hayatının içine girme konusundaki büyük azmi dikkat çekici olsa da türbanın içinde sakladığı çelişkilerden sıyrılmak kolay değildir. Nedir bu çelişkiler; insanın doğallığından uzaklaşması ve geleneğin kadından beklediği evdeki anne rolü ile kadının arzuladığı sosyal hayatta üretici rol arasındaki çatışmadır. Örtünen kadın bu çelişkiler ile yüzleşmemek için ne gibi argümanların ardına saklanıyor olabilir, ona bir bakalım: Bunlardan biri türbanın kara çarşafa göre makul (modern) bir örtünme olması olabilir, keza yapılan bir araştırma AKP li kadınların peçe ve çarşaf giymeyi gericilik ve hurafe olarak gördükleri belirlenmiş. Yani açık kadın bir uçta, çarşaflı öbür uçta aşırılık ama normali türbandır savunması. Bir başka savunma, türbanın kadına ait mahrem bir konu olduğu düşüncesi ve bir anlamda bu konunun tartışmaya kapatılması olabilir. “Açık kadınlar kapalı kadınlar dostluk içinde yaşamaktadır, bu türban tartışması da nereden çıktı şimdi” denildiğini duyar gibiyim. Bir diğer savunma da türbanın eleştirilmesinin dine hakaret olarak olarak algılanması, tabu haline getirilmesi yolu ile gündemden uzaklaştırılması olabilir. Ancak türban her an karşımızda o denli görünür bir gerçek ki, güneş balçıkla sıvanamaz.

Burada türbanın tabulaştırılmasının, eleştrisinin dine hakaret olarak algılanmasını değerlendirmek istiyorum. 20 yıl önce türban savunucuları meşruiyet savaşını hak ve özgürlükler temelinde yaparlarken bugün ise türbanı eleştirenler bir ölçüde dogmatik tepkilerle karşı karşıyadır. O gün özgürlük mücadelesi verenlerin yerini çokluk bugün hakaret algılayanlar almıştır. Peki bir eleştiri hangi nokta da hakaret olur. Eleştiri bir insan hakkı olarak görüldüğü gibi birçok ülke tarafından da gelişmenin ve zenginliğin ana kaynağı olarak görülmektedir. Elbette bu özgürlüğün de sınırları vardır. Eleştiri aşağılama, hakaret ve küfür şeklinde olmamalıdır. Din konusunda eleştiri ve hakaret ayrımına bir örnek vermek gerekirse; bir Budist rahibe hitaben ineğin kutsal bir hayvan değil de bir çiftlik hayvanı olduğunu söylemek hakaret değildir, bir eleştiridir; ancak aynı kişiye hitaben söylenen “ineği kutsal saydığına göre inek kadar beynin yok” demek hakarettir1. Benzeştirisek, türbanın günlük hayatı zorlaştırdığını, çağın gerisinde kaldığını söylemek eleştiri iken, “akıl yoksunu olmasan türban takmazsın” demek hakarettir.

Örtünen kadınların kendileri olmasa bile çocukları veya torunları açılacaktır; bunu bize Türkiye tarihi gösteriyor. Şimdiki muhafazakarların öykündükleri osmanlı eşrafının, ulemasının, paşalarının, saray takımının torunlarının bugün batı avrupalı giyim tarzında yaşadığını gördük öğrendik. Bu gerçeklere rağmen türbanla örtünen kadınları sık sık çelişkileri ile yüzleştirmek doğru olmayabilir, onları psikososyal bir gerilim içine sokmak yukarıda açıkladığımız savunma araçlarını tetikleyebilir. Peki bilim kültürüne sahip bir kadın türban kullanabilir mi? Bilim kültürüne sahip bir bireyin en önde gelen özelliklerden biri eleştirel düşünmesidir. Ama bilim aklına sahip olsa bile kadından türban meselesine odaklamasını ne derece beklemeliyiz. Kadın modernleşmeyi herşeyden önce meslek sahibi olmak olarak görüyor, dolayısı ile kadın beceri kullanmada önceliğini üretici olduğu alana vermek isteyecektir. Bu anlamda modernleşen kadından öncelikle açık olması beklenmemelidir. Bana göre erdemli her insan varoluşunu sorgular, ama bunu temel ihtiyaçlarını güvence altına aldıktan sonra yapması beklenir. Bu nedenle türban bilim kültürüne sahip bir kadının göstergesi olarak alınmamalıdır. Fakat şöyle bir gösterge olabilir; eğer bir kadın türban takmanın gereğini ve değerini savunmayı önceliği yapmışsa, bu mücadeleyi hayatının anlamı haline getirmişse onun bilim kültürü kazandığını söylemek güçtür. Sonuç olarak kişi kazandığı bilim kültürü ile en verimli olacağı alanda üretici faaliyetlerini yapabilmelidir, ondan kahramanlık beklemek yerine galiba entelektüel açlık çekeceği günü beklemek daha yerinde bir öngörü olacaktır. Özgürlüklerini aradıkları için türban takan kadınları bu bağlamda hoş görmeliyiz.

