SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Erdoğan Gün /// İşbirlikçi bir diktatörün son savaşı : 8 maddede İdlib


Erdoğan Gün /// İşbirlikçi bir diktatörün son savaşı : 8 maddede İdlib

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, dün partililerinin olduğu bir toplantıda kahkahalar eşliğinde yaptığı konuşmada, İdlib’de Suriye ordusuna karşı giriştiği savaşta geri adım atmayacağı mesajını verdi. Suriye ordusunun İdlib’deki mevzilerinden çekilmesi için yine Erdoğan tarafından verilen süre de dün gece yarısı itibariyle doldu. İdlib ve çevresindeki çatışmalar bugün daha da şiddetlendi.
Suriye’nin iç karışıklığa sürüklenmesi ve yıkımı için 9 yıldır emperyalistlerle işbirliği halinde çaba sarf eden Erdoğan, son hamlesiyle hem Türkiye de dahil bölge halklarına bir kez daha kan ve gözyaşı vaat ediyor. Bu yazıda, İdlib’de son durumu maddeler halinde özetlemeye çalıştık.

İdlib neden önemli?

Suriye’de cihatçıların etkin olarak varlıklarını sürdürdükleri tek vilayet İdlib. Hatay sınırında bulunan bu vilayette kontrolü yeniden sağlamak, Suriye yönetimi açısından iç savaşın sona ermesinde kritik bir zafer anlamına gelecek.

Ankara ise iç savaşta yıllardır destek verdiği cihatçı güçler üzerinden Şam üzerinde askeri ve siyasi baskı kurmaya devam etmek istiyor.

AKP/Saray Rejimi, İdlib üzerinden Türkiye’ye yönelen göç dalgasının yaratabileceği mali yükümlülükten ve iç politikadaki olumsuz etkisinden kaçınmak istiyor. Saray Rejimi ayrıca, İdlib ile Avrupa’ya karşı oynadığı sığınmacı kartını da elinde tutmak istiyor.

Saray, İdlib’den zaferle çıkan Şam ve müttefiklerinin bir sonraki aşamada, Suriye’nin kuzeyinde TSK ve ÖSO tarafından kontrol edilen bölgelerin boşaltılmasını isteyeceğini biliyor.

Türkiye, Rusya ve İran arasında Suriye’de çatışmasızlık alanları yaratmak üzere başlatılan Astana süreci çerçevesinde TSK’nin İdlib’de çok sayıda gözlem noktası bulunuyor. Suriye ordusunun ilerleyişiyle İdlib’deki askeri gözlem noktaları da ya kuşatılıyor ya da tehdit altına giriyor.

Suriye ordusuna destek veren Rusya, Suriye’de edindiği Tartus deniz ve Hmeymim hava üssü ile diğer stratejik avantajlarını tehlikeye atmak istemiyor.

Suriye ordusuna destek veren İran, Suriye’de olası bir yenilgi sonucunda, üzerindeki ABD ve İsrail tehdidinin artacağını biliyor.

İdlib’de kimler savaşıyor?

İdlib’de Suriye ordusu, Şii milisler ve Rus hava kuvvetleri ile TSK, ÖSO (Suriye Milli Ordusu olarak adlandırılmaya başlandı), HTŞ ve kimi cihatçı terörist gruplar çatışıyor.

Suriye ordusunun 300 binin üzerinde asker sayısına sahip olduğu biliniyor.

İran bağlantılı Şii güçler arasında Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü, El Nuceba Hareketi, Lübnan Hizbullahı, Pakistanlı Şii milislerden oluşan Zeynebiyyun ve Afganistanlı Şii milislerden oluşan Fatimiyyun Tugayı, Asaib Ehl el Hak ve İmam El Bakir Tugayı sayılıyor. Suriye’de 100 binin üzerinde Şii milis gücünün savaştığı düşünülüyor.

İdlib hava sahası Rusya’nın kontrolünde.

Şam muhaliflerine yakın Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre, İdlib’de konuşlanan Türk askerinin sayısı 7500’ün üzerinde.

IŞİD ve El Kaide ile ideolojik akrabalığı bulunan, geçmişte bu örgütlerle aynı saflarda veya aynı çatı altında çatışmış pek çok grubu da bünyesinde barındıran, kuruluşu itibariyle ABD, Türkiye ve Batı destekli ÖSO’nun 60 ila 110 bin arasında militanı olduğu düşünülüyor. Bunların bir kısmı, Afrin-Cerablus hattında konuşlu.

ÖSO militanlarıyla beraber savaşan El Kaide-El Nusra uzantısı olan Heyet Tahrir Şam (HTŞ) İdlib’in en önemli güçlerinden. Pek çok ülke tarafından terör örgütü listesinde yer alan HTŞ’nin 20 bine yakın militanı bulunuyor. Yine El Kaide bağlantılı Hurras ed-Din adlı grubun da HTŞ ile fiilen eşgüdüm halinde çalıştığı ve 3 ila 5 bin arasında savaşçısı olduğu düşünülüyor.

İdlib’deki taraflar birbirlerini neyle suçluyor?

Taraflar birbirlerini, Astana süreci ve Eylül 2018’de Türkiye ile Rusya arasında imzalanan Soçi Mutabakatı’nda üzerinde uzlaşıya varıldığı düşünülen yükümlülükleri yerine getirmemekle suçluyor.

