İRAN DOSYASI /// Doç. Dr. Yegane Hacıyeva : İranda Seçmen niye sandık başına gitmedi ???


Doç. Dr. Yegane Hacıyeva : İranda Seçmen niye sandık başına gitmedi ???

İran İslam Cumhuriyeti’nde yapılan parlamento seçimlerinden çıkan sonuçlar çoğu uzman öngörüsüyle örtüştü.

Muhafazakar kanat parlamento seçimlerinde koltukların üçte ikisini “kazandı”.

Geçtiğimiz seçimlerin en büyük ittifakını oluşturan reformcular, bu kez 290 sandalyenin yalnızca 17’sine sahip olabildiler.

21 Şubat’ta yapılan parlamento seçimlerinin sonuçları gerek “reformcu” diye tabir edilen kanadın, yani Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yandaşlarının ve gerekse kimi muhafazakarların not ettiği üzere (bununla ilgili yazmıştık) önceden belli olmuştu.

Zira bilindiği üzere İran parlamento seçimlerine katılmak isteyen aday adayları öncelikle Kontrol Konseyi’nin (Şûra-yı Nigehban) onayını almak zorundalar.

Yani Şûra-yı Nigehban’ın onay vermediği aday adaylarının büyük çoğunluğu seçimlere katılma izni alamadılar.

Böylece seçimlerin kaderi muhafazakarların lehinde önceden belirlenmiş oldu.

Seçimlere katılan adayların, en iyimser durumda, dörtten biri reformcu kanattan gelmeydi.

Reformcuların seçim ittifakı kurarak seçmenleri sandık başına davet etmelerine rağmen onların bu seçimlerde iyi bir sonuç elde etme şansları yoktu.

Kendilerinin de ifade ettikleri üzere sonuçlar önceden belliydi.

Resmi medya, sert çizgi yanlıları olarak bilinen adayların önde olduğuna ilişkin haberler yayımlamıştı.

Ülkenin dini önderi Seyyid Ali Hamaney’in başında durduğu muhafazakar kesimin yaptığı propagandaya göre, toplum sözüm ona İran-ABD geriliminden dolayı Batı ile diyalog yanlısı olan reformcu güçlere destek vermiyormuş.

Fakat İran’ın egemen güçlerinin seçmenleri sandık başına götürme girişimlerinin sonuçsuz kalması, seçmen katılımının düşük olması, muhafazakar ideoloji temsilcilerinin tezlerini alt üst etti.

Seçim öncesinde bağımsız gözlemcilerin yanı sıra gerek reformcu ve gerekse muhafazakar kanat temsilcilerince oy kullanımına ilişkin kötümser öngörülerde bulunulmuştu.

Muhafazakarların toplumdaki birlik ve beraberlikle ilgili yaptıkları yoğun propagandaya rağmen durumun kendi lehlerinde olmadığını iyi anlıyor, dini önder başta olmak üzere egemen kesim seçmenleri sandık başına götürmek için adeta yalvarıyorlardı.

Böylece öngörüler de doğru çıkmış oldu.

Resmi açıklamalara göre, 50 milyon kayıtlı seçmenin bulunduğu İran’da sadece 11 milyon seçmen (yüzde 19) sandık başına gitti.

İran İçişleri Bakanlığı, bundan önceki seçimlerin bitmesinden hemen sonra kayıtlı seçmenlerin yüzde 62’nin sandık başına gittiğini açıklamıştı.

Bu seçime katılım rakamının açıklanmasının bir gün sonraya ertelenmesi seçmenlerin sandık başına gitme oranlarının çok düşük kaldığına işaret etmektedir.

Oy kullanıldığı günde sürenin iki kere uzatılması (önce saat 20.00’a, daha sonra ise 23.30’a kadar uzatıldı), seçmen aktifliğinin asgari düzeyde olmasını ortaya koyuyordu.

Muhafazakar kaynaklar ise, bu durumu sözüm ona seçmenlerin yüksek katılım sergilemesiyle ilişkilendiriyor, önceden kurgulanmış seçim kuyruklarının görüntülerini yayınlıyorlardı.

Fakat katılımın yüzde 19’da kalması gerçekliği tüm çıplağıyla gözler önüne serdi.

Seçmenlerin gelişmelere ilgisiz kalarak sandık başına gitmemelerinin bir dizi toplumsal-politik ve ekonomik temellere dayanan nedenleri bulunmaktadır.

Her şeyden önce halk, siyasi sistemin değişmesine milletvekillerinin etki yapma gücünün bulunmadığını artık idrak ediyor ve seçimleri anlamsız bir şov olarak görüyor.

Artık İran toplumu seçimlerden kimin zaferle çıktığından asılı olmaksızın bu rejimde reform yapmanın imkansız olduğunu anlamıştır.

Halk kitleleri gerek muhafazakar gerekse reformcular tarafından çeşitli vaatlerle defalarca kandırılmıştır.

Her seçim öncesinde seçmenlere yüksek refah vadedilmesine rağmen, halkın durumu her geçen gün kötüleşmektedir.

Sistem değişikliğinin gerçekleşmemesi durumunda bu vaatlerin hayata geçirilmesi de imkansız gözüküyor.

İran İslam Cumhuriyeti’ndeki ruh halinin yansıması olan bu iddiayı Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin propagandistlerinden biri olan Muhsin Arif, Tahran’daki Allame Tabatabai Üniversite’sinde yaptığı konuşmada daha iyi ifade etmişti:

Ruhani’nin başarısızlığı rejimin reforme edilmesinin imkansızlığını ortaya çıkarmaktadır…

Sonuçları artık egemen yönetici çevrelerle (muhafazakar-reformcu) İran toplumunun aynı düşüncelere sahip olmamalarına ilişkin kanıya varma imkanını ortaya koyuyor.

ABD-İran çatışması çerçevesinde kitlelerin muhafazakarlar tarafından harekete geçirilmesiyle güya halkın Amerikan karşıtı çizgiyi desteklemesine ilişkin propaganda yapılmasına rağmen çok farklı bir gerçeklikle karşı karşıyayız.

Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden sonra organize edilen cenaze törenine muhafazakarların emir-komutasıyla katılan, emlakına, ailesine vs kişisel değerlerine karşı ortaya çıkabilecek korku ve tehditlerden dolayı kendisini Hamaney-Süleymani sever gibi göstermek zorunda kalan insanlar, seçimlere katılım göstermedikleri gibi muhafazakarlara da destek vermediler.