1 (“The Crime of Defamation in Turkish Criminal Code” Devrim AYDIN Yrd. Doç. Dr., Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fak.)

Cem Özkan

LOKAL SİLAH ENDÜSTRİSİ DOSYASI : İstihbaratçılara ve kadınlara özel Canik marka silah


İstihbaratçılara ve kadınlara özel Canik marka silah

Samsun Yurt Savunma Sanayi ve Ticaret AŞ’de bu yıl üretilen Canik marka TP9 Sub Elite modeli, istihbaratçılar başta olmak üzere kadınların tercih edebilmesi için kompakt bir tasarıma sahip – Firmanın Genel Müdürü Cahit Utku Aral: – "Bu silah, TP serisinin en küçük versiyonu. Bu silahı ister kendi güvenliğiniz için ister poligon atıcılığı için uygun yaptık. Öyle bir ebat yaptık ki hem gizli taşıma hem çantada taşıma için uygun" – "Bizim geliştirdiğimiz Sub kompakta hedef kitle olarak her gün her ortamda silah taşıyan kişileri seçtik, silahın görev versiyonlu modelinde ise gizli istihbarat teşkilatları var. İstihbarat teşkilatlarının yüksek kapasiteye ihtiyacı yokken gizli taşımaya uygun bir silaha gereksinimleri var"

Samsun Yurt Savunma Sanayi ve Ticaret AŞ Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Müdürü Cahit Utku Aral, bu yıl ürettikleri TP9 Sub Elite modeli için "Bu silah TP serisinin en küçük versiyonu. Bu Silahı ister kendi güvenliğiniz için isterse de poligon atıcılığı için uygun yaptık. Öyle bir ebat yaptık ki hem gizli taşıma hem çantada taşıma için uygun." dedi.

Aral, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kolluk kuvvetleri için görev amaçlı silahların yanı sıra sivillerin kullandığı güvenlik ve spor amaçlı silahlar ürettiklerini söyledi.

Bu alanda ciddi yatırımları bulunduğunu ifade eden Aral, "ABD’de ödül alan Canik TP9 SFX ile Elite Combat modelleri, aslında bir spor atıcılık silahı olarak tercih ediliyor. Hem optik sınıfında hem mekanik nişangah sınıfında bir çok ödülü var." diye konuştu.

– Sınıfında Türkiye’de tek

Aral, bu yıl ilk kez Şubat ayında Canik marka Sub kompakt modelini üreterek piyasaya sunduklarını ifade ederek şöyle konuştu:

"Bu silah TP serisinin en küçük versiyonu. Bu silahı ister kendi güvenliğiniz için ister poligon atıcılığı için uygun yaptık. Öyle bir ebat yaptık ki hem gizli taşıma hem çantada taşıma için uygun. Genelde burada hedef kitlemiz bayanlar. Silahın ergonometresi ve yapısı, esasında büyük elli biri için çok uygun değil. Amacımız daha gizli taşıma ve daha küçük elli kişilerin kullanımı ile poligon atıcılığı. Bu silah bugün sınıfında Türkiye’de tek. Amerika’da bu yıl satışa girmiş oluyor. Umarım bir ödül de bu üründen alırız."

Silahın namlu boyutu ve şarjör kapasitesinin önemine vurgu yapan Aral, "120 milimetrelik bir namlu boyutuna haiz bir tabanca, tam boy sınıfına giriyor. Yaklaşık 100 milimetre silahlar, kompakt sınıfına giriyor. 100 milimetre altı olanlar ise Sub kompakt sınıfına giriyor." ifadelerini kullandı.

