İRAN DOSYASI /// ERCAN CANER : İran, Türkiye – Irak Savaşını Önleyebilir mi ???


İran, Türkiye – Irak Savaşını Önleyebilir mi ???

ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

16 Kasım 2016

Yazar: Saeid Jafari

Çeviren: Ercan Caner 16 Kasım 2016

Protestocular 14 Ekim 2016 günü Basra’da icra edilen bir gösteri esnasında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın posterini parçalıyorlar. Foto: REUTERS / Essam Al-Sudani)

TAHRAN, Iran — ‘‘Bana hakaret ediyorsun. Sen benim muhatabım değilsin, karatımda değilsin, kalitemde değilsin. Kim bu? Irak’ın başbakanı… Irak’tan istediğin gibi bağırmaya devam et! Bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek! Biz bildiğimizi okuyacağız’’ bu sözler, 11 Ekim 2016 tarihinde, iki komşu ülke arasındaki gerilimin artması üzerine, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından, Irak Başbakanı Haider al-Abadi için söylenmiştir. Bir zamanlar komşuları ile ‘‘sıfır sorunu’’ olan Türkiye’nin şimdi bütün komşularıyla olan ilişkileri gergin bir durumdadır.

Bir önceki Irak Başbakanı Nouri al-Maliki ile sayısız problemler yaşayan Erdoğan, Abadi’nin iktidara gelmesini desteklemiştir. Gerçekten de birçok gözlemci Abadi’nin iktidara gelmesi sonrasında, Maliki tarafından tırmandırılan iki komşu ülke Irak ile Türkiye arasındaki gerilimin azalacağını beklemiştir. Bununla beraber Erdoğan’ın, tıpkı bölgedeki diğer komşularıyla olduğu gibi gerilimi sürdürme kararlılığında olduğu görülmektedir. Türkiye’nin komşuları olan Suriye, Ermenistan, Mısır, Rusya, İran ve Irak ile olan ilişkilerinin durumu, Ankara’nın Erdoğan’ın gözetimindeki dış politikalarında kafasının karışık olduğunun bir göstergesidir.

Türkiye ile olan gerginliklere rağmen Tahran, Ankara ve Bağdat’ı, iki ülke arasındaki artan savaş söylemlerinin ortasında birbirlerine yaklaştırabilecek iyi bir konumdadır. Fakat İran bu çabasında başarılı olabilir mi?

Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığıyla ilgili son tartışma, bazı açılardan geçmişteki olaylardan farklı da olsa, sıklıkla tekrarlanan temel bir özelliğe sahiptir: Türkiye’nin Suriye’de oynadığı rolü hatırlatmaktadır. Ankara Suriye Başkanı Bashar al-Assad’ı istifa etmesi yönünde ciddi şekilde uyaran ve aynı zamanda Suriye’ye bir askeri harekat düzenlenmesini öneren ilk başkentlerden bir tanesidir. Türkiye’nin bu taleplerinin hiç birisi gerçekleşmemiş, bu durum da Türkiye’yi daha zorlayıcı bir politika benimsemeye zorlamıştır.

Bütün bunlar, Türkiye’nin Irak ve özellikle Musul konusundaki yeni yaklaşımının, Suriye’de kaybetmesiyle ilgili olduğu ihtimalini ön çıkarmaktadır. 23 Ekim 2016 tarihinde Bursa’da yaptığı bir konuşmada Erdoğan, Musul kentinin tarihsel olarak Türkiye’ye ait olduğunu açıklamıştır. Erdoğan bu cümleleri Irak’ın Musul meselesini kendi başına halletme imkan ve kabiliyetinin olmadığı gerçeğine dayandırmaktadır. Bu yeni Türk yaklaşımı, Irak’taki değişik gruplar arasında nadir görülen bir politik bütünleşmeye neden olmuştur. Abadi’den, Şii imam Muqtada al-Sadr’a kadar bütün liderler Türk cumhurbaşkanının söylemlerini kınamışlardır.

Anahtar sorulardan bir tanesi, bu gelişmelerin yaşandığı bir ortamda, İran’ın Türkiye’ye karşı takınacağı pozisyonun ne olacağıdır. Kimliği gizli kalmak koşuluyla, Al Monitor’a açıklamada bulunan üst düzey bir İranlı diplomat; ‘‘Türkiye Halep’te istediklerini başaramadı ve şimdi aynı şeyleri Irak ve Musul’da yapmak istiyor, Bununla beraber doğal olarak Ankara Irak’ta daha iyi bir sonuca ulaşamayacaktır’’ ifadelerini kullanmıştır.

Türkiye’de hükümet yanlısı günlük Diriliş Postası, 16 Ekim 2016 günü, İran’ı, Akdeniz’e ulaşmak maksadıyla iki asırdır İslam dünyasında kan dökmekle itham ederek, İran’ın Musul’da bir katliam yaptığını öne sürmüştür. Sonraki günlerde, İran’ın bu katliamları tam olarak ne zaman yaptığına ve haberin kaynağına dair aynı gazeteden herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Hatta, Diriliş Postasında yayımlanan makale, Türkiye’nin İran’a karşı yeni ortaya çıkan olumsuz yaklaşımının bir göstergesi de olabilir.

Irak ve Suriye’deki son gelişmelere bakıldığında Ankara, genel olarak bölgede aktif bir rol oynama yönündeki çabalarının sonunda başarısızlıkla sonuçlandığını görmektedir. Türkiye’nin Irak ve Suriye çatışmalarına dahil olması, medyanın dikkatini çekmiş olsa da sonunda, özellikle de askeri bağlamda, Türkiye açısından somut bir kazanım getirmemiştir. Bu nedenle büyük resme bakıldığında, Erdoğan’ın bu yeni yaklaşımının, bölgedeki genel durum hakkında Abadi ve Birleşik Devletlerin yaklaşımlardan duyduğu memnuniyetsizliği yansıttığı görülmektedir. Bu durumun Erdoğan’ı kendi başına hareket etmeye ve Batıyı beklemeden, Irak ile Suriye’deki hedeflerini gerçekleştirmeye yönelttiği görülmektedir.

Al Monitor, Politik ve Uluslararası Çalışmalar, Foreign Ministry düşünce kuruluşunda, Orta Doğu Çalışmaları Grubu başkanı olan Alireza Miryousefi ile görüşmüştür. Miryousefi yaptığı açıklamada; ‘‘Maalesef, Arap Baharı sonrasında Türkiye bazı yanlış değerlendirmeler yapmış ve hızlı pozisyonlar almıştır. Şimdi ise, son beş yıldır yaptığı hataların sonuçlarıyla uğraşmaktadır. Sınırların yasallığını sorgulamak veya Sykes-Picot Antlaşmasının gerekliliği hakkında konuşmak yapıcı pozisyonlar olarak görülmemektedir. Burada olumlu olan nokta, İran gibi Türkiye’nin de bölgedeki istikrardan büyük fayda sağlayacağı gerçeğidir. Bu nedenle İran, üst düzey diplomatik görüşmeler aracılığı ile, bölgedeki farklı politik yaklaşımlar arasındaki boşlukları kapatmak için elinden gelenin en iyisini yapmak için çaba göstermelidir.’’ İfadelerini kullanmıştır.

22 Ekim 2016 günü canlı bir TV programında Türk Başbakan Binali Yıldırım, Türkiye’nin sürekli olarak, Irak ve Suriye’deki krizlere bir çözüm bulmak umuduyla İran’a el uzattığından bahsetmiştir. Bununla beraber, Türkiye’nin Suriye’den çekileceğine dair hiç bir işaret yoktur ve Erdoğan da hareket tarzını değiştirecek gibi görünmemektedir. Türkiye mevcut yaklaşımını sürdürürse İran’ın reaksiyonu ne olacaktır? İran, Bağdat ve Ankara arasında arabulucuk yapma girişiminde bulunacak mıdır?

Irak Kürt Rudaw haber kanalına 30 Ekim 2016 günü bir açıklama yapan, İran dini liderinin danışmanı Ali Akbar Velayeti, Türkiye ile Irak arasında olası bir savaşı engellemek maksadıyla İran’ın arabuluculuk yapmaya hazır olduğunu bildirmiştir.

Bu arada İran Dış İşleri Bakanlığından bir üst düzey yetkili de, isminin açıklanmaması koşuluyla, İran’ın sürmekte olan durumla ilgili arabulucuk yapmaya hazır olduğunu, bu yönde birkaç girişimde de bulunduğu açıklamasını yapmıştır. Irak ve Musul’daki meseleleri askeri güç kullanarak ve kendisinin uygun gördüğü şekilde halledebileceğini değerlendiren Türk tarafı ise İran’ın bu teklifine ilgi göstermemektedir. Bununla beraber böyle bir çözümün olamayacağına tek inanan İran İslam Cumhuriyeti değildir, bölgedeki gerçekler de Türkiye’nin planlamakta olduğu yaklaşımın gerçekçi olmadığını açıkça göstermektedir.

Bu düşüncelere katılan eski üst düzey İranlı diplomat Nosratollah Tajik, günün sonunda daha fazla Türk pragmatizmi tahmininde bulunmaktadır. Eski Ürdün elçiliği görevinde bulunan Tajik, Al Monitor’a yaptığı açıklamada; İran ve Türkiye’nin Musul kentiyle ilgili farklı yaklaşım ve hedefleri olduğunu aktarmıştır. Türkiye’nin Musul hakkındaki tarihsel iddiaları durumu daha da karmaşık bir hale getirirken, İran’ın isteği, Irak hükümetinin Musul’daki savaşı kazanarak IŞİD terör örgütünün ana üslerinden bir tanesini imha etmesi yönündedir. Türkiye saldırgan ve yıkıcı bir yöntem izleyecektir fakat önünde sonunda, daha büyük bir pay kapma çabasında olduğu yeni düzeni de kabul etmek zorunda kalacaktır.

Çevirenin Notu: Yazıda ifade edilen görüşler yazarın görüşlerini yansıtmaktadır. Bu analizin çevrilmesi, çevirenin yazarın düşüncelerini paylaştığı anlamına gelmemektedir. Türkiye’nin Musul kenti üzerinde tarihsel hakları vardır ve akılcı bir politika ile Türkiye, Irak ve Suriye bataklıklarından en kısa zamanda ve en az zarar görecek şekilde kendisini kurtarmalıdır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.

LİNK : http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2016/11/iran-mediator-iraq-turkey-tension-mosul-operation.html#ixzz4OrRf7h97

Yazar: Saeid Jafari İranlı gazeteci ve analiz uzmanıdır. Aseman, Khordad, Mosalas ve Mehrnameh gibi İran yayın kuruluşlarında çalışmıştır. Haftalık yayımlanan Seda dergisi uluslararası ve diplomaik bölümünün editörüdür. Khabar Online için de çalışmaktadır. İngilizce makaleleri Iran Review’ da yayımlanmaktadır. Twitter: @jafariysaeid

Çeviren: Ercan Caner Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Yüksek lisans derecesini 2012 yılında Gazi Üniversitesi’nden Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri alanında alan Caner, halen Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında Haliç Üniversitesi’nde doktora tez çalışmalarını sürdürmektedir. Bir yazılım firmasında proje yöneticisi ve havacılık projeleri alan uzmanı olarak çalışan Caner, Asliye Ceza Mahkemelerinde havacılık bilirkişisi görevini de yürütmektedir. Yazı ve çevirilerini academia.edu ve sunsavunma.net sitelerinde paylaşan Caner evli ve iki çocuk babasıdır. İngilizce bilen ve Fransızca okuyabilen Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 39 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO savunma sektör deneyimlerine sahiptir.

E-posta: ercancaner Twitter: @ercancaner1963

HUKUK DOSYASI : İran’da İktidar Destekli Paralel Baro Avukatlığı Nasıl Yıktı ???


İran’da İktidar Destekli Paralel Baro Avukatlığı Nasıl Yıktı ???

İran’da Avukatlar Barosu ülkede kurulan ilk sivil toplum kuruluşu sayılıyor. 27 Şubat 1953 tarihinde, İran’ın onurlu ve demokrasi açısından parlak tarafını temsil eden hükümetin başbakanı Dr. Muhammed Musaddık’ın kanun hükmünde kararnamesi ile resmiyet kazanan avukatlık kanunu ve kurulan baro, 1979 devriminden önce hem mesleki açıdan hem de insan haklarını koruma faaliyetleri açısından dünyada çok tanınmış ve itibarlı bir yere erişti.

1970’li yıllarda İran merkez barosu ve Paris, Cenevre, Londra gibi barolar arasında gerçekleşen işbirlikleri ve anlaşmalar, ulaşılan o görkemli noktanın sadece bir simgesiydi.

Mesela 1970’li yıllarda yapılan anlaşmaya göre İran merkez barosuna kayıtlı bir avukat çok kolay bir şekilde Paris barosunada kayıtlanabiliyordu ve hatta Fransa’da mahkemelere müdahil olabiliyordu.

Ne var ki, 1979 İslamcı devrim ve özellikle 1980-1981 de modern, cumhuriyetçi ve Liberal güçlerin devrimden tamamen tasfiyesi sonrasında, avukatlar barosu tek parça ve homojen İslamcı hegemonya için bir hedef haline gelmiş oldu. İslamcılar bir taraftan İran’ın modern ceza kanununu İslamileştirmekle yetinmeyip Usül-i mühakimat (ceza usül kanunu) kanununu da değiştirmek çabasına girmiş oldular. Zira İslamcı fıkıh merkezli bakış açısında usül zaten Batı hukuğu kriterleri üzerine kurulmuş yapı olarak görünüyordu. Usül’e karşı olan fıkhi düşüncenin en azından radikal versiyonu, avukatlık mesleğinin de bilcümle kaldırılmasını istiyordu.

Neden? Kuran-i Kerim de avukatlık diye bir şey olmadığı için ve peygamber efendimizin sünnetinde de şahsın kendi kendini savunmak zorunda olmasına istinaden. Böylece baro ve avukatlık mesleği 1980’lerin başında çok zor günler geçirdi. Nihayet avukatlar, avukatlığın dinde yerinin olmasına dair fetvalar alarak kendi mesleklerini korumayı başarmış oldular ama İslamcı iktidar her zaman avukatları seküler, Batıcı ve din karşıtı olmakla suçladı ve her zaman onlardan şüphe duydu. Hatta defalarca onların iç mekanizmalarına tevessül ederek baroları kendi kontrolüne almak üzere çaba sarfetti ama başaramadı. Nihayet çareyi baroların bölünmesi ve paralelleştirmesinde buldu!

7 Ocak 2001 tarihinde meclisten geçen üçüncü kalkınma yasasının 187inci maddesinde yeni bir baro kuruluşu öngörüldü ve böylece iktidar destekli avukat-iktidar karşıtı avukat ikiliği fiilen öne çıkmış oldu. Yasaya göre yargı kuvvetine bağlı “Merkez-i milli-i müşavirin”, yani “hukuki danışmanlar ve uzmanlar merkezi” kuruluyordu ve hukuki müşavirlere mahkemelerde aynen baro avukatları gibi her türlü avukatlık hakkı tanınıyordu. Bundan sonrasını hayal etmek çok kolaydı:

Avukatlık meslek olarak iktidar yanlısı avukatlar ve iktidar karşıtı avukatlar olarak ikiye bölündü ama müvekkil için davayı kazanmak önem taşıyordu. Dolayisiyla iktidar yanlısı olan ve kalkınma yasasının 187. maddesi üzerine kuruldukları için “187 madde avukatları” adıyla tanınan avukatlar hem mahkemelerde hem de müvekkiller nezdinde öncelik bulmuş oldu. Öyle ki, baronun çok kıdemli ve eski avukatları bile barodan istifa etmek ve müşavirler merkezine geçmek zorunda kaldılar.Böylece “iktidar karşıtı” sıfatı verilen avukatlar fiilen işsizlik ve ekonomik sıkıntılara sürüklenmiş oldu.

İslamcı rejim- seküler hukukçu ve avukat meselesi İranda henüz sona ermiş değil ama bu baskılar altında baro ve serbest ve bağımsız avukatlık mesleği de yıkılmak üzeredir. Bu hikayeden ders almak icap eder.

HAVACILIK DOSYASI /// Bir Pilotun Gözünden : İran’da Düşen Özel Türk Jetinin Muhtemel Düşme Sebebi


Bir Pilotun Gözünden : İran’da Düşen Özel Türk Jetinin Muhtemel Düşme Sebebi

11 Mart Pazar akşamı Dubai’den İstanbul’a hareket eden, Başaran Holding’e ait TC-TRB adlı özel jet, İran’da düşmüştü. 11 kişinin hayatını kaybettiği kazayla ilgili henüz kara kutu inceleniyor fakat Sözlük’ün pilot yazarlarından "ready for departure"nin konuyla ilgili bir tahmini var.

uçağın döne döne düştüğünü gören görgü tanıklarının ifadesinden yola çıkarsak

uçak muhtemelen stall’a girmiş, sonrasında stall’dan kurtarılamamış ve viril denen anormal duruma girerek (uçağın döne döne düşmesi) stall’ın son noktasına ulaşmış. bu esnada başka arızaların olup olmadığını bilmiyoruz.

uçağın ağırlığı, o irtifadaki hava sıcaklığı nedir onu da bilmiyoruz, ama bu ifadeden yola çıktığımızda, uçakta başka bir arıza olmadığını düşünürsek, uçağın stall’a girme sebebi coffin corner‘a girmesi olabilir.

nedir bu coffin corner?

1. yüksek irtifada motorun yakıt yakıp itki üretebilmesi için gereken oksijen, deniz seviyesine nazaran çok daha azdır. bu yüzden yukarı doğru tırmandıkça, uçağın kendini havada taşıyabilme kapasitesi de kademeli olarak azalır. bir uçağın o günkü hava şartları ve o anki ağırlığına göre çıkabileceği, yani stall’a girmeden kendini taşıyabileceği maksimum irtifaya aerodinamik tavan denir. uçaklar aerodinamik tavana kadar çıkmaz. en fazla, tırmanış oranının 300 feet/dakika olduğu service ceiling diye tabir edilen bir noktaya çıkarlar, ki emniyet payı olsun. eğer farkında olmadan aerodynamic ceiling’in de üzerine çıkmaya başlarsanız, artık üretilen kaldırma kuvveti uçağı taşıyamayacak kadar azalır ve uçak titremeye başlar. buna low speed buffet denir. bu, stall’ın ilk işaretidir. uçak, eğer bu şekilde tırmanmaya devam ederseniz, stall’a gireceğini anlatmaya çalışır.

peki bundan nasıl kurtulunabilir?

uçağın burnunu aşağı verip uçağa biraz sürat kazandırırsanız, biraz irtifa kaybederek tekrar kaldırma kuvveti üretebilecek bir seviyeye inersiniz. tabi bu esnada takat takviyesi de yapılır ama o durumdaki bir uçak maksimum takatle uçtuğu için, bundan bahsetmenin gereği yok.

o zaman neden burnu aşağı verip uçağı süratlendirerek stall’dan kurtulmadılar? bu da coffin corner içinde olduklarını düşünmeme sebep olan bir başka etkene getiriyor bizi. bunu da ikinci maddede açıklayacağım.

2. irtifa arttıkça, hava yoğunluğunun, dolayısıyla sürtünmenin azalmasından dolayı uçaklar deniz seviyesinden çok daha süratli bir şekilde uçabilir. zaten hava yolu taşımacılığında yüksek irtifada uçmanın mantığı da budur. daha düşük yoğunluk, daha fazla sürat ve daha az yakıt sarfiyatı demektir. ama ulaşabileceğimiz süratin de bir limiti vardır. uçakların gövde yapısı, belli bir süratin üzerine çıkmanıza izin vermez. bu süratin üzerine çıktığınızda gövde üzerinde ve kanatlarda oluşan stres bu parçalarda çatlama, kırılma ve kopmaya sebebiyet verebilir. bu yüzden, belli bir irtifadan sonra sürat birimi knot/hour olarak değil, mach olarak hesaplanır. çünkü irtifa arttıkça, sıcaklığın düşmesi sebebiyle ses hızına gittikçe yaklaşılır. yoğunluğun da azaldığını hesaba katarsak, knot üzerinden aynı süratle uçtuğumuzu düşünsek bile, aslında irtifa aldıkça yere göre süratimiz de artar. çünkü hava yoğunluğu azalır ve siz aynı gücü üretmeye devam edersiniz. bu da aslında sürat kazanmanız demektir. bu yüzden, farkında olmadan aşırı sürate girmemek için, cross over irtifası dediğimiz bir irtifada, uçağın süratini knot/hour olarak okumayı bırakıp mach olarak okumaya başlarız. bu irtifa hava şartlarına göre değişmekle birlikte, uçağın o anki süratinin 0.76 mach’a (ya da seyir irtifasında tutacağı sürat kaç mach ise) ulaştığı irtifadır. bu noktadan sonra ses hızına göre uçarız. çünkü ses hızına yaklaştıkça, yukarıda da bahsettiğim gibi, uçağın gövde ve kanatlarındaki stres, malzemenin limitlerine yaklaşır. bu noktada sürat göstergesine bakarsak, mach’ı sabit tuttuğumuz için, irtifa aldıkça süratin düştüğünü görürüz. aslında süratimiz knot cinsinden düşüyor görünse bile, mach sabit olduğu için süratimiz de sabittir. uçabileceğimiz maksimum mach’a * geldiğimizde, yukarıda bahsettiğim limitlere de gelmiş oluruz. bu noktaya geldiğimizde de uçak yine titremeye ve sarsılmaya başlar. aşırı sürate girmenin bir işarı da yine budur. buna da high speed buffet denir. bundan kurtulmak için sürat azaltmanız gerekir.

bu sebeple, uçakların seyir irtifası, low speed buffet ile high speed buffet arasında kalacak emniyetli bir sürati tutabileceğimiz irtifaya ayarlanır.

olayı basitleştirirsek

sürat göstergesinde low speed buffet 20000 feet’te, atıyorum, 210 knot, high speed buffet ise 330 knot olduğunu kabul edelim. bu bize 120 knot’lık bir sürat serbestisi sağlar. yani uçak 210 knot ile 330 knot arasında stall’a girmeden, kanatları da kırmadan uçabilir. 35000 feet’e çıktığımızda ise, uçağın stall’a girmeden kendini havada tutabileceği low speed buffet sınırı, hava yoğunluğunun azalmasından dolayı daha da yükselir ve yine atıyorum, 250 knot olur. high speed buffet ise sıcaklığın düşmesi ve buna mukabil gerçek süratin artmış olması sebebiyle daha düşük bir sürate iner ve atıyorum, 270 knot’a düşer. bu da, bu irtifadaki uçabileceğimiz aralığın 20 knot’lık bir aralık olduğu anlamına gelir. yani marj iyice daralır.

