BELÇİKA DOSYASI /// Selim Güzel : Belçika’nın İslam’la Sınavı


Selim Güzel : Belçika’nın İslam’la Sınavı

02 Kasım 2015

Son yılların Avrupa’sında ne zaman siyasal, toplumsal veya ekonomik krizler baş göstermeye başlarsa tartışmalar bir şekilde azınlıklara, göçmenlere veya farklı kültürlere odaklanıyor. Bu durumdan en çok etkilenen topluluklar ise kendilerini arzu etmedikleri popülist tartışmaların içinde zoraki bulan Romenler ve Müslümanlar oluyor. Ancak siyahilere, eşcinsellere ve Romenlere karşı yürütülen ayrımcılık ve hoşgörüsüzlük tabulaştırıldığı için Müslüman topluluklar daha çok incinebilir grup haline getirilmiştir.

Belçika’da son aylarda yaşanan Kurban kesimi tartışmaları da İslam’ın ve Müslümanların toplumdaki yerlerinin sorgulanmasını destekleyen argümanlara eklenmiştir. Terör, Burka, Helal Kesim ve İbadet yerleri gibi Müslüman Toplulukların görünürlülüğünün belirtileri olan konular sürekli insan hakları ihlalleri bağlamında medeniyet ölçüleri cetveli üzerinden sunulmaktadır. Kadın-Erkek eşitliğinin sözde ihlali bu argümanlaştırmanın merkezine hep oturtulur. Son günlerde yaşanan Suriyeli mülteci krizi de bu bakış açısından kurtulamayarak sosyo-politik veya hukuki bir sorun olarak değil, aynı zamanda sınırlar ötesi göçteki din unsuruna odaklanmıştır. Mültecilerin çoğunluğunun Müslüman olması Batı’daki birçok ülke için olduğu gibi, Belçika için de bir "sorundur". Federal Parlamentoda Kur’an-i Kerim’e hakaret eden iltica’dan sorumlu Devlet Bakanı Theo Francken’in her mülteci aile için "Değerler Anlaşması" imzalanması teklifi bundan bir kaç yıl önce İngiltere’deki İslamofobik Irkçı Halk Partisinin de bir girişimiydi. Bu anlaşmanın Aile Birleşimi ve Çalışma Vizesi talep eden kişilere de uygulanmasının öngörülmesi aslında sorunun yalnızca mültecilerle sınırlandırılmadığının da göstergesidir. Temelinde kişilerin inanç ve düşünce özgürlüklerini kısıtlayan bu girişim Batı tarzı ifade ve inanç özgürlüğüne, Kadın-Erkek eşitliğine, Laiklik kavramına, Hukuk Devleti ve Devletin Egemenliğine ve bireylerin duygusal tercihlerine saygı gösterilmesi hususlarında ant içilmesini öngörüyor.

Aslında her şey uyum tartışmalarıyla başlamıştı. Bu tartışmalara 11 Eylül sonrası terör gündemi eklenince Müslüman toplulukların Belçika’daki özgürlükleri sorgulanarak bugüne kadar çeşitli konular arasında ele alındı. Laiklik tartışmaları göreceli olarak Flaman bölgesinde tutmadığı için Belçika’da iki farklı şekilde cereyan etti. Valonlar Fransız usulü keskin jakoben laiklik anlayışı penceresinden bakarken, Flamanlar medeniyet çatışması endeksini kullanmış oldular. Bu tartışmaların merkezinde bulunan Müslüman toplulukları temsil eden sivil kuruluşların rollerini oynamak için yeterli donanıma sahip olmadıklarından veya onları dinlemeye açık muhatap bulunmadığından dengesiz ve eşit olmayan bir konjonktür oluşturuldu. Bu nedenle, Avrupa’nın tüm ülkelerinde olduğu gibi Belçika’da da genel algı Müslümanların entegrasyonunun çok kültürlülük üzerine inşa edilen politikalar kadar başarısız olduğu şeklinde kabul gördü. Oysa Belçika, 2014’de kutladığı Göçün Ellinci Yılında başarılarıyla övünen çok kültürlü ve hoşgörülü bir modelden bahseden bir ülkeydi.

Peki, asıl mesele nedir? Avrupa ülkeleri İkinci Dünya Savaşı sonrası barışçıl bir proje olarak tanıttıkları ve Avrupa değerleri standartları diye pazarladıkları İnsan Hakları ve Demokrasi eksenli Avrupa Birliği kurgusunu yaparken Müslüman ülkelerin bir kısmından iş göçü alacaklarını ve bu toplulukların aileleriyle birlikte yerleşerek dini yapıya etki edeceklerini hesaba katmamışlardı. Bu hesap hatası aslında yüzyıllarca devam ederek gelen Hrıstiyan ve Yahudi inancı temelli Medeniyet kültürünü derin şekilde etkileme potansiyeline sahip olacaktı. Bugün itibariyle 50 Milyona yakın Müslüman medeniyetine ait bir topluluğun Avrupa Birliği ülkeleri içinde aktif yaşamlarını sürdürmesi paradigmal bir mütasyonu başlatmıştır. İslamofobik ajandanın güçlenmesinin temel vektörü bu mütasyonun farkına varılması ve reaksiyoner tepkinin verilmiş olmasında aranmalıdır. Avrupa Birliği ülkeleri bir yandan bu tepkiyi verirken, diğer taraftan kendi değerler standartlarıyla da ters düşme riskini kabullenmişlerdir. Bu nedenle terör eksenli/bahaneli güvenlik politikaları devreye sokuluyor ve pansuman reçeteler uygulanıyor. Genel ve geleneksel hukuk kuralları askıya alınarak olağanüstü tedbirlerle toplum sanal bir "Müslüman tehlikeden" korunmaya çalışılıyor.
Bu nedenle Müslümanların Belçika’da normal vatandaşlar olarak kabul görmeleri ve tüm toplumsal süreçlere dâhil edilmeleri bir şekilde askıya alınmıştır. Oysa Avrupa’nın güncel gerçekliğinde Müslüman varlık sosyal bir realitedir. Bu durumu yeni bir medeniyet penceresinden bakarak kabul etmek siyasi erdem gerektirmektedir. Diğerini tanımak, kültürel ve dini ihtiyaçlarına cevap vermek yalnızca eğitimle çözülecek bir durum değildir, korkuları yenebilecek sağlam ve cesur politik bir iradeye ihtiyaç vardır. Ekonomik kriz endeksli tartışmalar bu sorunun çözülmemesi için etkileyici faktörler olabilirler ancak Medya’nın ve Siyaset dünyasının gereğini yapmaması yalnızca ekonomik krizlerle ve daralmalarla izah edilemez. Bugün gözlemlenen direnç, medeniyet farklılığı endeksli dikotomik tarihsel öğretilerden kaynaklanmaktadır. Tekrarlamak istiyorum, bu direnç Avrupa’nın yıllar boyunca savunduğu evrensel değerler ruhuna ters düşmektedir. Buna rağmen Belçika’nın Devlet Bakanı Theo Francken gibi kültürel terör estiren popülist siyasetçiler, Avrupa değerlerini savunduklarını iddia ederek Müslümanların doku uyuşmazlıkları olduğunu sürekli kanıtlamaya çalışıyorlar. İslamofobik ajandayı benimsemiş bu siyasetciler Müslüman toplulukların söz konusu değerlerle kaçınılmaz bir şekilde ve bilhassa terör vasıtasıyla çatışacağını da dolaylı olarak vurguluyorlar.

Şimdi karar vaktidir! Ortak yaşanılabilir ve tüm kesimlerin kendini bulduğu, kendine ait hissettiği, sahiplendiği bir toplumsal mutabakat için adım atılmalıdır. Bu adım hem karşılıklı paylaşılan temel insani değerler üzerine inşa edilmelidir hem de herkes için fayda sağlayan bir modele dönüşmelidir. İşin özü ‘İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın’ olmalıdır! Aksi takdirde Müslüman topluluklar tartışmaların merkezine oturmuş, ötekileştirilmiş bir kriz faktörü olarak algılanmaya devam eder ve Belçika dâhil tüm Avrupa ülkelerinde sosyal bütünlüğün çatırdadığı bir nefret toplumu meydana çıkar. Böyle bir Avrupa’nın dünya’ya vereceği hiç bir mesajı da olamaz. Biz bunları yazarken Avrupa Parlamentosunun İslama hakaret eden Suudi Blogcu Raif Bedevi’ye İfade Özgürlüğünü temel alan "Sakharov Ödülünü" lâyık görmesi uçurumun derinleşmeye devam ettiğinin sinyallerini vermektedir.

EĞİTİM DOSYASI /// GERİCİLİK SINIFLARA GİRDİ : VAİZLER 10 YAŞINDAKİ ÇOCUKLARA İSLAM VE ŞEHİTLİK ANLATACAK !!!!


GERİCİLİK SINIFLARA GİRDİ : VAİZLER 10 YAŞINDAKİ ÇOCUKLARA İSLAM VE ŞEHİTLİK ANLATACAK !!!!

Diyanet’in 81 ile gönderdiği yazı ile okullarda 10 yaşındaki çocuklara “ümmet bilinci şehitlik şehadet felaket anında sabır” anlatılacak.

Okullarda laik eğitimin yok edilmesinin yeni adımı olarak Diyanet’in vaiz görevlendirme süreci başladı. Diyanet İşleri Başkanlığı 81 ile gönderdiği yazı ile Aile ve Dini Rehberlik Büroları’nın 2018 yılı için çalışma takvimini açıkladı. Diyanet çocuklara anlatılmak üzere “milli ve manevi değerler” başlığı altında “Şükür hamd felaket anında sabır iyilik anında özveri özveri fedakârlık kahramanlık ümmet ve millet bilinci aidiyet adil davranış İslam şehitlik ve şehadet sabır eğitimi sevdiklerimizden infak duanın kabul olması” gibi konu başlıklarını belirledi.

VALİLİK OLUR VERDİ: 10 YAŞINDAKİ ÇOCUKLARA ŞEHİTLİK ANLATILACAK

Diyanet’in talimatı ile harekete geçen müftülükler okullarda vaiz görevlendirmek için ilk adımı attı. Çanakkale Valiliği müftülük personeli vaizlerin “Milli ve manevi değerler” konusunda ortaokullarda çocuklara vaaz vermek üzere görevlendirilmesine resmi yazı ile ‘olur’ verdi. 10 yaşındaki çocuklara verilecek vaazın konuları arasında “ümmet bilinci şehitlik ve şehadet” başlıkları yer aldı.

Çanakkale İl Müftüsü Arif Gökçe valiliğe yazdığı yazıda vaizlerin belirtilen ortaokullarda 08-19 Ocak 2018 tarihleri arasında sunum yapmak üzere görevlendirilmesini istedi.

Valilik ise müftülüğün teklifinin ardından jet hızıyla hareket ederek aynı gün “olur” kararı aldı. Bu iznin ardından müftülük bünyesindeki 5 vaizin Çanakkale’deki ortaokullarda okuyan 10 yaşındaki çocuklara 10 gün süreyle vaaz verilmesinin önü açıldı.

EĞİTİM SEN: LAİKLİK FİİLEN KALDIRILDI

Okulların Diyanet’in dini vakıf ve derneklerin müftülüklerin ideolojik çalışma alanı haline getirildiğini belirten Eğitim Sen Başkanı Feray Aytekin Aydoğan laikliğin fiilen eğitim süreçlerinde ortadan kaldırıldığını vurgulayarak “Eğitim ancak liyakat sahibi kişiler tarafından gerçekleştirilir. Protokoller ile ‘gönüllü öğretici’ adı altında eğitimci niteliği taşımayan kişiler tarafından okullarda yurtlarda halk eğitim merkezlerinde yarışma gezi konferans sempozyum adı altında her tür çalışma sürdürülmektedir” dedi.

