ÖZELLEŞTİRME DOSYASI /// BARIŞ SOYDAN : İZMİR – İSTANBUL OTOYOLU KÖPRÜLER ŞEHİR HASTANELERİ DEVLETLEŞTİRİLMELİ Mİ ????


BARIŞ SOYDAN : İZMİR – İSTANBUL OTOYOLU KÖPRÜLER ŞEHİR HASTANELERİ DEVLETLEŞTİRİLMELİ Mİ ????

E-POSTA : bar.soydan

28 Eylül 2020

Muhalefet partilerine bir önerim var: Ortak bir hukuk komisyonu kurup kamu – özel işbirliği projeleri üzerinde şimdiden çalışmaya başlamak

Merkez Bankası’nın faiz artırımı HDP’ye operasyon gibi sıcak gündem maddelerinin tozu dumanı arasında fark etmemiş olabilirsiniz bir süredir alttan alta "İktidar değişirse kamu – özel işbirliği projeleri ne olacak?" tartışması yürüyor.

Bilindiği gibi özel sektör tarafından devlet adına yapılıp işletilen Hazine’nin dolar – euro bazında araç – yolcu – hasta garantileri verdiği otoyollar köprüler havalimanları şehir hastanelerine "kamu – özel işbirliği projeleri" adı veriliyor.

Kamu ihaleleri uzmanı Prof. Dr. Uğur Emek bu projelerde verilen garantilerle devletin yaklaşık 150 milyar dolarlık yükümlülük altına sokulduğunu söylüyor. Üstelik bu borç devletin resmi döviz borcu istatistiklerinde görünmüyor…

Kamu – özel işbirliği projelerinin kaderinin Türkiye’nin gündemine gelmesini CHP Genel Sekreteri Prof. Dr. Selin Sayek Böke’ye borçluyuz. Böke kısa süre önce Halk TV’de beş müteahhitlik şirketine verilen Hazine garantilerinin ve yapılan özelleştirmelerin tamamının CHP iktidarında kamulaştırılacağını söyledi.

Geçen hafta T24’te düzenlediğimiz "Ekonomi Nasıl Kurtulur?" toplantısında ben de siyasi partilerin ekonomi yöneticilerine (Aralarında Böke de vardı) kamu – özel işbirliği projelerinin kaderini sordum. Böke daha önce açıkladığı görüşü tekrarladı. HDP’den Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu ve Sol Parti’den Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu da hemen hemen onunla aynı fikirdeydi.

İyi Parti’den Prof. Dr. İsmail Tatlıoğlu DEVA’dan Prof. Dr. Ahmet Burçin Yereli Gelecek Partisi’nden Serkan Özcan ise ilk işin kamulaştırmak değil bu projelerin halktan saklanan sözleşmelerinin ortaya çıkarılması işletmeci şirketlere ne gibi garantilerin verildiğinin belirlenmesi kaderlerine sonra karar verilmesi olduğunu söylediler.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da hafta sonu tartışmaya katıldı. Gaziantep’te 300 fabrikanın açılış töreninde (300 fabrika mı?) "Her kim şirketlere el koymaktan bahsediyorsa onun amacı ülkemizin yeniden bataklığa saplanmasıdır" dedi. "Kamu – özel ortaklığı ve dayanışmasına dayanan bu süreci ‘Türkiye modeli’ diye tanımlıyoruz" diye de ekledi.

Danışmanlarının kendisine yanlış bilgi verdiği anlaşılıyor çünkü kamu – özel işbirliği Türkiye’nin icadı değil dünyanın birçok yerinde uygulanan (ve sakıncalarının anlaşılmasıyla vazgeçilen) bir model.

Tartışmaya dahil olanlardan biri de TÜSİAD’dı. TÜAİAD Başkanı Kaslowski özel sektörün faaliyet gösterdiği alanlarda "kamulaştırma" çağrısı yapılmasından rahatsızlık duyduklarını söyledi.

Kamu – özel işbirliği projelerinin kaderi konusundaki en önemli görüş ise bence T24 yazarı Ali D. Ulusoy’un geçen haftaki yazısıydı. İdare hukuku uzmanı Prof. Dr. Ulusoy "Devletten iş alan şirketlere el koymak kolay mı?" başlıklı yazısında bu projelerin sözleşmelerinde uluslararası tahkim şartı olduğunu hatırlatarak devlet el koymaya kalkarsa işletmeci şirketin Türkiye’yi milyarlarca dolarlık tazminata mahkum ettirebileceğini belirtti.

Astronomik fiyatlardan yolcu – araç – hasta garantileri verilen üstelik dolardaki patlamayla devlet bütçesine maliyeti katlanan bu projelere dokunamayacak mıyız yani?

Prof. Dr. Ulusoy’a göre bir çıkış yolu var ama zor bir yol: Uluslararası tahkim mahkemelerini bu projelerde yolsuzluk yapıldığına ikna etmek.

Ama bu da o kadar kolay bir iş değil. Ulusoy şöyle diyor: "Bu sözleşmeler ve lisansların hukuken şeffaf ve rekabete açık bir kamu ihalesi marifetiyle elde edilmiş olması gerekir. Yani bu ihalelerin haksızlıkla ve ‘yolsuzluk’la kazanılmış ‘adrese teslim’ ihaleler olduğunun kanıtlanabilmesi hukuken kilit bir nokta. Ama bu hususlarda uluslararası mercileri ikna etmek öyle kolay değildir. Çok ciddi bir profesyonel hukuk altyapısı ve uzmanlık gerektirir. "

Bir muhalefet partisinin ekonomiden sorumlu yöneticisi ise geçen hafta kendisiyle yaptığım görüşmede başka bir yola dikkat çekti: Kamu – özel işbirliği projelerini alan şirketlerin önemli bir kısmı Türkiye’de faaliyet gösteriyor iktidar değiştiğinde yeni yönetimle çatışmayı göze almaları kolay değil. Projeleri kamulaştırmak belki zor ama bu şirketleri masaya oturtup sözleşme şartlarını tadil etmeye (Mesela dolar bazında yolcu – hasta – araç garantilerini TL’ye çevirmeye ya da düşük bir kurdan sabitlemeye) ikna etmek mümkün olabilir.

