İRTİCA DOSYASI : ‘ŞERİATTA HARAM OLAN TARİKATTA HELALDİR’ DİYEREK İSTİSMAR ETMİŞ


‘ŞERİATTA HARAM OLAN TARİKATTA HELALDİR’ DİYEREK İSTİSMAR ETMİŞ

31 Temmuz 2018 04:05

Tarikat şeyhi olan Süleyman Işık’ın 5 erkek müridine ‘cinsel istismarda’ bulunduğu iddiasıyla yargılandığı dava kapsamında ifadeleri alınan mağdurlar yaşadıklarını anlattı. Mağdurlar Işık’ın ‘Şeriatta haram olan tarikatta helaldir’ diyerek müritlerine istismarda bulunduğunu ileri sürdü.

Konya’da Faruki tarikatının il sorumlusu olduğu belirtilen Süleyman Işık’ın (65) olay tarihinde 17 ile 22 yaş arasında olan 5 erkek müridine ‘cinsel istismarda’ bulunduğu iddiasıyla yargılanmasına devam edildi. 70 yıla kadar hapis istemiyle tutuklu yargılanan ve suçlamaları kabul etmeyen Süleyman Işık’ın "Bana itaat ettiğin zaman manevi olarak rütbe alıp ilerleyeceksin" diyerek müritlerine istismarda bulunduğu ileri sürüldü.

Cinsel istismar iddiası tarikattaki sohbetlere katılan bir kişinin 2018 yılı başlarında Başbakanlık İletişim Merkezi’ne şikayetiyle ortaya çıktı. Şikayette kendisini cemaatin ‘sözde’ halifesi olarak tanıtan Süleyman Işık’ın yaşları 18 yaşından küçük ve büyük kişilere cinsel istismarda bulunduğu iddia edildi. Bunun üzerine Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Soruşturma kapsamında yaşları şu an 22 ila 29 arasında değişen 5 erkek mağdurun ifadesine başvuruldu. İfadelerde; cinsel istismarların çoğunluğunun 2011 yılından sonra olmak üzere 2008 ve 2017 yılları arasında gerçekleştiği belirlendi. Mağdurların da o dönemlerde 17 ila 22 yaşları arasında olduğu tespit edildi.

‘HZ. ALİ SÜT EMMEDEN PEMGAMBERİN DİLİNİ EMMİŞ’ DİYEREK DUDAKLARINDAN ÖPTÜ

Mağdurların ifadelerinde ayrıca Süleyman Işık’ın kendilerine dini sohbetler sırasında zikir çektirdiği yalnız kaldıkları ya da dergâh olarak kullandıkları yeri temizledikleri sırada da "Şeriatta haram olan tarikatta helaldir” "Hz. Ali doğduğunda daha süt emmeden Peygamberimizin dilini emmiş ve bu şekilde Peygamberimiz ona ilim aktarmıştır" dediği belirlendi. Işık’ın mağdurları bu sözlerle kandırıp ilk önce dudaklarından öperek cinsel istismara başladığı ileri sürüldü.

MANEVİ RÜTBE ALACAKLARINI SÖYLEMİŞ

Süleyman Işık’ın ayrıca mağdurlara "Bu bir rahman durumudur. Bu durumu bilmeyen kişilere anlatmaman gerekir bana itaat ettiğin zaman manevi olarak rütbe alıp ilerleyeceksin. Bu tarz cinsel ilişkiler Mevlana ile Şems arasında ilahi aşk ilişkisi bu yöntemle birbirlerine ilim aktarmışlardır" diyerek cinsel istismarın boyutunu artırdığı iddia edildi. Işık’ın evinin altında dergâh olarak kullandığı bölümde ve kendine ait iş yerinde mağdurlara cinsel istismarda bulunduğu ileri sürüldü.

‘MANEVİ GÜCÜNDEN ETKİLENİP KARŞI KOYAMADIK’

Mağdurlar ifadelerinde dini bilgilerinin zayıf olduğunu Işık’ın manevi gücünden etkilenerek karşı koyamadıklarını söyledi. Mağdurlardan bazıları ise Süleyman Işık’ın kendilerini birbirleriyle de cinsel ilişkiye girmeye zorladığını ileri sürdü.

Soruşturma kapsamında fiili livataya uğradığı iddia edilen 3 mağdurun alınan doktor raporunda olay tarihi ve muayene tarihi arasında geçen süre ve iyileşme durumu nedeniyle herhangi bir bulguya rastlanılmadığı belirtti. Ayrıca yapılan aramada S. I. ‘nın bilgisayarında hayvana yönelik cinsel davranışlara ilişkin görüntüler bulundu.

SUÇLAMALARI KABUL ETMEDİ

Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamede Süleyman Işık hakkında 5 kişiye cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla ‘çocuğun cinsel istismarı’ ve ‘cinsel saldırı’ suçlarından 70 yıla kadar hapis cezası istendi. Bu cezanın da cinsel istismarın bazı mağdurlara defalarca yapıldığı için zincirleme suç kapsamında artırılması talip edildi. İddianame 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

Davanın ilk duruşmasında sanık Işık suçlamaları kabul etmeyip bağlı olduğu tarikatın Konya sorumlusu olduğunu evinin alt katını dergâh olarak kullandığını ve burada dini sohbetler yapıp zikir çektiklerini belirtti. Bilgisayarında çıkan görüntülerin kendisine ait olmadığını belirten Işık görüntülerin oğluna ait olduğunu ileri sürdü.

Duruşmaya katılan bir mağdur da şikayetinden vazgeçtiğini belirtti. Duruşma tanıklar dinlendikten sonra ertelendi.

LİNK : https://www.aydinlik.com.tr/seriatta-haram-olan-tarikatta-helaldir-diyerek-istismar-etmis-turkiye-temmuz-2018-2

İRTİCA DOSYASI : Asteğmen Kubilay’ın şehit edilmesinden günümüze ne değişti ????


Asteğmen Kubilay’ın şehit edilmesinden günümüze ne değişti ????

Yazan: Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 23 Aralık 2017

23 Aralık 1930’da İzmir’in Menemen ilçesinde, askerlik görevini yedek subay olarak yapan Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay gerici bir ayaklanma ile şehit edilmişti. Aradan geçen 87 yılda olayın perde arkasındaki süreci halen anlayamayan bizler, benzer tuzaklarla yine karşı karşıyayız.

OLAY NASIL CEREYAN ETMİŞTİ?

Menemen’de bir camide sabah namazını kılan altı kişilik küçük bir grup, Derviş Mehmet liderliğinde camiden çıktıktan sonra halkı isyana teşvik etmeye başlar.

Olayları duyan Alay Komutanı, Asteğmen Kubilay’ı bir manga asker eşliğinde olay mahalline gönderir. Kubilay kalabalığı dağıtması için Derviş Mehmet’i ikna etmeye çalışır.

Adamlar bir ayaklanma başlatmak için bölgeye geldikleri için ikazları kâle almazlar. Derviş Mehmet ile Asteğmen Kubilay arasında tartışma çıkar. Çıkan arbedede Derviş Mehmet, Asteğmen Kubilay’ı vurur.

İşin ilginç yanı, toplanan kalabalık da Derviş Mehmet’ten yanadır. Asteğmen Kubilay’a sahip çıkmaz. Derviş Mehmet, galeyana gelmiş kalabalıkla birlikte tekbir sesleri eşliğinde “Allah’u Ekber” diyerek Kubilay’ın başını keser. Komşumuz Suriye ve Irak’ta gördüğümüz DAEŞ (IŞİD) terörünün bir benzeri, 87 yıl önce bu topraklarda yaşanmış.

Olay bu kadar basit mi? Nasıl oluyor da altı kişi koskoca bir kasabayı ayağa kaldırıp, ahalinin önemli bir kısmını arkasına alarak bir isyan başlatabiliyor?