Cumhuriyet’in haberine göre Çanakkale’deki uygulamaya da tepki gösteren Aydoğan “Okullarda eğitim-öğretim faaliyetlerini gerçekleştirecek olanlar vaiz vaizeler değil öğretmenlerdir. Bilimi terk eden eğitim politikalarına devam edildiği sürece geleceğimiz adım adım yok edilmektedir. ‘Vaiz vaize manevi danışman’ adı altında eğitim kurumlarının eğitimci niteliği taşımayan kişilere teslim edilmesini reddediyoruz. Tüm çocuklarımız için laik bilimsel eğitim istiyoruz. Artık yeter” diye konuştu.

LİNK : https://ilerihaber.org/icerik/gericilik-siniflara-girdi-vaizler-10-yasindaki-cocuklara-islam-ve-sehitlik-anlatacak-80811.html

ŞERİAT DOSYASI : ÇAKMA ŞEYHLER KUTSAL DİNİMİZİ NE HALE GETİRDİ !!!! İŞTE İSLAM’DA OLDUĞU ÖNE SÜRÜLEN NİKAH ÇEŞİTLERİ


ÖZEL BÜRO NOTU : ÇAKMA ŞEYHLER O KADAR NİKAH ÇEŞİDİ OLUŞTURMUŞ Kİ HERKESE HER KAFAYA GÖRE EVLENEBİLİYORSUNUZ. DİN DİN DEĞİL ADETA ÇİN UMUMHANESİ. BU TABİRİMİZİ MARUZ GÖRÜN ÇÜNKÜ DURUM AYNEN BÖYLE. AMA ERKEK İÇİN SORUN YOK. 3 DEFA “BOŞ OL” DEYİNCE SORUMLULUKTAN KURTULUYOR. PEKİ KADIN NE OLACAK DÜŞÜNEN YOK. ONU DA BARİ KÖLE PAZARINDA SATSINLAR Kİ ESKİDEN BÖYLEYDİ. AH GÖZÜNÜ SEVDİĞİM ATAM. SEN NASIL BİR GÜZEL İNSANSIN Kİ BİZİ BU ÇAKMA DİNLERDEN, ŞEYHLERDEN KURTARDIN, AYDINLIK BİR ÜLKE BIRAKTIN. NUR İÇİNDE YAT.

DİN & DİYANET DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Hangi İslam ? ??


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Hangi İslam ???

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/hangi-islam-2/

Erdoğan’ın geçen hafta Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen 6. Din Şurası’nda yaptığı konuşmada söyledikleri hem doğru değil hem de bilimsel, sosyolojik ve teolojik bir temeli yok. Daha da önemlisi; bu açıklamaları kendisinin de üzerine yemin ettiği Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilkeleri ile cepheden çelişen, evrensel çağdaş hukukla ciddi problemleri olan, insanlığın yarattığı ortak medeniyetin bugün geldiği yerle uyum içinde olmayan fikirler manzumesi adeta.

Konuşmasına; “Dinimiz İslam, hayatın tüm alanlarını kuşatan ve kucaklayan kurallar ve yasaklar manzumesidir. Ticaretimizden beşeri münasebetlerimize, eğitim ve öğretimden evliliğe, temizlikten kılık kıyafete yaşantımızın her safhasını düzenleyen bir dine inanıyoruz” diyerek başlıyor, bu paralelde devam ediyor ve konuşmasının bir yerinde “İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz” diyor.

Teokrasi

Ortaçağ da böyleydi! Din; siyaset, bilim, felsefe, sanat, ticaret ve her türlü sosyal ve toplumsal ilişkiler de dâhil olmak üzere tüm alanlara egemendi ve hayatın tüm alanlarını kuşatırdı. Bu dönemde her şey dine endekslenir, dinle yatılır, dinle kalkılırdı. Tüm güçlerin (yasama, yürütme, yargı) tek kişide (padişah, sultan, hakan, kral, çar) toplandığı monarşi yani tek adam yönetimi, bu dönemin yönetim şekliydi. Bu dönemin tek adamları gücünü ve yetkisini halktan değil Tanrı’dan alır, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi veya gölgesi olarak nitelendirilir ve sorgulanmazlardı. Buna teokrasi denirdi.

Bu dönemde bilim, felsefe, sanat adına ciddi bir ilerleme kaydedilemedi, halk sefalet içindeydi, artı değeri sömürülürdü, din adına ölmek ve öldürmek için savaşlara gönderilirdi, kadın insan yerine konmazdı ve din adına oluk oluk kan akıtılırdı.

Osmanlı Niçin Yıkıldı?

Medeniyetin gelişimi ile birlikte bu dönem yıkıldı. Tabii ki kolay olmadı! İçeriğinde rönesans, reform, hümanizm (insan odaklılık), sanayi devrimi, siyasal devrimler (1689 İngiliz Devrimi ve Haklar Bildirisi, 1789 Fransız Devrimi, 1776 Amerikan Devrimi) ve aydınlanma olan uzun soluklu ve acılı bir dönemin sonunda dinsel düşünceden akılcı ve bilimsel düşünce dönemine geçildi. Bu gelişimin doğal sonucu olarak tek adam rejimleri yıkıldı, egemenliğin kaynağı Tanrı’dan halka geçti. Bugün çokça konuştuğumuz ve referans yaptığımız demokrasi, insan hakları, kadın erkek eşitliği, çağdaş hukuk, basın ve ifade özgürlüğü, ortak akıl gibi kavramların hepsi bu gelişimin ürünleridir. Geçmişte, dinsel düşünce döneminde bunların zerresi bile yoktu!

Osmanlı bu gelişimi ve değişimi ıskalayıp dışında kaldığı için geriye düştü, “Hasta Adam” oldu, bölündü, parçalandı ve enkaz haline geldi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimleri ise Türkiye’yi insanlığın ulaştığı ve devamlı gelişim ve evrim halinde olan çağdaş medeniyet seviyesine getirme hamleleriydi ve yapılan her bir devrimin çağdaşlık hedefine ulaşma yolunda bir anlamı vardı.

Egemenlik Gökten Yere İndirildi

Örneğin; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü… Atatürk’ün derin anlamı olan bu veciz sözünü iktidar çokça kullandı ve kullanıyor ama tabii ki anlamını bilmeden! İktidar bu sözü “Madem sandıktan çıktım, her istediğimi hiçbir sınırlamaya tâbi olmadan yapabilirim’’ anlamında kullanıyor. Hâlbuki bu söz, monarşinin kaynağı olan teokrasinin bitirildiğini gösteren bir sözdür. Yani egemenliğin kaynağı artık Tanrı değil, insandır ve halktır anlamındadır. Bir anlamda; egemenliğin gökten yere indirilmesidir. Egemenliğin kaynağı Tanrı olursa; tek adam yönetime hâkim olur ve burada demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden, akıl ve bilimden, kadın erkek eşitliğinden bahsedilemez.

Demem o ki; Din Şurasında konuşulanlar sorunludur, insanlığın bugün ulaştığı, yarın daha da öteye taşıyacağı çağdaş medeniyet çizgisi, demokrasi ve özgürlükler ile taban tabana zıttır. Ne yazıkki bu iktidar döneminde din ve diyanet; halk üzerinde baskı yaratabilmeyi, tek adam yönetimini meşrulaştırabilmeyi, iktidarda sonsuza kadar kalabilmeyi, yapılan fahiş yanlışların ve yolsuzlukların sorgulanmasını engellemeyi ve sömürü düzenini devam ettirebilmeyi hedefleyen, halka refahı ancak cennette uygun bulup kendilerine bu dünyada reva gören zihniyetin operasyon silahı haline gelmiştir.

Herkesi İslam’ı Farklı

Ayrıca hangi İslam? Bin bir çeşit İslam var! Belki daha da fazlası. Bir Hz. Muhammed’in genetik olarak akrabası olan Ürdün Kralı II. Abdullah’a, eşine, çocuklarına, kılık kıyafetlerine, İslam adına söylediklerine ve yaptıklarına bakın, bir de bizimkilere! Benzerlik bulamazsınız. Osmanlı Hanedanı’ndan son İslam Halifesi olan Abdülmecid Efendi’nin kıyafetine, ailesine, kızlarına bir bakın, bir de “Yeni Osmanlı” gibi uyduruk bir hayale sahip olmalarına rağmen, Diyanet’in Din Şurası’nda İslam adına söylediklerine, santim benzemez!

IŞİD, El Nusra, El Kaide, Taliban, Hamas, İhvan, Tunus’un Nahda Hareketi, Pakistan, Cezayir, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Muhammed bin Selman, Şiiler, İran ve daha bir sürü örnek sayabilirim. Hangisi bir diğerine benziyor? Her biri gerçek İslam’ı kendisinin temsil ettiğini iddia ediyor. Tarikatlar da böyledir! Gerçek İslam’ı kendilerinin temsil ettiğini söylerler ve birbirilerini yerler!

Türk’ün İslam Yorumu

Aynı hanedan içinde, aynı aile içinde baba ile oğulun din anlayışları bile farklıdır. Tarih bize bu gerçeği gösteriyor. Biliyorsunuz; Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Sultan II. Beyazıt bir dindar ve sofuydu. Ama babası öyle değildi! Fatih’in sarayında yıllarca yaşamış olan Gian-Maria Angiolello “Sultan II. Beyazıt, babası Fatih Sultan Mehmet için otoriterdi ve Muhammed Peygamber de dâhil, hiçbir dine inanmazdı” dediğini yazmıştır. Diyelim ki; Angiolello söylenenleri biraz abartmış. Öyle bile olsa, bu bile baba ile oğulun, Fatih ile Beyazıt’ın İslam’ı taban tabana zıt bir yorumlama içinde olduklarını göstermez mi?

Bir de Türk’ün İslam yorumu var! Kökleri Orta Asya’ya, Hoca Ahmet Yesevi’ye, Horasan Erenleri’ne, Osmanlı’nın kurucu fikir babalarından ve Osman Bey’in kayınpederi Şeyh Edebali’ye kadar uzanan, zaman içinde Anadolu’da Alevi-Bektaşi geleneğini oluşturan, hoşgörülü, sağduyulu, kadını yok saymayan, korkuya değil sevgiye dayanan, insanı merkezine alan, gelişmeye ve çağdaşlığa açık olan bir İslam anlayışıdır bu! İslam dünyasında tektir!

Hristiyanlar Niçin Müslümanlardan Önde?

İstanbul’u bile tam olarak alamamışken, Orta Avrupa ovalarına kolayca hâkim olmamızı ve Makedonya’yı baştanbaşa ele geçirmemizi sağlayan üstünlük, bu fikir ve inanç üstünlüğüydü. Bu sonuç sadece kılıcın gücüyle alınamazdı! Ancak Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirdiği yobaz ulema ile bu üstünlük zaman içinde azaldı, bitti ve devir Avrupa’daki gelişim ve değişimle birlikte tersine döndü, aleyhimize gelişti.

Bugün Hıristiyan dünyası İslam dünyasından her bakımdan fersah fersah ileride ve güçlü! Ama bunun nedeni Hristiyan olmaları değil! Hristiyanlığı sadece din, inanç ve itikat haline getirip kültür olarak görmeleri, dünyevi yaşamın referansı yapmamaları ve yaşamın her alanını kuşatmasını engellemeleridir. Hristiyanlar bu noktaya analarının karnında gelmedi. Reformlarla, uzun soluklu ve acılı mücadeleden sonra ulaştılar.

Türker Ertürk

ÇOCUK İSTİSMARI DOSYASI : “İSLAM ÜLKELERİNDE OĞLANCILIK VE SÜBYANCILIK NEDEN YAYGINDIR ? NEDENLERİ AYET VE HADİSLERİ VE ÇARESİ”


“İSLAM ÜLKELERİNDE OĞLANCILIK VE SÜBYANCILIK NEDEN YAYGINDIR ? NEDENLERİ AYET VE HADİSLERİ VE ÇARESİ”

Kısaca oğlancılık ve/veya sübyancılık erkek ve kız çocuklarına karşı duyulan cinsel arzulara ait bir psikos*ksüel hastalıktır.