Heyhat bu da o kadar kolay değil! Çünkü kamu – özel işbirliği projelerinin birçoğunda yabancı ortak var! Mesela Üçüncü Köprü’nün işletmecilerinden biri İtalyan inşaat şirketi Astaldi. Prof. Dr. Ulusoy’un dediği gibi "Yabancı yatırımcılar artık iyice akıllandı. Uluslararası tahkim şartı olmadan hiçbir devlet işine girmiyorlar. Uzan’lardan sonra artık yerli yatırımcılar da uyandı. Yabancı ortak alıyorlar…"

Kamu – özel işbirliği projelerinin Türkiye’yi nasıl içinden çıkılmaz bir labirente sürüklediğini ülkenin geleceğinin nasıl ipotek edildiğini görüyor musunuz?

Muhalefet partilerine bir önerim var: Ortak bir hukuk komisyonu kurup kamu – özel işbirliği projeleri üzerinde şimdiden çalışmaya başlamak.

Hem bir koalisyon iktidarının alıştırması olur belki…

LİNK : https://t24.com.tr/yazarlar/baris-soydan/izmir-istanbul-otoyolu-kopruler-sehir-hastaneleri-devletlestirilmeli-mi

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Tam 100 Yıl Önce İzmir’de Düşmana İlk Kurşunu Sıkan Kahraman : Hasan Tahsin


Tam 100 Yıl Önce İzmir’de Düşmana İlk Kurşunu Sıkan Kahraman : Hasan Tahsin

Hasan Tahsin kimdir? 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkarma yapan düşman askerine ilk kurşunu sıkan ve oracıkta şehit olan kahraman gazeteci Hasan Tahsin’in (Osman Nevres) hayatı.

1888 yılında selanik’te doğan hasan tahsin, eğitimini şemsi efendi okulu’ndan sonra selanik feyziye mektebi’nde bitirmişti. okulun o sıradaki müdürü, gelecekte osmanlı maliye nazırı olacak olan cavid bey’di. hasan tahsin, daha sonra istanbul a gelecek kendisi gibi selanikli olan cavid bey’den büyük yardım görecekti.

hasan tahsin, 1908 yılında ittihat ve terakki tarafından öğrenim görmesi için paris’e felsefe okumaya gönderilmiş, dönüşünde parti içinde etkin rol almıştı. teşkilat-ı mahsusa’da yani osmanlı istihbaratı’nda çalıştı. onu teşkilata sokan yine hemşehrisi olan selanikli nazım bey’di.

istihbaratçılığı sırasında en önemli görevi biri türk düşmanı iki ingilizi ortadan kaldırmaktı. balkan komitesi başkanı edward buxton ile kardeşi leland, balkan devletlerini ingiltere’nin yanında savaşa gimek için razı etmeye çalışıyorlardı. bu komite daha önce balkan devletlerini osmanlı’ya karşı kışkırtmıştı. hasan tahsin, bükreş’te buxton’lara ateş açtı. leland hafif yaralandı, edward yara almadan kurtuldu.

1917 yılında isviçre’ye giden hasan tahsin, ittihatçı karşıtı çevrelerle görüştüğü için dönüşünde teşkilat tarafından ticaret bahanesiyle izmir’e sürgüne gönderildi. 11 kasım 1918’de hukuk-u beşer isimli gazeteyi yayınlamaya başladı. iki defa kapatılınca sulh ve selamat adlı gazeteyi çıkarttı.

mdmbvry

gazeteci hasan tahsin, hukuk-u beşer gazetesinde izmir’in işgaline karşı yazılar yazdı.

izmir’in işgali başladığında askerlerin en önünde yürüyen bayraktarı vurmuş, kaçmaya çalışırken şehit düşmüştür. öldürüldükten sonra da tekmelendiği, çiğnendiği, süngülendiği de bilinir. buna rağmen öfkesi dinmeyen yunan askeri, o sırada kışlada teslim olmak için bekleyen erleri kurşuna dizip, başta kolordu komutanı ali nadir paşa ve tümen komutanı hürrem paşa olmak üzere subaylarımıza da meydan dayağı atmışlar, içlerinden "zito venizelos!" diyerek bağırmasını istedikleri albay fethi bey’i emri kabul etmediği için süngüleyerek katledilmişlerdir. daha sonra ali nadir paşa’nın eline bir beyaz bayrak verip arkasında subayları elleri havada "zito venizelos!" diye bağırtarak dayak eşliğinde, kordonda dolaştırmışlar, yere düşenleri süngüleyerek denize atmışlardır.

15 mayıs 1919’da yunanlar izmir’e çıkarken bir amerikan filosu da onlara refakat ediyordu. amerikan filosunun korumasındaki yunanlar tarafından katledilen hasan tahsin’in üç gün yerde kalan cenazesi yine, karaya çıkan amerikan askerlerinin müdahalesiyle gömüldü.

üzerinden çıkan kimlikte ismi osman nevres yerine, hasan tahsin olarak kayıtlıydı. (bunun nedeni, daha önceleri, isviçre’ye giderken babasının adına pasaport almak zorunda kalmasıdır.) ve o günden sonra hasan tahsin adıyla anılmıştır.

