DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU OLARAK TÜM YURTSEVERLER İLE 22 MART 2020 TARİHİNDE İSTANBUL’DA BULUŞUYORUZ !!!! (KATILIM ÜCRETİ 100 TL’DİR)


Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU Tanışma Toplantılarına uzun bir ara vermiştik. İşte şimdi tanışma ve bilgilenme & bilgilendirme toplantılarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. En son, Ergenekon Operasyonu başlamadan önce 2007 yılında 350 kişinin katılımı ile kapsamlı bir toplantı yapmıştık. Şimdi çok ara verdiğimizi fark ettik ve yeniden buluşma zamanı geldi diyoruz.

Tanışma toplantımızın amacı, hem üyelerimize ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU icraatleri hakkında birinci ağızdan yani Yöneticiler tarafından bilgi aktarmak, hem ülkemizi ilgilendiren milli sorunlar konusunda, örneğin PKK ve SÖZDE SOYKIRIM ile ilgili yapılan faaliyetler, alınan önlemler konusunda görüş alış verişinde bulunmak, hem de diğer güncel konularla ilgili beyin fırtınası yapmaktır. Üyelerimiz de istedikleri konu hakkında soru yada fikir yöneltebilir. Katılan üyelerimizden belirli bir konuda sunum yapmak isteyenler için 30 (15 dakika opsiyonlu) dakikalık bir zaman dilimi ayrılmıştır. Sunum yapacak üyelerimizin toplantıdan en az 15 gün önce değerlendirmek için sunumlarını ozel-buro adresimize göndermeleri rica olunur. Sunum/lar incelendikten sonra üyemize kesin cevap verilecektir.

Toplantıya katılan üyelerimiz bu buluşmamız ile birbirini sadece sanal ortamda değil reel ortamda da tanımış olacaklar.

Toplantımız 22 Mart 2020 Pazar günü Taksim NİPPONHOTEL’de (İstanbul) 13:30 ile 17:00 saatleri arasında yapılacaktır.

Önemli Not :

  1. Ancak, katılım durumuna bağlı olarak tarihi ve/veya saati öne veya ileri alabiliriz. Kesin tarih ve saat toplantı tarihinden en az 15 gün önce katılımcılara bildirilecektir. Yeterli katılım olmaması halinde toplantı daha uygun bir tarihe ertelenecek ve katılımcılara bilahare iletilecektir. Eğer beklenenin çok üzerinde bir iştirak olması durumunda yine kesin tarih ve saat toplantı tarihinden en az 15 gün önce katılımcılara bildirilecektir.
  2. Ücret, 15 Mart tarihine kadar toplanacaktır. 15 Mart tarihine kadar katılımını iptal etmek isteyenlere ücret tutarı iade edilecektir. 15 Mart 2020 tarihinden sonra Otele kesin rezervasyon ödemesi yapılacağından para iadesi yapılmayacaktır.
  3. Toplantıda kıyafet zorunluluğu yoktur. Serbest kıyafet ile katılınabilir.
  4. Tüm katılımcıların tercihen toplantı başlama saati olan 13:30’da Otel’de olmaları rica olunur. Geç gelinmesi ve yada toplantıya katılınamaması durumunda ücret iadesi yapılmaz.
  5. Otopark ücreti ; Konaklama gerçekleştirecek olan misafirleriniz için ÜCRETSİZ, toplantı organizasyonunuza dışardan katılacak katılımcılar için günlük her araç başına 25 TL olarak özel fiyat uygulanacaktır.
  6. Toplantıda söz almak veya herhangi bir konuda konuşmak yada bilgi vermek isterseniz lütfen konuşacağınız yada bilgi vereceğiniz konu ile ilgili yazılı dökümantasyonu ozel-buro adresimize gönderin. İncelendikten sonra onaylanıp onaylanmayacağı hususunda bilgilendirileceksiniz. Katılımcıların konuşma süresi maksimum 30 dakikadır. (15 dakika opsiyonlu)

Katılım ücreti kişibaşı 100 TL’dir.

Toplantıya katılmak isteyen yurtseverler ozel-buro adresimize yada 0539-570-2295 nolu telefonumuza isim-soyad ve cep telefonu numaralarını yazdırsınlar.

Tüm yurtseverleri bekliyoruz.

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

Nippon Hotel,Topçu cad. No:6 Taksim / İSTANBUL-TURKEY Tel: 0212 313 33 00 Fax: 0 212 313 33 33

Web: www.nipponhotel.com.tr

Otel tarafından sunulan ikramlar

  1. Günde 1 kez çay & kahve ve şefin seçimi mini ikramlar, tatlı ve tuzlu kurabiye servisi
  2. A4 Not Kağıdı, Kalem, Kapaklı Dosya, Nane Şeker, Masalarda Su,
  3. Diğer dökümanları buradan indirebilirsiniz.

DİN & DİYANET DOSYASI /// İSTANBUL MİLLETVEKILİ SAYIN PROF. DR. ÜMİT ÖZDAĞ’DAN DİYANETE YAZILAN MÜTHİŞ UYARI


İSTANBUL MİLLETVEKILİ SAYIN PROF. DR. ÜMİT ÖZDAĞ’DAN DİYANETE YAZILAN MÜTHİŞ UYARI

İSTANBUL MİLLETVEKILİ SAYIN PROF. DR. ÜMİT ÖZDAĞ’IN DİYANET İŞLERİ BAŞKANINA YAZDIĞI MUTLAKA OKUNMASI GEREKEN TARİHİ VE İBRETLİK MEKTUBU

Diyanet İşleri Başkanı

Prof. Dr. Ali Erbaş

Sayın Başkan

Türkiye ağır bir çoklu kriz sürecinden geçmektedir. Bu çoklu krizin ana unsurları tek adam yönetimine geçiş ile iyice belirginleşen Devlet Krizi; Türk toplumunu ayrıştıran/düşmanlaştıran politikalar neticesinde ortaya çıkan Milli Birlik Krizi; yanlış ekonomik politikalar sonucunda ortaya çıkan Ekonomik Kriz ve 5.3 milyon Suriyeli sığınmacının ülkemize gelişiyle oluşan Sığınmacı Krizidir.

Küresel ve bölgesel gelişmeler bu çoklu krizden geçen ülkemizin önümüzdeki yıllarda daha da ağır bir politik buhran yaşayacağını göstermektedir. Emperyalist güçler yaşadığımız krizin sonuçlarını ve gerçekleşecek buhranı istismar etmek isteyeceklerdir. Batı emperyalizmi için Doğu veya Türk sorunu 1071’de Malazgirt’e girmemizle birlikte başlamıştır. 1071’de Malazgirt’ten giren Türk Ordusu 1083’te İznik’i başkent yapmış ve Anadolu Türk Selçuklu devletini kurmuştur. Böylece Türk milletinin İslam adına birleşik Avrupa uygarlığına Hristiyan Avrupa’ya karşı 900 senedir devam etmekte olan mücadelesi başlamıştır. İznik’in başkent ilan edilmesi üzerine 1094’de ilk Haçlı seferi başlamış ve 1272’ye kadar ardı ardına 9 Haçlı Seferi gerçekleşmiştir. Türk Milleti amacı kendisini Anadolu’dan atmak olan Haçlı Seferlerini göğüslemiş yenmiş Anadolu üzerindeki egemenliğini tartışmasız hale getirmiştir. Haçlı Seferlerinin aşılmasını Osmanlı Türklüğünün milletimizin egemenliğini önce Balkanlara sonra Orta Avrupa’ya taşıması izlemiştir. Bu ilerleyiş Türk Milletinin Rumeli’ye ilk adımını attığı 1352’de başlamış 1683’de Viyana önünde başlayan geri çekilişe kadar devam eden 331 seneye yayılmıştır. 1683 ile 1921 arasında Türk milleti Viyana’dan Sakarya Nehrine kadar 238 sene süren geri çekilme süreci içinde olmuştur. Çekilen sadece ordumuz ve sancağımız değil milletimiz dinimiz ve kültürümüzdür. Bu geri çekilme sırasında tarihin en uzun ve en büyük soykırımı yaşanmıştır. 1812-1918 arasında Balkanlar ve Kafkaslardan 4.5 milyon Türk Anadolu’ya sığınırken 5 milyon Türk ise tarihin en uzun ve en büyük soykırımı sonunda yaşamlarını yitirmişlerdir. 1918’de Kudüs’e giren İngiliz general son Haçlı Seferi’nin başarı ile sonuçlandığını açıklamıştır. Artık sıra Asya’nın kızılderilileri olarak görülen Türk milletinin Anadolu’dan tasfiyesine gelmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın yorgun galipleri Türk milletinin kasaplığını yapma görevini Yunan ordusuna vermiş kendisi ise bu kasaplığa arkadan yardım etmiştir. Bu kasap ordunun on binlerce Türk evladını işkenceler ile katlettiğini binlerce Türk kadınına aşağılık şekilde tecavüz ettiğini biliyoruz.

Siz Sayın Başkan

Anadolu’nun harem-i ismetine tecavüz eden Yunan ordusunun savaşı kazanmasını arzu eden bir Türk-İslam düşmanını hasta ziyareti adı altında ziyaret ederek Yunan ordusunun katlettiği insanlarımızın ruhlarını incittiniz. İncittiğiniz sadece tecavüz edilip işkenceler ile öldürülen Türk analarının süngülenerek katledilen bebeklerimizin adım adım çarpışarak şehit olan mehmetçiklerin ruhları değildir. Onlara bütün umutlarını bağlayan yüz milyonlarca mazlum millet mensubunun da ruhlarıdır.

Sayın Başkan

Türk İstiklal Harbi Türk milletinin yok edilmeye karşı direnişidir. Türk İstiklal Harbi cereyan ederken dünyada 300 milyon Müslüman vardır. Bu 300 milyon Müslümanın Sakarya ve Aras arasına sıkışan 10 milyonu Türk milleti bağımsızlık mücadelesi verirken 290 milyonu emperyalizmin egemenliği altında yaşamaktaydı. Bu anlamda Türk İstiklal Harbi sadece Türk milletinin değil bütün İslam dünyası ve mazlum milletlerin de emperyalizme karşı isyanıydı.