Ankara’ya göre, çatışmasızlık bölgesi ilan edilen İdlib’de Suriye ordusu ve müttefikleri ateşkesi ihlal ediyor. Sivillerin öldürüldüğü ve TSK gözlem noktalarının tehdit edildiği iddia ediliyor.

Moskova’ya göre, TSK’nin destek verdiği güçlerle teröristler içe geçmiş durumda. Ankara’nın teröristleri silahsızlandırma yükümlülüğünü yerine getirmediği savunuluyor. Ayrıca, TSK’nin gözlem noktalarından ve Türk askerlerinden Suriye ordusuna ve Rus uçaklarına ateş açıldığı suçlaması yapılıyor.

Ankara, İdlib’de Suriye ordusuna ne için süre vermişti? Bundan sonrası için ne beklenmeli?

Suriye ordusunun, Rusya ve İran desteğiyle geçen aralıktan bu yana yoğunlaştırdığı İdlib operasyonu, son bir ayda hızlandı. Suriye ordusu, Halep’in batı kırsalı, Şam-Halep ve Halep-Lazkiye bağlantısını sağlayan M-5 ve M-4 karayolları üzerinde büyük bir hâkimiyet sağladı. Bu iki karayolunun kesişim noktası üzerindeki Serakib’i geri aldı. İdlib vilayetinin merkezine doğru hızlı bir şekilde ilerledi.

Bu şok ilerleme sırasında, çok sayıda TSK gözlem noktası da çevrelenmiş oldu. Ayrıca, operasyona yanıt vermek isteyen TSK ve ÖSO güçleri ile Suriye ordusu arasında sıcak çatışmalar yaşandı. Şubat ayında en az 56 Türk askeri hayatını kaybetti, Suriye ordusundan da çok sayıda kayıp olduğu biliniyor. Dahası ocak sonunda 4 de Rus askeri uzman hayatını kaybetmişti.

Erdoğan, Suriye ordusunun şubat sonuna kadar, TSK gözlem noktalarının bulunduğu mevzilerin gerisine çekilmesi için ültimatom vermişti.

Ankara-Moskova hattında ay boyunca yapılan görüşmelerde somut bir ilerleme sağlanmadı. Son olarak Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Erdoğan’ın 5 veya 6 Mart tarihlerinde bir araya gelebileceklerini söyledi. Her ne kadar sosyal medyada ve AKP cephesinde ciddi fırtına koparılsa da, olası Erdoğan-Putin görüşmesine kadar, tarafların görece daha temkinli davranmaları, topyekûn bir hamle yapmamaları beklenebilir. Ancak provokasyona açık ortam veya iki taraftan gelecek beklenmedik bir hamle işin rengini değiştirebilir.

NATO ve ABD bu süreçten ne bekliyor? Nasıl bir müdahaleleri olabilir? Türkiye’nin onlardan beklentisi ne?

NATO genel olarak Suriye’deki istikrarsızlıktan memnun. Rusya ve İran’ın Suriye’de nefes almasını istemiyorlar.

Suriye savaşının başlamasından bu yana, ABD’nin Ortadoğu politikası için en önemli referanslarından biri olan İsrail bölgede istediği gibi at koşturabiliyor.

Türkiye-Rusya ve Türkiye-İran gerilimleri, NATO için memnuniyet verici. Özellikle İran üzerinde baskıyı artırmak isteyen ABD, Ankara-Tahran geriliminde elinin rahatlayacağını görüyor.

Suriye bağlamında Türkiye-ABD ilişkilerinde neredeyse tek gerilim unsuru olan, YPG gündeminin şimdilik rafa kalkmış olması, Türkiye’nin Rusya ile savaşın eşeğine gelmesi, emperyalist ittifakın iç dengelerini de rayına oturtan bir işlev görüyor.

İşbirlikçi Saray Rejimi, daha önce NATO’yu kendisini savunmak üzere göreve çağırmış, ABD’den de iki Patriot füze savunma bataryası istemişti. ABD Başkanı Donald Trump, dün bu konunun görüşüldüğünü, işbirliğinin devam ettiğini açıkladı. Suriye’de askeri varlığı bulunan ve Ortadoğu’da pek çok üssü bulunan ABD’nin, Ankara’nın elini rahatlatacak hamleler yapması muhtemel. Ancak cephenin karşı tarafında Rusya’nın olduğu gözetilerek bu desteğin ölçülü olması beklenmeli. Burada, füze savunma sisteminin yanı sıra Şam’ın dikkatini dağıtacak çeşitli tacizler gibi ,İdlib’de muharip güç olunmadan verilecek destekler gündeme gelebilir. ABD de Türkiye-Rusya görüşmelerinin nasıl ilerleyeceği, sahada nasıl bir güç dengesi oluşacağı gibi noktaları gözlemlemek isteyecektir.

Ortadoğu’da yıllardır süregiden çatışmalarla oluşan göçmen dalgalarının, tüm politik dengeleri sarstığı Avrupa ise İdlib’de yaşananları ABD kadar soğukkanlılıkla takip etmiyor. Erdoğan’ın sınır kapılarını açma hamlesinin başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa’da ses getirdi. Avrupa’nın, Erdoğan’ın bu hamlesini ve genel olarak İdlib’de çatışmaların artmasını kendisi için tehlike olarak okuması ve tansiyonun düşürülmesi yönünde girdilerde bulunması daha olası.