EĞİTİM DOSYASI : Atatürk’ün İstanbul’dan Bursa’ya İzmir Zaferinin Kutlamaları İçin Giden Öğretmenlere Yaptığı Tarihi Konuşma


Atatürk’ün İstanbul’dan Bursa’ya İzmir Zaferinin Kutlamaları İçin Giden Öğretmenlere Yaptığı Tarihi Konuşma

Düşmanın İzmir’e dökülmesinin ardından zaferi kutlamak için, İstanbul’dan kalabalık bir öğretmen topluluğunun Bursa’ya gider. Şark Tiyatrosu’nda düzenlenen toplantıda, Atatürk öğretmenlere seslenir.

baş öğretmen, baş komutan gazi mustafa kemal atatürk, düşmanın izmir’de denize dökülmesinin hemen ardından bursa’ya gelerek öğretmenlere bir konuşma yapacaktır…

*

hanımlar, beyler!

istanbul’dan geliyorsunuz. hoş geldiniz. istanbul’un ışık ocaklarını temsil eden yüce heyetiniz karşısında duyduğum zevk sonsuzdur. kalplerinizdeki duyguları, beyinlerinizdeki fikirleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve alınlarınızda okumak benim için olağanüstü mutluluk sebebidir. bu dakika önünüzde duyduğum en içten duyguyu izninizle söyleyeyim:

isterdim ki çocuk olayım ve sizin ışık saçan öğretim çevrenizde bulunayım. sizden bilgileneyim, siz beni yetiştiresiniz.

o zaman milletim için daha yararlı olurdum; fakat ne yazık ki gerçekleşmesi mümkün olmayan bir arzu karşısında bulunuyoruz. yerine başka bir istekte bulunacağım; bugünün çocuklarını yetiştiriniz. onları memlekete, millete yararlı fertler yapınız… bunu sizden istiyor ve rica ediyorum.

öğretmen hanımlar, öğretmen beyler!

belki muallime demediğim için benim yanlışımı çıkarıyorsunuz. ben dilimizde “tâi te’nis”* kullanmak mecburiyetinde olmadığımızı sanıyorum. evet, öğretmen hanımlar ve öğretmen beyler, bilirsiniz ki, milletimiz büyük bir felâket geçirdi. devletimiz bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı, varlığımıza karşı birçok cinayetler yapıldı. çok çalıştık, bugüne ait başarıyı elde ettik.

hanımlar, beyler!

bir milleti, düşmüş olduğu herhangi bir felâketten kurtarmakta, bir milleti aydınlatmakta devlet adamlarının sahip olduğu büyük önem inkâr edilemez. hatta diyebiliriz ki, bugünü görmek; milletin temizliği ve namusu, vatansever millî çabası ve özellikle hor görülen faydalı duyguları sayesinde etkili olmuştur. fakat bugün ulaştığımız nokta gerçek kurtuluş noktası değildir. bu düşüncemi açıklayayım: bir milletin felâkete uğraması demek, o milletin hastalıklı olması demektir… bundan dolayı kurtuluş sosyal yapımızdaki hastalığı açmak ve tedavi etmekle elde edilir. hastalığın tedavisi ilmî ve fennî bir şekilde olursa iyileştirici olur. yoksa tam tersine hastalık sürekli ve tedavi edilemez bir hale gelir. bir sosyal yapının hastalığı ne olabilir? milleti millet yapan, ilerleten ve yükselten güçler vardır: düşünce güçleri ve sosyal güçler…

düşünceler, anlamsız, mantıksız safsatalarla dolu olursa, o düşünceler hastadır. kezâ sosyal hayat akıl ve mantıktan mahrum, yararsız ve zararlı birtakım inançlar ve geleneklerle dolu olursa felç olur.

öncelikle düşünce ve sosyal güçlerin kaynaklarını temizlemekten başlamak gerekir. memleketi, milleti kurtarmak isteyenler için, millî onur sahibi olmak, güzel niyet, fedakârlık gerekli olan özelliklerdendir… fakat bir sosyal yapıdaki hastalığı görmek, onu tedavi etmek, sosyal kurumu çağın gereklerine göre ilerletebilmek için, bu özellikler yeterli gelmez; bu özelliklerin yanında ilim ve fen gereklidir. ilim ve fen girişimlerinin çalışma merkezi ise okuldur. bundan dolayı okul gereklidir. okul adını hep birlikte saygıyla söyleyelim. okul genç beyinlere, insanlığa saygıyı, millet ve memlekete sevgiyi, onuru, bağımsızlığı öğretir… bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için takibi uygun olan en sağlam yolu belletir… memleket ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman ve birer bilgin olmaları gerekir. bunu sağlayan okuldur. ancak bu şekilde her türlü girişimlerin mantıklı sonuçlara ulaşması mümkün olur.

hanımlar, beyler! memleketimizin en bayındır, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklariyle çiğneyen düşmanı yenilgiye uğratan zaferin sırrı nerededir. bilir misiniz? orduların yönetiminde ilim ve fen ilkelerini rehber kabul etmektedir. milletimizi yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin kurulmasında aynı mesleği takip edeceğiz. evet, milletimizin siyasî, sosyal hayatında, milletimizin düşünce eğitiminde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki türk milleti, türk sanatı, ekonomisi, türk şiir ve edebiyatı, bütün güzelliğiyle meydana çıkar.

hanımlar, beyler!

memleketimiz içinde çağdaş düşüncelerin çağdaş ilerlemelerin güzelliği kaybedilmeden yayılması, ortaya çıkması gerekir. bunun için bütün ilim ve fen adamlarının bu konuda çalışmayı bir namus gereği bilmesi gerekir.