Sayın Başkan

Durum bu iken başkanlığını yaptığınız DİB Türk milletini kucaklamak yerine iktidar partisinin yan kuruluşu gibi çalışmaktadır. Bazı imamlar camilerde muhalefet partilerine hakaret etmekte iktidar propagandası yapmaktadırlar. Görüyoruz ki İstiklal Harbimizin önderi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e karşı bir huruç harekatı yapılmak istenmektedir. Bu harekatın koçbaşı olarak DİB görev almıştır. Türk milletinin tamamının ortak değeri olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Türk İstiklal Harbi’ne karşı başında olduğunuz kurum düşmanca tavır almıştır. Devletimizi ve kurumunuzu kuran Atatürk’ten kurum sitesinde bahsetmiyorsunuz. Atatürk ve silah arkadaşları için dua edilmesini yasakladığınız haberleri gazetelerde çıkıyor. Atatürk’ün fotoğraflarını cami yaptırma derneklerinden indirtmeye çalışıyorsunuz. Raporlarınızda Atatürk’ü din karşıtı gibi göstermeye çalışıyorsunuz.

Sayın Başkan

Ben size kısaca Atatürk’ü anlatayım. 4 Ekim 1911. İtalya ilk sömürgesini oluşturmak amacı ile Libya’nın işgaline başlıyor. Osmanlı Devleti’nin İtalya ile açık ve kapsamlı bir savaşa girme gücü yok. Ancak isteyen subayların gönüllü olarak Libya’ya gitmelerine izin verildi. Binlerce subay arasından bir avuç subay gönüllü olarak Libya’ya gitti. Mustafa Kemal 22 Aralık 1911’de Derne’ye ulaştı. Arap kabilelerini gerilla savaşı için örgütledi ve İstanbul Libya’dan vazgeçen anlaşmayı imzalayana kadar İtalyanlar ile savaştı. (1911-1912)

Birinci Dünya Savaşı başlayınca Mustafa Kemal görev istedi. Çanakkale’ye atandı. İngiliz Avustralya Yeni Zelanda ve Fransız birlikleri ile savaştı yendi. (1915-1916) Çanakkale’den sonra Mustafa Kemal 16. Kolordu’ya Doğu cephesine atandı. 16 Nisan 1916’da Silvan’da göreve başladı. Muş-Bingöl hattında ilerleyen Rus Ordusu ile savaştı. 7 Ağustos 1916’da Muş’u ve sonra Bitlis’i Rus Ordusundan geri aldı. Haziran 1917’de Mustafa Kemal 7. Ordu ile Filistin Cephesinde görevlendirildi. Artık sırada tekrar İngiliz ordusu vardı. Ancak İngilizler kadar büyük bir sorun Türk askerinin kanı üzerinde Alman menfaatlerini gerçekleştirmeye çalışan Alman komutanlardı.

Ekim 1917’de görevinden istifa edip İstanbul’a döndü. Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönmesinden 15 gün sonra İngilizler saldırdılar ve Kudüs’ü aldılar. Mustafa Kemal’in uyarılarında haklı olduğu anlaşılmıştı. 1 Eylül 1918’de tekrar aynı göreve atandı ve göreve başladı. Bu sefer Alman Falkenheim gitmiş onun kadar yanlış bir adam olan Liman von Sanders yerini almıştı. Sanders’in mutlak ölüme götürdüğü Türk birliklerini yok olmaktan kurtarıp savaşarak geri çekti ve kuzeyde sağlam bir hat üzerine yerleştirdi.

Artık Birinci Dünya Savaşı bitmişti. Kaybetmiştik. Ancak Mustafa Kemal Türk milletinin yeni bir savaşa başlayacağının bilinci içinde her bir Türk gencini gelecekteki savaş için hazırlıyordu (1917-1918). Bazı ahlaksız vicdansız cahil ve beyinsizlerin söylediğinin aksine Mustafa Kemal Atatürk hayatının büyük bir bölümünde Osmanlı Türk Devleti’nin yıkılmamasının mücadelesini vermiştir.

19 Mayıs 1919. 1683’de gerçekleştirdiğimiz İkinci Viyana Kuşatmasından beri geri çekilen Türk milleti artık “nihai” olarak yenilmiştir. Düşmanlarımız sadece bizi değil müttefiklerimizi de yenmişlerdir. Yunan ordusu Avrupa emperyalizminin kasap ordusu olarak yukarıda kaydettiğim gibi Anadolu’ya yollanmıştır. Türk halkı yoksul yorgun ve inançsızdır.

Mustafa Kemal Paşa’nın 1911’de Libya’da en küçük gerilla birliğinden başlayarak sekiz sene içinde ordu komutanlığına kadar her kademedeki birliği komuta ederek pişen askeri dehası şimdi siyasi ve psikolojik bir dehayı ortaya çıkarmaya başlar. Mustafa Kemal Türk milletini tekrar savaşa ikna eder.

Meclis kurulur ordu kurulur Birinci ve İkinci İnönü Eskişehir-Kütahya Sakarya Dumlupınar. Sonra önce İzmir’e ve İstanbul’a giren Türk Ordusu. İstanbul’un ikinci kez fethi. Hazreti Peygamberin Hadis-i Şerif’i yere düşmez. “Konstantinopolis’i fetheden asker ne güzel askerdir. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır. ”

İstiklal Harbi Türk milletinin savaşı tekrar kabul etmesi ve İngiliz emperyalizmini siyasi Yunan ordusunu ise askeri olarak yenmesidir (1919-1922). Sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması başlar. 1071-1683 arasında 612 sene sürekli savaşarak ilerleyen ve sonra 1683’den 1921’e kadar 238 sene sürekli savaşarak adım adım geri çekilen bir millet bir dinin tek başına birleşik Avrupa’ya karşı kılıcı ve kalkanı olan bir millet yaralarını sarmak için çabalamaktadır.

8 Kasım 1938. Mustafa Kemal uyanır. Saate bakar göremez. Hasan Rıza Soyak’a sorar: “Saat kaç?” “7.00 efendim” Aynı soruyu birkaç kez daha sorar. Soyak cevabı tekrar ederek saatin 19.00 olduğunu söyler.

Soyak “Biraz rahat ettiniz mi efendim?” diye sorar. Gazi “Evet” der. Doktor Neşet Ömer İrelp dilini çıkarmasını ister. Mustafa Kemal dener. Ancak sonra dilini geri çeker. İrelp’e dikkatle bakar ve son olarak “Aleykümselam” der. 30 saat süren komadan hiç çıkmaz ve 10 Kasım saat 09.05’de kalbi durur.

“Melekler onların canlarını iyiler olarak alırken ’selamün aleyküm! yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık cennete girin’ derler. ” (Nahl/32)

Sayın Başkan

Gazi Mustafa Kemal Atatürk sadece Türk milletinin değil İslam dünyasının da son dehasıdır. Başında bulunduğunuz kurum Atatürk’e Türk İstiklal Harbi’ne saygısızlık düşmanlık yaparak Türk Milleti’nin büyük çoğunluğundan hızla kopmaktadır.

Sayın Başkan

Uzun bir süre DİB’in İstiklal Harbimize ve Atatürk’e saldırılarını düşmanlığını sessizce izleyen camiden uzaklaşan vatandaşlar artık tepkilerini sesli şekilde göstermeye başlamışlardır. Camilerimizde kavgalar ve protestolar çıkmaktadır. Türkiye’de her geçen gün cuma namazına giden sayısı azalmakta tepkisel olarak deist ve ateist sayısı tırmanmaktadır. Sovyetler Birliği döneminde Rusya’da ateist propaganda bile ateizmin gelişmesi konusunda sizin sağladığınız başarıyı sağlayamamıştı. Bu “başarı” sizin eserinizdir.

Sayın Başkan

Hz. Osman’ın katilleri gibi ümmeti bölüyorsunuz. Bu gidiş iyi bir gidiş değildir. DİB izlemekte olduğu bölücü ve dışlayıcı politikaları terk etmezse yarın daha büyük olayların olması muhtemeldir. Hatta DİB camilerine gitmek istemeyenlerin kendi camilerini kurmaları şaşırtıcı olmayacaktır. DİB AKP’nin değil bütün milletin Diyaneti olduğunu hatırlamak zorundadır.

Sayın Başkan

Bulunduğunuz makam Türk İstiklal Harbi’nin manevi önderlerinden ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk başkanı Rıfat Börekçi’nin makamıdır. Bulunduğunuz makam aziz milletimizin dinimizi öğrenmesini ve güçlü maneviyata sahip olmasını sağlamakla görevlidir. Bulunduğunuz makam partizanlık yapma değil bütün yurttaşları kucaklama eşit sevgi ve şefkat gösterme makamıdır. Siyasetin ayırdığı hatta son dönemde düşmanlaştırdığı kitleleri; bir araya getirme aynı milletin çocukları aynı peygamberin ümmeti olma duygusunu verme görevi Diyanet İşleri Başkanlığına düşmektedir. Ülkemize yönelik küresel ve bölgesel gelişmelerin ağır tehditleri gündeme taşıdığı bir dönemde milli birlik ve beraberliğimiz daha da büyük önem kazanmaktadır.

Sayın Başkan

Şu ana kadar birçok büyük yanlış uygulamaya imza attınız. Ancak bunları düzeltmek için hala adım atma şansınız var. Türk milletinin bölünmesine ayrışmasına düşmanlaşmasına daha fazla yardımcı olmayın. Aziz Atatürk’ün iç cephe dediği milli birliğimizi güçlendirici adımları hızla atın. İstiklal Harbimize ve Atatürk’e Türk Milletinin milli değerlerine saygı gösterin. DİB’i Atatürk’e saldırıların koçbaşı olarak kullanmaktan vazgeçip bir süre birlikte çalıştığınız FETÖ ile gerçek bir mücadeleye başlayın. Araştırmacı-gazeteci İsmail Saymaz’ın “Şehvetiye Tarikatı” kitabını okuyun ve gereken önlemleri alın.