Bu hastalıklı fiilleri işleyenlere oğlancı veya sübyancı denilir. Bu hastalar kendi cinsleri veya karşı cinsteki çocuklara s*ksüel arzu duyabilir. Sadece küçük erkek çocuklara karşı cinsel arzu duyanlara oğlancı her iki cinsteki çocuklara arzu duyanlara ise sübyancı denir.

Bu psikos*ksüel hastalar normal karşı cinsten büyüklerle s*ks yapmaktan çekinirler dolayısıyla çeşitli yollardan kamuflaj yaparak küçük çocuklara yönelerek çok sayıda tecavüze sebep olurlar. Bu hastaların literatürdeki adı pedofilidir ve sübyancı sözcüğü ile eşanlamlıdır.

Bilindiği gibi sübyan Arapça kökenli ve küçük çocuk anlamına gelmektedir-genellikle 7-12 yaş arası. Sübyancı ve oğlancı sapıkların en küçük çocuklara tecavüz olayını gerçekleştirirken en önemli kamuflaj aracı dindir.

Bilhassa son senelerde Türkiye’de çocuklara tecavüz eden pedofili hastalarının dini vakıf ve yurtlar ile din eğitimi veren kurum ve Kuran kurslarında çıkmasının nedeni dinin kamuflaj olarak kullanılmasıdır. Hatta bu pedofili hastaları uzun yıllar din eğitimi görmüş ve çocuklara din eğitimi veren yaşlı başlı insanlar arasından çıkması çok anlamlıdır ki nedenlerini yazacağım.

Öncelikle bir saptamayı ortaya koymamız gerekmektedir. O da pedofili hastalığının çıkış yerinin Arap ülkeleri ve bilhassa Arabistan yarımadası olmasıdır.

Birkaç yıl önce Birleşik Arap Emirlikleri’nden kara çarşaflı dindar bir kadın olan Vedad Lutah yayımladığı kitabında yazmış ve şu saptamayı ortaya koymuştur ki Araplar evlenmeden önce ilk s*ks deneyimlerini erkeklerle yaşıyorlar.

Bu saptama tarihsel olarak böyledir ve Araplar çok küçük yaştaki kızlarla evlenerek pedofili arzularını geleneksel hale getirmişlerdir. Öyle ki Arap geleneğinde dokuz yaşındaki bir kız evlenir ve gerdeğe girer. İslamiyet öncesi yaşanılan bu gelenek daha sonra Araplar tarafından kamufle edilmek üzere dinselleştirilerek İslam hukukuna-fıkıh-sokulmuştur.

Örneğin İslam’ın önde gelen hadisçileri Buhari Müslim ve Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed bin Hanbel kitaplarında Peygamber’in karısı Ayşe’den ‘’Ben altı yaşındayken Allah’ı resulü benimle evlendi dokuz yaşında iken de zifafa girdik” hadisini naklederler.

Bence Arap pedofili hastalarının fıkıha kattıkları bu hadis İslam ülkelerinde neden çok fazla sübyancılık olduğunu açıklamaya yeter ki dini kullanan sübyancı sapıklar bundan manevi cesaret alır çok rahat tecavüz ederler küçük çocuklara.

Sübyancı sapıkların zihniyetlerindeki parçaları birleştirmeye devam edelim.

İslam’ın önde gelen alimlerinden ve her yazdıkları fıkıh delili olarak kabul edilen Kurtubi İbni Arabi İbni Şaban Abdullah İbni Ömer-Hz. Ömer’in oğlu-Suyuti İbni Hacer Askalani İbni Cerir Tabari ve daha bir çoğunda ‘’Hz. Ömer bir gün Peygamber’e gelip dediki: Mahvıldum ya Resulallah; Peygamber:Seni seni helak eden nedir? Diye sordu; Ömer:Dün gece eşime gidiş yolunu değiştirdim-arkadan yaklaştım-Bunun üzerine şu ayet indi:

”Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. ”-Bakara 223.

Bu ayete nasıl mana verdiklerini bilmem ama buna dayanarak Araplar arasında eşlerine dübürlerinden yanaşmak helal işler dairesindedir ve bu Arap sapıklığı tüm İslam ülkelerine yayılmıştır.

Bakın İslam ülkelerinde yukarıda açıkladığım ayete dayanarak eşlerine dübürlerinden yanaşma o kadar yaygın ki Maliki mezhebinin kurucusu Malik İbni Enes’e ‘’Acaba insan helaliyle anal yolla ilişkiye girebilir mi? Diye sorduklarında şöyle dedi:Daha şimdi bu iş yapıp gusul abdesti aldım” yanıtını verdi ve bu bilgi İslam’ın önde gelen alimlerinden Celalettin Suyuti’nin Eddur’il Mensur c.1 s.266’da kayıtlıdır.

Ayrıca İslam dünyasında Kütübü Sitte diye bilinen 6 sağlam hadis kitabından olan Nesai’de‘’Bu işin haram olduğuna dair sahih rivayet bulunmamaktadır” şeklinde kayıtlıdır.

Yukarıda açıkladığım Arap sübyancı geleneğine ait çok küçük yaştaki kız çocuklarının evlendirilmesinin İslam fıkhına sokulması ve hemen üstte açıkladığım bir erkeğin karısına dübüründen-popo-yanaşmasının önemli delillerle helal kabul edilmesi İslam coğrafyasında pedofili psikos*ksüel sapıklığının normal kabul edilir olmasını sağlamıştır ki şimdi bu toplumsal yaranın nedeninin üçüncü ayağını açıklayacağım.

Kuran’ın Tur suresi 24.ayeti ‘’Etraflarında sedeflerinde saklı inciler gibi tertemiz gılmanlar dolaşır” anlamını ifade eder ki cennette cennetliklerin etraflarında dolaşan gılmanlardan bahseder.

Gılman’ın anlamı bıyığı terlememiş genç ve güzel çocuk demektir.

Ayrıca yine Kuran’ın İnsan suresi 19.ayetinde ‘’Etraflarında Vildanlar(ölümsüz delikanlılar) dolaşır onları görünce sanırsın ki saçılmış incilerdir” ayeti ile gılman ayeti oğlancı sapıkların yanlış anlamasıyla iştahlarını kabartmış ve hep küçük yaştaki parlak erkek çocuklarla bu en iğrenç fiili işlemişlerdir.

Hatta İslam tarihinde nice halifeler sadece kadın cariyelerden kurulan haremle yetinmemişler parlak güzel erkek çocuklardan kurulu haremleri de saraylarından eksik etmemişlerdir.

İşte İslam dünyasındaki küçük çocuklara tecavüz olayının üç dinsel sacayağını açıklamaya çalıştım ki bunlar tecavüzcü dinci sapıkların sarıldığı güya delillerdir.

Kendisini Müslüman ve çocukların din öğretmeni olarak kabul edip te din eğitimi verilen okullar Kuran kursları İslam’ı yayma adına açılmış yurtlarda oğlancılık/sübyancılık alçaklığını işleyen sapıkların bu fiili işlerken kendi sapkın yorumlarına dayanarak yukarıda sıraladığım üç delili göz önünde bulundururlar ki bu psikos*ksüel hastalıklarından hiçbir zaman kurtulamazlar.

İslam dünyasını kanser gibi sarmış bu pedofili hastalığına karşı üç önlem gerekmektedir.

Bunlar:

1-Çocukları dindar ve terbiyeli yetiştirme gayesi ile elinizden alan okullar kurslar ve yurtlardan uzak tutmak

2-Çocuklara bilimsel temellere dayalı ve beyinlerinde kendileri olacakları özgür düşünce sistemini yaratacak eğitim ve öğretim kurumlarına vermek

3-Bilhassa küçük çocuklara musallat olan tecavüzcü sübyancı sapıklara caydırıcı önlem olarak tıbbi yöntemlerle onları ömür boyu iğdiş(hadım) edecek ceza yasasını getirmek.

İslam coğrafyasının her santimetrekaresinin kan barut bombalar toplu katliamlar hırsızlıklar devleti yönetenlerin talanları ve bugün işlediğimiz küçük çocuklara tecavüz olaylarının sebepleri nelerdir? Diye sorduğumuzda hepsinin altında tarih boyunca alçak sahtekarların dine soktukları uydurmalar yattığı ortaya çıkmaktadır. Seküler ve bilimsel eğitimden başka bir şey Müslüman dünyasını kurtaramaz.

Kaynak yazı: http://www.halkinhabercisi.com/

LİNK : https://tammakale.com/2019/07/islam-ulkelerinde-oglancilik-ve-subyancilik-neden-yaygindir-nedenleri-ayet-ve-hadisleri-ve-caresi/?fbclid= IwAR0ImH8E050S2NFoFM1gYOW_9da0H-5cr2XkhYqqr1NaHAFc_UhxG0BqJO8

CASUSLAR DOSYASI : Casus nedir ? İslam tarihinde casusluk faaliyetleri ve önemi…


Casus nedir ? İslam tarihinde casusluk faaliyetleri ve önemi…

Arapça ces kökünden "gözetleyen, araştıran" mânasında isim olan casus kelimesi, "düşmanın sırlarını araştırıp bilgi sızdıran, düşman içinde çeşitli yıkıcı faaliyetlerde bulunan kişi" anlamına gelmektedir. Bu faaliyet sırasında göz önemli bir fonksiyon icra ettiğinden Arapça’da casusa "göz" anlamına gelen ayn adı da verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de casus kelimesi yer almamakla beraber aynı kökten gelen tecessüs fiil olarak geçmektedir (el-Hucurât 49/12).

A) Tarihçe. 1. Asr-ı Saâdet Dönemi. Hz. Peygamber İslâm devletinin başkanı olarak barış ve savaş halinde üstünlük sağlamak amacıyla düşmanın siyasî, askerî ve iktisadî faaliyetlerine dair istihbarat çalışmalarına büyük önem vermiştir. Bedir Savaşı’na başlamadan önce Kureyş ordusuyla ilgili araştırmalara bizzat katıldığı gibi önemli savaşların hemen hepsinde düşman hakkında bilgi toplayacak gözcüler göndermiş ve düşman ülkesinde yaşayarak merkeze bilgi aktaran casuslar görevlendirmiştir.