öğretmen hanımlarımız, öğretmen beylerimiz, şairlerimiz, edebiyatçılarımız, yazarlarımız sürekli millete bu felâket günlerini ve onun gerçek nedenlerini açık ve kesin olarak söyleyecekler, bildirecekler, bu kara günlerin dönmemesi için dünya yüzünde medeni ve çağdaş bir türkiye’nin varlığını tanımak istemeyenlere, onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır.

hanımlar, beyler!

görülüyor ki, en önemli ve verimli görevlerimiz eğitim işleridir. eğitim işlerinde mutlaka başarılı olmak gerekir. bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur. bu zaferin sağlanması için hepimizin tek can ve tek fikir olarak ilkeli bir program üzerinde çalışması gereklidir. bence bu programın ilkeleri ikidir:

1. sosyal hayatımızın ihtiyaca uygun olması.
2. çağdaş gereklere uygun olmasıdır.

gözlerimizi kapayıp soyut yaşadığımızı kabul edemeyiz. memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız… tam tersine ilerleyen ve medenileşen bir millet olarak uygarlık sahasının üzerinde yaşayacağız. bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. ilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin her bireyinin kafasına koyacağız. ilim ve fen için kayıt ve şart yoktur.

hiçbir mantıklı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. ilerlemede kayıt ve şartları aşamayan milletler hayatı akıllıca ve fiilen göremez. hayat felsefesini geniş gören milletlerin hakimiyeti ve köleliği altına girmeğe mahkûmdur.

öğretmen hanımlar, öğretmen beyler!

bütün bu gerçeklerin milletçe iyi gelişme ve iyi bir şekilde sindirilebilmesi için her şeyden önce cahilliği yok etmek gereklidir. bundan dolayı eğitim programımızın, eğitim siyasetimizin temel taşı, cahilliğin yok edilmesidir.

bu yok edilmedikçe, yerimizdeyiz… yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor, demektir. bir taraftan genel olan cahilliği yok etmeye çalışmakla beraber, diğer taraftan sosyal hayatta kişi olarak pratik etkili ve verimli fertler yetiştirmek gerekir. bu da ilk ve orta öğretimin uygulamalı bir şekilde gerçekleşmesiyle mümkündür. ancak bu sayede sosyal kurumlar iş adamlarına, sanatçılarına sahip olur. doğal olarak millî dehamızı ortaya çıkartacak duygularımızı layık olduğu dereceye ulaştırmak için yüce meslek adamlarını da yetiştireceğiz. çocuklarımızı da aynı tahsil derecelerinden geçirerek yetiştireceğiz.

hanımlar, beyler!

kesinlikle bilmeliyiz ki, iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır. çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz eğitimin sınırları ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz.

1.milletine,
2. türkiye devletine,
3. türkiye büyük millet meclisi’ne,

düşman olanlarla mücadele sebepleri ve araçlarıyla donatılmış olmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. mücadele gereklidir. hanımlar, beyler! itiraf edelim ki, biz üç buçuk yıl öncesine kadar topluluk halinde yaşıyorduk. bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı. dünya bizi, temsil edenlere göre tanıyordu. üç buçuk yıldır, tamamen millet olarak yaşıyoruz. bunun maddî ve belirgin tanığı hükûmet şeklimiz ve hükûmetimizin içeriğidir ki, onu kanun büyük millet meclisi diye adlandırdı.

bütün dünya bir an kararsız olmasın ki, türkiye devletinin tek ve gerçek temsilcisi yalnız ve ancak türkiye büyük millet meclisi’dir. değersiz çıkarları için ve kendilerini saklamak endişesiyle milletin ve memleketin bağımsızlığını düşmanlara vermede zarar görmeyen, bağımsızlığımızın imha edilmesi sévres antlaşmasını kabul eden hâkimlerin, sultanların, padişahların hikâyelerini, bu idareyi gasp etmelerini türk milleti artık, ancak yalnız tarihte okur.

hanımlar, beyler!

ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı… gerçek zaferi siz kazanacak ve devam edeceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız. ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, sizi takip edeceğiz ve sizin rastlayacağınız engelleri kıracağız. son bir söz: sizin değerli bir heyet halinde bursa’ya gelmeniz, yalnız bursa’yı değil; bütün anadolu’daki kardeşlerinizi mutlu etti. ve istanbul’dan getirdiğiniz selâmları bütün millete bildireceğiz. ben de sizden rica edeceğim ki, oradaki kardeşlerimize selâmlarımızı bildiriniz. istanbul’un talihi, istanbul’da yaşayan katıksız türklerin kalp ve vicdanlarındaki istek gibi görünecektir.

mustafa kemal atatürk

TARİH /// Metin AYDOĞAN : 15 MAYIS 1919 İZMİR’DE DURUM NEYDİ ? HATIRLAYALIM !!!!!!


Metin AYDOĞAN : 15 MAYIS 1919 İZMİR

15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkan Yunan Ordusu, 9 Eylül 1922’ye dek, Anadolu’da kaldığı 3,5 yıl boyunca, Türk halkına sıradışı yoğunlukta sistemli bir şiddet uyguladı. Şiddetin düzeyini, Batılı yazarların aşağıdaki yazıda aktarılan yazılarında bulacaksınız. İzmir’de başlatılan silahlı şiddet, kendiliğinden ortaya çıkan anlık bir düşmanlık tepkisi değil; her yönüyle düşünülmüş, bir göç ettirme eylemiydi. Bu eylem, Anadolu’yu Antik Çağ’dan beri mülkünün bir parçası gören ve Alman Profesör K.Kruger’in “megalo manyak emeller” dediği, değişmez Grek anlayışının doğal sonucuydu. Megalo İdea, 3 bin yıl sonra, şimdi gerçekleşecek ve Batı Anadolu ele getirilecekti. Yunan Ordusu, yerli Rumlarla birlikte kuralsız bir terör dalgasını gittiği her yere yaydı. Saldırdı, soydu, ırza geçti; yaktı, yıktı ve öldürdü. Kendilerini, topraklarına geri dönen efendiler olarak görüyorlardı. Yaptıkları gizlendi ve unutturulmaya çalışıldı. Bunda da başarılı olundu. Bugünkü kuşak dedelerinin çektiği acıyı bilmiyor. Tam tersi, Rumlara ve Ermenilere soykırım yaptığı yaymacasıyla karşılaşıyor. Yunanistan, 19 Mayıs’ı “Soykırım Kurbanlarını Anma Günü” kabul ediyor. Ege adalarını işgal ediyor ve 1915’te padişahın yaptığı gibi görmezden geliniyor. 95 yıl sonra, İzmir’e Metropolit atanmasına izin veriliyor.