LİNK : https://www.turkishnews.com/tr/content/2019/10/29/diyanete-yazilan-muthis-uyari/

DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU OLARAK TÜM YURTSEVERLER İLE 22 MART 2020 TARİHİNDE İ STANBUL’DA BULUŞUYORUZ !!!! (KATILIM ÜCRETİ 100 TL’DİR)


Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU Tanışma Toplantılarına uzun bir ara vermiştik. İşte şimdi tanışma ve bilgilenme & bilgilendirme toplantılarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. En son, Ergenekon Operasyonu başlamadan önce 2007 yılında 350 kişinin katılımı ile kapsamlı bir toplantı yapmıştık. Şimdi çok ara verdiğimizi fark ettik ve yeniden buluşma zamanı geldi diyoruz.

Tanışma toplantımızın amacı, hem üyelerimize ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU icraatleri hakkında birinci ağızdan yani Yöneticiler tarafından bilgi aktarmak, hem ülkemizi ilgilendiren milli sorunlar konusunda, örneğin PKK ve SÖZDE SOYKIRIM ile ilgili yapılan faaliyetler, alınan önlemler konusunda görüş alış verişinde bulunmak, hem de diğer güncel konularla ilgili beyin fırtınası yapmaktır. Üyelerimiz de istedikleri konu hakkında soru yada fikir yöneltebilir. Katılan üyelerimizden belirli bir konuda sunum yapmak isteyenler için 30 (15 dakika opsiyonlu) dakikalık bir zaman dilimi ayrılmıştır. Sunum yapacak üyelerimizin toplantıdan en az 15 gün önce değerlendirmek için sunumlarını ozel-buro adresimize göndermeleri rica olunur. Sunum/lar incelendikten sonra üyemize kesin cevap verilecektir.

Toplantıya katılan üyelerimiz bu buluşmamız ile birbirini sadece sanal ortamda değil reel ortamda da tanımış olacaklar.

Toplantımız 22 Mart 2020 Pazar günü Taksim NİPPONHOTEL’de (İstanbul) 13:30 ile 17:00 saatleri arasında yapılacaktır.

Önemli Not :

  1. Ancak, katılım durumuna bağlı olarak tarihi ve/veya saati öne veya ileri alabiliriz. Kesin tarih ve saat toplantı tarihinden en az 15 gün önce katılımcılara bildirilecektir. Yeterli katılım olmaması halinde toplantı daha uygun bir tarihe ertelenecek ve katılımcılara bilahare iletilecektir. Eğer beklenenin çok üzerinde bir iştirak olması durumunda yine kesin tarih ve saat toplantı tarihinden en az 15 gün önce katılımcılara bildirilecektir.
  2. Ücret, 15 Mart tarihine kadar toplanacaktır. 15 Mart tarihine kadar katılımını iptal etmek isteyenlere ücret tutarı iade edilecektir. 15 Mart 2020 tarihinden sonra Otele kesin rezervasyon ödemesi yapılacağından para iadesi yapılmayacaktır.
  3. Toplantıda kıyafet zorunluluğu yoktur. Serbest kıyafet ile katılınabilir.
  4. Tüm katılımcıların tercihen toplantı başlama saati olan 13:30’da Otel’de olmaları rica olunur. Geç gelinmesi ve yada toplantıya katılınamaması durumunda ücret iadesi yapılmaz.
  5. Otopark ücreti ; Konaklama gerçekleştirecek olan misafirleriniz için ÜCRETSİZ, toplantı organizasyonunuza dışardan katılacak katılımcılar için günlük her araç başına 25 TL olarak özel fiyat uygulanacaktır.
  6. Toplantıda söz almak veya herhangi bir konuda konuşmak yada bilgi vermek isterseniz lütfen konuşacağınız yada bilgi vereceğiniz konu ile ilgili yazılı dökümantasyonu ozel-buro adresimize gönderin. İncelendikten sonra onaylanıp onaylanmayacağı hususunda bilgilendirileceksiniz. Katılımcıların konuşma süresi maksimum 30 dakikadır. (15 dakika opsiyonlu)

Katılım ücreti kişibaşı 100 TL’dir.

Toplantıya katılmak isteyen yurtseverler ozel-buro adresimize yada 0539-570-2295 nolu telefonumuza isim-soyad ve cep telefonu numaralarını yazdırsınlar.

Tüm yurtseverleri bekliyoruz.

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

Nippon Hotel,Topçu cad. No:6 Taksim / İSTANBUL-TURKEY Tel: 0212 313 33 00 Fax: 0 212 313 33 33

Web: www.nipponhotel.com.tr

Otel tarafından sunulan ikramlar

  1. Günde 1 kez çay & kahve ve şefin seçimi mini ikramlar, tatlı ve tuzlu kurabiye servisi
  2. A4 Not Kağıdı, Kalem, Kapaklı Dosya, Nane Şeker, Masalarda Su,
  3. Diğer dökümanları buradan indirebilirsiniz.

DUYURU : İSTANBUL VE ANKARA İSRAİL BÜYÜKELÇİLİKLERİNİN DİKKATİNE //// SINIRLARIMIZ İÇİNDE HİÇBİR ÖRTÜLÜ OPERASYONA İZİN VERMİYORUZ


TÜRKÇE

Değerli İstanbul ve Ankara İsrail Büyükelçiliği Yetkilileri, Değerli Kamuoyu,

Metropollerimizde ve Güneydoğu’da görev yapan saha pesonelini çekmenizi talep ediyoruz.

Artık topraklarımızda yan bahçeniz gibi operasyon yapmanıza, PKK TERÖR ÖRGÜTÜ başta olmak üzere ulusal çapta faaliyet gösteren diğer terör örgütlerine örtülü destek vermenize müsaade etmeyecek ve karşılık misli ile verilecektir.

Dostluğumuzu kazanmanın yegane yolu, ortak strateji ve güvene dayalı işbirliğinden geçiyor. Çağrımıza kulak vermenizi tavsiye ederiz.

Aksi takdirde tüm dünyada görevli saha personellerinizin listesini kamuya açmak zorunda kalacağız.

MOSSAD SAHA AJANLARI LİSTESİ 256 BİT ŞİFRELİDİR : İNDİRME LİNKİ : https://yadi.sk/d/TF3ew-Lo3PHedv

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

ENGLISH

Dear Israel Embassy in Ankara and İstanbul Authorities,

Dear AUTHORITY,

In and a boundary in the Southeast we demand that you pull the field who work late.

Now as you side yard operation on our soil, PKK TERRORIST ORGANIZATION mainly operates other terror organizations nationwide to support implicit won’t let you and corresponds to as many will be awarded with.

The only way to win our friendship, common strategy and cooperation based on trust. Oh, we recommend that you listen.

Otherwise, a list of your field personnel on duty all over the world we’re going to have to open to the public.

MOSSAD FIELD AGENTS LIST 256 BİT ENCRYPTED: DOWNLOAD LINK : https://yadi.sk/d/TF3ew-Lo3PHedv

SPECIAL BUREAU INTELLIGENCE GROUP

DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU OLARAK TÜM YURTSEVERLER İLE 22 MART 2020 TARİHİNDE İSTANBUL’DA BULUŞUYORUZ !!!! (KATILIM ÜCRETİ 100 TL’DİR)


Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU Tanışma Toplantılarına uzun bir ara vermiştik. İşte şimdi tanışma ve bilgilenme & bilgilendirme toplantılarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. En son, Ergenekon Operasyonu başlamadan önce 2007 yılında 350 kişinin katılımı ile kapsamlı bir toplantı yapmıştık. Şimdi çok ara verdiğimizi fark ettik ve yeniden buluşma zamanı geldi diyoruz.

Tanışma toplantımızın amacı, hem üyelerimize ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU icraatleri hakkında birinci ağızdan yani Yöneticiler tarafından bilgi aktarmak, hem ülkemizi ilgilendiren milli sorunlar konusunda, örneğin PKK ve SÖZDE SOYKIRIM ile ilgili yapılan faaliyetler, alınan önlemler konusunda görüş alış verişinde bulunmak, hem de diğer güncel konularla ilgili beyin fırtınası yapmaktır. Üyelerimiz de istedikleri konu hakkında soru yada fikir yöneltebilir. Katılan üyelerimizden belirli bir konuda sunum yapmak isteyenler için 30 (15 dakika opsiyonlu) dakikalık bir zaman dilimi ayrılmıştır. Sunum yapacak üyelerimizin toplantıdan en az 15 gün önce değerlendirmek için sunumlarını ozel-buro adresimize göndermeleri rica olunur. Sunum/lar incelendikten sonra üyemize kesin cevap verilecektir.

Toplantıya katılan üyelerimiz bu buluşmamız ile birbirini sadece sanal ortamda değil reel ortamda da tanımış olacaklar.

Toplantımız 22 Mart 2020 Pazar günü Taksim NİPPONHOTEL’de (İstanbul) 13:30 ile 17:00 saatleri arasında yapılacaktır.

Önemli Not :

  1. Ancak, katılım durumuna bağlı olarak tarihi ve/veya saati öne veya ileri alabiliriz. Kesin tarih ve saat toplantı tarihinden en az 15 gün önce katılımcılara bildirilecektir. Yeterli katılım olmaması halinde toplantı daha uygun bir tarihe ertelenecek ve katılımcılara bilahare iletilecektir. Eğer beklenenin çok üzerinde bir iştirak olması durumunda yine kesin tarih ve saat toplantı tarihinden en az 15 gün önce katılımcılara bildirilecektir.
  2. Ücret, 15 Mart tarihine kadar toplanacaktır. 15 Mart tarihine kadar katılımını iptal etmek isteyenlere ücret tutarı iade edilecektir. 15 Mart 2020 tarihinden sonra Otele kesin rezervasyon ödemesi yapılacağından para iadesi yapılmayacaktır.
  3. Toplantıda kıyafet zorunluluğu yoktur. Serbest kıyafet ile katılınabilir.
  4. Tüm katılımcıların tercihen toplantı başlama saati olan 13:30’da Otel’de olmaları rica olunur. Geç gelinmesi ve yada toplantıya katılınamaması durumunda ücret iadesi yapılmaz.
  5. Otopark ücreti ; Konaklama gerçekleştirecek olan misafirleriniz için ÜCRETSİZ, toplantı organizasyonunuza dışardan katılacak katılımcılar için günlük her araç başına 25 TL olarak özel fiyat uygulanacaktır.
  6. Toplantıda söz almak veya herhangi bir konuda konuşmak yada bilgi vermek isterseniz lütfen konuşacağınız yada bilgi vereceğiniz konu ile ilgili yazılı dökümantasyonu ozel-buro adresimize gönderin. İncelendikten sonra onaylanıp onaylanmayacağı hususunda bilgilendirileceksiniz. Katılımcıların konuşma süresi maksimum 30 dakikadır. (15 dakika opsiyonlu)

Katılım ücreti kişibaşı 100 TL’dir.