GÜNÜMÜZDE DE HALEN DEVAM EDEN DİNCİ-LAİK TARTIŞMASININ TEMELLERİ

Olaydan sekiz sene önceye gidelim. Bakalım yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde neler olmuş?

1 Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi, “Osmanlı İmparatorluğu’’nun münkariz (mahvolmuş) olduğuna dair 308 numaralı kararname ile saltanatı kaldırır, Osmanlı hanedanlığına son verir.

29 Ekim 1923’de de Cumhuriyet ilan edilir.

Mustafa Kemal bununla da kalmaz. Meclisten geçirdiği 431 sayılı kanunla; 03 Mart 1924’de “Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışına Çıkarılması” kararını aldırır.

Halife sözcüğü Arapça kökenli bir kelime olup, Araplara göre Hz. Muhammed’in dünyadaki vekili anlamına gelmektedir. O zamanki halkın inanışına göre, Mustafa Kemal bir anlamda Halifeliği kaldırarak Allah’ın dünyadaki vekilini kaldırmış gibi algılanır.

Aynı tarihte, 03 Mart 1924’de “Şer’iyye ve Evkaf Vekâletlerinin (Şeriat ve Vakıflar Bakanlıkları) Kaldırılması Kanunu” da Meclis tarafından kabul edilir.

Osmanlı’da Şeriye Bakanlığı vardır. Bu bakanlık kişilerin birbirleri ve devletle olan ilişkileri ile devletin kararlarının Şeriata uygun olup olmadığını değerlendiren bir bakanlıktır. Bu bakanlık kaldırılarak yerine bu günkü Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur. Bu bakanlık kalkınca, bir anlamda şeriat da ortadan kalkmış olur. Yani halkın bir kısmına göre din elden gitmiştir.

Yine aynı tarihte 3 Mart 1924’de çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Yasası) ile ülkedeki bütün eğitim kurumları Maarif Vekaleti’ne yani Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanır. Bu kanunla Medreseler kaldırılmıştır.

Çok önemli bir kanun da 8 Nisan 1924’de çıkartılır. “Mehakimi Ser’iyye’nin İlgasına ve Mehakimin Teşkilatı’na Ait Ahkâmı Muaddil Kanunu”. Bu kanunla dini kurallara göre karar veren şeriat mahkemeleri kaldırılmış olur.

Şimdi bütün bu kanunlar ne anlama geliyor? Bunu bir düşünelim.

Halifeliği kaldırıyorsunuz. Şeriat Bakanlığını kaldırıyorsunuz. Şeriat Mahkemelerini kaldırıyorsunuz. Dini eğitimi kaldırıyorsunuz. Peki bu kurumlarda kimler görev yapıyordu? Tahmin edeceğiniz üzere dini inancı ağır basan insanlar.

Peki, bu insanların ortak bir özelliği var mıydı? Evet. Hemen hemen hepsi çeşitli tarikatların mensubuydu. Osmanlı’da devletin mahkemeleri, eğitim kurumları, bürokrasisi, lafın kısası devletin tamamı, tarikatlar içinde teşkilatlanmış, dünyaya sadece inanç ekseninden bakan elit bir tabakanın, o zamanki “Beyaz Türkler”in elindeydi.

Mustafa Kemal, yukarıda saydığımız kanunları çıkartarak devleti, eski sahiplerinin elinden aldı. Sıradan vatandaşların, Türk halkının eline teslim etti. İnanç ekseninde çeşitli tarikatlarda örgütlenmiş bu insanlar, devletin mahkemelerinden, eğitim kurumlarından, bürokrasisinden ekmek yiyor, bu sayede makam-mevki, şan-şöhret sahibi oluyorlardı. Mustafa Kemal, devleti laikleştirerek, eski elit tabakanın hakimiyetine son verdi. Beyaz Türkler çok kızmıştı!…

SİYASETİ VE DEVLETİ TEKRAR ELE GEÇİRME ÇABALARI

Devleti elinden kaçıran tarikatlar/cemaatler tabi ki boş durmadı. Devleti tekrar ele geçirmek için o günden beri çalışıyorlar. Peki ne yaptılar ve ne yapıyorlar?

17 Kasım 1924’te, cumhuriyet tarihinin ilk muhalif partisi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (İlerici Cumhuriyet Partisi) kuruldu. Partinin kurucuları, Mustafa Kemal’in eski silah ve dava arkadaşları, Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar’dı.

Kurtuluş Savaşı’nın yedi öncüsünden beşi karşıt bir parti kuruyor, diğer ikisi, bizim “2 ayyaş” Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF)’nda kalıyordu.

Yeni kurulan partinin başkanı Kazım Karabekir’di. Parti tüzüğünü de kendisi kaleme almıştı. Parti tüzüğünün bazı ilginç maddeler şöyleydi:

“Fırka (parti) dini düşünce ve inançlara hürmetkârdır” (Madde 6)

“Devletin vazifeleri asgari hadde indirilecektir (madde 9)”,

“İdari âdem-i merkeziyet esası kabul edilecektir (madde 14)”,

“İlk mekteplerin idareleri mahallerine ait olacaktır (madde 52)”,

Yeni parti ekonomide liberal sistemi benimsemişti. Devletin ekonomiye, inanç özgürlüklerine ve halkın eğitimine karışmasını istemiyordu. Parti, merkezi yönetim yerine yerel yönetimlerin güçlü olmasından yanaydı. Bir anlamda Osmanlı’nın eski eyalet sistemi devam edecek, her bölge kendi yerel yönetimi ve eğitim sistemini düzenleyebilecekti. Bu politikayı takip eden Ortadoğu’daki Irak ve Suriye gibi devletler, bir ulus yaratamadıkları için bugün ülkelerini tek parça tutmakta zorlanıyorlar.

  1. Dünya Savaşı, imparatorluklar çağını sonlandırmıştı. Ulus devlet dönemine giriliyordu. İşte bu dönemde Mustafa Kemal, imparatorluk artığı bir toplumdan bir ulus devlet yaratma peşindeydi. Bu maksatla, karışık halk kitlelerini Türk üst kimliği altında bir potada kaynaştırmak istiyordu. Bu iş ise ancak merkezi yönetim ve merkezi eğitimle başarılabilirdi. Ekonomide de devletçi olunmalıydı. Sermayenin olmadığı bir ülkede, liberal ekonomi takip edilirse, aynı Osmanlı döneminde olduğu gibi ülkenin kaynakları çok kısa bir sürede tekrardan yabancıların eline geçerdi.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulduktan sonra, dünyaya inanç ekseninden bakan ve dinin elden gittiğini zanneden büyük kalabalıklar, devrim karşıtı olarak, bu partiye yöneldi. Parti, meclis içinde kurulmuştu. Birçok milletvekilinin de bu partiye katılmasıyla kısa sürede büyük bir güç haline geldiler.

Yeni Partinin dönemin siyasetini nasıl etkilediğini bir iki örnekle hatırlayalım. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın yetkililerinden Fethi Bey; “Terakkiperverler dindardır. Halk Fırkası dini batırıyor. Biz dini kurtaracağız ve muhafaza edeceğiz” şeklinde beyanatlar veriyordu.

Partinin, Erzurum Milletvekili Ziyaeddin Efendi, TBMM kürsüsünde, iktidardaki CHF’nin icraatlarına ağır eleştiriler yönelterek; “Yeniliğin işret (içki), dans, plaj sefasından başka bir şey ifade etmediğini, fuhuşun arttığını, Müslüman kadınların edeplerini kaybetme yolunda olduklarını, sarhoşluğun himaye, hatta teşvik olunduğunu, en önemlisi dini duyguların rencide edildiğini, yeni rejimin sadece ahlaksızlık getirdiğini, rezil bir yönetimin memleketi çamurların içine sürüklediğini”ilan ediyordu.

