BASIN DUYURUSU /// VATAN PARTİSİ : İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN ÇIKILMALI, 6284 SAYILI KANUN GELİŞTİRİLMELİDİR


4 Ağustos 2020

BASIN BÜLTENİ

VATAN PARTİSİ : İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN ÇIKILMALI, 6284 SAYILI KANUN GELİŞTİRİLMELİDİR

Gündemdeki İstanbul Sözleşmesi tartışmalarına ilişkin açıklama yapan Vatan Partisi Öncü Kadın Genel Başkanı Meltem Ayvalı, “İstanbul Sözleşmesi Türkiye’ye kadını aşağılayan yeni bir toplumsal model dayatmaktadır. Sözleşmenin dayattığı toplumda kadın ve erkek cinsiyeti dışında cinsiyetler vardır. Bu cinsiyetler, ‘toplumsal cinsiyet’, ‘cinsel yönelim’, ‘cinsel kimlikler’ şeklinde sözleşmede yer almaktadır. Sözleşme; LGBTİ diye başlayarak alfabenin bütün harflerini kapsayan, kadın ve erkek cinsiyeti dışında, doğadan farklı, çürümüş neoliberal sistemle dayatılan cinsiyet türlerini hukuk normu olarak belirlemeye teşvik etmektedir” dedi. Ayvalı ayrıca kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddete karşı bir eylem uzman grubunun (GREVIO) İstanbul Sözleşmesinin uygulanmasıyla raporla ilgili “GREVİO’ya göre Türkiye’nin PKK ve FETÖ ile mücadelesi kadınlara zarar vermektedir. Kadın ve çocuk düşmanı, bölücü ve gerici terör örgütlerine kalkan olan Avrupa Konseyi’nin nasihatleriyle mi kadına şiddeti önleyeceğiz?” ifadelerini kullandı.

Vatan Partisi Öncü Kadın Genel Başkanı Meltem Ayvalı, düzenlediği basın toplantısıyla Vatan Partisi’nin İstanbul Sözleşmesine yönelik görüşlerini kamuoyuyla paylaştı. Vatan Partisi İzmir İl Başkanlığı’nda yapılan açıklamada Meltem Ayvalı, İstanbul Sözleşmesinin başta Öncü Kadın’ın yönetim organları olmak üzere çeşitli kademedeki parti organlarında tartışıldığını ve 29 Temmuz 2020 tarihli Merkez Yürütme Kurulu toplantısında konuyu oybirliğiyle karara bağlandığını da belirtti.

Ayvalı yaptığı açıklamada, “Sözleşme üzerine tartışmalar ne yazık ki sloganlara hapsedilmektedir. Batı merkezli medya tarafından kamuoyuna yanıltıcı bilgi verilerek, Sözleşmenin kadına şiddeti önleyecek bir rolü olduğu havası yaratılmaktadır. Bu durumda başta Vatan Partisi olmak üzere toplumun kadın erkek eşitliği konusunda duyarlı kuvvetlerinin ve elbette devleti yönetenlerin, algılara teslim olmayarak kamuoyunu aydınlatma, milleti kadına yönelik şiddetin önlenmesi için seferber etme görevi vardır. Kadına yönelik her türlü ayrımcılık ve şiddete kesinlikle son vermek, hepimizin sorumluluğudur. Başarıya ulaşmak için, kadınıyla erkeğiyle Cumhuriyet Devrimimizin değerleri ve programı çevresinde birleşmek ve kararlılıkla mücadele etmek durumundayız” dedi.

“KADINA EŞİTLİK MEVZİSİNDEYİZ”

Vatan Partisi’nin İstanbul Sözleşmesi’ne karşı tavrının kadınlara her tür şiddet, haksızlık, eşitsizlik ve aşağılamadan kurtarma kararlılığı belirlediğini dile getiren Ayvalı, “Kadınlarımızın sorunlarının dışardan dayatılan toplumumuza yabancı sözleşmelerle değil, eşitsizlikleri bütün ekonomik, toplumsal, kültürel, ideolojik, geleneksel ve töresel temelleriyle ortadan kaldıracak devrimci uygulamalarla çözüleceğinin bilincindeyiz. Kadınımızı acılar içinde yanmaktan ve erkeğimizi bu utançtan bir an önce kurtarmakta kararlıyız” dedi.

Toplumsal cinsiyet kavramının tanımı ve Batı’daki içeriğinin belli olduğu söyleyen Meltem Ayvalı, “Pek çok Avrupa ülkesinde kimliklerde cinsiyet seçeneğinde kadın ve erkekten başka cinsiyet türleri bulunmaktadır. Bu uygulamalar bizim hangi kadınımızı özgürleştirecektir? Onu şiddetten nasıl koruyacaktır? İstanbul Sözleşmesi LGBTİ’ye alan açmakta ve eşcinselliği meşrulaştırmaktadır. 2011’den sonra bu alanda ülkemizde yaşanan gelişmeler ortadadır. En son, CHP’li Kadıköy ve Şişli Belediyelerinin Çocuk Eşcinselliğini savunan pankartlarla yürümesi, toplumumuz için şiddetli bir uyarıdır. Nerede eşcinsellik yayılırsa, orada kadın kesinlikle kafestedir. Ya da: Nerede kadın kafeste ise, sevgi ve muhabbet de erkekler arasında olur. Orada kadın sürgündedir. Çünkü eşcinsellik, kadının aşağılanmasının sonucudur ve ancak kadının aşağılandığı çürüyen toplumlarda yayılır ve normalleştirilir” ifadelerini kullandı.

“EMPERYALİST MÜFETTİŞLERİ KABUL ETMİYORUZ”

GREVİO’nun 2018 yılında hazırladığı 116 sayfalık raporun 16 ve 17. sayfalarında Türk askerine ve Türk polisine tecavüzcü denildiğini söyleyen Ayvalı, “54. sayfada ise kayyum atamaları eleştirilmiştir, PKK güdümündeki kadın örgütleri korunmuştur. Batı emperyalistleri bağımsızlığımıza, özgürlüğümüze göz dikmiştir, başı dik yaşama hakkımıza müdahale etmiştir. Buna ilk başta kadınlarımız karşı çıkmalıdır. Türkiye’nin tepesine müfettişler ve zabıtalar atanmasını kabul edemeyiz. Türk kadınını emperyalist zabıtalar kurtaramaz. Kadınımızın ve erkeğimizin biricik kurtarıcısı, Cumhuriyet felsefesiyle başını kaldıran yetenekli Türk kadınıdır ve Türk erkeğidir.

SÖZLEŞME BÜYÜK YENİLİKLER GETİRMİYOR

“Meşrutiyetlerle başlayan, Cumhuriyet Devrimi ile büyük kazanımlar elde eden ve hakları için savaşa savaşa bugünlere gelen Türkiye kadın hareketine hiçbir hak emperyalist Batı tarafından bahşedilmemiştir” diyen Meltem Ayvalı, “Türk kadını, her aşamasında emek vererek haklarını kazanmıştır. Şimdi ise, İstanbul Sözleşmesi ile öyle bir algı oluşmuştur ki sanki sözleşmeden önce Türkiye’de kadın sorununun çözümüne dair en ufak bir adım atılmıyordu, Avrupa Konseyi geldi ve bizi kurtardı. Halbuki, İstanbul Sözleşmesi’nde yenilik olarak sunulan hukuki düzenlemelerin büyük çoğunluğu Türk Medeni Kanunu’nda, Türk Ceza Kanunu’nda, Anayasamızda ve ilgili yasalarımızda mevcuttur” ifadelerini dile getirdi.

“ETNİK AYRILIKLAR KIŞKIRTILIYOR”

Raporda Kürt kadın örgütleri ile lezbiyen kadın örgütlerinin devlet tarafından fonlanması ve politika geliştirmeye dâhil edilmesi talebi yer aldığını belirten Meltem Ayvalı, “Bu talep sözleşmenin 4, 6 ve 8. maddelerine dayandırılmaktadır. GREVİO raporu sözleşmenin sağlamasıdır, pratiğe yansımasıdır, somuttur. GREVİO’nun ‘yaptırımı yoktur’ diyerek raporu Türk milletinden gizleyenler teslimiyetçidir ve sözleşmenin neye hizmet ettiğini saklamaktadırlar. GREVİO üyelerine tanınan imtiyazlar ve Sözleşmenin uygulanmasını konsolosluk korumasına alan madde egemenlik haklarımızın ihlaline yol açmaktadır, kabul edilmesi mümkün değildir” dedi.

“6284 Sayılı Kanun da Türkiye kadın hareketinin kazanımlarından biridir. Tepeden tırnağa millidir ve bizimdir” diyen Ayvalı, “Kanun’un yalnızca İstanbul Sözleşmesi’ne dayanılarak çıkarıldığını söylemek halkı kandırmak oluyor. Kanun’un gerekçesine bakıldığında bile anlaşılacaktır ki 6284 Sayılı Kanun, 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunu’nun güncellenmesi ihtiyacından doğmuştur. Aynı zamanda Anayasa’nın 10. ve 41. maddelerinin 6284 Sayılı Kanun’a yasal dayanak olduğu bilinmektedir” ifadelerini kullandı.

“6284’ü hedef alanlar karşısında Avrupa Konseyi’ni değil bu haklar için emek vermiş, bedel ödemiş Türk kadınını bulacaktır” diyen Meltem Ayvalı, “6284 kırmızı çizgimizdir. Önümüzde uygulamadaki aksaklıkları giderme ve 6284’ü geliştirme görevi vardır. Bizi daha iyi yaşatacak olan Atatürk’ün dediği gibi her zaman daha ileri daha ileri taşıyacağımız Cumhuriyet’imizdir!” sözleriyle açıklamasını sonlandırdı.

VATAN PARTİSİ

BASIN BÜROSU

İSTİHBARAT DOSYASI : İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier’in İstanbul’da dolandırıcılık yaptığı iddia edildi


İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier‘in İstanbul‘da dolandırıcılık yaptığı iddia edildi

İngiliz eski istihbarat subayı ve Yardım kuruluşu Mayday Rescue‘nin kurucu yöneticisi James Gustaf Edward Le Mesurier‘in ölümünden önce, sponsorların parasını kötüye kullandığını itiraf ettiği ve istifa etmeyi önerdiği öne sürüldü. Ölümü halâ bir sır olan Mesurier, 2016’da İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth tarafından "Büyük Britanya İmparatorluk Nişanı" ile ödüllendirilmiştir.

Volkskrant gazetesi ulaştığı bir mektuba dayandırdığı haberinde, İngiliz eski istihbarat subayı ve yardım kuruluşu Mayday Rescue‘nin yöneticisi James Le Mesurier‘in sponsorların parasını zimmetine geçirdiğini itiraf ettiğini ve istifa etmeyi önerdiğini belirtti.

"GÖNDERİLEN YARDIMI ZİMMETİNE GEÇİRDİĞİNİ ÖLÜMÜNDEN 3 GÜN ÖNCE İTİRAF ETTİ"

Gazeteye göre, Le Mesurier ölümünden üç gün önce, sponsor olan ülkelere yazdığı bir mektupta yaptığı sahtekarlığı itiraf etti. Mali dolandırıcılık, geçen yılın kasım ayında Hollandalı bir mali hesap uzmanının Mayday Rescue’nun İstanbul ofisini ziyareti sırasında, 50 bin dolarlık zararı gizlemek için düzenlenen sahte makbuzları bulmakla ortaya çıktı. Le Mesurier, Mayday Rescue’nin yönetiminin Beyaz Miğferler için gönderilen parayı zimmetine geçirdiğini itiraf etti.

Le Mesurier’in ölümünden sonra, Hollanda, Almanya ve İngiltere‘nin de dahil olduğu donör ülkeler, kuruluşun belgelerini inceledi ancak zimmete para geçirme konusunda herhangi bir kanıta rastlamadı.

"YANLIŞ ANLAŞILMA"

Gazeteye göre, bazı büyük işlemleri denetlemek etmek artık mümkün değil. Kamuoyuna açıklanmayan soruşturmanın sonucuna göre, Le Mesurier’in itiraf ettiği dolandırıcılık bir ‘yanlış anlaşılma‘ sonucuydu.

Muhasebe şirketi SMK, Kasım ayında bir dizi başka sorunlar buldu. Mayday Rescue tamamen kar amacı gütmeyen bir organizasyon değildi, Türkiye ve Dubai’de ticari ofisleri vardı. Bazı durumlarda, kuruluşun yöneticilerinin maaşı, primler hariç ayda 26 bin euroya kadar ulaşabiliyordu.

Halâ Suriye‘de faaliyet gösteren Beyaz Miğferler, şu anda başka kuruluşlar aracılığıyla finansman aldıklarını açıkladı.

Batı’da popülerlik ve destek kazanan Beyaz Miğferler, amacını savaş bölgelerindeki sivilleri kurtarmak olarak açıklamıştı, ancak Suriye makamları tarafından aşırılık yanlısı gruplarla bağlantı kurmak ve propaganda faaliyetleri yürütmekle suçlanıyor.

DOĞAL AFETLER DOSYASI : 1509’da İstanbul’a Küçük Bir Kıyamet Yaşatan, Taş Üstünde Taş Bırakmayan Büyük Deprem


1509’da İstanbul’a Küçük Bir Kıyamet Yaşatan, Taş Üstünde Taş Bırakmayan Büyük Deprem

10 Eylül 1509 tarihinde İstanbul’da öyle bir deprem meydana gelmiş ki Celal Şengör’ün naklettiğine göre sarsıntılar ta Kahire’den hissedilmiş.


bu korkunç deprem son beş yüzyılda tüm doğu akdeniz bölgesinden bilinen en büyük afettir. gelibolu’dan bolu’ya kadar olan bir alandaki kuzey anadolu fayı’nı -tek bir fay halinde olmasa bile- tek parça olarak kırmıştır. [hareket eden fayların birbirlerine bağlanarak tek bir moment ürettikleri varsayılmaktadır.] çok büyük bir deprem olmalı, büyüklüğü 8.0’ i bulmuş olabilir.”
– xavier le pichon

"küçük kıyamet", hiç kuşkusuz istanbul’un görmüş olduğu en ağır yıkımlardan biridir

gece saatlerinde (on sularında) gerçekleştiği sanılmaktadır.

ünlü ingiliz yerbilimci nicolas ambraseys’in titiz çalışmaları sonucu bu faciaya dair pek çok tarihsel kaynak ve bulgu gün ışığına çıkmıştır.

zeminin korkunç sallantısı sona erdiğinde 1000’den fazla ev yerle bir olmuştu.

yaşamını yitirenlerin sayısı 5000’e yanaşıyordu. [500 yıl önceki nüfusla kıyaslandığında manzaranın korkunçluğu daha belirginleşiyor. bir de bugünkü durumdan farklı olarak ölenler arasındaki osmanlı hanedanı mensubu 3 kişi dikkat çekiyor.]

tarihsel belgelerde, istanbul ve pera’da hasara uğramayan hiç bir evin kalmadığı rapor edilmiştir

şehir surlarda büyük hasar meydana gelmiş, 49 kule yıkılmıştır. eğrikapı ile yedikule arasındaki tüm duvarlar, edirnekapı ve silivri kapısı yıkılmıştır. deniz surlarında ishak paşa kapısına kadar büyük hasar olmuş, topkapı sarayı tarafında dilsiz kapısı ile kayıklar kapısı arası çökmüştür. galata kulesi parçalanmış, galata’nın savunma duvarları yıkılmıştır. ayasofya’nın bir minaresi yıkılmış, fatih camii’nde çok ağır hasar oluşmuştur (minarelerinin, kubbesinin, duvarlarının yıkıldığı ve demir parmaklıklarının burkulduğu rapor edilmiştir). hem istanbul tarafında hem de beyoğlu’nda yer yarılarak kum fışkırmış, sahil yer yer büyük derinliklere kadar çökmüştür. 109 cami hasar görmüştür. anadolu hisarı ve anadolu kavağı’ndaki yoros kalesi zarar görmüştür.

kızkulesi yıkılmış, haliç boyunda fener duvarları ciddi tamire ihtiyaç göstermiştir. sultan bayezid (imaret) camii’nde, şehirdeki pek çok medresede, karaman pazarı’ndaki birçok iş yerinde, davud paşa mescidi’nde, st. john theologos kilisesi’nde, dikilitaş ve beşiktaş gibi birçok yerleşim yerinde hasarlarla ilgili kayıt tutulmuştur. istanbul’daki birçok kervansaray, hamam, mescid yıkılmıştır. deprem sonrasında oluşan tsunami dalgalarının 7-10 metreye kadar ulaşarak surları aştığı kaydedilmiştir. yedikule, galata ve istanbul’da sür civarındaki pek çok hanenin tsunami nedeniyle yerle bir olduğu ve sulara gömüldüğünü ifade eden kaynaklar vardır.