Toplantıya katılmak isteyen yurtseverler ozel-buro adresimize yada 0539-570-2295 nolu telefonumuza isim-soyad ve cep telefonu numaralarını yazdırsınlar.

Tüm yurtseverleri bekliyoruz.

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

Nippon Hotel,Topçu cad. No:6 Taksim / İSTANBUL-TURKEY Tel: 0212 313 33 00 Fax: 0 212 313 33 33

Web: www.nipponhotel.com.tr

Otel tarafından sunulan ikramlar

  1. Günde 1 kez çay & kahve ve şefin seçimi mini ikramlar, tatlı ve tuzlu kurabiye servisi
  2. A4 Not Kağıdı, Kalem, Kapaklı Dosya, Nane Şeker, Masalarda Su,
  3. Diğer dökümanları buradan indirebilirsiniz.

EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ DOSYASI /// Asiye Güldoğan : Hrant Dink cinayeti FETÖ’ye İstanbul istihbaratını kazandırdı


Asiye Güldoğan : Hrant Dink cinayeti FETÖ’ye İstanbul istihbaratını kazandırdı

“Cemal Uşşak’ın ölümü FETÖ için büyük kayıp” başlıklı yazımda, Cemal Uşşak’ı anlatırken, Ak Partililerin yanında Ak Partili gibi davrandığını, Türk Okulları gezilerine götürmek için irtibatta olduğu ve samimiyet kurduğu ulusalcılar, solcular hakkında olumsuz konuştuğunu ve onlar hakkında bilgiler verdiğini ama ulusalcıların solcuların yanındayken de tersini yaparak, “Aslında Ak Parti’yi çok sevmediklerini, filanca bakanın, falanca milletvekilinin şunu bunu yaptığını, Erdoğan’ın kibir abidesi olduğunu” filan söylediğini bütün detaylarıyla anlatmıştım.

Gazeteci ve Yazarlar Vakfı başkanlığı yapan Cemal Uşşak’ın bu özelliklerini dile getiren yazı yayınlandıktan sonra, Halime Kökçe Star Gazetesi’ndeki köşesinde “Bir FETÖ’cünün karakter tahlili” başlıklı bir yazı yazarak, kendilerinin de iyi tanıdığı Cemal Uşşak konusunda yazdıklarımı doğrulamıştı. Daha sonra başkaları da benzer yazılar yazdı, kimisi Cemal Uşşak’ın ve benzerlerinin iki yüzlü tavırlarını dile getirdi.

Bir FETÖ’cü hesabın, Franfurk’taki Hrank Dink’i anma toplantısının ilgi görmemesine üzülmesi, bana Cemal Uşşak’ı hatırlattı.

Cemal Uşşak şahsında yansıtılan “iki yüzlülük, herkese şirin görünme, birbirlerine kışkırtma, maske takınma” FETÖ’nün genel bir karakteridir. Bu maskeyle çok kimseyi uzun süre kandırmayı becerdiler. Ecevit’ten Erdoğan’a, Demirel’den Türkeş’e, Nurculardan Ulusalcılara, Liberallerden Tarikatçılara, Hürriyet’ten Yeni Asya’ya kadar kandırmadıkları kimse kalmadı. Onların ne olduğunu 70’li yıllardan beri bildikleri ve daha önce canı yandığı halde, Milli Görüşçüler bile aldanmıştı.

“Milli Görüş geleneğinden” gelen Erdoğan ve arkadaşlarından oluşan “çekirdek kadro”, 28 Şubat’taki tavırları yüzünden Fethullah Gülen ve cemaatine hiç de sıcak bakmıyordu. Zaten Gülen ve cemaati, Ak Parti’nin kuruluşunda yanında olmamış, olmak isteyen cemaat mensuplarını engellemiş, seçimde de Ak Parti’ye değil ANAP’a oy vermişlerdi.

Cemaat mensupları o dönemde Belediye Başkanı olan Erdoğan’ın halk tarafından ilgi gördüğü, parti kurarsa büyük şansı olduğu dile getirdiğinde, Gülen Erdoğan’ın “başarılı olamayacağını”, askerin “Erdoğan’ı Erbakan’dan daha tehlikeli gördüğünü” söylüyordu. Kendisi de Erdoğan’ı radikal ve dik kafalı olarak görüyor, “Erbakan’ın devlet terbiyesi vardır, Erdoğan’da o da yoktur” diyor, “Erbakan’dan beter maceracı” olduğunu ifade ediyordu. Hem Erbakan, hem de asker Erdoğan’a geçit vermezdi.

“28 Şubat Cemaate dokunmuyor, Erbakan’a karşı korunuyor” derken askerler ve medya bir süre sonra Cemaat’in üzerine hışım gibi geldi. Gülen, “Ecevit’in yardımıyla” ABD’ye gönderilince, kılpayı kurtulabildi. Ecevit’in “gerekirse hükümeti bozma” tehditi yüzünden asker cemaat mensuplarının üstüne daha fazla gidemedi. Olay sadece medyanın Gülen ve cemaat hakkındaki saldırısıyla kaldı.

Erdoğan şiir okumaktan hapse atıldığında, siyasi rakipleri kadar Gülen ve cemaati de rahatlamıştı. “Gerekirse Erbakan’a geçit verirler ama Erdoğan’a fırsat vermezler” diyen Gülen haklı çıkmış görünüyordu. Erdoğan’dan ve partisinden uzak durulması gerektiğini söylüyordu ısrarla.

Gazeteci ve Yazarlar Vakfı’ndan Latif Erdoğan’ın Erdoğan’ı hapiste ziyaret ettiği haberi Gülen’i çok kızdırdı. Bir zamanlar en yakınında olan, onun hayatını yazan Latif Erdoğan artık Gülen’in gözünde bitmişti.

Ancak Ak Parti ilk seçimde tek başına iktidara gelmişti, Gülen şaşkındı. Cemaat mensuplarından bazıları tarafından “keşke destekleseydik” hayıflanmaları olunca “Tek başına da iktidara gelseler başarılı olamazlar, başlarına balyoz gibi inecekler” diyordu Gülen.

Gülen’in bu sözü, bir tahmin, öngörü, temenni değildi. Gülen ve cemaati daha o zamandan, Ak Parti ile asker arasında bir şeyler olsun diye elinden geleni yapmaya başladı. Kimseler artık (o dönemde) “Fethullahçılarla ilgilenmezken, Cemaat her şeyi yapacak” ama “kimse Cemaatin bir şeyler yaptığını bilmeyecekti”.

FETÖCÜLERLE LİBERALLERİN ERDOĞAN İLE ASKERİN ARASINI AÇMA HAMLELERİ

Krizler, seçimler, Ak partinin iktidar olması gerçekten de, “Fethullahçılar olayını” o yıllarda çok arka plana atmıştı. Bu durum cemaatin kadrolaşmasının “gözden ırak” hızlanmasına da zemin hazırlıyordu. Ak Parti devleti “anlayıncaya ve tanıyıncaya” kadar, “Fethullahçı kadrolar” yerlerini alacaktı.

Gülen dışında bütün cemaatler Ak Parti için seferber olmuşlardı. “Fıtratı icabı Erdoğan’ın askerlerle karşı karşıya gelmesinin kaçınılmaz olduğunu” ısrarla söyleyen Gülen, bu durumu lehlerine görüyordu. “Hükümet asker korkusunu yaşayacak”, askerler de kendileriyle uğraşmayıp hazmedemedikleri “Erdoğan’la uğraşmış” olacaklardı.

Nitekim bu konuda Cemaat ilk hamlesini yapmakta gecikmedi: Askerlerin hükümete verdiği ilk brifingteki konular medyada yer alıverdi. Cemaate mensup yaverler, brifingteki konuşmaları gereken yerlere, onlar da medyaya ulaştırdı. Bu işin içinde cemaatin olduğunu akıllarına dahi getirmeyen iki taraf şaşkındı. O zamanın Başbakanı Abdullah Gül Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e telefon açıp, bunun nasıl olduğunu soruyordu. Özkök Paşa da duruma hayret etmiş, soruşturma açacağını söylemişti.

Daha sonra Erdoğan Başbakan olunca, MGK toplantılarında hükümet üyeleriyle, askeri üyeler arasında sürtüşmeler yaşandığı, Erdoğan’ın paşalara haddini bildirdiği dile getiriyor, bu olaylar AKP’nin tabanında “bir efsane” şeklinde anlatılıyordu. Bunlardan en meşhuru da Başbakan Erdoğan’ın Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’a “Kes lan paşa!” diye ayar vermesiydi. (Bu konudaki detayları daha önce yazdım.)

Erdoğan’ın “askeri vesayete böyle meydan okuduğu” söylentileri hükümete yakın medyada, özellikle liberal yazarlar tarafından sıkça dile getiriliyordu. Her şey çok güzeldi, Türkiye çağ atlıyordu, ekonomik başarılar elde ediliyordu havası yaşanırken nedense ikide bir “Erdoğan ile askerlerin atıştığı, askerlerin Erdoğan’ı sevmediği, Erdoğan’ın da onlara haddini bildirdiği” hep gündeme geliyordu.

Erdoğan 2006 yılında yine bir Paşa ile atışmıştı. Sonradan FETÖ’nün yanında yer alacak Liberal yazarlara göre, 2006 yılı Yüksek Askeri Şûrâ toplantısında Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki irticai faaliyetler konusunu gündeme getirmişti. Başbakan Erdoğan dinlerken tek tek not alıyordu.