Yeni parti, inanç ekseninde kurulduğu için dünya meseleleri bir kenara bırakılmış, bütün tartışmaların merkezinde din yer alır olmuştu. Bu tartışmalar giderek ülkeyi germeye başladı.

Bu sıralarda (Aralık 1924), Cumhuriyet Halk Fırkası Yönetim Kurulu’nda, Mustafa Kemal’in başkanlığında gizli bir toplantı yapıldı. Mustafa Kemal toplantıda şöyle diyordu:

“Efendiler! Sizi çok ehemmiyetli bir meseleye karar vermek için topladım. Memlekette menfi tahrikât (kışkırtmalar) son haddini bulmuştur. İstanbul basını, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın dini siyasete alet eden propagandası, şurada burada sinmiş olan mürtecilere (gericilere) cesaret vermektedir. Yer yer Cumhuriyet idaresi aleyhine ağır isnatlar ve iftiralar yapılmaktadır: ‘Din elden gidiyor, aile hayatımız, binlerce yıllık geleneklerimiz birbiri ardınca yıkılıyor, bu gidişle Garp (Batı) medeniyetini alacağız diye dinimizden olacağız’ yolundaki propagandaların tesirsiz kalacağını sanmak budalalık olur. Benim görüşüme göre, yakın bir zamanda mukabil (karsı) bir ihtilal ile karşılaşmamız mümkündür. Mevcut kanunlar, inkılaplarımızı ve henüz çok taze olan Cumhuriyetimizi korumaktan acizdir. Zabıta kuvvetlerimiz, suçlunun yakasına sarılamıyor. Bunu yapabilmek için kanuni formalitelere lüzum hissediliyor. Bu durum, fesatçılara cesaret vermektedir.

Biz, büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. Birçok eski müesseseleri yıktık. Bunların binlerce taraftarı vardır. Fırsat beklediklerini unutmamak lazım. Benim burnuma barut ve kan kokusu geliyor…”

Anlaşılacağı üzere ülkede iç siyaset çok gerilmişti, her an olaylar patlak verebilirdi.

İNGİLİZLER İÇ POLİTİKADAKİ GERGİN ORTAMI ÇOK İYİ KULLANDI

Bu arada ülke çok mühim bir dış mesele ile uğraşıyordu. Musul, Misak-ı Milli sınırları içerisindeydi. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Lozan görüşmelerinde Musul’dan vazgeçmemişti. Görüşmeler Musul sebebiyle birkaç kez kesintiye uğramış, ama İngilizlerle bir türlü mutabakata varılamamıştı. Musul meselesi Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti)’nde görüşülmek üzere ertelenerek Lozan Barış Anlaşması imzalanmıştı.

1924 Eylül ayında Milletler Cemiyeti’nde Musul Meselesi görüşmeleri başlamışken, 12 Eylül 1924’de İngilizler tarafından Nasturi Ayaklanması çıkartıldı. Hakkâri bölgesinde yaşayan küçük bir Hristiyan azınlığın çıkardığı bu ayaklanma, Türkiye’yi Musul konusunda geri adım attırmaya yetmemişti.

İngilizlerin daha büyük bir ayaklanmaya ihtiyacı vardı. Bu arada İngilizler Türkiye’deki iç siyasi çekişmeyi, Cumhuriyet Halk Fıkrası ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası arasındaki mücadeleyi yakından takip ediyordu.

Hatırlatalım, emperyalizmin bir ülkede iç karışıklık çıkartmak için her zaman kullandığı iki unsur vardır; dini ve etnik meseleler.

Türkiye’de din ekseninde iç siyaset kızışmışken, 13 Şubat 1925’de İngilizlerin desteğiyle Diyarbakır Ergani ilçesi Piran köyünde Şeyh Said isyanı patlak verdi. Şeyh Said, Diyarbakır’dan Orta Asya’da Buhara şehrine kadar uzanan bir bölgeden sorumlu Zaza kökenli Nakşibendi şeyhiydi. Elazığ’ın Palu ilçesindeki medresesi Cumhuriyet tarafından kapatılmıştı.

İsyanın niteliğini anlamak için Şeyh Said’in “Emir’ül Mücahidin Muhammed Said El-Nakşibendi” imzasıyla halka dağıttığı beyannamelerden birkaçına bakalım:

“Kurulduğu günden beri din-i mübini Ahmedi’nin (Hz.Muhammed’in apaçık dini) temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, Kur’an’ın ahkâmına aykırı hareket ederek, Allah ve peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslam’ı sürdükleri için, gayri meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslamlar üzerinde farz olduğu, Cumhuriyetin başında bulunanların ve Cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının şeriat-ı garrayi Ahmediyye’ye (Hazreti Muhammed’in şeriatı) göre helal olduğu…”

Bir başka beyannamede de: “Hilafetsiz Müslümanlık olmaz! Halife memleketten çıkarılamaz! Şimdiki hükümet mütemadiyen dinsizlik neşretmektedir. Kadınlar çıplaktır. Mekteplerde dinsizlik ilerliyor…” diyordu.

Bu beyannamelerden de açıkça anlaşılacağı üzere isyan etnik kökenli bir isyan değil, tamamen dini öğelere dayanan bir isyandı. İsyan edenler din elden gidiyor diye bağırıyorlardı. Ama dinin elden gittiği falan yoktu. Elden giden, laiklikle birlikte hakimiyetlerindeki şeriat mahkemeleri, medreseler, devletin gücü ve ekonomik kaynaklarıydı.

Bu isyanla birlikte, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensupları da Mustafa Kemal köşeye sıkıştı diye ellerini ovuşturmaya başladılar. Dikkat edileceği üzere Şeyh Said ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarının söylemleri tamamen aynı istikametteydi.

Bu arada perde arkasındaki İngiliz planı yürüyor, Türk Devletini köşeye sıkıştırarak Musul’u elde tutmaya çalışan İngilizler isyanı çaktırmadan destekliyordu.

Şeyh Said isyanının etkisiyle 22 – 26 Ekim 1925 tarihleri arasında şeyh ve hocaların katılımıyla Kayseri, Maraş ve Erzurum gibi büyük şehirlerde Şapka Devrimine karşı büyük gösteriler yapıldı. Bu gösteriler ordu tarafından bastırıldı.

Hatırlanacağı üzere Mustafa Kemal, Cumhuriyet Halk Fırkası Yönetim Kurulu ile yaptığı gizli toplantıda, karşı devrim hareketinin her an patlak verebileceğini söylemişti.

Karşı devrim hareketi, Batı’da bir yerlerde patlak verseydi, devletin silahlı gücü bu isyana çok kolay müdahale edebilirdi. Girişimin başarısız olması durumunda ise isyana perde arkasından destek veren siyasiler de mahkeme ile tanışırdı. Bu yüzden isyanın Doğu’da, devletin merkezinden uzakta, kış günü patlak vermesi planlanmıştı. Devletin gücü oraya yetmeyecek, isyan büyüyünce de Mustafa Kemal’in iktidarı sarsılacaktı. Bu durumdan da doğal olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası faydalanacaktı.

İsyanı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kışkırtmıştı. Bu bir çeşit iktidar mücadelesiydi. Zaten Mustafa Kemal de Nutuk’ta, Şeyh Said ayaklanmasının çıkısını, Kazım Karabekir ve arkadaşlarınca kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile ilişkilendirir ve bu hususta bazı ayrıntıları da aktarır.

