EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ DOSYASI /// Asiye Güldoğan : Hrant Dink cinayeti FETÖ’ye İstanbul istihbaratını kazandırdı


Asiye Güldoğan : Hrant Dink cinayeti FETÖ’ye İstanbul istihbaratını kazandırdı

“Cemal Uşşak’ın ölümü FETÖ için büyük kayıp” başlıklı yazımda, Cemal Uşşak’ı anlatırken, Ak Partililerin yanında Ak Partili gibi davrandığını, Türk Okulları gezilerine götürmek için irtibatta olduğu ve samimiyet kurduğu ulusalcılar, solcular hakkında olumsuz konuştuğunu ve onlar hakkında bilgiler verdiğini ama ulusalcıların solcuların yanındayken de tersini yaparak, “Aslında Ak Parti’yi çok sevmediklerini, filanca bakanın, falanca milletvekilinin şunu bunu yaptığını, Erdoğan’ın kibir abidesi olduğunu” filan söylediğini bütün detaylarıyla anlatmıştım.

Gazeteci ve Yazarlar Vakfı başkanlığı yapan Cemal Uşşak’ın bu özelliklerini dile getiren yazı yayınlandıktan sonra, Halime Kökçe Star Gazetesi’ndeki köşesinde “Bir FETÖ’cünün karakter tahlili” başlıklı bir yazı yazarak, kendilerinin de iyi tanıdığı Cemal Uşşak konusunda yazdıklarımı doğrulamıştı. Daha sonra başkaları da benzer yazılar yazdı, kimisi Cemal Uşşak’ın ve benzerlerinin iki yüzlü tavırlarını dile getirdi.

Bir FETÖ’cü hesabın, Franfurk’taki Hrank Dink’i anma toplantısının ilgi görmemesine üzülmesi, bana Cemal Uşşak’ı hatırlattı.

Cemal Uşşak şahsında yansıtılan “iki yüzlülük, herkese şirin görünme, birbirlerine kışkırtma, maske takınma” FETÖ’nün genel bir karakteridir. Bu maskeyle çok kimseyi uzun süre kandırmayı becerdiler. Ecevit’ten Erdoğan’a, Demirel’den Türkeş’e, Nurculardan Ulusalcılara, Liberallerden Tarikatçılara, Hürriyet’ten Yeni Asya’ya kadar kandırmadıkları kimse kalmadı. Onların ne olduğunu 70’li yıllardan beri bildikleri ve daha önce canı yandığı halde, Milli Görüşçüler bile aldanmıştı.

“Milli Görüş geleneğinden” gelen Erdoğan ve arkadaşlarından oluşan “çekirdek kadro”, 28 Şubat’taki tavırları yüzünden Fethullah Gülen ve cemaatine hiç de sıcak bakmıyordu. Zaten Gülen ve cemaati, Ak Parti’nin kuruluşunda yanında olmamış, olmak isteyen cemaat mensuplarını engellemiş, seçimde de Ak Parti’ye değil ANAP’a oy vermişlerdi.

Cemaat mensupları o dönemde Belediye Başkanı olan Erdoğan’ın halk tarafından ilgi gördüğü, parti kurarsa büyük şansı olduğu dile getirdiğinde, Gülen Erdoğan’ın “başarılı olamayacağını”, askerin “Erdoğan’ı Erbakan’dan daha tehlikeli gördüğünü” söylüyordu. Kendisi de Erdoğan’ı radikal ve dik kafalı olarak görüyor, “Erbakan’ın devlet terbiyesi vardır, Erdoğan’da o da yoktur” diyor, “Erbakan’dan beter maceracı” olduğunu ifade ediyordu. Hem Erbakan, hem de asker Erdoğan’a geçit vermezdi.

“28 Şubat Cemaate dokunmuyor, Erbakan’a karşı korunuyor” derken askerler ve medya bir süre sonra Cemaat’in üzerine hışım gibi geldi. Gülen, “Ecevit’in yardımıyla” ABD’ye gönderilince, kılpayı kurtulabildi. Ecevit’in “gerekirse hükümeti bozma” tehditi yüzünden asker cemaat mensuplarının üstüne daha fazla gidemedi. Olay sadece medyanın Gülen ve cemaat hakkındaki saldırısıyla kaldı.

Erdoğan şiir okumaktan hapse atıldığında, siyasi rakipleri kadar Gülen ve cemaati de rahatlamıştı. “Gerekirse Erbakan’a geçit verirler ama Erdoğan’a fırsat vermezler” diyen Gülen haklı çıkmış görünüyordu. Erdoğan’dan ve partisinden uzak durulması gerektiğini söylüyordu ısrarla.

Gazeteci ve Yazarlar Vakfı’ndan Latif Erdoğan’ın Erdoğan’ı hapiste ziyaret ettiği haberi Gülen’i çok kızdırdı. Bir zamanlar en yakınında olan, onun hayatını yazan Latif Erdoğan artık Gülen’in gözünde bitmişti.

Ancak Ak Parti ilk seçimde tek başına iktidara gelmişti, Gülen şaşkındı. Cemaat mensuplarından bazıları tarafından “keşke destekleseydik” hayıflanmaları olunca “Tek başına da iktidara gelseler başarılı olamazlar, başlarına balyoz gibi inecekler” diyordu Gülen.

Gülen’in bu sözü, bir tahmin, öngörü, temenni değildi. Gülen ve cemaati daha o zamandan, Ak Parti ile asker arasında bir şeyler olsun diye elinden geleni yapmaya başladı. Kimseler artık (o dönemde) “Fethullahçılarla ilgilenmezken, Cemaat her şeyi yapacak” ama “kimse Cemaatin bir şeyler yaptığını bilmeyecekti”.

FETÖCÜLERLE LİBERALLERİN ERDOĞAN İLE ASKERİN ARASINI AÇMA HAMLELERİ

Krizler, seçimler, Ak partinin iktidar olması gerçekten de, “Fethullahçılar olayını” o yıllarda çok arka plana atmıştı. Bu durum cemaatin kadrolaşmasının “gözden ırak” hızlanmasına da zemin hazırlıyordu. Ak Parti devleti “anlayıncaya ve tanıyıncaya” kadar, “Fethullahçı kadrolar” yerlerini alacaktı.

Gülen dışında bütün cemaatler Ak Parti için seferber olmuşlardı. “Fıtratı icabı Erdoğan’ın askerlerle karşı karşıya gelmesinin kaçınılmaz olduğunu” ısrarla söyleyen Gülen, bu durumu lehlerine görüyordu. “Hükümet asker korkusunu yaşayacak”, askerler de kendileriyle uğraşmayıp hazmedemedikleri “Erdoğan’la uğraşmış” olacaklardı.

Nitekim bu konuda Cemaat ilk hamlesini yapmakta gecikmedi: Askerlerin hükümete verdiği ilk brifingteki konular medyada yer alıverdi. Cemaate mensup yaverler, brifingteki konuşmaları gereken yerlere, onlar da medyaya ulaştırdı. Bu işin içinde cemaatin olduğunu akıllarına dahi getirmeyen iki taraf şaşkındı. O zamanın Başbakanı Abdullah Gül Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e telefon açıp, bunun nasıl olduğunu soruyordu. Özkök Paşa da duruma hayret etmiş, soruşturma açacağını söylemişti.

Daha sonra Erdoğan Başbakan olunca, MGK toplantılarında hükümet üyeleriyle, askeri üyeler arasında sürtüşmeler yaşandığı, Erdoğan’ın paşalara haddini bildirdiği dile getiriyor, bu olaylar AKP’nin tabanında “bir efsane” şeklinde anlatılıyordu. Bunlardan en meşhuru da Başbakan Erdoğan’ın Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’a “Kes lan paşa!” diye ayar vermesiydi. (Bu konudaki detayları daha önce yazdım.)

Erdoğan’ın “askeri vesayete böyle meydan okuduğu” söylentileri hükümete yakın medyada, özellikle liberal yazarlar tarafından sıkça dile getiriliyordu. Her şey çok güzeldi, Türkiye çağ atlıyordu, ekonomik başarılar elde ediliyordu havası yaşanırken nedense ikide bir “Erdoğan ile askerlerin atıştığı, askerlerin Erdoğan’ı sevmediği, Erdoğan’ın da onlara haddini bildirdiği” hep gündeme geliyordu.

Erdoğan 2006 yılında yine bir Paşa ile atışmıştı. Sonradan FETÖ’nün yanında yer alacak Liberal yazarlara göre, 2006 yılı Yüksek Askeri Şûrâ toplantısında Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki irticai faaliyetler konusunu gündeme getirmişti. Başbakan Erdoğan dinlerken tek tek not alıyordu.

Konuşma bitince, gergin bir havada, "Bunlar Hava Kuvvetleri’nin görevi değil" diye konuşmaya başladı. Buz gibi bir hava esti. İddia odur ki Şûrâ toplantısından sonra Faruk Cömert, aracına bindikten sonra, "Ben konuyu açacaktım, diğer komutanlar da dalacaktı. Ama hepsi beni sattı" diye hayıflandı. Sonradan anlaşıldı ki, satanların çoğu FETÖ‘cüydü. Erdoğan da, Cömert’in ne diyeceğini önceden biliyordu, ona göre hazırlanmıştı.

“ERDOĞAN İLE ASKERİ BİRBİRİNE DÜŞÜR, MEVZİ KAZAN” TAKTİĞİ

Çok geçmeden Şemdinli Olayları patlak verdi. Olaylar ve savcı Ferhat Sarıkaya’nın Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın davaya dahil etmesi “provokatif” ve ilginçti, Sonradan anlaşıldı ki, Van’ın yeni atanan başsavcı vekili FETÖ’cü İbrahim Özer Şemdinli olayı hakkında fezleke ile gelen soruşturmayı yine FETÖ’cü savcı Ferhat Sarıkaya’ya verdi. Sarıkaya yine FETÖ’cü KOM Müdürü Mustafa Uçkan ile bilgi toplama konusunda görüştü.

Van’da 3. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı İlhan Kaya da FETÖ’nün önde gelenlerindendi ve Şemdinli’deki olayla ilgili soruşturma konusunda savcı Sarıkaya’yı yönlendirmeye başladı. Özellikle Yaşar Büyükanıt’ı soruşturmaya dahil etmesini istedi. Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olacağı kesin gibiydi. İlhan Kaya, “Yaşar Büyükanıt’ın askeri bir darbe yapacağını, bunun engellenmesinin çok önemli olduğunu” ifade ediyordu. “TSK’daki cemaat yapılanması” için de, “TSK ile Hükümet krizi çıkması” açısından da Büyükanıt’ın bu soruşturmaya dahil edilmesi gerekiyordu.

"Örgüt kurmak, sahte belge düzenlemek ve görevi kötüye kullanmak" iddialarıyla Yaşar Büyükanıt hakkında Genelkurmay tarafından soruşturma açılmasının istenmesi Türkiye’yi sarsacak bir hareketti.

Bir süre sonra Savcı Ferhat Sarıkaya görevden alınacaktı. Ancak o “vazifesini yerine getirmiş”, kendini feda ederek cemaatin yolunu açmıştı. Hem “Hükümet-Asker çatışmasını diri tutmuş”, hem de Türkiye bunu tartışırken, “cemaat subayları TSK’da mevzi kazanmaya” devam etmişti.