15 Mayıs 1919; İzmir

İngiltere’nin Akdeniz Donanması Başkomutanı ve İstanbul İşgal Gücü Yüksek Komiseri Sir Arthur Calthorpe (1864-1939), 14 Mayıs 1919 gecesi saat 23:00’de, İzmir’deki İngiliz Garnizon Komutanlığı’na bir telgraf buyruğu göndererek, Mondros Mütarekesi ve Paris Barış Konferansı kararları gereği, kentin Yunan askeri birliklerince işgal edileceğini bildirdi. Olası karışıklıkları önlemek için yardımcı olunmasını istedi. 15 Mayıs sabahı saat yedide; yani Calthorpe’un emrinden sekiz saat sonra Averoff ve Limnos adlı iki Yunan zırhlısı, peşlerinde birçok nakliye gemisiyle birlikte limana yanaştı ve Yunan birlikleri karaya çıkmaya başladı.

Önce, bir efzun (püsküllü bir takke ile kısa etek giyen, Yunan ordusunun seçkin birlikleri) alayıyla 40. ve 50. Piyade Alayları ve kimi deniz birlikleri karaya çıktı. Türk birliklerinin bildirime uyup kışlalarında kalıp kalmadığını denetledikten sonra, asıl birlikler saat 11:00’de Kordon’a yayıldı. İngiliz birlikleri posta ve telgraf binalarını işgal etti. Calthorp, basına bir açıklama yaparak, Müttefik güçlerin güvenliği sağlayacağını bildirdi.

İzmir’in Müslüman mahallelerinde derin bir sessizlik vardı. Ancak, Osmanlı yurttaşı yerli Rumlar; erkekleri silahlı, kadın ve çocukları ellerinde mavi-beyaz Yunan bayraklarıyla kentin caddelerini doldurmuş, saldırganlığa hazır aşırı davranışlarla sevinç gösterilerinde bulunuyordu. Yunan askerleri, çevrelerinde silahlı sivillerle birlikte uzun bir yürüyüş kolu oluşturmuş, kente yayılıyordu. 9 Eylül 1922’ye dek sürecek ve Anadolu’yu yangın yerine döndürecek bir vahşet dönemi, 15 Mayıs’ta İzmir’de başlıyordu.

Vahşet

Saldırıların ilk hedefi, doğal olarak Sarıkışla ve buradaki Türk subayları oldu. İstanbul Hükümeti’nden direnmeme buyruğu alan birlikler, Kışla’da bekliyordu. Yunan birlikleri ve çevresindeki silahlı yerli Rumlar oraya yöneldiler.

O günün olaylarını, yüksek rütbeli bir Fransız subayı not defterine şöyle yazmıştı: “Yürüyüş kolunun önünde çok büyük bir Yunan bayrağı vardı. Herkes çılgınca ‘zito Venizelos’ diye bağırıyor, sancaktar durmadan bayrağı sallıyordu. Gösteri yapanlar, gürültü içinde gitgide kendilerini kaybettiler. Bu biçimde, içinde çok sayıda Türk askerinin bulunduğu büyük kışlanın önüne geldiler. Kışlada, 56.Süvari Alayı’nın subayları ve düşüncesizce verilmiş emir gereği burada toplanmış subay vardı. Bu savunmasız insanlar, birbirlerine sokulmuşlardı. Bu sırada kışladan, tahrikçi bir Yunan ajanı tarafından patlatılan bir tabanca sesi ortalığı çınlattı. Bu, beklenen bir işaretti. Yunan askerleri hemen kışla karşısında mevzi aldılar ve bir ateş salvosu başladı. Ateşe makineli tüfekler de katıldı. Kışlanın içinde ölü ve yaralılar yere serildiler… Ateş kesilince elinde beyaz bir bezle bir Türk subay, görüşmeci olarak kışladan çıkmıştı, fakat derhal süngülendi ve yere yıkıldı. Daha sonra yeniden başlayan ateş yavaşlayınca, Türk komutan çıktı. Tehditler ve küfürler arasında, komutana bazı emirler verildi. Türk subay ve erler, kışlayı terk edecekler ve derhal gemilere bineceklerdi. Çıkış başladı, ayakta yürüyebilecek durumdaki yaralılar, arkadaşlarının yardımıyla kafileye katıldılar. Limana doğru yürüyorlardı. Hakaretler, tecavüz ve cinayetler başladı, Türk subaylar, tüfek dipçikleri ve süngülerle hırpalandılar. Üstleri arandı ve soyuldular. Hayatta kalarak oraya kadar gelebilmiş olanlara; Petris kruvazöründen, destroyerlerden, İzmir’deki Yunan Bankası ve çevresinden ve civardaki Rum evlerinden ateş açıldı. Yunan denizciler birbirleriyle gülüşerek Türk subaylara nişan alıyorlardı. Otuzdan fazla subay vurularak, binecekleri geminin önünde rıhtıma düştü. Geri kalanlar, türlü hakaretlerle bindikleri geminin ambarına, hayvanların yanına tıkıldılar”.1