– Gizli taşımaya uygun oluşuyla istihbaratçıları hedefliyor

Aral, silahın namlu boyutu dışında taşıyabildiği atış kapasitesinin önemli olduğunu, silahta kabza ebadında şarjör kapasitesinin referans gösterildiğini belirterek, şöyle devam etti:

"15’in üzerindeki şarjör kapasitesine sahip silahlar, tam boy olarak tercih edilirken 15 ve altı olan silahlar kompakt boy, 12’nin altı silahlar ise Sub kompakt sınıfına giriyor. Bizim geliştirdiğimiz Sub kompakta hedef kitle olarak her gün her ortamda silah taşıyan kişileri seçtik ama silahın görev versiyonlu modelinde ise gizli istihbarat teşkilatları var. İstihbarat teşkilatlarının yüksek kapasiteye ihtiyacı yokken gizli taşımaya uygun bir silaha gereksinimleri var. Ama Sub kompakt sınıfı silahların, bu zamana kadar personelin büyük silahlarla yaptığı eğitimleri karşılayacak şekilde tasarlanması gerekiyor. Tetiğe ulaşım mesafesi, sürgü tutucu, nişangahı, normalde antrenman yapmış olduğu silahtan çok farklı olması durumunda bütün kas hafızasını kaybediyor. Bunu engellemek için de biz Sub kompaktımızı bir görev tabancasının görevini icra edebilecek şekilde tasarladık."

İRTİCA DOSYASI /// MEB’ten başı açık kadınlara ağır saldırı : Kötü kadınların başı açık, iyiler türbanlı


MEB’ten başı açık kadınlara ağır saldırı : Kötü kadınların başı açık, iyiler türbanlı

Milli Eğitim Bakanlığı’nın rehber öğretmenlere dağıttığı kitapta çocuklara cinsel istismar ve şiddet uygulayan kadınlar başı açık, şefkat gösteren kadınlar ise türbanlı olarak resmedildi.

Okullara dağıtılan ders kitaplarındaki yanlış uygulamaların bir benzeri de Milli Eğitim Bakanlığı’nın hizmet içi eğitimleri kapsamında rehber öğretmenlere dağıttığı kitapta yer aldı. Bakanlığın doğal afet, terör ve cinsel istismar gibi olaylar karşısında psikolojik destek sağlamak amacıyla başlattığı, “Psikososyal Önleyici Destek Programı” kapsamında hazırlanan kitapta başı açık kadınların çocuklara şiddet ve istismar uygularken, türbanlı kadınların ise şefkat gösterirken resmedilmesi dikkati çekti.

Milli Eğitim Bakanlığı doğal afet, terör, göç, intihar, ölüm ve istismar gibi travmatik olaylar karşısında yürütülen önleme hizmetlerinin programlarını Nisan 2019’da tamamıyla yeniledi. Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü öncülüğünde yapılan çalışmalar kapsamında, “Psikososyal koruma, önleme ve krize müdahale ekipleri” kurulması kararlaştırıldı.

KILAVUZ KİTAP

BirGün’den Mustafa Mert Bildircin‘in haberine göre, Bakanlık, Psikososyal Destek Programı eğiticisi tarafından hizmet içi eğitim kapsamında açılan, “Psikososyal Destek Programı Uygulayıcı Eğitimleri” hazırladı. Eğitimi başarı ile tamamlayan rehberlik öğretmenlere, “Psikososyal Destek Programı Uygulayıcı” unvanı verildi. Öğrencilere yaşadıkları travmalar konusunda destek olacak rehber öğretmenler için bir de kılavuz kitap hazırlandı.

MEB Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan kitapta, travma türlerine ilişkin önleyici etkinlikler yer aldı. Kitabın, “Cinsel İstismar” başlığı altında olumlu ve olumsuz davranışlara örnek olacak resimler çizildi. Küçük yaştaki çocuğu muayene eden türbanlı bir doktora ilişkin resimde, muayene olan çocuk ve ailesinin mutlu şekilde yansıtıldığı görüldü.