Ferhat Sarıkaya görevden alınarak hem “mağdur”, hem de bazılarının gözünde “kahraman” olmuştu. Ama asıl mükafatı Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı İlhan Kaya ona verdi. Gülen’in, “Böyle bir kahraman çıkmış, kendisine ve ailesine ölünceye kadar bakılacak, bu da size bir vasiyetimdir” dediğini söyledi.

Bir süre sonra Cumhuriyet gazetesine patlamayan bomba saldırısı, ardından da Danıştay saldırısı oldu. Her ikisini de yapanların Allahüekber diye bağıran gericiler olduğu söylendi. Saldırıyı azmettirenlerin Ergenekoncular olduğu iddia edildi.

HRANT DİNK CİNAYETİ, FETÖ’YE İSTANBUL İSTİHBARATI’NI KAZANDIRDI

Hrant Dink cinayeti ise Türkiye’yi sarsan, toplumu geren en büyük olaylardan biriydi. Hrant Dink cinayeti ve davası çok konuşuldu, tartışıldı. Sonradan anlaşılacaktı ki, Türkiye’yi yoran bu cinayet, “FETÖ’ye İstanbul İstihbaratını kazandırmıştı”. Gülencilere yakın olmasına rağmen, cemaatin istediklerini yapmayan, “görevden ayrıl” talimatına uymayan Ahmet İlhan Güler’in yerine Cemaatin asıl istediği Ali Fuat Yılmazer, İstanbul İstihbarat’ın başına getirildi.

İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’u İstanbul’da takip etmesi istenen İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler tepki gösterince, Ankara Merkez’dekiler üzerini çizdiler. Kış ortasında onu Ankara’ya çağırdılar ve cemaat evlerinden birinde Cemaatin İmamları “İstanbul İstihbarat Şubesi görevinden ayrılman lazım” dediler. “Biz İstanbul’a İstihbarat Şube Müdürü olarak başka birini atayacağız. Seni istersen İzmir’e verebiliriz.” Kış aylarında tayin yapılamadığı için istifa dilekçesi istenmişti. Ahmet İlhan Güler kabul etmedi. Cemaatin ise “tayin zamanını beklemeye” tahammülü yoktu.

Tam bu sırada geldi Hrant Dink cinayeti. Bir anda Ahmet İlhan Güler eleştirilere hedef oldu, cemaatin mülkiye müfettişleri onu suçlamak, hatta mahkemede ceza alması için sahte evrak bulmayı deneyecek kadar faaliyet gösterdi. Sonunda Ahmet İlhan Güler görevden alındı. Türkiye Hrant Dink cinayetiyle meşgulken, cemaat en çok istediği yerlerden İstanbul İstihbaratın başına Ali Fuat Yılmazer’i getirmişti.

Daha sonra Cumhuriyet Mitingleri devreye girdi. Yüzbinlerin katıldığı mitingte hedefte Erdoğan ve Gülen vardı. Ülkede büyük bir ulusalcı dalgalanma görülüyordu. Cemaat bundan ürktü ve Ak Parti’ye yanaştı. Cumhurbaşkanlığı seçimi gerilimi, 367 krizi, 27 Nisan muhtırası gibi olaylar, hükümete “cemaat istihbaratları” tarafından “askerin kesinlikle darbe yapacağı” olarak sunuldu. Cemaatin, “Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, Mecliste bakanları sallandıracak, kesinlikle darbe yapacak” iddiası oldukça inandırıcıydı. Erdoğan, partisi ve tabanı inandı.

Hükümet-cemaat ittifakı 2007’de kurulduktan sonra hükümet “iktidar”, Cemaat “Derin Devlet” oldu. Her ikisi de birbirlerine “ne istedilerse” verdiler.

Dershane kriziyle birlikte “ne verdilerse, geri almaya” çalıştılar, hala çalışıyorlar. .Daha da önemlisi, Hrank Dink’in bazı sözde arkadaşları da nedense FETÖ’nün yanında yer aldılar.

Asiye Güldoğan

E-POSTA : asiyeguldogan

twitter: @AsiyeGuldogan

Odatv.com

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN /// İSTANBUL ÜÇE BÖLÜNMELİDİR /// (ULUS GAZETESİ : 20.12.2010)


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN /// İSTANBUL ÜÇE BÖLÜNMELİDİR /// (ULUS GAZETESİ : 20.12.2010)

Bu yıl içerisinde Avrupa kültür başkenti olarak ilan edilen İstanbul kenti önümüzdeki dönemde dünya ticaret başkenti olarak ilan edilmeye hazırlanıyor. New York’daki yüz katlı binalardan bütün dünya ekonomisini bir imparatorluk olarak yönetmeye çalışan küresel sermaye, ABD merkezli tek dünya imparatorluğunu gerçekleştiremeyince, bu kez tamamen bu girişimin tersi bir doğrultuda Dünya Ticaret örgütü üzerinden oraya çıkan BRİC hareketi ile karşılaşmış ve dünya üzerinde bir batı hegemonyasını dayatan küreselleşme programına karşı çıkarak halkların ve devletlerin ulusal çıkarlarını savunan Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin gibi dev ülkeler büyük bir dayanışma içerisine girerek ve zaman zaman Avrupa Birliğini de yanlarına alarak, ABD üzerinden dayatılan patronların çıkar düzenlerini önlemişlerdir. Bu doğrultuda Birleşmiş Milletler düzenini reddeden ve uluslararası tekelci şirketler üzerinden yürütülerek Dünya Ticaret Örgütü aracılığı ile bir dünya imparatorluğunu hedefleyen üresel sermaye saldırganlığı bir aşamada durdurulabilmiştir. BRİC ülkeleri bu doğrultuda dünya sahnesine çıkarak, New York üzerinden ABD aracılığı ile bütün dünyaya egemen olmak isteyen küresel sermayeye karşı çeyrek yüzyıllık bir zorlama döneminden sonra tavır alabilmişler ve bu aşamadan sonra New York üzerinden dünyayı yönetme döneminin sonuna gelinmiştir.

Yeni dönemde eskisi gibi okyanus ötesinden dünyayı yönetemez bir duruma gelen küresel sermaye, kendisine karşı çıkarak meydan okuyan Rusya, Çin ve Hindistan gibi dev ülkeler ile İslam dünyasını ve bütünüyle Asya kıtasını dünyanın merkezi coğrafyasından yönetebilmek üzere İstanbul kentine gelmeğe hazırlanmaktadır. İngiltere’nin dünya egemenliği döneminden kalma merkezi coğrafya hegemonyası İsrail’in kuruluşundan sonra tehlikeye girince, soğuk savaş sonrası yeni dönemde eski siyasal sorunlar sıcak çatışmalar ve gerginlikler olarak merkezi coğrafya bölgelerinde gündeme gelmiştir. Bu nedenle İsrail kurulduğu günden bu yana bütün bölge ülkeleriyle karşı karşıya gelmiş ve yarım yüzyılı aşkın bir süredir hepsi ile çatışmak ya da savaşmak durumunda kalmıştır. İngiliz egemenliğinde merkezi alana gelen Yahudiler ABD hegemonyası altında kendi devletlerini kurunca bölgenin jeopolitik dengeleri değişmiş, sosyalist bloğun çöküşünden sonra da ABD destekli İsrail hegemonyası bütün bölge ülkelerine dıştan destekli bir zorlama ile dayatılmıştır. Bu çerçevede, yeni bir uluslararası konjonktür oluşmuş, İngiltere üzerinden kurulmuş olan dünya devleti oluşumu, ABD üzerinden yeni bir yapılanmaya doğru yönelmiştir. İsrail’in kurulmasından sonra dünya dengelerinin değişmesi ve Siyonist lobilerin İsrail’i dünya merkezi yapmağa çalışması nedeniyle, küresel sermaye duruma egemen olabilmek üzere, merkezi coğrafyanın eski başkenti olan İstanbul kentine taşınmağa yönelmiştir. Okyanus ötesinden dünyayı eskisi gibi yönetemeyen küresel sermayenin bu kararı, küreselleşme aşamasına geçilmesiyle beraber zaman içerisinde yavaş yavaş uygulama alanına konulmağa başlanmıştır.

Eski Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olan İstanbul, yeni dönemde Avrasya kıtasının merkezi olarak seçilmesi, hem Moskova merkezli Rus Avrasyacılığına hem de İsrail merkezli Siyonist dünya imparatorluğuna karşı bir önlem olarak gündeme getirilmiştir. Bu doğrultuda ABD merkezli İMF ve Dünya Bankası planları devreye sokulmuş ve bu iki uluslararası kurumun uzmanlarının öncülüğünde, İstanbul’un yeni dönemde dünya ekonomisinin merkezi olmasını sağlayacak adımlar atılmağa başlanmıştır. Kuzey Amerika kıtasından Avrupa bölgesini ve dünyanın en büyük kıtası olan Asya’yı yönlendirmekte zorlanan, ayrıca Çin, Hindistan ve Rusya gibi büyük Asya ülkelerinin yeni süper güçler olarak evrensel sahneye çıkmasını dengelemekte zorlanan batı bloğunun patronları, yeni dönemde İstanbul’a taşınarak dünya ekonomisini merkezi coğrafyadan yönetmeyi kendi çıkarları açısından daha uygun görmüşlerdir. Bu gizli planı resmen açıklamadan, ama adım adım bu planlar doğrultusunda hem İstanbul’da hem de bu kentin içinde yer aldığı Türkiye Cumhuriyeti’nde dıştan destekli dönüşüm programları teker teker devreye sokulmuştur. Böylesine bir hedef doğrultusunda İstanbul’un hızla büyümesi ve büyük bir metropol olması desteklenirken, İstanbul’un içinde yer aldığı Türkiye Cumhuriyeti devletinin başkenti olan Ankara’nın küçültülmesi amaçlanmıştır. Ankara’nın İstanbul’a paralel bir düzeyde büyümesi engellenirken, bu kentte yer alan Türkiye Cumhuriyeti devletinin bazı kamu kurumlarının kapatılması ve bazılarının da başka yapılanmalara yönlendirilmesi yolu ile Türk devletinin başkentinin önce küçültülmesine daha sonraki aşamada da tasfiyesi hedeflenmiştir.