Seçmenin, seçime ilgisizliğini analiz ederken İran İslam Cumhuriyeti’nin nüfus yapısında gençlerin çoğunluğu oluşturmasını da gözden kaçırmamamız gerekir.

Yakın tarihte İran toplumunun önemli çoğunluğunu oluşturan gençliğin iktidar karşıtı sloganlarla sokaklara çıktığına, Batı yanlısı hayat tarzı eğiliminde olmasına tanıklık ettik.

Hoşnut olmayanlar söz konusuyken yönetimden memnun kalmayan etnik ve milli azınlıkları da hesaba katmamız gerekir.

Onlar her fırsatta egemen yönetimden memnuniyetsizliklerini en çeşitli şekillerde dışa vuruyorlar.

İran’da yaşayıp da milli ve etnik hakları çiğnenen, her seçim öncesinde gerek muhafazakarlar gerekse reformcular tarafından çeşitli vaatlerle kandırılan Türklerin (siyasi terimlere isnat edilerek bunlara “azınlık” denmesi doğru değildir. Zira Azerbaycan Türkleri öteki Türk kökenli etnik gruplar olan Türkmenler ve Kaşkaylarla birlikte İran nüfusunun yüzde 30’nu teşkil etmekte olup toplam sayı itibariyle Farslardan daha fazla sayıya sahipler), Kürtlerin, Arapların, Beluçların, Lorların vs etnik grupların bu seçimden umut verici bir şey beklemeleri de akıl karı değil.

Böylelikle, muhafazakar veya reformcu olmasından asılı olmaksızın rejim temsilcileri tarafından defalarca kandırılan Batı yanlısı gençlerin ve Fars olmayan ihtilalcilerin bu seçime katılım sağlamayacakları da önceden belliydi.

Seçime katılım sadece ve sadece SEPAH’ın (İran Devrim Muhafızları Tugayı) özel timi ve gençlerden ibaret olan BESİC güçlerinin, yönetimin diğer baskı olanaklarıyla, iktidar mekanizmasının ısrarı, korku, tehdit ve şantajları (emre itaat etmeyenlere “devrim karşıtı” damgası basılıyor) ile sağlanabilirdi.

Bu durumda tertiplenen oyun seçim temaşası dışında bir şey olmadığı anlamını taşıyor.

Aslında ise sistem içinde gruplaşmış reformcu ve muhafazakar kanatlar sırasıyla yönetimi ve yasamayı ele geçiriyorlar.

Bundan önce reformcular ilk olarak yönetimde, daha sonra ise yasama kurumunda çoğunluk sağlamışlardı. Şimdi sıra muhafazakarlarda.

İran’ın düştüğü ağır uluslararası durumun etkisi altında, içinden çıkılamaz hale gelen sosyal ve ekonomik ortamı fırsat bilen muhafazakarlara göre, bu ortam onların kolaylıkla zafer elde etmelerine neden olacak ve sonuçta “dinsel demokrasi” zafer kazanacaktır.

Onlar, önümüzdeki sene ise yönetimi kolayca ele geçirerek, sekiz sene kendi durumlarını iyileştirmek için uğraşacaklarına eminlerdi.

Oysa gerçekten bu kanatların herhangi birinin yönetime gelmesiyle halkın yaşamını iyileştirmek mümkün olacak mı?

Esasında ne reformcular ne de muhafazakarlar toplum hayatında radikal değişiklikler yapılması için adımlar atamazlar ve onlar bunu düşünmüyorlar.

Onlar din adamlarının politik ve ideolojik iktidarları çerçevesinde çalışmalar yaparak nefes borusunu kah tamamen kapatıyor kah da azcık açıyorlar.

Bundan dolayı halkın bu seçimden herhangi bir kazanımının olduğunu söylememiz abestir.

İran’ın molla rejiminin Batı karşıtı ve devrim ihracı politikaları ve buna hizmet eden total silahlanma çizgisi, ekonominin iflasını bugüne değin hızlandırdığı gibi bundan sonra da hızlandıracaktır.

Doç. Dr. Yegane Hacıyeva

Independent

İRAN DOSYASI /// HÜDA HUSEYNİ : İran yayılmacılığı Orta Asya cumhuriyetlerine ulaştı


HÜDA HUSEYNİ : İran yayılmacılığı Orta Asya cumhuriyetlerine ulaştı

Orta Asya cumhuriyetlerinde hareketlilik artmış durumda. ABD Başkanı Donald Trump, olası ikinci döneminden önce Afganistan’dan çekilmek istiyor.

Bu sırada Çin’in bölgeye yönelik ilgisinde bir artış gözleniyor.

İran ise, denizlere kıyısı olmayan bu ülkelere tuzak kurmayı sürdürüyor.

Bu ülkeler, radikal hareketlerin artışından endişe duyuyor. Her alanda geri kalmış durumdalar, altyapıları perişan halde ve vatandaşlarına onurlu bir yaşam sunmaktan acizler.

Tacikistan üç yıl içinde radikalizm yanlılarına ait olduğu düşünülen iki bine yakın caminin kapısına mühür vurdu. Bu camiler arasında Kocand (Khujand) şehrindeki en büyük cami de yer alıyordu. Bu mescitler ve camiler devlet tarafından dikiş kursları, ana okul ve sosyal tesislere dönüştürüldü.

Tacikistan’da Müslüman Kardeşler (İhvan) örgütüne üye olmak yasak, son üç ay içinde çoğu Müslüman Kardeşler örgütüne üye oldukları suçlamasıyla, onlarca din adamı ve din öğretmeni tutuklandı. Polis baskıları nedeniyle sakallarını uzatan erkek sayısında düşüş yaşandı, başörtülü kadınlar ise zaman zaman şiddete maruz kalıyor. İmamlar devlet tarafından belirlenen Cuma hutbelerinde Başkan İmamali Rahman’ı övmek zorunda kalıyor. Başkan İmamali İslam dininin ilkelerine uygun hareket ederek aşırılık yanlıları ile mücadele ettiğini ileri sürüyor. Büyük camiler güvenlik açısından ve imamların hutbe metinlerine uyumunu gözetlemek için kameralarla donatılmış durumda.