Hz. Peygamber’in istihbarat çalışmalarına verdiği önemi ve bu tür faaliyet alanlarının genişliğini gösteren örnekler olarak o dönemde görevlendirilen bazı casusları ve görevlerini zikretmek gerekir. Müslüman oldukları halde kimliklerini gizleyerek oturdukları Mekke, Evtâs, Necid ve Diyârıgatafân’dan siyasî, askerî ve iktisadî bütün önemli faaliyetleri rapor etmek üzere Ebû Temîm el-Eslemî, Abbas b. Abdülmuttalib, Enes b. Ebû Mersed, Ömer b. Sâidî ve Hüseyl b. Nüveyre el-Eşcaî; Kureyş’in daha sonra Bedir Savaşı’na sebebiyet veren Suriye kervanını takip etmek üzere Talha b. Ubeydullah ve Saîd b. Zeyd; müslüman olduğunu gizleyen Mekkeli bir demirci ile irtibat kurarak Ayyâş b. Ebû Rebîa ve Seleme b. Hişâm adlı iki müslüman mahkûmu kaçırmak üzere Velîd b. Velîd b. Mugīre; Müreysî’ Gazvesi öncesinde mensubu bulunduğu Benî Mustaliḳ kabilesinin Medine’ye saldırmak için başlattığı hazırlık hakkında bilgi toplamak üzere Büreyde b. Husayb; Hâlid b. Süfyân b. Nübeyh el-Hüzelî’nin Medine’ye hücum etmek maksadıyla Urene’de taraftar toplamaya başladığına dair haberlerin aslını araştırmak ve doğru olduğu takdirde Hâlid’i öldürmek, ayrıca dört beş kişilik bir grupla beraber İslâm düşmanı yahudi Ebû Râfi’i öldürmek üzere Abdullah b. Üneys el-Cühenî; Hendek Muhasarası sırasında, müslüman olduğunu gizleyerek müttefik ordularının arasına girmek ve bölücü faaliyetlerde bulunmak suretiyle ordu mensuplarını birbirine düşürüp ittifakın dağılmasını sağlamak üzere Benî Eşca’ kabilesinin reisi Nuaym b. Mes’ûd; aynı ordunun içine sızarak bilgi toplamak üzere Cübeyle b. Âmir el-Belevî ve Huzeyfe b. Yemân; yine Hendek Muhasarası sırasında Benî Kurayza yahudilerinin tutumunu öğrenmek üzere Zübeyr b. Avvâm; Hudeybiye Antlaşması ile sonuçlanan umre yolculuğuna karşı Kureyş’in aldığı tavrı tesbit etmek için Büsr b. Süfyân; Huneyn Gazvesi’nden önce Hevâzin, Sakīf, Nasr ve Cüşem gibi kabilelerin toplandıkları haberinin alınması üzerine Medine’ye karşı bir savaş hazırlığı içinde olup olmadıklarını araştırmak maksadıyla Abdullah b. Ebû Hadred; Tebük Seferi’nden önce Benî Kâ’b kabilesini düşmana karşı kışkırtmak üzere Büdeyl b. Verkā, Amr b. Sâlim ve Büsr b. Süfyân; Bedir Savaşı’nda yenik düşen Kureyş kabilesini müslümanlara karşı kışkırtıp siyasî-askerî bir ittifak teklif ettiği ve Hz. Peygamber ile yaptığı anlaşmayı bozan benzeri hareketlerde bulunduğu tesbit edilen Medine yahudilerinin reisi Kâ’b b. Eşref’i öldürmek üzere Ebû Nâile’nin de aralarında bulunduğu bir grup ve Mekke’deki müslüman esirleri Medine’ye kaçırmak üzere Mersed b. Ebû Mersed el-Ganevî görevlendirilmişti. Hz. Peygamber’in casusları zaman zaman ödüllendirdiği de bilinmektedir. Meselâ Kureyş kervanını takiple görevli olan Talha b. Ubeydullah ile Saîd b. Zeyd Bedir Gazvesi’ne katılmadıkları halde ganimetten pay almışlardır.

İslâmiyet’ten önce, Arabistan ticaretine hâkim olan Kureyş başta olmak üzere bütün Arap kabileleri hayatlarına ve mal varlıkları ile ticaret kervanlarına yönelik her türlü tecavüzü önlemek için casusluk faaliyetlerine önem vermişlerdir. Kureyş kabilesi İslâm’dan sonra bu faaliyetleri baş düşman olarak gördüğü müslümanlara yöneltmiştir. Bunun en belirgin örneklerinden biri, Ebû Süfyân’ın liderliğinde Suriye’den gelen Kureyş kervanının aldığı sağlam istihbarat sayesinde hem Hz. Peygamber’in gönderdiği casusları, hem de kendisini bekleyen İslâm ordusunu atlatarak Mekke’ye ulaşmasıdır. Bundan dolayı Hz. Peygamber, karşı casusluk faaliyetlerini de ihmal etmemiştir. Bu yönde aldığı ilk tedbir, Tebük Gazvesi hariç bütün askerî sefer ve seriyyelerde en yakınlarına bile gerçek hedefi söylemeyerek dikkatleri başka taraflara çekmek olmuştur. Hatta Abdullah b. Cahş seriyyesinde olduğu gibi bazan gönderdiği bir askerî birliğin kumandanına bile gerçek hedefi söylemediği, eline mühürlü bir mektup vererek belli bir süre sonra okuyup gideceği yeri öğrenmesini emrettiği görülmektedir. Bunun yanında düşman adına çalışan casusların yakalanarak etkisiz hale getirilmesi çalışmaları da vardır. Meselâ Hâtıb b. Ebû Beltea’nın Mekke’nin fethi için yapılan hazırlıkları ihbar girişimi ortaya çıkarılmış, Ebû Süfyân adına casusluk yapan Furât b. Hayyân yakalanmış, Benî Mustaliḳ Gazvesi’nden hemen önce İslâm ordusunun içine sızıp bilgi toplayan bir casus ve Huneyn Gazvesi’nden önce yine aynı görevi yapan bir başka casus öldürülmüştür. Ayrıca Hz. Peygamber’in, Hudeybiye Antlaşması ile sonuçlanan Mekke yolculuğu sırasında Kureyş hakkında bilgi toplamak için Huzâalı bir gayri müslimi görevlendirdiğine dair rivayetler, İslâm devletinin gerektiğinde gayri müslim casuslar kullanmasının da câiz olduğunu göstermektedir.

2. Sonraki Dönemler. İstihbarat faaliyetlerine Asr-ı saâdet’ten sonra da gerekli önemin verildiği görülmektedir. Hilâfet dönemi iç ve dış savaşlarla geçen Hz. Ebû Bekir ridde* olayları süresince her tarafa casuslar göndermiş, Şam ve Filistin ordularının kumandanları Yezîd b. Ebû Süfyân ile Amr b. Âs’a, diğer cephelerdeki İslâm ordularının durumunu rapor edecek ve düşman hakkında bilgi toplayacak casuslar görevlendirmelerini ve kendileriyle ilgili sırları gizlemelerini emretmiştir. Ecnâdeyn Savaşı sırasında kimliğini gizleyerek elçi sıfatıyla girdiği düşman karargâhında incelemelerde bulunan kumandan Amr b. Âs’ın, Filistin bölgesindeki Kaysâriye’nin muhasarası esnasında yakalanan düşman casuslarını elde ederek kendi hesabına çalıştırdığı da rivayet edilmektedir. Yine Hz. Ebû Bekir döneminde Şam fâtihi Ebû Ubeyde b. Cerrâh bölgede tutunabilmek için gayri müslim Nabatîler’den casus olarak faydalanmıştır. Sevâd orduları kumandanı Hâlid b. Velîd de Âlîs ve Hîre halkı ile, İranlılar’a karşı casusluk yapmaları şartıyla antlaşma yapmıştır.

Hz. Ömer istihbarat faaliyetlerine büyük önem vermiş, Ebû Ubeyde ve Sa’d b. Ebû Vakkās gibi ordu kumandanlarına Hz. Ebû Bekir’inkine benzer tavsiyelerde bulunmuştur. Ebû Ubeyde’nin bölge zimmîlerinden Bizans ordusu içinde faaliyet gösterecek casuslar seçtiği, Hâlid b. Velîd’in de çeşitli bölgelerde casusluk ve karşı casusluk faaliyetlerinde bulunan adamları olduğu bilinmektedir. Filistin ordularının Gazze kanadı kumandanı Alkame b. Mücezziz, elçilerinin yeterli istihbaratı sağlayamaması üzerine elçi sıfatıyla girdiği düşman kalesinde bizzat bilgi toplamıştı. Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Antakya civarındaki Curcûme halkı ile (Cerâcime), ayrıca Ürdün ve Filistin’deki Sâmirîler’le cizyeden muaf tutulmaları karşılığında casusluk yapmaları hususunda anlaşmıştır. Şam’ın fethinden sonra Bizanslılar hesabına casusluk yaptıkları anlaşılan Arbessûs (Misis veya bugünkü Kozan civarı) zimmîlerini, bölgeyi bir yıl sonra veya -bütün mal varlıklarının iki katının kendilerine ödenmesi karşılığında- derhal boşaltmaları hususunda muhayyer bırakmış, birinci seçeneği tercih etmeleri üzerine de verilen süre sonunda bu yerleşim merkezini yıktırmıştır. Ayrıca gayri müslimlerin Medine’ye girişini kontrol altına almak ve giyim kuşamlarında müslümanlara benzemelerini yasaklamakla da düşman casuslarının hilâfet merkezine sızmalarını engellemeye çalışmıştır.

İstihbarat faaliyetleri Hz. Osman döneminde de devam etmiştir. Kıbrıs fâtihi Muâviye b. Ebû Süfyân’ın ada halkıyla yaptığı zimmet antlaşmasına gerektiğinde düşmanın durumunu rapor etmeleri şartını da koyduğu bilinmektedir. Daha sonra ise ortaya çıkan tefrika dolayısıyla istihbarat daha çok Hz. Ali ile Muâviye arasında gelişmiştir. Bununla birlikte Hz. Ali genel istihbarat faaliyetlerini de ihmal etmemiş ve meselâ Mısır valiliğine tayin ettiği Eşter’e her tarafa güvenilir casuslar göndermesini emretmiştir.

Emevîler devrinde istihbarat teşkilâtı daha düzenli bir yapıya kavuşturulmuştur. Bu dönemde oluşturulan Dîvânü’l-berîd’e mensup memurlar aynı zamanda istihbarat faaliyetlerini de yürütüyorlardı. Bunlar bilgi toplayarak merkeze ulaştırırken yine aynı dönemde oluşturulan Dîvânü’r-resâil mensupları da elde edilen gizli belgeleri değerlendirmek ve istihbaratla ilgili yazışmaları yürütmekle vazifelendirilmişti. Ayrıca toplumun her kesiminden casusların görevlendirildiği bu dönemde sınırlarda giriş çıkışlar da kontrol altına alınmıştı. Abbâsîler devrinde Dîvânü’l-berîd’den ayrı olarak savaş sırasında faaliyet gösterecek özel haber alma teşkilâtı (el-bürudü’l-harbiyye) kurulmuştu. Büveyhîler zamanında ilk defa Muizzüddevle tarafından sâî ve gammâz adı verilen casuslar görevlendirilmiş, Fâtımîler döneminde ise bu tür faaliyetler Dîvânü’l-inşâ çerçevesinde yürütülmüştür. Casuslar doğrudan Dîvânü’l-inşâ başkanı tarafından görevlendirilir, maaşları onun tarafından ödenir ve bilgiler doğrudan doğruya ona aktarılırdı. Memlükler devrinde ilk defa I. Baybars tarafından özellikle Moğollar ve Franklar’a karşı faaliyet gösterecek yeni bir istihbarat servisi kurulmuştur. Memlük kaynaklarında bu gizli servis elemanları kāsıd adıyla zikredilmektedir. Kimlikleri pek çok Memlük devlet ricâlinden dahi gizlenen, adları divanlara kaydedilmeyen bu servis elemanları doğrudan doğruya müstakil bir âmire bağlı olup raporlarını ona sunuyor ve maaşlarını gizli bir ödenekten alıyorlardı.

B) Fıkhî Hükümler. İslâm hukukuna göre İslâm devleti lehine casusluk yapmak câizdir. Hatta devletin bekası için zaruret halini alırsa bu tür faaliyetlerde bulunmak vâciptir. Nisâ sûresinin 71. âyetinde müminlere düşmana karşı tedbir almaları, Enfâl sûresinin 60. âyetinde düşmana karşı kuvvet hazırlamaları emredilmektedir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre savaşta üstün gelebilmek için barışta tedbir almak ve hazırlıklı olmak gerekmektedir. Bu ise düşmanın siyasî, askerî ve iktisadî durumunu bilmek ve gerekli tedbirleri almakla mümkündür.

Bir müslümanın düşman lehine casusluk yapmasının haram olduğu konusunda icmâ vardır. Enfâl sûresinin 27. âyetinde müminlerin Allah’a, Resul’üne ve birbirlerine karşı hainlik etmeleri, Mâide sûresinin 51. âyetinde yahudi ve hıristiyanları dost edinmeleri, Mümtehine sûresinin 1. âyetinde ise Allah’ın ve inananların düşmanlarıyla yakınlık kurmaları yasaklanmıştır. Bu âyetler ve Hz. Peygamber’in karşı casusluk faaliyetleriyle ilgili sünneti, düşman casuslarının ihbar edilmesinin vâcip olduğuna delil teşkil etmektedir.