NATO anlaşmasının“birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” mottosuyla açıklanan 5. maddesinin ise İdlib gündeminde bir karşılığı bulunmuyor. Söz konusu madde ve onu detaylandıran 6. madde, müttefiklerden herhangi birinin topraklarına yapılacak bir saldırı karşısında ortak yanıt verilmesini öngörüyor.

Saray’ın dış politikasında ABD ile Rusya arasında yaşanan gel-gitler bilinçli bir tercih mi, yoksa bir sürüklenme mi?

Kuruluşu ABD tarafından desteklenen AKP’nin, Ortadoğu’da emperyalizmle işbirliği içindeki politikaları Suriye ile başlamadı, onunla da bitmeyecek. Öte yandan AKP/Saray Rejimi, emperyalist hiyerarşi içerisinde yükselmenin, nüfuz sahibi olmanın, kendi ajandasını da ilerletmekten geçtiğinin bilincinde. Daha doğrusu, ancak kendi “özgül ağırlığı” olan güçlerin emperyalistler tarafından daha ciddiye alındığını fark etmiş durumda. AKP kuruluşundan beri, bu özgül ağırlığı, ABD ile de işbirliği içerisinde bölgedeki siyasi İslam’a ve özel olarak da Müslüman Kardeşler’e hamilik yaparak oluşturmaya çalıştı. Ancak özellikle 3-4 yılda, Müslüman Kardeşler’in yıldızının da sönmesiyle, Erdoğan farklı alternatif arayışına girdi. Saray’ın son dönemde en fazla kullandığı koz, Rusya ile yakınlaşma kartını kullanarak Batı’dan taviz koparmak oldu. Ancak Türkiye’nin özellikle ticari ve askeri ilişkilerinde hangi eksenin ezici bir ağırlığa sahip olduğunu göremeyen pek çok kesim, Saray’ın politik manevralarını, Rusya’ya yakınlaşma olarak okudu. AKP açısından da iç politikada “ABD karşıtı imaj” oldukça işlevli oldu.
Öte yandan, Suriye’de gelinen noktanın çok sayıda risk barındırdığı da bir gerçek. ABD öncülüğündeki Batı’nın bir çırpıda dahil olamayacağı bir Türkiye-Rusya çatışması ihtimali, kolay aşılabilecek bir viraj olmayabilir. Zira, Moskova’nın da, askeri gücünün yanı sıra Ermenistan, Türki cumhuriyetler, Ortadoğu, Libya, Kürt meselesi, ticari ilişkiler gibi Ankara’ya karşı kullanabileceği pek çok koz bulunuyor.

Sınır kapılarının açılması ne anlama geliyor?

Bir önceki soruda Saray’ın Batı’ya karşı son dönemde kullandığı en önemli kozun Rusya ile ilişkiler olduğunu söylemiştik. Bir diğeri ise sığınmacılar kartı… Ortadoğu’da dökülen tüm kan ve gözyaşında payı olan Avrupa, yeni göç dalgalarının topraklarına yönelmesini ise istemiyor. Çağımızın en büyük siyasi kriz başlıklarından biri olan göç meselesi, Avrupa’da da dengeleri alt üst etmiş durumda.

Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye 2016 yılında, bir sığınmacı anlaşmasına imza attı. Özetle, sığınmacıların, Avrupa’ya geçişinin zorlaştırılması karşılığında Türkiye’ye 6 milyar Avro verilmesini öngören bu kirli anlaşmanın maddelerine uyulup uyulmadığı konusu, Saray tarafından AB’ye karşı sürekli kullanıldı.

Erdoğan, dün kahkahalar eşliğinde yaptığı konuşmasında, sığınmacılar konusunun kendileri için bir koz olduğunu adlı adınca itiraf etti.

Saray Rejimi, sığınmacılar için kapıları açma politikasıyla Suriye’deki askeri varlığına gerekçe olarak ileri sürdüğü, Suriyeli göçmenlerin yerleştirileceği bir bölgenin oluşturulması hedefine AB’den destek istiyor. Erdoğan, sığınmacıları bir şantaj unsuru olarak kullanarak, Suriye topraklarında inşa etmek istediği konutların maliyetinin karşılanması derdinde. Merkel’le 25 milyon-100 milyon Avro pazarlığının arkasında da bu yatıyor.

Savaş ihtimaline karşı sosyalistlerin tavrı ne olmalı?

Erdoğan’ın her yönüyle kirli savaş politikasının toplumsal desteği zayıftır. Dahası, düzen güçleri arasında da, İdlib’de olası savaşın politik-ekonomik maliyetlerinin nasıl karşılanacağı konusunda kaygılar artmaktadır. Saray’ın büyük bir hoyratlıkla attığı sığınmacı adımına ise AB’nin “pes” diyerek mi yoksa “rest” çekerek mi yanıt vereceği oldukça risklidir.

Bir komşu ülke toprağında işgalci pozisyonda bulunmak onursuzluktur. Emperyalist emeller uğruna ölmek ve öldürmek kabul edilemez. Sığınmacıları bir savaş kozu olarak kullanmak insanlık suçudur.