şimdi, bu durumdayken, daha da tırmanmaya çalışırsanız ne olur?

low speed buffet 250 knot’tan daha da yukarı çıkar, high speed buffet ise 270 knot’tan daha da aşağı iner. ve siz tırmanmaya devam ettikçe öyle bir noktaya gelirsiniz ki, low speed buffet ile high speed buffet sürati aynı noktada birleşir. işte bu noktaya havacılık literatüründe coffin corner denir.

low sped buffet’tan kurtulmak için sürati artırmanız gerekir, ama aynı anda high speed buffet’tan kurtulmak için de sürat azaltmanız gerekmektedir. silahlı bir adam tarafından kovalandığınız çıkmaz bir sokaktasınızdır. ileri gidemezsiniz, geri de dönemezsiniz.

bu yüzden stall’a girme riskini göze alarak, irtifa verip tekrar kaldırma kuvveti üretebileceğiniz bir irtifaya alçalmanız gerekir. ama viril çoktan başlamışsa, o noktadan sonra uçağı kurtarmak zordur.

İSTİHBARAT DOSYASI /// Köksal Taşkent : İran İstihbarat Servisleri ve Çalışma Yöntemleri


Köksal Taşkent : İran İstihbarat Servisleri ve Çalışma Yöntemleri

30 Mayıs 2020

GİRİŞ

Dünyadaki istihbarat servislerinin esas işlevi, devletin karar verme mekanizması olan yürütme erkine istihbarî bilgi sağlamaktır. Ayrıca istihbarat servislerinin güvenlik açısından önem arz eden başka işlevleri de vardır.

Başka bir deyişle istihbarat servislerinin temel işlevi; değerlendirilmiş olan bilgi ve verileri zamanında, hızlı ve doğru analizler şeklinde sunarak, ulusal güvenlik açısından devletin karar verme mekanizmasına yardımcı olmaktır. İstihbarat çalışmasının ilk katmandaki amacı devlet sisteminin ve ulusal güvenliğin istikrarını ve toprak bütünlüğünü korumak; ikinci katmandaki amacı ise devlet-ulus ilişkisini ve sosyal güvenliği teşvik edip, derinleştirmektir.

İran, İslam Cumhuriyeti kurulduğu günden bu yana silahlı terör örgütlerinin istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerine maruz kalmıştır. Bu yüzden de bu silahlı terör örgütlerinin (Halkın Mücahitleri Örgütü, Kürdistan Demokratı ve Komala gibi) oluşturduğu terörizm tehdidine karşı çıkmak, kuruluşundan bu yana İstihbarat Bakanlığı’nın en önemli işlevi olmuştur.

VAJA olarak kısaltılan İran İslam Cumhuriyeti İstihbarat Bakanlığı, güvenlik konularıyla ilgilenen hükümet bakanlıklarından biridir. İstihbarat Bakanlığı; İran’ın içinde ve dışında bilgi toplamak, bilgiyi korumak ve karşı istihbarat faaliyetlerini yürütmekten sorumludur.

İstihbarat Bakanlığı çok karmaşık, çok yönlü ve çok düzeyli bir süreç içerisinde terörist ve rejime karşı grupları takip etmektedir. Bakanlık, terörle mücadele faaliyetleri kapsamında psikolojik operasyonlar, stratejik aldatma, etki ve nüfuz gibi birçok karmaşık teknik kullanmaktadır. Öte yandan İstihbarat Bakanlığı savaş ve casusluk kapsamını sadece İran’ın başkentinde ve ülkede değil; aynı zamanda bölge ve Avrupa ülkelerinin başkentlerinde de agresif bir yaklaşım benimseyerek genişletmiştir.[1]

Bakanlığın görevleri; haber toplamak, ihtiyaç duyulan iç ve dış kaynaklı bilgileri elde edip analiz etmek, komplo teorilerini, casusluk ve sabotajı tespit etmek ve ülkenin bağımsızlığı, güvenliği ve toprak bütünlüğünü korumak gibi çeşitli cephelerde açıklanmıştır.[2]

İran’da, İstihbarat Bakanlığı’nın yanında Ordu İstihbarat Koruma Teşkilatı, Devrim Muhafızları İstihbarat Teşkilatı, Devrim Muhafızları İstihbarat Koruma Teşkilatı ve Devrim Muhafızlarını Koruma Teşkilatı gibi diğer istihbarat kurumları da resmi faaliyet göstermektedir.

Bu bağlamda İran Devrim Muhafızları, İstihbarat Bakanlığı’nın destek kolu olarak bu kurumla etkileşim içerisinde faaliyet yürütmektedir. Bir diğer yandan İran Ordusu’nun İstihbarat Koruma Teşkilatı da görevlerini yerine getirirken; İstihbarat Bakanlığı ile koordine edilmektedir.

İstihbarat Bakanlığının Kuruluşu

1979 İran Devrimi’nden beş yıl sonrasına kadar güvenlik istihbaratı görevini Başbakan Yardımcısı İstihbarat Ofisi, Devrim Komiteleri, bazı devrimci ya da yargı kurumlarının istihbarat birimleri gibi kurumlar yürütmüştür.

Şubat 1979’un sonundan ve devrim zaferinden itibaren güç büyük ölçüde İslami Devrim Komitesi elinde bulunmaktadır. Komitenin istihbarat çalışmalarında ise bir tür mezhep monarşisi mevcuttur. Bu sebeple İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ruhullah Musevi Humeyni, din alimi Mahdavi Keni’ye merkezi bir komite kurmalarını ve komiteleri koordine etmelerini emretti. İran’ın muhtelif illerinde Humeyni’ye bağlı temsilciler de aynı şekilde hareket etmiştir.

Devrimden kısa bir süre sonra İran Devrim Muhafızları kuruldu ve istihbarat faaliyetleri bu çatı altında yoğunlaşmıştır. Bu esnada yargıçlar da yürüttükleri davalar üzerinde istihbarat çalışması yapmışlardır.

1979 İran devrimi sonrası Geçici Hükümet ve Devrim Konseyi, SAVAK’ın kalıntılarının bir kısmını, özellikle de karşı istihbarat kurumu olan Sekizinci SAVAK’ı canlandırmaya çalışmıştır.

SAVAK’a dair iyi hatıraları olmayan devrimciler, ayrı bir güvenlik sistemi kurma gereğini hissetmişlerdir[i].Suikastlar, bombalamalar ve silahlı eylemler 1981’lerin başlarında gerçekleşmemiş olsaydı İstihbarat Bakanlığı’nın hiç kurulmamış olma ihtimali bulunmaktadır. İlk olarak, İran’ın 2. Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai’nin inisiyatifiyle Başbakan İstihbarat Ofisi kurulmuştur ve istihbarata dair meseleler İran Devrim Muhafızları ile ordu; İslami Devrim Komitesi ve polis arasında bölünmüştür. Nihayet, İstihbarat Bakanlığı’nın mecliste kurulmasına ilişkin genel plan onaylanmış, yasa tasarısı 1983 yılında Mir Hüseyin Musevi Hamene[ii] hükümetinde hazırlanmış ve mecliste onaylanmıştır.

Başından beri hangi üst çatı kurumunun istihbarat örganizasyonunu yürütmesi gerektiği konusunda anlaşmazlık mevcuttur. Bazıları istihbarat servisinin Devrim Muhafızları tarafından yönetilmesi gerektiğine inanırken; bazıları ise istihbarat, sorgulama, kovuşturma ve tutuklamadan yargı çalışmalarına kadar birçok mesele yargının sorumluluğunda olduğu için örgütü yargının kontrolüne alınmasını istemişlerdir.[3] Meclis Başkanı aynı zamanda Silahlı Kuvvetler Komutanı ve Yüksek Savunma Konseyi Başkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani, Devrim Muhafızları’na yakındı. Kimileri SAVAK’ı cumhurbaşkanlığının bir parçası olarak görürken; bazıları da istihbarat servisinin duyarlılığı ve önemi nedeniyle istihbarat servisinin en yüksek otorite altında ve İran liderine doğrudan bağlı olarak yürütülmesi gerektiğine inanıyordu.

İran yetkililerinin kontrolsüz güvenlik gücüne dair korkusu, sonunda İstihbarat Teşkilatı yerine İstihbarat Bakanlığı tasarısının getirilmesine yol açtı. Böylece bir yandan parlamento ve diğer yandan Cumhurbaşkanı, istihbarat teşkilatının faaliyetlerini izleyebilecekti.

İlk İran İstihbarat Bakanı Muhammed Muhammedi Reyşehri’den sonra, Haşimi Rafsancani hükümetinde Ali Fallahiyan, Muhammed Hatemi hükümetinde Kurban Ali Dorri Nacafabadi ile Ali Yunusi, Mahmud Ahmedinijad hükümetinde ise Kulam Hüseyin Muhsini Ejei ile Haydar Moslehi, Hasan Ruhani hükümetinde Mahmud Alevi İstihbarat Bakanlığı görevini yürüttü. Muhammed Muhammedi Reyşehri, Ali Fallahian, Ali Yunusi, Mustafa Purmuhammedi, Kulam Hüseyin Muhsini Ejei ve Ruhullah Hüseyiniyan da dahil olmak üzere birçok bakan ve üst düzey İstihbarat yetkilileri Hakkani Okulu’nun mezunlarıdır.[iii]

İran İslam Cumhuriyeti İstihbarat Bakanlığı’nın Yapısı

İran İslam Cumhuriyeti İstihbarat Bakanlığı’nda çalışanların, istihbarat memurlarının ve personellerin sayısına dair paylaşılan resmi bir istatistik yoktur. Ancak Ocak 2013’te ABD Savunma Bakanlığı, İran İslam Cumhuriyeti İstihbarat Bakanlığı hakkında, teşkilata bağlı yaklaşık 30.000 kişinin olduğunu belirten 64 sayfalık bir rapor yayınlamıştır.

Bakanlığa bağlı istihbaratçılar İran medyasında "Çağın İmamının Anonim Askerleri"[4] olarak adlandırılmaktadır. İran İslam Cumhuriyeti İstihbarat Bakanlığı, İmam Bakır adı verilen özel okullara sahiptir.

İran İstihbarat Bakanlığı altında 16 daire vardır:

  1. Güvenlik
  2. Casuslukla mücadele
  3. Yurt Dışı
  4. Koruma
  5. Sağlık
  6. Politik
  7. Stratejik çalışmalar ve ilişkiler
  8. Eğitim
  9. Araştırma
  10. Arşivler ve belgeler
  11. İşgücü
  12. İdari-Finansal
  13. Parlamenter
  14. Ekonomi
  15. Kültürel
  16. Teknoloji

Organizasyonel Şemada İstihbarat Bakan Yardımcıları altında yer alan birimler şunlardır:

  1. İstihbarat Bakanlığı Genel Müdürlükleri
  • Güvenlik Genel Müdürlüğü
  • Emniyet Genel Müdürlüğü
  • Operasyon Genel Müdürlüğü
  • Koruma Genel Müdürlüğü
  1. Yurt Dışı Dairesi
  • ABD
  • İsrail ve Filistin
  • Orta Doğu
  • Amerika (kıta)
  • Avrupa
  • Afrika
  • Asya ve Pasifik
  • Eklektizm
  1. Karşı İstihbarat Dairesi
  2. Soruşturma Dairesi
  3. Araştırma Dairesi
  4. Siyasi Dairesi
  • Siyasi Genel Müdürlüğü
  • Ekonomi Genel Müdürlüğü
  • Ekonomik Suçla Mücadele Genel Müdürlüğü
  1. Kültürel ve Sosyal Dairesi
  • Kültürel İşlerMüdürlüğü
  • Sosyal İşlerMüdürlüğü
  1. Teknoloji Dairesi
  • Yeni Teknoloji Genel Müdürlüğü
  • Casus Teknolojileri Genel Müdürlüğü
  1. Bilgi İşlem Dairesi
  • Bilgi Koruma Genel Müdürlüğü
  • Takip ve Şikayetler Genel Müdürlüğü
  1. Hukuk ve Parlamento Dairesi
  • Parlamento Departmanı
  • Hukuk Departmanı
  1. Personel Dairesi
  • İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü
  • Refah Hizmetleri Genel Müdürlüğü
  1. İdari-Finansal Daire
  2. Arşiv ve Belgeler Dairesi
  3. Eğitim Dairesi

Diğer genel departmanlar:

1- Danışmanlık alanı

2- Bakanlık alanı

3- Bültenler

İstihbarat Bakanlığı’nda personel alımı iki genel yolla yapılmaktadır. Bunlardan birincisi, İstihbarat Bakanlığı’na bağlı İmam Bakır Üniversitesi’nde öğrenci alımıdır. İmam Muhammed Bakır Üniversitesi yazılı sınavını geçtikten sonra fizik muayene ve zeka testinin yanı sıra yerel araştırma aşamaları bulunmaktadır. Seçilen kişiler, il istihbarat dairelerinin seçim birimlerinde görüşme sürecinden sonra atanmaktadırlar. Diğer bir yol ise; İstihbarat Bakanlığı’nda çalışmak isteyenlerin İstihbarat Bakanlığı’nda çalışan bir kişi aracılığıyla tanıtımını yapmaktır. Genellikle, İstihbarat Bakanlığı çalışanları, bu şekilde birbirleriyle ilişkili olan kişileri İl Genel İstihbarat Ofisi Seçim Birimi’ne tanıtmaktadır. Bu durumda, Bilgi Genel Müdürlüğü’nün seçim departmanı tarafından onaylanan kişiler seçim döngüsüne girerler.

İstihbarat Koordinasyon Konseyi

İran İslam Cumhuriyeti 42 yıldır çeşitli güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu zorlukların boyutu, diğer birçok ülke için rejimi devirme potansiyeline sahip olacak kadar büyüktür. İran İslam Cumhuriyeti, kuruluşunun başlangıcından bugüne kadar yaygın tehditler nedeniyle çeşitli askeri ve kolluk birimlerinde istihbarat teşkilatları kurma gereği hissetmiştir.

İstihbarat Bakanlığı Tüzüğü’nü gözden geçirerek İstihbarat Koordinasyon Konseyi’nin görevlerini değerlendirmek daha isabetli olacaktır. İstihbarat Bakanlığı Tüzüğü’nün 1. maddesi uyarınca; “Bakanlık, Devlet Şirketi, Kurum, Askeri ve Disiplin Kuvvetlerinin uzmanlık bilgilerinin elde edilmesinden ve İstihbarat Bakanlığı’nın talep ettiği her türlü bilginin edinilmesinden sonra; bu bilgiler İstihbarat Bakanlığı’na bildirmelidir.” Bu kararnameye göre İstihbarat Bakanlığı, ülkenin istihbarat koordinasyonunun çatı kurumu olarak belirlenmiştir. Bakanlık atlında da doğrudan bu koordinasyonu sağlamak için İstihbarat Bakanlığı Konseyi oluşturulmuştur.

İstihbarat yürütme işlerinin koordinasyonu için gerekli istişareleri yapmak üzere; her bir organın yasal sınırları dahilinde, aşağıdaki üyelerden oluşan bir konsey oluşturulmuştur:

  1. İstihbarat Bakanı
  2. Ülke Başsavcısı
  3. İçişleri Bakanı veya yetkili temsilcisi
  4. Devrim Muhafızları’nın İstihbarat Koruma Sorumlusu
  5. Devrim Muhafızları İstihbarat Birimi Başkanı
  6. Ordu İstihbarat Koruma Sorumlusu
  7. Ordu İstihbarat Birimi Başkanı
  8. Dışişleri Bakanı veya yetkili temsilcisi
  9. Polis İstihbarat Koruma Sorumlusu‌

Polis istihbarat misyonunun kapsamı İçişleri Bakanı tarafından onaylanıp koordine edilmektedir.[5]

İstihbarat Koordinasyon Konseyi, kurulduğu günden bu yana gerçekleştirilen toplantılarında iniş çıkışlar yaşamıştır. Yine de mevcut istatistikler göstermektedir ki, İran istihbarat servislerinin geliştirilmesi ve olgunlaşmasında, bu konseyin rolü ve etkililiği büyük önem taşımaktadır. Mevcut bilgilere göre İstihbarat Koordinasyon Konseyi, tüm katılımcı üyelerle işbirliği içinde, çeşitli konulara yönelik ortak istihbarat-güvenlik tahminleri hazırlamaktadır. Koordinasyon Konseyi günümüzde de ulusal, adli ve askeri istihbarat teşkilatlarının etkin işbirliğini sağlamaktadır.

Ancak İran’daki güvenlik istihbarat örgütlerinin çokluğu, bu örgütler arasında tutarsızlıklara, hatta farklılıklara neden olmuştur. Bu durum, İran lideri altındaki kurumlar ile hükümete bağlı çalışan İstihbarat Bakanlığı arasında bir yetki çakışması veya ikilik yaratabilmektedir.

Devrim Muhafızları örneğinde olduğu gibi birden fazla istihbarat biriminin varlığı, kurumsal mantık ve pratikler açısından da farklılıklar doğurabilir. Ayrıca tüm bu örgütlerin doğrudan ve dolaylı olarak İran İslam Cumhuriyeti Yüksek Lideri’nin gözetimi altında olması da dikkat çekicidir.

İran İstihbaratının Çalışma Yöntemi

İran’ın istihbarat sistemi İslami esaslarla yönetildiği söylenen bir hiyerarşi altında olduğu için, İstihbarat Bakanı’nın yetki ve sorumlulukları İran yasalarında ele alınmaktadır. Dolayısıyla SAVAK personelinin işkence eylemlerinde bulunmuş olması gibi yasadışı ve insanlık dışı eylemlerin olması, SAVAK’ın kapatılmasına yol açmıştır.

Eski İran İstihbarat bakanı Ali Fallahian, 1987’de göreve geldikten sonra, bireylerin özel hayatına tecavüz ederek, telekulak ve kırlangıçlar[iv] gibi tekniklerin kullanılması İstihbarat Bakanlığı’nın gündemine gelmiştir.[6]Bu tür yasa dışı faaliyetlerden biri olarak SAVAK’ın işlediği seri cinayetlerin ayyuka çıkmasıyla birlikte eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin ısrarı ve İran lideri Hamenei’in de halkın talebine olumlu yanıt vermesi ile mesele siyasi gündeme taşınmıştır.[v]Ancak, Devrim Muhafızları’nın istihbarat servisi ve paralel istihbarat kurumlarında da SAVAK mantığı ve sistemi yaygınlaşmıştır.Öte yandan, İran parlamentosu Devrim Muhafızları’nın istihbarat servisinin başkanını sorgulayamamakta, sadece İstihbarat Bakanını çağırıp sorgulayabilmektedir.

İran İstihbarat pratiğinde, İranlı muhaliflerine yönelik özel konuşmaları dinlemek, bireylerin özel alanına girmek, kırlangıçları özellikle yurtdışındaki rakipleri yakalamak için yem olarak kullanmak yaygındır. Bu kapsamda icra edilmiş olan istihbarat faaliyetlerinin sonucunda İran yönetimi, hükümet karşıtı protestoları kontrol eden, yöneten veya bastıran güçlerin çok boyutlu, çok katmanlı bir yapıya ve organizasyona ait olduğunu söylemektedir. İran İslam Cumhuriyeti’nde protestolara karşı sorumlu olan yapı sadece polis değildir. Aynı zamanda paramiliter, askeri, istihbarat, operasyonel, yargı, medya hatta finansal alt bölümler de bu tür durumlarda sorumluluk taşımaktadır.

Tüm güvenlik bürokrasisi kurum ve kuruluşlarında dünya çapında protestoları bastırmanın ilk adımı bilgidir. İran İslam Cumhuriyeti de dahil olmak üzere bugün tüm hükümetler, potansiyel ve mevcut muhalifleri hakkında bilgi toplamaktadır. İstihbarat Bakanlığı, kuruluşundan bu yana hükümeti eleştirenlerin ve muhaliflerin tutuklanmasında kilit bir rol oynamıştır.

