SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// ŞAMDA DARBE SÖYLENTİSİ : RUSYA-İRAN NÜFUZ MÜCADELESİ


ŞAMDA DARBE SÖYLENTİSİ : RUSYA-İRAN NÜFUZ MÜCADELESİ

Yazan Mete Han Kutlusan

02 Mart 2020

Harvard Üniversitesi’nde çalışan ünlü siyaset bilimci ve sosyolog Theda Skocpol, devletler ve toplumsal devrimleri yapısalcı bir yaklaşımla ele alır.

Sosyal devrimlerin “yapılmaktan” ziyade “gerekli şartların oluşmasıyla birlikte gerçekleştiğini” öne süren Skocpol, bunda etkili olan en önemli faktörlerden birinin de devletin kurumsal yapısındaki koşullar olduğunu ifade eder. Diğer bir deyişle her toplumsal kriz büyük değişimler yaratmaz; çünkü toplumsal krizlerin varlığı, tek başına sosyal devrimleri yaratmada yeterli değildir. Skocpol’e göre özerk bir aktör olarak devlet aygıtı devrimsel durumlarda başat role sahiptir. Fakat Skocpol, modern devletleri tekil bir aktör olarak görmez; birden fazla aktörün merkez ve taban arasında uzanan polimorf[1] güç bağlantılarının bütünü olarak değerlendirir[2].

Her ne kadar 1979 İran Devrimi öncesindeki öngörüleri bir anlamda yanlış çıkmış olsa da, Theda Skocpol’un bu çoklu aktör yaklaşımı ani sosyal ve siyasal değişim hareketlerini (devrim, darbe vs.) anlamada büyük önem taşımaktadır.

Türkiye’nin Şubat sonuna kadar Esad rejimine vermiş olduğu sürenin dolmasına müteakiben Suriye’nin İdlib kentine yönelik TSK tarafından “Bahar Kalkanı Harekâtının” başlatıldığı açıklandı. Bununla birlikte de özellikle İdlib kırsalının doğusunda bulunan Serakib ve M4 karayolunun güneyindeki beldelerde yoğun çatışmalar yaşanıyor.

Tüm bunların yanı sıra bazı yerel kaynaklar, gece yarısı Suriye’nin başkenti Şam’da kimliği belirsiz silahlı kişilerin devlet kurumlarını ele geçirmek için harekete geçtiğini yazdı. Bu kişilerin Şii milisler olduğuna ve bunun bir darbe girişimi olduğuna dair yorumlar da bu haberle birlikte sosyal medyada yayıldı. Bu iddiaların İdlib bölgesindeki muhaliflerin sosyal medya hesaplarından yayıldığı ve neredeyse sadece Türkiye’deki sosyal medya hesaplarında yankı bulduğunu da söylemek gerek. Twitter’da #Şamdaİsyan etiketi altında bu iddiaya paralel tweet ve görseller paylaşılmaya başlandı. Hatta Esad’ın sarayının vurulduğu ve buradan dumanların yükseldiği, Şam merkezinde bazı mahallelerin Esad rejimi kontrolünden çıktığına dair iddialar bile dillendirildi. Fakat bu iddialar, birçoğu eski veya olayla ilgisi bulunmayan görsellere dayandırıldı.