Saldırıkırk sekiz saat sürdü. Cadde ve sokaklardan başlayıp, çarşılara, konut ve işyerlerine uzanan bir insan avı başlatılmış; sınır konmamış şiddet, Fransız ordu kaynaklarına göre, o gün 300 Türk’ü öldürmüş, 600’ünü de yaralamıştı.2

Umarsız ve Yalnız

Evlerine kapanan İzmirli Türkler, örgütsüz, dirençsiz ve tepkisiz, sıranın kendilerine gelmesini bekleyen sessiz kurbanlar gibi, umarsız ve yalnızdılar. Öç almayı amaçlayan düşmanlık o denli ölçüsüzdü ki, dizginlenmeyen saldırı, kimi zaman Türk olmayanları bile yanlışlıkla içine alıyordu. Valilikte çalıştıkları için fes giyen 15 Rum memur, Fransız Demiryolu Şirketi’nin gar şefi ve İngiliz uyruklu bir tüccar da öldürülmüştü. Olayları, İzmir’de görevli bir Fransız subayı şöyle anlatıyordu: “Rıhtımda ve kışlalar önünde, eşlerinden ya da oğullarından bir haber almak için bekleşen Müslüman kadınlar hakarete uğramış, çarşafları yırtılmıştır. Sokaklar, işlenen cinayetlerin izleri ve artıklarıyla doludur. Öldürmeler giderek yerini hırsızlıklara bırakmaktadır. Kimi Yunanlı tüccarlar, silahlı çeteleri, borç aldıkları alacaklıların evlerine saldırtıyorlar”.3

Metropolit Hrisostamos

Fener Rum Patrikliğine bağlı, Osmanlı yurttaşı bir “din adamı!” olan İzmir Metropoliti Hrisostomos, bunca vahşetin yaşandığı İzmir işgalini, kilisede yaptığı, daha sonra bildiri olarak dağıtılan konuşmasında şöyle kutsuyordu: “Bugün sizleri, muhteşem ve ilahi bir törene davet ettik. Bu öyle bir törendir ki, milletler uzun yüzyıllar boyunca, ancak bir kez gerçekleştirme şansına sahip olabilirler. Huşu ve saygıyla eğiliniz, ama başlarınızı dik tutunuz. Kardeşler, beklenen an gelmiştir. Yüzyıllık arzular yerine gelmektedir. Olağanüstü yıllar yaklaşmıştır. Irkımızın büyük umudu, anamız Yunanistan’la birleşmek yolunda, bağrımızı kızgın demir gibi yakan ve kavuran o şiddetli, derin ve yakıcı arzumuz, işte bugün, tarihi minnetle anılması gereken 15 Mayıs günü gerçekleşiyor. Bugünden sonra, büyük vatanımız Yunanistan’ın ayrılmaz bir parçası oluyoruz. Yunan tümenleri, Küçük Asya sahillerine çıkmaya başlamıştır. Yaşasın Helenizm”.4

Vahdettin’in İhaneti

İzmir’de işgale tepki gösterilmemesinin nedeni, ihanete varan teslimiyet anlayışının devlet yönetimine egemen olmasıydı. 13 Mayıs’ta Vahdettin’in gönderdiği bir Saray Kurulu, İzmir halkına, yakında gerçekleştirilecek olan Yunan işgalinin geçici olacağını, bu nedenle “her ne olursa olsun kan dökülmesine yol açacak” hareketlerden kaçınılmasını söylemişti.

Dahiliye Nazırlığı, işgalden birkaç gün önce İzmir Valiliği’ne bir yazı göndermiş, “silahlı direnişe izin verilmemesini”5 ve “işgal güçleri hangi dinden ve milletten olursa olsun onlara Türk misafirperverliğinin gösterilmesini”6 gerekli önlemlerin alınmasını istemişti. Padişah temsilcisi Süleyman Şefik Paşa, halkı Hükümet Konağı önüne toplamış ve burada, Padişah’ın yazılı buyruğunu (hattı hümayununu) okumuştu. İzmir’lilerin işgale direnç göstermemesinin nedeni buydu. Direniş işgalden sonra başlayacaktır.

Uyarıcı Etki

İzmir’in işgali, Anadolu’da 3,5 yıl sürecek yaygın ve şiddetli bir terörün başlangıcıydı ama aynı zamanda ulusal uyanışın da başlangıcı oldu. Yunanistan’ın Anadolu’ya asker çıkarması, Türkler için kabullenilmesi ya da sessiz kalınması olanaksız bir girişimdi. Her sonuca katlanabilecek gibi görünen yorgun ve yoksul Türk halkında, işgalden hemen sonra, ‘şaşırtıcı’ bir hareketlilik başlamıştı. Nerede ve nasıl gizlendiği bilinmeyen bir ek güç devreye girmiş, direnme eğilimi ülkenin her yerine yayılmıştı.

İzmir Yunanlılar değil de, örneğin İngilizler tarafından işgal edilseydi, Kurtuluş Savaşı belki de farklı bir yol izleyecekti. Ulusal savaşım yine sürdürülecek, ancak yorgun halk bu savaşıma, her halde daha geç katılacaktı. İngiltere, Yunan Ordusu’nu Anadolu’ya göndermekle büyük bir hata yapmıştı. Saldırılarıyla yüz yıldır uğraştıkları Yunanlıları hiç sevmeyen Türklerin, yapılarından gelen savunmaya dönük gizilgücü (potansiyeli) onları harekete geçirmişti. Mustafa Kemal, bu konudaki düşüncesini şöyle ifade eder: “Ahmak düşman İzmir’e gelmeseydi, belki de bütün ülke gerçekleri göremez halde kalırdı”.7

“Yunan’a Duyulan Nefret”

İngilizler için beklenmedik bir gelişme olan, “Yunan işgaline karşı yurt düzeyinde başlayan milli tepki”8, Türk halkı için, son tutunma noktası Anadolu’yu kurtarma girişimiydi. Halkta yaygın olan kanıya göre, ana tehlike emperyalist politika uygulayan büyük devletler değil, ordusunu karşısında gördüğü Yunanistan’dı. Eğitimsizlik ve örgütsüzlük, yanıltıcı Batı yaymacasıyla (propagandasıyla) birleşince, bu yanlış ya da yetersiz görüş etkili olabiliyor; işgali yaptıran değil, yapan görülebiliyordu. Ülkeyi, “İngiltere işgal edebilir, Amerika himayesine alabilir, ama Yunanistan asla gelemezdi”.