İran’da gözaltına alınan siyasi ve sivil aktivist vakalarına bakınca, çeşitli istihbarat teşkilatlarının hükümetin eleştirenler ve muhalif figürler hakkında sürekli bilgi topladığını göstermektedir. İran istihbarat servisleri; protestocuları, eleştirmenleri ve muhalifleri henüz bir protesto veya eleştiri gerçekleşmemiş olsa bile gerekli gördüklerinde tutuklamaktadır.

Son yıllarda bu metot; İstihbarat Bakanlığı, Polis İstihbaratı, Yargı İstihbaratı ve Devrim Muhafızları İstihbaratı tarafından büyük ölçüde kurumsal pratiğe adapte edilmiştir. Bu istihbarat teşkilatlarının her birinin ne ölçüde aktif olduğu; devlet içindeki güç odaklarının konjonktürel pozisyonu ve siyasal eğilimleri gibi çeşitli durumlara bağlıdır. Diğer bir ifadeyle kurumların etkinliği; kurumsal gelenek ve işlevsellikten ziyade dönemin güç odağı haline gelmiş figürlerinin İran yönetimi içindeki özgül ağırlığı ile alakalıdır.

Bilhassa İran lideri veya Devrim Muhafızları ile çelişen hükümet politikaları baş gösterdiğinde (Örneğin Ruhani’nin Cumhurbaşkanlığı sırasında) İstihbarat Bakanlığı’nın rolü ve etkisi, Devrim Muhafızları İstihbaratı gibi doğrudan Ayetullah’a bağlı istihbarat teşkilatlarına göre nispi olarak azalmıştır. Bir diğer örnek olarak Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanlığı sırasında muhalefet ile mücadelede çok daha aktif bir rol oynayan Polis İstihbarat Koruması, son yıllarda daha etkisiz durumdadır.

İran İslam Cumhuriyeti’nin en etkin ve hızla gelişmekte olan istihbarat teşkilatı olan Devrim Muhafızları İstihbarat Teşkilatı, 2008 yılında Devrim Muhafızları İstihbarat Yardımcılığı’nın başlı başına bir istihbarat teşkilatına dönüştürülmesi ile kurulmuştur. Hüseyin Taib‘in önderliğinde Devrim Muhafızları İstihbarat Teşkilatı, önceden muhaliflere yapılan muamelenin niteliği ve miktarını değiştirmiş; ayrıca istihbarat pratikleri açısından da temel değişikliklere gitmiştir. Devrim Muhafızları’nın istihbarat servisi, yasal olarak koordinasyonda bulunmak zorunda rağmen bazı durumlarda İstihbarat Bakanlığı’nı görmezden gelmektedir.

Muhalif kişi ve gruplar, son yıllarda birçok savcı ve yargıcın, hatta hapishane yetkililerinin, Devrim Muhafızları İstihbaratı ve İstihbarat Bakanlığı tesiri ve kontrolü altında olduğunu; hâkimlerin yasa dışı biçimde istihbarat sorgulama emirlerini yerine getirdiğini belirtmektedir.

İran’da istihbarat servislerinin, hükümet karşıtı protestoları kontrol etmek, yönlendirmek ya da bastırmak için başvurduğu bir diğer mecra da medya sektörüdür. Muhalefete göre medya sektörü; istihbarat, kolluk ve yargı birimleri ile adeta birbirini tamamlayıcı bir biçimde muhaliflerin bastırılması için kullanılan bir propaganda ve psikolojik savaş enstrümanına dönüştürülmüştür. Örneğin İran televizyonu, gözaltına alınan muhalefet tarafından yapılan itirafları sık sık yayınlayarak halk nezdinde algıyı yönlendirmekte ve muhalefete yönelik bir kamuoyu baskısı oluşturmaktadır.

İran İslam Cumhuriyeti İstihbarat Bakanlığı belki de dünyanın en karmaşık istihbarat ve güvenlik kuruluşlarından biridir. Muhalefet güçlerine çeşitli şekil ve taktiklerle sızmaya çalışan casusların teşhisi pek de kolay değildir. İstihbarat Bakanlığı, muhalefete sızacak elemanlarını, yakalanmamak ve ortama uyum sağlamak adına İslam Devleti’nin kırmızı çizgilerini takip etmek zorunda olmadıkları konusunda salık vermektedir. Avrupa başkentlerinin çoğu İran istihbarat ajanlarıyla doludur. İran’ın çeşitli alanlarda faaliyet gösteren casuslarının sayısı, İran’ın ekonomik, diplomatik ve hatta askeri güvenlik ilişkileri kurduğu ülkelerde daha fazladır. Zira tüm bu katmanlarda görev yapan yetkililer, bir yandan da İran için istihbarî veri sağlamaktadır. Aynı zamanda sözde kültürel organizasyonlar üzerinden de istihbarat faaliyetleri yürüten İran’ın yurt dışındaki temel hedeflerinden biri de İranlıların demokratik muhalefet ve diaspora örgütlerini siyasetten uzaklaştırmaktır. Bunun dışında İran, dış ülkelerde restoran, kafe, turistik acente vb. büroları kurarak istihbarat faaliyetleri yürütmektedir.

İnsani istihbarat, insan unsuru kullanmak, yabancı karar alma sistemine sızma yöntemiyle yabancı sistem güç ve zayıflıkları, amaç ve niyetleri konusunda bilgi toplamaktır. İnsani istihbaratın etkin olarak toplanabilmesi için istihbarat ağrının rakip devletin ve toplumun örgütlü yapısına, askeri ve sivil bürokrasiye, partilere, öğrenci ve işçi kuruluşlarına yerleşmiş olması lazımdır.[7]

İstihbarat Bakanlığı, yurt dışına gönderilen burslu öğrencilerden de en iyi şekilde yararlanmaktadır. Bu öğrencilere İran’a her dönüşlerinde özel toplantılar düzenlenip, istihbarat ve casusluk ile ilişkili görev ve eğitimler verilmektedir. Ayrıca bu öğrencilerden aylık raporlar veya duruma göre özel raporlar sunmaları istenmektedir. Bu kişiler ve özellikle aileleri, dış ülkelerdede hükümete karşı çıkan İranlıların ailelerini etkilemek için kullanılmaktadır. Hatta bazı öğrenciler, yurt dışına gönderilmeden önce eğitim kursları almaktadır.[8]

Yurt dışındaki siyasi aktivistler İran’a seyahat ettiklerinde sorgulanmakta, hatta devletle işbirliği yapmaları teklif edilmektedir. İstihbarat Bakanlığı ayrıca gönüllü kişilerden de işbirliği yapmak amacıyla faydalanmaktadır. İran İstihbarat Bakanlığı yurtdışındaki İran topluluklarına sızmak, bu gruplardan bazı kişileri kendileri payına çalıştırmak için çeşitli yöntemler kullanmaktadır. Yine benzer şekilde İstihbarat Bakanlığı birkaç kez rejim muhaliflerini çeşitli yöntemlerle yurtdışından kaçırıp İran’a getirmiştir.

İstihbarat Servislerinin Tekabülü

İstihbarat kurumlarının, İran Yüksek Lideri’nin doğrudan gözetimi altında bulunması meselesi, Humeyni’nin yaşamı boyunca gündeme gelen bir meseledir. O yıllarda hükümetten bağımsız ve dini liderin önderliğinde bir güvenlik teşkilatının kurulmasından iki önemli nedenden dolayı vazgeçilmiştir. Birinci sebep, bu istihbarat örgütü dini liderlik altında yürütülürse cevap verme mekanizması net olmayacağıdır. İkincisi, bu örgütün yasadışı eylemler, işkence vb. suçlara karışması durumunda Yüksek Lider’in yönetiminin bu durumdan zarar görmesi ihtimalidir. Bu nedenle hükümete bağlı bir İstihbarat Bakanlığı’nın kurulması hakkında kanun oluşturulmuş; iç ve dış alanlarda askeri kuvvetlerin yasal güvenlik faaliyetleri hariç tüm güvenlik faaliyetlerinin bu bakanlıkta yoğunlaştırılması gerektiği öngörülmüştür.

Humeyni’nin ölümü ve Ali Hamenei liderliğinin başlamasından sonra durum birkaç yıl daha bu şekilde devam etmiştir. Ancak yeni lider, selefinin aksine istihbarat çekirdeğini güçlendirmek yerine; polis, Devrim Muhafızları ve yargı alanında farklı istihbarat aygıtları oluşturarak adeta bir paralel istihbarat şebekesi yaratmaya çalışmıştır.

Hasan Ruhani, 1989 yılında Haşimi Rafsancani’nin İstihbarat Bakanlığı makamına önerdiği ilk kişidir. Bu teklifin nedeni, Ordu’nun tasfiyesi ve McFarlane müzakerelerindeki güvenlik faslına ek olarak, Hasan Ruhani’nin 1983’te bir Parlamento Üyesi olarak İstihbarat Bakanlığı Komisyonu’ndan sorumlu olmasıdır. Ancak Ruhani, İstihbarat Bakanlığı’nın teklifini kabul etmemiş ve bunun yerine İran Lideri Ali Hamenei’nin temsilcisi olarak Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’ni kurmuştur.

Ruhani’nin cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından İstihbarat Bakanlığı’nın kurucularından Sayıt Haccariyan, Ruhani’yi bakanlıkta "Temel Reformlar" yapmaya çağırmıştır. Ancak İstihbarat Bakanlığı, Devrim Muhafızları’nın istihbarat servisinin paralel biçimde çalışmasını engellemeye yönelik etkili bir sonuç alamamıştır. Kurumlar arası bu paralellik, Muhammed Hatemi Cumhurbaşkanlığı’nda yoğunlaşan bir süreçtir.

İstihbarat Bakanı, yasaya göre İstihbarat Koordinasyon Konseyi’ne başkanlık yapmaktadır. 2017 yılında Hasan Ruhani, paralel çalışmayı eleştirirken; İstihbarat Bakanı’ndan tek beklentisinin "İstihbarat Koordinasyon Konseyi’nin emrinin arkasında oturmak" olduğunu açıklamıştır. Böylece İstihbarat Bakanlığı’nın kuruluşundan otuz dört yıl sonra bu güvenlik kurumu, kuruluşundan önceki yerine geri dönmüştür.

Bir başka dikkat çekici nokta ise, Ali Hamenei’nin otuz yıllık liderliğinde izlediği politika şablonunun, ülkenin ana işlerini en güvendiği kurum olan Devrim Muhafızları’na bırakma yönünde olmasıdır

Devrim Muhafızları’nın ekonomik alana da nüfuz etmesi ve ülkenin en büyük müteahhiti haline gelmesi, anayasaya göre ordunun yetki ve sorumluluğunda olmasına rağmen sınır kontrollerini kendi eline almış olması, büyük medya kuruluşları oluşturması ve mevcut medya kuruluşlarına etki etmesi, İran İslam Cumhuriyeti’nin ana güvenlik kurumu olarak İstihbarat Bakanlığını ortadan kaldırma ve etkisizleştirmeye yönelik çabalarının tümü Ali Hamenei’nin yardımıyla gerçekleştirilmiştir. Devrim Muhafızları’nın tüm bu faaliyetleri, günün sonunda güvenlik bürokrasisi içinde Devrim Muhafızları’nın mutlak hakimiyet kazanması sonucuna emin adımlarla yaklaştırmaktadır.

Sonuç Yerine

İran’da istihbarat organlarının çokluğu ve karmaşıklığı, halihazırda politik güç odakları sebebiyle ortaya çıkmış bir durumdur. Fakat bunun ötesinde bu karmaşıklığın doğurduğu sonuç ayrışma, çakışma ve farklılaşmadır.

Son otuz yılda vuku bulan ardışık krizler ve iç çekişmeler sonucunda İstihbarat Bakanlığı İran’ın güvenlik politikalarındaki rolü azalmıştır. Bakanlık, Hasan Ruhani’nin cumhurbaşkanlığı sırasında önceki üç cumhurbaşkanına kıyasla örgütsel iç istikrar sağlasa da eski pozisyonunu geri kazanamamıştır. Geliri olmayan bir bakan ve tek bir istihbarat kaynağı bulunmayan bir bakanlık haline gelmiş olan İran İstihbarat Bakanlığı, bu durum devam ettiği takdirde bu etkisizlikten kurtulmakta zorlanacaktır.

Ancak İran’ın istihbarat ve güvenlik hizmetleri, siyasi ve sosyal protestolarla ve ülke içindeki siyasi faaliyetlere yönelik ortaya koyduğu mantık ve pratikleri açısından yurt dışından eleştiri ve suçlamalara maruz kalmaktadır. İran açısından bakılacak olursa bu tür krizler karşısında İran İslam Cumhuriyeti’nin güvenlik bürokrasisinin her zamankinden daha fazla kaynaşmaya ihtiyacı olduğu tespiti yapılabilir. Lakin görünen durumda İran’daki istihbarat servisleri arasında rekabet ve karşılıklı tasfiye çabası söz konusudur. Bu gergin durum, yeni parlamentonun göreve başlamasıyla İstihbarat Bakanlığının kaldırılmasına yol açabilir. Bakanlık kaldırılmasa dahi, muhtemeldir ki İran Devrim Muhafızları’nın İstihbaratı kontrolü ve düzeni altında olacaktır.

Kaynakça

Buzan, Barry (1983), People, States and Fear. University of North Carolina Press

Özdağ, Ümit (2008), İstihbarat Teorisi. Kripto Yayınları

Tenhai, Ebulhasan (1999), Sosyolojik Teoriler. Marandiz Yayınları

Nasri, Kadir (2002), Güvenlik Sosyolojisinin Anlamı ve Temelleri. Rahbord Dergisi, Sayı 26

Nevidniya, Menije (2003), Sosyal Güvenliğe Giriş. Stratejik Araştırmalar Dergisi, Yıl 6, Sayı 1

[1]

[2]http://www.dana.ir/6664

[3]Musevi Erdebili

[4]Şiilerin 12. imamı Mehdi‘nin askerleri

[5]mshrgh.ir/353915

[6]Muctaba Seccadi, https://negaam.news(Erişim: 15.03.2020)

[7]Ümit ÖZDAĞ, İstihbarat Teorisi, 13.Baskı, Kripto Yayınları, Ankara, Kasım 2018.

[8]

[i]Milli İstihbarat ve Devlet Güvenlik Örgütü, İran’ın casus yetiştirmek ve istihbaratçı eğitmek amacıyla CIA yardımıyla kurulan ve 1957 ile 1979 yılları arasında faaliyet gösteren istihbarat teşkilatıdır

[ii]2009 İran Cumhurbaşkanı seçimleri için Musevi, görevdeki İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad yönetimine karşı iki reformcu adayı seçti. Resmi sonuçlara göre, seçimde kazanamadı ve iddia edilen oy hilesi ve manipülasyonu sonrasında, kampanyası uzun süren bir protestoya yol açtı ve sonunda hükûmet ve Dini Lider Ali Hamenei‘ye karşı ulusal ve uluslararası bir harekete dönüştü.

[iii] Hakkani Okulu, 21 Nisan 1960’de Muhammed Beheşti, Mehdi Haeri Tahrani, Ali Meşkini ve Hüseyin Hakkani tarafından Kum’da gelecekteki faaliyetleri için personel oluşturmak amacıyla kurulmuştur.

[iv]Kırlangıç, güvenlik kurumları tarafından memurlar, siyasi figürler, eleştirmenler ve hükümetin muhalifleri ve hatta yabancı diplomatların kendilerine karşı dava açmaları için yerleştirilen kadınları tanımlamak için kullanılan bir terimdir.

[v] İran’ın Zincir katilleri veya İran’ın Seri katilleri, İslam Cumhuriyeti sistemini eleştiren bazı İranlı muhalif aydınların bir dizi 1988-98 cinayeti ve ortadan kaybolmasıydı. Cinayetler ve kayıplar İran hükümetinin iç ajanları tarafından gerçekleştirildi.

IRAK SAVAŞI DOSYASI /// Ercan Caner : IŞİD Terör Örgütünden Kurtarılan Musul İran’ın mı Olacak ???


Ercan Caner : IŞİD Terör Örgütünden Kurtarılan Musul İran’ın mı Olacak ???

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

01 Ağustos 2017

IŞİD Terör Örgütünden Kurtarılan Musul İran’ın mı Olacak?

Yazar: Michael J. Totten, Middle East Forum, 12 Temmuz 2017

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 21 Temmuz 2017

Dokuz ay süren acımasız ve vahşi savaş sonrasında Irak ordusu, ülkenin en büyük ikinci kenti olan Musul’u, tamamen tahrip olmuş durumda olsa da İslami Devlet terör örgütünün elinden almayı başardı.

Bu vahşi savaşın sonunda hayatını kaybedenlerin sayısı 30.000’e ulaştı ve hala da artmaya devam ediyor. Kentte yaşayan nüfusun kabaca üçte ikisi olan 600.000 kişi de yaşadıkları yerlerden ayrılmak zorunda kaldılar. Musul kentindeki binaların kabaca dörtte üçü tahrip olmuş, elektrik dağıtım şebekesinin üçte ikisi paramparça ve geride kalan içme suyu şebekesi de bubi tuzakları ile dolu durumdadır. Kentin yeniden inşa edilmesi için on milyarlarca dolar gerekmektedir ve Irak hükümeti ne yazık ki bu paraya sahip değildir.

Şimdi işin en zor kısmı geliyor.

Elinde yeterli silahı olan eğitilmiş herkes teröristleri öldürebilir ve bir kenti yeniden inşa etmek onu yerle bir etmekten çok daha zordur. Daha da zor olan ise Irak gibi mezhepsel ayrılıkların hüküm sürdüğü bir ülkede, insanların yeniden ellerine silahlarını alıp birbirlerini öldürmeyecekleri bir politik güven ve iyi niyet ortamı oluşturabilmektir.

Bu, yerine getirilmesi imkânsız olan bir görev değildir, fakat eğer geçmişte tarafların tutumlarına bakarak gelecek hakkında bir karar vermek gerekirse, Saddam Hüseyin’in doğduğu kent olan Tikrit’te gerçekleşen olaylar hiç te iç açıcı değildir. İslami Devlet terör örgütü militanları, Bağdat kentinin 87 mil kuzeybatısında yer alan, yaklaşık 160.000 kişinin yaşadığı Tikrit kentini, 2014 yılı Haziran ayında ele geçirmiştir.

Kenti ele geçirmelerinin hemen ertesi günü, terör hanedanlığını, Irak Hava Kuvvetleri mensubu 1.500’den fazla askeri infaz ederek ve onları toplu mezarlara gömerek başlatmışlardır. Yaptıkları bütün vahşeti kameraya alan acımasız İslami Devlet terör örgütü militanları, bu görüntüleri İnternet ortamına yüklemişlerdir. Irak ordusu geçtiğimiz Mart ayına kadar kenti ele geçirmeye muvaffak olamamış ve ancak İran tarafından desteklenen Şii milislerin desteği ile Tikrit kentini ele geçirmeyi başarabilmiştir.

Tikrit kentinin nüfusunun çoğunluğu Sünni Arap’tır. Kentte yaşayan çok az sayıda insan İran tarafından desteklenen silahlı savaşçıları kentte görmekten mutlu olmuştur. Ve geçenlerde Niqash dergisinde Ghazwan Hassan al-libouri tarafından kaleme alınan bir makaleye göre; İslami Devleti kentten dışarı atan birçok Şii militan kentte kalarak, Tikrit’in demografik yapısının değişmesine neden olmuştur.

Dokuz ay süren savaş sonrası harabeye dönüşen Musul kenti

Tikrit tarihinde ilk kez Şii camileri kentte faaliyet göstermeye başlamışlardır. Kentin her yerinde Şii posterleri ve duvarlara sprey boya ile yazılan sloganlara rastlanmaktadır. Kentin sokaklarında askeri Şii dini müzikleri yankılanmaktadır. Bazı şarkı sözlerinde ‘‘Gururla Tikrit ve Al Ojah’a girdik ve yakında Fallujah’ta olacağız’’ mısraları yer almakta ve bölgede yaşayan Sünni yerel halk korku içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır.

Korkmakta da çok haklıdırlar. Sünni Arapların Tikrit kentinde ezici çoğunlukta olduğu zamanlarda, Irak’ın genelinde Şiiler ezici bir çoğunluğa sahiptiler. Sünni Araplar, ABD ile kıyaslandığında siyah nüfusun biraz üzerindeki oranla ülke nüfusunun ancak %15’i kadardılar. Ve Saddam Hüseyin’in Sünni Baas Parti rejiminin yıkılması sonrasında Iraklı Şiiler, tamamen demografik çoğunlukları sayesinde Bağdat hükümetinde hâkimiyeti ele geçirmişlerdir.

Musul savaşı harekât planı ve IŞİD’li teröristlere Suriye’ye geçişleri için bırakılan koridor

Önceki başbakan Nouri al-Maliki ülkeyi, İran destekli bir savaş lordu gibi yönetmiş ve devletin gücünü Sünni azınlıktan intikam almak maksadıyla hiç çekinmeden kullanmıştır. Başka türlü, İslami Devlet terör örgütünün, yerel destek olmadan tek bir yerleşim birimini dahi ele geçirmesi asla mümkün olamazdı. Sünni Araplar, dini totaliterliği arzuladıkları için IŞİD’i sıcak karşılamamış veya onlara tolerans göstermemiş değildirler. Birçoğu IŞİD terör örgütünü küçük görmektedir ve Irak El Kaidesi olarak anıldığı dönemlerde bu terör örgütüyle savaşmıştır. Aksine, Sünni Arap azınlık içindeki birçok insan, IŞİD terör örgütünü Abu Bakr al-Baghdadi’nin bu siyahlar içindeki ordusunu, arkasında Tahran rejiminin mali ve silah yardımları olan Bağdat’taki baskıcı ve mezhepçi rejime karşı tek savunma aracı olarak gördükleri için desteklemektedir.