2015 yılında, Tacikistan’ın İran’la olan ilişkisi, İran’ın Tacikistan’ın yüksek meblağdaki borcunu istemesiyle birlikte gerilmişti.

İran, sahtekârlık ve devleti dolandırmakla suçladığı iş adamı Babek Zencani’nin Tacikistan Ulusal Bankası’na yüklü miktarda para aktardığını belirtmişti.

İran rejim lideri Ayetullah Ali Hamaney, Tacikistan’daki muhalif parti liderleriyle bu konuda bir toplantı düzenlemişti. Bu süreçte Suudi Arabistan müdahil olarak Tacikistan’a mali yardım sözü verdi. Ülkedeki eğitim sektörünü, doğudaki otobanı ve Rogon hidroelektrik santralini finanse etmeyi teklif etti. Kısa bir süre sonra Tacikistan hükümeti İran’ı, doksanlardaki iç savaş sırasında Tacik politik şahsiyetlerin yanı sıra yirmi Rus subaya suikast düzenlemekle suçladı.

Tacik yetkililer ayrıca Kocand’daki bir İran ticaret ve kültür merkezini kapattılar. Tacikistan devleti İran’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye olma talebinin reddedilmesi için girişimde bulundu. İran halen bu örgütte gözlemci olarak yer alıyor. 2016 yılından beri Rusya, Çin’le birlikte liderlik ettiği Şanghay İşbirliği Örgütü’ne İran’ın katılma hakkı olduğunu deklare ediyor. Ancak şu ana kadar bu katılım gerçekleşmedi.

Buna engel olanın yine Farsça konuşan ‘kara kedi’ Tacikistan olduğu söyleniyor.

ŞİÖ çok önemli bir uluslararası örgüt olmasa da, Tahran yönetiminin bu örgüte katılmak için uzun süredir istekli olduğu biliniyor.

ŞİÖ organizasyonu 2001 yılında Çin, Rusya ve Orta Asya ülkeleri (Türkmenistan hariç) tarafından, bölge güvenliğinin sağlanması amacıyla başlatıldı.

2017’de Hindistan ve Pakistan’ın üyeliği kabul edildi, ancak İran için kapı halen kapalı. Oysa uzun süre önce üye olmak için başvurmuş, Rusya aleni bir şekilde; yaptırımlar devam ederken İran’ın üye olamayacağını belirtmişti. BM yaptırımları 2016’da kaldırıldı, aradan yıllar geçmesine rağmen İran’ın gözlemci pozisyonunda bir değişiklik olmadı. Emekli bir İranlı diplomat olan Muhammed Rıza Furkani, geçen yıl, sorunun İran’ın Tacikistan ile gergin ilişkilerinde yattığını itiraf etti. Furkani Tahran’ın tam üyeliğine Tacikistan’ın engel olduğunu açıkladı.

Tacikistan ve İran arasındaki gerilim, yasaklı Tacik bir İslamcı parti liderinin Tahran’daki resmi bir konferansa katılmasıyla artmıştı. Tacikistanlı yetkililer bu süreçte sert açıklamalar yapmıştı.

2017 yılında Tacikistan Tahran yönetimini, doksanlı yıllardaki iç savaş sürecinde, ülkelerine katiller ve sabotajcılar göndermekle suçladı. İran yönetimi suçlamaları reddederek, mesnetsiz iddialar olarak değerlendirdiklerini açıkladı.

Dokuz milyonluk nüfusu ile İran-Afganistan arasında yer alan Tacikistan birçok İran ticari merkezini kapattı ve vatandaşlarının İran’la ticaret yapmalarını ve bu ülkeye gidişlerini kısıtladı. İki ülke ilişkilerindeki gerginliği zirveye çıkaran husus ise, ‘uluslararası ticaret imparatorluğu’ kuran İranlı milyarder Bebek Zencani’nin Tacikistan’daki mal varlığının İran tarafından talep edilmesiydi. Emekli diplomat Muhammed Furkani, Tacikistan Dışişleri Bakanı Siraceddin Mührüddin’in İran ziyaretinin ikili ilişkilerdeki gerginliği biraz olsun azalttığını söyledi. Furkani’ye göre, İran’ın ŞİÖ üyeliği de Tacikistan’ın muhalefet şerhini kaldırmasıyla yakın bir gelecekte mümkün olabilir.

İran dışında Farsça konuşan ülkeler arasında sadece Afganistan ve Tacikistan var, dolayısıyla Tahran yönetimi uzun süredir bu iki ülke ile ilişkilerini geliştirmeye ve bu ülkeler arasında kültürel bağlantılar kurmaya çalışıyordu. Ancak İran rejimi, kültürel ağları güvenlik operasyonları hatta terörist faaliyetleri için kılıf olarak kullanmakla itham ediliyor, tıpkı Arap ülkelerinde yaptığı gibi.

Ancak reelpolitik, dört yıldır gergin olan iki ülke ilişkilerinin lojistik nedenlerle hızlı bir şekilde ısınmasına yol açtı.

Nitekim Tacikistan’ın komşusu Özbekistan gibi denize sınırı bulunmuyor. Dolayısıyla ürünlerin nakliyatı için İran limanlarını kullanmaları bu iki ülke için hem daha ekonomik hem de ciddi bir zaman kazandırıyor. Çin’in ‘bir kuşak bir yol’ projesindeki konumu ve Avrasya bölgesini Pekin’e bağlayan ulaşım altyapısı da İran’ın cazibesini arttırmış durumda.

Özbekistan’a gelecek olursak, Cumhurbaşkanı İslam Kerimov ülkesini yaklaşık otuz yıl ‘demir yumrukla’ yönetti, devlet güvenlik birimleri, aşırılıkla mücadele adı altında dini faaliyetlerin üzerinde baskıcı bir politika uyguladı.

Kerimov’un 2016’da ölümünün ardından yapılan seçimlerde başa geçen Şevket Mirziyoyev, selefinin baskıcı politikalarına son vereceğine ve Özbek halkının hizmetinde olacağına söz verdi. Mirziyoyev’in reformaları, güvenlik komitesinin dini eğitime müdahalesini kaldırmayı da içeriyordu.