[istanbul’a dair bu bilgiler ışığında, şehir merkezinin depremi çok şiddetli yaşadığı sonucu çıkmaktadır. görece iyi yapılmış yapıların aldığı ağır hasar, surların ve cami kubbelerinin yıkılması, yer yarıklarının ve kum fışkırmalarının gözlenmesi, mercallı ölçeğine göre -x ya da xi- şiddetini işaret ediyor. marmara denizi’nde belirsizliğini koruyan tsunami olasılığına dair ise, şehrin göbeğinde surları aşıp geçmiş yıkıcı dalgalar hakkındaki kayıtlara dikkat edilmeli.]

şehir merkezi dışında da, heybeliada ve burgaz adası’nda bir çok cami ve kilise ağır hasar görmüştür. küçük bir rum köyü olan çekmece’de bazı köprüler ve duvarlar yıkılmıştır. istanbul’un en batı ucunda silivri kalesi hasar görmüştür.

doğu yakasından da acı haberler eksik olmamış, gebze’deki vezir mustafa paşa ve emrindeki 360 atlı süvariden oluşan birliğin toprağa gömüldüğü öğrenilmiştir.

depremin etkileri istanbul dışında da acı biçimde hissedilmiştir

gelibolu’da zarar görmeyen tek bir ev kalmamıştır. edirne’ye kadar birçok yerleşim birimindeki yapılar ağır hasar görmüştür. çorlu halkı depremden sonra iki ay kadar evlerine girmemiştir. bursa şehrinde hasar gözlenmiş ve iznik’teki bazı yapıların depremden sonra tamir edildiği gözlenmiştir. izmit’te tüm camiler ve kuleler tamamen tahrip olmuştur ve pek çok yapının hasar aldığı söylenmiştir. bolu şehrine ait surlar ve kuleler yıkılmıştır, ancak can kaybı rapor edilmemiştir. dimetoka’da bulunan saray zarar görmüş ve şehirdeki birçok yapının hasar gördüğü bildirilmiştir.

[kayıtlardaki bilgiler ışığında istanbul odaklı hasar eğrilerinin batı’da edirne ve doğuda bolu’ya kadar yıkıcı bir şiddete işaret ettiği görülüyor. kuleler, minareler ve kerpiç benzeri zayıf yapılar depremde en kolay hasar gören yapı türleri arasında yeraldığından bu bölgelerde şiddetin mercallı ölçeğine göre -vıı ya da vııı- civarında hissedilmiş olabileceği sonucu çıkıyor. hasar gören yerlerin coğrafi konumları takip edildiğinde, le pichon’un öne sürdüğü "gelibolu’dan bolu’ya kadar uzanan bir alanda kuzey anadolu fayı’nı tek parça olarak kırıldığï" yönündeki olasılık güçleniyor. bu durumda, 1509 faciasının; 1894 heybeliada, 1912 şarköy ve 1999 gölcük merkezli depremlerin bir toplamı olduğu düşünülebilir. faydaki kırığın batıda saros çukuruna, doğuda ise bolu-düzce’ye uzanan bir alan boyunca devam etmesi, yine bölgenin 1766 yılına kadar depremsel olarak suskun kalışıyla uygunluk gösteriyor.]

bu korkunç sarsıntının oldukça geniş bir bölgede; yunanistan’dan mısır-nil delta’sına, kırım’dan beşarabya’ya ve hatta avusturya’ya kadar uzanan bir alanda hissedildiği kayıtlara geçmiştir. artçı depremler aylarca sürmüş ve en şiddetli olanları yine edirne’den athos’a kadar hissedilmiştir.

10 eylül 1509 depreminin ardından; osmanlı sultanı, imparatorluğun her bölgesinden toplattığı 66000 işçi, 11000 çırak ve 3000 ustabaşını görevlendirerek harap olmuş bölgelerin yeniden imarına girişmiştir

onarımlara kaynak yaratmak amacıyla halktan depreme özel bir vergi toplanmıştır.

"küçük kıyamet"in bugün bizi ilgilendiren önemli sonuçlarından biri ise

hasara, yıkıma ve kayıplara dair bütün bu verilerin, le pichon’un marmara tabanındaki canlı fayın tek parça halinde kırılacağı yönündeki savlarını destekleyişi ölmüştür.

nitekim, le pichon çeşitli yayınlarında ancak uzun ve tek parçadan oluşan bir fayın 1509’da ve 1766’da meydana gelmiş depremleri yaratabileceğini vurgulamıştır. dolayısıyla bugün için beklenmekte olan depremin büyüklüğünün de 7’den fazla olması gerekir.

bu yayınlarda ayrıca, gündemdeki kimi modellerde temel alınan 7.4 civarındaki büyüklüğün fazla iyimser bir tahmin olduğu iddia edilmekte ve eklenmektedir: “istanbul’u vuracak depremle ilgili senaryoların emniyetli sınırlar içinde hayata geçirilebilmesi, gerekli önlemlerin alınabilmesi için 8.0 büyüklüğü hedeflenmelidir.

kaynaklar

“a history of persian earthquakes”; ambraseys ve melville; 1982.
“seismicity of turkey and neighbouring regions, 1899-1915”; ambraseys ve finkel; 1987.
“the seismicity of turkey and adjacent areas: a historical review”; ambraseys ve finkel; 1995.
“engineeering seismology: earthquake engineering and structural dynamics”; ambraseys; 1988.
“marmara’yi bolen fay, tek parca olarak kirilacak”; cumhuriyet bilim teknik; 11.09.1999.
“buyuk marmara fayi: nicin, nerede ve ne olabilir?”; cumhuriyet bilim teknik; 20.11.1999.
“1509 buyuk istanbul depremi: kucuk kiyamet”; tuncay taymaz; http://www.angelfire.com/…2/zelzele/istanbul2.html.

Beklenen Büyük İstanbul Depremiyle İlgili Her Şey

Yıllardır ana haber bültenlerinde sık sık duymamıza rağmen bu depremin neden beklendiğiyle ilgili tam olarak bilgi sahibi değiliz çoğumuz. Sözlük yazarı gurcanbal, tam olarak bu noktada devreye girmiş ve bu lanet olası beklenen depremle ilgili her şeyi anlatmış.

iStock.com

bu realite ile ilgili, en anlaşılabilir ve tatmin edici bilgileri yine sözlük yazarı olan bayermuhen 2 güzel entry ile açıklamış. yeterli ilgiyi görmediğini düşünerek, daha çok okunacağını düşündüğüm bu başlığa yazıları uzun uzun eklemeye karar verdim. bunun yanında bir diğer sözlük yazarı goruntukaybı‘nın (bkz: #25899966) numaralı yazısından da yararlandım.

(bkz: #27683473) (bkz: #33329026)

"bilimsel olarak size laflar hazırladım. deprem hakkında hiç bir fikir sahibi olmayan, fay hattının sadece adını bilen kardeşlerim, gelin size her şeyi açıklayayım.

neden uzmanlar istanbul’da büyük bir deprem bekliyor? aynı fay üzerinde olmasına rağmen neden uzmanlar adapazarı’nda ya da düzce’de veya bolu’da değil de istanbul’da deprem bekliyor? neden istanbul’da beklenen depremin büyük olacağı söylenir başlıktan da anlaşılacağı üzere? istanbul metropol olduğundan, istanbul’da deprem beklemenin daha matah bir şey olmasından değil. pek çoğunuzun yaşadığı bu şehir hakkında bilmeniz gerekenleri size herkesin anlayabileceği bir dille izah edeceğim.

öncelikle baştan başlayayım. ayağımızı bastığımız yerin derinlerinde magma var. bu magma sıvıya yakın bir madde. haliyle anakara bunun üzerinde yüzüyor fakat anakara dediğimiz şey tek bir parça değil. pek çok levhadan oluşuyor. bunlardan bir tanesi de anadolu levhası. bu levlar uzaydan bakıldığında birbiryle birleşik gibi görünse de birleşik değil. milyonlarca yıl önce tek parçaymış ama parçalana parçalana bugünki haline gelmiş. arabistan levhası, afrika levhası, anadolu levhası, avrasya levhası bunlar birbirinden ayrı ve bağımsız kara parçalarıdır. birbirine temas eden bu levlar arasındaki sınır niteliği taşıyan derin yarıklara (kırıklara) fay hattı denir.

dünyanın çekirdeğini dışı sıvı (7000 santigrad) içi katı (7300-7500 santigrad) halde ve saf demirden oluşuyor. bu çekirdek magmayı ısıtıyor ve konveksiyon akımları oluşturuyor (bir tencerede kaynayan su gibi düşünün. orada da etkili olan kuvvet aynı; konveksiyon akımları) bu akımlarda üsterinde bulunan kıtaları iterek hareket ettiriyor. bizim anadolu levhamızı da alttan arabistan levhası ve afrika levhası itiyor.

bu resme bakarsanız türkiye’nin fay hatlarını görebilirsinz.

resimde north anatolian fault dediği kuzey anadolu fay hattıdır. o hattın üst kısmı avrasya levhası, alt kısmı da anadolu levhasıdır. üst kısım sabittir, hareket edemez. haliyle bizim anadolu levhası büyük stres altında kalarak batıya doğru hareket eder. bu hareket senede 3 ila 5 cm arasındadır. bazen fay hattında takılmalar olur ve itildiği için hareket etmesi gereken levha hareket edemez. basınç iyice artar ve bir anda aniden fayın birbirine takılan yüzeyi kırılıp fay bir anda 2-5 metre ileri atar kendini. yani levya 100 senede yavaş yavaş gitmesi gereken 2 metrelik yolu 30 saniyede alır ve bu da büyük sarsıntılara yol açar. işte 17 ağustos gecesi tam olarak olan budur. atım 4-5 metre olmuştur ve süreç 45 saniyedir. bir ağacın dalı üzerine kar birikir birikir ve aniden çatırt diye kırılır ve ağacı çok pis sallar. deprem de bunun aynısıdır.

işte geldik zurnanın zırt dediği yere. bir fay hattı üzerinde bazen logaritmik büyüklüklerde aynı eksenli depremler oluşur. bu depremler için periyodiktir denebilir. bu tip depremlere deprem fırtınası denir. yani bir fay hattının bir ucunda büyük bir deprem olur. bir kaç on sene sonra az ilerisinde, sonra az ilerisinde derken belirli aralıklarla depremin bir fay hattı boyunca tren gibi ilerlediği görülür. işte biz buna deprem fırtınası deriz.

dünyada deprem fırtınasının en bariz örneklerinden biri kuzey anadolu fay hattı üzerinde görülmektedir.

sadece aletsel dönem olan 1930 sonrasını ele aldığımızda kuzey anadolu fayındaki deprem fırtınasını inceliyoruz. ha bu arada fay hatlarını da tek bir bütün olarak düşünmeyin. fay hatları da uc uca eklenmiş kibrit çöpleri gibidir. ama parça parçadır. her bir parçaya segment denir. deprem olduğunda genelde sadece bir segment kırılır. 17 ağustos depreminde izmit segmenti kırılmıştır. segmentin bir ucu yalova da, diğer ucu adapazarında olduğu için depremde asıl sarsıntıyı yalova-izmit-adapazarı yaşamıştır ve bu yüzden 17 ağustos depremi hem gölcük hem izmit hem de apazarı depremi diye anılmıştır.

işte deprem dizileri bir fay hattını oluşturan bir segmentte başlar ve segment segment zıplayarak devam eder.

kuzey anadolu fayı üzerindeki deprem fırtınasına gelirsek. bu deprem fırtınası 7 nin üzerindeki depremler için ele alınmıştır.

aletsel dönemden başlıyoruz.

1939 yılında kuzey anadolu fayının en uç kısmında erzincan depremi oldu. depremin büyüklüğü 7.9 idi. erzincan depremin olunca haliyle erzincan segmentindeki enerji boşaldı. bu enerji nereye gitti dersiniz? bu enerjinin bir kısmı titreşime dönüşerek dünyayı titretti. bir kısmı da fay hattı doğu-batı yönünde burulduğu için hemen batıdaki segmentte depolandı. bu erzincan’ın batısı için felaket demekti. yani kısacası segment üzerindeki enerjiyi tıpkı bir bayrak yarışı gibi hemen batısındaki segmente aktardı.

aradan 4 yıl geçmiştiki erzingan segmentinden aktarılan enerji hemen batıdaki niksar segmentinde ortaya çıktı. sene 1942, niksar 7.0 lık bir depremle yerle bir oldu.

tabi niksar segmenti de aynı bayrak oyununa devam etti ve elindeki enerjiyi hemen batısında bulunan tosya-ladik segmentine verdi. niksar depreminin üzerinden bir yıl geçmiş, sene 1943 olmuştu. tosya-ladik arası 7.2lik bir depremle sallandı. bu segmentteki enerji de hemen batısındaki gerede-bolu segmentine aktarıldı.

1944 senesinde bolu-gerede 7.2lik bir depremle sallandı. enerji yine her zamanki gibi batıya kaçtı. çünkü arap levhası güzel anadolumu batıya ittiriyordu.

aradan 13 sene geçmişti ki bolu gerede segmentinin hemen bitişiğindeki bolu-abant segmenti 1957 senesinde 7.1lik bir magnitüdle kırıldı.

takvimler 1967 senesini gösterdiğinde tıpkı bir tsunami gibi ilerleyen deprem fırtınası apadazarı’nda ortaya çıktı. adapazarı 7.2lik bir depremle yıkıldı.

yine uzun yıllar deprem olmadı. deprem izmit segmentini 1999 senesinde 7.4lük bir depremle yerle bir etti. bu kısmı zaten hepimiz biliyoruz.

her depremden sonra açığa çıkan enerji jeofizik mühendisleri tarafından modellenerek haritası çıkarılır. deprem olan segmentte enerji kalmaz, o segmentte bir daha kolay kolay deprem olmaz uzun yıllar. ama tüm enerji segmentin ucundaki diğer segmentlere kayar.

1939 ve 1957 depremleri arası. bakın nasılda her bir depremden sonra bütün enerji segmentin diğer ucuna birikip o bölgeleri tehlikeye atıyor.