Düşman hesabına çalışan casuslara, bunlara yardım ve yataklık edenlere verilecek cezalar konusunda değişik görüşler mevcut olup konu ile ilgili hükümler suçlunun müslüman, zimmî, harbî müste’men oluşuna göre de farklılık arzetmektedir.

1. Müslüman Casus. İmam Mâlik’ten gelen bir rivayete göre dindaşlarına zararı dokunduğu ve yeryüzünde fesat çıkmasına sebebiyet verdiği için öldürülür. Düşman lehine çalışan müslüman casusun zındık* hükmünde olduğunu ileri süren İbnü’l-Kāsım, İbn Rüşd ve Sahnûn gibi Mâlikîler’e göre suçluluğu ortaya çıktıktan sonra tövbe etse bile ölümle cezalandırılır. Derdîr de bu görüşü benimsemekte, ancak suçluluğu ortaya çıkmadan önce ikrarda bulunup tövbe eden casusun tövbesinin kabul edilmesi gerektiğini söylemektedir. İbn Vehb bu görüşü daha da yumuşatıp suçluluğunun ortaya çıkmasından sonraki tövbenin de kabul edilmesini savunmakta, İbnü’l-Mâcişûn ise suçlunun bir defaya mahsus olmak üzere ta’zîr*le cezalandırılması, suçun tekerrürü halinde ise öldürülmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Eşheb el-Kaysî ve kendilerinden nakledilen diğer rivayetlere göre İmam Mâlik ile İbnü’l-Kāsım bu hususta hükmün devlet başkanına ait olduğunu belirtmektedirler. İbn Kayyim el-Cevziyye’nin de içinde bulunduğu bazı Hanbelîler’e göre bu suç, gerektiği takdirde ölüm de dahil olmak üzere ta’zîrle cezalandırılır. Ahmed b. Hanbel, İbn Akīl ve İbn Teymiyye, düşmana bilgi sızdıran müslüman casusun ta’zîren öldürüleceği görüşünü benimserken Ebü’l-Mehâsin İbnü’l-Cevzî, ancak tekrar casusluk yapacağından korkulması halinde bu cezanın verilebileceğini belirtmiştir. Bazı Mâlikîler’le Hanefîler, Şâfiîler, Zeydîler’e ve Evzâî’ye göre düşman hesabına casusluk yapan müslüman öldürülmez. Bir rivayete göre Ahmed b. Hanbel ile Ebû Ya’lâ el-Ferrâ da bu görüştedirler. Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf gibi bazı Hanefîler ise bir daha işlememek üzere tövbe edinceye kadar fizikî baskı (Ar. vec’: dayak vb.) ve uzun süreli hapsi ihtiva eden bir ta’zîr cezasının uygulanmasından yanadırlar. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, suçunu bizzat ikrar etmesi veya suçluluğunun sübut bulması halinde devlet başkanı tarafından fizikî cezaya çarptırılması gerektiğini söylemektedir. Bazı Mâlikîler de suçluluğunun sabit olması durumunda fiziki baskı, hapis ve sürgünü ihtiva eden bir ta’zîr cezası uygulanması görüşündedirler. İmam Şâfiî ise daha çok suçlunun kimliği üzerinde durmaktadır. Ona göre müslümanların ileri gelenlerinden güvenilir bir kişi fiilin hükmünü bilmeden bu suçu işlemişse cezalandırılmaz, bu vasıfları taşımayan biri ise ta’zîren cezalandırılır. Sonuç olarak, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine mensup bazı âlimler, bu suça uygulanacak ta’zîr cezasının sınırını geniş tutup suçlunun ölümle cezalandırılacağını söylerken başta Hanefî ve Şâfiîler olmak üzere İslâm hukukçularının çoğunluğu fiziki baskı, hapis, sürgün gibi bir cezanın verilebileceği görüşünü benimsemişlerdir. Devlet başkanının, ta’zîr grubuna giren cezaların takdiri konusundaki geniş yetkisi de göz önüne alınırsa cezanın uygulanması sırasında duruma göre farklı hükümler uygulama imkânının her zaman mevcut olduğu anlaşılır.

2. Zimmî Casus. İslâm devletinin gayri müslim vatandaşı olan zimmî, casusluk yapması halinde, İmam Mâlik ve talebeleri, Ahmed b. Hanbel ve Evzâî’ye, ayrıca İmâmiyye ile Zeydiyye mezheplerine göre zimmet akdini bozduğundan devlet başkanı tarafından ölümle, asılarak teşhir edilmek veya köle statüsüne geçirilmek suretiyle cezalandırılır. Ebû Yûsuf ise sadece ölüm cezasını gerekli görmektedir. Şâfiîler’in çoğunluğuna göre, eğer zimmet akdinde İslâm devletiyle ilgili sırların düşmana aktarılmasını yasaklayan bir madde bulunmuyorsa, bu suçun işlenmesi halinde akid bozulmayacağından suçlu öldürülmez. Hanbelîler de bu görüşü tercih etmişlerdir. Ebû Yûsuf dışındaki Hanefîler’le bazı Şâfiîler’e göre, zimmet akdinde böyle bir madde bulunsun veya bulunmasın, casusluk suçu akdi bozmadığı gibi suçlu da öldürülmez, ancak her iki halde de fizikî ceza uygulanır.

3. Harbî-Kâfir Casus. Gayri müslim bir devletin vatandaşı olup müste’men statüsünde bulunmayan casusların öldürülmesi hususunda ittifak vardır. Şeybânî’ye göre bulûğa ermemiş casuslar katledilmeyip fey* hükmü uygulanır.

4. Müste’men Casus. İslâm ülkesine eman*la girmek isteyen gayri müslim bir kişide ilke olarak casusluk, sabotaj, kışkırtıcılık gibi İslâm devletine zarar vermeye yönelik bir kastın bulunmaması şartı aranır. Eman akdinde, İslâm devletiyle ilgili sırları düşmana aktarmasını ya da düşman casuslarına yardım ve yataklık etmesini yasaklayan bir madde bulunmasına rağmen casusluk suçunu işlerse öldürüleceği konusunda görüş birliği mevcuttur. Böyle bir maddenin mevcut olmaması halinde Hanbelîler, Mâlikîler ve Ebû Yûsuf, bu suçla süreli bir eman akdinin bozulacağını ileri sürerek yine ölüm cezasına hükmetmekte, ancak devlet başkanının müste’men casusu köle statüsüne geçirmeyi tercih edebileceğini de söylemektedirler. Evzâî, emanın kaldırılıp casusun sınır dışı edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Ayrıca Şeybânî suçluluğu kesinlik kazanmamış casus zanlısının sınır dışı edileceğini belirtir. Ebû Yûsuf dışındaki Hanefîler ile Şâfiîler ise eman akdinin böyle bir suçla bozulmayacağı, dolayısıyla suçlunun öldürülemeyeceği, ancak fizikî ceza uygulanıp hapsedileceği görüşündedirler. Sonuç olarak casusluk suçunun ta’zîr grubuna girdiği ve devlet başkanının bu konuda geniş takdir yetkisinin bulunduğu göz önüne alınırsa casusa verilecek cezanın günün şartlarına göre belirlenme imkânının her zaman mevcut olduğu söylenebilir.

İslâm kaynaklarında, kendi devleti lehine casusluk yapan bir müslümanın dinî görevlerini yerine getirirken karşılaştığı zorluklar sırasında faydalanabileceği ruhsat*lara dair bilgiye rastlanmamaktadır. Bununla ilgili literatürde tesbit edilebilen tek örnek, Medine’ye saldırmak üzere Urene’de taraftar toplamaya başlayan Hâlid b. Süfyân b. Nübeyh el-Hüzelî’yi öldürmekle görevlendirilen Abdullah b. Üneys el-Cühenî’nin ictihadıdır. İslâm hukukçuları esas itibariyle, erkânına riayet imkânı bırakmayan hastalık veya şiddetli savaş hali dışında farz namazların yürürken, kıbleden başka bir tarafa yönelerek veya ima ile edasına ruhsat vermemişlerdir. Ancak düşmanını kaçırmamak için ardından takip eden Abdullah b. Üneys’in bu sırada ima ile namazını da kıldığı, Hz. Peygamber’in ise onun bu ictihadını onayladığı rivayet edilmektedir. Bu hususta hüküm verirken maslahat* ve zaruret*le ilgili genel kurallara başvurmanın zorunlu olduğu anlaşılmaktadır.

Uhud Gazvesi’nden hemen önce Hz. Peygamber tarafından gönderilen Ali b. Ebû Tâlib kumandasındaki keşif kolunun, ele geçirdiği iki düşman gözcüsünü bilgi vermekten kaçınmaları üzerine dövmeleri, gerektiği takdirde düşman casuslarına konuşmaya zorlamak için fizikî baskı uygulanabileceğini göstermektedir. Ancak Şeybânî’ye göre fizikî baskının suçun ispatı için uygulanması halinde meydana gelecek bir ikrar, ikrah altında gerçekleştiğinden geçerli değildir.

C) Türk Devletlerinde Casusluk. Tarih boyunca çok sayıda devlet kuran ve pek çok devletle siyasî münasebetlerde bulunan Türkler istihbarat işine büyük önem vermişlerdir. Orta Asya Türk devletlerinde casuslara çaşut, ihbara ise çaşutlama denirdi.

Eski siyaset bilimcileri, ülkenin ve halkın menfaati için casus kullanmanın gereği üzerinde durmuşlardır. Nizâmülmülk, dünyanın her yerine tüccar, seyyah, sûfî, eczacı kılığında casuslar gönderilmesini ve bunlardan ülkelerin durumları hakkında haberler alınmasını, taşradaki idarecilerin padişaha muhalefetlerine ve muhtemel isyanlarına karşı ülke içinde de casus kullanılmasını, ancak casuslara karşı da uyanık bulunulmasını tavsiye etmiştir (Siyâsetnâme, s. 110 vd.). Aynı şekilde XI-XIII. yüzyıllar arasında yazılan idarî teşkilâtla ilgili eserlerde sûfî müellifler bile ülkenin selâmeti bakımından istihbarat işinin önemini belirtmişlerdir.

Müslüman Türk devletlerinden Gazneliler’de berîd* teşkilâtı ve istihbarat işlerinin büyük önem kazandığı bilinmektedir (Beyhakī, I, 27, 386). Gazneliler’de casusluk özellikle Sultan Mahmud zamanında çok gelişmiştir. Onun casusluk faaliyetlerini yoğunlaştırdığı ülke ise Karahanlı Devleti’ydi.

Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk yıllarında casusluk işlerine önem verilmemiş, Dîvân-ı Berîd de kaldırılmıştır. Nizâmî-i Arûzî Selçuklu idarecilerini, saltanata mahsus âdet ve kuruluşların çoğunu, bu arada haberleşme teşkilâtını kaldırmakla itham etmektedir (Çehâr Makale, GMS, XI, 24). Gerçekten kaynaklarda belirtildiği gibi casusluktan ve casuslardan hoşlanmayan Alparslan bu teşkilâtı kaldırmıştır (Bündârî, s. 67). Nizâmülmülk, İsmâilîler’in uzun süre gizli faaliyetlerde bulunduktan sonra iyice güçlenip birdenbire ortaya çıkmalarını haber alma teşkilâtının bulunmayışına bağlamaktadır. Daha sonra Selçuklular’da Nizâmülmülk’ün gayretleriyle haberleşme sistemi kurulmuş, Sultan Melikşah’la veziri özel casuslar kullanmışlardır. Sultan Sencer’in Edîb Sâbir adlı şairi casusluk göreviyle Hârizm’e gönderdiği ve onun yolladığı bir resim sayesinde kendisine karşı düzenlenen bir suikasttan kurtulduğu bilinmektedir (Devletşah, I, 136-137).