Din İşlerinden Sorumlu Güvenlik Komitesi Başkanı İdarbek Tulipov’u azletti ve yerine kimseyi atamadı. Mirziyoyev ayrıca Özbekistan Müslümanları tarafından idare edilen Yüksek İslam Akademisi’nin kurulmasını sağladı. Geçtiğimiz yıl Suudi Arabistanlı işadamı heyeti, Özbekistan’a yatırım olanaklarını gözlemlemek için iki ziyaret gerçekleştirdi. Suudi tekstil firmaları, önümüzdeki beş yıl içinde Özbek Kumaş Sendikası bünyesinde 2 milyar dolar yatırım yapma kararı aldı.

Mirziyoyev’in ulaşım altyapısı planlarında, Özbekistan’ın ithalat ve ihracatı için önem teşkil eden İran öncelik kazandı. 2017 yılının sonlarından varılan bir anlaşma ile iki ülke ilişkileri pekişmiş oldu.

Bu anlaşmaya göre, Özbekistan, Türkmenistan, İran ve Umman arasında bir ulaşım altyapısı kurulacaktı. Ayrıca, Kırgızistan, Özbekistan ve Çin hattı, buna ek olarak da Afganistan’dan üç geçiş güzergâhı planlanmıştı.

Bu güzergâhlarda, Özbekistan’ın Türmüz kentini Afganistan’ın Mezar-ı Şerif kentine bağlayan bir tren yolu bulunuyordu. Özbek demiryolları Afganistan’ın Herat şehrine uzatılarak, ürünlerin İran’ın Bender Abbas ve Şabhar limanlarına aktarımı hedefleniyordu.

Orta Asya’da İran limanlarının önemi artmıştı, sert ABD yaptırımlarına rağmen, Şabhar limanı ile Çin destekli Pakistan limanı Gwadar arasında sadece 70 km mesafe bulunuyordu. Ancak Çin-Pakistan ekonomik koridorunun kalbindeki “Kuşak-Yol” projesi bu bölgede bazı sorunlar yaşıyordu.

Çin Okyanus ve Denizcilik Şirketi, Karaçi ve Gwandar arasındaki ‘liner’ hizmetine, Afganistan’a gönderilerin az olması dolayısıyla son vermek zorunda kaldı.

Pakistan yönetimi, Çin’in ekonomik memnuniyetini istiyor, dolayısıyla Çin’i tatmin etmek için, ‘koronavirüs’ dolayısıyla uçuşlarını durdurmayı reddetti. Ayrıca Wuhan’daki 500 öğrencisini de geri almadı.

Gerekçe olarak da, virüsün Pakistan’a yayılmasını engellemek istediklerini açıkladılar.

Öte yandan Çin Denizaşırı Holdingi Başkanı Zhang Baochong, transit ticaretin Gwadar’ın başarısının anahtarı olduğu konusunda ısrar ediyor.

Liman yetkilileri geçtiğimiz ay, Pakistan ve Afganistan arasında transit ticaretin başlaması amacıyla, Karaçi’den 54 ton paketlenmiş gübre içeren 20 metrelik iki konteynerin Gwadar’a gönderildiğini söyledi.

Eğer ABD ‘barış’ olarak adlandırılabilecek bir anlaşma sonucu Afganistan’dan çekilirse, bu ülke Çin ve Pakistan’ın güdümüne mi girecektir?

Ya da İran için değerli bir ava mı dönüşecektir?

Hüda Huseyni
Lübnanlı gazeteci-yazar ve siyasi analist

İRAN DOSYASI /// MURAT CİNGÖZ : 2020 İRAN’IN EN UZUN YILI MI OLACAK ????


MURAT CİNGÖZ : 2020 İRAN’IN EN UZUN YILI MI OLACAK ????