Emperyalizm yeterince bilinmiyordu ancak Yunanlılığın ne olduğu iyi biliniyordu. Türk halkı bunu, Mora ve Girit ayaklanmalarından beri yüz yıldır, yaşadığı acılarla öğrenmişti. Palikarya dediği Yunanlıların, amacını ve neyin peşinde olduğunu kavramıştı.

Churchill, bu durum için daha sonra, “Türkler derin nefret ve kin beslediği, kuşaklar boyu düşmanı olan Yunanistan’a boyun eğeceğini anladığı an, denetlenemez hale geldi” diyecektir.9

Megalo İdea

Yunanlılar, Megalo İdea, için, ruh bozukluğu yaratan bir heyecanla saldırdılar. Subay ve erler yıllarca bu iş için eğitilmişlerdi. Arkalarında İngiltere, yanlarında, yetmiş yıldır toprak satınalarak buralara yerleşen işbirlikçi Rumlar vardı. Ordularının donanımı iyi, morali yüksekti. Anadolu’ya bir daha çıkmamak üzere, kesin biçimde yerleşmek için gelmişlerdi.

Fransız gazeteci Berthe G.Gaulis bu amacı şöyle özetlemişti: “Yunanlılar için, Türklerin yok edilmesi Anadolu’yu sömürgeleştirmenin tek yoluydu. Bu nedenle yok etmeye yönelik bütün çabaları; kutsal binaların, tarihi yerlerin, belediye mülklerinin, kısacası, Türk milletinin yerinde kalmasını sağlayan herşeyin yok edilmesinde toplanıyordu”.10

Yayılan İşgal

Yunan Ordusu, içine aldığı ya da milis olarak silahlandırdığı yerli Rumlar’la birlikte, hızla İzmir’in çevresine yayıldı. Bir ay içinde Urla (16 Mayıs), Çeşme (17 Mayıs), Menemen (21 Mayıs), Manisa (26 Mayıs), Aydın (27 Mayıs), Tire (28 Mayıs), Ayvalık (29 Mayıs), Ödemiş (1 Haziran), Akhisar (5 Haziran), Bergama (12 Haziran) ve Salihli’ye (23 Haziran) girdiler.

Daha sonra İzmit’ten Balıkesir, Bursa, Uşak, Afyon ve Eskişehir’e, Ankara’nın dibindeki Haymana Ovası’na dek, hemen tüm Batı Anadolu’yu ele geçirdiler. Girdikleri her yerde, İngilizler’in bilgisi ve sessiz onayıyla, dünya kamuoyundan ustaca gizlenen, sınırsız kıyım uyguladılar.

Menemen

Menemen’de korumasız halka yöneltilen saldırı, aralıksız üç gün sürdü. Bu süre içinde ilçe merkezinde üçyüz kişi öldürülmüş, tarlalarda ekin kaldırmaya giden yedi yüz köylü, geri dönmemişti. Menemenli tüccarların malları yağmalanmış, altınları alınmıştı11, hemen her Müslüman aile bir ölü vermişti.

Fransız birliklerinden, 6.Demiryolu İstihkam Bölüğü’nün Menemen istasyonunda görevli çavuş Pichot, Menemen’de olanları gördükten sonra, İzmir’deki yüzbaşısına şu mektubu yazmıştı: “Burada geçen çok üzücü olaylar ve hiçbir yardımcım olmaması nedeniyle, beni buradan almanızı ve Yunanlıların olmadığı bir yere atamanızı rica ederim. Burda hayat çekilmez bir hal aldı. Gördüklerim ve duyduklarım nedeniyle, büyük bir nefret duymaktayım. Dün Bergama’dan dönen Yunan askerleri, Gar meydanında bir açık hava pazarı kurdular; elbise, gümüş takımları, mücevherler, ayakkabılar gibi yağma edilmiş eşya satıyorlar”.12

Aydın

Yunan kırımının boyutunu gösteren ikinci belge, Rahibe Marie’ye aittir ve Aydın’da yaşananları aktarır. Bölgede uzun yıllar misyoner olarak çalışan ve olayları yakından izleyebilecek bir konumda olan Rahibe Marie, hazırladığı raporda şunları söylüyordu: “24 Haziran Salı. Öğleden sonra kentin Güneyine giden Yunan birliği, akşam saat 08:00’de Emineköy’ü ateşe verdikten sonra kente döndü. Askerler, tüfeklerinin ucundaki süngülere, yağmadan ele geçirdikleri şeyleri takmışlardı… 28 Haziran Cumartesi öyleye doğru silah sesleri yeniden duyulmaya başladı. Türk mahallelerinden ateş sesleri geliyor, evler yanıyordu. Kaçmak isteyen Türkler, Yunan askerlerince yanmakta olan evlere tıkıldı… Akşam saat 06:00’da, bir Türk aile bize gelerek sığınmak istedi. Yangın gece boyunca, Türk mahallelerinin tümüne yayılarak, bütün korkunçluğuyla sürdü. Türkler sokak ortasında öldürülüyordu”.13