Kaynak: https://www.toplumsal.com.tr/gundem/samda-darbe-mi-basladi-h44525.html

Bu iddiaların büyük bir bölümü asılsız gibi görünse de, dün gece başkent Şam’da büyük ölçekli olmasa da belirli ölçüde bir hareketlilik yaşandı. Konuya dair bir diğer haber[3] de şu şekilde: “Esad karşıtı darbenin sabahın ilk saatlerinde düzenleneceği istihbaratı alan Baas yönetimi Şam’da El Maliki, Ebu Rumanneh, Mezze Askeri Hastanesi ve Seyyide Zeyneb bölgelerinde yolları kesti ve Saraya yönelecek tehlikelere karşı yüzlerce asker ve istihbaratçıyı kritik noktalara sevk etti. Cumhuriyet muhafızları ve özel operasyonlar birimi tam donanımlı ekipman ve silahlarla tüm cadde ve sokakları trafiğe kapattı. Esad karşıtı darbe ile ilgili sabah 8’den itibaren tutuklamaların başladığı ve bazı askerlerin tutuklanma esnasında vurularak öldürüldüğü bilgisine ulaştı. Darbe hazırlığına destek verenler arasında siyaset, istihbarat ve iş dünyasından önemli isimler olduğu kaydediliyor. Suriye direnişinin başladığı 2011 tarihinden itibaren binlerce subayın ayrılarak muhalif saflara geçtiği Suriye Ordusu’nda devam eden savaş ve kesintisiz katliamlardan rahatsızlık duyan önemli bir kesimin olduğu belirtiliyor. İran ve Rusya ile girilen işbirliği neticesinde Suriye halkının öldürülmesi, sürgün edilmesi ordu mensuplarını rahatsız eden maddelerin başında geliyor. Ayrıca Rus ve İran’ın Suriye’deki varlığı da Milli düşünceye sahip subaylar arasında kayda değer şikâyet unsurları arasında yer alıyor. Bu ayrışıma ek olarak İran yanlısı subaylar ve Rusya’yı önceleyen klikler arasında da çekişme olduğu gelen bilgiler arasında.”

Dün Şam’da yaşanan hareketliliği bir “darbe girişimi” veya “isyan” olarak nitelemek oldukça güç olsa da, Rusya’nın da desteğiyle Esad’ın ordu içerisinde rahatsız olan gruplara yönelik tedbiren bir harekâta girişmiş olması muhtemel. Dolayısıyla Suriye devletinin tekil bir yapı halinde olmadığı; özellikle ordunun ve yüksek bürokrasinin içinde farklı kliklerin bulunduğunu söylemek mümkün.

Diğer bir ifadeyle Rusya ve İran’ın Esad rejimi üzerinde giriştiği bir güç ve etki mücadelesi mevcut. Bu konudaki emareler son birkaç günde alenen ortaya çıkmaya başladı. İki gün önce İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Türkiye’ye Rusya‘nın yer almadığı bir Türkiye-İran-Suriye ortak zirvesi yapma teklifinde bulunmuştu[4].

Yine dün Rusya resmi ağızdan Suriye’de tek meşru gücün kendileri olduğunu, çünkü Suriye devletinin resmi davetiyle orada bulunan tek ülkenin Rusya olduğuna yönelik bir açıklama yapmıştı.

Geçtiğimiz gün Halep’te TSK tarafından Hizbullah’a ait bazı hedefler vuruldu. ISWNews Analiz Grubu’nun verdiği bilgiye göreyse Seyyid Ali Sanjani adlı bir İranlı milis de TSK’nın hava harekatı sonucunda öldü. Sanjani’nin Taftanaz havaalanının doğusunda el-Talhiyah’da bulunan Hizbullah kuvvetlerine yönelik saldırı sırasında öldüğü öne sürüldü[5]. Sanjani, bizzat Hamaney’in Lübnan Hizbullahında görevlendirdiği, Hizbullah milisleri tarafından büyük önem verilen bir isimdi.

Seyyid Ali Sanjani

Sanjani’nin öldürülmesi, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları tarafında büyük bir infial yarattı. Devrim muhafızları da dâhil olmak üzere birçok resmi kurumun Telegram hesabı, meseleyi öfke ve intikam dolu ifadelerle ele aldı. Son günlerde TSK’nın Esad rejimi ve Hizbullah güçlerine yönelik etkili saldırıları sonucunda büyük kayıplar yaşayan İran’a yakın unsurlar, Türkiye’nin İdlib kırsalında bulunan gözlem ve kontrol noktalarına yönelik doğrudan bir saldırı başlatma konusunda Esad’ı zorluyor. Bu noktada da Rusya ve İran arasında, Esad rejimi üzerinde etki ve kontrol sahibi olmaya yönelik bir rekabet yaşanıyor.

Hizbullah’a yakın bazı medya kuruluşlarında da geçtiğimiz gün Rusya aleyhine birtakım haberler yayınlandı[6].