Kitapta bulunan, “Doğrular ve Yanlışlar” etkinliği altında da çocuğunu öpen, şefkatle sarılan anne görseli paylaşıldı. Görseldeki anne türbanlı şekilde yansıtıldı. Bir başka resimde ise çocuğu öpmeye çalışan başı açık yetişkin bir kadın ve bu girişim karşısında hoşnut olmayan çocuk anlatıldı. Bu resmin hemen altına ise çocuğunun başını okşayan kapalı bir annenin çizildiği resim yerleştirildi. Kitapta yer alan hikayelerin birinde ise sokakta oynayan çocuğun yanına gelen komşusunun onu öpmek istediği ifade edildi. Bu hikayenin görselinde de başı açık bir kadın tercih edildi.

İYİ NİYETLİ DEĞİL

Sosyal Hizmetler Uzmanı Dr. Bülent İlik, BirGün’ün, “Bu görseller çocuğun bilinçaltında, ‘Türbanlı iyi açıklar ise kötü algısı yaratır mı?” sorusuna şu yanıtı verdi:

“Çocukta hemen böyle bir algı oluşmaz ama bu tip şeyler üst üste geldiği zaman çocuğun zihnine öyle yerleşir. Bu yaşananlar sistemli şekilde adım adım uygulanan bir sürecin parçası. Bunu yapanların iyi niyetli olmadığını söylemek gerekir. MEB, çok uzun bir süredir benzer politikayı ısrar ve inatla sürdürüyor. Şunu da söylemek gerekir ki çocuğun yaşadığı çevre ve ailesi bu noktada çok önemli. Bu tür konular her çocuk için aynı etkiyi yaratmaz.”

MİLLİ KALKINMA DOSYASI : Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasında Düzenlenen Baloya Katılan İşçi Kadınlar hikayesi


Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasında Düzenlenen Baloya Katılan İşçi Kadınlar hikayesi

1930’lu yılların sonu…

Türkiye’deki fabrikalarda Beethoven dinleyerek çalışan hiç işçi var mı? Dün vardı…

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nda Beethoven çalıyordu.

Piyanosu olan bir fabrikadan bahsediyoruz.

Emekçilerinin koro kurdukları ve klasik müzik seslendirdikleri bir fabrikadan!

İşçi korosu, sadece Nazilli’de değil, Aydın ve Denizli gibi çevre illerde konserler veriyor ve Atatürk’ün çok önemsediği çok sesli müziği Anadolu’ya tanıtıyordu.

Ayrıca:

İşçilerin radyosu vardı.

Tiyatro yapıyorlardı.

Fabrika bir eğitim kurumu gibiydi.

İşçiler yemek aralarında dünya klasiklerini okuyordu.

Fabrikada eğlenceler düzenleniyordu. Balolar yapılıyordu.

Haftada 6 filmin gösterildiği 700 kişilik sinema salonu vardı.

Kurulan “Sümer Halkevi”nde halka biçki-dikiş kursları veriliyordu. Yılda iki kere halka basma dağıtılıyordu.

Fabrikada işçilere okuma yazma öğretmek için beş sınıflı okul vardı. “Sümer İlköğretim Okulu” adlı bu işçi okulu 980 öğrenciye sahipti.

İşçi çocukları için 26 yatak ve 40 mevcutlu bir kreş kurulmuştu.

Lacivert – beyaz renkli Sümer Spor; atletizmden bisiklete, futboldan yüzmeye kadar birçok branşta faaldi.

Paten yapılıyordu.

Bisiklet yarışları düzenleniyordu.

Fabrika bünyesinde 40 yataklı bir hastane, bir eczane, bir de laboratuvar vardı.

İşçiler ve memurlar, fabrikanın hemen önünde özel olarak inşa edilen 264 dairelik ve bin kişilik lojmanlarda kalırken, bekar işçiler için 350 kişilik bir “Bekar İşçi Evleri” vardı.

İşçiler arasında Türkiye’nin dört bir yanından gelenler olduğu gibi,

Yunanistan’dan Bulgaristan’a, Almanya’dan İsviçre’ye kadar yurtdışından çalışmaya gelen 1200 işçi vardı.

Şehir merkezi ile fabrika arasında gidip gelen ve fabrika çalışanlarının yanı sıra Nazilli halkının da ücretsiz olarak binebildiği “Gıdı Gıdı Treni” vardı! Ve Gıdı Gıdı isminde mizah gazetesi çıkıyordu…

Bir gün yolunuz Nazilli’ye düşerse, Kemalist Devrimi’nin ürünü, çürümeye bırakılan bu fabrikayı görün; Mustafa Kemal’e olan inancınız artar.