2020 yılının daha ilk ayında İran merkezli krizler patlak vermiş ve bölgenin tansiyonu hızlı bir şekilde yükselmiştir. Aslında Trump yönetimindeki ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü tavizsiz siyaset ve Suudi Arabistan gibi İran karşıtı devletlere verdiği açık siyasi destek İran’ın bölgede karşı karşıya kalacağı zorlukların habercisiydi. Nitekim bu süreçte Suudi Arabistan ile İran arasındaki vekalet savaşları şiddetlenirken ABD İran’a yönelik politikalarında da uzlaşmaz bir tutum benimsemeye başlamıştır. Bu durum ABD’nin nükleer müzakerelerden çekilmesiyle açık bir şekilde görülmüştür. Öte taraftan 2020 yılının hemen arefesinde İran’ın ciddi anlamda siyasi ve ekonomik sorunlarla boğuştuğu bilinmektedir. Bu anlamda Aralık 2017 ve Kasım 2019’da baş gösteren ayaklanmalarda toplumun yoksul kesimleri yönetimden hoşnutsuzluklarını net bir şekilde göstermiştir. İran’ın özellikle “Arap Baharı’ndan” sonra bölgede girişmiş olduğu yayılmacı siyaset ve beraberinde artan maliyetler ve bunun yanında karşı karşıya kaldığı yaptırımlara etkin çözümler bulamaması İran’daki sosyal ve ekonomik dengeleri derinden sarsmıştır. Nitekim İran riyalinin dolar karşısında erimesi ülkedeki ekonomik durumu felç etmiştir. İran Riyali’nin son on iki yıldaki değer kaybının yaklaşık %1450’leri bulduğu görülmektedir. Üstelik son yıllarda İran’ın ekonomik durumu daha da kötüye gitmektedir. İran rejiminin ileri seviyedeki ekonomik krize çözüm bulamaması meşruiyetini de ciddi anlamda zayıflatmaktadır. Özelikle yoksul sınıfla birlikte genç jenerasyonun rejime yönelik büyük bir memnuniyetsizlik duyduğu bilinmektedir. İran tüm bu ekonomik ve siyasi sorunların üzerine 2020 yılının daha ilk ayında önemli diplomatik krizlerle karşı karşıya kalmıştır. İlk olarak, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani 3 Ocak’ta Bağdat havaalanı yakınlarında ABD’nin gerçekleştirdiği drone saldırısı sonucu öldürülmüştür. Kasım Süleymani İran için özellikle dış politika anlamında çok önemli bir figürdür. İran içerisindeki isyanları bastırma konusunda deneyimli olan Devrim Muhafızlarını Kudüs Gücü gibi bileşenler yoluyla sınır ötesi operasyonlara angaje etme konusunda başarı sağlayan Kasım Süleymani, İran’ın özellikle Irak ve Suriye’deki etkinliğinin en önemli aktörü hâline gelmiştir. Kimi uzmanlarca Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi Mühendis’in ABD saldırıları sonucu ölümünün İran’ın 11 Eylül’üne benzetilmesi Kasım Süleymani’nin önemini ortaya koymaktadır. Aslında Kasım Süleymani İran’ın devrim sonrası politikalarının cisimleşmiş halini yansıtmaktadır. Bu anlamda ABD’nin Kasım Süleymani’ye Bağdat’ta yani İran’ın 2003 yılından beri etkisini gün be gün genişlettiği ve arka bahçesi olarak gördüğü Irak’ın başkentinde suikast gerçekleştirmesi İran rejimine yönelik açık bir meydan okumayı ifade etmektedir. Süleymani’nin ölümüne İran yöneticileri oldukça sert söylemlerle karşılık vermiş ve Kasım Süleymani’nin cenazesini gövde gösterisine dönüştürmüştür. Tahran yönetimi Süleymani’nin naaşını Bağdat, Necef, Kerbela gibi Irak’ın önemli şehirlerden geçirerek İran’a getirmiş burada da Meşhed, Tahran ve Kum gibi şehirlerin ardından Kasım Süleymani memleketine defnedilmiştir. Kasım Süleymani’nin cenazesinin açık bir şekilde içerideki meşruiyetin güçlendirilmesi ve ABD’ye karşı yeni bir hamasi dalganın oluşturulması yönünde kullanıldığı görülmektedir. İran kamuoyunun bir kısmı Kasım Süleymani’nin öldürülmesini Hz. Hüseyin’in şehadetiyle dahi özdeşlertirmiş bu bağlamda bozulan devlet-toplum ilişkisini tamir etmeye çalışmıştır. Süleymani’nin ABD tarafından diplomatik teamüllere aykırı şekilde öldürülmesi İran rejiminin eline rejim meşruiyetinin konsolide edilmesi açısından iyi bir koz vermiş olsa da devamında yaşanan hadiseler rejimin bu durumdan faydalanmak bir yana daha da zarar gördüğü bir süreci beraberinde getirmiştir. İran rejiminden yana esebilecek rüzgarın seyri 8 Ocak’ta değişmeye başlamıştır. 8 Ocak Çarşamba günü sabahın erken saatlerinde Irak’taki ABD’ye ait el-Harir ve Aynu’l-Esed üslerine balistik füzelerle saldırı düzenleyen İran güçleri, saldırı sonrası ilk açıklamalarında onlarca ABD askerinin öldürüldüğünü ve Kasım Süleymani’nin intikamının bir parça da olsa alındığını ifade etmiştir. Ancak ilerleyen saatlerde İran’ın füze saldırılarının düşünüldüğü kadar yıkıcı olmadığı görülmüştür. Üstelik, Humeyni Havalimanı’ndan havalanan Ukrayna’ya ait Boeing 737 tipi yolcu uçağı, 8 Ocak Çarşamba sabahı kalkıştan kısa süre sonra düşmüş ve 176 kişi ölmüştür.

İranlı yetkililer ilk etapta saldırının teknik arıza kaynaklı bir kaza sonucu meydana geldiğini ifade eden beyanlarda bulunmuştur. Ancak adı geçen uçağın kaza sonucu düşmediğinin ve İran’a ait füzelerle vurulduğunun yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlaması ve artan uluslararası baskılar sonucu Devrim Muhafızları uçağın kendileri tarafından “istem dışı” olarak düşürüldüğünü üç sonra kabul etmek durumunda kalmıştır. Üstelik ölenlerin önemli bir kısmının İranlı olması İran kamuoyunda rejime yönelik ciddi tepkilerin oluşmasına yol açmıştır. Devrim Muhafızları tarafından gerçeğin ört bas edilmeye çalışılması ve belki de ancak dış baskılar sayesinde gerçeklerin kamuoyuna açıklanması İran toplumunda derin bir infiale yol açmıştır. İran yöneticilerinin yaşanan aksaklığı bilgi eksikliğine bağlayan açıklamaları halkı tatmin etmekten uzak kalmıştır. Böylece Kasım Süleymani’nin öldürülmesiyle başlayan kriz bambaşka bir boyuta yol almıştır. Gelinen noktada Kasım Süleyman’inin ölümüne İran rejimi cılız bir karşılık verebilmiş, Süleymani’nin cenaze töreni dahi beceriksizce organize edilmiş, bu sebeple de onlarca kişi izdihamda can vermiş, ve son olarak “yanlışlıkla” düşürülen uçak sebebi ile İran’ın hem içerideki hem de dışarıdaki prestiji ağır bir darbe almıştır. Kriz yönetimindeki başarısızlık İran’da rejime yönelik protesto ve eleştirilerin büyümesine yol açmıştır. Bu olayların akabinde rejimin içerisinde bulunduğu hassas durumu dikkate alan İran Rehberi Ali Hamaney sekiz yıl aradan sonra ilk defa Cuma namazına imamlık yaparak hutbe vermiştir. Hamaney konuşmasında Kasım Süleymani’nin önemini ve cesaretini vurgulamış, İran’ın düşmanlarına karşı ulusal birliğin önemine dikkat çekmiş, Devrim Muhafızları’nın Ukrayna uçağının düşürülmesindeki hatasını kabul etmekle birlikte ordu güçlerini koruyan sözler sarf etmiş, ABD üslerine yönelik saldırılara değinmiş ve asıl önemli olanın ABD’nin bölgeden çekilmesinin sağlanması olduğunu dile getirmiştir. Hamaney’in konuşmasından çıkarılan sonuç İran’ın bölgesel mücadelesini sürdürmekle birlikte en azından kısa vadede ABD’ye karşı rejimin bekasını tehlikeye atacak varoluşsal bir savaşa girmekten kaçınacağı olmuştur.