Söğüt, Bilecik

Berthe G.Gaulis, Ankara’ya gelirken Söğüt ve Bilecik’te yaşananlardan çok etkilenmiş ve gördüklerini kendine özgü anlatımıyla yazıya dökmüştür. Yazdıkları, uygulanan kıyımı ve Türk insanının çektiği acıları, gerçek boyutuyla aktaran saptamalar; tarihsel değeri olan belgelerdir. Gaulis gördüklerini şöyle aktarır: “Söğüt’e doğru geliyoruz. Düşman köprüleri atmış, köyleri yakmış. Her yerde üstleri hâlâ tüten kararmış taşlar. Yokedilmiş yuvalarının yıkıntıları içindeki zavallı insanlar, ölü hayvanlarına, harap olmuş meyvalıklarına, yakılmış tarlalarına bakıp duruyorlar. Bütün bunlar, Anadolu’nun o muhteşem ilkbaharının yeşillikleri içinde oluyor. Bölgenin en güzel kasabası Söğüt’te, Ertuğrul Gazi’nin türbesine bekçilik eden bu ince kasabada, yerel komutanın yanında duruyoruz… 1054 haneden, 800’ü yakılmıştı. Camiler, okullar, dükkanlar, evler; parçalanmış, dinamitle patlatılmıştı. Yıkıntılar altında kalan insan ölüleri, pis kokularını belli etmeye başlamıştı. İhtiyarlar bile öldürülmüş, kadınlara kızlara tecavüz edilmişti. Anadolu köylüsü, insanların en sakini, en disiplinli olanı, en çalışkanı ve en iyi askeridir. Seçtiği şefe her zaman en sadık adamdır… Ne kadar çok görmüşümdür; bu insanlara her türlü maddi zarardan bin kez daha acı veren şey; kadınlara, çocuklara yapılan tecavüz ve kutsal yerlerin kirletilmesiydi. Yitirdikleri mallar için söyleniyorlardı, ama bu tür iğrenç suçları asla affetmiyorlardı”.14

İnsanlık Sorunu

Doğu’da Ermeniler, Batı’da Rumlar, girdikleri yerlerde uyguladıkları sistemli terörden başka, çekilirken her yeri ve her şeyi yakıp yıktılar. Ülkenin Doğusu ve Batısında, neredeyse oturacak ev, yaşayacak kent ya da köy kalmamıştı. Erzurum, Ağrı, Kars ve çevreleri, Kocaeli, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Kütahya, Afyon, Uşak, Denizli, Manisa, İzmir, ilçe ve köyleriyle yakılmış, büyük bölümü ağır hasar görmüştü. 830 köy tümüyle, 930 köy kısmen yakılmıştı. Yakılan bina sayısı 114 408, hasar gören bina sayısı 404’dü.15

Fransız tarihçi Benoit Méchin, Yunan Ordusu’nun 30 Ağustos 1922’den sonra İzmir’e doğru kaçarken yaptıkları konusunda şunları yazar: “Yunanlılar, Anadolu yaylasının taşlı ovaları arasında, arkalarında olağanüstü miktarda savaş artığı malzeme bırakarak kaçtılar. Hem kaçanlar hem de kovalayanlar, insanlar ve atlar, ölüler ya da yaralılar, üstlerine yapışmış bir toz tabakasıyla örtülmüştü. Sineklerin ve akbabaların yemi olan cesetler, cehennem gibi bir sıcak altında çürüyorlardı. Kaçan Yunanlılar çocuk, kadın, yaşlı gözetmeksizin önlerine çıkan bütün Türkleri öldürüyordu. Kaçanlar, köyleri yakıyor, su kuyularına zehir atıyordu… Eskiden, Yunan işgalinden önce; tahıl ve meyvanın bol yetiştiği, verimli otlaklar, bağlar ve sebze bahçeleriyle dolu Ege ovaları, şimdi, acı veren bir boşluk haline gelmişti. Kadınlar, ırzına geçildikten sonra ağaçlara çarmıha gerilmişti. Çocuklar, canlı olarak samanlık kapılarına çakılmıştı. Bütün bu dehşet sahnelerinin üzerinden, bir de yanmış insan cesetlerinin mide bulandırıcı kokusu geliyordu…”16

DİPNOTLAR

1 “Kurtuluş Savaşı Sırasında Türk Milliyetçiliği” Berthe Georges-Gaulis, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul-1999, sf.56-58

2 a.g.e. sf.60

3 “Kurtuluş Savaşı Sırasında Türk Milliyetçiliği” B.G.Gaulis, Cumhuriyet Kit., İstanbul-1999, sf.60

4 “Sancılı Yıllar:İzmir 1918-1922” Engin Berber, Ayraç Yay., 1997, sf.218

5 a.g.e. sf.58-59

6 “Tamu Yelleri”, Esat K.Ertur, T.T.K. Ankara-1994, sf.158

7 “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, I.Cilt, İst. Mat., 1974, sf.19

8 “Milli Kurtuluş Tarihi” D.Avcıoğlu, I.Cilt, İstanbul Mat., 1974, sf.18

9 “Milli Kurtuluş Tarihi” D.Avcıoğlu, I.Cilt, İstanbul Mat., 1974, sf.27

10 “Çankaya Akşamları-II”, B.G.Gaulis, Cumhuriyet Kit., 2001, sf.12

11 “Kurtuluş Savaşı Sırasında Türk Milliyetçileri”, B.G.Gaulis, Cumhuriyet Kit., İst.-1999, sf.63

12 a.g.e. sf.63-64

13 a.g.e. sf.64-65

14 “Çankaya Akşamları-II”, B.G.Gaulis, Cumhuriyet Kit.,2001, sf.10-14

15 “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof.Dr.Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yay., No:1, sf.19

16 “Mustafa Kemal” Benoit Méchin, Bilgi Kit., Ank.-1997, sf.220-221

Azim ve Karar, 15 Haziran 2020