Bugün Suriye hakkında yapılan değerlendirmelerde pek çok kez düşülen hata, “Esad rejimi” denilen aktörün tekil ve mutlak manada muktedir olduğu zannıdır. Oysa Skocpol’ün de bahsettiği gibi bu rejimin doğrudan veya dolaylı olarak kontrolü altında bulunan askeri ve bürokratik unsurların birbirinden farklı bağlara sahip olduğu ve farklı aktörlerin etkisi altında olduğunu görmek gerekir. Yine bu bağlamda Esad rejimi üzerinde Rusya ve İran’ın etki kurma çekişmesi yaşadığı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Aslında Şam’daki olaylara benzer şekilde daha öncesinde pek çok olay yaşanmıştı. Hatta zaman zaman Rusya’nın büyük etki sahibi olduğu Suriye Kaplan Birlikleri ile İran destekli Hizbullah milisleri arasında çatışmalar da çıkmıştı. Yine dün gece de Dera’nın batısındaki Nafia kasabasında ve Dera’nın doğusundaki Um Veled kasabasında rejime rejime bağlı 4. Tümen’e ait kontrol noktasına kimliği belirsiz kişiler tarafından RPG ile saldırı düzenlendiğine dair yerel kaynaklardan haberler yayıldı. Sonrasında yakalanan bu 4 kişinin rejime bağlı ordu mensubu olduğu öğrenildi. Dolayısıyla hem Şam’da hem de Suriye’nin genelinde “Rejim” olarak adlandırdığımız yapının içerisinde de birtakım ayrılık ve çatışmalara, geçmişte olduğu gibi bugün de rastlanıyor. Fakat her seferinde bu kliklerin bir şekilde tekrardan birlikte hareket etme noktasında uzlaştırıldıkları biliniyor. Son günlerde gerginliğin zirveye tırmanmasıyla birlikte bu çekişmeler daha da büyüyecek gibi duruyor. Fakat en nihayetinde geçmişte olduğu gibi Rusya-İran arasında bir uzlaşma mı sağlanacak, yoksa bu çekişme git gide çatışma seviyesine mi ulaşacak sorusunun yanıtı henüz belli değil.

[1] Polimorf, biyolojide bir tür ya da popülasyonda iki ya da daha fazla farklı formun bulunması anlamına gelmektedir.

[2] Skocpol, T. (1986). The Sources of Social Power: The Rise of Classes and Nation-States 1760-1914. Cambridge University Press. p. 75.

[3] https://www.referansmedya.com/esede-darbe-girisimi-933h.htm

[4] https://www.gazetem.ru/ruhaniden-turkiyeye-rusyasiz-suriye-zirvesi-teklifi/

[5] https://www.independentturkish.com/node/139296/haber/t%C3%BCrkiye-siha-ile-vurdu-suriyeli-2-general-ile-l%C3%BCbnan-hizbullah%C4%B1-milisleri

[6] https://www.islamidavet.com/suriye-ordusu-rusyanin-abd-ile-pazarlik-yaparak-kendilerine-ihanet-ettiklerini-iddia-ederek-kendi-hava-savunma-sistemlerini-devreye-sokup-ulkenin-kuzeyini-ucusa-yasak-bolge-ilan-etti/

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : GÜNÜMÜZDE İRAN-ABD İLİŞKİLERİ


GÜNÜMÜZDE İRAN-ABD İLİŞKİLERİ

Yazan Köksal Taşkent

24 Şubat 2020

Özet

2020 yılı, İran ve ABD arasındaki ilişkilerin büyük ölçüde gerginleşmesiyle başladı. Bu iki ülke arasındaki gerginliğin olmayacağına dair hiçbir gösterge mevcut değil. Aksine, iki taraf arasındaki gerginliğin azalmadan, 2020 yılıyla birlikte yükselebileceği görülmektedir. 2019 yılı, ABD-İran ilişkilerinde yüksek tempolu bir yıl oldu.

2019 yılında Beyaz Saray, İran’a yönelik "tarihteki en güçlü yaptırımlar" olarak adlandırdığı, birtakım yaptırımları uygulamaya geçirdi. Bu bağlamda ABD, 2019 Mayıs ayında İran’a büyük petrol yaptırımı uyguladı ve tüm İran petrol satış muafiyetlerini kaldırdı. Bu, İran’ın petrol ihracatında keskin bir düşüşe neden oldu. İran’ın petrol ihracatındaki düşüşünün bir sonucu olarak da Umman Denizi ve Hürmüz Boğazı’ndaki gerginlikler arttı. ABD ile birlikte Basra Körfezi’nde ekonomik ve güvenlik çıkarlarına sahip olan diğer ülkeler, bu hassas bölgedeki varlıklarını artırdı. Ancak bu gerilimlerin ortasında, bazı ülkeler ABD ve İran arasında arabuluculuk yapmaya çalıştılar. Fakat şimdiye kadar bu konuda somut bir başarı elde edemediler. İran-ABD ilişkileri, tüm çabalara rağmen gergin olma özelliğini sürdürüyor. Birçok gözlemci Tahran-Washington ilişkilerinin yeni yılının nasıl olacağı sorusunun cevabını arıyor.