Büyük Selçuklu Devleti’nin uzantıları sayılan diğer Türk devletlerinde de istihbarat işine önem verilmiştir. Kirman Selçukluları hükümdarlarından Muhammed b. Arslanşah yalnız ülkesinde değil İsfahan, Horasan vb. yerlerde "sâhib-i haber" denilen casuslar bulundurmuştur. Hârizmşahlar’da casusluk teşkilâtına önem verilmiş, Haçlılar’la sürekli mücadele halinde bulunan Zengîler ve Eyyûbîler zamanında da teşkilâtın gelişmesi için büyük gayretler sarfedilmiştir. Casusluğun, hükümdarların bu işe önem verip vermeyişine göre gelişip zayıfladığı anlaşılmaktadır.

Anadolu Selçukluları’nda berîd teşkilâtı mevcut olmamakla birlikte istihbarat işlerinin artarak önem kazandığı bilinmektedir. Esasen daha Büyük Selçuklular’dan itibaren Arapça berîdin yerine Türkçe ulak kelimesinin kullanılmaya başlandığı görülmektedir. Selçuklular, önceleri Bizans İmparatorluğu’nun casusları ve İran’daki Bâtınî zümrelerin gizli fedaileriyle (bk. DÂÎ) uğraşırken XI. yüzyıldan itibaren bunlara Moğol casusları da katılmıştır. Anadolu Selçukluları özellikle Moğol casuslarına karşı Bizans’a yaklaşma ve bu devletle siyasî münasebet kurma yollarını aramışlardır. XII ve XIII. yüzyıllarda Anadolu Selçukluları’nın Bizans İmparatorluğu ile kurduğu ilişkiler, görünüşte resmî elçi, gerçekte ise casus olan görevlilerle olmuştur. Selçuklular’ın gelişmesini ve Batı’ya yayılmasını istemeyen Moğol hükümdarları daha ziyade Bâtınî casuslar kullanmışlardır. II. Gıyâseddin Keyhusrev zamanında Anadolu’da Baba İshak-ı Horasânî adlı Türkmen şeyhinin başlattığı Babaîler ayaklanmasının amacı sadece dinî değildi; Moğollar’ın Anadolu’yu ele geçirmelerine yönelik önceden tasarlanmış planlı bir hareketti. Babaî müridleri arasına giren Moğol casusları Selçuklu ordusunun başarı kazanmasını güçleştiriyordu. Nitekim o yıllarda Moğol ordusu Kösedağ’da Selçuklular’ı yenmiş ve bu devlete son vermiştir (1243).

İlhanlılar zamanında, Hasan Sabbâh’ın yolundan giderek casusluğu Bâtınîliği yayma faaliyeti için kullanan dervişlerin çalışmaları önlenmiştir. Hülâgû Han’ın kumandası altındaki Moğol ordusu, Haşhaşî casuslarının yuvalandığı Alamut Kalesi’ni almış ve gizli faaliyetlerde bulunan Bâtınîler’i ortadan kaldırmıştır.

Moğollar daha sonra Anadolu birliğini kuran, Trakya’yı alarak Balkanlar’a yayılan Osmanlılar zamanında da faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. XIV. yüzyıl sonlarında Anadolu’da yine Bâtınî düşünceleri benimseyen gizli bir akım yayılmaya başladı. Horasan taraflarından gelen ve kendilerine derviş süsü veren Bâtınîler Cengiz Han’ın haleflerince himaye edilmiş, Osmanlı, Altın Orda, Türkistan ve İran ülkelerine gönderilmiştir.

Timur devrinde, komşu ülkelerde ve halk arasında dolaşarak haber toplayan derviş, tüccar, müneccim, asker, sanatkâr, pehlivan kılığında casuslar kullanıldığı bilinmektedir. Bizzat Timur tarafından görevlendirilen bu kişiler genellikle iki koldan faaliyet gösteriyorlardı. Bunlardan biri, Osmanlı idaresindeki Anadolu beyliklerini Osmanlılar’a karşı ayaklandırmak, diğeri ise Moğol hâkimiyeti altında bulunan yerlerde yaşayan Bâtınîler’i Sünnîler arasına sokarak inanç karışıklığı çıkarmak, özellikle Alevîler’i Anadolu’nun doğusundan başlayarak Güneydoğu’ya ve Orta Anadolu’ya doğru ilerletmekti. Timur kısa sürede muvaffak olmuş, Yıldırım Bayezid zamanında hemen hemen siyasî birliği kurulmuş olan Anadolu’yu Ankara Savaşı’ndan sonra parçalamayı başarmıştır. Timur’un Ankara Savaşı’nı kazanmasında casusların büyük rolü olmuştur.

Osmanlılar zamanında, çoğu Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme’sinin etkisinde kalınarak yazılmış nasihatnâme ve siyâsetnâme türündeki eserlerde casus kullanmanın önemi ısrarla vurgulanmıştır. Bu eserlerde ülke içinde olduğu gibi dış düşmanlara karşı da casus kullanılması öğütlenmiş, düşmanın durumunu bilmenin önemi ve ülkenin ancak bu sayede ayakta kalabileceği belirtilmiştir. Gerçekten Osmanlı Devleti’nin gerilemesinde, XVI. yüzyılın sonlarından itibaren istihbarata gereken önemin verilmeyişinin büyük rolü olduğu bilinmektedir. Nitekim dönemin siyaset bilimcileri de bu hususa dikkat çekmişlerdir (Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Nesâyihü’l-vüzerâ, s. 79).

Osmanlılar’da muhbirlik ve "nakl-i kelâm" pek hoş karşılanmamakla birlikte istihbarat, daha kuruluş yıllarından itibaren üzerinde önemle durulan bir konu olmuştur. Timur darbesinden sonra XV. yüzyılın ilk çeyreğinde tekrar toparlanan Osmanlılar dışarıda ve içeride casusluk faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Dışarıdaki faaliyetler genellikle, başta Bizans İmparatorluğu olmak üzere Macaristan Krallığı’na, Venedik Cumhuriyeti’ne ve papalığa karşı olmuştur. Osmanlılar Anadolu birliğini sağlamak için beyliklere ve özellikle Karamanoğulları’na karşı da casus kullanmışlardır. Hıristiyan dünyasıyla ilgili olarak daha ziyade yahudilerden ve özel olarak yetiştirilmiş hıristiyan casuslardan faydalanılmıştır. Genellikle İtalya’da ve Avusturya’da faaliyet gösteren bu casuslara martolos* denirdi. Bir rivayete göre martoloslar daha Osman Gazi ve Orhan Gazi zamanlarında casus ve haberci olarak kullanılmıştır (Neşrî, I, 25, 51, 174). İtalya’da görevli martolosların sadece yahudilerden olmasına özen gösterilir, böylece yahudilerin Hıristiyanlığa karşı Mûsevîlik gayretlerinden de istifade edilirdi. Özel eğitimden geçirilen hıristiyan martoloslar ise genellikle Macaristan ve Avusturya’da faaliyet gösterirlerdi. II. Murad, II. Kosova Savaşı öncesinde Doğan adlı bir martolostan düşmanın durumu hakkında bilgi edinmiştir (Âşıkpaşazâde, s. 134). Fâtih devrinde Macaristan’a yapılan akınlar sırasında görünüşte hıristiyan, gerçekte ise müslüman olan kırk martolosun kullanıldığı bilinmektedir (Anhegger, TD, sy. 1, s. 156). XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren martoloslar Anadolu’da özellikle Uzun Hasan’a karşı gerçekleştirilen seferlerde de faaliyet göstermişlerdir (Anhegger, a.g.e., s. 285 vd.). Martoloslar dikkat çekmemek için bulundukları ülkenin geleneklerine uygun olarak yaşarlar ve mutlaka bir işle meşgul olurlardı. Osmanlılar voynuk*ları da muhbir olarak kullanmışlardır (Ercan, s. 75, 96).

Askerî amaçlı istihbaratta Osmanlılar, daha önceki Türk devletlerinde olduğu gibi dil denilen düşman esirlerinden de istifade etmişlerdir. Savaşlarda diri olarak elde edilen ve kendilerinden orduları ve ülkeleri hakkında bilgi edinilen diller (Selânikî, I, 32; II, 645), genellikle düşman topraklarına giren akıncılar ve bunlarla birlikte akına çıkan martoloslar, bazan da timarlı sipahiler tarafından yakalanırdı (Koçi Bey, s. 25). Akıncılara bu diller kılavuzluk yaparlardı. Ancak dillerin bazan ülkeleri lehine çalıştıkları, sefer güzergâhını saptırarak Türkler’i tuzağa düşürdükleri de olmuştur. Büyük seferler için mutlaka casusların vereceği bilgilere ihtiyaç duyulurdu. Nitekim Kanûnî Sultan Süleyman’ın Sigetvar seferinde (1566) Osmanlı ordusuna, Macar kalelerinde uzun süre hizmette bulunmuş Mezorich Mortan adlı bir Boşnak kılavuzluk etmiştir.

Yükseliş döneminde Osmanlılar kendi ülkelerine kırgın bazı Batılılar’dan da casus olarak faydalanmışlardır. Fâtih Sultan Mehmed’in, sarayına getirttiği İtalyan sanatçılardan ülkeleri hakkında bilgi edindiği bilinmektedir (Babinger, s. 609-612). Buna karşılık yine Fâtih zamanında çeşitli yerlerden bilgin, sanatkâr, hekim kisvesinde gelen casusların ülkeleri lehine faaliyet gösterdiği de kaydedilmektedir. Gerçekten hemen tamamı yabancı olan saray hekimleri, Batılılar için her zaman kullanılan ideal muhbirler olmuşlardır. Fâtih’in şüpheli ölümüne adı karışan Yâkub Paşa’dan, Lord Byron’ın hekimi olup daha sonra Osmanlı sarayına yerleşen İngiliz Millingen’e ve casuslara dair bir kitap yazan Mavroyani Paşa’ya kadar saray hekimleri genellikle Osmanlılar aleyhine casusluk yapmışlardır (Cevdet, V, 63-64). Elçilikler de yine Batılılar’ın kullandığı âdeta resmî birer casusluk teşkilâtıydı (Koçi Bey, s. 66). Erken devirlerden itibaren bundan en çok Venedikliler faydalanmışlardır. Daha XV. yüzyılda bu devletin İstanbul’da balyos* adı altında dâimî elçi bulundurduğu bilinmektedir.

İstanbul’un fethinden sonra Osmanlılar’ın Anadolu’da ve Avrupa’da güçlenip yayılmaları, Batı’da biri papalık, diğeri krallarca yürütülen iki büyük casusluk teşkilâtının gelişmesine yol açmıştır. Katolik hıristiyan dünyasının temsilcisi olan papa, Türkler’e karşı bütün Avrupalılar’ı birliğe çağırırken kullandığı casuslar aracılığı ile bütün kiliseleri ve kralları Osmanlı Türkleri aleyhine karşı kışkırtmıştır. Merkezi İstanbul’da bulunan Ortodoks Patrikliği de papanın münasebet kurduğu bir müesseseydi. Hıristiyan dünyasını bölmek için Fâtih tarafından ihya edilip himaye gören Ortodoks kilisesi daha sonraki dönemlerde Türkler aleyhine Vatikan’la iş birliği yapmıştır.

XV. yüzyılda casusluk faaliyetlerinin en büyüklerinden birine, önce Rodos şövalyelerine sığınan, daha sonra İtalya’ya geçen ve papanın eline düşen Cem Sultan sebep olmuştur. Bu olay yıllarca Roma-Venedik ve İstanbul arasında gizli casusluk ve çıkar oyunlarına yol açmıştır.