Ve kesinlikle…

Moral bozmak yok; aynısını yine yapacağız.

Yeter ki heyecanınızı kaybetmeyin…

SONER YALÇIN

KADINLARIMIZ DOSYASI /// ORTAÇAĞ AVRUPASI’NDA KADIN AŞAĞILAMANIN DİĞER ADI : CADILIK


ORTAÇAĞ AVRUPASI’NDA KADIN AŞAĞILAMANIN DİĞER ADI : CADILIK

Büşra Bulut

12 Mart 2018

Sihir ve büyü gibi kavramlar günümüz dünyasında bir korku aracı olarak değil eğlenceli birer kandırılmışlık hali olarak görülüyor. Cadı figürleri ise sivri uçlu şapka tatlı bir çehre ve uzun bir süpürgeyle tasvir edildiği için fazlasıyla sempatik bulunuyor insanlar tarafından. Ama ne yazık ki Ortaçağ Avrupası’nda durum bu kadar sevimli değildi. Pek çok kadın cadılık suçlamasıyla çeşitli işkenceler sonucunda vahşice katledilecek ve hatta yüzlerce insanın gözü önünde canlı canlı yakılacaktı.

14. yüzyılda sihir türlerini kovalayıp çeşitli kara büyülerle uğraşan kişiler erkeklerdi aslında. Avrupalının inanışına göre bu tarz meziyetlerin büyük bir bilgi birikimi barındırması gerekiyordu ve neredeyse okuma-yazması bile olmayan kadınların bu bilgilere ulaşabilmesi mümkün değildi. Kadınları görmezden gelip erkekleri eğitmek çok daha önemliydi Avrupa için. Bu nedenle yavaş yavaş ortaya çıkan yetenekli kadınların ilimlerini kabul edemediler ve “sapkınlık” adıyla nitelendirip cezalandırma yolunu seçtiler. Her zaman üstün olan taraf erkekler olmalıydı çünkü.

1487’de Heinrich Kramer ve Jacop Sprenger Cadıların Çekici adlı eserlerinde; “Bütün cadılar şehvet sonucunda ortaya çıkıyor. Kadınların kontrol edilemeyen cinselliği onları meydana gelecek şeytani olayların potansiyel suçluları haline getiriyor sözlerine yer verdiler. Kitap cadılarla mücadele eden bütün rahiplere birer kopya olarak dağıtıldı. “Cadıların Çekici”nin yaydığı fikirlerden sonra daha da acımasız bir şekilde hedef tahtasına koyuldu kadınlar. Aynı zamanda bir rahip olan Kramer ve Sprenger bütün kadınların cadılıkla alakası olduğunu iddia ediyorlardı. Hatta onlara göre Katolik inancına en büyük zararı veren kişiler de ebelerdi. Çünkü doğum gibi kutsal bir olayın nasıl üstesinden gelinerek böylesine başarıyla sonuçlandırıldığını bir türlü anlayamıyorlardı. Bu noktada kesinlikle sihir veya büyünün bir etkisi olmalıydı.

Cadılığın ölümle cezalandırılması 1532’de Roma İmparatoru V. Charles tarafından yürürlüğe konan Lex Carolina ile resmileşecekti. Başlarda kimsesiz yaşlı fakir ve çirkin kadınların cadılık yaptığına inanıp kurbanlarını bu kriterlere göre seçtiler. Herhangi bir hastalığa otlarla çare bulan şifacılar da yine aynı şekilde bu kıyımdan paylarını alacaktı. Ormandan bitki toplayıp hekimlerin olmadığı kasabalarda hastaları tedavi eden bu kadınlar gitgide toplum tarafından dışlanmaya başladılar. Ayrıca kadınların Pazar ayininde fazla içten dua etmesi (çok günah işlediği iddiasıyla) gündüzleri uyuması (geceleri şeytan ile ayin yapması nedeniyle) fazla güzel olması (güzelliği ile büyülediği düşüncesiyle) ve fazla çirkin olması da cadılık alameti olarak kabul edildi. Çünkü Ruhban sınıfına ait din adamları kendi yarattıkları hayale inanarak cadıların varlığını kanıtlamaya ve onları yok etmeye çalışıyorlardı. Bunu yaparken masum insanları koruduklarını iddia edecek kadar da pervasızlardı.