1992 yılına ait bir modelleme sisteminde enerji son olarak izmitte birikmiştir.

izmit segmenti, üzerindeki enerjiyi nere verdi dersiniz? tabiki istanbul’da adaların altından geçen marmara denizi segmentine. bildiğin google earth’te bile bariz bir şekilde, marmara denizinin altında hemen görülebiliyor bu fay hattı (marmara segmenti). işte o koyu kısım.

işte sevgili dostlarım, uzmanların istanbul deprem bekleme sebebi budur. uzmanların istanbulda büyük bir deprem bekleme sebebi de bu deprem fırtınasının 7nin üzerinde oluşudur.

bazı arkadaşlar şöyle düşünebilir." deprem erzincandan başlayarak izmite kadar geldi, sonra izmitte yön değiştirerek tekrar doğuya yöneldi. 17 ağustos depreminden sonra meydana gelen 7.2lik düzce depreminin de sebebi budur."

hepiniz merak ediyorsunuz, 17 ağustos depreminden sonraki modelleme çalışmasını.

burada, 12 bar enerji düzce’ye birikmiş. sonrasında bu enerji düzce depremiyle göç etti doğuya. peki ya gebze’de biriken o enerji nerde? işte o enerji istanbul segmentinde sevgili kardeşlerim. çok fazla ömrü kalmadı, yakında deprem olacak. ama izmit, adapazarı ve yalova da deprem olmaz 200 yıl. şu an marmara bölgesinin en güvenli yerleri buralar. istanbul bıçak sırtında.

istanbul segmentinin kurtuluşu yok. bak aradan da 13 sene geçmiş. bence en fazla 5-6 senesi var. siz siz olun marmara kıyılarında uzaklaşın. özellikle pendik, maltepe, kartal kıyılarında oturanlarla zeytinburnu, bakırköy ve avcılar kıyılarında oturanlar kuzeye kaçsın. 17 ağustos depreminde avcılar, depremin odak noktasına zeytinburnundan, kadıköyden ve bakırköyden daha uzak olmasına rağmen daha çok zarar gördü. sebebi söylendiği gibi avcıların zemininin sağlam olmaması değil yansıyan ve kırılan deprem dalgalarının tamamen tesadüfi olarak avcılarda çarpışması idi. yani dalgalarının ne zaman nere çarpışacağı belli olmaz, kıyılardan uzukta durmakta fayda var.

not: kuzey anadolu fay hattı bingöl’den başlar ve istanbul’u geçerek ege denizine (saros körfezi) kadar ulaşır. bu hat boyunca onlarca segment vardır ve bu segmentlerden sadece iki tanesi son yüzyılda kırılmamıştır. birisi yedisu segmentidir diğeri doğu marmara (adaların altı) segmentidir." (bkz: #27683473)

"öncelikle depremin ve fay hattının ne manaya geldiğini açıklamak lazım. dünya üzerindeki bütün tektonik aktivitelerin tek nedeni dünyanın bir ateş topu halinde olmasıdır. bildiğimiz güneş gibi, diğer yıldızlar gibi ateş topundan bir gezegendir dünya, tek farkı dışındaki ince, kabuk dediğimiz ve üzerinde gezip yürüdüğümüz kısmın soğumuş olması. dıştan içe doğru soğuyor dünya. dünyayı ele aldığımızda soğumuş kısımla soğumamış kısmın oranı bir portakalın kabuğuyla içindeki yediğimiz meyve kısmının oranı kadar. yani gezegene göre kabuk çok ince. yanan kısımda çok büyük bir ısı var, bu da manyetik alanların ve elektrik akımlarının meydana gelmesine neden oluyor. bu manyetik alan ve konveksiyon akımları denen elektrik akımları kabuğun farklı yönlere hareket etmesine neden oluyor. eskiden tüm kıtalar sadece afrika levhasına bağlıymış, oradan zamanla kopa kopa bugün ki şekle gelinmiş. afrika ortada hala sabittir ve bu yüzden afrikada deprem olmaz. o çünkü duruyor yerinde. işte bu hareket neticesinde depremler oluşuyor. milyonlarca sene evvel bitlis okyanusu diye bir yer varmış mesela doğu anadoluda. afrikadan kopan arap levhası yukarı, yani kuzeye doğru hareket etmiş ve bitlis okyanusunun üzerini kapatmış. sonrasında gidecek yer bulamayınca bu sefer kabarmaya başlamış ve bugün ki güney doğu anadoludaki sıradağlar oluşmuş. aynı şekilde afrika levhasının da kuzeye hareketi toros dağlarını oluşturmuştur. belli bir zaman arap levhasının hareketi bitlis okyanusunun kapanmasına ve sıradağların oluşmasına neden olduktan sonra bu sefer anadoluyu batıya itmeye başlamış. anadolu da koparak batı yönde bir hareket kazanmış. 4 milyon yıldır süren bu hareket anadoluyu doğu batı yönünde ikiye bölmüş. bingölden başlayan ve ege denizine kadar uzanan bu kırık kuzey anadolu fay hattı oluyor. fay hattı dediğimiz şey biraz önce bahsettiğim yer kabuğunun kırılmasıdır. bildiğimiz bir kırıktır bu hat. bu kırıkların arası boş olduğu için içerisine su doğlar, su magmanın olduğu sıcak kayaçlara kadar iner, ısınır ve tekrar ısındığı için demlikten fışkıran sıcak su buharı gibi yukarı fışkırır. bizler de bunlara kaplıca deriz. kuzey anadolu fayının geçtiği bütün şehirlerde kaplıcalar vardır. erzincan, reşadiye, havza, adapazarı gibi. bu hattın kuzey kısmı hareket etmiyor. hareketli kısım güney kısmı. türkiye her yıl ortalama 20 milimetre batıya ilerliyor. tabi fay hattının her iki yüzeyi de pürüzlü olduğu için bazen birbirine takılıyor, kenetlenme oluyor ve gitmesi gereken yolu gidemiyor. mesela 200 yılda 2 metre ilerlemesi gereken fay takıldığı için ilerleyemiyor, takılan girinti ve çıkıntılar 200 yıllık birikime dayanamayınca bir anda kırılıyor ve bu da çok büyük sarsıntılara neden oluyor. deprem tam olarak budur. 200 yılda olması gereken 2 metrelik hareket bir kaç saniye içinde olunca bunun adı deprem oluyor.

kuzey anadolu fayının ilginç yönü üzerinde bir deprem fırtınası taşıması. deprem fırtınası demek bir fay hattı boyunca birbirine benzer depremlerin ilerlemesi demektir. 1939 yılında erzincanda 7.9 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. bu depremde bir sonraki depremi tetikledi ve üç yıl sonra yani 1942 senesinde 7.0 lık niksar depremi oldu. o da bir yıl sonra, 1943 yılındaki 7.2lik tosya depremine neden oldu. ardından 1944 yılındaki 7.2lik bolu depremi meydana geldi. fay hattı 13 yıl sakin kalabildikten sonra 1957 yılında 7.1lik abant depremi meydana geldi. bundan da tam on yıl sonra 1967 senesinde adapazarı depremi oldu. sonrasında da, 22 yıl sonra hepimizin bildiği 7.4 büyüklüğündeki gölcük depremi oldu. yani 1939 yılında erzincandan başlayıp sürekli batıya ilerleyen bir deprem fırtınası 60 senede gölcük’e kadar ulaştı. uzmanların istanbulda deprem beklemesinin sebebi de budur zaten. fırtına istanbulun kapısını çaldı. fay sürekli enerjisini her bir depremden sonra batıya aktardı. gölcük’ün de batısında istanbul var.

bahsedilen depremlerin haritasal görselleri

tezimde ben birbirinden bağımsız pek çok çalışmayı bir araya getirdim. açıkcası yeni bir şey keşfetmedim fakat ayrı ayrı yerlerde birbiriyle ilgisi olmayan fakat ortak noktası istanbul depremi olan bir kaç parçayı bir araya getirdim ve bir puzzle gibi oturduğunu gördüm. istanbul’un deprem tehlikesini yorumlamanın iki zor yanı var. birincisi istanbulu etkiyecek olan fayın marmara denizi altında olması. marmara denizinin altındaki fayın nereden geçtiği 1999 senesine kadar bilinmiyordu bile. 99 depreminden sonra ana hatlarıyla keşfi yapıldı. kuzey anadolu fayı adapazarından üç kola ayrılıyor esasında. kuzey kol izmit körfezi, adalar ve florya açıklarından gidip tekirdağa ulaşıyor. bu kol adaları ve izmit körfezini yaratan yapı. orta kol ise edremit körfezinden geçerek bandırma üzeriden çanakkale tarafına gidiyor. işte bu iki fay kolu marmara denizini oluşturan faylardır. yani kuzeyle orta kol birbirinden uzaklaştığı için arada çökme oluyor ve suyla dolup deniz oluşuyor. bu iki fayın arasında pek çok küçük parçalar var. m.s 484 yılından bu yana istanbulda hasar yapıcı 34 deprem olmuş. bu depremlerin hangileri hangi kolda veya bu iki kol arasındaki hangi parçalarda oluşmuş bunları bilmemiz gerekiyor. eğer marmara denizinin dibini metre metre inceleyebilseydik işimiz çok kolay olurdu. bu işin birinci zor kısmı.

ikinci zor kısmı ise eski istanbul depremleriyle ilgili kaynaklara ulaşamamak. kaynaklar var. fakat alfabe de dil de değişmiş. ben tez çalışmam sırasında 1884 istanbul depremiyle ilgili türkçe bir kaynak buldum. zamanın idarecilerinin hazırlattığı bir rapor. fakat çok değil 130 sene öncesinde yazılmış bu raporu bugün anlamak mümkün değil. dil değişmiş, alfabe değişmiş, ülkenin adı değişmiş. kaynaklar nerede ve nasıl ulaşılır bunları bilmek çok güç. bu da işin ikinci zor kısmı.

yukarı da bahsettiğim gibi marmara denizi altındaki fay haritası yeni yeni yapılmış. tarih kitaplarından depremleri derleyip bugün ki fay haritasıyla karşılaştırıyoruz ve o gün ki hasara ve etki alanına bakarak hangi depremin hangi kolda olduğunu tespit ediyoruz. elimizde marmara denizi fay haritasıyla ilgili altı bölüm var. diyoruz ki bu depremler bu altı parçada olmuş. mesela 1719 yılında meydana gelen deprem istanbulu etkilemiş. ama istanbuldan ziyade kocaelini daha çok etkilemiş. yani bu deprem olsa olsa körfez segmentinde olmuştur. 1766 depreminde istanbulda ölen insanlar olmuş fakat edirnede deprem daha çok hasar yapmış. bu depremin batı marmara segmentinde olduğu anlamına geliyor.

işte bu altı bölgenin (segmentin) tüm depremlerini tablo halinde listeliyoruz. sonra bu listelere tarihleri giriyoruz ve kaçar yıl arayla bu parçalar kırılmış bunu buluyoruz.

7’nin üzerindeki depremleri dikkate aldığımızda
körfez segmentinde; 189, 235, 321, 202, 221, 280 yıl arayla deprem olmuş. yani 99 depreminden önce 280 yıl kırılmamış. aradan 14 sene geçti. körfez parçası muhtemelen 200 yıl daha kırılmadan kalacak. yani körfez periyodu ortalama 200 yıl civarında ve henüz 14. yılında. bu tehlikesiz olduğu anlamına geliyor.

oradan adalar segmentine geliyoruz. 432 yıl, 520 yıl ve 504 yıl var depremlerin arasında. şu an 504’üncü yılında olduğu için döngüsünün son demlerinde. işte bu yüzden adalar fayı çok tehlikeli bugün. üzerinde çok uzun bir yılın yüklemesi var. 99 depreminden sonra körfez fayının adalar fayına yüklediği enerjisi göz ardı etsek bile zaten periyodunun sonuna gelmiş.

bunun gibi floryanın açığındaki fayın da ortalama periyodu 250 yıl ve bugün bu fay 259’uncu yılında. yani bu bölge de kırıldı kırılacak bir durumda.

silivri açıklarındaki diğer fay kolu, yani fayın marmara denizi içerisinde kuzeye bükey yaptığı parçadaki periyotta yaklaşık 250 yıl ve orası da bugün 246. yılında.

batı marmara fayında da periyot 250 yıl ve şu anki süre 246 yılda.

son olarak gaziköy civarındaki parçanın da periyodu 270 yıl civarında. fakat orası sakin. en son 1912 depreminde kırıldığı için henüz periyodunun 101. yılında. yani bugün artık deprem beklememiz gerekmeyen bir parça. daha önünde 170 sene var.

fakat adalardan gaziköye kadar giden dört parça fay periyotlarını ya doldurmuşlar ya da doldurmak üzereler. özellikle adalar fayı çok tehlikeli bir süreçte.

eğer marmara denizinin altındaki fay ağını daha ayrıntılı bir biçimde bilseydik çok daha iyi analizler yapabilirdik. fakat bugün ki gelinen nokta da 10 yıl öncesine göre çok iyi sayılır.

yukarıdaki kısım sadece bir çalışmaydı. tarih ve jeofizik biliminin birleştirilip yorumlanmasıydı. bir de sadece jeofizikle ilgili, kesin verileri ele alıp gutenberg ve richter tarafından geliştirilen ve depremlerin periyotlarını ve tekrarlama sayılarını veren logaritmik formülleri kullandığımızda da yukarıdaki sonuçlarla birebir örtüşen veriler elde ediyoruz. aynı şekilde tamamen bağımsız bu çalışmada da adalar fayı, orta marmara ve kuzey kol ve batı marmara yüksek derecede deprem riski taşıyor. tam olarak rakamları vermek gerekirse, 2017 için körfezde yüzde 0,04. yani imkansıza yakın. adalarda yüzde 79, orta marmarada yüzde 63, kuzey bükeyde yüzde 66, batı marmarada yüzde 65, ve gaziköyde yüzde 0.002.

tarihsel verileri ayrı olarak incelediğimizde ortadaki dört parça çok tehlikeli, körfez ve gaziköy tehlikesiz görünüyor. bunu bir kenara bırakıp richter ölçeğinin mucidi olan richter ve gutenberg’in bağıntısını kullanarak tamamen yeni nesil, kesin, aletlerle kaydedilmiş depremler üzerinden hesaplamalar yaptığımızda yine körfez ve gaziköy fayları tehlikesiz, diğer ortadaki dört fayın da çok tehlikeli olduğunu görüyoruz. 2017 için yapılan risk analizleri bu sonucu verirken bunu 2025 için ele aldığımızda adalar fayındaki risk yüzde 85 oluyor. diğer üç tehlikeli parça da aynı oranda artıyor.

bu iki çalışmadan bağımsız, hatta jeofizikten bağımsız olan ve genellikle istatistik biliminde kullanılan student t testi denen fonksiyonel bir bağıntıyı kullanarak, yine eski depremlerin hesabı üzerinden yeni depremleri tahmin etmeye çalıştığımızda da bu altı bölge için aynı yüzdelik sonuçlara ulaşıyoruz. yani bu üç çalışmada da risk aynı noktaları aynı derecede işaret etmektedir. kırmızı alarm veren bölge adalar fayıdır. buna bir de 99depreminin direkt olarak adalar fayına yükleme yaptığını eklersek sonuç daha da vahim görünüyor. ama işin en kötü yanı, adalar fayı kırıldığında enerjisini zaten kırılma periyodunu doldurmuş, kırılmanın eşiğine gelip enerjisini orta marmara fayına verecek olması. onun da kısa bir zaman içerisinde kırılıp kuzey bükeye, onun da yine kısa bir zaman sonra kırılıp batı marmara fayına enerjisini vermesi. yani önümüzdeki en fazla 100 yıl içerisinde istanbulda tüm marmara kıyılarını etkileyecek en az 4 büyük depremin olacak olması anlamına geliyor bunlar.

şimdi sorulara gelecek olursak.