Küresel sermayenin dünya ticaret merkezi yapmağa hazırlandığı İstanbul giderek bir Türk kenti olmaktan çıkarılırken, Türkiye’de yaşayan gayrimüslim kesimlerin ve Anadolu kentlerinde önemli miktarlarda para kazanarak zenginler sınıfına giren yeni patronların İstanbul’a göç etmeleri teşvik edilmiş, bu büyük iş adamları İstanbul’a giderken yanlarında hem şirketlerini hem de fabrikalarını götürerek, İstanbul civarında Ankara’nın denetiminden uzak ve daha özerk bir yapıda yeni bir İstanbul devletinin oluşumunu gündeme getirmişlerdir. Ayrıca, küreselleşme dönemiyle beraber ülkenin güneydoğu bölgesinde yaşayan Türk vatandaşlarının farklı bir etnik kimlikle öne çıkmaları desteklenmiş, İstanbul sermayesi ülkenin doğu ve güneydoğu gibi geri kalmış bölgelerine yatırım yapmaktan çekinerek İstanbul boğazının iki yakasına yerleşmeğe çalışmalarıyla beraber güneydoğu bölgesinden üç milyonu aşkın bir insan bu kente göç ederek, kentin iyice Türk kimliğinden uzaklaşmasına yardımcı olmuşlar ve bu aşamadan sonra dünyanın en büyük Kürt kenti olarak İstanbul gösterilmeğe başlanmıştır. Kuzey Ira’da bir kukla devlet olarak Kürdistan kurulurken, dünyanın en büyük Kürt kenti olarak İstanbul’un öne çıkarılmasıyla ciddi bir çelişkili durum yaratılmış ve İstanbul Kürtlerinin kurulmakta olan devletin sınırları dışında kalması nedeniyle İsrail ve ABD’nin bölgede çıkarları için kurdurulmakta olan Kürdistan projesi duraklama noktasına gelmiştir. İstanbul sahip olduğu büyük gayrimüslim nüfus ile beraber dünyanın en büyük Kürt kenti kimliğini de kazanarak iyice Türk kimliğinden uzaklaşma noktasına gelmiş, küresel sermaye ile işbirliği içine giren İstanbul’un Levantenleri bu kentin hızla eski Bizans’a dönüşebilmesi doğrultusunda ellerinden gelen çabayı göstermekten geri kalmamışlardır. Gayrimüslimler ile Kürtler Türk vatandaşı olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşamalarına rağmen Türk kimliğinin ret edilmesi ve Ankara’nın başkent olmaktan çıkartılması konularında sıkı bir işbirliğine girişmişlerdir.

Önceleri İstanbul denilince akla, gayrimüslimler, zengin sermaye sınıfı ve bunların kontrolü altındaki medya yapılanması gelirken, yeni dönemde daha da ileri gidilerek batı bloğu ile işbirliği yapan; ABD, AB ve İsrail ile ciddi ortaklıklara girerek küresel emperyalist düzenin gerçekleşmesi doğrultusunda işbirliği yapan işbirlikçi bir Levanten burjuvazi öne çıkmağa başlamıştır. Osmanlı Devletinin yıkılışı aşamasında ortaya çıkan “Mütareke İstanbul“unun benzeri bir teslimiyetçilik, dışarıya ve küresel sermayeye teslim olmuş yeni bir İstanbul yapılanması ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin iç pazarında halkı sömürerek sermaye birikimini tamamlayan ve ara rejimlerden yararlanarak devletin ekonomik birikimini kendilerine aktaran bu işbirlikçi ve mandacı sermaye zaman içerisinde yabancı ortaklıklara girerek ve küresel sermayenin dünya imparatorluğunda bu bölgede rol alarak, ulusal sermaye olmaktan çıkmışlar, yabancı ortak olarak Türkiye’ye gelen büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi ve kendilerine ekonomik açıdan bağımlı olan İstanbul medyasını da yeni bir Bizans yapılanması doğrultusunda kullanmayı ısrarlı bir biçimde çıkarları doğrultusunda kullanmayı bilmişlerdir. Böylesine bir süreçte sahip oldukları sermayelerini defalarca katlama şansını elde eden Levanten İstanbul sermayesi, dış desteklerle siyaseti finanse etmeyi bilmiş ve destekledikleri siyasal kadroları medya ile arkalayarak iktidara gelmelerini sağlamıştır. İstanbul üzerinden belirlenen politikalar v e belirlenen siyasal kadrolar aracılığı ile Türkiye Cumhuriyetinin tıpkı Osmanlı devletinin son dönemlerinde olduğu gibi bir yarı sömürge konumuna sürüklenmesi sağlanmıştır. İstanbul’dan devşirilen bağımlı kadrolar Ankara’daki devletin başına getirildiği zaman, Türk devletinin başkenti merkez olma konumunu yitirmiş ve zaman içerisinde İstanbul’un yeni merkezi konumu öne çıkarılmıştır.

Küreselleşme döneminde, İstanbul’da merkezlenen büyük sermaye ülkeye yatırım yapmadığı için Türk ekonomisi iç bölgelerde çöküntüye sürüklenmiş, işsizliğin artması nedeniyle büyük bir işgücü göçü bu kente yönelmiştir. Eskiden üç milyonluk bir normal kent olarak varlığını sürdüren İstanbul, yeni dönemdeki aşırı göçler nedeniyle beş misli büyüyerek, kısa bir zaman dilimi içerisinde on beş milyonluk büyük bir metropol kent konumuna gelmiştir. Giderek normal büyümenin ötesinde fazlasıyla şişen, aşırı nüfus yoğunluğu nedeniyle yaşanmaz bir kent konumuna gelen İstanbul, yeni koşullara alışmağa çalışırken, küresel sermayenin bu büyük kente gelme hazırlıkları doğrultusunda Avrupa yakasında birinci Levent’ten dördüncü Levent’e kadar New York’taki Manhattan bölgesinin yapılanmasına benzer bir yeni yerleşim kırk elli katlı büyük gökdelenler ile gerçekleştirilmeğe çalışılmıştır. Neredeyse her ay yeni bir gökdelen Manhattan benzeri bir biçimde İstanbul’un Avrupa yakasında göğe doğru dikilirken, Boğaziçi manzaralı yerleşim bölgeleri eski cazibesini yitirerek zaman içerisinde gölgede kalmışlardır. Dünya tarihinin en eski ve en güzel kentlerinden birisi olan İstanbul’un her bölgesi sit alan olarak korunması gerekirken, küresel sermayenin İstanbul’a taşınma planları yüzünden bu güzellikler ile dolu yerleşim merkezi her geçen gün daha fazla çirkinleşmiş ve tam anlamıyla bir gökdelenler bölgesine dönüşerek, çirkin betonlaşmanın en önemli örneklerini barındırır bir konuma gelmiştir. Avrupa yakasında New York ve Londra gibi uluslar arası sermaye merkezlerinden gelecek şirketler için yeni yapılanmalar oluşturulurken, İstanbul’un tam anlamıyla bir ticaret merkezi ve ekonomi kenti konumuna gelmesini sağlayacak alan yeni yapılanması için de Anadolu yakasındaki Ataşehir bölgesi pilot alan olarak gizlice seçilmiş ve gene gizlilik içerisinde Türkiye Cumhuriyetinin bütün ekonomik kamu kurumlarıyla beraber kamu bankalarının bu bölgede topluca yer alabilmesi için inşaat projeleri hızla devreye sokulmuştur.

Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Rusya Müslümanlarının gönderdiği maddi yardımlar ile silah alınarak askeri savaş kazanılmış, Hint Müslümanlarının gönderdiği para yardımı da yedek akçe olarak saklanarak daha sonraki aşamada yeni Türk devletinin başkentinde milli bir bankanın kurulması ile ulusal bir ekonomi yaratılmasına çalışılmıştır. Bizans döneminden kalma kozmopolit yapılanmasını Osmanlı döneminde de sürdüren İstanbul’un Kurtuluş Savaşı Sırasında teslim olarak ihanet içerisine girmesi ve ulusal kurtuluşun başkenti Ankara’ya karşı savaş açmasını dikkate alan devletin kurucusu Atatürk, İstanbul’un yabancı ortaklı ekonomisini güvenmediği için Türkiye İş Bankası’nı milli bir ekonomi oluşturma görevi ile başkent Ankara’da kurmuştur. Ne var, küreselleşme dönemine girildiği sırada, Atatürk’ün partisinin başında bulunan Amerikancı bir yönetimin ciddi bir hatalı karar vermesiyle, Atatürk’ün milli ekonomi oluşturma amacıyla kurmuş olduğu ulusal bankanın, küresel sermayeye teslim olmuş kozmopolit İstanbul kentine taşındığı görülmüştür. Başkent Ankara’nın eski Bizans’ın merkezine taşınması süreci böylesine ciddi bir hata ile başlamış ve daha sonraki yıllarda da birçok kamu bankası ve kurumu özelleştirilerek Ankara’dan İstanbul’a taşınmıştır. Şimdi gelinen aşamada, elde kalan üç kamu bankası ile ekonominin denetimini yürüten ekonomik kamu kurumları ve özerk kurullar da bu kente taşınmağa çalışılmaktadır. Özellikle devletin ana merkezi olan Merkez Bankası ve Hazine’nin de bu kozmopolit kente taşınmak istenmesi, bir milli devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu olacak ve, Türk ulusu ile Türk devletinin bütün ekonomik zenginliği küresel sermaye sahiplerinin denetimine geçecektir. Böylece son yıllardaki yanlış ekonomik politikalar ile yarı sömürge durumuna düşürülmüş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bir sömürgeye dönüşmesi sağlanacak ve gücü elinden alınmış olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin tasfiye süreci tamamlanmış olacaktır.

Dünya Bankası destekli kentsel dönüşüm programları aracılığı ile İstanbul kenti yeniden imar edilirken, bir Türk yerleşim merkezi gibi değil ama bir uluslararası sermaye düzeni oluşturulmağa çalışılmakta, Avrupa yakası gökdelenler ile uluslararası şirketlerin ve tekellerin yerleşimi için hazırlanırken, Anadolu yakasındaki Ataşehir bölgesi de, bütün Avrasya kıtasının ekonomik yapılanmasını kontrol edecek bir üs olarak hazırlanmaktadır. Türk kamu bankaları bu bölgeye taşınarak özelleştirilecek ve daha sonraki aşamada yabancı banka tekellerine satılarak küresel sermayenin denetimine terk edilecektir. Türk devletinin kamu kurumları ise, gene küresel sermayenin denetiminde birer ulus devlet kurumu olmaktan çıkarılarak, İstanbul üzerinden bütün Avrasya bölgesinin küresel sermayenin denetimine girecek doğrultuda yapı değişikliğine hazırlanacak ve yeni dönemde bu kurumlar da ülke devletinin dışına çıkarak bölgesel ekonomik kurumlar biçimine dönüştürülecektir. Küresel sermayenin dünya ticaret merkezi yapılanması planına uygun olarak, Ataşehir ekonomi merkezi bütünüyle küresel sermayenin yönetiminde olacaktır. Ataşehir kesinlikle Ankara’nın dışında hareket edecek, Türkiye’nin başkenti Ankara yerine Levent bölgesinde yuvalanacak küresel sermayenin hegemonyası Ataşehir ekonomi kentini yönetecektir. Ulus devlet bu aşamadan sonra biteceği için, İstanbul aynı zamanda ülkenin de başkenti konumuna gelecek ve daha sonraki aşamalarda, bölgenin ekonomik merkezi olan İstanbul aynı zamanda kurulacak olan bölgesel federasyon devletinin de başkenti konumunu yakalayacaktır. Eski Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde payitaht olarak, merkezi coğrafyaya başkentlik yapan İstanbul böylece üçüncü kez bölgenin merkezi olma şansını yakalayabilecektir. Boğaz’ın iki yakasında yalılarında ve villalarında ikamet eden süper zenginler, bütünüyle gücü ele geçirecek ekonomik güçlerinden yararlanarak siyasal yapılanmanın gücünü de Türk halkının elinden alacaklardır. New York dönemi geride kalırken, küresel sermayenin denetiminde Londra, Paris,Tokyo ve Şangay gibi büyük ticaret merkezlerine karşılık, İstanbul dünyanın ekonomik başkenti olarak küresel sermayenin denetiminde öne çıkarılacaktır.