Ayaklanma kısa sürede yayıldı, Palu, Maden, Siverek, Ergani, Çermik, Lice, Kulp, Varto, Genç, Bingöl gibi Zazaların yoğun olarak yaşadığı bölgeleri Şeyh Said kontrolü altına aldı.

İngiltere’de yayınlanan “The Times” gazetesi o günlerde; Şeyh Said ve taraftarlarının Genç, Harput ve Diyarbakır’ı ele geçirerek, Abdülhamid’in oğullarından Abdürrahim’i gıyaben halife ilan ettiklerini yazdı. Gazete, isyancıların saltanatı ve hilafeti yeniden geri getirmek istediklerini dünyaya ilan ediyordu. İngilizler niyetlerini açık ederek geride parmak izi bırakmışlardı.

İsmet İnönü Başbakanlığında kurulan yeni hükümet, isyanı bastırdı. Meclis, Hiyanet-i Vataniyye (vatana ihanet) kanunu çıkartmıştı. Kanunun 1.Maddesi şöyleydi:

“Madde: 1- Dini veya dince kutsal sayılan şeyleri, siyasi gayelere esas veya alet etmek maksadıyla cemiyetler kurulması yasaktır. Bu gibi cemiyetler kuranlar veya bu cemiyetlere girenler vatan haini sayılırlar. Dini veya dince kutsal sayılan şeyleri siyasete alet ederek, devletin temel nizamını değiştirmeye, devletin emniyetini bozmaya, dini veya dince kutsal sayılan şeyleri alet ederek her ne surette olursa olsun, halk arasına fesat ve ayrılık sokmak için gerek tek basına ve gerek toplu olarak sözle veya yazı ile veya fiili bir şekilde veya nutuk iradi veya neşriyat yapmak suretiyle bu çeşit harekette bulunanlar da vatan haini sayılırlar.”

İsyancılar İstiklal Mahkemelerinde yargılandı ve Şeyh Said ile birlikte toplam 47 kişi idam cezasına çarptırıldı. Mahkeme verdiği kararda; “isyanların çıkmasında tekke ve zaviyelerin dini yapıları ve dini etkinlikleri büyük ehemmiyet arz etmektedir” diyerek, tekke ve zaviyeleri birer “menba-ı ser ve fesad yuvası” addetmesi, Savcılığı harekete geçirdi, 29 Haziran 1925 tarihli tebligat ile İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi mıntıkası dâhilindeki tekke ve zaviyelerin faaliyetlerine son verildi. Bu tarihten beş ay sonra, 30 Kasım 1925 tarihinde de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılan 677 sayılı kanunla ve aynı düşünceyle, Türkiye genelindeki bütün tekke ve zaviyeler kapatıldı.

Fakat İngilizler fitilini ateşlediği, başlangıçta tarikatların destekleyerek tutuşmasını sağladığı yangın devam etti. Takip eden dönemde, bu sefer Kürt etnik kimliği üzerinden kışkırtılan Reçkotan ve Raman Ayaklanmaları, arkasından Sason ve 1. Ağrı Ayaklanması patlak verdi.

Ayaklanmalar ve iç karışıklıklarla boğuşan Türkiye, daha fazla dayanamadı. 5 Haziran 1926 günü İngiltere ile anlaşma imzalayarak Musul’dan vaz geçmek zorunda kaldı. İçerdeki siyasi mücadele büyük bir kayıpla sonuçlanmış kazanan İngiltere olmuştu.

MUSTAFA KEMAL’E SUİKAST

Şeyh Said isyanında payı olduğu gerekçesiyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 5 Haziran 1925’te kapatılmıştı. Tekke ve zaviyelerinden sonra partileri de kapatılan gerici muhalifler ne yaptı dersiniz? Boş mu durdular? Tabi ki hayır. Bundan sonraki hamle Mustafa Kemal’e suikasttı.

14 Haziran 1926 tarihinde, İzmir’de yapılması planlanan suikast girişimi açığa çıktı. Bu suikast girişimine karıştıkları gerekçesiyle Kâzım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşalar da tutuklandı. Ancak mahkûm olmalarına ordu ve halktan çok büyük tepki geleceği korkusuyla yargılanmadan beraat ettirildiler. Yargılanıp asılanlar arasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın sekiz milletvekili de vardı.

SIRA GELDİ MENEMEN’E

1926’ya geldiğimizde Saltanat kaldırılmış, Hilafet kaldırılmış, Şeriat bakanlığı ve Şeriat mahkemeleri kaldırılmış, Tevhidi Tedrisat kanunu ile dini eğitimden bilimsel eğitime geçilmiş, Medeni Kanunun kabulü ile kadın-erkek eşitliği sağlanmış, ülkenin laikleşmesine karşı olanların toplandığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılmış, gericilerin başlattığı isyanlar bastırılmış, en son olarak gericilerin son dayanak noktası tekke ve zaviyelerin de faaliyetlerine son verilmiş, bu mücadeleler esnasında bir sürü insan idam edilmiş, birçokları hapse atılmıştı.

Anlayacağınız Türkiye çok büyük bir değişim içindeydi. Ancak bir ülkeyi kısa sürede kanunlarla değiştirmek mümkün değildir. Toplumun bu değişimi kabul etmesi, ona uyum sağlaması uzun bir süreç alır. O dönemde gericiler kaybolmamış, baskılar sonucu yer altına inmiş, fırsat kollamaktaydı.

1929 yılına gelindiğinde dünya büyük bir ekonomik buhran yaşamaya başladı. Bu küresel ekonomik kriz Türkiye’yi de ağır bir şekilde etkiliyordu. Ekonomik sıkıntılar ülkede büyük hoşnutsuzluklar yaratmaya başlamıştı. Bu ortamda, tek parti sistemi ile yönetilen Türkiye’de halkın tepkisi Cumhuriyet Halk Fırkasına yöneliyordu. Mustafa Kemal, toplumda bir rahatlatma yaratmak maksadıyla ikinci bir siyasi partinin kurulmasının uygun olacağını, böylece hükümetin daha iyi denetlenebileceğini düşündü. Paris Büyükelçisi Ali Fethi Bey’i çağırarak ona Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdurdu.

Bu sefer de Serbest Cumhuriyet Fırkası, devrimlere ve ülkenin laikleşmesine karşı olan kesimler için yeni bir umut kapısı oluverdi. Onlara göre; tepeden inme bir şekilde halkın önüne konan zorlamalar, bu parti iktidara gelince değiştirilebilecekti. Meselâ şapka kaldırılacak, kıyafet serbest bırakılacak, tekke ve zaviyeler, eski yazı, Hilafet, Şeyhülislamlık gibi kurumlar hatta saltanat tekrar geri gelebilecekti. Kadın erkek eşitliği ne demekti? Hiç kadınla erkek bir olur muydu? Kadının yeri evi ve çocuklarının yanı olmalıydı.

Serbest Fırka, bu düşüncelerle birkaç ay içinde çığ gibi büyüdü. Bu gidişatın Cumhuriyete tehdit teşkil edeceği anlaşılınca Parti, 17 Kasım 1930’da kendi kendini fes etti. Partinin kapatılmasına en çok tarikatlar tepki göstermişti. Kızgın mürit kitleleri tepkilerini ortaya koymak için arayış içindeydiler. İşte Menemen olayı bu arayışların bir sonucu olarak patlak verdi.

Peki, bu olay niçin İzmir’in Menemen ilçesinde vuku buldu? Menemen, dönemin büyük şehirlerinden biriydi. 1930 yılında yapılan yerel seçimlerde Serbest Cumhuriyet Fırkası Menemen’de seçimi kazanmıştı. Seçim sonuçlarına ilişkin açıklamalara göre, 502 seçim bölgesinden ikisi şehir düzeyinde olmak üzere, 40’ını Serbest Cumhuriyet Fırkası kazanmıştı. Anlaşılacağı üzere Menemen, muhalefetin seçim kazandığı, yönetime karşı olan kalabalıkların çok olduğu, isyanın tutabileceği bir şehirdi. Bu sefer isyanın odak noktası olarak ülkenin doğusunda bir yer değil batısındaki Menemen seçilmişti.