-marmarada kesinlikle deprem olacak mı?

evet, kesinlikle olacak. marmara denizi bir iç deniz. neden orada iç deniz olmuş, çünkü kuzey anadolu fayı üç kola bölünüp biribirinden uzaklaşmış. üç kolun arası açılmış ve içeri çökmüş. orası da haliyle deniz olmuş bu açılmadan dolayı. imralı adasının kuzeyinden istanbul boğazına uzanan bir nehir yatağı kalıntısı vardır mesela marmara denizinin dibinde. milyonlarca yıl önce adapazarına kadar tek parça halinde gelen fay o bölgede üçe ayrıldığı için orta kısım çökmüş. bu şu demek, eğer orada bu üç kol bir deniz yapmışsa bunu yapmaya devam edecektir. sürekli büyük depremler olacak, sürekli zemin parçalanarak dibe çökecektir. marmarada deprem olmayacağını iddia etmek zirvesinde krater gölü olan bir dağın eskiden volkanik bir dağ olmadığını iddia etmek gibidir. istanbul boğazı, marmada denizi içerisindeki adalar, izmit ve gemlik körfezleri, sapanca gölü, çanakkale boğazı, saros körfezi, manyas gölü tesadüfen olmuş şeyler değidir. bu coğrafik birimler neden bolu’da yok ya da tosya’da yok. çünkü fay oralarda tek parça, yani sadece deprem yapıyor. ama üçe ayrılınca işte, böyle karaları birbirinden ayırıp ortasını suyla dolduruyor. biz de buna deniz, göl, boğaz diyoruz.

-elinizdeki verilere göre sizce deprem ne zaman olacak?

herkesin bu konuda çok farklı tahminleri var. bu konuda uzman olmuş insanlar bile farklı kanaatlere sahip olabiliyor. deprem olacak diyenler olmayacak diyenleri tedbirsizlikle suçlarken diğerleri de onları halkı korkutmakla suçluyor. kişisel tahminim en geç 2025 yılına kadar adalar fayının yaklaşık 7.4-7.6 arası bir büyüklükle kırılacağı yönünde. bana bunu söyleyen birbirinden farklı üç bilim var. tarih, jeofizik ve istatistik bilimleri.

-bu deprem olacaksa en tehlikeli iller hangileri?

yine geçmişteki depremleri inceleyip gelecekti depremeler için senaryo yazabiliriz. tabiki adalarda meydana gelebilecek bir deprem en çok istanbulu etkileycektir. özellikle istanbul kıyıları ya devlet eliyle doldurulmuş ya da doğal olarak dolmuş alüvyon zeminler. her ikisi de sağlam değil. marmara denizine kıyısı olan ve düz olan bütün semtler ve mahalleler zaten direkt olarak depremin merkezi oluyor. pendikten üsküdara, sarıyerden kıyı boyunca avcılara kadar olan tüm sahil şeridi tehlike altında. çünkü alüvyon arazi demek çamur demektir. tepelik arazi demek kayalık demektir. kaya depremin sarsıntısını emebiliyor ama çamur tam tersi deprem sarsıntısını daha da büyütüyor. hele ki çamur üzerinde yüksek katlı bir bina varsa bu felaket üstüne felaket anlamına geliyor. nedeni şudur. atıyorum bakırköy sahilinde 7-8 katlı binalar var fakat o bölge alüvyon bir zemine sahip. alüvyon, yani çamur çok sallanan bir malzemedir. ama 7 katlı bina büyük bir kaya gibi olduğu için sallanamaz. yani çok sallanabilen bir zemin üzerine sallanamayan bir yük koyuyorsunuz. bu durumda rezonans denen bir olay oluyor. çamur sallanıp bina sallanamadığı zaman deprem sallayamadığı binayı dibinden kesiyor. zemin kattan bina kesiliyor. deprem fotorağraflarına dikkat ederdeniz binaların önce zemini yıkılır. işte binaların zemin kattan yıkılma sebebi budur. önce zemin kat göçer. bazen bina zeminin üstüne göçüp kalır, üst katlar yıkılmaz. bina zemin katın üstüne göçtüğünde deprem devam ediyor olursa bu sefer deprem yine sağlam kalan ilk katı keser. böyle kese kese tüm binayı yok eder.

istanbul dışında, bandırma, gebze, bursa ve yalova bölgesi de olası bir istanbul depreminde büyük zararlar göreceklerdir. tarihi depremlere baktığımızda bu sonuca varmak çok kolay oluyor. izmitte meydana gelen bir deprem avcıları yıkabiliyorsa adalarda meydana gelen bir deprem de tabiyatıyla yalovaya rahatlıkla zarar verebilir. bu illere tekirdağı da orta zarar görecek şekilde ekleyebiliriz.

-istanbul’da tehlike altındaki ilçeler hangileri?

buna yukarıda cevap verdim sanırım. devamen, moda sahilinde büyük apartmanlar var. buralar lüks semtler ama binalar eski. insanlar adalar manzarası için milonlarca liraya 20 yıllık daire alıyorlar. hem olası depremin merkez üssüne çok yakın, hem yüksek katlı binalar hem de deniz kumuyla, burgusuz demirle ve en iyi ihtimal b12 betonla yapılmış binalar. bugün b12 betonla kaldırım bile yapılmıyor. 99 depreminden sonra hepsi yasaklandı. binalarda en az b25 beton kullanılıyor. bu gibi istanbulun marmara sahilinde bulunan düz araziler üzerine yapılmış 3-4 katın üzerindeki, 15 yaşından büyük binaların gelecekte bir gün meydana gelmesi beklenen adalar depremine dayanabilmesi imkansız gibi gözüküyor.

-kentsel dönüşümü yeterli görüyor musunuz?

bu konu hakkında yeterince bilgim yok açıkcası. kentsel dönüşüm şimdiye kadar hem hükümetçiler hem mualifler tarafından siyasi malzeme olarak yorumlandı.
istanbulu çok iyi bilen bir insan değilim. zeytinburnunda, veliefendi hipodromunun üst taraflarında başlamış bir kentsel dönüşüm gördüm. zeytinburnu gibi tehlikeli bir bölge adına sevindirici bir gelişme. oradan ilerde hemen yedikulede sanırım bir hayli dönüşüm yapılmış. fakat anadolu kısmında, artık bu muhitlerin lüks olmasından mıdır nedir pek kentsel dönüşüm yapıldığını göremiyorum. tam manada kentsel dönüşüm yapılmıştır denebilmesi için istanbulun anadolu ve avrupa yakasında e-5 karayoluyla marmara denizi arasında kalan kısımda 1999dan önce yapılmış bina kalmaması gerekir. bina sağlamlığından bahsederken sürekli 1999 senesini milat kabul etmemin nedeni zemin etüd raporunun zorunluluğu, deniz kumunun, burgusuz demirin, beton kalitesinin gerçek manada gözden geçirilip tüm binaların sağlam yapılmasıdır bu tarihten sonra. bugün türkiyenin hangi iline giderseniz gidin 1999 sonrası yapılmış binaların kirişlerini, kolonlarını matkap bile zor deler. bir de aynı matkapla 1999 öncesinde yapılmış bir binanın kolonunu delin ve matkabın hiç zorlanmadığını kendi gözlerinizle görün.

-can ve mal kaybını en aza indirmek için çözüm önerileriniz?

işin bu kısmında tabiki devlete ve belediyeler büyük görev düşüyor, zaten bu olası depremle iligili konuşan herkes aynı şeyi vurguluyor. lakin halka da büyük görev düşüyor. cadde bostanda, oldukça lüks ama eski bir apartman ev sahiplerinin ortak kararı neticesinde yıkıldı ve yeniden yapılmaya başlandı. kendisini düşünmeyen insanları malasef başkaları, yani devlet ve belediye hiç düşünmüyor. burada moda sahilinde de lüks ve eski binalar ki oradaki binaların hemen hemen hepsi eskidir, aynı şekilde ev sahipleri tarafından yıkılıp yeniden yeni deprem mevzuatına uygun yapılabilir.

bugün bir deprem olsa en büyük yıkım adalar ilçesinde olacak. muhtemelen istanbulun geri kalanı kendi derdine düşeceği için, adalarda da yeterince hastane, can kurtaran, doktor, arama kurtarma ekibi olmadığı için adalarda büyük sıkıntılar çıkacak. ki buna bir de istanbulun anadolu yakasından deniz altından adalara giden elektrik hatlarının kopma ihtimalini de eklersek adalar tam bir mahrumiyet bölgesi olacak. zaten oradan insanların da kaçması çok zor.

1999 depreminde izmit, yalova ve adapazarı gibi istanbula nazaran daha küçük şehirler zarar gördü. istanbulun hastaneleri, ambulansları, arama kurtarma ekipleri, iş makinaları o şehirlere akın etti. istanbul sağlam kalmıştı, çok büyük bir şehirdi, çok az zarar görmüştü ve o küçük şehirlere çok yakındı. fakat istanbulda deprem olduğunda, zaten normal bir günde tıkalı olan istanbul trafiğinin nasıl olacağını siz düşününün. o zaman boludan nasıl ambulans ve iş makinası istanbula ulaşacak. atıyorum öyle bir deprem olduğunda zaten istanbul itfayesinde çalışan itfayecilerin çoğu kendi dertlerine düştüğü için işe gitmeyecekler. herkes yakınına, akrabasına ulaşmaya çalışacak. şehre kara yoluyla giriş çıkış imkansız olacak.

devlet kurumları arasında bu gibi felaketlerde en büyük görevi şimdiye kadar hep türk silahlı kuvvetleri üstlenmiştir. hava, kara ve deniz birlikleri türk silahlı kuvvetleri içerisinde çok kordinelidir. görev tanımları bellidir. kim ne yapacak bilir. kimsenin o gün işe gelmeme şansı yoktur. ama devletin malesef diğer kurumları arasında böyle bir koordine yoktur. buna tıkanan trafiği, göçen viyadükleri, patlayan doğal gaz hatlarını, göçen binalardan sızan doğal gaz yüzünden çıkan yangınları ve zehirlenen depremzedeleri, deprem olduğu için görevinin başına gelemeyen itfaiyeciyi, ambulans şoförünü, doktoru, hemşireyi, sivil savunma memurlarını eklersek tam bir kaos ortamı olacağını görebiliriz. ama en kötüsü dediğim gibi çevre illerden gelen yardımların, çevre illerde kullanılacak hastanelerin istanbulu kurtarmak için çok yetersiz kalacağı gerçeğidir.

çözüm bellidir. 2 kere 2 nin dört olması gibi olacak deprem de, yıkılacak bina da bellidir. herkes üstüne düşen görevi yerine getirmeli. halk deprem sırasında ne yapacağını şöyle bir düşünmeli ve devlet kurumları bir birlerini arasındaki koordineyi iyi sağlamalıdır." (bkz: #33329026)

ayrıca ihmalkarlıklar, konut ve yapı aşırılığı, kontrolsüz nüfus artışı ve bunlara karşın altyapı ve beklenen depreme karşı yapılan hazırlıkların da az çok eksik olduğunu varsayıp; olabilecek bir istanbul depremi sonucunda ne gibi senaryolar ile karşılaşacağımızı da yazarımız goruntukaybi senaryo haline getirmeye çalışmıştır ki umarım böyle bir duruma maruz kalmayız. (bkz: #25899966)

istanbul veya marmara denizi faylarında 7 veya üzeri büyüklükte muhtemelen gerçekleşecek olaylar.

deprem anı: çığlık çığlığa koşan insanlar, kağıt gibi yıkılan evler olacaktır her yerde. yeni yapılan bir kaç mahalle, istisnai 3 5 bina dışında heryer toz bulutu, her yer yıkık, her yer kaos, her yer ne yapacağını bilmeyen insanlarla dolacaktır.

depremden hemen sonrası: enkaz altında kalanlara bağıranlar, ve ilk yağmacılar bu dönemde olacaktır. elektrikler kesilecektir. cep telefonları kitlenecektir. medya yayınları aksayacaktır. depolar, mağazalar, marketler soyulup soğana çevrilecektir.

depremden birkaç saat içinde: ağır yaralılar ölmeye başlayacaklardır. ölüm sayısı bu bölümde yaklaşık 100-150bin olsa da hızla artacaktır. artçılarla yıkılmayan binalar da yavaş yavaş yıkılacaktır. suç oranı yağma için büyük oranda artacaktır. köprüler 8 büyüklüğü görmeden muhtemelen yıkılmayacaktır fakat yollar perişan olacağı için bütün ulaşım kitlenecektir. herkes istanbuldan kaçmaya çalışacaktır. hastaneler yıkılmamışlar ise kaos ortamında kavga ve ölümlere şahit olacaktır.

depremden sonra ilk gece: enkaz altından insan çıkarmak dışarıdaki ölüleri sevketmek ya da kurtulanları doyurmaktan çok daha önemsiz duracaktır. 15 milyonluk hatta etrafındaki büyük şehirlerle 20 milyondan fazla nüfusu olan bir şehri elden doyurmak imkansız olduğundan hırsızlık veya cinayet olayları yaşanacaktır. şehri ağır bir kıtlık havası kaplayacaktır. eğer kış ise, ilk geceden itibaren donarak ölümler başlayacaktır, hem enkaz altındakiler hem dışarıdakiler için.

24-48 saat arası:rüzgar hali hazırda esmiyorsa inmeyen toz inecektir. yaralı olarak hastaneye gitmeye çalışanlar bir muhattap bulamayacaklardır. iç kanama, travma gibi vakalar büyük oranda öleceklerdir. enkaz altındaki ölüler yavaş yavaş kokmaya başlayacaklardır. türkiye çapında istanbuldan kaçanları evinize alın, bolbol ekmek üretin türü kampanyalar başlayacaktır, gıda yardımı yapın. bilgi dezenfermasyonu olacaktır. ölü sayısı ve hal durumuyla ilgili deprem bölgelerine muhabirler giremeyeceği ya da girmeyeceği için kulaktan duyma veya tahminlerle bilgiler verilecektir. ekmek, yemek, çadır, soğuk, bebekler, çocuklar ve yaşlılar çok büyük problem teşkil etmeye başlayacaktır.

48-72 saat arası:enkaz altından çıkarılanlar olsa bile, ki iş makineleri veya akut bu işe başka deprem kadar yoğunlaşamayacaktır, hastanede ilgisizlikten öleceklerdir. açlık çoğu insan için ciddi bir hal aldığı için her yemek yardımında kalabalık ve kaostan insanlar ölmeye başlayacaktır. şehrin elektriği muhtemelen geri getirilemediği için zaruri ihtiyaçlar karşılanamayacaktır. su ciddi bir problem haline gelecektir. sevkiyatlar aksayacağı için damacana veren şirketler servis veremeyecektir. istanbul dışına muazzam göç olacaktır. çalıntı otostop otobüs veya herhangi bir şekilde yürüyerek de olsa insanlar istanbuldan kaçmaya çalışacaklardır. ölü sayısı 400bin civarına tırmanacaktır.

72-96 saat arası: martılar şehrin içine girip sokaktaki ya da enkazdaki ölüleri yemeye başlayacaklardır. şehir kokmaya başlayacaktır. kurtulanlar da açlık veya soğuktan ölmeye başlayacaklardır. su açlık bir çöl gibi saracaktır istanbulu.

4-7 gün arası: devlet bütün dış-iç yardım stoğunu eritip marmara bölgesi dışında çok az varolan fabrikasına ne üretebildiyse afet bölgesine göndermeye devam edecektir. hükümetin resmi olarak düşüp askerin yönetime el koymasını bu aralar öngörüyorum. bütün tsk bütün şehri afet bölgesi istediği yeri de karakolu yapacaktır, şehir dışından vicdani görev olarak gelmiş doktor ve hemşireleri çalıştırmaya çalışacaktır. yemek kimseye yetmeyecektir. battaniye çadır gibi yardımlar ikinci planda kalcak, soğuk perişanlık ve ölüm yaratmaya devam edecektir.