Yani evet, Tikrit kentinde yaşayan Sünniler yeni Şii komşularından oldukça rahatsız olmuş bir durumdadırlar.

Her iki mezhepten de birçok Iraklı ne yazık ki liberal ve nefret ettikleri ve özellikle de Bağdat’taki Saddam yönetiminin devrilmesi sonrasında yaşanan etnik temizlik sonrasında, 1000 yıldan fazla bir süredir savaştıkları insanlarla bir arada yaşayacak kadar hoşgörülü değildirler.

Şii Hilali – Tahran, Bağdat, Beyrut ve Şam kentlerine Musul da eklenecek mi?

Irak organik olarak kesinlikle bir ulus devleti değildir. 20’nci yüzyılın başlarında Avrupalı emperyalistler tarafından suni olarak yaratılmasaydı, bugün Irak diye bir devlet dahi olmazdı. İdeal olarak Sünni, Şii ve Kürtlerden oluşan üç farklı devlete bölünmüş olurdu. Her etnik dinsel grup kendisine ait topraklarda bağımsız olarak var olabilseydi, bu birbirlerine komşu olan üç bağımsız devletin barış içinde yaşama şansları olabilirdi. Bununla birlikte Irak’ı üçe bölmek de ancak kitlesel etnik temizliğin yapıldığı çok kanlı bir mezhep savaşı ile mümkün olabilirdi.

Bu olasılığı asla elimine etmeyin. Tam bir etnik temizlik, komşu Suriye topraklarında yıllardır uygulanagelmektedir. Suriye ve İran yönetimleri, Şam çevresinden çok sayıda Sünni’yi, Tahran, Bağdat, Şam ve Beyrut tarafından yönetilen, toprakları İran’ın başkentinden Lübnan-İsrail sınırına kadar uzanan ve bazıları tarafından Şii Hilali olarak adlandırılan bir hâkimiyet bölgesi oluşturmak maksadıyla; yaşadıkları yerlerden ayrılarak başka yerlere gitmeye zorlamıştır. Şimdi Musul kentinin neredeyse yarısının boş olduğu ve Bağdat yönetiminin, hiç şüphesiz Tahran’ın yardımı ile kenti yeniden inşa etmeye hazırlandığı göz önüne alındığında, bölgedeki Şii güçlerin eline, inci kolyelerine (Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut) yeni bir büyük kent eklemek için taze bir fırsat geçmiştir. Sünnileri kendi başlarına yalnız bırakmaları ve birkaç on yıl boyunca kendi yollarına gitmelerine izin vermeleri oldukça iyi olabilir. Onlar ise yıllardır bunun tam tersini uygulamaktadırlar.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazarın görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilmesi Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin yazarın düşüncelerini paylaştığı anlamına gelmemektedir. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.

LİNK : http://www.meforum.org/6815/after-liberation-will-mosul-fall-to-iran?utm_source=Middle+East+Forum&utm_campaign=82ff576295-totten_michael_2017_07_16&utm_medium=email&utm_term=0_086cfd423c-82ff576295-33858793&goal=0_086cfd423c-82ff576295-33858793

KARAPARA DOSYASI : ABD’nin İran yaptırımlarını delen Alaskalı bir kişi, G. Kore’den 1 milyar dolar transfer etti


ABD’nin İran yaptırımlarını delen Alaskalı bir kişi, G. Kore’den 1 milyar dolar transfer etti

Amerika Birleşik Devletleri’nde bir federal mahkemenin yayımladığı belgelere göre, Alaska’da mukim Kenneth Zong isimli bir şahıs, Güney Kore’de İran adına 1 milyar dolar para akladı.

Ayrıca Zong’un akladığı paranın neredeyse tamamını İran’a gönderilmek üzere Birleşik Arap Emirlikleri’ne aktardığı belirlendi.

Hadise, ABD’de İran varlıklarına el koyma faaliyetleri kapsamında yürütülen çalışmalar sırasında ortaya çıkarken Zong’un İran’ın Güney Kore tarafından tutulan nakit parasını çekmesine yardımcı olmak için sahte faturalar ürettiği yönündeki iddialara da ışık tutuyor.

Öte yandan ortaya çıkan söz konusu belgelerin Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) finansal şeffaflığına yönelik şüpheleri de yeniden gündeme getirdiği kaydedildi.

Federal savcılar, Zong’un inşaat malzemeleri almak için sahte fatura oluşturarak İran’a yardım ettiğini ve bu faturaları, Güney Koreli bankaları ve finansal düzenleyicileri parayı serbest bırakmaya ikna etmek için kullandığını dile getirdi.

New York’taki federal savcılar, nisan ayında, Kore Sanayi Bankası’nın (Industrial Bank of Korea) para aklama faaliyetlerini durduramadığı için 86 milyon dolar para cezası ödemeyi kabul ettiğini aktardı.

ABD’li savcılar, Güney Kore’de süreçle ilgili hüküm giyen Zong’un halihazırda cezaevinde olduğunu ve kendisine kesilen milyonlarca dolarlık cezayı ödeyinceye kadar da orada kalacağını belirtiyor.

Ayrıca Amerikalı savcılar, Zong’un ABD’de yargılanması için Güney Kore’den iadesini istiyor.

Ortaya çıkan belgelere göre aklanan paranın neredeyse tamamı, ABD’nin Orta Doğu’daki en önemli müttefiklerinden biri olan Birleşik Arap Emirlikleri’ne aktarıldı.

Anlaşmanın, mahkeme belgelerinde adı geçmeyen ancak ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) ile bağlantısı bulunan İran asıllı bir Amerikalı silah tüccarı tarafından tasarlandığı ifade edildi.

İran medyası, Güney Kore’de İran’a ait dondurulmuş 7 milyar dolar para bulunduğunu belirtiyor. İran makamları Seul’den bu parayı İran’a ödemesini istiyor.

İran’dan petrol alan Güney Kore, ABD yönetiminin getirdiği yaptırımların ardından bu parayı İran’a göndermemişti.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// ŞAMDA DARBE SÖYLENTİSİ : RUSYA-İRAN NÜFUZ MÜCADELESİ


ŞAMDA DARBE SÖYLENTİSİ : RUSYA-İRAN NÜFUZ MÜCADELESİ

Yazan Mete Han Kutlusan

02 Mart 2020

Harvard Üniversitesi’nde çalışan ünlü siyaset bilimci ve sosyolog Theda Skocpol, devletler ve toplumsal devrimleri yapısalcı bir yaklaşımla ele alır.

Sosyal devrimlerin “yapılmaktan” ziyade “gerekli şartların oluşmasıyla birlikte gerçekleştiğini” öne süren Skocpol, bunda etkili olan en önemli faktörlerden birinin de devletin kurumsal yapısındaki koşullar olduğunu ifade eder. Diğer bir deyişle her toplumsal kriz büyük değişimler yaratmaz; çünkü toplumsal krizlerin varlığı, tek başına sosyal devrimleri yaratmada yeterli değildir. Skocpol’e göre özerk bir aktör olarak devlet aygıtı devrimsel durumlarda başat role sahiptir. Fakat Skocpol, modern devletleri tekil bir aktör olarak görmez; birden fazla aktörün merkez ve taban arasında uzanan polimorf[1] güç bağlantılarının bütünü olarak değerlendirir[2].

Her ne kadar 1979 İran Devrimi öncesindeki öngörüleri bir anlamda yanlış çıkmış olsa da, Theda Skocpol’un bu çoklu aktör yaklaşımı ani sosyal ve siyasal değişim hareketlerini (devrim, darbe vs.) anlamada büyük önem taşımaktadır.

Türkiye’nin Şubat sonuna kadar Esad rejimine vermiş olduğu sürenin dolmasına müteakiben Suriye’nin İdlib kentine yönelik TSK tarafından “Bahar Kalkanı Harekâtının” başlatıldığı açıklandı. Bununla birlikte de özellikle İdlib kırsalının doğusunda bulunan Serakib ve M4 karayolunun güneyindeki beldelerde yoğun çatışmalar yaşanıyor.

Tüm bunların yanı sıra bazı yerel kaynaklar, gece yarısı Suriye’nin başkenti Şam’da kimliği belirsiz silahlı kişilerin devlet kurumlarını ele geçirmek için harekete geçtiğini yazdı. Bu kişilerin Şii milisler olduğuna ve bunun bir darbe girişimi olduğuna dair yorumlar da bu haberle birlikte sosyal medyada yayıldı. Bu iddiaların İdlib bölgesindeki muhaliflerin sosyal medya hesaplarından yayıldığı ve neredeyse sadece Türkiye’deki sosyal medya hesaplarında yankı bulduğunu da söylemek gerek. Twitter’da #Şamdaİsyan etiketi altında bu iddiaya paralel tweet ve görseller paylaşılmaya başlandı. Hatta Esad’ın sarayının vurulduğu ve buradan dumanların yükseldiği, Şam merkezinde bazı mahallelerin Esad rejimi kontrolünden çıktığına dair iddialar bile dillendirildi. Fakat bu iddialar, birçoğu eski veya olayla ilgisi bulunmayan görsellere dayandırıldı.

Kaynak: https://www.toplumsal.com.tr/gundem/samda-darbe-mi-basladi-h44525.html

Bu iddiaların büyük bir bölümü asılsız gibi görünse de, dün gece başkent Şam’da büyük ölçekli olmasa da belirli ölçüde bir hareketlilik yaşandı. Konuya dair bir diğer haber[3] de şu şekilde: “Esad karşıtı darbenin sabahın ilk saatlerinde düzenleneceği istihbaratı alan Baas yönetimi Şam’da El Maliki, Ebu Rumanneh, Mezze Askeri Hastanesi ve Seyyide Zeyneb bölgelerinde yolları kesti ve Saraya yönelecek tehlikelere karşı yüzlerce asker ve istihbaratçıyı kritik noktalara sevk etti. Cumhuriyet muhafızları ve özel operasyonlar birimi tam donanımlı ekipman ve silahlarla tüm cadde ve sokakları trafiğe kapattı. Esad karşıtı darbe ile ilgili sabah 8’den itibaren tutuklamaların başladığı ve bazı askerlerin tutuklanma esnasında vurularak öldürüldüğü bilgisine ulaştı. Darbe hazırlığına destek verenler arasında siyaset, istihbarat ve iş dünyasından önemli isimler olduğu kaydediliyor. Suriye direnişinin başladığı 2011 tarihinden itibaren binlerce subayın ayrılarak muhalif saflara geçtiği Suriye Ordusu’nda devam eden savaş ve kesintisiz katliamlardan rahatsızlık duyan önemli bir kesimin olduğu belirtiliyor. İran ve Rusya ile girilen işbirliği neticesinde Suriye halkının öldürülmesi, sürgün edilmesi ordu mensuplarını rahatsız eden maddelerin başında geliyor. Ayrıca Rus ve İran’ın Suriye’deki varlığı da Milli düşünceye sahip subaylar arasında kayda değer şikâyet unsurları arasında yer alıyor. Bu ayrışıma ek olarak İran yanlısı subaylar ve Rusya’yı önceleyen klikler arasında da çekişme olduğu gelen bilgiler arasında.”

Dün Şam’da yaşanan hareketliliği bir “darbe girişimi” veya “isyan” olarak nitelemek oldukça güç olsa da, Rusya’nın da desteğiyle Esad’ın ordu içerisinde rahatsız olan gruplara yönelik tedbiren bir harekâta girişmiş olması muhtemel. Dolayısıyla Suriye devletinin tekil bir yapı halinde olmadığı; özellikle ordunun ve yüksek bürokrasinin içinde farklı kliklerin bulunduğunu söylemek mümkün.

Diğer bir ifadeyle Rusya ve İran’ın Esad rejimi üzerinde giriştiği bir güç ve etki mücadelesi mevcut. Bu konudaki emareler son birkaç günde alenen ortaya çıkmaya başladı. İki gün önce İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Türkiye’ye Rusya‘nın yer almadığı bir Türkiye-İran-Suriye ortak zirvesi yapma teklifinde bulunmuştu[4].

Yine dün Rusya resmi ağızdan Suriye’de tek meşru gücün kendileri olduğunu, çünkü Suriye devletinin resmi davetiyle orada bulunan tek ülkenin Rusya olduğuna yönelik bir açıklama yapmıştı.

Geçtiğimiz gün Halep’te TSK tarafından Hizbullah’a ait bazı hedefler vuruldu. ISWNews Analiz Grubu’nun verdiği bilgiye göreyse Seyyid Ali Sanjani adlı bir İranlı milis de TSK’nın hava harekatı sonucunda öldü. Sanjani’nin Taftanaz havaalanının doğusunda el-Talhiyah’da bulunan Hizbullah kuvvetlerine yönelik saldırı sırasında öldüğü öne sürüldü[5]. Sanjani, bizzat Hamaney’in Lübnan Hizbullahında görevlendirdiği, Hizbullah milisleri tarafından büyük önem verilen bir isimdi.

Seyyid Ali Sanjani

Sanjani’nin öldürülmesi, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları tarafında büyük bir infial yarattı. Devrim muhafızları da dâhil olmak üzere birçok resmi kurumun Telegram hesabı, meseleyi öfke ve intikam dolu ifadelerle ele aldı. Son günlerde TSK’nın Esad rejimi ve Hizbullah güçlerine yönelik etkili saldırıları sonucunda büyük kayıplar yaşayan İran’a yakın unsurlar, Türkiye’nin İdlib kırsalında bulunan gözlem ve kontrol noktalarına yönelik doğrudan bir saldırı başlatma konusunda Esad’ı zorluyor. Bu noktada da Rusya ve İran arasında, Esad rejimi üzerinde etki ve kontrol sahibi olmaya yönelik bir rekabet yaşanıyor.

Hizbullah’a yakın bazı medya kuruluşlarında da geçtiğimiz gün Rusya aleyhine birtakım haberler yayınlandı[6].

Bugün Suriye hakkında yapılan değerlendirmelerde pek çok kez düşülen hata, “Esad rejimi” denilen aktörün tekil ve mutlak manada muktedir olduğu zannıdır. Oysa Skocpol’ün de bahsettiği gibi bu rejimin doğrudan veya dolaylı olarak kontrolü altında bulunan askeri ve bürokratik unsurların birbirinden farklı bağlara sahip olduğu ve farklı aktörlerin etkisi altında olduğunu görmek gerekir. Yine bu bağlamda Esad rejimi üzerinde Rusya ve İran’ın etki kurma çekişmesi yaşadığı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Aslında Şam’daki olaylara benzer şekilde daha öncesinde pek çok olay yaşanmıştı. Hatta zaman zaman Rusya’nın büyük etki sahibi olduğu Suriye Kaplan Birlikleri ile İran destekli Hizbullah milisleri arasında çatışmalar da çıkmıştı. Yine dün gece de Dera’nın batısındaki Nafia kasabasında ve Dera’nın doğusundaki Um Veled kasabasında rejime rejime bağlı 4. Tümen’e ait kontrol noktasına kimliği belirsiz kişiler tarafından RPG ile saldırı düzenlendiğine dair yerel kaynaklardan haberler yayıldı. Sonrasında yakalanan bu 4 kişinin rejime bağlı ordu mensubu olduğu öğrenildi. Dolayısıyla hem Şam’da hem de Suriye’nin genelinde “Rejim” olarak adlandırdığımız yapının içerisinde de birtakım ayrılık ve çatışmalara, geçmişte olduğu gibi bugün de rastlanıyor. Fakat her seferinde bu kliklerin bir şekilde tekrardan birlikte hareket etme noktasında uzlaştırıldıkları biliniyor. Son günlerde gerginliğin zirveye tırmanmasıyla birlikte bu çekişmeler daha da büyüyecek gibi duruyor. Fakat en nihayetinde geçmişte olduğu gibi Rusya-İran arasında bir uzlaşma mı sağlanacak, yoksa bu çekişme git gide çatışma seviyesine mi ulaşacak sorusunun yanıtı henüz belli değil.

[1] Polimorf, biyolojide bir tür ya da popülasyonda iki ya da daha fazla farklı formun bulunması anlamına gelmektedir.

[2] Skocpol, T. (1986). The Sources of Social Power: The Rise of Classes and Nation-States 1760-1914. Cambridge University Press. p. 75.

[3] https://www.referansmedya.com/esede-darbe-girisimi-933h.htm

[4] https://www.gazetem.ru/ruhaniden-turkiyeye-rusyasiz-suriye-zirvesi-teklifi/

[5] https://www.independentturkish.com/node/139296/haber/t%C3%BCrkiye-siha-ile-vurdu-suriyeli-2-general-ile-l%C3%BCbnan-hizbullah%C4%B1-milisleri

[6] https://www.islamidavet.com/suriye-ordusu-rusyanin-abd-ile-pazarlik-yaparak-kendilerine-ihanet-ettiklerini-iddia-ederek-kendi-hava-savunma-sistemlerini-devreye-sokup-ulkenin-kuzeyini-ucusa-yasak-bolge-ilan-etti/

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : İran’ın Suriye Politikası ve Milis Grupları


İran’ın Suriye Politikası ve Milis Grupları

Yazan Köksal Taşkent

09 Mart 2020

Özet

İran İslam Cumhuriyeti’nin dış politikasının esasları; hegemon güçlerin reddi, bağımsızlık ve Siyonist rejime muhalefet gibi yaklaşımlar üzerinde şekillenmiştir.

Bu açıdan bakıldığında ve İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluş ideolojisi de hesaba katıldığında, İran’ın dış politikasında uyguladığı keskin hamlelerin tutarlı olduğunu söyleyebiliriz. İran’ın 2011’den beri Suriye’de yaşanan gelişmelerde Suriye hükümetine verdiği destek, İran dış politikasının yapısıyla uyumlu bir görüntü çizmektedir. Bazı taktiksel değişiklikler olmasına rağmen, İran’ın Suriye krizine yönelik stratejik yönelimi ve tutumu hiç değişmemiştir. İran’ın Suriye’ye verdiği desteğin altında yatan gerekçelerin ideolojik çıkarlar, bölgesel etki, İran’ın coğrafi sınırları dışında ABD ile karşı karşıya gelmesi, Tahran ve Şam arasında doğrudan bir iletişim kanalı kurulması ve bölgesel rakiplerin etkisini azaltan ulusal çıkarlar kapsamında şekillendiği söylenebilir.

Anahtar kelimeler: Suriye krizi, Suriye İç Savaşı, İran milisleri, Şii endoktrinasyonu, Suriye’deki İran destekli gruplar

Giriş

İran İslam Cumhuriyeti, Suriye’yi bölgedeki stratejik derinliği ve İran’ın Orta Doğu’daki bölgesel dış politikasının ağırlık merkezi olarak değerlendirdiği için Suriye İç Savaşı boyunca Esad hükümetini desteklemeye karar verdi. Öte yandan bu desteğin bir diğer sebebi de Esad’ın devrilmesinin İran’ın bölgesel nüfuzunu azaltacağı, engelleyeceği ve İran’ın bölgedeki etkisini izole edeceğini bilmesidir. İran’ın bölgesel nüfuzunu korumak ve genişletmek, Hizbullah ve Filistin kaynaklı Şii milis gruplarla teması sürdürmek, İsrail’in yarattığı bölgesel güvenlik tehdidini ortadan kaldırmak ve bu tehdidi İsrail sınırlarında sınırlamak, sahadaki etkiyi diplomasi için bir zemin olarak kullanmak ve İran İslam Cumhuriyeti’nin bölgedeki yumuşak gücünün devam etmesi; Suriye rejiminin ayakta kalmasına ve İran’ın o ülkede devam eden etkisine bağlıdır. Bu nedenle, böyle bir analize dayanarak, İran İslam Cumhuriyeti’nin Suriye’ye desteği ulusal güvenliğin, özellikle İran İslam Cumhuriyeti’nin güvenliğinin yararınadır.

Suriye hükümetinin yenilgisi veya muhalefet üzerindeki zaferine; bu krizin devam etmesine; ve sonuçta Suriye’nin dağılmasına dair herhangi bir senaryonun, İran İslam Cumhuriyeti’nin dış politikası ve bölgesel çıkarları için olumlu ve olumsuz önemli sonuçlara yol açabileceğini belirtmek önemlidir.

Bölgedeki son gelişmelerde İran’ın sahadaki varlığının ve Tahran’ın yoğun diplomasisinin etkileri açıkça görülmektedir. Soçi anlaşması, Beşar Esad’ın zirveden önceki Rusya ziyareti ve üçlü askeri koalisyon; İran’ın "direniş" olarak adlandırdığı sahadaki faaliyetine ve gücüne yönelik yeni gelişmelerdir. Direniş gruplarına gelince, bu grupların geleceği büyük ölçüde bölgedeki; özellikle Suriye, Irak ve Lübnan’daki duruma bağlı. Hizbullah Lübnan’da istikrar kazandı; ancak Irak ve Suriye’de bu grubun ve diğer direniş denilen İran destekli grupların rolü bu ülkelerde gelecek hükümetlere bağlı. Suriye’de dönüşüm, gelecekte Suriye rejiminin sadece direniş gruplarını desteklemesiyle kalmayacak; aynı zamanda bölgesel müttefikleriyle, özellikle İran İslam Cumhuriyeti’yle çalışmaya varlığını sürdürebilmesi ve bölgedeki rollerinin devamlılığı, İran nüfuzunun devam etmesi için gereklidir.