Konuşma bitince, gergin bir havada, "Bunlar Hava Kuvvetleri’nin görevi değil" diye konuşmaya başladı. Buz gibi bir hava esti. İddia odur ki Şûrâ toplantısından sonra Faruk Cömert, aracına bindikten sonra, "Ben konuyu açacaktım, diğer komutanlar da dalacaktı. Ama hepsi beni sattı" diye hayıflandı. Sonradan anlaşıldı ki, satanların çoğu FETÖ‘cüydü. Erdoğan da, Cömert’in ne diyeceğini önceden biliyordu, ona göre hazırlanmıştı.

“ERDOĞAN İLE ASKERİ BİRBİRİNE DÜŞÜR, MEVZİ KAZAN” TAKTİĞİ

Çok geçmeden Şemdinli Olayları patlak verdi. Olaylar ve savcı Ferhat Sarıkaya’nın Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın davaya dahil etmesi “provokatif” ve ilginçti, Sonradan anlaşıldı ki, Van’ın yeni atanan başsavcı vekili FETÖ’cü İbrahim Özer Şemdinli olayı hakkında fezleke ile gelen soruşturmayı yine FETÖ’cü savcı Ferhat Sarıkaya’ya verdi. Sarıkaya yine FETÖ’cü KOM Müdürü Mustafa Uçkan ile bilgi toplama konusunda görüştü.

Van’da 3. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı İlhan Kaya da FETÖ’nün önde gelenlerindendi ve Şemdinli’deki olayla ilgili soruşturma konusunda savcı Sarıkaya’yı yönlendirmeye başladı. Özellikle Yaşar Büyükanıt’ı soruşturmaya dahil etmesini istedi. Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olacağı kesin gibiydi. İlhan Kaya, “Yaşar Büyükanıt’ın askeri bir darbe yapacağını, bunun engellenmesinin çok önemli olduğunu” ifade ediyordu. “TSK’daki cemaat yapılanması” için de, “TSK ile Hükümet krizi çıkması” açısından da Büyükanıt’ın bu soruşturmaya dahil edilmesi gerekiyordu.

"Örgüt kurmak, sahte belge düzenlemek ve görevi kötüye kullanmak" iddialarıyla Yaşar Büyükanıt hakkında Genelkurmay tarafından soruşturma açılmasının istenmesi Türkiye’yi sarsacak bir hareketti.

Bir süre sonra Savcı Ferhat Sarıkaya görevden alınacaktı. Ancak o “vazifesini yerine getirmiş”, kendini feda ederek cemaatin yolunu açmıştı. Hem “Hükümet-Asker çatışmasını diri tutmuş”, hem de Türkiye bunu tartışırken, “cemaat subayları TSK’da mevzi kazanmaya” devam etmişti.

Ferhat Sarıkaya görevden alınarak hem “mağdur”, hem de bazılarının gözünde “kahraman” olmuştu. Ama asıl mükafatı Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı İlhan Kaya ona verdi. Gülen’in, “Böyle bir kahraman çıkmış, kendisine ve ailesine ölünceye kadar bakılacak, bu da size bir vasiyetimdir” dediğini söyledi.

Bir süre sonra Cumhuriyet gazetesine patlamayan bomba saldırısı, ardından da Danıştay saldırısı oldu. Her ikisini de yapanların Allahüekber diye bağıran gericiler olduğu söylendi. Saldırıyı azmettirenlerin Ergenekoncular olduğu iddia edildi.

HRANT DİNK CİNAYETİ, FETÖ’YE İSTANBUL İSTİHBARATI’NI KAZANDIRDI

Hrant Dink cinayeti ise Türkiye’yi sarsan, toplumu geren en büyük olaylardan biriydi. Hrant Dink cinayeti ve davası çok konuşuldu, tartışıldı. Sonradan anlaşılacaktı ki, Türkiye’yi yoran bu cinayet, “FETÖ’ye İstanbul İstihbaratını kazandırmıştı”. Gülencilere yakın olmasına rağmen, cemaatin istediklerini yapmayan, “görevden ayrıl” talimatına uymayan Ahmet İlhan Güler’in yerine Cemaatin asıl istediği Ali Fuat Yılmazer, İstanbul İstihbarat’ın başına getirildi.

İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’u İstanbul’da takip etmesi istenen İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler tepki gösterince, Ankara Merkez’dekiler üzerini çizdiler. Kış ortasında onu Ankara’ya çağırdılar ve cemaat evlerinden birinde Cemaatin İmamları “İstanbul İstihbarat Şubesi görevinden ayrılman lazım” dediler. “Biz İstanbul’a İstihbarat Şube Müdürü olarak başka birini atayacağız. Seni istersen İzmir’e verebiliriz.” Kış aylarında tayin yapılamadığı için istifa dilekçesi istenmişti. Ahmet İlhan Güler kabul etmedi. Cemaatin ise “tayin zamanını beklemeye” tahammülü yoktu.

Tam bu sırada geldi Hrant Dink cinayeti. Bir anda Ahmet İlhan Güler eleştirilere hedef oldu, cemaatin mülkiye müfettişleri onu suçlamak, hatta mahkemede ceza alması için sahte evrak bulmayı deneyecek kadar faaliyet gösterdi. Sonunda Ahmet İlhan Güler görevden alındı. Türkiye Hrant Dink cinayetiyle meşgulken, cemaat en çok istediği yerlerden İstanbul İstihbaratın başına Ali Fuat Yılmazer’i getirmişti.

Daha sonra Cumhuriyet Mitingleri devreye girdi. Yüzbinlerin katıldığı mitingte hedefte Erdoğan ve Gülen vardı. Ülkede büyük bir ulusalcı dalgalanma görülüyordu. Cemaat bundan ürktü ve Ak Parti’ye yanaştı. Cumhurbaşkanlığı seçimi gerilimi, 367 krizi, 27 Nisan muhtırası gibi olaylar, hükümete “cemaat istihbaratları” tarafından “askerin kesinlikle darbe yapacağı” olarak sunuldu. Cemaatin, “Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, Mecliste bakanları sallandıracak, kesinlikle darbe yapacak” iddiası oldukça inandırıcıydı. Erdoğan, partisi ve tabanı inandı.

Hükümet-cemaat ittifakı 2007’de kurulduktan sonra hükümet “iktidar”, Cemaat “Derin Devlet” oldu. Her ikisi de birbirlerine “ne istedilerse” verdiler.

Dershane kriziyle birlikte “ne verdilerse, geri almaya” çalıştılar, hala çalışıyorlar. .Daha da önemlisi, Hrank Dink’in bazı sözde arkadaşları da nedense FETÖ’nün yanında yer aldılar.

Asiye Güldoğan

E-POSTA : asiyeguldogan

twitter: @AsiyeGuldogan

Odatv.com

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN /// İSTANBUL ÜÇE BÖLÜNMELİDİR /// (ULUS GAZETESİ : 20.12.2010)


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN /// İSTANBUL ÜÇE BÖLÜNMELİDİR /// (ULUS GAZETESİ : 20.12.2010)

Bu yıl içerisinde Avrupa kültür başkenti olarak ilan edilen İstanbul kenti önümüzdeki dönemde dünya ticaret başkenti olarak ilan edilmeye hazırlanıyor. New York’daki yüz katlı binalardan bütün dünya ekonomisini bir imparatorluk olarak yönetmeye çalışan küresel sermaye, ABD merkezli tek dünya imparatorluğunu gerçekleştiremeyince, bu kez tamamen bu girişimin tersi bir doğrultuda Dünya Ticaret örgütü üzerinden oraya çıkan BRİC hareketi ile karşılaşmış ve dünya üzerinde bir batı hegemonyasını dayatan küreselleşme programına karşı çıkarak halkların ve devletlerin ulusal çıkarlarını savunan Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin gibi dev ülkeler büyük bir dayanışma içerisine girerek ve zaman zaman Avrupa Birliğini de yanlarına alarak, ABD üzerinden dayatılan patronların çıkar düzenlerini önlemişlerdir. Bu doğrultuda Birleşmiş Milletler düzenini reddeden ve uluslararası tekelci şirketler üzerinden yürütülerek Dünya Ticaret Örgütü aracılığı ile bir dünya imparatorluğunu hedefleyen üresel sermaye saldırganlığı bir aşamada durdurulabilmiştir. BRİC ülkeleri bu doğrultuda dünya sahnesine çıkarak, New York üzerinden ABD aracılığı ile bütün dünyaya egemen olmak isteyen küresel sermayeye karşı çeyrek yüzyıllık bir zorlama döneminden sonra tavır alabilmişler ve bu aşamadan sonra New York üzerinden dünyayı yönetme döneminin sonuna gelinmiştir.

Yeni dönemde eskisi gibi okyanus ötesinden dünyayı yönetemez bir duruma gelen küresel sermaye, kendisine karşı çıkarak meydan okuyan Rusya, Çin ve Hindistan gibi dev ülkeler ile İslam dünyasını ve bütünüyle Asya kıtasını dünyanın merkezi coğrafyasından yönetebilmek üzere İstanbul kentine gelmeğe hazırlanmaktadır. İngiltere’nin dünya egemenliği döneminden kalma merkezi coğrafya hegemonyası İsrail’in kuruluşundan sonra tehlikeye girince, soğuk savaş sonrası yeni dönemde eski siyasal sorunlar sıcak çatışmalar ve gerginlikler olarak merkezi coğrafya bölgelerinde gündeme gelmiştir. Bu nedenle İsrail kurulduğu günden bu yana bütün bölge ülkeleriyle karşı karşıya gelmiş ve yarım yüzyılı aşkın bir süredir hepsi ile çatışmak ya da savaşmak durumunda kalmıştır. İngiliz egemenliğinde merkezi alana gelen Yahudiler ABD hegemonyası altında kendi devletlerini kurunca bölgenin jeopolitik dengeleri değişmiş, sosyalist bloğun çöküşünden sonra da ABD destekli İsrail hegemonyası bütün bölge ülkelerine dıştan destekli bir zorlama ile dayatılmıştır. Bu çerçevede, yeni bir uluslararası konjonktür oluşmuş, İngiltere üzerinden kurulmuş olan dünya devleti oluşumu, ABD üzerinden yeni bir yapılanmaya doğru yönelmiştir. İsrail’in kurulmasından sonra dünya dengelerinin değişmesi ve Siyonist lobilerin İsrail’i dünya merkezi yapmağa çalışması nedeniyle, küresel sermaye duruma egemen olabilmek üzere, merkezi coğrafyanın eski başkenti olan İstanbul kentine taşınmağa yönelmiştir. Okyanus ötesinden dünyayı eskisi gibi yönetemeyen küresel sermayenin bu kararı, küreselleşme aşamasına geçilmesiyle beraber zaman içerisinde yavaş yavaş uygulama alanına konulmağa başlanmıştır.