Bugünkü bedeli ne olursa olsun, sosyalistlerin, Suriye’den askerlerin çekilmesini savunan “savaş karşıtı” tavırlarını mümkün olan en etkili yollarla ortaya koymalarının vaktidir. Savaş karşıtlığının sesinin gür çıkması, sokağa taşınması, toplumda yüksek sesle ifade edilemeyen itirazı cesaretlendirecektir. Saray yenilmeli, halk kazanmalıdır, kazanacaktır.

GÜNDEM ANALİZİ /// ORAJ POYRAZ : TÜRKİYE’DE İŞBİRLİKÇİLER


TÜRKİYE’DE İŞBİRLİKÇİLER

İLETEN : Oraj POYRAZ – oraj.poyraz

İşbirlikçilik emperyalizmin sömürge ve yarı-sömürgelerde uyguladığı politikanın en önemli unsurudur. Büyük devlet ölçütlerine göre seçilen ve ülkelerinde etkin görevlere getirilecek işbirlikçi adayları devlet fonlarıyla beslenen kurumlarda eğitilir ve ülkelerine gönderilir. 20. Yüzyıl başında İngilizler bu politika için; “kediyle dövüşeceksen bir kedi bul” diyordu. ABD Dışişleri Bakanı Mc. Namara ise 1962 yılında Kongre’ye şu bilgileri veriyor:“Birleşik Devletler ve yabancı ülkelerdeki askeri okullarımızda ve eğitim merkezlerimizde seçme subaylar ve önemli mevkilerde bulunacak uzmanları eğitmemiz askeri yardım yatırımlarımızdan sağlanan yararların herhalde en önemlisidir. Bu öğrenciler ülkelerine dönüşlerinde eğiticilik görevlerini orada sürdürecek olan ve hükümet yetkililerince seçilmiş görevlilerdir. Bunlar gerekli bilgilerle donatılmışlardır. Onlar burada edindikleri bilgileri kendi ülkelerine taşıyacak olan geleceğin liderleridir. Amerikalıların ne yapmak istediklerini ve nasıl düşündüklerini gayet iyi bilirler. Bunların liderlik mevkilerine gelmelerinin bizim için ne kadar önemli olduğunu belirtmeye ayrıca gerek görmüyorum. Böyle dostlara sahip olmanın değeri ölçülemeyecek kadar çoktur”. (y)

“Yerli Misyonerler”

Fransa Maliye Bakanlığı Müşaviri ve Osmanlı Devleti’nden alacağı olan devletlerin Hesap Komisyonu Başkanı Daniel Ducoste 1889 yılında şunları söylüyordu: “Şimdi Türkler hızla borçlanmaktadırlar. Ancak yirmibeş yıl sonra Osmanlı toplumunda borçlanmaya karşı muhalif unsurlar ortaya çıkacaktır. İşte o zaman gerek alacaklarımız ve gerekse bunların faizleri tehlikeye düşecektir. Bu nedenle Osmanlı Devletinin maliyesi ekonomisi ve servetleri üzerindeki çıkarlarımızı koruyabilecek Türk yöneticilere ihtiyacımız var. Ben bu ‘yerli misyonerlerin’ bizden ve yapacağımız siyasi baskılardan çok daha yararlı olacağı kanısındayım. Bunlar Türk halkına kendi dilleri kendi ikna yöntemleri ile yaklaşma olanaklarına sahiptirler. Bu ‘yerli misyonerler’ alacaklarımızın bir ya da birkaç yüzyıl teminat unsurlarının en önemlilerinden biri olacaktır”.1

Daniel Ducoste’nin 19.yüzyılda yaptığı bu saptama işbirlikçiliğin manifestosu gibidir. “Yerli misyonerler” Türkiye’yi Atatürk Dönemi dışında yüz yılı aşkın süre yönetmiş ve yabancı çıkarların “teminat unsuru” olarak çalışmıştır.

İşbirlikçiliğin İlk Adımı; Yabancı Hayranlığı

Gelişmiş ülkelere hayranlık kökleri geçmişe dayanan eski bir geri kalmış ülke alışkanlığıdır. Tanzimat Fermanı’nın ortaya çıktığı 19.yüzyıl ortalarında yüzyıllar süren saray politikalarıyla toplumun kültürel kaynakları o denli kurutulmuş eğitim o denli ilkelleştirilmişti ki ulusal kimliğin beyni olacak aydınlar ortaya çıkmıyordu.

Olayları ve gelişmeleri gerçek boyutuyla ele alıp irdeleyecek siyasi kadro yoktu. Kolaycılıkla birleşen boyun eğici ve öykünmeci (taklitçi) eğilimler yaygınlaşıyor özgüvenden yoksun ve kişiliksiz “aydınlar” ve “yöneticiler” ortaya çıkıyordu.

Tanzimat kararlarını “bir anayasa çıkışı” olarak ele alıp kendilerini “Araplaşmaya dayanarak medeni Batı dünyasıyla” bütünleşmeye yönlendirmiş bu “aydın” ve “yönetici” türü varlığını bugüne dek sürdürdü. Yozlaşma ve yabancılaşma son 15 yılda yoğunlaştı ama bu işin kökleri çok eskiye gidiyordu.