2. hafta: türk ekonomisi, türk lirası değerinin çoğunu yitirecektir. istanbul dışındaki hayat için inanılmaz bir enflasyon söz konusu olacaktır. ekmek günler çerisinde özellikle marmaraya yakınyerlerde 1den 5e hatta 10 liraya çıkabilecektir. bütün ülke stokları ve depolarına devlet el koyup istanbula gönderecektir. bu sırada şehirde, pislik, hastalık, açlık ve ölümler önüne geçilemez bir hal almaya başlayacaktır. ölü sayısı depremden hemen sonraya göre belki de 500 bin artış gösterecktir. kurtulanların bile kurtarılamaması, dışarıdakilerin salgın hastalıklarda ölmesi, özellikle patlayan bebek ve çocuk ölümleri bundan sonra da devam edecektir.

2-4 hafta arası: ölü sayısı depremden hemen sonraya göre 1 milyona yakın artış gösterecktir. ekonomide kur, ekmek fiyatı, temel gıda malzeme fiyatları sabitlenecek, tsk tarafından yönetilen afet bölgesinde belki sözlü belki yazılı karne ile yemek dağıtımı devam edecektir. ilaç yokluğu, müsait olmayan şartlar gönüllülerin geri dönüşüne sebep olabilecektir. iş makineleri toplu mezarlar kazacaklar, belki de kimlik tespitlerine gerek olmadan insanlar gömüleceklerdir. ölüm ve göç sebebiyle istanbulun nüfusu maksimum 3-4 milyon kalacaktır.

1-3 ay arası: koku dağılacaktır. istanbul hayalet şehir haline gelecektir. içinde 1 insanın dahi olmadığı hayalet yıkık mahalleler ortaya çıkacaktır. gıda tüm türkiyede sorun haline gelecektir. ithalat ile bu sorun çözülmeye çalışılacaktır. süpermarketler büyük oranda bomboş koridorlarda 3 5 ekmek peynir zeytin domates patates satan, konserve koyulan yerler olacaklardır. ülke üretimi çok büyük oranda düşecektir. imkb eğer olur da açılırsa %98lere varabilecek düşüş gözlemlenecektir. dolar/tl 20nin üzerine çıkacaktır. bu sırada şehrin elektriği ve suyu geri kazandırılmaya çalışılacaktır. şehir suyu pisliği hastalıkların önüne geçilememesi, pislik gibi sebeplerden ölümler son hızla devam edecektir.

1 sene içinde: özellikle facebook gibi siteler aracılığıyla insanlar ulaşabildiklerine ulaşacaklardır, ulaşılamayanlar öldü kabul edileceklerdir. resmi rakamların çok çok üzerinde gerçek ölüm sayıları olacaktır. türk ekonomisi %80lere varan oranda küçülecektir. ekonomik krizin ötesinde, yaşam zorluğu çekilecektir. 1 yıllık aranın ardından bazı kurumlar çalışmaya veya eğitime devam ederken bazı kurumlar bunu başaramayacaktır. asker başta kalmaya devam edecek, seçim yönünde bir istek veya ihtiyaç olmadığı için seçim yapmayacaktır.

hepsinden sonra: deprem sonucu(hastalık, açlık vs. dahil) 1-2 milyon arası insan yok olacaktır. bu trajediyi bu millet atlatamayacaktır. hayat devam edemeyecektir. türkiye tüm dünyada depremin yıktığı ve bitirdiği ülke olarak kalacaktır. toprak altıda yatan bir tanıdığı olmayan olmayacaktır. enkazlar yıllar boyu kıpırdatılamayacaklardır.

istanbul ise yıllarca basit bir kasaba olarak işleyecektir, bütün ekonomik turistik, endüstriyel yükü uçacaktır. türkiyenin yeni istanbulu yeni yüzü uzun süre izmir olacaktır. tarım ülkesine dönüş ve fabrikalar ile ülkeyi doyurmak üzere üretim yapılmaya çalışılacaktır.

son olarak, deprem anı için en doğru ve yaşamsal önerileri maddeler halinde doug cropp‘tan okuyalım:

1) ‘binalar çökerken basitçe ‘çömelen ve korunan’ kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.

2) kediler, köpekler ve bebekler’in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun.

3) ahşap evler deprem anındaki en güvenli yapılardır. sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.

4) eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.

5) televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..

6) bina çökerken kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür…nasıl mı? eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. her iki durumda da ölürsünüz!

7) hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. merdivenler (ana binadan) farklı bir ‘frekans aralığına’ sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı
gerçekleşene kadar. merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. korkunç şekilde sakatlanırlar. bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır.. depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.

8) binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.

9) enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını /ezilmediğini keşfettim. kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur.

umarız ki, türkiye‘deki deprem korkusu ve endişesi bir deprem bilincine dönüşsün. okullarımızda göstermelik olarak sıraların altına girileceğine, yeterli eğitimler verilsin. hasarlı evler sıvanıp başka ailelere ve insanlara mezar olmasın. ödediğimiz vergiler oy, rant ve güç malzemesi yerine kaliteli bir kent yaşamı ve ranta sırtını dönen bir türkiye için kullanılsın.

son olarak: deprem gibi ciddi ve önlem alınması gereken bir durum ile dalga geçen, bu durumu gırgır ve geyik malzemesi yapan; ilmi olarak tedbir almayıp insanlara bu durumun takdir-i ilahi olduğunu ve çaresizce kuzu gibi beklememiz gerektiğini söyleyen insan suretli varlıklar. bu dangalakça tutumunuzu acilen gözden geçirip duyarlı ve faydalı birer birey olarak hayatınıza devam etmeniz gayet mümkündür.

KURTULUŞ SAVAŞI DOSYASI /// 40 Belgelik Nefis Bir Arşiv Çalışmasıyla : İngilizler İstanbul’u Neden Terk Etti


40 Belgelik Nefis Bir Arşiv Çalışmasıyla: İngilizler İstanbul’u Neden Terk Etti ???

Bir Ekşi Sözlük yazarı, ”İngilizler neden tek kurşun atmadan İstanbul’u terk etti?” sorusunun cevabını, sayısı 40’ı bulan İngiliz dışişleri belgeleri, İngiliz istihbarat raporları ve yabancı basın manşetleriyle gün gün ortaya koymuş.

ingilizler neden kurşun atmadan istanbul’dan gitti sorusunun cevabını, sayısı 40’ı bulan ingiliz dışişleri belgeleri, ingiliz istihbarat raporları ve yabancı basın manşetleriyle gün gün ortaya koydum bu yazıda. belgeleri tarayıp türkçelerini özetleyerek tarih tarih ayırdım. sizlerden ricam, zaman ayırıp okumanızdır.

9 eylül 1922 ile 6 ekim 1922 arasında yaşanan bu hadise tarihe chanak affair veya çanakkale krizi şeklinde geçmiştir. ekşi sözlük’te bazı defalar bahsedilse de ne yazık ki ne tarih kitaplarımızda yer alır ne de ahali tarafından bilinir. bu da istiklal harbimiz ile ilgili çeşitli iftiralara cevap verilememesine sebep olmaktadır.

özetle; izmir’e giren türk ordusu, doğu trakya ve istanbul’u da kurtarmak üzere çanakkale’ye doğru harekete geçer ve ardından ingiltere, türkiye’ye ultimatom çeker, ingiliz kabinesi de istanbul’da bulunan general harington’a takviye gönderme kararı alır. neticede ingilizler; kanada, avustralya, yeni zelanda ve güney afrika dominyonlarına ordu için başvurur ve asker ister. dışişleri bakanı lord curzon ise romanya ve yugoslavya’ya ordu göndermesi için başvurur. neticede türk ordusu bu ultimatoma cevap vermeyerek ingilizlerin üzerine yürümeye devam ederek boğazlarda general harington’un ordularıyla karşı karşıya gelir. bu esnada ingilizler malta ve cebelitarık’tan donanma yardımı almış ancak dominyonlardan ordu çekemediği için türklerle karşı karşıya gelememişlerdir. londra’dan vur emri almasına ve malta ile cebelitarık’tan donanma yardımı almasına rağmen harrington dominyonlardan gelemeyen ordu yardımı yüzünden direneceğini düşünse de türk ordusuyla savaştan kaçınmış ve türk ordusunun ve ankara hükümeti’nin bu resti yakın tarihe her ne kadar resmi tarih kitaplarımızda yer almasa da büyük diplomasi zaferi olarak geçmiştir. akabinde mudanya konferansı için görüşmeler başlamıştır.

bu hadise sonrasında kanada ingiltere’ye karşı kendisinin ilk diplomatik bağımsızlık örneğini göstermiş ve kendi bağımsızlığının temellerini atmıştır. ingiltere’de ise prestiji dağılan başbakan lloyd george hükümeti diğer birtakım ülke içi dinamiklerin de etkisiyle istifa etmek zorunda kalmış ve lloyd george tarih sahnesinden çekilmiştir.

sabırla okunması dileğiyle.

istihbarat raporları ve dışişleri belgeleri

7 eylül 1922==>. general harington ingiliz yüksek komiserine padişahın korunması için alınacak önlemlerden bahsediyor. "padişah için hangi geminin ayrılması uygun görülür?"
belge1 [belge no: 371/7889/e.9438]

11 eylül 1922 ==> ingiliz savunma bakanlığı general harington’a çanakkale’yi boşaltabileceğini ve boşaltırken de türk toplarını yok etmesi gerektiğini söylüyor. donanmanın türklerin anadolu’dan trakya’ya geçmesini önleyeceğini yazıyor. "müttefikler işbirliği yapmazsa ingiltere bu işi tek başına halledecek"
belge2 [belge no: 371/7872]

13 eylül 1922 ==> ingiliz akdeniz başkomutanlığından deniz bakanlığına telgraf. "mustafa kemal ingiltere ile savaş halinde olduğunu ve ingiliz temsilcilerini tanımadığını söylüyor. tezelden talimat bekliyorum."
belge3 [belge no: 424/254,pp. 194-195, no.341]

14 eylül 1922==> ingiliz yüksek komiserinden dışişleri bakanı lord curzon’a telgraf. "konferans çağrısı için en uygun zamandır. yoksa mustafa kemal rahat durmaz. ordularına ilk hedef akdeniz’dir diyen mustafa kemal’in ikinci hedefi trakya’dır.
belge4 [belge no: 424/254,pp. 210, no.379]

14 eylül 1922==> ingiliz orduları genel karagahından ingiliz savunma bakanlığına telgraf. "harington’un aldığı tedbirler yerindedir. durum ciddidir. köşeye sıkıştırılabiliriz. mustafa kemal’e kararlı ve birleşik olduğumuzu göstermeliyiz."
belge5 [belge no: 371/7889/e.9491]

14 eylül 1922==> general harington’dan ingiliz savunma bakanlığına telgraf. "çanakkale ve yarımca cephelerinde elden geldiğince dayanmaya çalışacağım. mustafa kemal’in hedefi çatalca’dır. donanma türk kuvvetlerinin boğazı geçmesini önleyemez. "
belge6 [belge no: 371/7889/e.9491 ile e.9492]

15 eylül 1922==> ingiliz yüksek komiserinden dışişleri bakanı lord curzon’a telgraf. "müttefikler en kısa zamanda boğazlarda ve istanbul’da kuvvetlerini arttırmalıdır."
belge7 [belge no: 424/254,pp. 214, no.390]

16 eylül 1922==> dışişleri bakanı curzon’dan ingiliz yüksek komiserine telgraf. "mustafa kemal boğazlar ve istanbul’da yeterince kuvvet bulundurmaya kararlıdır. harington’a yeni kuvvet gönderiliyor. dominyonlara başvuruldu. ben de romanya ve yugoslavya’ya başvuruyorum. tezelden kuvvet göndermelerini istiyoruz. harington’la size güveniyoruz."
belge8 [belge no: 371/7891]

16 eylül 1922==>ingiliz savunma bakanlığından general harington’a gizli telgraf. "mustafa kemal müttefiklere saldıracaksa önce çanakkale boğazının anadolu kıyılarını işgal edecektir. fransa ile işbirliği yapmak istiyoruz."
belge9 [belge no: 371/7891/e.9650]

16 eylül 1922==> ingiliz gizli istihbarat örgütünün raporu. "fethi bey, curzon ve lloyd george’un türkiye’yi yoketmeye kararlı olduklarını söyledi."
belge10 [belge no: 371/7889]

17 eylül 1922==> ingiliz kabinesi sekreter vekilinden dışişleri bakanı curzon’a yazı. "boğazlar ingiliz çıkarları için çok önemlidir, kemalistlere karşı koyulacak, izmit hattından çekilebiliriz ancak mustafa kemal istanbul boğazını geçmeye kalkışırsa kendisine bütün kuvvetlerle karşı durulacak."
belge11 [belge no: 371/7872]

18 eylül 1922==> ingiliz kabine toplantısı tutanağı (gizli). alınan kararlardan bazıları şöyle: " hava kuvvetleri, harington’un emrine yeni bombardıman uçaklarını yetiştirme işini yürütecek. boğazdaki kuvvetlerin arttırılması konusunda ortak bir rapor hazırlanacak."
belge12 ve belge13
[belge no: 371/7892/e.9770/g.]

18 eylül 1922==> ingiliz deniz bakanlığından akdeniz başkomutanına gizli telgraf. "emrinize yeni gemiler yollanıyor. donanma mustafa kemal kuvvetlerinin avrupa’ya geçmelerini önlemekle görevlendirildi."
belge14 [belge no: 424/254,pp. 252, no.450]

18 eylül 1922==> general harington’dan savunma bakanlığına telgraf. "çanakkale mevzilerimizi durmadan güçlendiriyoruz. malta ve cebelitarık’tan gelen takviyeler için teşekkür ediyorum. howitzer toplarına ihtiyacım var. sağlık personelim kıt. durumun üstesinden gelebileceğimize inanıyorum."
belge15 [belge no: 371/7891/e.9654]

19 eylül 1922==> ingiltere bükreş elçisinden lord curzon’a yazı. "romanya kendi sınırları için kaygılı. boğazların savunmasına katılmak niyetinde."
belge16 [belge no: 424/254,pp. 322-323, no.598]

20 eylül 1922==> fransa başbakanı ile ingiltere dışişleri bakanı curzon’ın görüşmesi. curzon diyor ki "trakya, boğazlar ve istanbul sorunlarının çözümü mustafa kemal’e bırakılamaz. tarafsız bölgeye uyması ankara’ya iletildi. ingiltere mevzilerini güçlendirme kararı aldı. fransa başbakanı mustafa kemal’in desteğinin arttığını söyleyerek curzon’a sitem ediyor. aralarında tartışıyorlar.
belge17 [belge no: 424/254,pp. 278-285, no.523]

20 eylül 1922==> curzon ile fransa başbakanı arasındaki ikinci görüşme. fransa başbakanı ingiltere’ye boğazlardan çekilmesi gerektiğini ve orada tutunmanın imkansız olduğunu söylüyor. curzon ise ingiltere’nin neden yalnız bırakıldığını soruyor. fransız başbakanı parlamentonun fransa’nın türklerle tekrar bir savaşa girmesine izin vermeyeceğini söylüyor. curzon ittifakı güçlendirmeye çalışıyor.
belge18 [belge no: 424/254,pp. 293-300, no.545]

20 eylül 1922==> curzon ingiltere hükümeti ile konuşuyor. "mustafa kemal’in frenlenmesini fransa başbakanı’ndan rica ettim. şu sırada savaşa neden olabilecek bir hareketten kaçınalım."
belge19 ve 20 [belge no: 424/254,pp. 267-268, no.497]