İran’ın içerisinde bulunduğu ekonomik sorunlar ve yaşadığı meşruiyet krizi de göz önüne alındığında İran rejimi için 2020 yılının oldukça zor geçeceği şimdiden söylenebilir. Özellikle Arap Baharından sonra yayılmacı bir siyaset izleyen İran Ortadoğu’nun pek çok bölgesinde etki alanı kurmuştur. Ancak bu durum hem İran’ın maliyetlerini arttırarak içerideki ekonomik krizi körüklemiş hem de bölgedeki güçlerin İran’a karşı daha hamasi davranması sonucunu beraberinden getirmiştir. Bunun yanında İran devlet yöneticilerince İran’ın içeriden ve dışarıdan pek çok “düşmanla” çevrildiği algısı pekiştirilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu politika hiç de rasyonel değildir. Ortadoğu bölgesine bakıldığında bölgesel güç olma yolunda iddialı adımlar atan pek çok ülkenin sonunda içeriden ya da dışarıdan derin siyasi krizlerle karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Aslında İran için çok da uzağa gitmeye gerek yoktur. İran’da Şah rejimin 1970’li yıllarda bölgesel hegemon güç olma yolunda önemli atılımlar yapması ülkedeki toplumsal yapıyı daha da bozmuş ve neticede bu durum Şah’ın devrilmesi sürecine katkı sağlamıştır. Üstelik mevcut durumda İran için asıl sorun rejimin ülke içerisindeki meşruiyetinin belki de dibi görmüş olmasıdır. Bu durum İran için en öncelikli güvenlik meselesidir. Ancak İran rejimi içerideki ekonomik sorunları öncelik haline getirmek yerine hâlen bölgesel politikalara birincil önem vermektedir. Yakın zamanda Tahran yönetimini halkın refahı için kullanılması gereken 200 milyon avroluk bütçeyi Kudüs Gücü’ne ayırması bunun göstergesidir. Üstelik Tahran’ın AB ile ilişkilerinde dâhi sertleşme emareleri görülmektedir. Artık İran’ın önünde iki seçenek bulunmaktadır. Ya pragmatist davranıp bölgesel politikasında değişikliğe gidecek ve bölgesel güç olma mücadelesinin dozunu azaltıp iç politika sorunlarına odaklanacak ya da ideolojik gücünü kullanarak rejimin içerideki ve dışarıdaki meşruiyetini güçlendirmeye çalışacak ve neticede bölgesel politikalarını kaldığı yerden devam ettirecektir. Ancak ikinci seçeneğin yaşanan ciddi ekonomik ve toplumsal sorunlar sebebiyle ne kadar sağlıklı ve sürdürülebilir olduğu oldukça şüphelidir. Aslında, İran rejiminin hem içeride hem dışarıda kriz siyasetini bırakıp uzlaşmacı ve pragmatist bir siyaset gütmesi mevcut durumda elzemdir. Zira İran bir taraftan içeride ekonomik ve toplumsal sorunlar temelinde büyük bir meşruiyet krizi ile boğuşmakta diğer yandan dışarıda önemli bir prestij kaybı yaşamaktadır. Bu sebeplerle 2020 yılının İran için pek de kolay geçmeyeceği açıktır. Diğer taraftan İran’da yaşanan bir karışıklık yalnızca İran’ı etkilemekle kalmayacak bölgenin zaten kararsız güç dengelerini de altüst edecektir. Bu sebeple İran’ın komşularının ve diğer bölgesel güçlerin de İran’la ortak paydalar oluşturması gerekmektedir. Bu anlamda Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin önemi de bu süreçte daha önemli bir konuma yerleşmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar:
BBC News, Iran Plane Crash: Khamenei Defends Armed Forces in Rare Address, https://www.bbc.com/news/world-middle-east-51140806?intlink_from_url=https://www.bbc.com/news/topics/cjnwl8q4ggwt/iran&link_location=live-reporting-story, (Erişim Tarihi:06.02.2020)

BBC News, Iran Plane Downing: How Media Responded to Public Anger, https://www.bbc.com/news/world-middle-east-51117855?intlink_from_url=https://www.bbc.com/news/topics/cjnwl8q4ggwt/iran&link_location=live-reporting-story, (Erişim Tarihi:06.02.2020)

BBC News, Iran Plane Crash: What We Know about Flight PS752, https://www.bbc.com/news/world-middle-east-51047006?intlink_from_url=https://www.bbc.com/news/topics/cjnwl8q4ggwt/iran&link_location=live-reporting-story, (Erişim Tarihi:06.02.2020)

BBC News, Iran Plane Downing: Police Deny Shooting anti-government Protesters, https://www.bbc.com/news/world-middle-east-51090637?intlink_from_url=https://www.bbc.com/news/topics/cjnwl8q4ggwt/iran&link_location=live-reporting-story, (Erişim Tarihi:06.02.2020)

BBC Farsça, Kasım Süleymani Çegune Koşte Şod?, https://www.bbc.com/persian/iran-50980378, Erişim Tarihi:06.02.2020

Esmatullah Surosh, Hamenei’nin Süleymani Sonrası İlk Konuşmasında Öne Çıkanlar, https://iramcenter.org/hameneinin-suleymani-sonrasi-ilk-konusmasinda-one-cikanlar/, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

Euronews, İran’da 8 yıl sonra ilk: Cuma namazına Ayetullah Hamaney imamlık ediyor, https://tr.euronews.com/2020/01/17/iran-dini-lideri-ayetullah-hamaney-bu-haftaki-cuma-namazina-imamlik-edecek, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

Hakkı Uygur, İran Yol Ayrımında, https://iramcenter.org/iran-yol-ayriminda/, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

İsmail Sarı, İran Devlet Aklı Rasyonel Davranabilecek mi?, https://iramcenter.org/iran-devlet-akli-rasyonel-davranabilecek-mi/, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

Vikas Kumar, “Secterianism and International Relations: Shia Iran in a Muslim World”, Journal of Asian Security and International Affairs, 3(3):359-373, 2016

Mehmet Koç, Süleymani Sonrası İç Politika, https://iramcenter.org/suleymani-sonrasi-ic-politika/, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

Umut Başar, Kasım Süleymani’nin Ölümü Neyin Başlangıcı?, https://iramcenter.org/kasim-suleymaninin-olumu-neyin-baslangici/, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

Amin Saikal, “Iranian Saudi Relations in a Changing Regional Envoirenment”, The Arab World And İran: A Turbulent Region in Transition, Ed.Amin Saikal, 165-181, Palgrave Macmillan, New York,2016

Sertaç Sarıçiçek, Kudüs Gücü’ne Ek Bütçe Ne Anlama Geliyor?, https://iramcenter.org/kudus-gucune-ek-butce-ne-anlama-geliyor/, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

Murat CİNGÖZ (Akdeniz Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Doktora Öğrencisi, Adana BTÜ Araştırma Görevlisi)

ULUSLARARASI İLİŞKİLER DOSYASI /// Rusya, Türkiye ve İran : İşbirliği mi rekabet mi ???