Eski Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olan İstanbul, yeni dönemde Avrasya kıtasının merkezi olarak seçilmesi, hem Moskova merkezli Rus Avrasyacılığına hem de İsrail merkezli Siyonist dünya imparatorluğuna karşı bir önlem olarak gündeme getirilmiştir. Bu doğrultuda ABD merkezli İMF ve Dünya Bankası planları devreye sokulmuş ve bu iki uluslararası kurumun uzmanlarının öncülüğünde, İstanbul’un yeni dönemde dünya ekonomisinin merkezi olmasını sağlayacak adımlar atılmağa başlanmıştır. Kuzey Amerika kıtasından Avrupa bölgesini ve dünyanın en büyük kıtası olan Asya’yı yönlendirmekte zorlanan, ayrıca Çin, Hindistan ve Rusya gibi büyük Asya ülkelerinin yeni süper güçler olarak evrensel sahneye çıkmasını dengelemekte zorlanan batı bloğunun patronları, yeni dönemde İstanbul’a taşınarak dünya ekonomisini merkezi coğrafyadan yönetmeyi kendi çıkarları açısından daha uygun görmüşlerdir. Bu gizli planı resmen açıklamadan, ama adım adım bu planlar doğrultusunda hem İstanbul’da hem de bu kentin içinde yer aldığı Türkiye Cumhuriyeti’nde dıştan destekli dönüşüm programları teker teker devreye sokulmuştur. Böylesine bir hedef doğrultusunda İstanbul’un hızla büyümesi ve büyük bir metropol olması desteklenirken, İstanbul’un içinde yer aldığı Türkiye Cumhuriyeti devletinin başkenti olan Ankara’nın küçültülmesi amaçlanmıştır. Ankara’nın İstanbul’a paralel bir düzeyde büyümesi engellenirken, bu kentte yer alan Türkiye Cumhuriyeti devletinin bazı kamu kurumlarının kapatılması ve bazılarının da başka yapılanmalara yönlendirilmesi yolu ile Türk devletinin başkentinin önce küçültülmesine daha sonraki aşamada da tasfiyesi hedeflenmiştir.

Küresel sermayenin dünya ticaret merkezi yapmağa hazırlandığı İstanbul giderek bir Türk kenti olmaktan çıkarılırken, Türkiye’de yaşayan gayrimüslim kesimlerin ve Anadolu kentlerinde önemli miktarlarda para kazanarak zenginler sınıfına giren yeni patronların İstanbul’a göç etmeleri teşvik edilmiş, bu büyük iş adamları İstanbul’a giderken yanlarında hem şirketlerini hem de fabrikalarını götürerek, İstanbul civarında Ankara’nın denetiminden uzak ve daha özerk bir yapıda yeni bir İstanbul devletinin oluşumunu gündeme getirmişlerdir. Ayrıca, küreselleşme dönemiyle beraber ülkenin güneydoğu bölgesinde yaşayan Türk vatandaşlarının farklı bir etnik kimlikle öne çıkmaları desteklenmiş, İstanbul sermayesi ülkenin doğu ve güneydoğu gibi geri kalmış bölgelerine yatırım yapmaktan çekinerek İstanbul boğazının iki yakasına yerleşmeğe çalışmalarıyla beraber güneydoğu bölgesinden üç milyonu aşkın bir insan bu kente göç ederek, kentin iyice Türk kimliğinden uzaklaşmasına yardımcı olmuşlar ve bu aşamadan sonra dünyanın en büyük Kürt kenti olarak İstanbul gösterilmeğe başlanmıştır. Kuzey Ira’da bir kukla devlet olarak Kürdistan kurulurken, dünyanın en büyük Kürt kenti olarak İstanbul’un öne çıkarılmasıyla ciddi bir çelişkili durum yaratılmış ve İstanbul Kürtlerinin kurulmakta olan devletin sınırları dışında kalması nedeniyle İsrail ve ABD’nin bölgede çıkarları için kurdurulmakta olan Kürdistan projesi duraklama noktasına gelmiştir. İstanbul sahip olduğu büyük gayrimüslim nüfus ile beraber dünyanın en büyük Kürt kenti kimliğini de kazanarak iyice Türk kimliğinden uzaklaşma noktasına gelmiş, küresel sermaye ile işbirliği içine giren İstanbul’un Levantenleri bu kentin hızla eski Bizans’a dönüşebilmesi doğrultusunda ellerinden gelen çabayı göstermekten geri kalmamışlardır. Gayrimüslimler ile Kürtler Türk vatandaşı olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşamalarına rağmen Türk kimliğinin ret edilmesi ve Ankara’nın başkent olmaktan çıkartılması konularında sıkı bir işbirliğine girişmişlerdir.

Önceleri İstanbul denilince akla, gayrimüslimler, zengin sermaye sınıfı ve bunların kontrolü altındaki medya yapılanması gelirken, yeni dönemde daha da ileri gidilerek batı bloğu ile işbirliği yapan; ABD, AB ve İsrail ile ciddi ortaklıklara girerek küresel emperyalist düzenin gerçekleşmesi doğrultusunda işbirliği yapan işbirlikçi bir Levanten burjuvazi öne çıkmağa başlamıştır. Osmanlı Devletinin yıkılışı aşamasında ortaya çıkan “Mütareke İstanbul“unun benzeri bir teslimiyetçilik, dışarıya ve küresel sermayeye teslim olmuş yeni bir İstanbul yapılanması ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin iç pazarında halkı sömürerek sermaye birikimini tamamlayan ve ara rejimlerden yararlanarak devletin ekonomik birikimini kendilerine aktaran bu işbirlikçi ve mandacı sermaye zaman içerisinde yabancı ortaklıklara girerek ve küresel sermayenin dünya imparatorluğunda bu bölgede rol alarak, ulusal sermaye olmaktan çıkmışlar, yabancı ortak olarak Türkiye’ye gelen büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi ve kendilerine ekonomik açıdan bağımlı olan İstanbul medyasını da yeni bir Bizans yapılanması doğrultusunda kullanmayı ısrarlı bir biçimde çıkarları doğrultusunda kullanmayı bilmişlerdir. Böylesine bir süreçte sahip oldukları sermayelerini defalarca katlama şansını elde eden Levanten İstanbul sermayesi, dış desteklerle siyaseti finanse etmeyi bilmiş ve destekledikleri siyasal kadroları medya ile arkalayarak iktidara gelmelerini sağlamıştır. İstanbul üzerinden belirlenen politikalar v e belirlenen siyasal kadrolar aracılığı ile Türkiye Cumhuriyetinin tıpkı Osmanlı devletinin son dönemlerinde olduğu gibi bir yarı sömürge konumuna sürüklenmesi sağlanmıştır. İstanbul’dan devşirilen bağımlı kadrolar Ankara’daki devletin başına getirildiği zaman, Türk devletinin başkenti merkez olma konumunu yitirmiş ve zaman içerisinde İstanbul’un yeni merkezi konumu öne çıkarılmıştır.

Küreselleşme döneminde, İstanbul’da merkezlenen büyük sermaye ülkeye yatırım yapmadığı için Türk ekonomisi iç bölgelerde çöküntüye sürüklenmiş, işsizliğin artması nedeniyle büyük bir işgücü göçü bu kente yönelmiştir. Eskiden üç milyonluk bir normal kent olarak varlığını sürdüren İstanbul, yeni dönemdeki aşırı göçler nedeniyle beş misli büyüyerek, kısa bir zaman dilimi içerisinde on beş milyonluk büyük bir metropol kent konumuna gelmiştir. Giderek normal büyümenin ötesinde fazlasıyla şişen, aşırı nüfus yoğunluğu nedeniyle yaşanmaz bir kent konumuna gelen İstanbul, yeni koşullara alışmağa çalışırken, küresel sermayenin bu büyük kente gelme hazırlıkları doğrultusunda Avrupa yakasında birinci Levent’ten dördüncü Levent’e kadar New York’taki Manhattan bölgesinin yapılanmasına benzer bir yeni yerleşim kırk elli katlı büyük gökdelenler ile gerçekleştirilmeğe çalışılmıştır. Neredeyse her ay yeni bir gökdelen Manhattan benzeri bir biçimde İstanbul’un Avrupa yakasında göğe doğru dikilirken, Boğaziçi manzaralı yerleşim bölgeleri eski cazibesini yitirerek zaman içerisinde gölgede kalmışlardır. Dünya tarihinin en eski ve en güzel kentlerinden birisi olan İstanbul’un her bölgesi sit alan olarak korunması gerekirken, küresel sermayenin İstanbul’a taşınma planları yüzünden bu güzellikler ile dolu yerleşim merkezi her geçen gün daha fazla çirkinleşmiş ve tam anlamıyla bir gökdelenler bölgesine dönüşerek, çirkin betonlaşmanın en önemli örneklerini barındırır bir konuma gelmiştir. Avrupa yakasında New York ve Londra gibi uluslar arası sermaye merkezlerinden gelecek şirketler için yeni yapılanmalar oluşturulurken, İstanbul’un tam anlamıyla bir ticaret merkezi ve ekonomi kenti konumuna gelmesini sağlayacak alan yeni yapılanması için de Anadolu yakasındaki Ataşehir bölgesi pilot alan olarak gizlice seçilmiş ve gene gizlilik içerisinde Türkiye Cumhuriyetinin bütün ekonomik kamu kurumlarıyla beraber kamu bankalarının bu bölgede topluca yer alabilmesi için inşaat projeleri hızla devreye sokulmuştur.

Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Rusya Müslümanlarının gönderdiği maddi yardımlar ile silah alınarak askeri savaş kazanılmış, Hint Müslümanlarının gönderdiği para yardımı da yedek akçe olarak saklanarak daha sonraki aşamada yeni Türk devletinin başkentinde milli bir bankanın kurulması ile ulusal bir ekonomi yaratılmasına çalışılmıştır. Bizans döneminden kalma kozmopolit yapılanmasını Osmanlı döneminde de sürdüren İstanbul’un Kurtuluş Savaşı Sırasında teslim olarak ihanet içerisine girmesi ve ulusal kurtuluşun başkenti Ankara’ya karşı savaş açmasını dikkate alan devletin kurucusu Atatürk, İstanbul’un yabancı ortaklı ekonomisini güvenmediği için Türkiye İş Bankası’nı milli bir ekonomi oluşturma görevi ile başkent Ankara’da kurmuştur. Ne var, küreselleşme dönemine girildiği sırada, Atatürk’ün partisinin başında bulunan Amerikancı bir yönetimin ciddi bir hatalı karar vermesiyle, Atatürk’ün milli ekonomi oluşturma amacıyla kurmuş olduğu ulusal bankanın, küresel sermayeye teslim olmuş kozmopolit İstanbul kentine taşındığı görülmüştür. Başkent Ankara’nın eski Bizans’ın merkezine taşınması süreci böylesine ciddi bir hata ile başlamış ve daha sonraki yıllarda da birçok kamu bankası ve kurumu özelleştirilerek Ankara’dan İstanbul’a taşınmıştır. Şimdi gelinen aşamada, elde kalan üç kamu bankası ile ekonominin denetimini yürüten ekonomik kamu kurumları ve özerk kurullar da bu kente taşınmağa çalışılmaktadır. Özellikle devletin ana merkezi olan Merkez Bankası ve Hazine’nin de bu kozmopolit kente taşınmak istenmesi, bir milli devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu olacak ve, Türk ulusu ile Türk devletinin bütün ekonomik zenginliği küresel sermaye sahiplerinin denetimine geçecektir. Böylece son yıllardaki yanlış ekonomik politikalar ile yarı sömürge durumuna düşürülmüş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bir sömürgeye dönüşmesi sağlanacak ve gücü elinden alınmış olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin tasfiye süreci tamamlanmış olacaktır.

Dünya Bankası destekli kentsel dönüşüm programları aracılığı ile İstanbul kenti yeniden imar edilirken, bir Türk yerleşim merkezi gibi değil ama bir uluslararası sermaye düzeni oluşturulmağa çalışılmakta, Avrupa yakası gökdelenler ile uluslararası şirketlerin ve tekellerin yerleşimi için hazırlanırken, Anadolu yakasındaki Ataşehir bölgesi de, bütün Avrasya kıtasının ekonomik yapılanmasını kontrol edecek bir üs olarak hazırlanmaktadır. Türk kamu bankaları bu bölgeye taşınarak özelleştirilecek ve daha sonraki aşamada yabancı banka tekellerine satılarak küresel sermayenin denetimine terk edilecektir. Türk devletinin kamu kurumları ise, gene küresel sermayenin denetiminde birer ulus devlet kurumu olmaktan çıkarılarak, İstanbul üzerinden bütün Avrasya bölgesinin küresel sermayenin denetimine girecek doğrultuda yapı değişikliğine hazırlanacak ve yeni dönemde bu kurumlar da ülke devletinin dışına çıkarak bölgesel ekonomik kurumlar biçimine dönüştürülecektir. Küresel sermayenin dünya ticaret merkezi yapılanması planına uygun olarak, Ataşehir ekonomi merkezi bütünüyle küresel sermayenin yönetiminde olacaktır. Ataşehir kesinlikle Ankara’nın dışında hareket edecek, Türkiye’nin başkenti Ankara yerine Levent bölgesinde yuvalanacak küresel sermayenin hegemonyası Ataşehir ekonomi kentini yönetecektir. Ulus devlet bu aşamadan sonra biteceği için, İstanbul aynı zamanda ülkenin de başkenti konumuna gelecek ve daha sonraki aşamalarda, bölgenin ekonomik merkezi olan İstanbul aynı zamanda kurulacak olan bölgesel federasyon devletinin de başkenti konumunu yakalayacaktır. Eski Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde payitaht olarak, merkezi coğrafyaya başkentlik yapan İstanbul böylece üçüncü kez bölgenin merkezi olma şansını yakalayabilecektir. Boğaz’ın iki yakasında yalılarında ve villalarında ikamet eden süper zenginler, bütünüyle gücü ele geçirecek ekonomik güçlerinden yararlanarak siyasal yapılanmanın gücünü de Türk halkının elinden alacaklardır. New York dönemi geride kalırken, küresel sermayenin denetiminde Londra, Paris,Tokyo ve Şangay gibi büyük ticaret merkezlerine karşılık, İstanbul dünyanın ekonomik başkenti olarak küresel sermayenin denetiminde öne çıkarılacaktır.

Türk ulusundan ve Türkiye Cumhuriyeti devletinden giderek uzaklaşacak olan İstanbul kenti, yeni dönemde Levanten kesimlerin ve gayrimüslim iş çevrelerinin desteği ile Fener Rum Patrikhanesinin öncülüğünde yeniden eski Bizans’a dönüştürülecektir. Şimdiden Anadolu’nun bütün kentlerindeki Ermeni ve Rum Kiliselerinin onarımını üstlenmiş olan Fener Rum patrikhanesi, Vatikan merkezli Hıristiyan emperyalizminin planları doğrultusunda Yeni Bizans Projesi doğrultusunda planlı çalışmalarını düzenli ve disiplinli bir biçimde yürütmekte ve en kısa zamanda Yeni Bizans imparatorluğunun oluşturulabilmesi için Ekümeniklik statüsü talep etmektedir. Hıristiyanlar üzerinde küresel hegemonya arayan Fener Rum Patrikhanesinin, İstanbul’un yeniden Bizanslaşması için her türlü girişimi yerine getirdiği ve büyük dış destekler ile İstanbul’u hem Türklerden hem de Müslümanlardan uzaklaştırmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in fethinden sonra bu kentin Konstantinopolis olan isminin bir İslam kenti anlamında İstanbul’a dönüştürüldüğünün hiç unutulmaması gereken bir aşamaya gelindiğini bütün Türk ulusunun ve Türk devletinin hatırlaması gerekmektedir. Ulubatlı Hasan’ların fetih mücadelesi Türk tarihinde onurlu yerini korurken, kapitalist emperyalizmin komiser dervişlerinin öncülüğünde ve onların yerli işbirlikçilerinin desteğinde İstanbul yeniden Hıristiyan dünyasına teslim edilmekte ve böylece Yeni Bizans projesi ile dünyanın en güzel kenti Türkler ve Müslümanların elinden zorla alınmaktadır. Dünya ticaret merkezine dönüşme aşamasında kentin hızla Hıristiyanlaşması da tamamlanmağa çalışılmakta, kente son yıllarda yerleşen Kürt nüfus aracılığı ile Türkler bu kentten çıkarılarak tersine göç yolları ile geldikleri yerlere ve memleketlerine geri gönderilmektedir. İstanbul’un taşı ve toprağı altın olmuş ama bu zenginliğe Türklerin tam olarak sahip olabilmeleri dış müdahaleler yolu ile önlenmiştir. Şimdi de kentin bütünüyle Türklerin elinden çıkartılması gündemdedir. Eski Bizans imparatorluğunun merkezinin yeni Bizans’ın da başkenti olması düşünülmekte ve bu doğrultuda Fener Rum Patrikhanesi öne çıkarılarak, Türk devletinin burada kurmuş olduğu hukuk düzeniyabancıların inisiyatifi aracılığı ile yıkılmaktadır.

Bu tür küresel ve yabancı planlar doğrultusunda İstanbul’un yeniden yapılandırılması, Türk devletinin bu kentteki egemenliğinin sona ermesi demektir. Bir anlamda da Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasına giden yolun açılması anlamına gelmektedir. Ankara’daki Türk devleti bu duruma seyirci kalamaz. İstanbul Belediyesi yönetiminden Ankara’daki devletin yönetimine gelen ekipler, belki eski İstanbul alışkanlıkları nedeniyle bu durumu böylesine değerlendirmekte zorluk çekebilirler ama Türkiye Cumhuriyetinin anayasal devlet düzeni çerçevesinde başkentin İstanbul’a taşınması hukuken mümkün değildir. Ayrıca, devlet ile özdeş olan Merkez Bankası ya da Hazine gibi kurumların başkent Ankara dışına çıkarılmaları, Türk Ceza Kanunu’nda yaptırama bağlanan devlet aleyhine girişimler ile paralel bir sonuç doğuracağı için, patronların keyfi uğruna ya da küresel sermayenin imparatorluğu adına Türkiye Cumhuriyetinin anayasal devlet düzeni kesinlikle bozulamaz. Türk ulusu böyle bir geri adıma kesinlikle izin vermez. Bu nedenle bu tür girişimlerin kesinlikle, Türk halkına sorulması ve onayının alınması gerekmektedir. Kamu bankaları ve ekonomik kamu kurumlarının İstanbul’a taşınmaları referandum yolu ile Türk halkının ulusal egemenliğine danışılmadan gerçekleştirilemez. Türk ulusunun kurtuluş savaşının kazanılmasıyla elde edilen kazanılmış haklarından hiçbir biçimde ödün verilemez. Böylesine bir gerçeğin tersine bir adım atılacaksa kesinlikle halkoyuna başvurulması zorunluluğu vardır. Gece yarısı uykulu gözler ile oylanan torba yasalarla, Türkiye Cumhuriyetinin anayasal düzenine aykırı bir biçimde kamu kurumları başkent Ankara’dan yeni Bizans’ın merkezi olmağa çalışan İstanbul’a taşınamaz.