Türk ulusundan ve Türkiye Cumhuriyeti devletinden giderek uzaklaşacak olan İstanbul kenti, yeni dönemde Levanten kesimlerin ve gayrimüslim iş çevrelerinin desteği ile Fener Rum Patrikhanesinin öncülüğünde yeniden eski Bizans’a dönüştürülecektir. Şimdiden Anadolu’nun bütün kentlerindeki Ermeni ve Rum Kiliselerinin onarımını üstlenmiş olan Fener Rum patrikhanesi, Vatikan merkezli Hıristiyan emperyalizminin planları doğrultusunda Yeni Bizans Projesi doğrultusunda planlı çalışmalarını düzenli ve disiplinli bir biçimde yürütmekte ve en kısa zamanda Yeni Bizans imparatorluğunun oluşturulabilmesi için Ekümeniklik statüsü talep etmektedir. Hıristiyanlar üzerinde küresel hegemonya arayan Fener Rum Patrikhanesinin, İstanbul’un yeniden Bizanslaşması için her türlü girişimi yerine getirdiği ve büyük dış destekler ile İstanbul’u hem Türklerden hem de Müslümanlardan uzaklaştırmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in fethinden sonra bu kentin Konstantinopolis olan isminin bir İslam kenti anlamında İstanbul’a dönüştürüldüğünün hiç unutulmaması gereken bir aşamaya gelindiğini bütün Türk ulusunun ve Türk devletinin hatırlaması gerekmektedir. Ulubatlı Hasan’ların fetih mücadelesi Türk tarihinde onurlu yerini korurken, kapitalist emperyalizmin komiser dervişlerinin öncülüğünde ve onların yerli işbirlikçilerinin desteğinde İstanbul yeniden Hıristiyan dünyasına teslim edilmekte ve böylece Yeni Bizans projesi ile dünyanın en güzel kenti Türkler ve Müslümanların elinden zorla alınmaktadır. Dünya ticaret merkezine dönüşme aşamasında kentin hızla Hıristiyanlaşması da tamamlanmağa çalışılmakta, kente son yıllarda yerleşen Kürt nüfus aracılığı ile Türkler bu kentten çıkarılarak tersine göç yolları ile geldikleri yerlere ve memleketlerine geri gönderilmektedir. İstanbul’un taşı ve toprağı altın olmuş ama bu zenginliğe Türklerin tam olarak sahip olabilmeleri dış müdahaleler yolu ile önlenmiştir. Şimdi de kentin bütünüyle Türklerin elinden çıkartılması gündemdedir. Eski Bizans imparatorluğunun merkezinin yeni Bizans’ın da başkenti olması düşünülmekte ve bu doğrultuda Fener Rum Patrikhanesi öne çıkarılarak, Türk devletinin burada kurmuş olduğu hukuk düzeniyabancıların inisiyatifi aracılığı ile yıkılmaktadır.

Bu tür küresel ve yabancı planlar doğrultusunda İstanbul’un yeniden yapılandırılması, Türk devletinin bu kentteki egemenliğinin sona ermesi demektir. Bir anlamda da Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasına giden yolun açılması anlamına gelmektedir. Ankara’daki Türk devleti bu duruma seyirci kalamaz. İstanbul Belediyesi yönetiminden Ankara’daki devletin yönetimine gelen ekipler, belki eski İstanbul alışkanlıkları nedeniyle bu durumu böylesine değerlendirmekte zorluk çekebilirler ama Türkiye Cumhuriyetinin anayasal devlet düzeni çerçevesinde başkentin İstanbul’a taşınması hukuken mümkün değildir. Ayrıca, devlet ile özdeş olan Merkez Bankası ya da Hazine gibi kurumların başkent Ankara dışına çıkarılmaları, Türk Ceza Kanunu’nda yaptırama bağlanan devlet aleyhine girişimler ile paralel bir sonuç doğuracağı için, patronların keyfi uğruna ya da küresel sermayenin imparatorluğu adına Türkiye Cumhuriyetinin anayasal devlet düzeni kesinlikle bozulamaz. Türk ulusu böyle bir geri adıma kesinlikle izin vermez. Bu nedenle bu tür girişimlerin kesinlikle, Türk halkına sorulması ve onayının alınması gerekmektedir. Kamu bankaları ve ekonomik kamu kurumlarının İstanbul’a taşınmaları referandum yolu ile Türk halkının ulusal egemenliğine danışılmadan gerçekleştirilemez. Türk ulusunun kurtuluş savaşının kazanılmasıyla elde edilen kazanılmış haklarından hiçbir biçimde ödün verilemez. Böylesine bir gerçeğin tersine bir adım atılacaksa kesinlikle halkoyuna başvurulması zorunluluğu vardır. Gece yarısı uykulu gözler ile oylanan torba yasalarla, Türkiye Cumhuriyetinin anayasal düzenine aykırı bir biçimde kamu kurumları başkent Ankara’dan yeni Bizans’ın merkezi olmağa çalışan İstanbul’a taşınamaz.

Son yıllarda bazı iç ve dış dinamiklerin destekleriyle fazlasıyla büyüyen İstanbul kenti, bugünkü yapısı ile Türkiye Cumhuriyetinin hem hukuki yapısını hem de yaşam düzenini bozmaktadır. Aşırı göç nedeniyle artan nüfus bu kentin yüze yakın milletvekilini meclise göndermesinin yolunu açmıştır. Anadolu kentlerinde nüfus göçü ile milletvekili sayıları düşerken, İstanbul’un neredeyse bir ülke parlamentosu oluşturacak derecede milletvekili belirleme aşamasına gelmesi, Türkiye Cumhuriyetinin siyasal rejimin ciddi boyutlarda bozmaktadır. Meclisin toplum üye sayısının beşte birine ulaşan temsilci sayısı ile İstanbul bir anlamda ulusal egemenlik düzenini bozarak kentsel egemenlik düzenini Türk devletine dayatmaktadır. Türk devleti içerisindeki gayrimüslim unsurlar ile Türk kimliğini kabul etmeyen alt kimlikli Türkiye vatandaşlarının buluştuğu kent olarak İstanbul kenti Türk ulus devletinin ortadan kalmasına neden olacak derecede Türkiye Cumhuriyetinin ülke güvenliğini tehdit edecek bir büyüklüğe gelmiştir. Bu kadar büyüklük, ülkeye anayasal düzen dışında yeni bir yapılanmayı dayatmakta ve Türkiye Cumhuriyeti anayasal düzeninin temel taşları ile değişmez maddelerini ortadan kaldıracak derecede tehdit etmektedir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasal düzeni ile başkent Ankara’nın başkent olma konumunu koruyabilmek için İstanbul’un üçe bölünmesi gerekmektedir. Avrupa yakasında Çorlu, Anadolu yakasında ise Gebze, birer sanayi ve iş merkezi olarak acilen il yapılmalı ve İstanbul Boğaz’ın etrafında iki yakasını kaplayan alanda tarihi, kültürel ve turistik bir kent olarak yeniden yapılandırılmalıdır. İstanbul sermayesinin bölgenin dışında yatırım yapmaması nedeniyle meydana gelen nüfus yığılması böylece kentin merkezinin dışına çıkarılacak ve ortada kalacak İstanbul kenti daha küçük bir yerleşim merkezi olarak yaşanabilir bir duruma gelebilecektir. Üçe bölünen İstanbul’dan Gebze ve Çorlu iki yeni kent olarak çıkarken, milletvekili sayıları da daha dengeli olarak dağılacak ve böylece, bir kentin temsilcilerinin meclisin beşte birini oluşturması gibi bir anormallik önlenebilecektir. Üç kentin yirmi ile otuz arasında temsilci seçmesiyle, demokrasi açısından daha dengeli bir yapılanma gerçekleşecek ve meclisin çalışmaları daha dengeli olabilecektir.

Üçe bölünme ile küçülecek İstanbul kenti yeni dönemde başkent Ankara’yı rahatsız etmeyecek ve güç bölünmesi nedeniyle başkent Ankara’nın artan otoritesi ile İstanbul ve çevresi üzerindeki merkezi konumu yeniden sağlanabilecektir. Bu aşamadan sonra sürekli olarak Ankara’yı tanımayan ya da Ankara’ya saldıran bir İstanbul imajı ortadan kalkacak, başkent Ankara’ya bağlı olarak bu merkezdeki Türkiye Cumhuriyeti devletinin otoritesine saygı gösteren bütün Türk illeri gibi İstanbul ve onun yeni kardeşleri olarak Çorlu ve Gebze illeri de Ankara’nın yönetimi altına girerek ülkedeki birlik ve bütünlük yeniden tesis edilebilecektir. İstanbul’da yabancı sermayenin küresel sermayenin denetimi altına girmesi, sahip olunan ekonomik güç ile Türk siyasetinin finanse edilmesi ve bu kentte yuvalanan medyayı kontrol ederek ülke siyasetini yönlendirmeğe çalışması gibi anayasal düzene aykırı durumların önüne de, İstanbul’un üçe bölünerek küçültülmesiyle sağlanacak yeni dengeler ile geçilebilecektir. Çorlu ve Gebze’nin yeni sanayi merkezleri olarak devreye girmesiyle İstanbul bir sanayi ve ticaret kenti görünümünden hızla uzaklaşarak, tarihi, kültürel ve turistik kent konumuna dönüşebilecektir. İstanbul böylece bütün dünyaya yeniden açılabilecek ve sahip olduğu büyük tarihi ve kültürel zenginlikleri turizm aracılığı ile bütün dünya halklarının görmesine ya da hizmetine sunabilecektir. Tarih öncesi dönemlerden gelen bir büyük tarihe sahip olan İstanbul kentinin, küresel sermayenin saldırganlığından kurtarılabilmesi için dünya ticaret merkezi projesinin önlenmesi gerekmektedir. Kenti çevreleyen sanayi tesislerinin Çorlu ve Gebze merkezli yönlendirilmesiyle, bazılarının Anadolu’nun geri kalmış bölgelerine taşınmasıyla İstanbul’un merkezi alanları ve Boğaziçi bölgesi yeniden yaşanabilir bir konuma gelebilecektir. Patronların ve para babalarının baş döndürücü hırsları yüzünden yaşanmaz bir duruma gelen İstanbul kentinin bu durumdan bir an önce kurtarılması gerekmektedir. Böyle bir aşamada İstanbul’un başkent olması ya da ticaret merkezi konumuna dönüştürülmesi her kent bilimi açısından ciddi bir çılgınlık anlamına gelmektedir. Aklı başında bilim adamlarının İstanbul’un bu durumunu inceleyerek, küresel sermayenin çılgın projelerini durdurmaları gerekmektedir. Paranın gücü ile siyaseti finanse edenler ya da sermayenin çıkarları doğrultusunda siyaset adamlarını yönlendirenlerin de,artık yaşanmaz bir kent konumuna gelen İstanbul’un üçe bölünerek yeniden yaşanır bir kent olmasınıkabul etmeleri gerekmektedir.Çıkar hesapları yüzünden bu tarihi kentin yaşanmaz bir düzeye gelmesine önce İstanbullular karşı çıkmalı ve Türk halkının desteği ile bu kentin üçe bölünerek yeniden yapılandırılması acilen tamamlanmalıdır.