Giriş

ABD-İran ilişkileri son kırk yıldır birçok zorlukla karşılaştı. Aslında, Pehlevî döneminde iyi müttefikler olan iki ülke, Humeyni Devrimi’nden sora can düşmanı oldular. İki ülkenin ilişkilerini daha da geren faktör, dış politikasında İran’a karşı düşmanlığı artırmaya yönelik hamleler yapmasıdır. Bu nedenle İran-ABD ilişkilerinin geleceği ve önümüzdeki günlerde nelere gebe olabileceği belirsizliğini korumaktadır. Alexander Went’in bakış açısını ve “anarşinin üçlü kültürünü” göz önünde bulundurarak, bu bilinmezlik senaryolarına dair tanımlayıcı-analitik yaklaşımla birkaç hipotez sunulabilir. Bir hipotez, bazı stratejik ve bölgesel gereksinimler göz önüne alındığında iki ülke arasındaki dostluk ilişkisinin gelişeceği yönündedir. Bir diğer hipotez, Tahran’ın Washington ile uluslararası alanda, büyük güç oyunları kapsamında rekabetin git gide artacağını öngörüyor. İran ve ABD arasında ideolojik temelli çatışmanın gerçekleşeceğine dayanan üçüncü hipotez, iki ülke arasındaki düşmanlığın artarak devam etmesini en olası senaryo olarak görüyor. Tanımlayıcı-analitik araştırmanın bulguları, ABD-İran ilişkilerinin geleceğinin rekabet ve düşmanlığın bir karışımı şeklinde gerçekleşeceğini işaret ediyor. İki ülke arasındaki rekabet, birçok alanlarda gözlemlenebilir. İran’ın Ortadoğu’da Amerika’ya yönelik sürdürdüğü rekabet daha da artabilir, en nihayetinde Amerikan etkisini mümkün olan en düşük seviyeye sınırlamayı hedefleyebilir. Aslında İran, ABD’nin bölgedeki varlığını bölgesel güvenlik sisteminin temel bir yapıtaşı olarak değil, aksine bir güvenlik sorunu olarak tanımlamıştır. İran; Irak ve Afganistan ile komşuluğu, Suriye ve Lübnan ile sürdürdüğü yakın ilişkileri nedeniyle Ortadoğu ve Körfez Havzası denklemlerinde etkili bir aktör olarak kabul edilir. Bu yüzden Washington, İran’ın bölgedeki etkisini görmezden gelerek kendi bölgesel hedeflerine tam anlamıyla ulaşamaz. Aynı zamanda iki ülke, dünyanın diğer bölgelerinde de rekabet halinde olmayı sürdürüyor. İran, ABD’nin Afganistan ve Pakistan’da nüfuz kazanmasına karşı çıkmaktadır.

Bununla birlikte, bölgesel bir güç olarak İran’ın, ABD ile rekabet gücünün daha geniş bir kapsamda analiz edilmesi gerekmektedir. Bir yandan İran, Rusya, Çin ve bazı bölgesel ve bölgeler arası aktörler ve gruplar; diğer yandan ABD, ABD’nin müttefikleri ve bölgede işbirliği halinde olduğu muhalif gruplar bu yarışmada aktif bir rol oynamaktadır. Suriye’de son birkaç yılda yaşanan gelişmeler bu tezin en iyi tezahürü olmuştur.