Osmanlı ve Enderun Devşirmeleri

Osmanlı padişahları imparatorluğun uyrukları içinde tahta rakip çıkarabilecek tek unsur olan Müslüman Türk uyruklarına sistemli baskı uygulamıştır onların yönetimden uzak tutmayı devlet politikası haline getirmiştir. Bu tutum doğal olarak devleti yönetecek kadroların Hıristiyan unsurlar içinden seçilmesine yol açmıştır. Genellikle 14-18 yaş kümesi içinde kalan sağlam vücutlu akıllı Hıristiyan çocuklar seçilip eğitilmek üzere İstanbul’a taşınmış; yabancılardan oluşan devşirme bir yönetici sınıf yaratılmıştır. Yozlaşma ve yabancılaşmayı bağlı olarak da işbirlikçiliği devlete taşıyıp yerleştirenler bunlardır.

Devşirmelerin Gücü

Görünüşte devlete yüksek hizmetler veriyorlardı; padişahın sadık kullarıydılar; onun her isteğini yerine getiriyorlardı… Ancak 14-18 yaşında zorla Müslüman yapılan bu insanların geçmişlerini unutmaları ondan tümüyle kopmaları olanaksızdı. Ne tam Müslüman oldular ne de Hıristiyan kaldılar; ne etnik kökenlerini unuttular ne de yeni kimliklerini benimsediler. Ne olduğunu bilmeyen ya da ne olmadığını bilen kişiliksiz ve güvenilmez bir insan türü olarak devlet politikalarına yön verdiler ve İmparatorluğu çöküşe götüren nedenlerden biri durumuna geldiler. Hiçbir erdeme sahip değildiler ancak ilke durumuna getirdikleri bir tutumları vardı: Türklere ve Türklüğe karşı nefret duyuyor ve devlet politikalarıyla örtüşen bu nefreti genel bir tutum durumuna getiriyorlardı.

Devşirmeler kökü silinmek istenen türedi bir kuşaktı. Görünüşte; ailesini soyunu sopunu yadsımış belleği ve kimliği yok edilmişti. Yalnızca Osmanlıydı. O bir ailenin bireyi değil padişahın kuluydu; bir insan değil adeta bir makineydi.2

Bilinçli izlencelerle (programlarla) kişiliksizleştirilen devşirmeler bu niteliklerine karşın; yüksek yönetim yetkileri dolgun ücret siyasi ve idari ayrıcalıklarla donatılmışlar ve devleti yöneten yerlere getirilmişlerdi. Ancak can ve mal güvenliğinden yoksun biçimde yaşıyorlardı. Bu konumlarıyla üst düzey devşirmeler sürekli ölüm korkusu içinde yaşayan ruh hastası durumundaydı.

Devşirmeler gerçek görüşlerini hiçbir zaman açıklamazdı; yalancı ve ikiyüzlüydüler. Peşinde koştukları tek değer para ve yönetim gücüydü. Osmanlı Devletine gizliliği ihanet ve entrikayı bunlar yerleştirdi. Rüşvet vurgunculuk (ihtikâr) karaborsa yasadışı gelir (ihtilas) ve adam kayırma’yı (iltimas) neredeyse yasal duruma bunlar getirdi.

Türkler; Kendi Ülkesinde Tutsak

Devşirme etkinliği Fatih döneminde başlatılan devlet yönetimini Türkler’den arıtma (tasfiye) eylemi ve I. Selim (Yavuz) (1512-1520) döneminde halk üzerinde şiddetli bir baskıyla bir felaket halini aldı. Türkler’e karşı olumsuz bakış devşirme düzeninin daha ilk döneminde çok açık biçimde ortaya konmuştu.

II. Murat döneminde başlatılan Fatih Kanunnamesi ile yasalaştırılan uygulamalarla Türkler kendi ülkelerinde Hıristiyan ya da Musevi azınlıklar kadar bile hakkı olmayan ikinci sınıf uyruk durumuna getirilmişti. Yönetim organlarında görev alıp yükselmek bir yana etkili devlet kurumlarına ve bu kurumlara yönetici yetiştiren okullara giremiyordu.

Sadrazamı padişahtan sonra devleti temsil edecek en yetkili kişi (naip) yapan Fatih Kanunnamesi devlete asker ve sivil yönetici yetiştiren ve yüksek nitelikli eğitim veren devşirme okullarına alınmayacak olanları şöyle sıralıyordu: “Yahudiler Müslümanlar çobanlar sığırtmaçlar doğuştan sünnetli olanlar çok uzun ya da kısa boylu olanlar Türkçe bilenler köseler keller Gürcüler Çingeneler Kürtler ve Türkler”.3

19. Yüzyıl Yozlaşması

19. Yüzyıl’da kendilerini Batı’lı gibi görüp köklerinden koparak yozlaşan halkla ilişkisi olmayan topluma yabancılaşmış yeni bir “aydın” ve “yönetici” türü ortaya çıktı. Bunların devlet kadrolarında üst düzey görevleri doldurması doğal olarak kamusal işleyişin daha da çok bozulmasına neden oldu.

Kamu görevlileri ve “aydınlar” “kara cahil” bir “sürü” olarak gördükleri halka hizmet etmek bir yana ondan “tiksinti” duyan ve uzak durmaya çalışan garip insanlar haline geldiler. Batıcılık bir modaydı artık ve bu moda tam anlamıyla bir Batı çılgınlığıydı.4

Lalaların yerini mürebbiyeler geleneksel davranış biçimlerinin yerini Batılı tavırlar aldı. Fransızca öğrenmek ve Fransız jargonuyla (Jargon: bozuk yanlış hatta anlaşılmaz konuşma) konuşmak uygar olmanın göstergesi haline geldi. Kültürel bozulma ve yozlaşma o denli yoğunlaştı ki Türk ve Türklük geriliği ve ilkelliği temsil eden bir aşağılama sözcüğü olarak kullanıldı.