Rusya, Türkiye ve İran : İşbirliği mi rekabet mi ???

Yeni yıl arifesinde ve sonrasında Ortadoğu’da meydana gelen çok önemli olaylara nazaran bölge bir kez daha uluslararası toplumun ilgi odağı haline geldi.

Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, ABD ile İran’ı savaşın eşiğine getirdi. Dinler ve İslam toplumu içerisindeki mezhepler arasındaki ayrımları artırdı.

Küresel ve bölgesel güçlerden, Süleymani’nin öldürülmesine farklı tepkiler geldi.

Sonrasında Vladimir Putin ilk önce Şam’ı daha sonra da Türkiye’yi ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında resmi bir törenle “Türk Akımı”nın açılışı yapıldı.

Türk ve Rus devlet başkanları Libya’da çatışan taraflara ateşkes çağrısında bulundu.

Moskova’da Halife Hafter ile Fayiz es-Serrac arasındaki dolaylı görüşmeler barışı sağlayamasa da Berlin Konferansı’na ve Türk kuvvetlerinin Libya’ya gönderilmesine zemin hazırladı.

Bütün bu olaylar, bir kez daha işbirliğinin ve benzer bir şekilde krizlerin çözümünde “garantör ülkeler” arasındaki rekabetin önemini ortaya çıkardı.

Gerçekler, Moskova’nın Ankara ve Tahran ile bu yönde işbirliğinin aktif bir biçimde gelişmeyi sürdürdüğünü teyit etti.

Farklı sitelerde yayınlanan yazılarında analistler çoğunlukla, Suriye konusunda Rusya ile İran arasındaki anlaşmazlıkları abartıyorlar. Bu yüzden, kimi zaman okurlarda Moskova ve Tahran’ın bu ülkede birbirleri ile rekabet etmekten başka bir şey yapmadıkları gibi bir algı oluşabiliyor. Ancak bu gerçeklikten oldukça uzak.

Elbette iki ülke arasındaki ilişkiler dostane olsa da Suriye krizine ilişkin iki ülkenin stratejik hedefleri farklı. Buna rağmen, her birinin Suriye makamları ve ordusu ile işbirliği konusunda birbirleriyle çakışmayan özel kanalları var.

Şam, terör örgütleri ve silahlı muhalefete karşı sahada faaliyet gösteren müttefiklerin işbirliğine ihtiyaç duyuyor. Zira uzun savaş yılları Suriye ordusunu tüketti.

Rusya’nın ise Suriye’de kara kuvvetleri bulunmuyor ve göndermeyi de düşünmüyor. Şam’ın doğal olarak aynı ölçüde Rus uzay teknolojisine ve hava kuvvetlerine de ihtiyacı var. Bu teknolojinin ve hava kuvvetlerinin operasyonlara katılımı İranlıların da çıkarına. Ama yine de Rus askeri güçlerinin operasyonlarını İranlılarla koordine etmeye ihtiyaçları yok (Merkezi Bağdat’ta olan Dörtlü Bilgi Merkezi’nin faaliyetleri çerçevesinde tartışılan askeri ve siyasi meseleler dışında).

İranlılar ve İran’a bağlı milisler, Rus ordusu ile katiyyen ve hiçbir yerde karşı karşıya gelmiyorlar. Çünki Rus askeri polisinin konuşlandırıldığı yerlerde ne İranlılar ne de kendilerine bağlı milis güçleri mevcut değil. Yahut mevcutlardı ve varılan ortak bir anlaşma ile Rus askeri polisi bu yerlerde konuşlanmadan önce geri çekildiler. Dolayısıyla, özünde iki ülke arasında derin anlaşmazlıkların ortaya çıkması için bir neden yok.

Rusya’nın Suudi Arabistan ya da İsrail ile yapıcı ilişkilerini verimli ve hızlı bir biçimde geliştirmesi İranlıların hoşuna gitmese de bu hususun Suriye’de Moskova ile Tahran arasındaki işbirliğine doğrudan etkileri bulunmuyor. İkili ilişkilerin ilerlemesinin önüne geçmiyor. Moskova’nın partnerleri bölgedeki önemli rolünü anlıyor. Ulusal çıkarları bunu dikte ettiği sürece ülkeleriyle eşit ilişkiler kurma yaklaşımını kavrıyorlar.

Rusya ve Türkiye arasındaki durum ise biraz farklı. Burada bahisler ve riskler çok büyük. İki ülkenin sadece stratejik çıkarları ve taktikleri farklı değil. Aksine aralarından doğrudan temas var. Rus ve Türk orduları, Kuzey Suriye’de ortak devriyeler çerçevesinde ortak icraatlarda bulunuyor. Rus ordusu ile NATO üyesi bir ülkenin ordusu arasındaki bu doğrudan askeri etkileşimin, 1990’ların ortasında Bosna’daki Rus-ABD etkileşimi dışında bugün bir örneği yoktur. Ancak iki ülke arasındaki etkileşimi zorlaştırmaya devam eden iki faktör var:

Birinci faktör: Her birinin Şam rejimi ile ilişkilerindeki farklılık. Rusya açısından Şam, dost ve ortak (her ne kadar bu, bir takım meselelerde farklı pozisyonlar benimsemelerine engel olmasa da) birçok yönden müttefiktir.

Türkiye açısından ise Şam rejimi düşmandır. Ankara’nın Esed’in devrilmesi çağrılarını sürdürmesi de bunun kanıtıdır.