21 eylül 1922==> ingiliz istanbul yüksek komiserinden curzon’a gizli telgraf. "mustafa kemal avrupa yakasına asker taşımak için gemi arıyor. kendisi sorunu kış basmadan önce kuvvet kullanarak çözmek niyetindeymiş."
belge21 [belge no: 424/254,pp. 287-288, no.531]

21 eylül 1922==> romanya genelkurmay başkanı türklere karşı asker gönderme konusunda kararsız. fransızların çekinik olması romanya’nın fransa’yı karşısına almak istememesine sebep oluyor. romanya ingiltere’yi destekliyor ancak eli kolu bağlı.
belge22 [belge no: 371/7894/e.9890]

22 eylül 1922==> lord curzon’dan paris, roma ve washington büyükelçilerine telgraf. "mustafa kemal izmir’deki göçmenleri açlıktan ölüme mahkum ediyor. bulunduğunuz ülke hükümetlerince protesto edilsin ve göçmenlerin taşınması için baskı yapılsın"
belge23 [belge no: 424/254,pp. 292, no.544]

22 eylül 1922==> ingiltere’nin paris büyükelçisinden lord curzon’a telgraf. "harington pek kaygılı. bir yanardağı üstünde oturuyoruz. kuvvetlerimiz yetersiz. fransa ve italya’nın tutumlarını öğrenmemiz gerekiyor."
belge24 [belge no: 371/7892/e.9763]

22 eylül 1922==> fransa başbakanı, ingiltere dışişleri bakanı ve italya paris büyükelçisi arasında oturum. curzon 1918 zaferinin meyvelerini yitirmek istemiyor. ama savaş da istemiyor. fransa başbakanı çatışmayı önlemenin tek yolunun mudanya konferansı olduğunu söylüyor.
belge25 [belge no: 424/254,pp. 335-346, no.621]

22 eylül 1922==> ingiliz gizli istihbarat örgütü raporu. "mustafa kemal istanbul ve boğazlar üzerine yürümek istiyor. savaş çıkarsa ankara fransa’nın ingiltere’ye yardım etmeyeceğini biliyor. türklere yardım amacıyla kafkas rus ordusu güçlendirilmiş. ankara, romanya’ya harekat konusunda ukrayna ile temasa geçmiş."
belge26 [belge no: 371/7893]

23 eylül 1922==> başbakanlar arasında yeni bir oturum. curzon amacın müttefiklerin birliğini göstermek olduğunu ve bunun mustafa kemal’i etkileyeceğini iddia ediyor. fransa başbakanı mustafa kemal’i yatıştırmaya çalışacaklarını söylüyor.
belge27 [belge no: 424/254,pp. 355-360, no.637]

23 eylül 1922==> koloniler bakanı churchill’den ingiliz kabinesine gizli rapor. churchill avrupa’ya yapılacak türk saldırısına karşı koymak için kanada, avustralya, yeni zelanda ve güney afrika birliği valilerinden ordu istiyor. olası bir yenilginin hindistan’da ve öteki müslümanlar arasında vahim sonuçlar yaratacağını söylüyor. boğazları savunmak için yunan, romen ve sırp hükümetlerinden de yardım istediklerini de dile getiriyor. dominyonlar haklı olmayan bir savaşa girmek istemediklerini söylüyorlar. ingiltere’yi dinlemiyorlar! "haklı bir dava uğruna hepimiz can vermeye hazırız, haksız bir dava için ise tek bir insan harcamayız"
belge28 [belge no: 371/7892/e.9774]

23 eylül 1922==> ingiltere washington büyükelçisinden lord curzon’a telgraf. "kammuoyu bizden yana dönmektedir. bizi en çok eleştiren "new york world" dahi mustafa kemal’i durdurmanın önemini vurguluyor"
belge29 [belge no: 424/254,p. 308, no.566]

25 eylül 1922==> ingiliz gizli istihbarat örgütü raporu. "sovyet hükümeti ankara’yı desteklemek üzere askeri ve diplomatik önlemler düşünüyor. henüz kesin karar verilmiş değil. kemalistler motorlarla zonguldak’tan trakya’ya asker taşıyor."
belge30 [belge no: 371/7896]

15 eylül 1922 (25 eylül tarihli belgenin eki) ==> hükümete muhalif hırvat köylü partisi diyor ki: "türk sorunu şimdi yunanistan’dan ziyade ingiltere için daha önemli. ingiltere çanakkale’den çekilirse prestij kaybedecek, çekilmezse savaşa neden olacak ve bu da asya kolonilerini sarsacak"
belge31 [belge no: 371/7898]

27 eylül 1922==> ingiliz bakanları ile koloniler bakanları arasındaki toplantı tutanağı(gizli). ingiltere genelkurmay başkanı diyor ki "mustafa kemal saldıracak. 2-3 hafta dayanabiliriz. mustafa kemal toplar getirip takviye kuvveti çıkartmamızı engelleyebilir. ingiliz ve türk kuvvetlerinin tarafsız bölgeden çekilmeleri için anlaşmaya varılırsa lehimize olur." deniz bakanı ise hemen çekilmemeleri gerektiğini, prestijlerinin sarsılacağını, donanmanın takviye kuvvet için yardımcı olacağını söylüyor.
belge32 [belge no: 371/7896/e.10223]

27 eylül 1922==> ingiliz bakanlar kurulu toplantı tutanağı(gizli). ingiliz bakan chamberlain diyor ki "çanakkale’de bizim 3500 türklerin ise 23000 askeri var. 3-4 hafta tutunabiliriz."
belge33 [belge no: 371/7896/e.10224]

26/27 eylül 1922==> general harington’dan savunma bakanlığına telgraf. "mustafa kemal’den süvarisini lapseki ve erenköy’den çekmesini istedim. albay shuttleworth da bir ultimatom verdi. yarın sabah silah kullanmak zorunda kalacağız. mustafa kemal’e 48 saatlik süre tanıyacağım. kendisine çetin bir direniş gösterebilirim. ciddi olarak kapışmadan önce bana takviye gönderilip gönderilemeyeceğini bilmek istiyorum. mustafa kemal beni ilk ateşi etmeye zorlamakta. bundan kaçınıyorum ama boğazlara toplar yerleştirmesine göz yumamam."
belge34 [belge no: 371/7896/e.10191]

28 eylül 1922==> ingiliz istanbul yüksek komiserinden lord curzon’a telgraf. "türkler tarafsız bölgeye aldırmıyorlar. ingiliz askeri makamları kendilerini zor tutuyor."
belge35 [belge no: 424/254,p. 375, no.680]

28 eylül 1922==> general harington’dan ingiliz savunma bakanlığına telgraf. harington mustafa kemal’e hala neden ilerlediğini soruyor, mustafa kemal ise oyalamak için yunan kuvvetlerini kovaladığını söylüyor:) harington bunun üzerine bölgede yunan kuvveti olmadığını, ayrıca mustafa kemal’in ingiltere’ye yaptığı suçlamaları soruşturduğunu iletiyor. kendisinin emri olmadan türklere ateş edilmeyeceğini, mustafa kemal arzu ederse onunla görüşebileceğini iletiyor.
belge36 [belge no: 371/7896/e.10196]

29 eylül 1922==> lord curzon’un evinde yapılan toplantı tutanağı. chamberlain süre uzatılırsa türklerin siper kazacağını söylüyor. zaaf göstermekle savaş savuşturulamayacağını iletiyor. ingiliz maliye bakanı ise mustafa kemal’in tarafsız bölgeyi çiğnediğini ve ingiliz kuvvetlerini kuşattığını söylüyor. mustafa kemal’e ultimatom verilmesi emrini harington’a iletiyorlar. koloniler bakanı mustafa kemal’in kendileriyle savaş isteğine inanamadığını söylüyor.
belge37 ve belge38 [belge no: 371/7898/e.10399]

30 eylül 1922=> ingiliz istanbul yüksek komiserinden lord curzon’a telgraf. "mustafa kemal sabrımızı taşırıyor".
belge39 [belge no: 424/254,pp. 386, no.708]

1 ekim 1922==> ingiliz yüksek komiserinden lord curzon’a ivedi telgraf. "harington mustafa kemal’in 50.000 kişilik kuvvetle izmit yarımadasındaki tarafsız bölgeye saldırı hazırlığında olduğunu söyledi."
belge40 [belge no: 3711/7897/e.10296 ve 4241/255, pp. 9-10, no.9]

2 ekim 1922==> fransa’nın londra büyükelçisinden lord curzon’a nota. "23 eylül’de verilen müttefik notasına ankara hükümeti 29 eylül’de şu cevabı veriyor. "askeri harekatımızı durdurduk. meriç’e kadar trakya’nın hemen boşaltılması ve t.b.m.m hükümetine devredilmesi gerekir. 3 ekim’de mudanya’ya gidilecektir. bu tarih uygun görülürse konferansa katılacak müttefik generallerin adlarının bildirilmesi için rica."

belge41 [belge no: 371/7889/e.9438]

gazete arşiv kaynakları

5 ekim 1922 norveç gazetesi diyor ki "kemalistler ingiltere’yi istanbul üzerine yürümekle tehdit ediyor. kemalist hükümetin temsilcileri doğu trakyanin ve istanbul’un boşaltılmaması durumunda mustafa kemal’in ordunun başında istanbul üzerine yürüyeceğini deklare etti.
istanbul’daki ingiliz ordusu şehri savunma hazırlığı yapıyor."

26 eylül 1922 danimarka gazetesi diyor ki "türkler istanbul’u istiyor"

23 eylül 1922 danimarka gazetesi diyor ki "müttefiklere türk ultimatomu, kemal paşa cevap için 24 saat süre verdi, açık açık ingiltere’yi tehdit ediyor"

eylül 1922 the morning press gazetesi diyor ki "ingilizler kemalistlerin taarruzunu bekliyor"

eylül 1922 modera tribune gazetesi diyor ki "türkler saldırıya hazırlanıyor"

22 eylül 1922 norveç gazetesi diyor ki"kemalistler ingiltere’yi savaşla tehdit ediyor. türkler, boğazlardan geçip trakya’ya girmelerinin engellenmesi durumunda ingiltere ile savaşacaklarini ilan ettiler. ankara hükümeti istanbul ve trakya’yı almak gibi kabul edilemez şartlar ileri sürerek barış ümitlerini zora sokuyor"

ve son olarak kanada’nın kaderini değiştiren türk hadisesi isimli makalenin ilk sayfası.

devlet belgeleri için kaynak: (bkz: british documents on ataturk) gazete arşivlerinin bazıları için kaynak: erdal alıcı isimli yurt dışında yaşayan bir beyefendi.

NOSTALJİ DÜNYASI : Arşivden Çıkarılarak Renklendirilen Yüksek Çözünürlüklü Eski İstanbul Fotoğrafları


Arşivden Çıkarılarak Renklendirilen Yüksek Çözünürlüklü Eski İstanbul Fotoğrafları

19. yüzyıl; görüntü teknolojilerinin henüz pek gelişmediği bir dönem olduğu için, o zaman dilimine ait kaliteli materyal bulmak oldukça zor oluyor. Amerikan Kongre Kütüphanesi, arşivinde bulunan fotoğrafları dijital ortamda renklendirerek bu ihtiyacı gideren çalışmalardan birine imza atmış.

1890’lı yıllarda istanbul’un çeşitli noktalarından çekilmiş fotoğrafların renklendirilmiş halleri ufkunuzu açabilir.

amerikan kongre kütüphanesi arşivinde bulunan yaklaşık 6500 fotoğraf (istanbul dahil dünyanın birçok şehrini kapsayan) zürich ve detroit şehirlerinde bulunan merkezlerde orijinale yakın bir şekilde renklendirilerek kütüphanenin dijital arşivinde erişime açılmıştır. o döneme ait renksiz fotoğraf bulmak bile zor iken böyle bir çalışma yapılmış olması tebrik edilesi bir durumdur.

130 yıl önceki istanbul sanki dün fotoğraflanmış gibi

tepeden boğazın görünümü

haliç’in panoraması

anadolu hisarı eşliğinde boğaz

istanbul’u gözetleyen bir fener

galata köprüsü ve pera

bir sokakta hayat akarken

sokak satıcıları

eyüp sultan mezarlığında iki kişi

çemberlitaş

dönemin harbiye nazırlığı beyazıt meydanı

sokak arasında bir atlı

bayezit camii

galata köprüsünde yürüyen kalabalık

denizden istanbul silüeti

sokakta sakal tıraşı yapılırken

kariye camii

sokaktan bir kesit

tophaneden bir görünüm

alman çeşmesi

denizden dolmabahçe sarayı

rüstem paşa camii içi

beykoz valide sultan çeşmesi

topkapı sarayı giriş kapısı

ayasofya camii ve meydan

sultan ahmet camii ve dikili taş

eminönü meydanı

son olarak harika bir istanbul görünümü

kaynak

tasdevrisevenlerdernegi

EĞİTİM DOSYASI : Atatürk’ün İstanbul’dan Bursa’ya İzmir Zaferinin Kutlamaları İçin Giden Öğretmenlere Yaptığı Tarihi Konuşma


Atatürk’ün İstanbul’dan Bursa’ya İzmir Zaferinin Kutlamaları İçin Giden Öğretmenlere Yaptığı Tarihi Konuşma

Düşmanın İzmir’e dökülmesinin ardından zaferi kutlamak için, İstanbul’dan kalabalık bir öğretmen topluluğunun Bursa’ya gider. Şark Tiyatrosu’nda düzenlenen toplantıda, Atatürk öğretmenlere seslenir.

baş öğretmen, baş komutan gazi mustafa kemal atatürk, düşmanın izmir’de denize dökülmesinin hemen ardından bursa’ya gelerek öğretmenlere bir konuşma yapacaktır…

*

hanımlar, beyler!

istanbul’dan geliyorsunuz. hoş geldiniz. istanbul’un ışık ocaklarını temsil eden yüce heyetiniz karşısında duyduğum zevk sonsuzdur. kalplerinizdeki duyguları, beyinlerinizdeki fikirleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve alınlarınızda okumak benim için olağanüstü mutluluk sebebidir. bu dakika önünüzde duyduğum en içten duyguyu izninizle söyleyeyim:

isterdim ki çocuk olayım ve sizin ışık saçan öğretim çevrenizde bulunayım. sizden bilgileneyim, siz beni yetiştiresiniz.

o zaman milletim için daha yararlı olurdum; fakat ne yazık ki gerçekleşmesi mümkün olmayan bir arzu karşısında bulunuyoruz. yerine başka bir istekte bulunacağım; bugünün çocuklarını yetiştiriniz. onları memlekete, millete yararlı fertler yapınız… bunu sizden istiyor ve rica ediyorum.

öğretmen hanımlar, öğretmen beyler!

belki muallime demediğim için benim yanlışımı çıkarıyorsunuz. ben dilimizde “tâi te’nis”* kullanmak mecburiyetinde olmadığımızı sanıyorum. evet, öğretmen hanımlar ve öğretmen beyler, bilirsiniz ki, milletimiz büyük bir felâket geçirdi. devletimiz bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı, varlığımıza karşı birçok cinayetler yapıldı. çok çalıştık, bugüne ait başarıyı elde ettik.

hanımlar, beyler!

bir milleti, düşmüş olduğu herhangi bir felâketten kurtarmakta, bir milleti aydınlatmakta devlet adamlarının sahip olduğu büyük önem inkâr edilemez. hatta diyebiliriz ki, bugünü görmek; milletin temizliği ve namusu, vatansever millî çabası ve özellikle hor görülen faydalı duyguları sayesinde etkili olmuştur. fakat bugün ulaştığımız nokta gerçek kurtuluş noktası değildir. bu düşüncemi açıklayayım: bir milletin felâkete uğraması demek, o milletin hastalıklı olması demektir… bundan dolayı kurtuluş sosyal yapımızdaki hastalığı açmak ve tedavi etmekle elde edilir. hastalığın tedavisi ilmî ve fennî bir şekilde olursa iyileştirici olur. yoksa tam tersine hastalık sürekli ve tedavi edilemez bir hale gelir. bir sosyal yapının hastalığı ne olabilir? milleti millet yapan, ilerleten ve yükselten güçler vardır: düşünce güçleri ve sosyal güçler…

düşünceler, anlamsız, mantıksız safsatalarla dolu olursa, o düşünceler hastadır. kezâ sosyal hayat akıl ve mantıktan mahrum, yararsız ve zararlı birtakım inançlar ve geleneklerle dolu olursa felç olur.