Asteğmen Kubilay’ın başını kesen Derviş Mehmet ve arkadaşlarının hiçbiri Menemenli değildi. Yargılama sırasında olayın İstanbul’da yaşayan Nakşibendî Tarikatının lideri Şeyh Esat ve yandaşları tarafından planlandığı, icra işinin ise Manisa’ya haftalar önce gelerek köy köy dolaşarak halkı isyana hazırlayan Derviş Mehmet adında Nakşibendi şeyhi liderliğindeki bir grup tarafından yapıldığı anlaşıldı.

Menemen’de kurulan İstiklal Mahkemesine Nakşibendi tarikatının 90 yaşındaki lideri Esat Hoca da getirilerek yargılandı. Şeyh Esat ve tarikatının amacı Cumhuriyet kayıtlarına, “Hükümeti yıkmak, Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı olarak saltanat ve şeriatı getirmek, tekke ve zaviyeleri açmak, şapkayı yasaklayıp yeniden fesin kullanılmasını” sağlamak olarak geçti.

Menemen olayının hazırlayıcılarından olan Nakşibendi tarikatı lideri Şeyh Esat’ın yurt dışı bağlantısı ile ilgili olarak Askeri Mahkeme Başkanı General Mustafa Muğlalı, verdiği bir beyanatta (Cumhuriyet Gazetesi; 01 Şubat 1931 Tarihli nüshası), “Şeyh Esat, hilafet komitesiyle alakasına dair bir itirafname hazırlıyordu. Bu münasebetle İngiliz casusu Lavrens ile münasebette bulunduğunu da doğrulamaktaydı. Fakat hastalığı bunu yazıp bitirmesine mâni” oldu demiştir. Şeyh Esat, yargılama tamamlanmadan hapishanede öldü.

“BEYAZ TÜRKLER! (MÜRİTLER)” YENİDEN İKTİDARDA

Menemen olayından sonra tarikatlar/cemaatler çok uzun sürecek bir yer altı dönemi yaşadılar. Siyasetten uzak durmak zorunda kaldılar. Soğuk Savaş döneminde “komünizmle mücadele” projesi çerçevesinde, dini kullanmayı amaçlayan ABD, tarikatların yeniden kullanışlı bir araç olarak su yüzüne çıkmasını sağladı.

Süleyman Demirel ile başlayan devlet ile ortaklıkları, Turgut Özal ile daha da gelişti ve sonunda AKP’nin iktidara gelmesiyle tekrar devleti ele geçirdiler.

Bugün devlet, yeniden “Beyaz Türkler”in oldu. Tarikatlar halkı dini söylemlerle uyuturken “müritler”, ülkenin her köşesinde devlet gücüyle keselerini dolduruyorlar. Rüşvet ve yolsuzluklarla devlet soyulurken, halkın büyük bir kesimi olayın farkında değil, gayet içten duygularla hırsızlara dua ediyor!…

OSMANLI’NIN KADERİNİ Mİ PAYLAŞACAĞIZ?

1925 yılında verdiğimiz Musul mücadelesinin bir benzerini verdiğimiz günümüzde devletin ortağı olmuş tarikat/cemaatler ne yapıyor dersiniz?

Yavaş yavaş ülkeyi Ortaçağa sürüklerken, yarattıkları kutuplaşmayla da boğazlaşma ortamını hazırlıyorlar.

Acaba bu planın arkasında kimler var?

FETÖ örneği ortada…

İRTİCA DOSYASI /// MUSTAFA SOLAK : HİLAFET KURULABİLİR Mİ ???


MUSTAFA SOLAK : HİLAFET KURULABİLİR Mİ ???

Ayasofya’nın camiye çevrilmesi sonrası Ayasofya çevresinde ve ilk namazın kılınacağı 24 Temmuz günü yapılan gösterilerde kimileri püsküllü, sırmalı Osmanlı askeri kıyafetlerini giydiler. Kimileri Atatürk’ü koruma kanunu olan 5816 sayılı yasanın iptal edilmesini ve hilafetin geri getirilmesini savundu. Hatta Gerçek Hayat dergisi ve Abdurrahman Dilipak gibi bazı isimler Hilafet çağrısında bulundu.

Ak Parti sözcüsü Ömer Çelik bunun üzerine “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir. Bu nitelikleriyle Cumhuriyetimiz hepimizin ortak çatısıdır” diyerek rejim tartışması yapılamayacağını ve Cumhuriyet’e olan bağlılıklarını ifade etse de bu, kamuoyunun kaygılarını yeterince önlemedi.

Gerçekten de yeterince kaygılanmalı mıyız? Hilafet gelebilir mi?

Bu soruya tarihe bakarak ve insanımızın sosyolojik yapısına bakarak yanıtlayalım.

17. yüzyıldan itibaren kapitalizmin gelişmesiyle köylünün işçileştirileceği, mal ve hizmetlerin satılabileceği alan tasarlandı ve buna vatan dendi. Önceden feodal sınırlar vardı ve bu topraklar feodal beyin veya hükümdarındı. Halk ise tebaaydı. Etnisiteler vardı ama bugünkü anlamda millet kavramı yoktu ve kapitalizmin vatan kavramıyla o vatanda yaşayanlara da millet denmeye başladı. Atatürk de “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” demişti. Siyasal bir tanımdı ve aynı Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan her inan ve etnisiteyi kapsıyordu.

Halife milli çıkarları bastırabilir mi?

İmparatorluklar, feodal beylikler değil milletler çağında yaşıyoruz. Ne demektir bu?

Her milletin kendi çıkarını en azami notaya taşımak istediği bir çağdayız. Millet kimliği, ümmete ve diğer kimliklere baskındır. Dolayısıyla çeşit çeşit milletlere hakim olacak bir halifenin varlığının varlığı geride kaldı. Bu bakımdan “tüm Müslümanların biat edeceği halife olsaydı, müslümanlar birlik olurdu” söylemi gerçekçi değildir. İslam devletleri örneğin Filistin, Esad’ın desteklenmesi, Kıbrıs, PYD/PKK gibi meselelerde farklı farklı düşünüyor. Halife bu çıkar farklılıklarını zorla ortadan mı kaldıracak?

Hristiyan dünyasının ağırlıkta olduğu NATO, milli çıkarları bastıramıyor.

Halife “PYD/PKK vatanını savunan bir örgüttür”, “Türkiye Kıbrıs’ta işgalcidir, boşaltsın”, “Akdeniz’de sondaj çalışması yapmayın” derse kabul mü edeceğiz?

Bu konular siyasi, halife sadece dini konulara bakacak dersek yüzyıllardır yaşananın siyasi olduğunu görürüz.

Diyelim halifemizi seçtik…

Ülkemizde hilafet, bunu isteyen % 15’e rağmen, diyelim ki oybirliğiyle olanaklı olsun. Hepimiz aramızdan birini halife seçelim. Hangi Müslüman devlet kabul edecek?

Çıkarlarımızın farklı olduğu devletler bunu kabul eder mi? Etse de yarın çıkarlarımız farklılaşırsa vazgeçmez mi?

Bu halife bizim değil de müslüman dünyasının genel çıkarını savunacaksa halife, cumhurbaşkanı, bakanlar arasındaki uyum nasıl sağlanacak?

Bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmak için halife başka ülkeden olacaksa milli çıkarlarımızı tamamen ona tabi kılmak mantıklı mı?

Halife seçimle mi gelecek yoksa Kureyş kabilesinden mi olacak?