Suriye’nin İran İslam Cumhuriyeti için Stratejik Önemi

Suriye’nin Türkiye, Irak, Lübnan ve İsrail’e komşuluğu; ülkenin jeopolitik önemini ve bölgesel ve uluslararası ilişkilerdeki stratejik rolünü açıkça göstermektedir. İran’ın jeopolitik ve stratejik rolü nedeniyle, birçok uluslararası ilişkiler uzmanı Suriye’yi dünyanın en büyük küçük ülkesi olarak adlandırmaktadır.[1] İran’ın Suriye’deki varlığının çöküşü, aynı zamanda Lübnan ve Filistin’deki müttefikleriyle de bağlantının kopması anlamına gelir. Aslında Suriye Arap Cumhuriyeti, İran İslam Cumhuriyeti’nin bölgedeki stratejik müttefiki konumundadır. Burada söz konusu olan sadece İran İslam Cumhuriyeti’nin stratejik derinliği değil, aynı zamanda Şam’ın da Orta Doğu’nun geleceğinde ve İran’in ulusal çıkarlarında belirleyici rol oynayan bir hükümet konumunda olmasıdır.

Ekonomik açıdan Suriye hükümeti korunur ve konsolide edilirse -İran ve Irak arasındaki güçlü ilişkiler göz önüne alındığında- Suriye, İran petrol ve gazının transferi için güvenli ve tercih edilebilecek bir yol olabilir.

Hizbullah, İran İslam Cumhuriyeti’nin stratejik bir silahı olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle Suriye, İran ve Hizbullah arasındaki en önemli iletişim köprülerinden biri olduğu ve Suriye’deki rejimin değiştirilmesi bu iletişim köprüsünün kesilmesi anlamına geleceğinden Beşar Esad’ın hayatta kalması İran İslam Cumhuriyeti için büyük önem taşımaktadır. Suriye, son yıllarda İran ile Lübnan Hizbullahı, Filistin Haması ve İslami Cihad hareketleri arasındaki iletişim köprüsü olduğundan, Tahran liderleri için Şam daha önemli hale gelmiştir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin Suriye krizine yaklaşımı

İran İslam Cumhuriyeti, Suriye krizinin en önemli oyuncularından biri ve Suriye’nin en güçlü bölgesel destekçisidir. İran’ın Suriye krizine müdahil olması, İran İslam Cumhuriyeti’nin ulusal güvenliğine yönelik birtakım tehdit ve zorluklar doğurabilir. Bu gelişmeler, bölge, toplum ve siyasi sistem açısından ülkenin ulusal güvenliğinin farklı yönlerini etkilemektedir.

Suriye rejiminin herhangi bir şekilde çökmesi, Şii müttefikinin parçalanmasına sebep olacağı gibi, İran’ın mevcut güç dengesini de zayıflatacaktır. Dolayısıyla İran, böylesi bir senaryonun önüne geçmek için Suriye hükümetinin konumunu güçlendirmenin yanı sıra; bölgede etki sahibi olduğu diğer devletlerle yakın ilişkiler kurmayı ve otorite kazanmak amacıyla manevi bir etki kazanmayı amaçlamaktadır. Bu şekilde, yönetişim modelini bölgenin dönüştürücü ülkelerine ihraç edebilir.

İran’ın Suriye ile ilgili en büyük endişelerinden biri, Amerikan nüfuzunu ve genel olarak Batı’yı bölgeye sınırlamaktır. Bu nedenle Suriye’deki herhangi bir güç transferini ancak içinde bir rolü varsa ve gelecekte varlığını garanti altına alırsa kabul edecektir.[2] Bu şekilde "Şii direniş ekseninin" çöküşünü önlerken, İran İslam Cumhuriyeti’nin ve bölgedeki müttefik aktörlerinin düzenini oluşturmaya yardımcı olacaktır. Suriye krizi boyunca İran, stratejik müttefiki Suriye’ye kapsamlı yardımlar sağlamıştır.

İran’ın Suriye hükümetine verdiği yardımlar şunları kapsamaktadır:

  1. Petrol ve bağışlar
  2. Bilgi ve istihbarat desteği
  3. Silah ve askeri teçhizat
  4. Ordusunu eğitmek için Suriye’ye uzman ve danışman desteği
  5. Suriye’deki askeri savunma stratejisine uygun olarak, milisler oluşturulması ve eğitilmesi[3]

Tahran yönetimi Suriye iç savaşını siyah-beyaz ekseninde değerlendiriyor. İran Lideri Ali Hamaney, "Suriye rejimi İsrail’e karşı direniş ekseninin önemli bir parçasıdır ve İran’ın ABD ile mücadelesinin ön saflarında yer alıyor." dedi. Öte yandan bazı İranlı yetkililer Tahran’ın Esad rejimine sınırsız desteğine yönelik şüpheci bir tavır takınmaktadır. Buna rağmen İran İslam Cumhuriyeti’nin, Suriye’yi birçok açıdan desteklediği açıktır.

İran, Suriye’de rejim muhaliflerine meselenin siyasi yollardan çözmesini önermiştir. Fakat bir taraftan da Esad’ın devrilmesini isteyenleri işgalci Batı’yı İsrail’in maşası olarak görmüştür. İran için Esad rejimi, salt bir müttefikten öte İran’ın savunma stratejisinin en önemli parçası haline gelmiştir ve ona stratejik derinlik vermiştir. Bu yüzden Suriye krizinin başladığından beri İran, stratejik hedef olarak ne istediğinden emindir ve tüm önceliği Esad rejiminin ayakta kalmasına vermiştir. İran’a göre eğer bu rejim ayakta kalamayacaksa bile İran’ın etkisi altında olan yeni bir oluşum desteklenecektir.

Suriye’de İran-Rusya İlişkileri ve Gerçekler

Suriye’deki Rus-İran işbirliğine rağmen, Rusya’nın Suriye’deki konumu ve rolü hususunda İran ile arasında uzun vadeli farklılıklar ortaya çıkabilir.

Rusya Suriye’yi Akdeniz’deki etkisinin ana üssü olarak görüyor. Dolayısıyla Rus hükümeti, ancak kendi çıkarları zarar görmediği sürece İran’ın Suriye’deki varlığını kabul etmeye hazır. Başka bir deyişle, Rusya İran’ı Suriye’de bir rakip olarak görüyor.

Öte yandan, Rusya’nın İsrail ile yakın bir ilişkisi var. Bu nedenle, bazı durumlarda, İsrail ile olan yakın ilişkilerini zedelemeyecek şekilde hareket etmesi doğaldır. Dolayısıyla böyle bir durumda İran İslam Cumhuriyeti’nin çıkarlarına uymayan kararlar verebilir. Rusya’nın Golan Tepelerindeki İsrail varlığına dolaylı olarak yardım etmekte oluşu, esasında bir yandan da İsrail güvenliğini garanti etmek istediğini göstermektedir.

Bir diğer husus da Rusya’nın kendisini bir Avrupa ülkesi olarak görmesi ve daima Asya kartını Batı’ya karşı diplomasisinde oynamaya çalışmasıdır. Böylece Rusya, Suriye güç geçişi sırasında Batı ile, özellikle ABD ve hatta Türkiye ile anlaşabilir. Diğer bir deyişle Rusya, İran’ın Suriye’deki rolünü azaltmak için özellikle Kırım krizinin ardından Batı’dan taviz almaya istekli olabilir. Rusya’nın bu kabiliyetine bir örnek, OPEC zirvesinde petrol üretimini artırmak için Suudi Arabistan ile uyum sağlamış olmasıdır.

İran’ın Orta Doğu’daki vekalet savaşları ve güvenliği

Esasında İran, Orta Doğu’da ve Suriye’de lider konumunu elde etme motivasyonu taşımaktadır. İran rejimi aynı zamanda kendisini bölgedeki pek çok eski medeniyetin devamı olarak da görmektedir. Dolayısıyla İran, Orta Doğu’daki liderlik iddiasının altındaki tarihi gerekçeleri bu gibi sebeplerle meşrulaştırmaktadır. İran’ın bölgedeki güç arayışı eskilere dayansa da, pratikte bunun gerçekleşmesi ABD’nin Irak’a müdahalesi ile başlamıştır. Bu bağlamda savaştan sonra Şii grupları desteklemek amacıyla İran’ın Irak hükümeti üzerinde büyük etkisi olmuş ve kendi gücünü Orta Doğu’da inşa etmeye başlanmıştır. Özellikle Suriye, Irak ve Yemen’deki kritik durum; küresel güçler ve birtakım hükümetlerin eylemleri ile söz konusu olan vekâlet savaşları bağlamında değerlendirildiğinde bölgedeki vahim tabloyu yansıtmaktadır. Batı ve bölgesel müttefiklerinin yıllardır bölgede kullandıkları karşıt dini, siyasi ve etnik gruplar arasında iç savaş yaratmaktadır. Ancak bu vekâlet savaşları, farklı ülkelerden teröristlerin Suriye’ye gönderilmesiyle yeni bir aşamaya geçmiştir. Vekâlet savaşının kapsamı; bu savaşların inkâr, meşruiyet, gereklilik, maliyet ve kabiliyetleri ile alakalıdır. Buradaki faktörlerden en önemlisi, ihtiyaç ve maliyetler arasındaki ilişkidir. İran halkının Orta Doğu sahnesindeki "Büyük Savaş"a olan olumsuz bakış açısı göz önüne alındığında, bölgedeki herhangi bir doğrudan askeri müdahale, müdahil olan hükümetler için ağır siyasi maliyetler doğuracaktır.

Bu faktörlerden ötürü İran İslam Cumhuriyeti, Suriye’deki vekâlet savaşına büyük bir titizlikle yaklaşmıştır. Tüm bu grupların ortak bir amacı ve yöneticisi olsa da; buna dair literatürde yeterli sayıda ve düzeyde bir çalışma gözükmemektedir. Bu nedenle bu çalışmada Suriye’de savaşan İran destekli en önemli gruplardan bahsedilecektir.

  1. Devrim Muhafızlarının Kudüs Gücü

İran Devrim Muhafızları’nın Kara, Deniz, Hava kuvvetleri ve Besic Teşkilatı’ndan sonra yer alan beşinci kuvveti sınır ötesi faaliyetler için görevlendirilen "Kudüs Gücü" olarak adlandırılmaktadır.

Kudüs Gücü, Irak topraklarında keşif ve askeri misyonlar yürütmek amacıyla İran-Irak savaşı sırasında kurulmuştur. Suriye’deki kargaşanın ardından Kudüs Gücü, yeni bir misyon olarak Suriye’de faaliyetlerine başlamıştır.

Kudüs Gücü, Suriye’deki çatışmanın ilk aylarında birkaç üst düzey komutanının tutuklanmasından ve serbest bırakılmasından sonra politikasını yavaş yavaş değiştirmiştir. Bu kapsamda Kudüs Gücü, Lübnan Hizbullahı güçlerinin eğitimi ve örgütlenmesinde daha büyük bir rol ve öncelik vermiştir.

Akabinde Kudüs Gücü’nün komutanları İran’daki gönüllü savaşçıları örgütlemek ve Suriye’ye göndermek için "Türbenin Halk Savunucuları" (Müdafaine Harem) grubunu kurmaya karar vererek Suriye’de savaşmak için İran’dan yüzlerce genç göndermiştir. Ancak bu grubun Suriye’de ölen onlarca mensubunun cesedi şimdiye kadar İran’ın çeşitli şehirlerinde gömülüdür ve kayıpların sayısı kesin olarak bilinmemektedir.

  1. Lübnan Hizbullahı

Hizbullah, 2012 yılın sonlarından bu yana Suriye çatışmasına karıştı ve 250’den fazla üyesi öldü. Hizbullah genel başkanı Hasan Nasrullah, grubun Suriye’deki askeri varlığını defalarca onayladı.

Hizbullah, İran’ın isteği üzerine çatışmalara girmişti. Aynı zamanda Hizbullah, Irak ve Suriye’deki milislerin en önemli eğitim kaynağı ve bu bölgelerdeki iç savaş planlayıcısı olarak kabul ediliyor. İki ülkedeki Şii milislerin çoğu Lübnan’daki kıdemli Hizbullah komutanları tarafından eğitildi.

Kudüs Gücü tarafından bu görevin Hizbullah’a verilmesinin nedeni, grubun İsrail ile savaşma konusundaki yüksek deneyimidir.

İran lideri Ali Hameney’in resmi web sitesinde Hasan Nasrullah, Hizbullah’ın Lübnan’daki faaliyetleri ve Hameney’in bölgedeki gelişmeler hakkındaki konuşmalarını içeren "Direniş" adlı özel bir sayfa açıldı. Bu sayfada Suriye, Libya, Irak, Filistin, Lübnan, Tunus, Mısır, Pakistan, Yemen, Bahreyn, Hindistan ve Myanmar ülkelerini "İslami Direniş" ekseni olarak gösteren bir harita bulunmaktadır. Projenin ana yönetimi, Tuğgeneral Ali Şadmani’nin de açıkladığı gibi Ali Hameney tarafından Devrim Muhafızlarına devredildi. Bu harita, İran İslam Cumhuriyeti’nin bu ülkelerdeki etkisini genişletme politikalarının açık ve net bir göstergesidir. Proje şu anda Lübnan’da Hizbullah tarafından yürütülmektedir. Bu strateji kapsamında Lübnan Hizbullahı, bu ülkelerde Hizbullah adı verilen "direniş hücrelerini" başlatmakla görevlendirilmiştir. Bu plana dayanarak Hizbullah, Devrim Muhafızları Kudüs Gücü ile işbirliği içinde; Suriye, Irak, Pakistan, Yemen, Filistin ve Tunus’ta bir Hizbullah örgütü kurabildi.

İran ile uyumlu olan Hizbullah, son dönemde bu ülkelerde yaşanan iç gelişmeler akabinde açık bir tutum sergilemiş ve bu gelişmeleri İran’ın çıkarları doğrultusunda savunmuştur.

  1. Suriye Hizbullahı

Suriye Hizbullahı, Lübnan Hizbullahı’nın Suriye’de yer alan ikinci şubesi konumundadır. İran Devrim Muhafızları’nın İmam Hüseyin karargahı halefi Hüseyin Hamadani, Suriye Hizbullahı’nın İran İslam Cumhuriyeti tarafından kurulduğunu doğrulamıştır.

Grupta Suriye’de Beşar Esad’ı destekleyen savaşçılar da yer almaktadır. Suriye Hüzbullahı, yine Suriye ordusuna Esad’ın muhalefetine karşı mücadelesinde yardımcı olmaktadır.

Suriye Hizbullahı 8 Nisan 2014’de sekiz üyenin ölümünü açıklayan bir bildiri yayınlayarak aynı zamanda Suriye’deki varlığını ve faaliyetlerini açıkça ilan etmiş oldu.

Suriye Hizbullahı’nın üyelerinin Suriye Şii’lerinden oluştuğu ve eğitimlerinin Lübnan Hizbullahı komutanları ve Devrim Muhafızları tarafından verildiği bilinmektedir.

Bu grubun aktif mensup sayısının yaklaşık 15.000 olduğu tahmin edilmektedir.

  1. Bedir Örgütü

Bedir örgütü, İran İslam Cumhuriyeti ve İran Devrim Muhafızları ile çok yakın bir ilişkisi olan bir örgüt olarak Irak’taki en ünlü gruplardan sayılmaktadır. Bedir örgütü, Irak Yüksek İslam Konseyi’nin askeri kolu olarak faaliyet yürütmekteydi.

Bu siyasi-askeri kuruluş, Muhammed Bakir Hekim tarafından, İran’daki bir grup İran-Irak savaş esiri ve mültecilerin katkısı ile 1980’da kurulmuştur.

Bedir örgütünün üyeleri kendilerini İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ruhullah Musevi Humeyni Fedaileri olarak görmektedir. Saddam Hüseyin’in İran’a karşı savaşı sırasında Irak’a karşı savaşmayı “Allah yolunda cihad” olarak nitelendirmişlerdir. Hadi Ameri şu anda Bedir örgütü komutanı olarak bu grubun başında bulunmaktadır. Ameri, geçmişte Irak parlamentosunda milletvekilliği ve Irak hükümetinin ulaştırma bakanlığı görevlerinde bulunmuştur. Hadi Ameri’nin aynı zamanda geçen haftalarda suikasta uğrayan Kudüs Gücü eski komutanı Kasım Süleymani ile yakın bir ilişkisi vardı ve Irak’ta bu iki şahsın yan yana çok sayıda görüntüsü mevcuttu.

5 Kasım 2014 tarihinde, İran lideri Ali Hamaney’in evinde Ameri ve Süleyman’ın bir fotoğrafı yayınlandı. Bu da Bedir örgütü komutanının İran liderine yakınlığının bir göstergesiydi. Buna ek olarak Bedir örgütü, Ali Hamaney’i öven bir video hazırladı ve yayınladı.

2014 Kasım ayında yayınlanan raporlara göre Bedir örgütünün mevcudu sayısı 10.000 idi. Bunun içerisinden 1.500 kişi Suriye’deki diğer İran kuvvetleriyle birlikte muhaliflere karşı savaştı.[4]

  1. Ebulfazl el-Abbas Taburu

Birkaç Iraklı Şii milis grubundan oluşan 5. Ebulfazl el-Abbas Taburu, Hz. Ali’nin kızı olan Hz. Zeyneb’in Suriye’deki türbesini korumak için varlığını resmen ilan etmiştir.

Bu grubun mensupları; Mukteda es-Sadr liderliğindeki "Vaat Edilen Gün" grubu, Kays el-Hazali tarafından yönetilen "Asaib Ehlil Hak" grubuna bağlı Mehdi Ordusu; Lübnan’daki bir grup Hizbullah üyesi ve Şam’da yaşayan Iraklılardan oluşmaktadır.

Bazı resmi İran haber ajansları Suriye’de taburun oluşumunda Hizbullah ve Hasan Nasrullah’ın doğrudan etkili olduğunu yazmıştır.

Tabur, Kudüs Gücü ile yakın bağları olan Hüseyin Ebu Acib adlı bir Suriyeli Şii tarafından yönetilmektedir.

  1. Fatimiyyun Tugayı

Fatimiyyun (Fatımîler) Tugayı Suriye’de bulunan bir başka Şii savaşçı grubudur. Üyelerinin çoğu İran’da ikamet eden Afganistanlılardır.

Bu grup, İran Devrim Muhafızları`nın kamplarında eğitim alındıktan ve organize edildikten sonra Suriye’ye gönderilmektedir. Tugay, şu anda Suriye topraklarının çeşitli bölgelerinde çatışmalarda yer almaktadır.

2018 Ocak ayında kuvvetin komutanı Zâhir Mücahid, kayıpları 2000 ve yaralılarını 8000 olarak tahmin ettiğini belirtmiştir.[5] Bu grubun önemli sayıda üyesinin cesedi, özellikle Kum ve Meşhed olmak üzere İran’ın çeşitli şehirlerinde gömüldü. Şii Afganlar yıllardır Kum ve Meşhed’in iki dini şehrinde yaşıyorlar. Buna göre, Fatimiyyun Tugayı üyelerini örgütleme ve gönderme görevi Devrim Muhafızları’nın Kum Eyaleti ve Horasan-Razavi Karargâhı’na aittir.

Taburun komutanı Ebu Hamid olarak bilinen Ali Rıza Tavassuli 28 Şubat 2015’de Suriye’nin Deraa şehrinde öldürüldü ve birkaç gün sonra Meşhed’e gömüldü. Tavassuli’nin ölümünden sonra, Kasım Süleymani ile yan yana önemli görüntüleri yayınlandı.

  1. Zeynebiyyun Tugayı

Zeynebiyyun, 2014 yılı başlarından itibaren Şii cihatçı ideolojisi kapsamında çalışmaya başladı.[6] Zeynebiyyun, Suriye iç savaşında hükümet yanlısı bir gruptur. Bu grup çoğunlukla Pakistanlı Şiilerden oluşmaktadır.[7] Çoğu Pakistan’da mülteci olarak yaşayan Afganistan Şiileridir. Bu gruptakiler İran’da ikamet eden Pakistanlılar ve çoğunlukla Pakistan’ın Hayder-Pahtunhva’da ikamet eden Şiiler bulunmaktadır. Tugay kurulmadan önce Suriye hükümeti yanlısı Pakistanlılar Fatımî tugayında savaştılar. Fakat bu grup büyüdükçe ayrı bir tugay oluşturdular ve Zeynebiyyun’u kurdular. Esasında bu grup da İran Devrim Muhafızları tarafından oluşturuldu ve eğitildi. Grubun görevi öncelikle Zeyneb tapınağını savunmaktı. Ama daha sonra Halep’teki savaş alanına girdi.[8] Bu grubun kayıpları genellikle İran’a gömülmektedir. Zeynebiyyun bölümü daha çok Suriye’de bir öncü gücü olarak faaliyet göstermektedir. Bu gruba mensup yaklaşık 20.000’den fazla kişi olduğu söylenmektedir.[9]

  1. Zülfikâr Tugayı

Ebulfezl el-Abbas tugayından sonra Şam’daki ikinci Irak Şii silahlı grubudur. Tugayın eski lideri Ebu Şahd El-Ceburi 2014 Şubat Şam’daki çatışmada öldürülmüştür.