öncelikle düşünce ve sosyal güçlerin kaynaklarını temizlemekten başlamak gerekir. memleketi, milleti kurtarmak isteyenler için, millî onur sahibi olmak, güzel niyet, fedakârlık gerekli olan özelliklerdendir… fakat bir sosyal yapıdaki hastalığı görmek, onu tedavi etmek, sosyal kurumu çağın gereklerine göre ilerletebilmek için, bu özellikler yeterli gelmez; bu özelliklerin yanında ilim ve fen gereklidir. ilim ve fen girişimlerinin çalışma merkezi ise okuldur. bundan dolayı okul gereklidir. okul adını hep birlikte saygıyla söyleyelim. okul genç beyinlere, insanlığa saygıyı, millet ve memlekete sevgiyi, onuru, bağımsızlığı öğretir… bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için takibi uygun olan en sağlam yolu belletir… memleket ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman ve birer bilgin olmaları gerekir. bunu sağlayan okuldur. ancak bu şekilde her türlü girişimlerin mantıklı sonuçlara ulaşması mümkün olur.

hanımlar, beyler! memleketimizin en bayındır, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklariyle çiğneyen düşmanı yenilgiye uğratan zaferin sırrı nerededir. bilir misiniz? orduların yönetiminde ilim ve fen ilkelerini rehber kabul etmektedir. milletimizi yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin kurulmasında aynı mesleği takip edeceğiz. evet, milletimizin siyasî, sosyal hayatında, milletimizin düşünce eğitiminde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki türk milleti, türk sanatı, ekonomisi, türk şiir ve edebiyatı, bütün güzelliğiyle meydana çıkar.

hanımlar, beyler!

memleketimiz içinde çağdaş düşüncelerin çağdaş ilerlemelerin güzelliği kaybedilmeden yayılması, ortaya çıkması gerekir. bunun için bütün ilim ve fen adamlarının bu konuda çalışmayı bir namus gereği bilmesi gerekir.

öğretmen hanımlarımız, öğretmen beylerimiz, şairlerimiz, edebiyatçılarımız, yazarlarımız sürekli millete bu felâket günlerini ve onun gerçek nedenlerini açık ve kesin olarak söyleyecekler, bildirecekler, bu kara günlerin dönmemesi için dünya yüzünde medeni ve çağdaş bir türkiye’nin varlığını tanımak istemeyenlere, onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır.

hanımlar, beyler!

görülüyor ki, en önemli ve verimli görevlerimiz eğitim işleridir. eğitim işlerinde mutlaka başarılı olmak gerekir. bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur. bu zaferin sağlanması için hepimizin tek can ve tek fikir olarak ilkeli bir program üzerinde çalışması gereklidir. bence bu programın ilkeleri ikidir:

1. sosyal hayatımızın ihtiyaca uygun olması.
2. çağdaş gereklere uygun olmasıdır.

gözlerimizi kapayıp soyut yaşadığımızı kabul edemeyiz. memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız… tam tersine ilerleyen ve medenileşen bir millet olarak uygarlık sahasının üzerinde yaşayacağız. bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. ilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin her bireyinin kafasına koyacağız. ilim ve fen için kayıt ve şart yoktur.

hiçbir mantıklı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. ilerlemede kayıt ve şartları aşamayan milletler hayatı akıllıca ve fiilen göremez. hayat felsefesini geniş gören milletlerin hakimiyeti ve köleliği altına girmeğe mahkûmdur.

öğretmen hanımlar, öğretmen beyler!

bütün bu gerçeklerin milletçe iyi gelişme ve iyi bir şekilde sindirilebilmesi için her şeyden önce cahilliği yok etmek gereklidir. bundan dolayı eğitim programımızın, eğitim siyasetimizin temel taşı, cahilliğin yok edilmesidir.

bu yok edilmedikçe, yerimizdeyiz… yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor, demektir. bir taraftan genel olan cahilliği yok etmeye çalışmakla beraber, diğer taraftan sosyal hayatta kişi olarak pratik etkili ve verimli fertler yetiştirmek gerekir. bu da ilk ve orta öğretimin uygulamalı bir şekilde gerçekleşmesiyle mümkündür. ancak bu sayede sosyal kurumlar iş adamlarına, sanatçılarına sahip olur. doğal olarak millî dehamızı ortaya çıkartacak duygularımızı layık olduğu dereceye ulaştırmak için yüce meslek adamlarını da yetiştireceğiz. çocuklarımızı da aynı tahsil derecelerinden geçirerek yetiştireceğiz.

hanımlar, beyler!

kesinlikle bilmeliyiz ki, iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır. çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz eğitimin sınırları ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz.

1.milletine,
2. türkiye devletine,
3. türkiye büyük millet meclisi’ne,

düşman olanlarla mücadele sebepleri ve araçlarıyla donatılmış olmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. mücadele gereklidir. hanımlar, beyler! itiraf edelim ki, biz üç buçuk yıl öncesine kadar topluluk halinde yaşıyorduk. bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı. dünya bizi, temsil edenlere göre tanıyordu. üç buçuk yıldır, tamamen millet olarak yaşıyoruz. bunun maddî ve belirgin tanığı hükûmet şeklimiz ve hükûmetimizin içeriğidir ki, onu kanun büyük millet meclisi diye adlandırdı.

bütün dünya bir an kararsız olmasın ki, türkiye devletinin tek ve gerçek temsilcisi yalnız ve ancak türkiye büyük millet meclisi’dir. değersiz çıkarları için ve kendilerini saklamak endişesiyle milletin ve memleketin bağımsızlığını düşmanlara vermede zarar görmeyen, bağımsızlığımızın imha edilmesi sévres antlaşmasını kabul eden hâkimlerin, sultanların, padişahların hikâyelerini, bu idareyi gasp etmelerini türk milleti artık, ancak yalnız tarihte okur.

hanımlar, beyler!

ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı… gerçek zaferi siz kazanacak ve devam edeceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız. ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, sizi takip edeceğiz ve sizin rastlayacağınız engelleri kıracağız. son bir söz: sizin değerli bir heyet halinde bursa’ya gelmeniz, yalnız bursa’yı değil; bütün anadolu’daki kardeşlerinizi mutlu etti. ve istanbul’dan getirdiğiniz selâmları bütün millete bildireceğiz. ben de sizden rica edeceğim ki, oradaki kardeşlerimize selâmlarımızı bildiriniz. istanbul’un talihi, istanbul’da yaşayan katıksız türklerin kalp ve vicdanlarındaki istek gibi görünecektir.

mustafa kemal atatürk

BİYOGRAFİ DOSYASI : 1920’lerde İstanbul’u Gece Hayatıyla Tanıştıran Frederick Bruce Thomas’ın İlginç Hikayesi


1920’lerde İstanbul’u Gece Hayatıyla Tanıştıran Frederick Bruce Thomas’ın İlginç Hikayesi

Maksim kulübünü kimin açtığını biliyor musunuz? İşte bütün İstanbul’u caz ve gece hayatıyla tanıştıran, o dönem şehrin batılı muadillerinden geri kalmamasını sağlayan siyahi rusun, Thomas’ın ilginç hikayesi.

1920’lerde istanbul’un en popüler gece mekânı maksim’i işleten ve istanbulluları batı tarzı danslardan gece hayatı kavramına kadar her şeyle tanıştırdığı söylenen, istanbul’un tek siyah beyaz rusu frederick bruce thomas’ın hikâyesi…

mississippili eski bir kölenin oğlu olan frederik bruce thomas, abd’nin güney eyaletlerinden chicago ve new york’a zengin olma hayalleriyle iş aramaya gelip garsonluk ya da valelik yapan sayısız siyah gençten biriydi. bir macera duygusu ve amerika’nın yaldızlı çağının ırkçılığından kaçma arzusuyla önce londra ve paris’e sonra 1899’da ancak birkaç afro-amerikalı’nın yaşama hayalini kurduğu bir yere, rus imparatorluğu’na gitmişti. birkaç yıl içinde rus vatandaşlığına geçti, bir rusla evlendi ve fyodor fyodoroviç tomas adıyla moskova’nın en ünlü maîtred’lerinden biri oldu. çalıştığı mekân, yar, şehrin en kibar ve bütün imparatorlukta tanınan bir lokantasıydı. daha sonra yine moskova’da açtığı gece kulübü müşteri rekoru kırmış, gazetelerde çılgınca alkışlanmıştı.

thomas renk çizgisini aşmış, abd’de kalsa asla erişemeyeceği bir statü kazanmıştı. ancak siyaset ve devrim akıntıları ile baş etmek çok daha zordu. 1917 güzünden sonra, patlayan iç savaşta moskovalıların henüz saf tutmaya başladıkları sırada, thomas güneye, gönüllüler ordusunun elindeki görece güvenli bölgeye kaçtı. birçok rus tebaası gibi odesa’yı geçici bir sığınak olarak kabul etti. 1919’da güneye ilerleyen bolşeviklerden kaçan binlerce çar yanlısıyla birlikte yine ülke değiştirdi ve bu sefer kendisini istanbul’da buldu. denikin ve wrangel ordularının kalıntılarıyla şehre varan belki de tek siyah beyaz rus’tu.

thomas kısa sürede kendini toparladı. lancashire’lı meyhaneci bertha prcotor’la tanışmıştı. bertha’nın pera palas yakınındaki barı o sırada şehrin en ünlü mekânlarından biriydi. birlikte, şişli tramvay hattının sonunda yeni bir mekân açtılar. önce anglo -american villa and garden, sonra bertha’s, en sonunda stella adlarıyla bilinen bu mekân müttefik subaylarının en gözde yerlerinden biri oldu. işler o kadar iyi gitti ki thomas birkaç yıl içinde daha büyük bir yer açacak hâle geldi. 1921 güzünde pera merkezine daha yakın sıraselviler caddesi’nde yeni bir yer satın aldı. yeni dans ve yemek kulübüne moskova’daki eski mekânının adını verdi: maksim. belki de taksim meydanıyla uyaklı, zekice bir buluştu maksim adı. 1920’lerin ortasında, o sırada istanbul’da oturmakta olan willy sperco’ya göre, maksim sadece istanbullu’ların değil, gelip geçmekte olan ecnebilerin de en çok gittikleri yerdi. maksim eski rus soyluları ve bohem bozuntularıyla doluydu; herkes sigara ve içki içiyordu, sahnede siyahlardan kurulu bir jazzband vardı.

thomas istanbul’da ayakta kalmaya çalışanların en yeteneklilerinden biriydi; zamanın ihtiyaçlarına göre vites değiştirmeyi iyi biliyordu. şapka değiştirir gibi, batılı bir kulüp sahibinden bir türk harem sahibine dönüşebilirdi. bir grup amerikalı turist kulübe girerse thomas derhal başına fas geçirir, sahneye çıkacak koro kızlarına şalvar giydirirdi. böylece müşteriler biftek servis edilirken, sere serpe uzanmış köle kızlarla dolu osmanlı hareminde harika bir gece geçirirlerdi. gece sona erdiğinde, bu egzotik kulüp sahibi eğilip müşterilerin elini dostça sıkar, sonra onları good bye efendi sözleriyle kapıdan geçirirdi.

ama bu harika günler sürüp gidemezdi. thomas işini büyütürken biraz acele davranmıştı. rusların gidişiyle hem müşterileri azaldı hem de çalıştırabileceği adamlar. rakipleri de tek tek, mekânda hem yenilip içilip hem de dans edilen, genç kadınların garsonluk yaptığı bu yepyeni ve parlak modeli taklit etmeye pek hevesliydi. grand rue’de (istiklal caddesi) yeni kulüpler açılıyordu: rose noir, turquoise, karpiç, kit-kat… maksim’in açılmasından 5 yıl sonra thomas’ın borcu dağları aştı. borç verenler, o sırada gayri-müslim işadamlarına yapıldığı gibi, ya öde, ya da iflasını ilan et dediler. 1927’de kapılarını kapattı, ertesi yaz da bronşit sebebiyle öldü. türk işadamları daha sonra mekânı maksim gazinosu adıyla yeniden açtılar, ama eğlencenin neşesi sönmüştü artık. thomas’ın new york times’da çıkan ölüm ilanında, “savaş sonrasında dünya caza dalmıştı ve o, kozmopolit istanbul’un geride kalmamasını sağladı” diye yazıldı. gazeteler ona “cazın sultanı” adını yakıştırdılar, cenazesine yirmi-otuz eski dostu geldi, ama eski müşterilerinin çoğu daha yeni, daha heyecan verici mekânlara gider olmuştu.

kaynak: charles king – midnight at the pera palace

SÜRGÜNLER DOSYASI /// MEHMED MAZLUM ÇELİK : 150 bin Beyaz Rus’un İstanbul sürgünü


150 bin Beyaz Rus’un İstanbul sürgünü

24 Nisan 2020

Birinci Dünya Savaşı birçok insanın yerinden ve yurdundan sürgün olup vatansız kalmasına neden olmuştu.

Bu travmanın en şiddetli yaşandığı sığınaklardan birisi de İstanbul’du; fakat bu kez akın akın gelenler ne Türk’tü ne de imparatorluğunun bakiyesi olan Müslüman ahaliydi.

Bu kez gelenler 1878 yılında yüz binlerce Türk ve Müslüman’ın yurdundan olmasına neden olan mağrur Ruslardı.

Tarih yine tüm dünyaya bir ibret dersi veriyor; zalimi bir kez daha mazlum duruma düşürüyordu.

Üstelik gelenler sırtlarına çıkınlarını alıp, azıcık ziynetiyle yola koyulmuş da değildi; ellerinde silahlar ve savaş teçhizatı ile çoğu Çarlık Rusya ordusu mensubuydu.

İçlerinde prensler, generaller, prensesler ve subaylar olmak üzere 150 bin Beyaz Rus İstanbul kapılarına dayanmıştı.

1917 yılında Çar ve ailesinin öldürülmesinden sonra bir iç savaş ve yıkım bataklığına saplanan Rusya’da kardeş savaşının mağlupları hayatta kalabilmek için işgal altındaki İstanbul’un insanlarına sığınmıştı.

Pay-i tahtın o zamanki nüfusu 900 bin civarındaydı; ama 150 binin üzerinde Beyaz Rus’a kapılarını açmıştı.

Bugün ile karşılaştırdığımızda 18 milyonluk şehre bir anda 2 milyonun üzerinde mültecinin gelmesi anlamına geliyordu.

Sivaspotol’un düşüşü

6 Haziran 1920 yılında Bolşevikler, General Wrangel komutasındaki Beyaz Ordu’ya ağır bir mağlubiyet yaşatmasından sonra Beyaz Rusların elindeki en büyük kale olan Kırım’ın düşeceği anlaşılmıştı.

Artık Beyaz Ruslar’ın yapabileceği tek şey Bolşevik ordusu Kırım’a ulaşıp büyük bir katliam yapmadan evvel orduyu ve sivilleri tahliye ederek çekilmekti.