İstanbul’un metropolitan gelişim planlarını hazırlayanların bütün Trakya bölgesini bu kente bağlamaları çok ciddi bir hatadır. Nüfusun üçte biri olan beş milyon insanı Trakya bölgesine aktarmak yolu ile ya da sanayi tesislerinin bir kısmını Trakya kentlerine taşımakla, İstanbul’un metropolitan gelişim planı hazırlanamaz. İstanbul’u genişletmek uğruna Trakya bölgesini yok etmek, Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ halklarının hiçbir biçimde kabul edemeyeceği bir durumdur. Böylesine çılgınlıklar Türkiye’nin en verimli topraklarını barındıran Trakya’da tarımın sona ermesi anlamına gelecektir. Bu nedenle İstanbul metropolitan planına bütün Trakya halkı karşı çıkmaktadır. Küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda İstanbul’u daha da büyütecek ve genişletecek dünya ticaret merkezi planı uğruna bütün Trakya bölgesinin göz göre göre yok olmasına kimse göz yumamaz. Dış planları sürekli olarak yabancılar hazırladıkları için, onların Türkiye’nin gerçeklerini Türkler kadar bilmeleri mümkün değildir. Trakya’yı yok edecek ve gelecekte İstanbul’u, Türkiye’den kopararak ayrı bir devlet konumuna getirecek bir dünya ticaret merkezi planı Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Türk halkının ulusal çıkarlarına aykırı düşecek bir biçimde gerçekleştirilemez. Avrupa Birliği İstanbul’u ayrı bir eyalet devleti biçimine dönüştürerek içine almağa hazırlanırken, İsrail ile merkezi coğrafya yönetiminde paslaşan Siyonist küresel sermayenin böyle bir duruma izin vermeyerek, İstanbul’u tüm Avrasya kıtasına dönük bir ekonomik merkez yapmağa çalıştığı anlaşılmaktadır. Avrupa Hıristiyanları ile İsrail Yahudileri arasında bir çekişme alanı durumuna sürüklenen İstanbul’un geleceği kendi haline bırakılamaz. Türk devletinin ve Türk ulusunun, ülke ve devlet düzeninin bozabilecek böylesine bir olumsuz gelişmeye izin vermemesi gerekmektedir. Avrupa Kültür Merkezi görünümlerinin böylesine bir olumsuz gelişmeyi ya da gerçekliği örtmesine kanmamak gerekmektedir.

Dünya dengeleri açısından Boğazlar son derece yaşamsal öneme sahip bulunmaktadır. Deniz ulaşım hattı üzerinde kurulu bulunan İstanbul aslında güvenliksiz bir jeopolitik yapılanmaya sahiptir. Bu yüzden bu büyük kent iki imparatorluğun merkezi olmasına rağmen çöküşten ve işgal ya da fetih girişimlerinden kurtulamamıştır. Kuzeyde Rusya gibi bir dev ülkenin bulunması ve batı hegemonyasının bu büyük devin sıcak denizlere inmesini önleme politikaları Türkiye’nin konumunu sürekli bir tampon devlet düzeyine getirmektedir. Anadolu yarımadasında böylesine bir tampon devlet olduğu sürece jeopolitik açıdan devletin merkezinin İstanbul gibi her yönü açık ve korunması son derece zor bir jeopolitik yapıya sahip olan kentin devlet merkezi konumuna getirilmesi çok yanlış bir adım olacaktır. Ciddi bir devlet aklı ile düşünüldüğünde, iki kez çökmekten kurtulamamış bu büyük kentin uluslar arası suyolu olarak ve tarihi zenginliği ile bir turizm merkezi olarak varlığını sürdürmesi hem kendisi hem de Türkiye açısından çok daha yararlı olacaktır. Türk ulusunun bütün ekonomik kurumlarının ve zenginliğinin böylesine korumasız bir kente taşınması, Türkiye açısından çok ciddi çöküş senaryolarının gündeme gelmesine neden olacaktır. Bu nedenle, İstanbul başkent olmayacak ama üçe bölünerek, Türk devletinin içerisinde daha problemsiz bir konumda varlığını sürdürecektir. Bu nedenle, Çorlu ve Gebze’nin il yapılmasıyla İstanbul bir an önce üçe bölünmelidir.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : İSTANBUL TRAKYA’YI YUTAMAZ


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : İSTANBUL TRAKYA’YI YUTAMAZ

Geçen ayın son haftasında, Tekirdağ’ın Saray İlçesinde, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Saray şubesinin öncülüğünde Marmara Çevre Platformu’nun son toplantısı yapıldı. Bazı bilim adamlarının katıldığı toplantıda bir gün boyunca Trakya bölgesinin geleceği, Marmara Çevre Platformuna üye olan sivil toplum kuruluşlarının katılımı ve desteği ile ele alınarak tartışıldı. Toplantıya katılan bilim adamları, sivil toplum kuruluşlarının uyanık bekçiliği karşısında, tüm gerçekleri dile getirerek Trakya bölgesinin kurtarılabilmesi uğrunda yapılması gerekenleri ve bilimsel açıdan önerilerini dile getirdiler. Bu toplantı sayesinde bütün Trakya bölgesi bir kez daha geleceğini tartışarak, karşı karşıya kaldığı yok olma çıkmazından kurtulabilmenin yolları üzerinde durdu. Katılımın yüksek olması sayesinde canlı geçen platform toplantısı sonrasında, Trakya bölgesinin içinde bulunduğu yok olma ve işgal edilme çıkmazları her yönü ile ortaya konularak, bölge halkının geniş katılımıyla bir kurtuluş planı üzerinde anlaşabilmenin mümkün olduğu görüldü. Her türlü baskıya direnen ve İstanbul ile Avrupa Birliği üzerinden çevrilen oyunlar ve senaryoların her yönü ile dile getirildiği bu platform toplantısında, uzaktan kumandalı bütün güdülemelerin bozulabileceği anlaşılmıştır. Bilim adamlarının ortaya koyduğu gerçekler ve önerilere, toplantıyı düzenleyen sivil toplum kuruluşlarının destek vermesi ve kitlesel destek sağlanmasıyla, Trakya bölgesinin geleceği hakkında başkalarının yetkili olmasına izin verilmeyeceği görülmüştür.

Avrupa kıtası ile Anadolu yarımadası arasında bir doğal köprü konumunda bulunan Trakya bölgesi, değişen siyasal koşullar nedeniyle geçmişten gelen geleneksel jeopolitik konumunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Avrupa’daki kıtasal birleşme süreci ile yanı başında giderek devleşen bir İstanbul oluşumu karşısında Trakya bölgesi, kendi başına hareket edemez bir duruma geldiği için bu bölgenin geleceği ile ilgili kararlar başka yerlerde verilmeğe başlanmıştır. Gene bölgenin geleceği ile ilgili plan ve programlar da bölge dışı merkezlerde oluşturularak bölgeye zorla kabul ettirilmeğe çalışılmıştır. Avrupa kıtasındaki birlik oluşumu kıtanın doğal bir parçası olan Trakya bölgesinde ayrı bir cumhuriyet kurdurarak, burayı Türkiye’den koparabilmenin hesaplarını ve planlarını yaparken, Trakya’nın yanında bulunan bölgenin en büyük ve en kalabalık kenti İstanbul devreye girerek, Avrupa Birliğinin önüne kesercesine Trakya’yı kendi arka bahçesi ilan etmiştir. Avrupa Birliği süreci içerisinde Türkiye’nin başı Avrupa ile derde girdikçe İstanbul öne çıkmış ve Orta Doğu’daki yeni gelişmeler Türkiye Cumhuriyetinin doğu bölgelerini yakından etki altına aldığı aşamada, İstanbul kenti de ülkenin batı bölgesindeki en büyük merkez olarak, Marmara ve Trakya bölgelerine doğru genişleyerek ve bu bölgeler ile bütünleşerek ayrı bir İstanbul devleti konumunda Avrupa Birliği içinde yer almağa hazırlandığı görülmüştür. Bu durum açıkça söylenmese de, Avrupa Birliği yetkilileri zaman zaman bu konuda konuşmuşlar, Türkiye Cumhuriyetini tam üyeliğe alamayacaklarını ama İstanbul kentini civarı ile beraber Avrupa Birliği içine almağa hazır olduklarını dile getirmekten çekinmemişlerdir. Edirne kentine gelen Avrupa Birliği temsilcileri Doğu ve Batı Trakya’yı birleştirerek, Bulgaristan’ın Kırcaali kentinin de eklenmesiyle oluşacak bir Trakya Cumhuriyetini Birlik içine üye alabileceklerini gizlice ifade ederlerken, İstanbul’a gelen Avrupalı temsilciler ise, İstanbul bölgesini hinterlandı ile beraber bir ayrı devlet olarak kıtasal birliğin içine alabileceklerini belirtmekten çekinmemişlerdir. Bu durumda, Edirne ile İstanbul kentleri Avrupalıların çabaları ile karşı karşıya getirilirken, Trakya bölgesinin geleceği için bir Avrupa ve İstanbul rekabeti ortaya çıkmıştır.

Avrupa Birliği kendi çatısı altında yer alacak bir Trakya Cumhuriyeti için Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye gibi üç ayrı ülkeyi parçalamaktan çekinmezken, böylesine bir planı önlemek ve bölgeyi Avrupa’ya kaptırmamak isteyen İstanbul’un da Marmara ve Trakya bölgelerini kendi doğal hinterlandı ilan ederek, sahip olduğu büyük kentleşme olgusunu zaman içerisinde bir ayrı eyaletleşme sürecine yöneltmek istediği anlaşılmaktadır. Avrupa kıtasındaki küçük devletler, özellikle Yugoslavya gibi bir büyük federasyonun dağılmasından sonra yeniden Balkanlar’da moda olunca ikinci kez bir Balkanizasyon süreci doğu Avrupa bölgesinde yaşanmış ve bunun sonucunda küçük küçük devletçikler Avrupa Birliğine yeni eyaletler olarak katılmışlardır. Slovenya, Hırvatistan ya da Makedonya gibi küçük devletler Avrupa Birliğinin üyesi konumuna gelirken, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan gibi orta boy devletler Avrupalıların gözüne büyük görünmüş ve tıpkı Yugoslavya’yı dağıttıkları gibi bu orta boy Balkan devletlerini de küçük eyaletlere bölmek istedikleri aşamada Trakya Cumhuriyeti formülü kendiliğinden gündeme gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında yapay olarak çizilen sınırların anlamsızlığı gündeme getirilerek, bölgede halen var olan devletlerin dağılmasına giden yol açılırken, Trakya bölgesinde ayrı bir cumhuriyet oluşturulması düşüncesi açıktan tartışılmağa başlanmıştır. Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olarak çok büyük bir devlet olarak gören Avrupa Birliğinin sürekli olarak Türkiye’ye yeni bir Yugoslavya modeli ile yaklaşmağa çalışması sonucunda, Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde ayrı devlet oluşumu bu kıtanın önde gelen büyük devletleri tarafından desteklenmişler ve bu tutumun doğal sonucu olarak da Trakya bölgesine bakış açıları yeni bir eyalet devleti yaratma doğrultusunda olmuştur. Bütün doğu Avrupa topraklarını birlik yönetimi altına almağa çalışan Avrupa, Türkiye’yi kıtanın dışına çıkarabilmek amacıyla Misakı Milli sınırları içerisinde bulunan Trakya bölgesini yeni bir yapılandırmadan sonra içine almayı hedeflemiştir.

Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik macerasının giderek uzaması ve çıkmaz bir sokağa gelerek saplanması üzerine, Orta Doğunun çatışma ortamından uzak kalmak isteyen İstanbul kenti, Avrupa’ya daha yakın olabilmek üzere yeni bir yapılanmaya yönelmiş ve bu doğrultuda Marmara ve Trakya bölgesini yutarak genişlemeyi hedeflemiştir. Antik çağlardan bu yana insan toplumlarının yaşadığı Trakya bölgesini ele geçirmek ve kendi arka bahçesi olarak ilan ettikten sonra kendi merkezli bir yeni yapılanmaya zorlamak isteyen İstanbul kenti, Trakya’daki doğal yaşam alanları ile tarımsal üretim topraklarını yok edecek düzeyde bir bölgesel planı gündeme getirmiştir. Avrupa merkezli Trakya plan ve programları bölgeye açıktan ya da dolaylı yollardan dayatıldıkça İstanbul bu durumdan fazlasıyla rahatsız olmuş ve Trakya bölgesini Avrupa Birliğine kaptırmamak üzere bir yeni İstanbul planı devreye sokulmuştur. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan İstanbul Metropoliten planına bakıldığı zaman, bütün Trakya bölgesinin İstanbul kenti tarafından yutulduğu görülmektedir. Yetkisi olmamasına rağmen, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin kentin sınırlarını aşarak böylesine bir bölgesel plana, metropoliten plan adı ile kalkışması tam anlamıyla hukuk dışı bir girişim olarak ortalığı iyice karıştırmış ve Trakya bölgesinin geleceğini bütünüyle İstanbul kentinin insafına bırakmıştır. Kendi kentini düzenlemekten aciz bir belediye olarak İstanbul Belediyesinin kent sınırları dışında bir planlamaya yönelmesi açıkça hukuk dışı bir tutum olarak gündeme gelmiş ve tüm Trakya bölgesini hedef alarak da Trakyalıları İstanbul’a düşman yapmıştır. İstanbul’un geleceği için Trakya bölgesinin geleceğinin tehlikeye atılmasını hiçbir Trakya kenti kabul etmediği gibi, Trakya insanı da böylesine yok edici bir dış plana karşı sonuna kadar direneceğini bölgedeki sivil toplum kuruluşları ve platformlar aracılığı ile ortaya koymuştur. Tıpkı Avrupa Birliği gibi İstanbul kenti de kendi gelişme planları doğrultusunda Trakya bölgesini içine alarak eritmeyi ya da bütünleşerek yok etmeyi düşündüğü için, Trakyalılar her iki taraftan gelen bu gibi bütün girişimlere son yıllarda kararlı bir biçimde karşı çıkmışlardır. Son yapılan Marmara Çevre Platformu toplantısı da bu bölgesel direnişin açık bir göstergesi olmuştur.

Avrupa ile İstanbul arasına sıkışıp kalan Trakya bölgesi aslında bugünkü hukuki duruma göre, Türkiye Cumhuriyeti devletinin ulusal sınırları içerisinde yer alan bir coğrafi bölgedir. Türk devleti üniter bir yapıda olduğu için herhangi bir bölgesel yönetimi sahip olmayan Trakya’da bulunan il ve ilçelerde yaşayan halk kitleleri bir araya gelerek kendi kaderleri üzerine oynanan oyunlara karşı çıkmışlardır. Edirne, Tekirdağ ve Kırklareli gibi üç ayrı ilin topraklarının bulunduğu bu bölgenin doğusunda İstanbul iline bağlı olan bazı bölgelerde bulunmaktadır. İstanbul kenti bu nedenle, kendi topraklarından hareket ederek diğer üç ilin topraklarını da içine alan bir büyük bölgesel yapılanmayı İstanbul Metropoliten Planı olarak bölge illerine ve halkına dayatmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olan Ankara ise, Trakya bölgesine tıpkı diğer bölgelere bakışı gibi bir yaklaşımda bulunmakta ve Anayasal çerçevede var olan eşitlik ilkesi doğrultusunda diğer bölgelere dönük sürdürülen kamu hizmetlerinin bu bölgeye de aynen uygulanabilmesi için çaba göstermektedir. Başkent Ankara açısından, var olan hukuk devleti çatısı altında ülkenin bütün bölgeleri eşit bir konuma sahip bulunmaktadır. Bu doğrultuda hem ülkenin yönetimi hem de kamu hizmetlerinin yürütülmesi Ankara açısından öncelikli bir öneme sahiptir. Ankara devletin merkezi olarak bütün bölgelere eşit düzeyde yaklaşımlar geliştirmekte ve devletin olanakları çerçevesinde bölgelerin gereksinmelerinin karşılanmasına dikkat etmektedir. Devletin kuruluşu aşamasında Misakı Milli sınırları içerisinde yer alan Trakya bölgesinin, ülkenin birliği ve bütünlüğü içerisinde ele alınması ve Türkiye’nin üniter yapısı içinde geleceğe dönük bir yeni yapılanma sürecine yönlendirilmesi söz konusudur. Türk devletinin Avrupa kıtasındaki topraklarını meydana getiren Trakya bölgesinin Anadolu yarımadasının dışında düşünülmesi, Türkiye Cumhuriyeti açısından mümkün değildir. Türkiye Trakya’ya kendi kolu ya da bacağı olarak bakmakta ve ülke bütünlüğünün içinde bu bölgenin geleceğini diğer bölgelerle beraber düşünmektedir. Avrupa Birliğinin Türkiye’yi dışlayan ve Türk devletine karşı çıkan yapılanmasıyla, İstanbul’un başkent Ankara’yı devre dışı bırakan ya da Türk devletinin üniter yapısını ortadan kaldıran bölücü yaklaşımının, Trakya bölgesini yok etmesine Türk devleti izin veremez, ve bu duruma engel olmak görevinin de ilgili ve yetkili kamu makamları ya da kurumlarınca yerine getirilmesi gerekmektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanmış olan Metropolitan plana göre, İstanbul’un bütün su ve doğal gereksinmelerinin karşılanacağı bölge olarak Trakya gösterilmektedir. Ayrıca, İstanbul kentinin yeniden yapılandırılması doğrultusunda uygulanacak de-santralizasyon planının uygulama alanı olarak da Trakya bölgesi gösterilmektedir. Doğal yapısı gereği bütünüyle bir doğal yaşam alanı ve tarımsal üretim bölgesi olarak şimdiye kadar varlığını sürdürebilmiş Trakya bölgesinin, İstanbul gibi giderek canavarlaşan bir büyük azman kent tarafından her türlü gereksinmeleri karşılayabilme doğrultusunda İstanbul kenti ile bütünleştirilmeğe çalışılması tam anlamıyla Trakya bölgesinin İstanbul gibi bir dev kent tarafından yutulması anlamına geldiği açıktır. Böylesine bir durumu hiçbir Trakya ili ya da ilçesinin kabul etmesi mümkün olmadığı gibi ayrıca tümüyle Trakya halkının bu yok olma planına sonuna kadar direneceği de açıktır. Ne var ki, eski İstanbul Belediye başkanının siyasal iktidarda olmasından yararlanmak isteyen İstanbul kentinin bugünkü yönetimi bir işgüzarlık yaparak, İstanbul Metropoliten planını anayasa ve yasalara aykırı bir doğrultuda hazırlamağa kalkışmakta ve bu hukuk dışı girişiminin arkasında da siyasal iktidarın desteğini sağlamaktadır. Küresel planlara bağlanmış olan bugünkü ılımlı İslamcı iktidar, ulusal, üniter ve laik devlet yapılanmasına karşı çıkarken, bölgelerde eyaletlerin oluşmasına sıcak bakmakta ve bu doğrultudaki yerel gelişmeleri de desteklemektedir. Güneydoğudaki gelişmelerin bölgeselleşmeye doğru ilerlemesini dolaylı yollardan hoş gören bir siyasal iktidarın Türkiye’nin diğer bölgelerindeki eyaletleşme süreçlerine karşı da aynı yaklaşımı izleyeceği söylenebilir. Yerelleşme, bölgeselleşme, yerel yönetimler reformu ya da kamu yönetimi reformu adı altında benzeri girişimler sürekli olarak gündeme getirilmiş ve küresel emperyalizme bağlanmış batılı merkezler tarafından da desteklenmiştir. Trakya’nın geleceği ile ilgili yok olma süreci, kendi olgusu içinde değil ama Avrupalıların kıtasal birlik oluşturma ya da İstanbul’un, Ankara’daki devleti bir yana bırakarak kendi başına ayrı bir bölgesel devlet yapılanmasına yönelmesi nedeniyle gündeme gelmektedir. Bu doğrultuda Trakya halkı ya da platformları gibi Türk devleti de, Trakya bölgesine sahip çıkarak geleceğini koruyabilmek için, hem Avrupa Birliğinin bölücü girişimlerine hem de İstanbul kentinin civarındaki bölgeleri yutucu saldırgan girişimlerine karşı çıkarak yeni önlemler alması ve alternatif planlar hazırlayarak uygulamaya koyması gerekmektedir. İstanbul Belediyesi ekibinin devletin başında iktidar olarak bulunması, Ankara’nın başkent olarak İstanbul’u hizaya getirmesini önleyecek bir durum yaratmaması gerekmektedir.