Şam rejimi de kendi tarafından Türkiye’yi işgalci ve topraklarını yasadışı bir şekilde işgal eden bir ülke olarak görüyor. Muhalif Suriye güçlerinden eğer kendilerini gerçekten vatansever sayıyorlarsa Suriye topraklarındaki Türk varlığına karşıt ve katı bir tutum benimsemelerini talep ediyor. Bu talebi – bilindiği gibi- geçen yılın sonunda Cenevre’de toplanan Anayasa Komisyonu görüşmeleri sırasında Suriye hükümeti tarafından desteklenen Suriye heyeti de benimsemişti. Kendisini, Suriye anayasal sürecine katılan tüm tarafların uyması gereken “ulusal dayanaklar”dan biri saymıştı.

Rus liderler, Suriye’nin egemenliği, toprak bütünlüğü ve toplum birliğini korumaya kararlı olduklarını sürekli ve kesin bir biçimde deklare ediyorlar. Prensip olarak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) onayı ya da Suriye hükümetinin daveti olmadan Suriye topraklarında herhangi bir yabancı gücün varlığını kabul edilemez bir husus olarak görüyorlar. Buna bağlı olarak, Moskova Şam’ın ülkesinin tüm topraklarını kontrol etme hakkına sahip olduğu ve tüm yabancı güçlerin çekilmesi gerektiği gerçeği çerçevesinde hareket ediyor.

Fakat öte yandan Moskova, Türk makamlarının Suriye’nin toprakları üzerindeki egemenliğini tanıdıklarına dair güvencelerini dikkate alıyor. Türk güçlerinin Suriye’deki varlığının geçici olduğu, Türkiye’nin ulusal güvenlik çıkarlarını korumak için (ülke sınırlarını koruma ihtiyacı ve terör örgütleri ile mücadele) orada bulunduklarına ilişkin teminatlarını göz önünde bulunduruyor.

Bu yüzden, Moskova Ankara ile işbirliğine büyük önem veriyor. Yukarıda bahsedilen misyonlar tamamlanır tamamlanmaz Türk güçlerinin Suriye’yi terk edeceğine inanıyor.

Buna ilaveten, Kuzey Suriye’de Türkiye ile işbirliği, Rus askeri liderliğinin halihazırda kendisine belirlemiş olduğu hedefleri de gerçekleştiriyor ve bizzat Suriye’nin çıkarları ile uyuşuyor. Bu hedeflerin başında da kuzeyde bulunan terör örgütlerinin (DEAŞ, Heyet Tahrir eş-Şam, Ahraru’ş Şam) ortadan kaldırılması geliyor.

Suriye hükümetine gelince, temsilcileri Türklerin işgalci olarak varlıklarına kesin bir biçimde karşı çıkıyor hatta onları varlık gösterdikleri bölgeleri Türkleştirmekle suçluyorlar.

Bunun Türkiye’nin güçlerinin bulunduğu bölgeleri kendi topraklarına katma planları olduğu anlamına geldiğini belirtiyorlar. Bu suçlamalarına sadece yaşanan olayları değil tarihsel hafızalarını da dayanak gösteriyorlar. Şam ayrıca Türkiye’yi Suriye’nin İdlib şehrinde bulunan terör örgütlerine mensup savaşçıları Libya’ya göndermekle suçluyor.

İkinci faktör: İki ülkenin Suriye’de etkili bazı Kürt örgütlerine karşı tutumlardaki farklılıktır. Bu örgütlerin başında da Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile Halk Koruma Birlikleri (YPG) geliyor. Bilindiği gibi Ankara bunları terör örgütü sayıyor ve ulusal güvenliğine yönelik doğrudan tehdit kaynağı olarak görüyor.

Rusya ise bu görüşü paylaşmıyor. Nitekim Rusya geçmişte PYD’nin liderleri ile yakın ilişkilerini korumuş, onları Suriye uzlaşısı çerçevesinde müzakere sürecine dahil etmeye çalışmış ama sonuç alamamıştı. Yine Ankara’nın bu örgüte karşı tutumunu değiştirme ya da PYD ile Şam’ı uzlaştırmak için arabuluculuk yapma girişimlerinde de aynı ölçüde başarısız olmuştu. Aynı zamanda Moskova söz konusu Kürt örgütün, ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda bir Kürt devleti kurma vaatlerine kanması nedeniyle bir ölçüde hayalkırıklığı da yaşadı. Örgütün bu tutumunu, dar bir bakış açısı saydı.

Bu bağlamda, Kürtlerin son dönemde ABD’ye güvenlerini kaybettiklerini ama desteğini tamamen kaybetmekten korktuklarına da işaret etmek gerekiyor.

Şu ana kadar Rusya, Suriye konusunda temel bölgesel ve yerel aktörler arasındaki çelişkilerin ortaya çıkardığı düğüme rağmen taraflar arasında mükemmel bir biçimde denge kurmayı başardı.

Suriye hükümeti, Türkiye, Körfez ülkeleri, İran, Kürtler, İsrail ve Batılı ülkeler arasında dengeyi sağlamak için gerekli uzlaşıcı çözümlere başvurdu. Önündeki sorunları ağır ağır çözdü ve adım adım ilerledi.

Bu bağlamda, yaptırımlarla bağlantılı zorluklara karşın Moskova’nın Suriye ekonomisini yeniden inşa etmek için bir dizi projenin uygulanmasına katılarak attığı yeni adımlara da işaret etmeliyiz. 2019-2021 yılları arasında Suriye’de Rusya’nın katılımıyla çoğu tarım ve sanayi sektörlerini restore etmeye odaklanan 30 proje hayata geçirilecek. Bu projeler arasında: Hama’daki lastik fabrikasının onarımı, Tartus’ta bir havalimanı inşaatı, Halep’teki el-Müsellemiye çimento fabrikasının onarımı, un değirmenleri, prefabrik evler fabrikası kurulması gibi projeler yer alıyor. Bunun yanında Suriye ile tahıl tedariki ve Rusya’ya narenciyenin yanı sıra meyve ve sebze ihracatı konusunda anlaşmalar imzalandı.

İranlı şirketlerin yanı sıra Çinli ve Mısırlı şirketlerin, Suriye’de çeşitli projeleri hayata geçirmek konusunda istekli olduklarına dair raporlar da var. Kısacası, Suriye ekonomisini restore etme ve yeniden inşa etme süreci tüm engellere rağmen bir şekilde başladı.

Dr. Vitaly Naumkin