Halifelik dini değil siyasi bir kavramdır

Hz peygamberin cenazesi halifenin belirlenmesi için ortada kalmıştı. Daha o dönemden başlayarak halifelik için Emevi-Abbasi, Memlük-Osmanlı çekişmesi oldu. Çeşit halifeler ortaya çıktı İslam dünyasında. Birinin halife kabul ettiğini diğeri kabul etmiyordu. Biz hilafeti ilan ettiğimizde başka devletlerden de hilafet ilanları olacaktır. Dahası 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı halifesinin cihat çağrısına Müslümanlar uymadı.

Bu yaşananlar, halifeliğin hem birliği sağlamadığını hem de dini değil siyasi bir kavram olduğunu gösterir.

Çağımız millet ve milli egemenlik çağı

Peki neden?

Başta da belirttim. Çağımız ümmet değil millet, tek adam değil milli egemenlik çağı. Araplar kendilerinin ayrı bir millet olduğunu düşündükleri için cihat çağrısına kulaklarını tıkadılar. Hatta emperyalizmle işbirliği içinde Osmanlıdan koparak kendi devletlerini kurdular. Osmanlılık kavramı gibi ümmet kavramı da birleştiremedi ama Türk milleti Anadoluya dayanan bir milli mücadeleyi imkansızlara rağmen başarıya ulaştırdı. Anadolu halkı millet gerçeğine yaslandı. Türk milleti olduğunun farkına vararak başka toprakları değil vatan bildiği toprakları savunma kararlığı gösterdi. Bu kararlık üstün silah teknolojisini ezdi geçti.

Hilafet neden kaldırıldı?

Cihat çağrısında görüldüğü gibi hiçbir işe yaramayan, Müslüman ülkeler arasında çekişmeye neden olan hilafet kaldırıldı. Dahası hilafet emperyalizm için kullanışlı bir kavramdı. Çeşitli krallara hilafet vaat ederek Müslümanları birbirine karşı kışkırtabiliyordu.

Bu sebeplerden anlaşılacağı üzere hilafet kimilerinin iddia ettiği gibi islama karşı değil tersine İslam ülkelerinin birbirine karşı saldırısının, komplosunun önüne geçmek, emperyalizmin aracı olmaktan çıkarmak için kaldırıldı.

Hilafete değil milli politikalara yoğunlaşalım

Oybirliğiyle dahi seçsek, hem milletimizin hem halifemizin bu sorunlarla karşı karşıya kalmak isteyeceğini sanmam. Dahası ülkemiz rahat bir coğrafyada değil. Ekonomik kriz, salgın, PYD/PKK, FETÖ, Kıbrıs, Ege adaları ve silahlandırılması, patrikhanenin ekümeniklik iddiası, Libya ve bu sorunları yaratan emperyalizm ile uğraşıyor. Odaklanacağımız husus bu sorunlara milli çözümler getirilmesidir.

Halifelik gibi gereksiz, emperyalizmin müslümanlar arsında kavga yaratacağı bir kavramı ele almayalım, emperyalizme karşı milli birliği sağlamaya çalışalım.

Araştırmalara göre en fazla % 15’lik kesimin talebi olan hilafet, şeriat çağrılarına bakarak kaygılanmak gereksiz. Dün de bu talepte bulunuyorlardı. Mücadelemizi verelim ama “şeriat geliyor” diyerek mücadele edenlerin sinmesine milletten vazgeçmesine neden olmayalım. Aksine Türk Tarih Kurumu başkanının istifası gibi mücadelenin başarıları üzerinde durarak mücadele edenlere moral verelim. Gözlerimizi gelişmelere kapamayacağız ama mücadelenin de olumlulukları öne alarak verileceğini bileceğiz.

Laik cumhuriyet hepimizin ortak çatısıdır ve bu çatıyı korursak müslümanlığı, Müslümanların çıkarını da korumuş oluruz.

İRTİCA DOSYASI : ‘Pamuk yerine rakı şişesi tıkayacağız’ diyen imama ödül gibi ceza !!!


‘Pamuk yerine rakı şişesi tıkayacağız’ diyen imama ödül gibi ceza !!!

Geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabından “İmamlardan rahatsız olan güruh elbet önümüze geleceksiniz, o zaman pamuk yerine rakı şişesi tıkayacağız haberiniz olsun” paylaşımını yapan Fettah K., ödül gibi ceza aldı.

Paylaşıma sert tepki gösteren CHP Denizli Milletvekili Teoman Sancar, “Bu ifadeleri kullanan şahıs Denizli’deki en büyük camilerden birinin imamı. Koronavirüsü yeneriz ama bu ayrımcı ve bölücü dili yenebilir miyiz ona emin değilim. Umarım yetkililer gerekeni yapar, çok yazık” ifadelerini kullanmıştı.

Gelen tepkilerin ardından Denizli Müftülüğü tarafından imam hakkında soruşturma başlatıldığı kamuoyuna açıklandı.

LOJMANI OLMAYAN CAMİDEN, LOJMANI OLAN CAMİYE

İdari soruşturması tamamlanan Fettah K’nın görev yeri değiştirildi. Fettah K. lojmanı olmayan Bayramyeri Camisi’nden alınarak, lojmanı olan Kirişhane Camisi’nde görevlendirildi.

Olayla ilgili açıklamada bulunan CHP Denizli Milletvekili Teoman Sancar şu ifadeleri kullandı:

“İmamlardan rahatsız olan güruh elbet önümüze geleceksiniz, o zaman pamuk yerine rakı şişesi tıkayacağız haberiniz olsun” diyen imam ödüllendirildi. Lojman bile verildi. Bu kadarı da olmaz denilen ne varsa bir bir oluyor. Yazık bu memlekete!

Bayramyerinde ölecekler şişeden kurtuldu Kirişhane’de ölecekler dikkat! Şişeci imam mahallenize geldi, ölmeden iyi düşünün… Yazık ,bu ahlaksızlığı görüp de “göremeyenlere” çok yazık…”

İRTİCA DOSYASI /// Nihat Genç : Badeci şeyhin siyasetteki adamları


Nihat Genç : Badeci şeyhin siyasetteki adamları

Kırmızı Kedi’den çıktı, kahvede otururken elime aldım, Badeci Şeyhin Sır Odası. Aslında Badeci Şeyh haberlerini ben de sizler gibi haberlerden biliyorum, iğrenerek okuduk, biliyoruz.

Ama sayfaları devirdikçe neye uğradığıma şaşırdım, bu dünyada böyle bir rezalet böyle bir utanç böyle bir cehalet var tamam da bu kadar kalabalık mı?

Aman bu kitap Netflix’in eline geçmesin, ki, sapık tarikatlar konusunda uzmanlaşmış Netflix bir gün mutlaka bu kitabı bulur prodüksiyon masraflarından kaçınmaz ve Türkiye’de yaşanan bu yoğun sapık sosyolojisini dünyanın gözleri önüne serer.

FETÖ’cüler, açılımcılar yeniden devreye girmişken, bildik liberal takım, yine İslam ve Demokrasi yazılarına başlamışken, bu bir türlü akıllanmayan cehaletin köklerini bizi çok iyi anlatan bu kitaptaki mahkeme tutanaklarından tiksinsek iğrensek de cehaletimizle yüzleşmek için alıntılamak zorundayız.

Badeci Şeyh konuşuyor, kısaltarak veriyorum: “Bana pirliği 2005 yılında vefat eden Hasan Burkay Efendi verdi. Hasan Burkay Efendi beni badeledi. Badelemek benim tarikatıma göre pirin cinsel organını yalayıp öpmek ve sonra gelen sıvıyıiçmektir. Pirin cinsel organından gelen sıvı sperm değildir, beyaz başka bir sıvıdır. Bu sıvı sadece pirlik verilmiş kişiden gelir. Pir olan kişiye herhangi bir şahıs badeleme yapamaz.