Dönemin tanzimatçı “aydınlarından” Prens Sebahattinci ve İngiliz yanlısı Abdullah Cevdet işi “Türk ırkının ıslahı için” dışardan “damızlık erkek” getirilmesini istemeye dek götürdü. “Batı medeniyeti ona ancak uyulabilecek karşı durulursa yerle bir edici coşkun bir seldir… Neslimizi ıslah edip güçlendirmek için Avrupa ve Amarika’dan damızlık erkek getirmeliyiz” diyen yazılar yazdı.5

Günümüz

Günümüzdeki yabancılaşma ve yozlaşmanın bağlı olarak işbirlikçiliğin kapsamı genişlemiş ve kültürsüzlüğün kültürü haline gelmiştir. Arapçılık ve Batıcılık akımları birbirinin içine girerek ve iletişim teknolojisinin sunduğu olanaklarla halkı neredeyse esir almış durumda.

Dünün Batı hayranı yozlaşmış aydınları bugün hırçın küreselleşmeciler dünün Batı düşmanı imanlı dindarları bugün gönüllü emperyalizm savunucuları oldu. Aralarına liberalleşen “solcuları” da alarak ortak paydası akçeli işler olan ilişkilerde birleşiyorlar. Yazgılarını birleştirerek aynı yolun yolcusu yurt ve ulus karşıtları olarak işbirlikçiliğin yöntemlerini zenginleştiriyorlar.

Yönetici Olmanın Koşulu

Bugün dışa bağımlı kılınmış ülkelerde yönetici olabilmenin geçerli yolu; büyük devlet politikalarını tartışmasız kabul etmek bunları içte ve dışta uygulamaktır. Yönetime gelmeyi ve süresini belirleyen ölçüt küresel politikalara göstereceği uyumdur.

Bağımsızlık yanlısı ulusçu kadroların yönetici olmaları artık çok güç hatta olanaksızdır. Bu tür “unsurlar” yönetime gelseler bile önlerine çıkarılacak engelleri sürekli olarak aşmak zorundadır. Son elli yıl içinde bu engellere takılarak yönetimden uzaklaştırılan birçok azgelişmiş ülke yöneticisi vardır. Musaddık Goulart ve Allende bunların en çok bilinenleridir.

Türkiye’de Durum

1960’lı yılların sonlarında ABD hükümeti Amerikan Yardım Teşkilatı’nın (AID) Türkiye’deki verimini saptamak için bir uzman göndermişti. Richard Podol isimli bu ‘uzman’raporunda şunları söylüyordu: “yirmi yıldan fazla zamandan beri Türkiye’de faaliyette bulunan yardım programı bir zamandan beri meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da KİT hemen hemen kalmamıştır. Genel müdür ve müsteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa sürede geçmeleri beklenir. AID bütün gayretlerini bu gruba yöneltmelidir. Geniş ölçüde Türk idarecilerini indoktrine etmek gerekir…”6 (İndoktrine; sözlük anlamı: Beyin yıkamak bir inancı veya öğretiyi kafaya sokmak fikir aşılamak)

Richard Podol’un raporunda yazdıkları doğruydu. Devlet kurumlarının kilit yerlerinde görev yapan kadrolar el değiştirmiş Cumhuriyet’e bağlı Atatürkçü kadroların yerine“ Amerikan eğitimi almış” kişiler getirilmişti. İsmet İnönü 1963 yılında Başbakanken şunları söylemişti: “Bir görev veriyorum sonucu bana gelmeden Washington’un haberi oluyor. Sonucu memurdan önce sefirden öğreniyorum…”7

Yarım yüzyıl önce “müsteşar” ve “genel müdür” düzeyindeki devlet orununa (mevkiine)“Amerikan eğitimi almış” kişileri getiren girişimin bugün eriştiği düzeyi görmek güç değil. Artık; başbakanların parti başkanlarının belirlenmesinde Washington etkili oluyor.

Azgelişmiş ülkelerde (gelişmişlerde de) yolsuzluk çamuruna bulaşmamış karanlık ve karışık ilişkilere girmemiş hükümet yetkilisi ve üst düzey yönetici aramak dünyada saf ırk aramak gibidir. Ele geçirilen yönetim yetkisi ülke ve halkın haklarını korumak için alınan sorumluluklar değil artık paranın iktidar hırsının ve dışa hizmetin araçlarıdır.

Üçüncü bir sektör haline gelen bu ilişkiler yazılı olmayan özel ‘yasalara’ sahiptir ve son derece profesyonelce yürütülür. Kimse kimsenin açığına bakmaz herkes yurt dışı banka hesaplarındaki sıfırları arttırma çabası içindedir. Bunlar temel özellikleri bakımından ülkeden ülkeye değişmeyen günümüz politikacılarının en belirgin tipidir. Seçimleri hep bunlar kazanır ve ülkeyi sırayla yönetirler.