İstanbul Metropoliten Planı incelendiğinde, Trakya’nın bütünüyle geleceğine el konulduğu görülmektedir. İstanbul Belediyesi kendi kentinin planlarını hazırladıktan sonra Trakya bölgesinin de bütün planlarını hazırlamağa çalıştığı görülmektedir. Devlet Planlama Teşkilatının bütünüyle devre dışı bırakılmak istenmesi tümüyle hukuka aykırı olduğu gibi, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Tarım Bakanlığının, Enerji Bakanlığının da bölgede dışlanması ve bu bakanlıklar ile ilgili kamu kurumlarının yetki alanlarına giren plan ve programlama işlerinin bütünüyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülmek istenmesi, Türkiye’de devlet düzenini açıktan bozmaktadır. Ne var ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bu hukuk dışı girişimlerine karşı çıkması gereken hükümetin aynı partiden olması nedeniyle, İstanbul’un çevresine saldıran ve yutmağa çalışan azgın ve azman tutumunun devam etmesine yol açmaktadır. Bir kurdun kuzuları yemesi gibi, İstanbul kenti de civardaki il ve ilçeleri yutarak genişlemeğe ve giderek artan nüfusunun sınırsız gereksinmelerini etraftaki il ve ilçelerin topraklarından sağlamağa çalışmaktadır. Trakya’yı İstanbul kentinin sınırsız bir biçimde artan gereksinimlerine uygun planlayacak böylesine bir girişimin, Trakya bölgesinin sonu olacağı ve bütün Trakya topraklarının İstanbul eyalet devletinin toprakları durumuna geleceği açıkça ortaya çıkmaktadır. Suyunu, toprağını ve tarım arazilerini İstanbul gibi bir büyük sanayi kentine kaptıracak olan Trakya bölgesinde eskisi gibi, insanların doğal bir ortamda yaşamlarını sürdürebilmeleri mümkün olamayacak, İstanbul gibi kozmopolit bir dev kentin bütün sorunları ve kirliliklerinin Trakya bölgesine taşınması kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. İstanbul kenti bir anlamda kendisini kurtarmağa çalışırken, açıkça Trakya’yı yok etmeyi düşünebilmekte ve İstanbul merkezli hazırlanan planların Trakya bölgesinin ayrı bir varlık olmasına izin vermediği anlaşılmaktadır. Sahip olduğu jeopolitik konumun bedelini ödemek zorunda kalan Trakya bölgesi, Avrupa kıtası ABD’ye karşı birleşirken, ya da buna karşılık küresel sermayenin İstanbul’a gelerek dünya ticaret merkezi kurması gibi iki ayrı ve rakip proje arasında kalarak ezilmektedir. Bu aşamada, Trakya’yı arada kalarak sıkışıp gitmekten kurtaracak tek merkez Ankara’dır. Ankara Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olarak bu duruma el koymak ve gereken önlemleri almak durumundadır. İstanbul kenti Trakya’nın her şeyini kendisi planlamaya kalkışırken, Türk devletinin ilgili bakanlıkları ve yetkili kamu kurumlarının devreye girerek böylesine bir istismara ya da hukuk dışı uygulamaya izin vermemesi gerekmektedir. İstanbul ve Avrupa ile karşı karşıya kalan Trakyalıların da Ankara’daki parlamentoda temsilcilerine çok dikkat etmesi ve gerçek anlamda Trakya bölgesinin çıkarlarını koruyacak milletvekillerini seçmesi gerekmektedir. Gerektiğinde iktidar partilerinin dış güçlerin ve de içerideki egemen çevrelerin baskılarına, özellikle İstanbul’u büyüterek Yeni Bizans ya da Dünya Ticaret Merkezi gibi emperyal projelerin İstanbul üzerinden bütün Marmara ve Trakya bölgelerini yok etmesi girişimlerine karşı çıkabilecek düzeyde ve güçteki siyasal kadroların, Türk devletinin başkentinde Trakya bölgesinin çıkarlarını temsil etmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

İstanbul kentinin giderek kontrol edilemez bir noktaya gelen nüfus yapılanması her açıdan bölge için problem oluşturmaktadır. Özellikle İstanbul’da yerleşmiş olan büyük sermaye sahiplerinin Marmara bölgesinde yoğunlaşan sanayileşme girişimleri bölgeye olan nüfus göçünün çok fazla olmasına yol açmıştır. Doğu, güneydoğu bölgeleriyle beraber iç Anadolu’ya da yatırım yapmayan sanayicilerin kendilerini güvenceye alma doğrultusunda İstanbul ve çevresine sanayi yatırımları yapmaları nedeniyle, İstanbul ve çevresi yaşanmaz bir duruma gelmiştir. On beş milyona tırmanan nüfus yapılanmasıyla İstanbul kentine su ya da gıda maddeleri sağlamak giderek mümkün olamamakta ve ortaya çıkan açığı da, Büyükşehir Belediyesi Trakya bölgesi üzerinden kapatmağa çaba göstermektedir. İstanbul’u rahatlatmak için sanayi tesisleri ile beraber nüfusun üçte birinin Trakya bölgesine taşınmak istenmesi beraberinde Trakya bölgesinin bitişini gündeme getirdiği için, böylesine bir girişimin Trakyalılar açısından kabul edilebilmesi mümkün gözükmemektedir. Doğu ve güneydoğu Anadolu bölgeleri gibi dağlık alanlar boş dururken, İstanbul sanayi tesislerinin Trakya gibi bir tarım alanına taşınmak istenmesi tam anlamıyla bir çılgınlık olarak görülmektedir. Fabrika sahiplerini ulaşım giderlerinden kurtarmak gibi düşünceler ile İstanbul çevresine sanayi tesislerinin taşınmağa çalışılması bir yeşil alan olan Trakya bölgesinin ölüme mahkûm edilmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca beş milyonluk insan kitlesinin yeni toplu konut alanları aracılığı ile Trakya bölgesine kaydırılması da beraberinde ormanlık ve yeşil alanların ortadan kalkmasına neden olacaktır. Çevre yolları ve transit otoyolların büyük bir çevre yıkımı yarattığı Trakya’da benzeri girişimlerin sürdürülmesi, bu bölgenin yaşanılır alan olmaktan çıkarılması anlamına gelecektir. İstanbul’un ticaret merkezi olarak bir küresel mega kent konumuna dönüştürülmek istenmesi, beraberinde Trakya bölgesinin yok oluşunu da gündeme getirmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, üyesi olmadığı Avrupa Birliği üzerinde yeterince etkili olabilmesi pek mümkün görünmemektedir. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir Avrupa Birliği ile boğuşan Türkiye sonunda bu birlik ile karşı karşıya gelmiş ve bu aşamada Trakya bölgesi Avrupa Birliği üzerinden Türkiye’yi Avrupa dışı bırakmak üzere öne çıkarılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti uygulayacağı dengeli dış politikalar yolu ile, Avrupa Birliğinin Türkiye’yi parçalayıcı girişimlerine karşı yeni dengeler oluşturarak ülkesinin birlik ve bütünlüğünü koruyabilmesi mümkündür. Ne var ki, tıpkı diğer seksen il gibi Türkiye’nin bir vilayeti olan İstanbul ile ilgili tek yetkili makam başkent Ankara’dır. Ankara’daki anayasal devlet ve bu devletin bütün ilgili ve yetkili kamu kurumları, Türkiye Cumhuriyetinin ulusal sınırları içerisinde yer alan her yer ve bölge ile ilgili olarak karar alma yetkisi, başkent Ankara’daki Türk devletinin elinde olduğu dikkate alınmalıdır. Ankara, Türk devletinin geleceğini planlarken hem Trakya’yı hem de İstanbul’u ayrı ayrı düşünmek ve iki bölgenin gereksinimlerini ulusal birlik ve bütünlük düzeni içerisinde bir çözüme bağlamak durumundadır. Türk devletinin üniter yapısını bozabilecek bir bölgeselleşmeye nasıl güneydoğu bölgesinde izin verilmediyse, aynı doğrultuda İstanbul ve Trakya bölgesi için de benzeri bir yaklaşımın geliştirilmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre, hiçbir ilin özel bir ayrıcalığı yoktur ve bu nedenle de hiçbir il için ayrıcalıklı bir yapılanma düşünülemez. Her il anayasa ve yasalar önünde Türkiye Cumhuriyeti açısından eşit bir konuma sahip bulunmaktadır. Küresel sermayenin ya da emperyalist güçlerin bölgesel plan ya da programları da hiçbir biçimde, Türk devletinin anayasal yapılanmasını bozamaz. Tarihten gelen bazı gerekçelere dayanarak, ya da dinler açısından bölgesel bir yapılanmayı düşleyerek hiçbir güç İstanbul uğruna Trakya bölgesini yok edecek bir yeni yapılanmayı Türk devletine dayatamaz. Küresel sermaye üzerinden dünyanın merkezine egemen olmak isteyen batı hegemonyasının İstanbul’u merkez tutarak bütün bölgeye karşı saldırganlık üssü haline dönüştürmesine, ne Türkiye ne de bölge devletlerinin izin vermemesi dünya barışı açısından zorunlu görünmektedir. İstanbul Metropoliten planı olarak öne çıkarılan çalışmanın arkasında İstanbul halkı değil ama küresel sermayenin Boğazın iki yakasında yaşayan işbirlikçi zengin burjuvazinin olduğu anlaşılmaktadır. Ulusal düzeyde yayın yapan medya ve basın organlarının İstanbul merkezli bir yapılanma içinde küresel sermayenin güdümünde yayın yapması da, Türkiye’nin yönetiminde İstanbul kentine ayrıcalıklı bir yer kazandırmış ve bu nedenle de İstanbul’da yuvalanmış olan büyük sermayenin çıkarları ile işbirliği yaptığı küresel sermayenin istekleri İstanbul üzerinden Türk devletine baskı ile kabul ettirilmiştir. Bu durum açıkça bilindiği için, Trakya halkı kendi başının çaresine bakarak hareket etmekte ve çok büyük bir baskı altında bunalan Ankara’ya güvenmeyerek kendi haklarını aramaktadır. İstanbul’un son yıllarda giderek artan baskı ve saldırganlıklarına karşı Ankara’daki devletin müdahale etmemesi ve hükümetin de kendi partisinden olan belediyeye sahip çıkan bir konuma gelmesi noktasında artık Trakya halkının kendi başının çaresine bakmağa kararlı olduğu anlaşılmaktadır. İş başa düşünce, bütün Trakya halkının bir araya gelerek hakkını ve hukukunu korumağa çalıştığı ve bu doğrultuda oluşturulan sivil toplum kuruluşları aracılığı ile de sesini yükselterek gerekirse daha da üst düzeyde mücadele etmeğe kararlı olduğu görülmektedir. Ankara’dan ses çıkmayınca, İstanbul gibi dev bir kent ile karşı karşıya kalınca Trakya’lı kimseye güvenmemeyi ve kendi davasını kendi takip etmeyi öğrenmiştir.

Bölgenin geleceği ile ilgili en yetkili kuruluş olan Trakya Üniversitesi, İstanbul üzerinden sürdürülen saldığı ve işgal girişimlerine karşı Trakya’nın geleceğine sahip çıkma doğrultusunda 2004 yılında rektör Prof. Dr. Osman İnci ile Prof. Dr. Emre Aysu’nun öncülüğünde bir “Trakya Alt Bölge ve Ergene Havzası Çevre Planı“ hazırlayarak kamuoyunun tartışmasına sunmuştur. İstanbul medyası tarafından sürekli olarak gündemde tutulan Metropoliten plana karşılık hazırlanan bu bölge kalkınma planı resmen onaylanmasına rağmen, yetkili kuruluşlara İstanbul üzerinden yapılan baskı ve engellemeler nedeniyle bir türlü uygulama alanına getirilememiş ve meydana gelen boşluktan İstanbul Belediyesi yararlanarak, iktidar partisinin kontrolü altındaki kamu kurumları üzerinden isteklerini Trakya bölgesine dönük olarak uygulamağa başlamıştır. İstanbul’un de-santralyizasyonu amacıyla, hem sanayi kuruluşları yavaş yavaş Trakya’ya doğru aktarılmağa başlanmış hem de giderek artan nüfusun yaşayabileceği toplu konut alanları gene Trakya bölgesine doğru açılmağa başlanmıştır. Trakya Üniversitesi tarafından hazırlanan bölge kalkınma planı “Trakya İstanbul’un işgaline karşı direniyor “ başlığı altında kitap olarak da yayınlanmış ve İstanbul azmanının bu bölgeyi yutmasını önlemek üzere kamuoyunun önünde resmen tartışmaya sunulmuştur. Kitabın yayınından bir yıllık bir süre geçmesine rağmen, kitapta açıklanan Trakya Üniversitesi’nin planının ilgili ve yetkili çevrelerce ele alınarak değerlendirilmemesi, Türk devleti üzerindeki küresel emperyal baskının devam ettiğini ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bu durumdan yararlanarak yoluna devam ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. İstanbul’a New York’u taşımağa kalkışanlar, Edirne’yi de küçük Manhattan olarak ilan etmekten çekinmemektedirler. Boğaz’ın iki yakasına yabancıları doldurmayı düşünenler, İstanbul’un yerli halkını da Trakya’ya boşaltmayı planlamaktadırlar. Bu durumda, İstanbul’un arka bahçesi olmaktan kurtulamayan Trakya’nın önümüzdeki dönemde fazlasıyla İstanbul’un saldırı ve işgaline uğrayacağı anlaşılmaktadır. İstanbul’a göçün önlenemediği sürece bu hastalıklı gelişmeyi kimsenin durdurabilmesi mümkün görünmemektedir. Trakya Üniversitesinin ve Mermara Çevre platformunun başlatmış olduğu hukuk mücadelesi de, yargıdaki siyasal çekişmeler yüzünden sonuç vermemiş ve Trakya bölge planının ortada kalması sağlanarak, İstanbul Metropoliten planının önü dolaylı olarak açılmıştır. Bir hukuk devletinde olmaması gereken bu durum, önde gelen siyasal nedenler ve yeni yapılanma planları doğrultusunda egemen güçler tarafından sağlanmıştır.