Basit bir çekememezlikten doğan asılsız ihbarlar sonucunda bile hiçbir sorgulama yapılmaksızın katlediliyordu kadınlar. Şeytanın yalanlarıyla baştan çıkarıldıklarına belirli hayvanların sırtına binerek Tanrıça Diana ile uçabildiklerine inanılıyordu. Hatta bununla da yetinmeyen rahipler cadıların bir araya geldikleri ayin gecelerinde (sabbat) bebekleri yediklerini ve cinsel sapkınlıklar yaptıklarını söylediler. Rivayete göre bir cadı süpürgesini suya sokup bazı sözler mırıldanırsa şeytan kolaylıkla fırtına ya da sel çıkartabilirdi.

Sabbat tasviri

Engizisyon Mahkemesi’nin yargıçları zamanla tutuklama kıstasını genişlettiler. Soylular rahibeler ve genç kızlar da artık cadılıkla suçlanabiliyordu. Bunun için tek bir ihbarın yeterli olduğu gerçeği sosyal durum gözetmeksizin bütün kadınları tutuklanma tehdidiyle karşı karşıya bıraktı. Toplum içerisinde hoş görülmeyen bir kadın davranışı bile cadılıkla özdeşleştiriliyordu artık. İşin en ilginç kısmı ise maddi boyutta karşımıza çıkıyor. Suçlanan kadınların mal varlığının 2/3’si feodal hükümdara kalıyor geri kalan 1/3’i de sorgulayan hakim cellat ve ihbar eden kişi arasında paylaştırılıyordu. Buradan da anlaşılacağı üzere yüzlerce masum kadın çok ciddi bir çıkar çarkının işlemesi uğruna kurban edilmiş büyük paralar kazandırma vaadi ile asılsız ihbarların önü açılmıştı. Cadı avına çıkmak için ortam ve şartlar son derece müsaitti.

Bütün bunların yanı sıra kilise; İncil ve Tevrat’tan seçilen bazı ayetleri de kullanarak yapılan vahşeti meşrulaştırıyordu:

Çık.22: 18 “Büyücü kadını yaşatmayacaksınız. ”

Lev.20: 6 “‘Kim cincilere ruh çağıranlara danışır bana ihanet ederse ona öfkeyle bakacak halkımın arasından atacağım. ”

Toplum içerisinde de havada süpürgeyle uçan kadınların varlığından sıkça bahsediliyordu. Bu görüşe itiraz edip süpürgeyle uçmak gibi bir eylemin olmadığını söyleyenler ise şiddetle cezalandırılıyordu kilise tarafından. Cadılar şeytanla ilişkiye giren güçlü ve tehlikeli yaratıklardı çünkü. Fakat ne hikmetse böylesine üstün yeteneklere sahip olan bu kadınlar sıradan insanların eline düşmekten bir türlü kurtulamıyorlardı. Kendi canlarının yakıldığı yetmiyormuş gibi bir de başka cadıların ismini vermeye zorlanıyorlardı.

Onlara sorulan sorulardan bazıları ise şunlardı:

“Kedi kurbağa yarasa gibi hayvanlarla aranız iyi midir?”

“Suya düşünce batmadan yüzeyde kalabiliyor musunuz?”

“Yemek pişirirken büyük siyah kazan kullanır mısınız?”

Zavallı kadınlar çoğu zaman cadı olduğunu itiraf ederek hemen öldürülme yolunu seçtiler. Aksi takdirde yapılan işkenceler dayanılacak gibi değildi. Bütün kıyafetleri çıkartılıp kemikleri tek tek kırılıyor etleri lime lime parçalanıyor bakire olup olmadıklarının anlaşılması için tecavüze uğruyorlardı.

Avrupa’nın kara lekesi olarak bilinen bu vahşi uygulamalar 17. yüzyılın dördüncü çeyreğine doğru son bulacak ve katledilen yüzlerce masum kadın maalesef manasız bir cinsiyet nefretinin kurbanı olarak tarihe geçecekti.

Kaynak: 1 2 Yücel Aksan “1450-1750 Yılları Arasında Avrupa’da Cadılık”

Hetta Howes “Ortaçağ’ın Şeytan Üçgeni: Cadılar Sihir Tıp”

LİNK : https://www.wannart.com/ortacag-avrupasinda-kadin-asagilamanin-diger-adi-cadilik/