Doğuda bir devlet teşkilâtı olarak casusluk, XVI. yüzyılın ilk çeyreğinde Safevî Devleti zamanında İran’da yeniden ortaya çıkmıştır. Bu teşkilâtın amacı Sünnî Osmanlı Devleti’ni yıkmak, Şiîliği İslâm dünyasına hâkim kılmak ve bütün İslâm ülkelerini ele geçirmekti. Osmanlı kaynaklarında Râfizî, kızılbaş veya Alevî adlarıyla anılan Şiî Safevîler, Şah İsmâil’in başa geçmesiyle İran’da idareyi ele aldıktan sonra özellikle Doğu Anadolu’da faaliyet göstermişlerdir. Şah İsmâil kısa sürede burada mânevî bir nüfuz kazanmayı başarmıştır. Bunda kullandığı propagandistlerin etkin rolü olduğu kesindir. Aslında birer casus olan Şiî dâîler yalnız tekkelerde ve halk arasında değil kendilerini Bektaşîliğe nisbet eden yeniçeriler arasında da faaliyet göstermişlerdir. Dede, baba, halife, sultan, şeyh, pîr gibi sıfatlarla anılan Şiî propagandacısı casuslar, II. Bayezid zamanında sarayda bile saygı görmüş ve taraftar bulmuşlardır. "Hatâî" mahlasıyla Türkçe şiirler yazan Şah İsmâil bu sayede kısa sürede Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü sarsacak bir güce ulaşmıştır. Bu hükümdar daha da ileri giderek casusları vasıtasıyla Doğu seferi sırasında Yavuz Sultan Selim’i öldürtmek istemiş, ancak başarılı olamamıştır (Lutfî Paşa, s. 249).

Osmanlı padişahları içinde gerek ülke dahilinde gerekse ülke dışında casusluktan en çok faydalanan hükümdarlardan biri Yavuz Sultan Selim’dir. Daha şehzadeliği zamanında İstanbul’da olup bitenlerden, bu arada babası II. Bayezid’in büyük oğlu Şehzade Ahmed’i veliaht yapma niyetinden haberdar olan Yavuz Selim, Şah İsmâil’in Anadolu’daki bölücü faaliyetlerinin ne dereceye ulaştığını da biliyordu. Padişah olduktan sonra Şah İsmâil’i Çaldıran’da yenerek Anadolu’daki gizli kızılbaş faaliyetlerine geçici de olsa son vermiştir.

Kanûnî Sultan Süleyman zamanında özellikle Batı’daki casusluk faaliyetlerine önem verilmiştir. Bu hükümdar sefere çıkmadan önce martoloslardan bilgi alır, Avrupa devletlerinin durumlarını, askerî güçlerini, savaş teknik ve kabiliyetlerini öğrenir, kendi ordularını da ona göre teçhiz ederdi. Kanûnî martolosları barış zamanlarında da sürekli muhbirlik işlerinde kullanmış, böylece martolos teşkilâtına ayrı bir nitelik kazandırmıştır. Bu dönemde martolosların bir görevi de düşman devletlerin halkı arasına karışarak Türkler’in gücünü, askerî üstünlüğünü anlatmak suretiyle morallerini bozmak ve devletlerine olan güvenlerini sarsmaktı. XVI. yüzyılda Osmanlılar Batı’da kral saraylarında özellikle Slav ve Hırvat sınırlarında papazları ve asilzadeleri de casus olarak kullanmışlardır. Kaptanıderyâ Küçük Ali Paşa’nın kardeşliği Sicilyalı Mehmed Ağa, Titus Moldariensis Clericus adıyla kırk yıla yakın Osmanlı himayesindeki Fransa kralının sarayında Osmanlı casusu olarak görev yapmıştır. Mehmed Ağa Avrupa devletleri ve özellikle Osmanlı Devleti’nin Batı’daki en büyük rakibi olan Avusturya hakkında da İstanbul’a muntazaman bilgiler göndermiştir. Öte yandan Türkler’in fethettikleri yerler halkına hoşgörülü davranmaları, yüzyıllarca oralarda tutunabilmelerinin en büyük sebebi olmuş, hatta bu yerler halkı çok defa Türkler lehine muhbirlik bile yapmışlardır. Kanûnî zamanında batıda Boğdan, Mohaç, Bosna, doğuda Erzurum, Van, Lahsâ bey ve beylerbeyilerine gönderilen fermanlarda düşmanı gözetlemeleri istenirken (BA, MD, nr. 3, tür.yer.) ülke içindeki haber alma teşkilâtı da geliştirilmiştir.

XVII. yüzyıl başlarından itibaren gittikçe güçlenen ve Osmanlı tebaası Ortodokslar’ın koruyuculuğunu üstlenerek gayri müslimleri Osmanlı Devleti aleyhine karşı sürekli kışkırtan Rus Çarlığı’na karşı da bir casusluk teşkilâtı kurulmuştur. Bu teşkilâta özellikle Tatarlar alınmıştır. Ulak adıyla anılan bu haberciler karavul denilen menzillerde gözcülük yaparlar ve aldıkları bilgileri süratle merkeze ulaştırırlardı. Casus ulaklar özellikle Balkanlar’da, Rus ve İran sınırlarında kullanılmıştır. IV. Murad zamanı, Osmanlı tarihinde casusluk faaliyetlerinin yoğun olduğu dönemlerdendir. Bu hükümdarın çocuk yaşta tahta çıkması sebebiyle devlet idaresi Kösem Sultan’ın eline geçmiş, gevşek idare yüzünden Safevî Devleti doğuda casusluk faaliyetlerini arttırmış ve Anadolu Alevîleri’ni merkezî hükümete karşı isyana teşvik etmiştir. Sultan Murad 1632’de idareyi eline aldıktan sonra merkezde ve taşrada durumu düzeltmeye çalışmış, İran şahının propagandacı olan casusların birçoğunu öldürtmüş, bu arada Fener Rum Ortodoks Patrikhânesi’nin devlet aleyhine faaliyetlerini arttırması üzerine patriği astırmıştır. XVII. yüzyılda Köprülü ailesinden ıslahatçı vezirler de içeride ve dışarıda çok sayıda casus kullanmışlardır.

XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti’ne tercüman, hekim, elçi olarak gelen, saraya giren ve padişahla yakın ilişki kuran Ermeni, yahudi, Rum gibi gayri müslimlerden başka Arap, Gürcü, Tatar, Arnavut ve Boşnak gibi müslüman unsurların içinden de casus çıktığı, hatta bunların II. Viyana Kuşatması’nda devlete karşı yıkıcı faaliyetlerde bulundukları bilinmektedir. Bunların en önemlisi, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile Tatarlar arasında cereyan eden olaydır. Kırım Tatarları arasına karışan düşman casusları, Mustafa Paşa’nın zaferden sonra yağmaya izin vermeyeceği şâyiasını yayarak onların savaşma şevklerini kırmışlardı.

XVIII. yüzyılda Osmanlılar düşmanları hakkında daha ziyade gemi reislerinden bilgi edinmişler ve Batılı devletler nezdinde dâimî elçi bulundurmamanın cezasını çok ağır ödemişlerdir. Halbuki İstanbul yüzyıllardan beri çeşitli sefirlerin ticarî ve askerî uzmanlarının âdeta bir mücadele alanı olmuştu. Bu mücadeleler bir süre sonra Şark meselesini doğurmuştur. XVIII. yüzyılda Fransa’dan getirtilen Baron de Tott ile XIX. yüzyılda Almanya’dan çağırılan Helmuth von Moltke, hem askerî uzman hem de siyasî diplomat olarak faaliyet göstermişlerdir. Bunlar bir yandan Osmanlı ordusunun ıslahı için gayret gösterirken bir yandan da bu hizmetlerini kendi ülkelerinin çıkarları için kullanmışlardır. Baron de Tott Türkler’e karşı tutumunu hâtıralarında açıkça ifade etmiştir. I. Mahmud zamanında Avusturya’dan kaçarak Osmanlı Devleti’ne sığınan Fransız asıllı Comte de Bonneval’in (Humbaracı Ahmed Paşa) durumu da şüphelidir. Osmanlılar’ı sürekli olarak Avusturya’ya karşı savaşa kışkırtan Comte de Bonneval’in hükümete sunduğu her raporun bir nüshasının Fransa’ya gönderilmesi, hayatının sonlarına doğru kendisinin de ülkesine dönmenin yollarını araması, hakkındaki casusluk şüphelerini kuvvetlendirmektedir.

I. Abdülhamid ve III. Selim dönemlerinde casusluk ve karşı casusluk faaliyetleri artmış, muhbirlik bir devlet kuruluşu haline getirilmiş, doğrudan devletten maaş alan casuslar kullanılmıştır. Casusluk önceleri hemen sadece Rum ve Ermeni gibi gayri müslimlere münhasırken bu dönemde Türkler’den de casus yetiştirilmiştir. Hâlet Efendi’nin ısrarıyla tercüman olan Kostaki’nin casusluğu ortaya çıkınca idam edilmiştir. Onun yerine Dîvân-ı Hümâyun tercümanlığına Fenerli Rum ailesinden İstavraki Efendi getirilmişse de gizli belgeler buna değil Rum asıllı müslüman Yahyâ Efendi’ye tercüme ettirilmiş, Yahyâ Efendi Bâbıâli’deki Tercüme Odası’nda yabancı dil öğrenmek isteyen gençlere Fransızca öğretmekle de görevlendirilmiştir (Şânîzâde, IV, 33). Daha sonra ise divan tercümanlıklarına müslümanlar getirilmiştir (Orhonlu, Atatürk Konferansları, V, 17).

III. Selim zamanında Avrupa’nın önemli merkezlerinde dâimî ikamet elçiliklerinin kurulmasıyla Osmanlı istihbaratında büyük bir adım atılmıştır. Zira elçilerin gizli görevi, bulundukları ülke hakkında hükümete raporlar sunmaktı. Ancak bu elçilerin yabancı dil bilmemeleri, onları çoğu casus olan Rum tercümanların yardımına muhtaç bırakmıştır (Kuran, s. 64). XIX. yüzyılda casusluk faaliyetleri öyle artmıştır ki Kabakçı Mustafa önderliğindeki isyanda âsiler bile öldürecekleri devlet ricâlini ele geçirmek için casus kullanmışlardır (III. Selim’in Hal’ine Dair Risâle, vr. 9a-b). II. Mahmud zamanında Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa da Osmanlılar’a karşı casusluk faaliyetlerinde bulunmuştur (Atâ Bey, III, 132-134).

Osmanlı gizli polis teşkilâtı, yabancı ajanların faaliyetlerinin yoğunlaştığı XIX. yüzyıl ortalarında, İngiliz elçisi Statford Canning’in Mustafa Reşid Paşa’ya telkiniyle kurulmuş ve teşkilâtın başına Civinis Efendi getirilmiştir. Sultan Abdülmecid zamanında kurulan bu ilk polis teşkilâtı yine bu padişah zamanında kapatılmış, fakat 1863’te yeniden açılmıştır. Bu defa başına Ermeni asıllı biri getirilmiş ve o da zararlı faaliyetlerde bulunmuştur.

II. Abdülhamid devrinde Osmanlı istihbarat teşkilâtı geliştirilmiş ve modernleştirilmiştir. Yine bu dönemde Midhat Paşa Tuna valiliği sırasında burada özellikle Bulgarlar’a karşı örnek bir gizli polis teşkilâtı kurmuştur. Makedonya’daki ayaklanmalar ve gizli teşkilât için Aynaroz’a Boşnak Hasib adlı bir ajan yerleştirilmiş, bundan çeşitli ihbarlar alınmıştır. II. Abdülhamid’in özel casusları hafiye*lerdi. Bu hükümdar zamanında karşı faaliyette bulunan çoğu gayri müslim casuslar da vardı. Bunlardan yahudi asıllı Emanuel Karasu, II. Abdülhamid’e karşı kurulan casusluk teşkilâtının başına getirilmiş, padişahın tahttan indirilmesi için çalışmış ve sonunda bunu başarmıştır. II. Abdülhamid’i tahttan indiren İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin iktidarı zamanında kurulan Teşkîlât-ı Mahsûsa ise gerçek mânada çağdaş bir casusluk teşkilâtıydı.