El-Ceburi’nin ölümünden önce İran İslam Cumhuriyeti ve Devrim Muhafızları ile yakın bir ilişkisi bulunmaktaydı ve öldükten sonra İran ile olan bağlantısını gösteren çok sayıda görüntü yayınlanmıştır.

Ayrıca Suriye’deki çatışmada öldürülen El-Ceburi’nin halefi "Ebu Hacer" olarak bilinen Fazil Subhi, Irak’ın Asaib el-Hak grubunun bir üyesiydi ve İran’a yaptığı gezilerin sayısız görüntüsü yayınlandı.

  1. Asaib Ehlil HakHareketi

Asaib Ehlil Hak grubu, Mahmud Haşimi Şahrudi’nin önerisi ile Şeyh Kays Hazali önderliğinde faaliyetlerine başladı.[10] Şahrudi, İran yargısının eski başkanı, Uzmanlar Kurulu üyesi ve Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi başkanıydı. Şahrudi, 1948’de Irak’ta Necef ilinde doğdu ve 2018 Ocak’ta Tahran’da öldü. Asaib Ehlil Hak, "Velayat-i Fakih"[i] ve Ali Hamaney’e inanan Iraklı Şii gruplarından biridir.

2014 Ağustos ve Ekim aylarında, Asaib Ehlil Hak askeri tatbikatlar yaptı ve bazı kıdemli Kum yetkilileriyle görüşmeler için İran’a gitti. Bu görüntülerin yayınlanması medyada büyük yankı bıraktı. İran’daki Asaib Ehli Hak grubunun temsilcisi Mehdi Bahtiyari’dir.

Modellerinde Lübnan Hizbullahı’nı örnek alan grup, mevcudunun 50.000’den fazla olduğunu iddia etti.

Suriye’de çatışma başladıktan sonra bu grup, Beşar Esad muhaliflerine karşı savaşmak için Suriye’ye ilk gidenler arasındaydı. Asaib grubunun Suriye şubesine Haydar al-Karrar Tugayı denir. Tugay, Halep merkezli Asaib el-Hak’ın askeri komutanı Ekrem al-Kaabi tarafından yönetilmektedir.

  1. Saraya al-Horasani

Saraya Horasani Taburu üyeleri çoğunlukla güney ve orta Irak’taki Şiilerdir. Bu Şii taburunun lideri ve genel sekreteri Ali El-Yasiri, açıkça Irak’ta Devrim Muhafızları’nın kurulmasını istedi. Saraya Horasani Taburunu Irak ve Suriye’deki diğer askeri gruplardan ayıran özelliklerden biri, grubun İran Devrim Muhafızlarının logosuna benzer şekilde seçtiği logodur. Tahran’a doğrudan bağımlı olması nedeniyle, grup diğer Şii gruplardan askeri ve lojistik olarak daha iyi bir şekilde desteklenmektedir.

Saraya Horasani grubu tarafından yayınlanan video kliplerden birinde, İran Devrim Muhafızlarının öldürülen komutanlarından Hamid Takavi’nin grubun kurucusu olduğundan söz edildi. Hamid Takavi, Aralık 2014’de Samarra’da öldürülen Kudüs Gücü’nün komutanlarından biriydi ve resimleri Irak’taki bazı sokaklara da monte edilmiştir.

7 Nisan 2015’de İran’daki Ufuk TV kanalı, kurtarılan Balad kentindeki operasyonlarından biri hakkında bu gruba ilişkin bir belgesel yayınladı ve belgeselde bazı grup mensupları Ali Hameney’in resimlerini kıyafetlerinde taşımaktaydı.

  1. Kataib Hizbullah

Kataib Hizbullah veya Hizbullah Tugayları, Irak’taki diğer bir Şii savaşçı grubudur. Üyelerinin çoğu Muhammed Bakır es-Sadr ve İran İslam Devrim önderi Ruhullah Musevi Humeyni’nin takipçileridir. Kataib Hizbullah 2003 yılında kurulmuştur.

Kataib Hizbullah, Saddam Hüseyin’e şiddetli bir şekilde muhalefet etmesine rağmen, Irak’taki yabancı işgalini şiddetle reddetti. Kataib Hizbullah, Saddam Hüseyin’in düşmesinden bu yana 23 Ekim 2003’de Bağdat bölgesinde ilk Amerikan karşıtı operasyonunu başlatmış ve 2011’e kadar bu tür faaliyetler yürütmüştür.

Suriye krizi başladıktan sonra Kataib Hizbullah kuvvetleri Beşar Esad hükümetinin savunmasını sürdürmek için Suriye’ye gitmiştir. Bu grup yüksek operasyonel kapasiteye sahiptir. Irak Hizbullah taburlarının genel başkanı Rahman Al-Cezairi, örgütün şu anda Irak’taki üç taburda 5.000’den fazla askere sahip olduğunu söylemiştir.

  1. Irak Hizbullahı

Irak’ın Hizbullah’ı aslında Vasık el-Batat liderliğindeki Lübnan Hizbullahı’nın bir parçasıdır. Vasık el-Batat, 1979’da Irak’ın Maysan eyaletinde doğdu ve 1993’dan sonra Saddam Hüseyin’in bir grup muhalifi ile İran’a göç etti. Uzun yıllar İran’da yaşayan ve Bedir Örgütü üyesi olan El-Batat, 2002 yılında Sarallah adlı bir örgüt kurup Mehdi Ordusu’na katıldı. 2006 yılında El-Batat Lübnan’da Sarallah örgütünü Hizbullah olarak yeniden adlandırdı ve çalışmalarını İslami Direniş üzerine kurdu. ABD’nin Irak’tan çekilmesinden sonra "direniş" unvanını "harekete" çevirdi. Gruptaki yetkililere göre, Irak Hizbullah’ı 140.000’den fazla kişiyle silahlanmış durumdadır.

  1. Kataib İmam Ali

Kataib İmam Ali, IŞİD’in Musul’u işgalinden bir ay sonra kuruldu. Kataib İmam Ali’nin üyelerini Irak’ta yaşayan bir grup Şii milis oluşturmaktadır. Örgüt, Muhammed Şabal el-Zeydî tarafından yönetilmektedir. Şabal el-Zeydî’nin halefi Ebu Hasaneyn lakabıyla tanınan Ali Musevi, 6 Mart 2015’de Tikrit’in kurtarılması sırasında öldürüldü.

Kataib İmam Ali, diğer Şii gruplar gibi, İran İslam Cumhuriyeti tarafından desteklenmektedir. Grup liderlerinin birçoğunun Kasım Süleyman ile birlikte görüntüleri sosyal ağlarda ve haber sitelerinde yayınlanmıştır.

  1. Kataib Seyyid el-Şuheda

Kataib Seyyid el-Şuheda, 2003’ten beri Irak’taki ABD güçleriyle savaşan gruplardan biridir. 2011’den Suriye iç savaşında aktif bir rol oynamaktadır. Tabur üyeleri Iraklı Şiilerdir. Zeyneb türbesini korumak için Suriye’de kalma niyetlerini ifade etmişlerdir. Bazı haberlere göre, şimdiye kadar Suriye’deki çatışmalarda grubun 30 üyesi öldürülmüştür. Abu Mustafa Hazali grubun komutanı ve Ebu Ala Velayi ise grubun genel başkanıdır. Resmi İran televizyonu bu grup hakkında bir belgesel hazırlayıp yayınlamıştır.

  1. Nüceba Hareketi

"Nüceba" Taburu olarak kısaltılmış olan "İslami Direniş Hareketi’nin el-Nüceba Hizbullah Hareketi", İran İslam Cumhuriyeti’ne yakın bir Şii grubudur. Nüceba Taburu, Ebulfezl Abbas Taburu gibi Mukteda es-Sadr’ın eski danışmanı olan Şeyh Akram Kaabi’nin başkanlığındaki Asaib Ehli‘l Hak örgütünün bir alt bölümüdür.

Grubun Lübnan’daki Hizbullah ile çok yakın bir ilişkisi vardır. Lübnan Hizbullah’ının askeri komutanlarından Ebu İsa İklim, Nüceba grubunun Irak’taki askeri eğitiminin ana sorumluluğunu üstlendi. Yahya el-Şebri ise, İran’daki Nüceba Hareketinin temsilcisi olarak görevlendirilmiştir. Şebri, 17 Mart 2015 Tahran’da Irak Büyükelçiliği tarafından düzenlenen törene katıldı.

  1. Mehdi Aslanları

25 Şubat 2020 tarihinde İran’ın, Suriye’de Esad güçleri saflarında savaştırmak üzere Irak ve Afganistan’dan para karşılığında getirdiği kişilerden "Mehdi Aslanları" bir silahlı grup kurduğu ve Suriye kökenli Şiilerin de katılmasıyla gruptaki silahlı kişilerin sayısı 200’e ulaştığı öğrenildi.[11]

Hama ilinde askeri eğitimlerini tamamlayan silahlı kişiler, terörist grupların yoğun olarak bulunduğu Deyrizor iline gönderildi. Söz konusu silahlı gruptakiler, Deyrizor’daki Elbukemal Çölü’ne ve Irak- Suriye sınır hattına konuşlandırıldı.[12]

Sonuç Yerine

Suriye yıllardır İran’ın Arap dünyasına girişine ve İran ile Akdeniz ve Yakın Doğu arasındaki stratejik bağlantıya açılan bir kapı olmuştur. Bu yüzden Suriye’yi zayıflatmak ve Esad’ı devirmek, İran’ın direniş eksenini zayıflatacak ve İran’ın bölgesel nüfuzunu azaltacak ve içerecektir. Suriye’deki krizin başlangıcından bu yana, İran İslam Cumhuriyeti her zaman dış politika önceliklerinden biri olarak Suriye siyasi sistemine desteğini sürdürmüştür. İran İslam Cumhuriyeti, bir bölgesel aktör olarak Suriye’deki krizde, diğer bölgesel aktörlerden çok farklı bir politika izleyerek Suriye siyasi sistemini desteklemeye çalıştı. İran İslam Cumhuriyeti’nin Suriye sistemi üzerindeki destekleyici duruşu ve bu ülkedeki krizi çözme çabaları ideolojik ve idealist hedeflere dayanmaktadır. İran’ın Orta Doğu’da etkili hale gelmesi ile beraber Arabistan buna karşı koymaya başlamıştır ve İran ve Arabistan adeta bir soğuk savaş arasında başlamıştır. Bu kapsamda Arap baharına yönelik iki ülkenin yaklaşımları rakibinin bu gelişmenin sonuçlarından fayda sağlayıp sağlamayacağı üzerine kurulmuştur. Bu nedenle Suriye krizinin başlangıcından bu yana, İran hükümeti ülkedeki gelişmeleri Arap Baharı’ndan farklı olarak tanımladı; bunu İsraillilerin ve Arabistan’ın Orta Doğu direniş hattını zayıflatmak için yürüttüğü bir strateji olarak değerlendirdi.

Yukarıdaki koşulların yanı sıra İran İslam Cumhuriyeti’nin Suriye’ye yönelik dış politikasını şekillendiren faktörler aynı zamanda Suriye’deki muhalefetin siyasi ve dini yapısı, Suriye hükümetinin sürdürülebilirliği, İran’ın Suriye’deki etkisi ile de alakalıdır. Başka bir deyişle Suriye’deki olası bir iktidar değişikliği, İran’ın bölgesel rakip zincirlerine bir bağlantı daha ekleyerek bölgesel stratejik müttefiki kaybetmek olarak görülüyor.

2011 Suriye krizinin başlamasıyla birlikte, iki ülke arasında işbirliği ve ilişkilerin genişletilmesi ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedildi. Böylelikle İran, güvenlik ve ulusal çıkarları nedeniyle bölgesel ve uluslararası baskılara rağmen, Suriye meselelerinde kilit bir oyuncu haline geldi. İran, Suriye’deki stratejik konumunu korumak için mevcut hükümeti hem siyasal hem de askeri açıdan desteklemektedir. Bu kapsamda birçok örgüt oluşturarak milis kuvvetleri Suriye’ye göndererek Suriye iç savaşına dahil etmiştir. Diğer bir ifadeyle İran, Suriye krizi boyunca tüm gücüyle Esad’ın düşmesini engellemeye çalışmıştır. Çünkü Esad’ın devrilmesi, İran için güvenlik sorunları yaratmanın yanı sıra, İran’ın güç gösterisini azaltacak ve bölgedeki Hizbullah güçleriyle bağlarını kesecektir ve böyle bir ortamda İran bölgedeki stratejik kanalını kaybedebilir. Bu nedenle İran’ın Suriye krizi sırasında dış politika hedefleri ve öncelikleri temelinde ödediği harcamalar, İran’ın ideallerine paralel olarak gerçekleşirken, aynı zamanda da bu faaliyetlerin İran’ın stratejik hedeflerini güçlendirdiği düşünülebilir. Bunlara rağmen Beşar Esad’ın koltuğunda kalması halinde dahi İran’ın Suriye’de artan etkisini git gide Rusya’ya bırakacağı da öngörülebilir.

İran ve Türkiye Suriye krizi başladıktan sonra farklı politikalar izlemişlerdir. Birisi rejimin yanında durmuş, diğeri ise muhaliflerin yanında yer almıştır. Bu yüzden de Suriye konusu ikili ilişkilerini olumsuz etkilemektedir. Fakat baktığımızda bunun da ötesinde Suriye krizi her iki ülkeye de ekonomi ve güvenlik anlamında büyük zararlar vermektedir. Ekonomik olarak her iki ülke de askeri girişiminin mali yükünün altındadırlar. Güvenlik açısından bakıldığında da terör örgütü PKK’nın Suriye kanadı olan YPG, hem İran’a hem de Türkiye tehdit oluşturmaktadır. Bu yüzden de ortak tehditlere karşı iki ülkenin uzun vadeli politikalar üretmesi gerekmektedir. Çünkü bir an önce Suriye’de siyasi istikrarın sağlanması her iki ülkenin de çıkarları doğrultusunda olacaktır.

Kaynakça

– Karimifard, Hossein (2011), "Constructivism; national identity and foreign policy of the Islamic Republic of Iran", Scholarly Journal of Business Administration, September, Vol. 1(2), pp. 41-47, Available Online: http://www.scholarly-journals.com/SJBA.

– Tidy, Joanna (2006-7), "The Social Construction of Identity: Israeli Foreign Policy and the 2006 War in Lebanon", Centre for Governance and International Affairs University of Bristol Working Paper, No. 04-08.

– Adam Khan, Selina (2010), "The Realist/Constructivist Paradigm: U.S. Foreign Policy towards Pakistan and India", Institute of Strategic Studies, Islamabad, No. 8.

– Mohammad Nia, Mahdi (2011), "Holistic Constructivist Approach to Iran’s Foreign Policy", International Journal of Business and Social Science, March, Vol. 2 No. 4.

– Schonberg, Karl K, (2007), "Ideology and Identity in Constructivist Foreign Policy Analysis", Presented at the Standing Group on International Relations European Consortium for Political Research Sixth Pan-European Conference, 12-15 September.

– Gülseven, Enver. (2010), "Identity Security and Turkish Foreign Policy in the Post-Cold War Preiod: Relations with the EU, Greece and the Middle East", A Thesis Submitted for the Degree of Doctor of Philosophy, Department of Politics and History, Brunel University, December.

– Kilinc, Ramazan (2001), "The Place of Social Identity in Turkey’s Foreign Policy Options in the Post-Cold War Era in the light of Libral and Construvtivist Apporaches", Department of International Relations Bilkent University Ankara, September.

[1] Suriye Yeşil Kitabı, 2008: 22

[2] Cafer Yoldani, 2013

[3] The Clarion Project, 2014:11

[4] https://carnegieendowment.org/sada/61016

[5] Orta Doğu Araştırmaları Enstitüsü

[6]Liwa Zainebiyoun: Syria’s Pakistani Fighters" Iraqeye .

[7] “Retrieved 28 April 2016 Meet the Zainebiyoun Brigade: An Iranian Backed Pakistani Shia Militia Fighting in Syria". Archived from the original on 2 May 2016.

[8] "Funeral Service for Seven Pakistani Militants Killed in Syria; Qom, Iran, Apr 2015". Konflictcam.

[9] Robert Fisk (26 February 2016). "Syria civil war: State-of-the-art technology gives President Assad’s army the edge". The Independent.

[10] Bahtiyari, Bita. https://www.radiofarda.com

[11] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/iran-suriyede-yeni-bir-silahli-grup-kurdu/1713682

[12] Anadolu Ajansı

[i] Velayet-i fakih, din hukuku bilgini anlamına gelen fakihin vesayet ve yönetim yetkisi anlamına gelmektedir. Şii siyasal düşüncesinde dini ve siyasi otorite İslam Peygamberi Muhammed’in damadı Ali’nin soyundan gelen "İmam"lara aittir. Ancak 12. İmam Mehdi’nin gizlendiği ve ileride belirsiz bir zamanda geri döneceğine inanılmaktadır. İmam Mehdi’nin gizli olduğu süre içerisinde dini ve siyasal liderliğin kime ait olacağı sorunu uzun yıllar Şii siyasal düşüncesindeki tartışma konularından birisi olmuştur. Ayetullah Humeyni 1970’lerde Velâyet-i Fakih yâ Hükûmet-i İslamî isimli kitabıyla sistemleştirdiği "velayet-i fakih" teorisiyle siyasal otoritenin İmamlar’ın manevi varisleri olan din alimlerinin elinde olması gerektiğini ileri sürmüştür.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// ŞAMDA DARBE SÖYLENTİSİ : RUSYA-İRAN NÜFUZ MÜCADELESİ


ŞAMDA DARBE SÖYLENTİSİ : RUSYA-İRAN NÜFUZ MÜCADELESİ

Yazan Mete Han Kutlusan

02 Mart 2020

Harvard Üniversitesi’nde çalışan ünlü siyaset bilimci ve sosyolog Theda Skocpol, devletler ve toplumsal devrimleri yapısalcı bir yaklaşımla ele alır.

Sosyal devrimlerin “yapılmaktan” ziyade “gerekli şartların oluşmasıyla birlikte gerçekleştiğini” öne süren Skocpol, bunda etkili olan en önemli faktörlerden birinin de devletin kurumsal yapısındaki koşullar olduğunu ifade eder. Diğer bir deyişle her toplumsal kriz büyük değişimler yaratmaz; çünkü toplumsal krizlerin varlığı, tek başına sosyal devrimleri yaratmada yeterli değildir. Skocpol’e göre özerk bir aktör olarak devlet aygıtı devrimsel durumlarda başat role sahiptir. Fakat Skocpol, modern devletleri tekil bir aktör olarak görmez; birden fazla aktörün merkez ve taban arasında uzanan polimorf[1] güç bağlantılarının bütünü olarak değerlendirir[2].

Her ne kadar 1979 İran Devrimi öncesindeki öngörüleri bir anlamda yanlış çıkmış olsa da, Theda Skocpol’un bu çoklu aktör yaklaşımı ani sosyal ve siyasal değişim hareketlerini (devrim, darbe vs.) anlamada büyük önem taşımaktadır.

Türkiye’nin Şubat sonuna kadar Esad rejimine vermiş olduğu sürenin dolmasına müteakiben Suriye’nin İdlib kentine yönelik TSK tarafından “Bahar Kalkanı Harekâtının” başlatıldığı açıklandı. Bununla birlikte de özellikle İdlib kırsalının doğusunda bulunan Serakib ve M4 karayolunun güneyindeki beldelerde yoğun çatışmalar yaşanıyor.

Tüm bunların yanı sıra bazı yerel kaynaklar, gece yarısı Suriye’nin başkenti Şam’da kimliği belirsiz silahlı kişilerin devlet kurumlarını ele geçirmek için harekete geçtiğini yazdı. Bu kişilerin Şii milisler olduğuna ve bunun bir darbe girişimi olduğuna dair yorumlar da bu haberle birlikte sosyal medyada yayıldı. Bu iddiaların İdlib bölgesindeki muhaliflerin sosyal medya hesaplarından yayıldığı ve neredeyse sadece Türkiye’deki sosyal medya hesaplarında yankı bulduğunu da söylemek gerek. Twitter’da #Şamdaİsyan etiketi altında bu iddiaya paralel tweet ve görseller paylaşılmaya başlandı. Hatta Esad’ın sarayının vurulduğu ve buradan dumanların yükseldiği, Şam merkezinde bazı mahallelerin Esad rejimi kontrolünden çıktığına dair iddialar bile dillendirildi. Fakat bu iddialar, birçoğu eski veya olayla ilgisi bulunmayan görsellere dayandırıldı.