DİPNOTLAR

(y) Hearing Washington D. C. 1962 Vol. I. sf. 359 ak. H. Magdoff “Emperyalzim Çağı” Odak yay. 1974 sf. 155

1 “Militan Atatürkçülük” Vural Savaş Bilgi Yay. 2001 sf.35

2 “Kapıkulunun Tavsifi” Muhittin Birgen ak. Zeki Arıkan “Tarihimiz ve Cumhuriyet” Tarih Vakfı Yurt Yay. 1997 sf.127

3 Ana Britannica 10. Cilt sf.100

4 “Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi” İletişim Yay. 6. Cilt sf.1790

5 “Türkiye Tarihi 3-Osmanlı Devleti 1600-1908” Cem Yay. 4. Bas. İst-1995 sf.359 ve “Türkiye’nin Düzeni” D. Avcıoğlu 1. Cilt Bilgi Yay. 5. Bas. Ank. -1971 sf.162

6 “Bitmeyen Oyun” Metin Aydoğan Umay Yay. 11. Baskı 2002 sf. .90

7 “Bitmeyen Oyun” Metin Aydoğan Umay Yay. 11. Baskı 2002 sf.90

İSTİHBARAT DOSYASI /// PROF. DR. SAİT YILMAZ : İşbirlikçi İstihbarat ve küresel kaplama


İşbirlikçi İstihbarat ve küresel kaplama

Prof. Dr. Sait Yılmaz yazdı…

Soğuk Savaş süresince CIA, analitik süreçler ve ikaz istihbaratı konusunda sınırlı kabiliyetlere sahipti. 1990’lardan sonra küresel tehditler karşısında, eski tip istihbaratçılar için kör bölgeler ortaya çıktı. Artık ellerindeki analitik lensler işe yaramıyordu. Buna çare bulmak için önce 2004 yılında CIA ve RAND Corporation birlikte bir çalışma yaptı. Analizcilerin sürekliliği olan, daha serbest, yaratıcı ve işbirliği olan bir ortamda varsayımlarını sorgulaması ve düşüncelerinin aynı geçmiş, eğitim veya milliyetten gelmeyen uzmanlar tarafından denetlenmesinin uygun olacağı düşünüldü. Kendi kaynaklarınız ile büyük resmi anlamanız küresel bilgi ortamında oldukça küçük bir yer kaplar, diğer bölümlerde sözsüz anlama, açık kaynak bilgileri ve gizli bilgiler vardır. Küresel genişlikte kaynaklardan yararlanma fikri eskisine göre bu yeni bir paradigma idi ve bir ad bulundu; “işbirlikçi istihbarat”. CIA, işbirlikçi istihbarat paradigmasını denemeye başladı. Buna açık istihbarat ve uydu istihbaratının öne çıktığı ‘küresel kaplama’ konsepti eklendi. ABD’in sembolü olan ve küresel gözetlemeyi temsil eden ‘kartal’ artık hem görecek hem anlayacaktı.

Neden işbirlikçi istihbarat? Küresel Kaplama konsepti…

Geleneksel istihbarat kontrollü giriş yapardı, dış ülkelerle sınırlı ilişki vardı ve genellikle sert hedeflere odaklanırdı. Geleneksel paradigma, sert hedeflerin niyetleri ve kabiliyetleri için belirli bilgiler peşindeydi. İşbirlikçi model ise uzmanların görebileceği çeşitli konular, anomaliler ve diğer öngörüleri tarıyor. İşbirlikçi model, “(bilimsel) anlama yönetimi” ve “yenilikçilik” isteyen akademi ve iş dünyasından faydalanır. Çünkü onlar farklı perspektifleri olan insanları bir araya getirir, öngörü ve uzmanlıklarını saygın bir yolla birleştirir. Birçok yeni fikir, eski ya da mevcut bilgilerden doğmuştur yani tamamen yeni değildir ama yeni öngörüler sağlar. İskoç yenilik uzmanı David Robson, Aralık 2006’da istihbaratçı dinleyicilerine şöyle demişti; “Bütün akıllı insanlar sizin için çalışmıyor ya da siz onları işe almak istemezsiniz ama araştırmalar gösteriyor ki kimse herkes kadar akıllı değildir. Daha açık, daha şebeke merkezli bir model, şebekenin gelişmesinden daha hızlı bir şekilde sizin anlamanızı geliştirecektir.” CIA’nın “Ulusaşan İlişkiler Ofisi”, yeni işbirliği yöntemlerini test etmek için İşbirliği Laboratuarı (CoLab) kurdu.

1997 yılında artık “geleneksel roller ile ani çıkan krizlere çözüm getirilemeyeceği” değerlendirmesi yapılarak, “küresel kaplama” kararı verilmişti. Küresel kaplama konsepti çerçevesinde açık kaynak istihbaratı, ana toplama kaynağı olarak belirlendi. Öte yandan, sosyal medyanın hızlı gelişimi ile geleneksel medya kaynaklarından (gazete, tv vb.) çeşitli sosyal medya vasıtalarına (Facebook, Twitter, Youtube vb.) odaklanıldı ve alan genişletildi. Sosyal medya vasıtası ile çeşitli halkların nabzı tutularak daha fazla uyarı kabiliyeti ve ufuktaki konuların daha iyi algılanması hedeflendi. Küresel kaplama, bununla da kalmadı ülke içi ve dışındaki akademisyen ve özel sektör uzmanlarına el atarak alternatif bakışlar temin etmeyi ve bilgi üssü alanını genişletmeyi hedefledi. İstihbaratçılar ile bilim adamları ve iş dünyası arasında yeni teknolojileri de kullanarak daha hızlı ve akıllı grup çalışmaları yapmanın yolları araştırılıyor. Wiki sayfaları da bu tür amaçlara hizmet ediyor; bilgiyi yaymak ve toplamak. Her şeyden öte işbirlikçi istihbarat modelinin tüm dünyaya yayılması için bir kültür oluşturuluyor.