Devlet aleyhine faaliyet gösterenlerin cezası her devirde ağır olmuştur. Nitekim İstanbul’un fethi sırasında Bizans lehine casusluk yapmakla itham edilen Vezîriâzam Çandarlı Halil Paşa XV. yüzyıl ortalarında, yine casuslukla itham edilen Yorgaki adlı zimmî ise XVII. yüzyıl sonlarında ölümle cezalandırılmıştır (Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekāyiât, s. 430).

NAZİZM DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : HİTLER’İN İSLAM’A BAKIŞI


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : HİTLER’İN İSLAM’A BAKIŞI

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/hitlerin-islama-bakisi/

Hitler, kendi taraftarlarında her hal ve şartta ve hiçbir zaman sorgulanmayacak tam bir destek beklerdi. Kendisine koşulsuz biat edilmesini isterdi. Yeterince güçlenince, kendisine Führer (lider) denmesini istedi. Führer için çalışmak, bir Führer ilkesi oldu. Führer, tarihi bir misyonu olduğuna önce kendisini inandırdı, sonra çevresini. Bu misyonun gereği olarak da sorgulanmayan bir güce sahip olmak istedi ve bu gücü elde etti.

Hitler’e göre demokrasi; bir Yahudilik, Bolşeviklik, liberallik ve evrenselleşme ürünüydü. Demokrasi, büyük ve tarihi misyona sahip liderler için bir ayak bağıydı ve kurumları aracılığı ile büyük işlerin yapılmasına da engeldi.

Hitler Dine İnanmazdı

Sekreteri Junge’ye göre, Hitler dine inanmazdı ve kiliseyle hiçbir bağı yoktu. Ama bu, toplumu güdüleyebilmek ve yönetebilmek için kiliseyi sonuna kadar kullanmasına engel de değildi. Bu tüm diktatörlerin ortak yanıdır; dine inanmazlar ama dini sonuna kadar kullanırlar. Esasında, bu gerçeklik belki de tüm insanlık için geçerli. Eğer birisi dini konuları siyasi, ticari ve toplumsal ilişkileri ve hatta cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için bir manipülasyon unsuru olarak kullanıyorsa, gerçekte o dine inanmıyor demektir. Çünkü inanan insan, kutsallarını bu yolda tüketmez ve kirletmez.

Hitler, İslam’a da inanmazdı ama etkilenmiş ve beğenmişti. Adolf Hitler, yazdığı otobiyografik ve siyasal bir manifesto olan Kavgam (Mein Kampf) kitabında, Hristiyan misyonerlerin gösterebildiği çok önemli mütevazi başarılarla karşılaştırıldığında İslam’ın Afrika ve Asya’da hızla yayıldığının altını çizmişti. Ama aynı zamanda Mısır’da “Kutsal Savaş”ın derhal İngiliz makineli tüfek ateşi ile sonuçlanacağını da yazmıştı.

Hristiyan Cenneti Pek Cazip Değil

II.Dünya Savaşı’ndan (1939-1945) sonra Hitler’in sevgilisi olan ve son anda evlendiği eşi Eva Braun’un kız kardeşi İlse verdiği bir röportajda; kendisiyle ve Eva Braun’la Hitler’in sıkça İslam’ı tartıştığını söyler. Hitler, sofra sohbetlerinde Hristiyanlığı, özellikle de Katolikliği değersizleştirmek ve küçümsemek için İslam’ı Hristiyanlıkla karşılaştırırdı. İslam’ı güçlü ve pratik bir din olarak görür, Hristiyanlığı yumuşak, yapay ve zayıf bulurdu. Hitler etrafındakilere “İslam’ın bugünün bir dini, Hristiyanlığın ise gelecek krallığın bir dini olduğunu, İslam’ın vadettiği cennetle karşılaştırıldığında, Hristiyan cennetinin pek çekici olmadığını” ifade ederdi.

Hitler’e göre din; kendi başına amaç değil, dünyadaki yaşamı destekleyen bir araçtı. 1941’de Himmler’in bulunduğu bir ortamda, “İnsanlara yıkanmayı, belli içkilerden sakınmayı, belli zamanlarda oruç tutmayı, egzersiz yapmayı, güneşle birlikte kalkmayı, minarenin tepesine çıkmayı emreden ilkeler, akıllı insanların icat ettiği yükümlülüklerdir” demiştir.

İslam, Alman Mizacına Daha Uygun

Hitler yine başka bir konuşmasında; “Cesurca savaşmaya teşvik de kendi kendini açıklayıcıdır. Bu arada dikkat edin; Müslümanlara şarabın oluk oluk aktığı ve hurilerle dolu gerçekte dünyevi bir cennet vadedilmiş oysa Hristiyanlıkta buna benzer bir şey vadedilmemiştir” demiş ve “Hz. Muhammed’in cennetinden heyecan duyan insanlar hayal edebilirim ama Hristiyanların yavan cennetinden değil” diye de ilave etmiştir.

Hitler, İslam hakkında iyi şeyler söylemesine rağmen Arapları aşağı bir ırk olarak görürdü. Albert Speer 1970’de yazdığı ve New York’ta yayımlanan “Inside The Third Reich” isimli kitabının 96’ncı sayfasında, Hitler’in kendisini ziyarete gelen Müslümanlardan öğrendiği tarih yorumundan çok etkilendiğini belirtir. Ziyaretçiler Hitler’e; “Müslümanlar 8. Yüzyılda Endülüs’ten hareketle Fransa’ya geçip Orta Avrupa’ya sızmaya başlayınca, Tours Savaşı’nda geri püskürtüldüler. Bu savaşı Araplar kazansaydı, bugün dünya Müslüman olurdu. Çünkü onların dini, inancı kılıçla yaymaya ve bütün ulusları bu inanca boyun eğdirmeye inanan bir dindi. Alman halkları bu dinin varisleri olurdu. Böyle bir itikat, Alman mizacına kusursuz uygundur” dediler.

İslam İmparatorluğu’nun Başında Almanlar Olmalı!

Hitler ise Müslüman ziyaretçilerine yanıt olarak; “Fetihçi Araplar, ırksal aşağılıklarından dolayı Kuzey Avrupa’nın sert iklimiyle ve koşullarıyla uzun erimde başa çıkamazdı. Daha başka yerleri zapt edemezlerdi. Bu yüzden sonunda Araplar değil, Müslümanlaşmış Almanlar İslam İmparatorluğu’nun başında olurdu” demiştir.

Hitler ve Nazi rejiminin üst kademesi, İslam hakkındaki bu görüşler konusunda yalnız değillerdi. Benzer görüş ve tutumlar, 1930’larda ve 1940’larda Almanya’da yayımlanan bir yığın ideolojik kitap ve makalede de kendini gösteriyordu. Nazi propagandacısı Johann von Leers, 1942’de Almanya’da ideolojik bir İslam yorumunu öne çıkaran kişilerin başında gelmekteydi.

Almanların Yahudi Sorunu Olmazdı

Leers’in 1942 sonunda Judenfrage dergisinde yayımlanan yazısında; “İslam dünyası Yahudiliği baskı altında tutmuştu ya Avrupa’da özgürleşmelerine izin verilmişti. Yahudiliğin Araplara egemen olmasını İslam dini engellemiştir. İslam’ın Yahudi sorunuyla mücadelesi ta Hz. Muhammed zamanında başlamıştı. İslam’ın doğu Yahudiliğini tamamen felç etmesi, kuşkusuz Hz. Muhammed’in Yahudi düşmanlığının bir sonucu idi. Dünyanın geri kalan kısmında da benzer yaklaşımlar olsaydı, bugün Almanların bir Yahudi sorunu olmazdı” demiştir.

Hitler, esasında ne Hristiyanlığa ne de İslam’a inanıyordu ama İslam’ı kendi kafasındaki fikirleri gerçekleştirebilmek için ve kitleleri bu fikirlerin peşinden kolayca ölüm dahil sürükleyebilmek için operasyonel bir silah olarak görüyordu. Esasında, kendi tarihleri içinde bu görüşün bir arka planı da vardı.

Vahşi İslam İsyanını Başlatın!

Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na (1914-1918) girmesinin üzerinden henüz 15 gün geçmişti ki; 14 Kasım 1914’de, Padişah Fermanı ile “Kutsal Cihat” ilan edildi. Buna “Alman Cihadı” da denir. Fikir babası; Alman diplomatik çevrelerinde Ebu Cihad takma adıyla anılan, anadan Alman ve babadan Yahudi, diplomat, tarihçi ve arkeolog Max von Oppenheim idi. Almanlar için Cihat, kendi ifadeleri ile Vahşi İslam İsyanı öncelikle İngilizler olmak üzere, Ruslara ve Fransızlara karşı başlatmak içindi. Teşkilat-ı Mahsusa; Almanların isteği ile kuruldu, Alman parası ile finanse edildi ve Almanların belirlediği hedeflere yönlendirildi. İçinde mücadele edenler ise kutsal vatan ve millet duygusuyla görev yapıyorlardı ama kullanıldıklarının farkında değillerdi.

Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı’nda savaştığı tüm cepheler, kendi çıkarlarının gereği olarak değil, Almanların çıkarlarının dikte ettiği cephelerdi. Zaten Osmanlı, Genelkurmay Başkanı ve Donanma Komutanı ile Berlin’in ve onun çıkarlarının emrindeydi. On binlerce vatan evladı, Sarıkamış, Kanal ve Galiçya gibi cephelere Almanların isteği ile sürüldü ve yaşamlarını kaybetti.

Amaç Türkleri Esaretten Kurtarmak Değildi!

Aynı şeyler, farklı oyuncularla İkinci Dünya Savaşı’nda da oldu. İslam’ı amaçlarının politik bir silahı olarak kullanan Adolf Hitler, Müslümanları organize edip Sovyetler Birliği’ne karşı savaştırır ve ölüme gönderir. Kırım Tatarları bu yüzden çok acı çekerler ve topraklarından sürülürler. Hitler’in amacı; Müslüman Türkleri Sovyetler Birliği esaretinden kurtarmak değil, kullanmaktı. Savaşı Hitler kazansaydı, Müslüman Türklerin akıbeti daha da kötü olacaktı.

II.Dünya Savaşı’ndan sonra Müslümanları Sovyetler Birliği’ne karşı kullanan organizasyonun kilit adamları CIA tarafından ABD’ye kaçırılarak, Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaları engellenir. Müslümanları kullanmak konusunda uzmanlaşmış olan bu Nazi ekibi, savaştan sonra artık ABD adına Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılır. Çünkü İslam’ın Komünizme karşı etkili bir silah olarak kullanılabileceği değerlendirilmiştir.

Bugün Yine Müslümanlar Kullanılmaya Devam Ediliyor!

Bugün İslam, geçmişte olduğu gibi yine kullanılıyor. IŞİD, El-Nusra, Tahrir El-Şam, İhvan gibi örgütler ve istisnasız bütün tarikatlar, kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın, nerede görürse görsün -hatta Batı’ya düşmanlık yaptığını söyleyenler dahi- aynı işe yarıyorlar ve emperyalizme hizmet ediyorlar. İslam’ı politik bir silah olarak kullanma ve Müslümanları bu silahın kolayca sarf edilebilir cephanesi yapma fikri geçmişte olduğu gibi aynen devam ediyor.

Hitler dönemini, İslam’a bakış açısını, çevresini, aşklarını, oğlunu, servetini, Arjantin’de ölümünü, Yahudi Soykırımını, Nuremberg Mahkemelerini, Türkiye’ye sığınan Almanları, Fransızları, Yahudileri, Tek Adam Yönetiminin doğasının ne olup ne olmadığını ve bir ülkeyi nasıl felakete sürüklediğini belgelere dayanarak öğrenmek istiyorsanız; Güran Tatlıoğlu’nun “Hitler, Öncesi ve Sonrası” adlı kitabını okumalısınız.

Türker Ertürk