“CİNSEL ORGANIMI ÖPTÜRMEK VE YALATMAK SURETİYLE BADELERİM”

"Ben tarikata gelen şahıslara dini sohbetler veririm. Bu şekilde birçok kere gelen şahıslar benim sır odama gelirler. Sır odası benim kullandığım dergahta gelen şahısların gizli kalması gereken konuların konuşulduğu kısımdır. Bu sır odasında yer yatağı, minder vardır.

"Sır odasına benden başka gerek erkek gerek kadın tek kişi girebilir. Sır odasına gelmeden önce şahıslara zikir yaptırılır. Bu zikir esnasında şahıslar cezbelenir. Bu zikir sırasında Ay Allah denir. El Mürselat Suresi ilk ayetleri mealinde ‘yemin olsun Allah’ın gönderdikleri görevlilere’ ve Yunus Suresi 64’üncü ayette ‘Benim evliyalarıma ve razı olduklarıma korku yoktur, korumam altındadır’ şeklinde bildirilmiştir. Zikir esnasında cezbelenen şahıslar benim bulunduğum sır odasına tek tek gelir. Ben gelen bayan ve erkek şahısları cinsel organımı öptürmek ve yalatmak suretiyle badelerim. Bunun dışında şahısların istekleri üzerine erkeklerle ters ilişki, kadınlarla ise ters ve normal yoldan cinsel ilişkiye girdim.

"Benim dergahıma gelen Mesut K’yi cinsel organımı emdirmek suretiyle birden fazla kereler badeledim. Mesut ile çok kereler ters ilişkiye girdim. Mesut dergaha çevresinde bulunan şahısları getirir. Bu şekilde çok şahıs dergaha getirip mürit yapmıştır.

"Ahmet Ş. benim müridimdir. Kendisini çok kereler cinsel organımı emdirmek suretiyle badeledim. Ayrıca ters ilişkiye girdim. Ahmet dergaha yakın çevresindeki arkadaşlarını, eşi Birgül Ş’yi ve tanıdıklarını getirdi. Birgül Ş’yi birçok kez badeledim ve bir çok kez cinsel ilişkiye girdim.

"Malatyalı İsmail D müridim olur. Kendisini hem badeledim hem de ters ilişkiye girdim.

"Çetin Ç. Benim müridim olur. Kendisini hem badeledim hem de birkaç sefer ters ilişkiye girdim."

“BİR DEĞİL BEŞ DEĞİL ONLARCA YÜZLERCE MÜRİD”

Yeter, tamam, dayanmak mümkün değil. Bu ifade sayfaları onlarca sayfa sürüyor. Bir değil beş değil onlarca yüzlerce mürid, hepsiyle aynı ilişki.

Kadınlar ayrı erkekler ayrı, kadınlarını getiren ayrı.

Hikayenin özeti şu, müritler zikre başlıyor ve cezbeye giriyorlar, cezbeye girenler sır odasına koşup şeyhin şalvarını indiriyor ve oral ve ters ilişki.

Ve insanı delirten ifadeler, oral ve ters ilişkiye giren kadın ve erkekler şu şekilde ifade veriyor: “Bu bildiğiniz cinsel ilişki değil. Bu Allah’ın aşkı. Asla şikayetçi değilim.”

Sapık şeyh hem dergahın kirasını elektriğini müridlerine ödetiyor ve hem de hepsini erkek kadın arkalı önlü düzüyor ve bütün bunları haşa estağrufullah Kur’an ayetlerine dayatıyor, üstelik, haşa, Arapça Allah Muhammed hat yazılarını da cinsel içerikli domalma şeklinde müridlerine öğretiyor.

Bu sapıklığa alet olanlar hadi bir kişi üç kişi olsa bir nebze insan anlayabilir, bu sapıklığa yüzlerce insan dahil oluyor, hadi bu sapıklığa bir kez şahit olunsa bir nebze insan anlayabilir, ama bu sapıklık on yıllarca sürüyor.

2000’li yılların başlarını hatırlayın, tarikat ve cemaatlere özgürlük yazılarını hatırlayın, önlerinin açılmasını ‘denetimsizliğini’, ve bu yazıların İslam ve Demokrasi başlığı altında ‘Ilımlı İslam’ diye doktrine edildiğini hatırlayın.

Sapıklığın da bir ülkede yüz binde bir gibi milyonda bir gibi her coğrafyaya yayılmış ortalama bir istatistiği vardır, nedir bu, yüzlerce insan, yüzlerceeee. Ünlü popüler gökbilimci Carl Sagan’ın uzayda sonsuz gezegenleri görüp o Amerikalılar’ın dilinde çok şöhret bulan şu sözleri gibi: ‘milyarlarcaaaa milyarlarcaaaaa’

“DENETİMLER SIKILAŞTIRILDI MI, HAYIR”

Bu sapık tarikatlardan birkaçı mahkeme edildi, peki, eleştirisi mi yapıldı, denetimi mi yapılıyor, peki, sosyolojik olarak incelemesi yapılıp bir ders çıkartmak için ekranlarda halkı uyarmak için anlatıldı mı, denetimler sıkılaştırıldı mı, hayır.

İşte Kırmızı Kedi’den çıkan kitabın iddiası bu, yüzlerce müridin hepsi halinden çok memnun, hepsi Allah aşkıyla yaptıklarını yine olsa yine yapacaklarını savcı hakim huzurunda söylüyorlar ve nerdeyse tamamına yakını elini kolunu sallayıp hiç bir şey olmamış gibi dışarda geziyor.

Şeyhle sır odasında oral ve anal seklin dini terimlerle yüceltilmesi, bu sapıklık-patolojik durumun Allah’ın ve dinin emri olarak telkin edilmesi ve erkeklerin kendileri oral ve anal sekse aşkla girmeleri, yetmedi kadınlarını da getirip sokması, bütün bu vahşet karşısında, yaşadığımız medyada akademide ve toplumda, bir ‘infial’ uyandı mı?

Zikirle coşup şeyhin odasına koşup şalvarını indirmek, ne demek?

Ve bunu ilahi bir cezbeyle yani şiir gibi nur gibi şerbet içer gibi anlatmak, ne anlama geliyor.

İfadelerinde melekler gibi uçmuşlar melekler gibi Sır odasına girmişler melekler gibi şeyhin şalvarını indirip önden arkadan nurlanmışlar!

Yani, önce cezbeyle kendilerinden geçiyor.

Kendinden geçmek ne demek?

İlahi aşkın sarhoşu oldum.

Sonra, domaldım.

Hadi kumpasa geldin hadi aklını çeldiler hadi arkadaşına kocana aldandın hadi bir kez ne olduğunu anlamadan bir ortama girdin, defalarca ve yıllarca bu ‘ortama’ niye koşarsın ve niye ballandıra ballandıra anlatırsın?

Ey memleket, ey yazarlar ey akademi, ey İslamcılar! Anlatılan senin hikayendir!

Bu sapıklığın tıpkısı aynısı aç gözlerini siyasette yaşanıyor!

Bu ‘cehalet’i bir sapık şeyhin marifeti deyip görmezden gelebilir miyiz, yoksa, bu cehalet neden çok büyük bir sosyolojiye denk geliyor.