Kaynak: https://www.toplumsal.com.tr/gundem/samda-darbe-mi-basladi-h44525.html

Bu iddiaların büyük bir bölümü asılsız gibi görünse de, dün gece başkent Şam’da büyük ölçekli olmasa da belirli ölçüde bir hareketlilik yaşandı. Konuya dair bir diğer haber[3] de şu şekilde: “Esad karşıtı darbenin sabahın ilk saatlerinde düzenleneceği istihbaratı alan Baas yönetimi Şam’da El Maliki, Ebu Rumanneh, Mezze Askeri Hastanesi ve Seyyide Zeyneb bölgelerinde yolları kesti ve Saraya yönelecek tehlikelere karşı yüzlerce asker ve istihbaratçıyı kritik noktalara sevk etti. Cumhuriyet muhafızları ve özel operasyonlar birimi tam donanımlı ekipman ve silahlarla tüm cadde ve sokakları trafiğe kapattı. Esad karşıtı darbe ile ilgili sabah 8’den itibaren tutuklamaların başladığı ve bazı askerlerin tutuklanma esnasında vurularak öldürüldüğü bilgisine ulaştı. Darbe hazırlığına destek verenler arasında siyaset, istihbarat ve iş dünyasından önemli isimler olduğu kaydediliyor. Suriye direnişinin başladığı 2011 tarihinden itibaren binlerce subayın ayrılarak muhalif saflara geçtiği Suriye Ordusu’nda devam eden savaş ve kesintisiz katliamlardan rahatsızlık duyan önemli bir kesimin olduğu belirtiliyor. İran ve Rusya ile girilen işbirliği neticesinde Suriye halkının öldürülmesi, sürgün edilmesi ordu mensuplarını rahatsız eden maddelerin başında geliyor. Ayrıca Rus ve İran’ın Suriye’deki varlığı da Milli düşünceye sahip subaylar arasında kayda değer şikâyet unsurları arasında yer alıyor. Bu ayrışıma ek olarak İran yanlısı subaylar ve Rusya’yı önceleyen klikler arasında da çekişme olduğu gelen bilgiler arasında.”

Dün Şam’da yaşanan hareketliliği bir “darbe girişimi” veya “isyan” olarak nitelemek oldukça güç olsa da, Rusya’nın da desteğiyle Esad’ın ordu içerisinde rahatsız olan gruplara yönelik tedbiren bir harekâta girişmiş olması muhtemel. Dolayısıyla Suriye devletinin tekil bir yapı halinde olmadığı; özellikle ordunun ve yüksek bürokrasinin içinde farklı kliklerin bulunduğunu söylemek mümkün.

Diğer bir ifadeyle Rusya ve İran’ın Esad rejimi üzerinde giriştiği bir güç ve etki mücadelesi mevcut. Bu konudaki emareler son birkaç günde alenen ortaya çıkmaya başladı. İki gün önce İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Türkiye’ye Rusya‘nın yer almadığı bir Türkiye-İran-Suriye ortak zirvesi yapma teklifinde bulunmuştu[4].

Yine dün Rusya resmi ağızdan Suriye’de tek meşru gücün kendileri olduğunu, çünkü Suriye devletinin resmi davetiyle orada bulunan tek ülkenin Rusya olduğuna yönelik bir açıklama yapmıştı.

Geçtiğimiz gün Halep’te TSK tarafından Hizbullah’a ait bazı hedefler vuruldu. ISWNews Analiz Grubu’nun verdiği bilgiye göreyse Seyyid Ali Sanjani adlı bir İranlı milis de TSK’nın hava harekatı sonucunda öldü. Sanjani’nin Taftanaz havaalanının doğusunda el-Talhiyah’da bulunan Hizbullah kuvvetlerine yönelik saldırı sırasında öldüğü öne sürüldü[5]. Sanjani, bizzat Hamaney’in Lübnan Hizbullahında görevlendirdiği, Hizbullah milisleri tarafından büyük önem verilen bir isimdi.

Seyyid Ali Sanjani

Sanjani’nin öldürülmesi, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları tarafında büyük bir infial yarattı. Devrim muhafızları da dâhil olmak üzere birçok resmi kurumun Telegram hesabı, meseleyi öfke ve intikam dolu ifadelerle ele aldı. Son günlerde TSK’nın Esad rejimi ve Hizbullah güçlerine yönelik etkili saldırıları sonucunda büyük kayıplar yaşayan İran’a yakın unsurlar, Türkiye’nin İdlib kırsalında bulunan gözlem ve kontrol noktalarına yönelik doğrudan bir saldırı başlatma konusunda Esad’ı zorluyor. Bu noktada da Rusya ve İran arasında, Esad rejimi üzerinde etki ve kontrol sahibi olmaya yönelik bir rekabet yaşanıyor.

Hizbullah’a yakın bazı medya kuruluşlarında da geçtiğimiz gün Rusya aleyhine birtakım haberler yayınlandı[6].

Bugün Suriye hakkında yapılan değerlendirmelerde pek çok kez düşülen hata, “Esad rejimi” denilen aktörün tekil ve mutlak manada muktedir olduğu zannıdır. Oysa Skocpol’ün de bahsettiği gibi bu rejimin doğrudan veya dolaylı olarak kontrolü altında bulunan askeri ve bürokratik unsurların birbirinden farklı bağlara sahip olduğu ve farklı aktörlerin etkisi altında olduğunu görmek gerekir. Yine bu bağlamda Esad rejimi üzerinde Rusya ve İran’ın etki kurma çekişmesi yaşadığı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Aslında Şam’daki olaylara benzer şekilde daha öncesinde pek çok olay yaşanmıştı. Hatta zaman zaman Rusya’nın büyük etki sahibi olduğu Suriye Kaplan Birlikleri ile İran destekli Hizbullah milisleri arasında çatışmalar da çıkmıştı. Yine dün gece de Dera’nın batısındaki Nafia kasabasında ve Dera’nın doğusundaki Um Veled kasabasında rejime rejime bağlı 4. Tümen’e ait kontrol noktasına kimliği belirsiz kişiler tarafından RPG ile saldırı düzenlendiğine dair yerel kaynaklardan haberler yayıldı. Sonrasında yakalanan bu 4 kişinin rejime bağlı ordu mensubu olduğu öğrenildi. Dolayısıyla hem Şam’da hem de Suriye’nin genelinde “Rejim” olarak adlandırdığımız yapının içerisinde de birtakım ayrılık ve çatışmalara, geçmişte olduğu gibi bugün de rastlanıyor. Fakat her seferinde bu kliklerin bir şekilde tekrardan birlikte hareket etme noktasında uzlaştırıldıkları biliniyor. Son günlerde gerginliğin zirveye tırmanmasıyla birlikte bu çekişmeler daha da büyüyecek gibi duruyor. Fakat en nihayetinde geçmişte olduğu gibi Rusya-İran arasında bir uzlaşma mı sağlanacak, yoksa bu çekişme git gide çatışma seviyesine mi ulaşacak sorusunun yanıtı henüz belli değil.

[1] Polimorf, biyolojide bir tür ya da popülasyonda iki ya da daha fazla farklı formun bulunması anlamına gelmektedir.

[2] Skocpol, T. (1986). The Sources of Social Power: The Rise of Classes and Nation-States 1760-1914. Cambridge University Press. p. 75.

[3] https://www.referansmedya.com/esede-darbe-girisimi-933h.htm

[4] https://www.gazetem.ru/ruhaniden-turkiyeye-rusyasiz-suriye-zirvesi-teklifi/

[5] https://www.independentturkish.com/node/139296/haber/t%C3%BCrkiye-siha-ile-vurdu-suriyeli-2-general-ile-l%C3%BCbnan-hizbullah%C4%B1-milisleri

[6] https://www.islamidavet.com/suriye-ordusu-rusyanin-abd-ile-pazarlik-yaparak-kendilerine-ihanet-ettiklerini-iddia-ederek-kendi-hava-savunma-sistemlerini-devreye-sokup-ulkenin-kuzeyini-ucusa-yasak-bolge-ilan-etti/

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : GÜNÜMÜZDE İRAN-ABD İLİŞKİLERİ


GÜNÜMÜZDE İRAN-ABD İLİŞKİLERİ

Yazan Köksal Taşkent

24 Şubat 2020

Özet

2020 yılı, İran ve ABD arasındaki ilişkilerin büyük ölçüde gerginleşmesiyle başladı. Bu iki ülke arasındaki gerginliğin olmayacağına dair hiçbir gösterge mevcut değil. Aksine, iki taraf arasındaki gerginliğin azalmadan, 2020 yılıyla birlikte yükselebileceği görülmektedir. 2019 yılı, ABD-İran ilişkilerinde yüksek tempolu bir yıl oldu.

2019 yılında Beyaz Saray, İran’a yönelik "tarihteki en güçlü yaptırımlar" olarak adlandırdığı, birtakım yaptırımları uygulamaya geçirdi. Bu bağlamda ABD, 2019 Mayıs ayında İran’a büyük petrol yaptırımı uyguladı ve tüm İran petrol satış muafiyetlerini kaldırdı. Bu, İran’ın petrol ihracatında keskin bir düşüşe neden oldu. İran’ın petrol ihracatındaki düşüşünün bir sonucu olarak da Umman Denizi ve Hürmüz Boğazı’ndaki gerginlikler arttı. ABD ile birlikte Basra Körfezi’nde ekonomik ve güvenlik çıkarlarına sahip olan diğer ülkeler, bu hassas bölgedeki varlıklarını artırdı. Ancak bu gerilimlerin ortasında, bazı ülkeler ABD ve İran arasında arabuluculuk yapmaya çalıştılar. Fakat şimdiye kadar bu konuda somut bir başarı elde edemediler. İran-ABD ilişkileri, tüm çabalara rağmen gergin olma özelliğini sürdürüyor. Birçok gözlemci Tahran-Washington ilişkilerinin yeni yılının nasıl olacağı sorusunun cevabını arıyor.

Giriş

ABD-İran ilişkileri son kırk yıldır birçok zorlukla karşılaştı. Aslında, Pehlevî döneminde iyi müttefikler olan iki ülke, Humeyni Devrimi’nden sora can düşmanı oldular. İki ülkenin ilişkilerini daha da geren faktör, dış politikasında İran’a karşı düşmanlığı artırmaya yönelik hamleler yapmasıdır. Bu nedenle İran-ABD ilişkilerinin geleceği ve önümüzdeki günlerde nelere gebe olabileceği belirsizliğini korumaktadır. Alexander Went’in bakış açısını ve “anarşinin üçlü kültürünü” göz önünde bulundurarak, bu bilinmezlik senaryolarına dair tanımlayıcı-analitik yaklaşımla birkaç hipotez sunulabilir. Bir hipotez, bazı stratejik ve bölgesel gereksinimler göz önüne alındığında iki ülke arasındaki dostluk ilişkisinin gelişeceği yönündedir. Bir diğer hipotez, Tahran’ın Washington ile uluslararası alanda, büyük güç oyunları kapsamında rekabetin git gide artacağını öngörüyor. İran ve ABD arasında ideolojik temelli çatışmanın gerçekleşeceğine dayanan üçüncü hipotez, iki ülke arasındaki düşmanlığın artarak devam etmesini en olası senaryo olarak görüyor. Tanımlayıcı-analitik araştırmanın bulguları, ABD-İran ilişkilerinin geleceğinin rekabet ve düşmanlığın bir karışımı şeklinde gerçekleşeceğini işaret ediyor. İki ülke arasındaki rekabet, birçok alanlarda gözlemlenebilir. İran’ın Ortadoğu’da Amerika’ya yönelik sürdürdüğü rekabet daha da artabilir, en nihayetinde Amerikan etkisini mümkün olan en düşük seviyeye sınırlamayı hedefleyebilir. Aslında İran, ABD’nin bölgedeki varlığını bölgesel güvenlik sisteminin temel bir yapıtaşı olarak değil, aksine bir güvenlik sorunu olarak tanımlamıştır. İran; Irak ve Afganistan ile komşuluğu, Suriye ve Lübnan ile sürdürdüğü yakın ilişkileri nedeniyle Ortadoğu ve Körfez Havzası denklemlerinde etkili bir aktör olarak kabul edilir. Bu yüzden Washington, İran’ın bölgedeki etkisini görmezden gelerek kendi bölgesel hedeflerine tam anlamıyla ulaşamaz. Aynı zamanda iki ülke, dünyanın diğer bölgelerinde de rekabet halinde olmayı sürdürüyor. İran, ABD’nin Afganistan ve Pakistan’da nüfuz kazanmasına karşı çıkmaktadır.

Bununla birlikte, bölgesel bir güç olarak İran’ın, ABD ile rekabet gücünün daha geniş bir kapsamda analiz edilmesi gerekmektedir. Bir yandan İran, Rusya, Çin ve bazı bölgesel ve bölgeler arası aktörler ve gruplar; diğer yandan ABD, ABD’nin müttefikleri ve bölgede işbirliği halinde olduğu muhalif gruplar bu yarışmada aktif bir rol oynamaktadır. Suriye’de son birkaç yılda yaşanan gelişmeler bu tezin en iyi tezahürü olmuştur.

Aynı zamanda iki ülke arasındaki düşmanlık, öngörülebilir bir gelecekte de muhtemelen devam edecektir. ABD yönetimi İran’ı, müttefiki İsrail ve kendi çıkarları için bir tehdit olarak görmektedir. Washington’ın İran rejimini yıkma politikası bu tehdit algısının sonucudur. ABD’nin İran’a insan hakları, terörizm ve silahlanma konularında artan yaptırımlar da büyük olasılıkla devam edecektir. Ancak, büyük çaplı bir askeri saldırı/çatışma olasılığı düşüktür. Öte yandan bir diğer senaryo da, iki ülke arasında bir dostluk ve kolektif bir güvenlik sistemi kurma girişimine yöneliktir; fakat bu senaryo şimdilik neredeyse imkânsız görünmektedir. Buna rağmen, İran ve ABD arasında büyük bir anlaşma olasılığına yönelik bazı spekülasyonlar öne sürülmektedir. Bugünden bakıldığında yakın gelecekte böyle bir senaryonun meydana gelme olasılığı çok düşüktür. Aslında, iki ülkenin bölgesel işbirliğinde birçok ortak çıkarı mevcuttur. Ancak yakın gelecekte ikili işbirliğinin genişlemesine şahit olmamız mümkün görünmemektedir. Bölge ülkeleri arasındaki ideolojik rekabetler ve sahadaki ihtilaf iki ülke arasında kolektif bir güvenlik sisteminin ve geniş siyasi, ekonomik ve askeri işbirliğinin kurulmasını mümkün kılmamaktadır.

Trump döneminde ABD-İran ilişkileri

Donald Trump’ın göreve başladığı günden bu yana üç yıldan fazla süre geçti. Gelinen nokta itibariyle, Washington’ın oldukça değişken ve öngörülemez bir dış politika sergilediği gözlemlendi. ABD dış politikasının "öngörülemez" bir karaktere bürünmesine sebep olan temel faktörlerin başında Trump’ın yönetim tarzı gelmektedir. Öte yandan İran hükümeti de Trump döneminde Amerika’ya karşı kendi gücünü ve cesaretini göstermeye yönelik hamleler yaptı. Fakat İran’ın yürüttüğü bu dış politika sürecinde aşılmaması gereken birtakım kırmızıçizgiler çok dikkatli bir şekilde çizildi. En belirgin kırmızıçizgi, herhangi bir şekilde Amerikan kanının dökülmemesi idi. Böylece Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın İran’a karşı sert bir cevap verme ihtimalinin önüne geçilmeye çalışıldı.

Son aylara kadar İranlı yetkililer, hazırlamış oldukları programa bağlı kaldılar. Hürmüz Boğazı’nda Batı ülkelerinin sahip olduğu petrol tankerleri İran tarafından durduruldu ve bir ABD İnsansız Hava Aracı (İHA) vurularak düşürüldü. İran tarafından yapılan tüm bu hamlelerin altında yatan; ABD iç kamuoyunda Trump’ı zor durumda bırakarak, hem siyasi rakiplerine hem de dış politikadaki rakiplerine karşı güçsüz gözükmesine sebep olması hedefiydi.

İran’ın ABD’ye yönelik dış politika planı, başlangıçta Trump yönetimi içinde birtakım anlaşmazlıklar çıkarmaktı. Çünkü İran, temel sorunun yalnızca Trump’tan kaynaklanmadığını, daha ziyade kendisini yönlendiren danışman çevresinden de kaynaklandığına inanıyor.

İran’ın hedefi, gelecek seçimde Biden veya Sanders’in kazanması için Trump’ı zor duruma düşürmekti. Bu fikir bağlamında, Trump’ın iç kamuoyunda destek kazanmasını sağlayabilecek toplu bir İran karşıtı tepkiden ziyade, Trump’ı sarsarak sahip olduğu mevcut desteğini azaltmak İran’ın asıl planıydı.

2019 Eylül’de ABD İHA’sı düşürüldüğünde, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Başkan Trump’a, İran’a yanıt vermesine yönelik baskı yaptılar. Ama Trump, son dakikada kararından geri dönüp, bir kez daha kırmızıçizgisinin Amerikalıların hayatı olduğunu ilân etti.

İran’ın dış politika planı bir süreliğine istenen şekliyle devam etti, fakat bir noktadan sonra bu plan da yolundan saptı. Amerikan vatandaşlarını öldürmek ve büyükelçiliğe saldırmak kırmızıçizgiydi ve Trump’ın buna sert tepki vermekten başka seçeneği yoktu. Çünkü bu durumda sessiz kalmak ona çok pahalıya mal olabilirdi. Sonuç olarak İran Devrim Muhafızları Komutanı Kasım Süleymani, ABD’nin planlı bir operasyonu sonucunda öldürüldü. Daha sonra kamuoyuna yansıyan bilgilerle birlikte, bu operasyonun planlanmasının yaklaşık 18 ay sürdüğünü ve bu operasyon sırasında Kudüs Gücü Komutanı’nın teknolojik imkânlarla bu süre boyunca izlendiğini biliniyor.

Ancak Trump, Süleymani’nin ölümünden sonraki süreçte, İran’a yönelik tavrında birtakım nedenlerle geçmişe göre daha iddialı ve cesur oldu. Washington yönetimi en ağır yaptırımları uygulamasına ve ABD’nin terörizm listesine çok sayıda kişi, kurum ve hatta şirket eklemesine rağmen; Trump’ın bazı tweetlerinin ardından, önceki başkan Obama’nın imza atmış olduğu Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nı (KOEP) yürürlükten kaldırarak Trump’ın inisiyatifinde yeni şartlar içeren bir anlaşma ortaya koydu. Oysa Trump bunu tarihi bir diplomatik zafer ilan edip seçimlerde kullanmak istedi.

Ancak Süleymani’nin öldürülmesi ile tüm bu şüpheler ortadan kayboldu. Süleymani öldürülmeden önce Trump’ın sarf ettiği sert sözler, ABD’nin müzakereleriyle ilgilenmediğine işaret ediyordu. Süleymani suikastı ile birlikte Trump’ın son Tweet’leri ve yorumları çok daha net bir şekilde anlaşılmış oldu.

Öte yandan da İran’da sürekli devam eden protesto gösterileri, Trump’ı İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik daha da sert bir tavır alması konusunda cesaretlendirdi, seçimi kazanmak için bu konuyu iç kamuoyunda bir başarı olarak sunması beklenmeli.

ABD’nin KOEP’ten çıkışı ve İran’a karşı yaptırımlar

"Viyana Kapsamlı ve Nihai Anlaşması" olarak bilinen "Kapsamlı Ortak Eylem Planı" veya "KOEP" kurumu” P5+1 (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya) iradesinin sonucuydu. Ayrıca bu plan, Güvenlik Konseyi 2231 Kararının desteği ile uluslararası hukuk bağlamında bir boyut da kazanmıştı. Anlaşma, 14 Temmuz 2015 Salı günü İran, Avrupa Birliği ve P5 + 1 arasında Viyana’da yapıldı. Bunu takiben, bazı Avrupa ülkeleri ve ABD İran’a yönelik bazı nükleer yaptırımları kaldırıldı ve bazıları da askıya alındı. Sonuç olarak, Total, Airbus ve Peugeot gibi çeşitli alanlarda faaliyet gösteren bazı şirketlerin İran ile ekonomik işbirliğine girmesine izin verildi.

Ancak, yaklaşık 34 ay sonra 8 Mayıs 2018 Salı günü, ABD Cumhurbaşkanı Donald Trump, ABD’nin anlaşmaya katılımını sona erdireceğini açıkladı. Trump’ın anlaşmayı terk etme kararını açıklamasından saatler sonra, ABD Hazine Bakanı Steven Munchin, gazetecilere İran’ın yaptırımlarının nasıl eski haline getirileceğini açıkladı. Munchin, İran yaptırımlarının derhal uygulanacağını duyurdu. Bu yaptırımların 90 ila 180 gün içinde gerçekleşeceği, bu arada da "şirketler" ve "bankalar" kapsamında İran’la ilgili ekonomik faaliyetlerin azaltılacağını açıkladı.

BM Antlaşması’nın çok sayıda maddesi göz önünde alındığında ABD`nin bu eyleminin meşru olmadığı ve kuralları ihlal ettiği söylenebilir. Ancak bu kuralların işlerliğinin zayıflaması ve bu şekillerde görmezden gelinmesi; küresel manada uluslararası kurumların ve hukuksal normların gerilemesine, bir diğer yandan da uluslararası politikada barış ve istikrarın zayıflamasına sebep olacaktır. Başka bir deyişle, uluslararası arenaya düzen getiren şey; sözleşmeyle ilgili normlar ve sürdürme taahhüdüdür. Bu temelde, Washington’un yasadışı eylemleri; uluslararası hukuku ve özellikle BM Antlaşması’nı baltalayabilir ve uluslararası barış, düzen ve güvenliğin bozulmasına sebep olabilir.