Son yıllarda bazı iç ve dış dinamiklerin destekleriyle fazlasıyla büyüyen İstanbul kenti, bugünkü yapısı ile Türkiye Cumhuriyetinin hem hukuki yapısını hem de yaşam düzenini bozmaktadır. Aşırı göç nedeniyle artan nüfus bu kentin yüze yakın milletvekilini meclise göndermesinin yolunu açmıştır. Anadolu kentlerinde nüfus göçü ile milletvekili sayıları düşerken, İstanbul’un neredeyse bir ülke parlamentosu oluşturacak derecede milletvekili belirleme aşamasına gelmesi, Türkiye Cumhuriyetinin siyasal rejimin ciddi boyutlarda bozmaktadır. Meclisin toplum üye sayısının beşte birine ulaşan temsilci sayısı ile İstanbul bir anlamda ulusal egemenlik düzenini bozarak kentsel egemenlik düzenini Türk devletine dayatmaktadır. Türk devleti içerisindeki gayrimüslim unsurlar ile Türk kimliğini kabul etmeyen alt kimlikli Türkiye vatandaşlarının buluştuğu kent olarak İstanbul kenti Türk ulus devletinin ortadan kalmasına neden olacak derecede Türkiye Cumhuriyetinin ülke güvenliğini tehdit edecek bir büyüklüğe gelmiştir. Bu kadar büyüklük, ülkeye anayasal düzen dışında yeni bir yapılanmayı dayatmakta ve Türkiye Cumhuriyeti anayasal düzeninin temel taşları ile değişmez maddelerini ortadan kaldıracak derecede tehdit etmektedir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasal düzeni ile başkent Ankara’nın başkent olma konumunu koruyabilmek için İstanbul’un üçe bölünmesi gerekmektedir. Avrupa yakasında Çorlu, Anadolu yakasında ise Gebze, birer sanayi ve iş merkezi olarak acilen il yapılmalı ve İstanbul Boğaz’ın etrafında iki yakasını kaplayan alanda tarihi, kültürel ve turistik bir kent olarak yeniden yapılandırılmalıdır. İstanbul sermayesinin bölgenin dışında yatırım yapmaması nedeniyle meydana gelen nüfus yığılması böylece kentin merkezinin dışına çıkarılacak ve ortada kalacak İstanbul kenti daha küçük bir yerleşim merkezi olarak yaşanabilir bir duruma gelebilecektir. Üçe bölünen İstanbul’dan Gebze ve Çorlu iki yeni kent olarak çıkarken, milletvekili sayıları da daha dengeli olarak dağılacak ve böylece, bir kentin temsilcilerinin meclisin beşte birini oluşturması gibi bir anormallik önlenebilecektir. Üç kentin yirmi ile otuz arasında temsilci seçmesiyle, demokrasi açısından daha dengeli bir yapılanma gerçekleşecek ve meclisin çalışmaları daha dengeli olabilecektir.

Üçe bölünme ile küçülecek İstanbul kenti yeni dönemde başkent Ankara’yı rahatsız etmeyecek ve güç bölünmesi nedeniyle başkent Ankara’nın artan otoritesi ile İstanbul ve çevresi üzerindeki merkezi konumu yeniden sağlanabilecektir. Bu aşamadan sonra sürekli olarak Ankara’yı tanımayan ya da Ankara’ya saldıran bir İstanbul imajı ortadan kalkacak, başkent Ankara’ya bağlı olarak bu merkezdeki Türkiye Cumhuriyeti devletinin otoritesine saygı gösteren bütün Türk illeri gibi İstanbul ve onun yeni kardeşleri olarak Çorlu ve Gebze illeri de Ankara’nın yönetimi altına girerek ülkedeki birlik ve bütünlük yeniden tesis edilebilecektir. İstanbul’da yabancı sermayenin küresel sermayenin denetimi altına girmesi, sahip olunan ekonomik güç ile Türk siyasetinin finanse edilmesi ve bu kentte yuvalanan medyayı kontrol ederek ülke siyasetini yönlendirmeğe çalışması gibi anayasal düzene aykırı durumların önüne de, İstanbul’un üçe bölünerek küçültülmesiyle sağlanacak yeni dengeler ile geçilebilecektir. Çorlu ve Gebze’nin yeni sanayi merkezleri olarak devreye girmesiyle İstanbul bir sanayi ve ticaret kenti görünümünden hızla uzaklaşarak, tarihi, kültürel ve turistik kent konumuna dönüşebilecektir. İstanbul böylece bütün dünyaya yeniden açılabilecek ve sahip olduğu büyük tarihi ve kültürel zenginlikleri turizm aracılığı ile bütün dünya halklarının görmesine ya da hizmetine sunabilecektir. Tarih öncesi dönemlerden gelen bir büyük tarihe sahip olan İstanbul kentinin, küresel sermayenin saldırganlığından kurtarılabilmesi için dünya ticaret merkezi projesinin önlenmesi gerekmektedir. Kenti çevreleyen sanayi tesislerinin Çorlu ve Gebze merkezli yönlendirilmesiyle, bazılarının Anadolu’nun geri kalmış bölgelerine taşınmasıyla İstanbul’un merkezi alanları ve Boğaziçi bölgesi yeniden yaşanabilir bir konuma gelebilecektir. Patronların ve para babalarının baş döndürücü hırsları yüzünden yaşanmaz bir duruma gelen İstanbul kentinin bu durumdan bir an önce kurtarılması gerekmektedir. Böyle bir aşamada İstanbul’un başkent olması ya da ticaret merkezi konumuna dönüştürülmesi her kent bilimi açısından ciddi bir çılgınlık anlamına gelmektedir. Aklı başında bilim adamlarının İstanbul’un bu durumunu inceleyerek, küresel sermayenin çılgın projelerini durdurmaları gerekmektedir. Paranın gücü ile siyaseti finanse edenler ya da sermayenin çıkarları doğrultusunda siyaset adamlarını yönlendirenlerin de,artık yaşanmaz bir kent konumuna gelen İstanbul’un üçe bölünerek yeniden yaşanır bir kent olmasınıkabul etmeleri gerekmektedir.Çıkar hesapları yüzünden bu tarihi kentin yaşanmaz bir düzeye gelmesine önce İstanbullular karşı çıkmalı ve Türk halkının desteği ile bu kentin üçe bölünerek yeniden yapılandırılması acilen tamamlanmalıdır.

İstanbul’un metropolitan gelişim planlarını hazırlayanların bütün Trakya bölgesini bu kente bağlamaları çok ciddi bir hatadır. Nüfusun üçte biri olan beş milyon insanı Trakya bölgesine aktarmak yolu ile ya da sanayi tesislerinin bir kısmını Trakya kentlerine taşımakla, İstanbul’un metropolitan gelişim planı hazırlanamaz. İstanbul’u genişletmek uğruna Trakya bölgesini yok etmek, Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ halklarının hiçbir biçimde kabul edemeyeceği bir durumdur. Böylesine çılgınlıklar Türkiye’nin en verimli topraklarını barındıran Trakya’da tarımın sona ermesi anlamına gelecektir. Bu nedenle İstanbul metropolitan planına bütün Trakya halkı karşı çıkmaktadır. Küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda İstanbul’u daha da büyütecek ve genişletecek dünya ticaret merkezi planı uğruna bütün Trakya bölgesinin göz göre göre yok olmasına kimse göz yumamaz. Dış planları sürekli olarak yabancılar hazırladıkları için, onların Türkiye’nin gerçeklerini Türkler kadar bilmeleri mümkün değildir. Trakya’yı yok edecek ve gelecekte İstanbul’u, Türkiye’den kopararak ayrı bir devlet konumuna getirecek bir dünya ticaret merkezi planı Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Türk halkının ulusal çıkarlarına aykırı düşecek bir biçimde gerçekleştirilemez. Avrupa Birliği İstanbul’u ayrı bir eyalet devleti biçimine dönüştürerek içine almağa hazırlanırken, İsrail ile merkezi coğrafya yönetiminde paslaşan Siyonist küresel sermayenin böyle bir duruma izin vermeyerek, İstanbul’u tüm Avrasya kıtasına dönük bir ekonomik merkez yapmağa çalıştığı anlaşılmaktadır. Avrupa Hıristiyanları ile İsrail Yahudileri arasında bir çekişme alanı durumuna sürüklenen İstanbul’un geleceği kendi haline bırakılamaz. Türk devletinin ve Türk ulusunun, ülke ve devlet düzeninin bozabilecek böylesine bir olumsuz gelişmeye izin vermemesi gerekmektedir. Avrupa Kültür Merkezi görünümlerinin böylesine bir olumsuz gelişmeyi ya da gerçekliği örtmesine kanmamak gerekmektedir.

Dünya dengeleri açısından Boğazlar son derece yaşamsal öneme sahip bulunmaktadır. Deniz ulaşım hattı üzerinde kurulu bulunan İstanbul aslında güvenliksiz bir jeopolitik yapılanmaya sahiptir. Bu yüzden bu büyük kent iki imparatorluğun merkezi olmasına rağmen çöküşten ve işgal ya da fetih girişimlerinden kurtulamamıştır. Kuzeyde Rusya gibi bir dev ülkenin bulunması ve batı hegemonyasının bu büyük devin sıcak denizlere inmesini önleme politikaları Türkiye’nin konumunu sürekli bir tampon devlet düzeyine getirmektedir. Anadolu yarımadasında böylesine bir tampon devlet olduğu sürece jeopolitik açıdan devletin merkezinin İstanbul gibi her yönü açık ve korunması son derece zor bir jeopolitik yapıya sahip olan kentin devlet merkezi konumuna getirilmesi çok yanlış bir adım olacaktır. Ciddi bir devlet aklı ile düşünüldüğünde, iki kez çökmekten kurtulamamış bu büyük kentin uluslar arası suyolu olarak ve tarihi zenginliği ile bir turizm merkezi olarak varlığını sürdürmesi hem kendisi hem de Türkiye açısından çok daha yararlı olacaktır. Türk ulusunun bütün ekonomik kurumlarının ve zenginliğinin böylesine korumasız bir kente taşınması, Türkiye açısından çok ciddi çöküş senaryolarının gündeme gelmesine neden olacaktır. Bu nedenle, İstanbul başkent olmayacak ama üçe bölünerek, Türk devletinin içerisinde daha problemsiz bir konumda varlığını sürdürecektir. Bu nedenle, Çorlu ve Gebze’nin il yapılmasıyla İstanbul bir an önce üçe bölünmelidir.