Bu konuda ABD donanması ve Fransızlardan yardım alındı. On binlerce Rus, Sivaspotol’dan balık istifi bir şekilde gemilere binerek bir bilinmeze doğru hareket etmeye başladı.

Bir Fransız gemisine binerek İstanbul yolunu tutacak olan önemli Rus politikacılardan Petr Semyenoviç Bobrovski kaçış sırasındaki izdiham ve dramı şöyle yazacaktı:

Uçsuz bucaksız insan seli merdivenden yukarıya doğru uzayıp gidiyordu. Her askere yalnızca bir çuval götürme hakkı verilmişti. Fazlası anında denize atılıyordu. Bu binlerce kişiden oluşan kalabalık, yavaş yavaş bütün güverteye yayılıyordu, insanlar omuz omuza duruyordu.

Bunun geçici olduğunu, daha sonra kamaralara yerleştirileceklerini düşünüyordum. Bütün kamaraların dolu olduğunu ve bu insanların Konstantinopol’e güvertede gittiklerini sonradan öğrendim. Konstantinopol’e yapılan tahliye baştan sona korkunçtu.

Bütün gemiler tıklım tıklımdı, bazıları daha yoldayken su ve kömür sıkıntısı başlamıştı. Pislik hakkında konuşmaya bile gerek yok. En kötü yanı ise, tahliyede yaşanan eşitsizlikti.

Gemiler Kırım’dan ayrılarak İstanbul yolunu tuttuğunda Sovyet istihbarat kaynaklarına göre gemide 86 bin asker 60 bin sivil muhalif bulunuyordu.

Rus kardeş savaşı ibret vesikalarıyla doluydu. Bunlardan en sıra dışı olanı Wrangel’e Kırım’da büyük bir mağlubiyet yaşatarak yüz binlerce insanı İstanbul’a süren ve bunu büyük bir övünç kaynağı olarak kamuoyuna deklare eden Komünist siyasetçi Troçki de sadece 10 küsur sene sonra bir sürgün olarak İstanbul yolunu tutacaktı.

Mağlup komutan Wrangel de İstanbul sürgünü mültecilerden birisiydi. Wrangel İstanbul ile karşılaşmasını şöyle yazacaktı:

Boğaz hakkında çok şey okumuştum, ama bu kadar güzel olacağını beklemiyordum. Yeşillikler içinde kaybolmuş villalar, resim gibi vadiler, masmavi fondaki minarelerin narin siluetleri, gemiler, hemen her tarafa akıp giden yelkenliler ve sandallar, masmavi ve saydam bir deniz, resim gibi dar sokaklar ve karmakarışık bir kalabalık, hepsi orijinal ve olağanüstü güzeldi.

İstanbul Hükümeti: Esir almayacağız

Yüz binler İstanbul kapılarına dayandığında hükümet gelen Rusları tutuklamayacağını ve onları mülteci statüsünde kabul edeceğini ilan etti; fakat bu kararı bu denli hızlı almasında Fransız baskısı etkili olmuştu.

On binlerle ifade edilen askerin şehre girişi oldukça tehlikeli bir durumdu; fakat Fransız hükümetinin Osmanlı’ya verdiği tek güvence askerlerin silahlarını toplayarak Zeytinburnu’nda bulunan depolarda muhafaza altına almaktı.

Bu ilticadan son derece rahatsız olan ve tehlikeli bulan en önemli kişi Anadolu direnişinin lideri Mustafa Kemal Atatürk’tü.

Beyaz Ruslar da bu durumu bilmesinden dolayı Mustafa Kemal ismi İstanbul mültecileri arasında büyük bir korku sebebiydi.

İstanbul yolunu tutmuş önemli isimlerden birisi olan Slobodskoy bu durumu şöyle yazacaktı:

İstanbul’da (Konstantinopol) Kemal Paşa adı korkutucu bir şeydi. Mülteciler, Vrangel ile Bolşevikler arasındaki savaşla ilgilendikleri kadar Kemal Paşa ordusunun Yunanlılar ve müttefikler karşısında kazandığı zaferlerle de yakından ilgileniyorlardı.

Mültecilerin yok edilmesi, İstanbul’dan başka ülkelere yollanmaları ya da gerisin geri Sovyet Rusya’ya gönderilmeleri konusunda Kemal Paşa’nın Bolşeviklerle gizli anlaşmalar yaptığı söylentileri, ürkmüş mültecilerin arasında oldukça yaygındı…

Bu arada bu söylentiler Kemal Paşa taraflarınca da belli bir ısrarla destekleniyor ve çeşitli biçimlerde yineleniyordu. Bu konu hakkında hiç kimse düşünmüyordu ama tehlike hakkındaki fikirlerin yayılmasına yabancı güçlerin de karışması gerçekti.

Türkler ve Kemal tarafından beklenen bu hayali tehlike, mülteci kitlelerini o yandan bu yana savurup duruyor ve hummalı bir biçimde Kırım’a (o zamanlar Vrangel’in elindeydi) dönmeye ya da Avrupa’ya geçmeye çalışıyorlardı.

İlerleyen süreçte Beyaz Ruslar’ın beraberinde getirdiği silahlar Karakol Cemiyeti gibi yer altı direniş örgütlerinin çabalarıyla depolarından kaçırılarak Anadolu direnişine gönderilmiş ve Beyaz Ruslar bir tehlike olarak görülmemeye başlanmıştı.

Çanakkale civarına yerleştirilen birçok Beyaz Rus askeri, Mustafa Kemal saflarında savaşma talebinde bulunması sebebiyle idam ile yargılanacak olması da yine kaderin cilvesiydi.

Beyaz Ruslar neden İstanbul’u tercih etti?

Savaştan kaçan yüz binler gemilere bindirildiğinde çok azı İstanbul’a götürüldüğünü biliyordu.

İstanbul’un tercih edilmesinin sebebi ise bu kentten Slav ülkelerine geçiş yollarının kolay olmasıydı.

Ayrıca İtilaf devletlerinin işgali altında bulunan İstanbul, Komünist iktidara karşı bir askeri üst olarak kullanılması planlanıyordu.

Oysa bu plan hiçbir zaman hayata geçirilemedi. İstanbul’a getirilen askerlerin bir kısmı Gelibolu civarı, bir kısmı da Anadolu’nun çeşitli vilayetlerine dağıtıldı.

İstanbul’da kalanların büyük bir kısmı hayata tutunabilmek için çeşitli işler kurarak çalışmaya başladı. Bu sebeple direniş fikri kısa sürede unutuldu; ama mülteci Rusların İstanbul hayatına dâhil olması İstanbul’da büyük değişimlerin yaşamasına sebep oldu.

Türk romanının büyük ismi Ahmet Hamdi Tanpınar, işgal İstanbul’unu tasvir ettiği “Sahnenin Dışındakiler” kitabında İstanbul’u hınca hınç dolduran Beyaz Rusları ve onların meydana getirdiği dönüşümü şöyle tasvir edecekti;

İşgal ordularının şehre döktüğü para, kazanç şekillerini altüst etmiş, refah seviyesi tasavvur edilmeyecek derecede el değiştirmişti. Yabancı kuvvetlerin etrafında onların gündelik ihtiyaçları için hemen bir yığın yeni iş fikri çıkmıştı.

Biraz atılgan, cerbezeli yahut değerlere karşı az çok kayıtsız insanlar bu işlere sarılmışlardı, kaybedilmesi, kazanılması kadar kolay servetler elde etmişlerdi. Bu kolay servetin etrafında Beyaz Rus akımının çok başka mecralar ve şekiller verdiği büyük bir eğlence hayatı başlamıştı›.

Beyoğlu’nda bir yığın lokanta, bar, dansing açılmıştı, ağırbaşlı İstanbul efendilerinin bir vakitler gazetelerini okuyarak, alçak sesle dünya gidişi hakkında bedbinliklerini birbirlerine naklettikleri, sabah kahvesi ve akşam çayı içtikleri İstanbul kahveleri manzaralarını değiştirmişlerdi.

Beyaz Kafkas ceketli, ayağı siyah çizmeli, bol pudra içindeki kumral ve beyaz yüzleri düz çizgili, ince, eski hanımlarımızın kullandığı yemenileri andıran eşarplara sarılmış narin Rus kadınları ve kızları, çoğu prenses, kontes, yahut, yüksek burjuva ailesine mensup olduklarını› iddia ediyorlardı!

Öyle ki, batan Çarlık gemisinden hemen herkes bir asalet unvanı kurtararak gelmişti denebilir. Acayip ve çok tehlikeli bir peri kafilesi gibi, bu sakin baş dindirme mabetlerine, bir kısmı sakat, göğüsleri nişanlarla dolu, yine Kafkas ve Kazak kıyafetli erkekleriyle beraber üşüşmüşlerdi.

Bir kısım Rus’un İstanbul’un ahlakını bozup ahaliyi kumara alıştırması rahatsızlık yarattı

İstanbul’u dolduran Beyaz Rusların önemli bir kısmı okumuş ve meslek sahibi kişilerdi. Doktor ve zanaat ustası olanlar kısa bir süre içerisinde hayata tutunmayı başardı.

Beyoğlu ve Galata’yı mesken tutan Ruslar, İstanbul’un bir parçası olmuştu artık.

Oysa elinde askerlik dışında bir zanaatı bulunmayan çoğu Rus, para kazanabilmek için farklı yollara başvurmak zorunda kalacaktı.

Kolay para kazanmanın en kestirme yolu eğlence sektörü ve kumardan geçiyordu.

Tombala ismi verilen oyun kısa sürede İstanbul ahalisinin vazgeçilmez eğlencesine dönüştü.

İstanbul uleması ise zaten fakirlik içerisinde kırılan Müslüman Türklerin paralarını tombala gibi Rus menşeili kumarlarda kaybetmesine savaş açarak bu oyunun yasaklanması için harekete geçti.

Kısa sürede bu oyun terk edilmiş ve ahalinin gündeminden düşürülmesi başarılmıştı; ama Ruslar kumar konusunda birbirinden yaratıcı fikirlerle Türklerin aklını başından almasını biliyordu.

Tombalanın dışında Çarkçılık ve Hamam böceği yarışmaları gibi oyunlarla Beyaz Ruslar, Türklerin ceplerindeki son kuruşa kadar almanın yolunu bir şekilde buluyorlardı.

Hamam böceklerinin arkasına bağlanan minik arabalarla yarışlar yapılıyor ve bu kumarda da Türkler büyük paralar kaybediyordu.

Rus yazar Çebışev, bu yarışları şöyle tasvir edecekti:

Oldukça büyük bir salon ve ortasında yine kocaman bir masa. Masa, hipodrom işlevi görüyor. Aslında hipodrom değil, kafarodrom. Uzunlamasına açılan kanallarda arkalarına telden arabalar bağlı hamamböcekleri koşuyor. Etraf aç gözleri pırıl pırıl parlayan insanlarla dolu. Hamamböceklerinin büyüklükleri insanı şaşırtıyor. ‘Hamamlardan topluyoruz’ diyor işyeri sahibi… Bahisler yüz Liraya (bin frank) kadar çıkıyordu.

Yine eğlence sektöründe çalışan Rus kadın mültecilere gönlünü kaptıran Türklerin yaşadığı trajediler yuvaların yıkılmasına sebep oluyordu.

Rus eğlence sektörü Türk edebiyatının büyük isimlerini de müdavimi haline getirmişti.

Ahmet Hamdi Tanpınar ve Sait Faik Abasıyanık gibi isimler bu gecelerin değişmezleriydi.

Türk medyasının güçlü kalemlerinden Hikmet Feridun Es bu durumu şöyle tasvir edecekti:

Galata’da, Tünel’in yanındaki Domuz sokağında baş döndürücü bir faaliyet göze çarpıyordu… 24 saat açık, her an yiyecek sıcak bir şeyler, kışın konyaklı punca kadar içilecek nesne bulunduğu için Petrograd, entelektüel bohem dünyasının tek merkezi olmuştu. Belki biraz kozmopolit ama bir Avrupalı havası getirmişti…

Gece yarısı, dolgun bir bahşiş verdikten sonra eve giderken, beyaz giysili, sahici bir kontes ‘Garsone Hanım’ın elini öpen bir üniversite profesörü: Mustafa Şekip Bey! Gedikli müşteriler arasında kimler yoktu? Ahmet Hamdi Tanpınar, Çallı İbrahim, Nahit Sırrı ürik, Kâzım Sevinç, Hemen yan sokaktaki, içkili ‘Bizim Lokanta”nın sahibi aktör Rasıt Rıza… gecey arısı müşterileri. Sait Faik, Bahriyeli Kırmızı Rıdvan (Ajda Pekkan’ın babası)…

Daha kimler? Kimler? Servet-ı Fünun’cular için Tepebaşı bahçesi… Ziya Gökalp için Çınaraltı. Yedi meşaleciler için Küllük. Petrograd böyle bir toplantı merkezi idi. Otel bulamayanların veya otel parası çıkışmayan entelektüel bohemin, geceden arta kalan son bir iki saati geçirdikleri bedava otel…

Beyaz Rusların İstanbul’a kazandırdıkları

Beyaz Ruslar İstanbul’un günlük rutininde de büyük değişimlere sebep olmuşlardı. İstanbul mutfağına kazandırdıkları, çiçek sektöründe yaşanan gelişmeler, hatta İstanbul’da sahil kültürü Beyaz Ruslarla neredeyse tamamen değişmişti.

İstanbul ahalisi işgal dönemine kadar sahilleri yüzmek ve güneşlenmek için kullanmıyordu.

Su hasreti daha çok zengin hamam kültürü ile gideriliyor, denizde halka açık bir biçimde yüzmek çok tasvip edilen bir durum değildi.

Oysa Beyaz Ruslar İstanbul’un sahillerine adeta âşık olmuşlar ve özellikle Florya sahilini bir eğlence merkezine dönüştürmüşlerdi.

İstanbul ahalisi kadın-erkek ve yarı çıplak bir biçimde denize girerek serinleyen Ruslar’ı önceleri ayıplamıştı.

İlerleyen yıllarda ise Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı Yazlığını Florya’ya inşa ederek bu sahili kullanması ise Atatürk’ün Beyaz Rusların bu eğlencesini yadırgamadığını, aksine benimsediğini gösteriyordu.

Rus lokantaları ise birbiri ardına İstanbul sokaklarını dolduruyor, ünleri Ankara’ya kadar uzanıyordu.

Ankara’nın önemli lokantalarından birisi olan Karpiç, bu dönemde Ruslar tarafından açılarak kullanıma sunulmuştu.

Ruslar her sektörde olduğu gibi medyaya da elini uzatmış ve birbiri ardına gazeteler kurmuştu; fakat bu gazeteler çeşitli sebeplerle kapatılarak uzun ömürlü olamamıştı.

Beyaz Ruslar’ın oturma izni 1927 yılında sona erdiğinde 15 bin Beyaz Rus, Türk vatandaşlığına geçmişti.

Gelenlerden önemli bir kısmı İslam dinine seçerek adını dahi değiştirmişti. Önemli bir kısım mülteci de Slav ülkelerine ve Amerika kıtasına göç etmişti.

1920’li yılların başında 150 bin Rus ülkelerindeki savaştan kaçarak ebedi düşmanları olan Türklerin başkenti İstanbul’a sığınmışlardı.

80 bini asker olan bu insanların çoğu bir daha ülkesine dönemeyerek Türkiye ve Avrupa’nın çeşitli bölgelerine dağıldılar.

İstanbul’un sosyal ve maddi hayatını baştan aşağıya değiştiren Rus misafirlerin geriye bıraktığı miras ise bugün hala canlılığını korumaktadır.

Mehmed Mazlum Çelik