“AŞKLA CEZBEYLE SIR ODALARINA KOŞUYORLAR”

İşte, açılımcılar yine Güney Afrika’yı sil baştan hiç yaşanmamış gibi yine dolaşmaya başladı, hatırlayın, güya İrlanda, İskoçya bölünmenin dünya örneklerini inceliyorlarmış, binlerce kürt genci hendeklerde öldürüldü, akıllandılar mı, hayır! Bu açılım kervanına katılanlar bir kaç sapık mı hayır, yüzlerceeeeee…

İşte, Abdullah Gül, Sadullah Ergün, Hüseyin Çelik, Beşir Atalay, Babacan, hatta toplantılara Ertuğrul Günay dahi katılıyor, bir ülkenin askeriyesini hukukunu mahveden bunca kıyametten sonra akıllandılar mı, hayır, yüzlerceeeeesi hareket halinde, aşkla cezbeyle sır odalarında konuşuyorlar.

İmamoğlu, İstanbul seçimini kazandıktan sonra, CHP İyi Parti’yi verdiği gibi, 15 vekil de bunlara verecek, grup kurup harekete geçecekler.

Sapık şeyhleri bu ülkede yüzbinlerce masum genci CIA ajanı yaptı, akıllandılar mı, bu ülkeden üçyüz milyar dolar para kaçırdılar, akıllandık mı, İslam-Demokrasi, tarikat cemaat, Saidi Nursi, yazıları yaza yaza bir ülkede birbirine güvenecek iki polis iki komutan iki savcı dahi kalmadı, akıllandık mı?

Hayır, ilahi aşkla nurla badelenip nurlanmaya hiçbiri doymadı.

HİÇBİRİ SAPIK ŞEYHLERİ ALEYHİNE KONUŞMADI

Badeci Sapık Şeyhin müritleri işte mahkeme tutanaklarından bire bir kitap anlatıyor hiçbiri sapık şeyhleri aleyhine konuşmadı, aksine, yine aşkla yaparım, diyor.

Bu siyasilerin hiçbiri sümüklü şeyhleri aleyhine konuşmadı, CIA ajanlarının devlet kademesindeki uzantılarından tek bir isim vermediler, tek bir gün Sır Odası’dan çıkmadılar.

Kaldıkları yerden o ‘Sır Odası’ndan hayatlarına güle oynaya aşkla şehvetle devam ediyorlar.

Bir heyecanlılar bir umutlular siyasi gelişmelerden o kadar memnunlar ki..

YOLA ÇIKMIŞ GELİYORLAR

Bylock haberleşmesinden sonra şimdi de Ponçik adlı bir çocuk oyunu, bu çocuk oyununda oyuncular birbirleriyle karşılıklı konuşabiliyormuş, işte bu oyunla üstelik askeriye içinde haberleşiyorlar.

Bir ay kadar önce cürete bakın genelkurmay hukuk işleri başkanına FETÖ’nün baş adamlarından şimdi hapiste Muharrem Köse emriyle ‘tutuklama emri’ dahi çıkartabiliyorlar, olacak iş mi, oluyor işte.

Daha iki gün önce bir Tuğgeneralimiz FETÖ’cülere ‘hain’ dediği için tutuklama emri çıkartan FETÖ’cü savcılarımız var, olacak iş mi, oluyor işte.

Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgeye dikkat çeken ‘Mavi Vatan’ yazılarıyla Doğu Akdeniz’de milli bir duyarlılık oluşturan donanımlı birinci sınıf bir entelektüel ve 3,5 yıl Balyoz’dan hapis yatmış Amiral Cem Gürdeniz’e dahi akıllara seza ‘fesli Kadir’ benzetmesi yapabilen uzantıları hala yazıp çizebiliyor.

Sır Odaları’ndan CIA’yla Sümüklü sapık şeyhleriye oral anal her türlü ilişkiye girmeyi ilahi aşk vecd nurlanmak olarak kabul edip iman edenler, ey millet, yola çıkmış geliyorlar!

Sapık şeyhlerin sapık doktrinlerin kurbanları köleleri akıllanmamış cahiller sürüsü kullanılmaya doymayan yazarları ajanları, yola çıkmış geliyorlar!

Bu cemaat ders çıkartmayacak, bu sosyoloji akıllanmayacak, bu sapıklar ordusu yine Haçlılarla yine PKK’sı FETÖ’süyle, yine sarhoş taşkın yazıları, yine gizemli karanlığa boğulmuş üslupları, yine cüretkar delilikleriyle yine nurlanmış coşmuş, yola çıkmış geliyorlar!

Bir toplum bu kadar körlüğe maruz kalıyorsa.

Bir memleket bu kadar sapığa hala cirit attırıyorsa.

Bir vatan bu kadar sağırı dilsizi arsızı utanmazı hala baş köşelerinde ağırlıyorsa.

O halde, geriye dönüp ben ne b.k yedim deme, o halde, hiç ağlama, yıkıl Sezar!

BU İKİ YÜZLÜ OYUN NE KADAR SÜRECEK

Kendine uzak köylerde ormanda yaylalarda yeni bir yaşam seçmiş çok arkadaşım var, birkaç yılda bir şehre iniyorlar ve konuşuyoruz, ancak, aramızda çok ciddi bir iletişim bozukluğu başladı. Şöyle, yaşadıkları sessiz yerler onları yavaş ve mıy mıy konuşmaya zorlamış ve konuşma şekilleri değişmiş. Ne söyleseler anlamıyorum, kulağımı veriyor eğiliyorum, yine cümleleri seçemiyorum. “Burası şehir, gürültülü ve yüksek sesle konuşmalısın” deyip araya girsem de alçak sesli konuşmak artık alışkanlıkları olmuş. Yaşadıkları yerlerdeki ayılardan domuzlardan kurtlardan yılanlardan bahsediyorlar, ama, hikaye nedir, ne anlatıyor, çıkartamıyor ne diyor bu herif diye boş boş gözlerine bakıyorum.

Ancak yakın arkadaşım olduğu için anlamasam da nezaketen güya anlıyormuş gibi bazı yerleri onaylıyor gibi bazı yerlerde vay be der gibi sahte tepkiler veriyorum. Bu gerçek. Ama bu sahte yüzlü iki yüzlü oyun ne kadar sürecek. Anladım ki birlikte çok sert kavgalar verdiğimiz arkadaşlarımı dinlerken anlamamak dünyanın en büyük yorgunluğu, dünyanın en büyük işkencesi.

Bir an evvel izbe köylerine gitseler de kurtulsak diyorum. Üstelik onlar çakalları kurtları nedense eğlenceli bir dille anlatıyorlar, ben şehirdeki çakalları kusura bakmasınlar pek eğlenceli anlatamayacağım, bu yüzden çok kızgınlar bana. Ama içimden de bu kadar yakın arkadaşa ayıp ediyorsun, diye kendime kızıyorum. Sonuç, uzaklığın iklimi ses tonumuzu dahi değiştirmiş ve hatta canavarları dahi kimimize eğlenceli bir hikaye haline getirmiş. Yani küçük sesle konuşabilmek bir insan için büyük bir servet. Küçük sesle konuşabilmek büyük bir iktidar. Hakimler savcılar da küçük seslerle konuşur. Ey okuyucu, yaşımız kaça gelmiş, hala bağırarak konuşuyor çıplaklığımı yoksulluğumu ele veriyorum.

Kim bağırır, karanlıktaki insan kim bağırır hayal kırıklığına uğramış, kim bağırır, en yakınındakine sesini duyuramayan. Mesela yırtıcı kuşlar çığlık atmaz sessizdir ama peşine düştüğü avı çığlık çığlığadır. Yırtıcı kuşların sessizliğe gömülmüş güven altına alınmış göklerde usul usul süzülen huzurlu bir hayatları var. Ah ceylanım ah kekliğim ah bıldırcınım bu satırlarda yine çığlık çığlığa, kime bağırıyorsun? Anladım ki o mıymıy konuşmaları anlamak için sarf ettiğin büyük nezaket sonun da senin de dilini bozmuş.

Nihat Genç

Odatv.com