Öte yandan, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği; ABD’nin davranışını onaylamadığını belirtseler de; ABD’nin Güvenlik Konseyinin, 2231 sayılı Kararını ihlal etmesine rağmen bu ülkelerin pratikte bir adım atmaması, Washington’un bu eylemlerini kolaylaştıran bir faktör oldu.

Duygunun Jeopolitiği ve Rehine Krizi

Rehine krizi, ABD-İran ilişkileri tarihindeki en önemli kilometre taşlarından biri olmuştur. İstisnai olma duygusu üzerine kurulan Amerikan stratejik kültürü, bu olayla birlikte ortaya çıkan aşağılanma duygusuyla çelişir hâle gelmiştir. Amerikalı siyasi yetkililerin açıklamalarına ve pozisyonlarına bakınca, ABD büyükelçiliğinin işgalinin hepsi tarafından ulusal bir aşağılanma olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu anlayış Tahran’daki ABD Büyükelçiliği personelinin en düşük siyasi-askeri düzeyden Dışişleri Bakanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve ABD Başkanı’na kadar uzanıyor. Amerikalılar tarafından böylesi bir ulusal aşağılanma duygusunun yaşanmış olması, ABD’nin stratejik konumunu istisnai olarak tanımlayan genel algı ile çelişir hâle gelmiştir.

Amerikalı askerlerin ve diplomatların ellerinin başları üstünde olduğu görüntüsü, ABD’nin hafızasından kolayca silinmeyecektir. ABD’nin İran’a yönelik dış politikasında, bu politikanın Cumhuriyetçiler veya Demokratlar tarafından formüle edilip edilmediğine veya uygulanıp uygulanmadığına bakılmaksızın bir çeşit misilleme araması bekleniyor. Bu düşüncenin, gelecekte Amerikan dış politikası davranışında yer bulacağı da öngörülebilir. Amerika’nın KOEP’ten çıkma tavrının altında yatan sebeplerden birisi de bu olabilir. ABD’nin İran’a karşı uluslararası yaptırımlar uygulaması ve Trump’ın İran’a hiçbir taviz vermeyecek kapsamlı müzakereleri dayatma ısrarı, Duygunun Jeopolitiği açısından değerlendirilebilir.

Tabii ki, hükümetlerin uluslararası arenadaki politik tutum ve davranışları tek bir değişken özelinde incelenemez. Bu bağlamda, devrimden sonra ABD’nin İran’a karşı cezalandırıcı tedbirleri uygulamaya geçirmesinin gerekçesi, başlı başına Duygunun Jeopolitiğinden ibaret değildir.

ABD üssüne füze saldırısı

İran İslam Cumhuriyeti’nin Eyn al-Esad askeri üssüne 8 Ocak 2020’de gerçekleştirdiği füze saldırısı, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana bölgede yaşanan en önemli olaylardan biridir. 11 Eylül olayları veya Irak ve Afganistan’ın işgali ile IŞİD’in oluşumu gibi olaylar da son derece önemlidir. Fakat hepsi en nihayetinde Amerikan askeri gücüyle alakalı bir sonuçtur. Başka bir deyişle, İran İslam Cumhuriyeti’nin ABD’ye yönelik doğrudan bir cephe açmasının önemi; Amerika’nın askeri, politik, ekonomik ve kültürel açılardan büyük bir süper güç teşkil etmesinden kaynaklanmaktadır. Hiçbir ülke şimdiye kadar ABD ile doğrudan askeri çatışmaya varacak bir politikaya cesaret edemedi veya en azından yeterli kabiliyete sahipse de, savaştan kaçındı.

Bir diğer önemli nokta da, ABD başkanının İran’ın Orta Doğu ve Orta Asya’daki eylemlerine ve askeri hamlelerine tepki olarak İran’ın 52 önemli noktasına saldırı yapma tehdidine başvurdu. Ancak İran’ın Eyn el-Esad’a yaptığı füze saldırısından sonra pratikte bu gerçekleşmedi. En nihayetinde de ABD başkanı, ülkesinin askerî harekâta başvurmayacağını, sadece daha fazla yaptırım uygulayacağını duyurdu; bu durum da şimdilik bu şekilde sona erdi.

İran füze saldırılarının ardından da ABD hükümeti, herhangi bir şekilde bölgedeki güçlerinin zarar görmediğini, sadece tesislerin ve binaların hasar gördüğünü ve ABD birliklerinin sağlık durumlarının iyi olduğunu açıkladı. Ancak aynı vakitlerde basın toplantısı yapan Devrim Muhafızları Havacılık Komutanı, ABD üslerine ve bölgedeki birliklere verilen zararın boyutlarını duyurmaktaydı. Bundan birkaç gün sonra, ABD üssü medyaya açıldı ve üssün son durum raporu da açıklanmış oldu. Öte yandan, ABD’nin askeri kayıplarına yönelik haber, saldırının ayrıntıları hakkında yeni spekülasyonlar başlattı.

Donald Trump, İran’ın doğrudan ABD pozisyonlarına yönelik bir saldırı başlatılmasını pek muhtemel görmemekteydi. Sonrasında ABD’nin İran’ın 52 önemli noktasına saldırabileceğini gündeme getirdi. ABD hükümeti, herhangi bir misilleme eylemi olacaksa, bunun İran’ın müttefikleri tarafından gerçekleştirileceğini ve İran’ın doğrudan ABD ile askeri bir çatışmaya girmeyeceğini düşündü. Ancak İran’ın bölgedeki en büyük ABD üslerinden birine doğrudan saldırması ve yirmiden fazla füze ateşlemesi tüm denklemleri bozdu.

İran’ın ABD kuvvetlerine saldırmasından sonra ABD’nin üç seçeneği vardı:

  1. ABD başkanının daha önce de bahsettiği karşı saldırı
  2. Sessizlik, hareketsizlik ve olayı geçiştirme
  3. Saldırıyı küçümsemek ve İran’a karşı uluslararası bir baskı oluşturmak

ABD, yaygın bir şekilde propaganda yürütmesi ve olası İran müdahalesine yönelik tehditlerde bulunmasına rağmen, üçüncü çözümü seçerek sorunu daha az önemli hale getirdi. Buna bağlı olarak ABD kuvvetlerinden herhangi bir kaybın bildirilmediğini ve askerlerin durumunun iyi olduğunu, yalnızca bazı tesislerin zarar gördüğünü açıkladı.

Ancak ortaya çıkan soru, ABD’nin neden askeri olarak yanıt vermediğiydi. Askeri bir süper güç olarak dünyanın birçok yerinde askeri üssü olan ve şimdiye kadar hiçbir ülkenin doğrudan yüzleşmeye cesaret edemediği bir ülke olarak bu yolu seçmesi ilginçti.

İran’ın on balistik füze ateşleyerek ABD’nin pozisyonlarına saldırmasının amacı, ABD askeri gücüne zayiat verdirmekten ziyade, ABD’ye karşı kendi askeri gücünü ve kararlılığını beyan etmekti.

Öte yandan, ABD’nin İran füzelerine karşı savunmasının zayıf olduğunun ortaya çıkması, İsrail ve bölgedeki diğer ABD üslerine karşı olası geniş çaplı bir eyleme dair korku oluşması, İran’ın saldırılarına yanıt vermeme noktasında etkili olmuştur. Ancak kazanan taraf kartları her zaman sırayla kullanmak isteyeceği için, hiçbir ülkenin savaş durumunda, hatta en kötü koşullarda bile elinden gelen her şeyi bir anda yapmayacağı akıllardan çıkarılmamalıdır. Herhalde İran, bu operasyonla, ABD’ye karşı gücünü kanıtlamaya ve dünyadaki itibarını yükseltmeye çalıştı.

İran-ABD İlişkilerine Genel Bakış ve Etkili Faktörler

Japon hükümeti, Orta Doğu’ya petrol taşımak için kullanılacak yolların "güvenliğini sağlamaya" yönelik asker göndermeyi onayladı. Helikopter taşıyan bir gemi ile birlikte 260 askeri personel, bir yıllık istihbarat toplama görevi için Ocak ayı sonunda Umman Denizi ve Bab El-Mandib Boğazı’na gönderildi. Japon basını Hasan Ruhani’nin Tokyo’ya yaptığı son yolculukta Japonya’nın asker göndermesini kabul ettiğini söyledi. Bununla birlikte, Japonya’nın Orta Doğu’da askeri üs kurması bir yana, aslında Japonya’nın kısa vadede İran-ABD gerginliğini çözmeye yönelik büyük bir umudu olmadığı görülmektedir. Çünkü Japonya, İran ve ABD arasında bir arabuluculuğa soyunduğunda, Tahran ve Washington arasında diyalog yoluyla gerginliği azaltma olasılığının ne kadar az olduğunu çok iyi bilmektedir.

İronik bir şekilde, Fransa’nın da, Japonya gibi İran ve ABD arasında arabuluculuk yapacağına yönelik benzer değerlendirmeler ortaya konuyor. Fransa Dışişleri Bakanlığı o günlerde İran’ın Paris Büyükelçisini, İran’daki Fransız vatandaşlarının gözaltına alınması meselesiyle ilgili olarak çağırdı. Fransa, İran’la son temasların ardından Fransız mahkûmlar sorununu gündeme getirdi. Ancak bu, İran’la ilişkileri kapsamında Fransızların birinci önceliği değildi. Esasında Fransa, ABD-İran müzakerelerini sürdürmek için arabuluculuk yapmayı amaçlamaktaydı. Bu nedenle mahkûmlar meselesinin olası arabuluculuk rolü üzerinde olumsuz bir etki yaratmasından endişe edildi. Sonuç olarak da Fransız arabuluculuğu gerçekleşmezken, İran’daki Fransız mahkûmlar konusu yavaş yavaş daha çok ön plana çıktı. Japonlar gibi, Fransızların da ABD ve İran arasında arabuluculuk yapma konusunda çok az umutları bulunmaktadır.

Yeni Gelişmeler Işığında İran-ABD İlişkileri Perspektifi

Konulara ve gelişmelere bilimsel bir bakış açısıyla ele almak ve altında yatan sebeplerin ne olduklarını düşünmek, doğru bir değerlendirme yapmak için olmazsa olmazdır. İran’da tarih, geleceğin geride kalmasına neden oldu. Diğer bir ifadeyle İran’ın genel algısında yer alan geçmişe takıntılı olma durumu, İran’ın önündeki risk ve fırsatları görememesine sebep olmaktadır. Fakat konulara ve süreçlere stratejik bir bakış açısıyla bakmak önemlidir. Stratejik yaklaşım, bir konunun farklı yönlerinin uzun vadeli bir tutumla analiz edilmesini gerektirir. İran`da İslam Devrimi’nden bu yana kırk bir yıl geçti. Fakat bu sürecin sonuna gelindiğinde görüldü ki İran’ın ABD’ye yönelik dış politikada herhangi bir değişim ve gelişim olmadı. Ancak unutulmaması gereken bir diğer durum da İran ve ABD’nin hikâyesi tek taraflı bir mesele olmaması ve buna karar verip uygulayanın ABD’den ibaret olmamasıdır. İran da bu denklemde pasif değildir; bu süreç, etki ve tepki yoluyla gerçekleşmektedir. İran İslam Cumhuriyeti’nin davranışı da ABD’nin kararlarında çok etkili olmaktadır. Bir başka önemli nokta, koşulların modern öncesi, modern veya post modern olmadığı, aksine küreselleşmeye doğru ilerlediğimizdir. Bu durum, zaten küreselleşme aşamasında olan ABD ve İranlıların, şimdi küreselleşmenin tersine ilerledikleri anlamına geliyor. Donald Trump küreselleşmeye karşı olduğunu iddia ediyor, ancak böyle bir tutum ABD için mümkün değil. Amerikalı bir siyaset bilimci ve araştırmacı olan Joseph Nye’ye göre, ABD başkanlarının tutumları küreselleşme karşıtı olabilir, ancak bilimi teknoloji ve tarihin ilerleyişine karşı gelinmesi mümkün değildir. İran ve ABD arasındaki ilişkiler bu bağlamda analiz edilmeli ve egemenlik gibi birçok kavram gözden geçirilmelidir. Bazen ABD bile iddia ettiği gibi ulusal egemenlik konusunu ele alamıyor. Aksine, bağımsızlık, egemenlik ve diğer birçok kavram, değişen geleceğin beraberinde getirdiği bakış açısıyla birlikte yeni bir biçime bürünüyor.

Dikkate alınması gereken başka bir konu, hem İran hem de ABD’nin bir kimlik kriziyle karşı karşıya olduğudur. Soğuk Savaş sonrasında, Amerikan dış politikasındaki kimlik krizi daha da fark edilir hâle gelmiştir. Öte yandan İran, da 1979 devriminden sonra bu sorunla karşılaştı. İki taraf da bu ikilemle karşı karşıya kaldığından dolayı, öncelikle iki taraf arasında dostluk ve düşmanlık ilişkilerinin içeriği tanımlanmalıdır, ancak bu şekilde karşılıklı ulusal çıkarlar tanımlanabilecektir. Diğer bir ifadeyle, koşullar aynı olmadığı sürece, ulusal çıkarlar kolayca tanımlanamaz.

Kavram yanlış kullanılırsa, politik çıkarımlar da doğru olmayacaktır. Bir zamanlar Amerikan duvarlarında "no black, no dog"[i] yazılırdı. Sonrasında ise siyahi bir adam Amerika Birleşik Devletleri başkanı oldu. Esasında bu çok derin ve büyük ölçekli bir değişime işaret etmektedir. Bununla birlikte bu değişim, Amerikan toplumunun son derece akıcı ve değişken bir karakteri olduğunu da göstermektedir. İran’da devrimci bir ivmeye muhafazakâr iktidar müsaade ederse veya yeni bir anlayışa sahip iktidar İran yönetimine gelirse İran-ABD ilişkilerinde de değişiklik olabilir.

ABD, farklı insanların başkanlık dönemleri sırasında dış politikada bazı açılardan farklı hareket etti. Dolayısıyla, ABD başkanlarının kırmızıçizgileri farklılık gösterebilir. Örneğin Obama dönemi iki taraf ilişkilerini geliştirmek için en fazla fırsata sahip olan dönemdi.

KOEP’e kadar, Amerikan siyasi gruplarının İran konusundaki fikir ayrılığı da mevcuttu; İran’ı düşmanca gören radikal kısım aşırılık yanlısı kanattaydı ve politik tutumlarında düşmanlığı daha az merkeze alanlar dengeli kanattaydı. Obama, KOEP anlaşmasının onayı için aşırıcılardan birinin imzasını bile alamadı, bu yüzden Trump da Cumhuriyetçi çizgiyi takip etmeye devam etti. Buna karşılık, o dönemde bu anlaşmaya yönelik itirazda bulunan Demokratlar bile, aşırıcı hizbin bugünkü tutumu nedeniyle artık KOEP alanında ciddi bir şekilde bir araya geliyorlar. Bu durum, Amerika’nın homojen bir topluma sahip olmadığını, toplumun her kesiminin İran konusunda aynı düşüncede olmadığını gösterir. Bu sebeple İran’ın davranışındaki herhangi bir değişim Amerikan toplumunda fark yaratabilir. Bir diğer önemli nokta, ABD’nin son 40 yıldır İran için stratejik bir varoluşsal tehdit olmadığıdır. Saddam stratejik bir varoluşsal tehditti çünkü İran’ı yok etmek ve elinden geldiğince saldırmak istemekteydi. Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı Türkiye’si de o sırada stratejik tehditler olarak görülmekteydi. Fakat ABD örneğinde bunu söylemek zordur. Çünkü ABD’nin bu varoluşsal tehdidi ne gerçekleştirme niyeti ne de kabiliyeti vardır. Bunun yerine; Sovyetler Birliği, Saddam ve Taliban gibi varoluşsal tehditler İran’ın dört bir yanından ortadan kaldırıldı. Önemli olan tehditlerin motivasyonları değil, İran’ın çevresindeki tehditleri temizlemiş olmasıdır.

Öte yandan İran’ın tutumu da büyük önem taşımaktadır. Gelecekte doğru kararı alabilmek için İran’ın rolünün iyi tanımlanması gerekmektedir. Fakat şimdiye kadar bu rol iyi tanımlanmamıştır.

Sonuç Yerine

İran, ABD yerine ABD’nin müttefiklerini hedefleyebilir veya Washington’u Irak’tan çıkışa zorlamak için başka yolları kullanarak baskı yapabilir. Amerikalılara doğrudan saldırırsa, Trump sonunda doğrudan harekete geçmek durumunda kalabilir. Bu durum da hızla bir savaşa evirilebilir. Hiç şüphe yok ki Trump çok farklı bir kişiliğe sahip bir liderdir ve çoğu zaman da çevresinden kaynaklanan yanlış tavsiyelerin etkisine tabidir. Bununla birlikte Trump, en az deneyimli ulusal güvenlik ekiplerinden birine sahiptir. Şayet ABD İran’la savaşacak olursa, uluslararası arenada çok fazla müttefiki de olmayacaktır. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu bile ABD saldırısından sonra yaşanabilecek olaylardan uzak durmaya çalışmıştır. Ancak şüphe yok ki ABD, savaşı kazanacağına ve büyük ölçüde hasar almayacağına güvenseydi, bunu yapmakta tereddüt etmez, ismini tarihe kaydetmek için bu yola başvurabilirdi.

İran Amerikalılara doğrudan saldırarak yanıt verirse, Trump buna yanıt vermek için kendini kritik bir durumda bulur ve bu durum kuşkusuz önlemeye çalıştığı daha geniş bir savaş tehlikesini beraberinde taşır. Oysa İran’ı misilleme ile tehdit etmeye çalışırsa da, bunun başarılı olması muhtemel görünmemektedir. Her şekilde, ABD ve İran arasındaki savaşın pek de olası olmadığını söylemek gerekmektedir.

KAYNAKÇA

Wight, Thomas, (Ocak 2020) Donald Trump İran hakkında nasıl düşünüyor?, Available at: Brookings

af.reuters.com, (May 31, 2018) U.S. withdrawal may halt nuclear nonproliferation work in Iran – diplomats, Available at: https://af.reuters.com/article/energyOilNews/idAFL5N1T17QN

Cnbc.com, (June 20, 2018) US sanctions mean no big oil company can risk doing business with Iran, Total CEO says, Available at: https://www.cnbc.com/2018/06/20/no-big-oil-company-can-risk-doing-business-with-iran-total-ceo-says.html

independent.co.uk, (May 22, 2018) BP halts work on North Sea gas field due to reintroduction of US,, Available at: https://www.independent.co.uk/news/business/news/bp-north-sea-gas-trump-iran-nuclear-deal-latest-sanctions-a8362806.html

Grenell, Richard(May 11, 2018) U.S. wants Germany to halt trade with Iran, Available at: www.foxnews.com/world/2018/05/11/u-s-wants-germany-to-halt-trade-with-iran.html

Pompeo, Michael (May 21, 2018) After the Deal: A New Iran Strategy, Available at: https://www.heritage.org/defense/event/after-the-deal-new-iran-strategy

Total.com, (2018/05/16) US withdrawal from the JCPOA: Total’s position related to the South Pars 11 project in Iran, Available at: https://www.total.com/en/media/news/press-releases/us-withdrawal-jcpoa-totals-position-related-south-pars-11-project-iran

Reuters.com, (June 28, 2018) Exclusive: India preparing for cut in oil imports from Iran – sources, Available at: https://www.reuters.com/article/us-india-iran-oil-exclusive/exclusive-india-preparing-for-cut-in-oil-imports-from-iran-sources-idUSKBN1JO18L

Reuters.com,)June 23, 2018(Pompeo warns Iran on nuclear arms; hopes military force will never be needed, Available at: https://www.reuters.com/article/us-usa-iran-pompeo/pompeo-warns-iran-on-nuclear-arms-hopes-military-force-will-never-be-needed-idUSKBN1JJ0IN

Reuters.com, (May 10, 2018) Eni has recouped all outstanding Iran payments: CEO, Available at: https://www.reuters.com/article/us-eni-iran/eni-has-recouped-all-outstanding-iran-payments-ceo-idUSKBN1IB2DY

Secretary Statements & Remarks, (May 8, 2018) Statement by Secretary Steven T. Mnuchin on Iran Decision, Available at: https://home.treasury.gov/news/press-releases/sm0382

Sheppard, David(JUNE 7, 2018), S&P Global Platts lifts ban on Iranians at London even, Available at: https://www.ft.com/content/fbdb68fa-698f-11e8-b6eb-4acfcfb08c11

sputniknews.com, (May 28, 2018) India Not Bound to Abide by US Sanctions – Foreign Minister, Available at: https://sputniknews.com/asia/201805281064880913-india-not-bound-us-sanctions/

FAQs-Treasury Department (May 8, 2018) Frequently Asked Questions Regarding the Re-Imposition of Sanctions Pursuant to the May 8, 2018 National Security Presidential Memorandum Relating to the Joint Comprehensive Plan of Action (JCPOA), Available at: https://www.treasury.gov/resource-center/sanctions/…/jcpoa_winddown_ faqs.pdf

Resoloution of 2231(2015) Available at: http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp? symbol=S/RES/2231