Trakya bölgesi, bugün sivil toplum kuruluşları ve çevre platformları aracılığı ile İstanbul üzerinden üzerine gelen küresel saldırı ve işgal girişimlerine karşı var gücü ile direnmektedir. Bu nedenle İstanbul’un Trakya’yı yutması mümkün değildir. Dış destek ve küresel sermaye ortaklığı ile giderek azmanlaşan İstanbul’un çevresine ve ülke bütünlüğüne büyük zarar veren bu saldırgan ve işgalci tutumuna karşı, Türkiye’nin bütün bölgeleri ile beraber başkent Ankara’da karşı çıkmalı ve Türk devletinin güçlü girişimleri ile, İstanbul’un Trakya’yı yutmasına izin verilmemelidir. Dışarısı ile ortaklığa giren İstanbul’un mütareke İstanbul’u olarak yeniden devreye girmesi, emperyal güçlere teslim olması ve onların işbirlikçisi olarak bölgesel hegemonya planlarına karşı, başkent Ankara hiçbir şey yapmazsa ve seyirci kalırsa, o zaman tıpkı kurtuluş savaşı günlerinde olduğu gibi, bölge halkının Trakya ve Paşaeli Müdafai Hukuk Cemiyeti’ni yeniden oluşturarak bir var olma savaşı vermesi kaçınılmaz görünmektedir. İstanbul’un ticaret merkezi olması ya da Yeni Bizans’ın merkezi olması gibi dıştan destekli emperyal planlar, Trakya halkının haklı var olma mücadelesini hiçbir zaman önlememelidir. Trakya Türkiye Cumhuriyetinin kopmaz bir parçası olarak Balkanlardaki Türk varlığının temsilcisi olarak varlığını önümüzdeki dönemde de sürdürecek ve Türkiye ile Balkanlar arasında tarihi bir köprü olarak, Türkiye’nin güvencesi olacaktır ama hiçbir emperyal ya da işbirlikçi güç, Trakya’yı mütareke İstanbul’unun arka bahçesi yapamayacaktır. İstanbul Belediyesinin de bu durumu bilerek hareket etmesinde ülkenin birliği ve bütünlüğü açısından büyük yarar vardır.

GÜNDEM ANALİZİ /// Arslan BULUT : İstanbul senaryoları !!!


Arslan BULUT : İstanbul senaryoları !!!

E-POSTA : arslanbulut

26 Aralık 2019

Tayyip Erdoğan, aniden Tunus’a gitti. Çünkü Akdeniz’de bir anlaşma imzalanan Libya hükümetini ayakta tutmak için Tunus’un desteği gerekiyor. Bu önemli çaba sürerken, biz yine 2004 yılında bu sütunda yayınladığımız İstanbul senaryolarını hatırlayalım:

ABD askeri ve ekonomik, AB ise siyasi baskıyla, Türkiye’yi federe devletlere bölmeye çalışıyor. AB çevrelerinin öngörüsüne göre kurulması öngörülen federe devletlerin adları şöyledir: Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Firikya, Kilikya, Kapadokya, Galatya, Paflagonya, Pont, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya!

***

ABD, İstanbul’daki "NATO’ya tahsis edilmiş" 3. Kolordu’nun Afganistan’a gönderilmesini istemiş, 1 Mart tezkeresi ile de İstanbul’daki Sabiha Gökcen Havaalanı’na yerleşmeye çalışmıştı.

2003 Nisan ayında Akşam muhabiri Ercan Yavuz’un haberine göre, Kamu Yönetimi Reformu için İsviçre Kanton Modeli ile İtalyan Birlik Modeli örnek alınmıştı.

Buna göre, İstanbul’un iki yakası, birbirinden bağımsız, iki süper başkan tarafından yönetilecekti. Avrupa yakası için "Rumeli Başkanı" Anadolu yakası için de "Anadolu Başkanı" sıfatı düşünülüyordu!

***

Bir de AKP iktidarının desteğiyle hazırlanan "Türkiye Markası Projesi" adıyla hazırlanan sözde turizm projesi vardı.

Proje çerçevesinde, "İstanbul Markası" incelenirken Napolyon’un "Bir dünya imparatorluğu kurulsa başkenti İstanbul olurdu" sözü hatırlatıldıktan sonra, "Matematiksel modellemelerle dünya merkezi olabilecek şehirlerin belirlenmesi amacıyla yapılan bir araştırmada İstanbul, Tel Aviv ve Kahire ile birlikte ‘dünya merkezi olabilecek bir şehir’ olarak belirlenmiştir" deniliyordu.

Sanki ABD’nin İstinye’deki Başkonsolosluk binası da bu türde bir hazırlığın eseriydi.

Projenin "İstanbul markası" bölümünde, "İstanbul, Müslümanlık Türklük gibi negatif çağrışımları olan kavramlardan soyutlanarak ele alınabilecek bir değerdir" deniliyor ve Ayasofya ön planda tutuluyordu.

Bu proje Yeni Şafak gazetesinde sürmanşetten "Tanıtımda devrim" diye duyurulmuştu…

Aslında İstanbul üzerine senaryolar, Tansu Çiller döneminde ısıtılmıştı. Ertuğrul Özkök, Çiller’in İstanbul’u başkent yapma fikrini gündeme getirmesini istemişti… Mesut Yılmaz’a verilen federasyon plânlarında ise İstanbul ayrı bir devlet haline getiriliyordu…

Sertap Erener de Eurovision şarkısında, arkasındaki Ayasofya siluetini kullanıyor ve Avrupa’ya, İngilizce olarak Harem dairesinden "Filmi başa saralım" diye sesleniyordu!

Rum kökenli olduğu anlaşılan bir şair de İstanbul’un fethinin 550’nci yılında Gülhane’deki edebiyat buluşmasında Bizans’ın dirileceğine dair sayıklamalarını paylaşıyordu.

***

Türkiye coğrafyasını Rio Tinto şirketi ile stratejik işbirliği yaparak paylaşan AMDL adlı şirketin raporunda ise "Türkiye Federal Devleti" deniliyordu.

Eski BM Genel Sekreteri Butros Gali ise İstanbul’daki Habitat Toplantısı’nda, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yanıbaşındayken "Türkiye Federal Cumhuriyeti" ve "İstanbul Federe Devleti" gibi ifadeler kullanmıştı.

İşte AKP’ye uygulatılmak istenen kanton modeli, böyle bir planın ürünüydü ve Erdoğan’a 2001 yılında gönderilen gizli memorandum da bunun açık belgelerinden biriydi… Memorandumda, "Ankara, merkezi hükümetin yetkilerini yerel yönetimlere devretmek zorundadır." deniliyordu.

***

Büyük Ortadoğu Devleti’nin başkenti olarak düşünülen İstanbul, turizm projesinde ise 3 dinin kutsal mekânı olarak gösteriliyordu!

Yahudilerin yeni bir yorumuna göre, vaad edilmiş topraklar; Tevrat’taki gibi Nil’den Fırat’a kadar uzanan bölgeyi değil, Nil Nehri ile İstanbul Boğazı arasındaki bölgeyi kapsıyordu.

Ve Aytunç Altındal’ın dikkat çektiği bir belge vardı:

1909 yılında ABD, İngiltere ve Fransa’nın üzerinde mutabakata vardığı bir istihbarat belgesine göre İstanbul bir dünya devleti yapılacaktı. Bu veriler ışığında diyebiliriz ki Kanal İstanbul, çok daha büyük bir projenin ilk adımıdır!

Kaynak Yeniçağ: ​​​​​​​İstanbul senaryoları! – Arslan BULUT

SİYASİ SUİKASTLER DOSYASI : İstanbul’da ölü bulunan İngiliz ajanının ölüm sebebi belli oldu


İstanbul’da ölü bulunan İngiliz ajanının ölüm sebebi belli oldu

Adli Tıp Kurumu, İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier’in ölümüyle ilgili raporunu tamamladı. Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu’nun 4 sayfalık raporunda, ölümün genel beden travmasına bağlı yüz, göğüs ve ekstremite kemik kırıklarıyla birlikte büyük damar hasarından gelen iç kanama sonucu meydana gelmiş olduğu belirtildi.

James Gustaf Edward Le Mesurier’le ilgili otopsi raporda, ölümün “Genel beden travmasına bağlı yüz, göğüs ve ekstremite kemik kırıklarıyla birlikte büyük damar hasarından meydana gelen iç kanama sonucu” meydana geldiği belirtildi.
Savcılığın, İngiliz ajanın ölümüne ilişkin soruşturmanın derinleştirilerek devam ettiği, intihar mı yoksa cinayet mi olduğuna ilişkin tespitin soruşturma sonucunda ortaya çıkacağı öğrenildi.

Ölü bulunan İngiliz ajanın ofisine gizemli kargo!

EŞİNİN YURTDIŞI YASAĞI DEVAM EDİYOR

Bu arada James Gustaf Edward Le Mesurier’in elektronik eşyalarının emniyetteki incelemesi devam ediyor. James Gustaf Edward Le Mesurier’in eşinin ise yurt dışı yasadığını devam ettiği kaydedildi.

Mesurierin eşi İsveç uyruklu Emma Hedvig Christina Winberg.

NE OLMUŞTU?

İngiliz eski askeri istihbarat görevlisi James Gustaf Edward Le Mesurier 11 Kasım günü sabah saatlerinde Beyoğlu’na bağlı Kemankeş Mahallesi’ndeki evinin önünde ölü bulunmuştu. Dünyanın dikkatle izlediği olay, ‘155 Polis İmdat’ hattına yapılan bir ihbarla ortaya çıkmıştı.

Polisi telefonla arayan Kılıç Ali Paşa Hamamı görevlisi, ceset konusunda bilgi vermiş ve bunun üzerine, olay yerine polis ekipleri sevk edilmişti. Güvenlik güçleri, Mesurier’in düştüğü binada bir pencerenin açık olduğunu tespit etmişti. İsveç uyruklu Emma Hedvig Christina Winberg ölen kişinin eşi James Gustaf Edward Le Mesurier olduğu söylemişti.