ABD ve Akademisyenler…

ABD Dış İşleri Bakanlığı ve CIA, 70 yıldır üniversitelere kendi görevlilerini yerleştirmektedir. Bu görevliler bir yandan eleman örgütlerken, bir yandan da CIA ile akademisyenleri arasında eşgüdüm sağlamaktadır. Amerikalılar, özellikle emperyalizm ve yönetici sınıfın sömürüsü üzerine yayınlar yapan, dergiler çıkaran düşünce merkezleri ile çalışır ve sınıfsız kimlik politikaları, post-modern teori çalışmaları, etnik-ırkçı çatışmalar hakkında özel sayılar yayınlarlar. ABD, müttefiklerinin ve onlarla müşterek yürüttükleri projelerin deşifre olmasını istemezler. Bu yüzden, İngiltere ve İsrail üzerinde en az çalışılan ülkelerdir. Anglo Amerikan narkotik ağları akademik olarak asla çalışılmaz. “Şiddet” ve “Otoritercilik” üzerine hazırlanan akademik raporların asıl amacı, ABD’nin uyguladığı ekonomik yaptırımların, halkın fakirleştiğinin ve bir darbeye ihtiyaç olduğunun propagandasını yapmaktır. Bu taktikler özellikle Latin Amerika, Orta Doğu ve Güney Asya’da 70 yıldır test edilmiştir.

Amerikan hükümeti ve elçilikleri diğer ülkelerde destekledikleri projeler, burslar, konferans ve sempozyum davetleri hatta öğle yemekleri ile size sorguya çeker, istihbarat elemanları ve yerel işbirlikçilerle ulaşamayacakları bilgileri akademisyenlerin ağzından ve çoğu kez raporlarından alırlar. Amerikalı resmi yetkililer ve istihbarat analizcileri bu sorgulamaları (debriefing) dört gözle beklerler. Tabii ki tüm akademisyenler muhbir değildir ama bilerek ya da bilmeyerek ülkenizdeki siyasi gelişmeler, muhtemel politikalar, partiler, liderler ve nihayet halkın tutumu ile ilgili çok değerli bilgiler sağlarlar. Böylece Amerikalı analizci nerede bozucu faaliyet yapabileceğini, kimleri kullanabileceğini ve destek olması gerektiğini belirler. Kasım 2005’de Harvard Üniversitesi sponsorluğunda yoğun atölye çalışmaları yapıldı. CIA’nın Küresel Gelecekler Ortaklığı, 20’den fazla ülkeden 120 uzmanı davet etti. Üç günlük çalışma sonucunda ayrı bir Küresel Gelecekler Forumu (GFF) oluşturulması kararlaştırıldı. Bu forum, küresel güvenlik sorunları konusunda işbirliği yapılması için açık, çok taraflı ve çok sektörlü bir şebeke oluşturacaktı. GFF, ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) içine kaydırıldı ve CFR Konseyi adını aldı. CFR Konseyi’ne bağlı olarak 120 ülkede (Türkiye’de Global Relations Forum) bağlı forumlar kuruldu.

Sonuç

Akademisyenler ve istihbarat analizcileri aynı ailenin üyeleri, kuzenleridir. Akademik çalışmanın üretimi ile bitmiş istihbarat analizinin üretimi benzerdir; kişinin bilgi toplama (araştırma) kabiliyeti, bu bilgiyi değerlendirmesi (düşünme) ve bulgularını aktarması (yazma ve konuşma) ile ilgilidir. Ancak, aynı zamanda aralarında büyük fark da vardır. Akademisyenler, istihbaratın pratiği için gerekli anlama ve açıklama için bilgiyi geliştirme, doküman haline getirme ve dağıtımında iyidirler. İstihbaratta pratik tecrübesi önemlidir ama birkaç akademisyenin de bu pratik için söyleyecek sözü vardır. İşbirlikçi istihbarat çalışmaları, ABD’nin küresel kaplamaya geçmiş istihbaratı içinde özellikle akademik dünyada açık kapsamlı çalışmalar ile ülke güvenliğimizi tehdit etmektedir. Seçilen akademisyenler genellikle ılımlı ya da radikal muhaliflerdir ve muhtemelen siyasi ya da kişisel (istismar edilebilecek) hassas tarafları vardır. Sanıldığının aksine özellikle solcu, anti-emperyalist gözüken kişilere yaklaşılır. Özetle akademik muhbirler, ABD’nin tek dünya hükümeti hedefine hizmet etmekte ve Amerikan istihbaratının profesyonel operatörlerinin ölümcül işlerini takviye etmektedirler.

Kaynak : http://www.abcgazetesi.com/isbirlikci-istihbarat-ve-kuresel-kaplama-87199h.htm