Aynı zamanda iki ülke arasındaki düşmanlık, öngörülebilir bir gelecekte de muhtemelen devam edecektir. ABD yönetimi İran’ı, müttefiki İsrail ve kendi çıkarları için bir tehdit olarak görmektedir. Washington’ın İran rejimini yıkma politikası bu tehdit algısının sonucudur. ABD’nin İran’a insan hakları, terörizm ve silahlanma konularında artan yaptırımlar da büyük olasılıkla devam edecektir. Ancak, büyük çaplı bir askeri saldırı/çatışma olasılığı düşüktür. Öte yandan bir diğer senaryo da, iki ülke arasında bir dostluk ve kolektif bir güvenlik sistemi kurma girişimine yöneliktir; fakat bu senaryo şimdilik neredeyse imkânsız görünmektedir. Buna rağmen, İran ve ABD arasında büyük bir anlaşma olasılığına yönelik bazı spekülasyonlar öne sürülmektedir. Bugünden bakıldığında yakın gelecekte böyle bir senaryonun meydana gelme olasılığı çok düşüktür. Aslında, iki ülkenin bölgesel işbirliğinde birçok ortak çıkarı mevcuttur. Ancak yakın gelecekte ikili işbirliğinin genişlemesine şahit olmamız mümkün görünmemektedir. Bölge ülkeleri arasındaki ideolojik rekabetler ve sahadaki ihtilaf iki ülke arasında kolektif bir güvenlik sisteminin ve geniş siyasi, ekonomik ve askeri işbirliğinin kurulmasını mümkün kılmamaktadır.

Trump döneminde ABD-İran ilişkileri

Donald Trump’ın göreve başladığı günden bu yana üç yıldan fazla süre geçti. Gelinen nokta itibariyle, Washington’ın oldukça değişken ve öngörülemez bir dış politika sergilediği gözlemlendi. ABD dış politikasının "öngörülemez" bir karaktere bürünmesine sebep olan temel faktörlerin başında Trump’ın yönetim tarzı gelmektedir. Öte yandan İran hükümeti de Trump döneminde Amerika’ya karşı kendi gücünü ve cesaretini göstermeye yönelik hamleler yaptı. Fakat İran’ın yürüttüğü bu dış politika sürecinde aşılmaması gereken birtakım kırmızıçizgiler çok dikkatli bir şekilde çizildi. En belirgin kırmızıçizgi, herhangi bir şekilde Amerikan kanının dökülmemesi idi. Böylece Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın İran’a karşı sert bir cevap verme ihtimalinin önüne geçilmeye çalışıldı.

Son aylara kadar İranlı yetkililer, hazırlamış oldukları programa bağlı kaldılar. Hürmüz Boğazı’nda Batı ülkelerinin sahip olduğu petrol tankerleri İran tarafından durduruldu ve bir ABD İnsansız Hava Aracı (İHA) vurularak düşürüldü. İran tarafından yapılan tüm bu hamlelerin altında yatan; ABD iç kamuoyunda Trump’ı zor durumda bırakarak, hem siyasi rakiplerine hem de dış politikadaki rakiplerine karşı güçsüz gözükmesine sebep olması hedefiydi.

İran’ın ABD’ye yönelik dış politika planı, başlangıçta Trump yönetimi içinde birtakım anlaşmazlıklar çıkarmaktı. Çünkü İran, temel sorunun yalnızca Trump’tan kaynaklanmadığını, daha ziyade kendisini yönlendiren danışman çevresinden de kaynaklandığına inanıyor.

İran’ın hedefi, gelecek seçimde Biden veya Sanders’in kazanması için Trump’ı zor duruma düşürmekti. Bu fikir bağlamında, Trump’ın iç kamuoyunda destek kazanmasını sağlayabilecek toplu bir İran karşıtı tepkiden ziyade, Trump’ı sarsarak sahip olduğu mevcut desteğini azaltmak İran’ın asıl planıydı.

2019 Eylül’de ABD İHA’sı düşürüldüğünde, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Başkan Trump’a, İran’a yanıt vermesine yönelik baskı yaptılar. Ama Trump, son dakikada kararından geri dönüp, bir kez daha kırmızıçizgisinin Amerikalıların hayatı olduğunu ilân etti.

İran’ın dış politika planı bir süreliğine istenen şekliyle devam etti, fakat bir noktadan sonra bu plan da yolundan saptı. Amerikan vatandaşlarını öldürmek ve büyükelçiliğe saldırmak kırmızıçizgiydi ve Trump’ın buna sert tepki vermekten başka seçeneği yoktu. Çünkü bu durumda sessiz kalmak ona çok pahalıya mal olabilirdi. Sonuç olarak İran Devrim Muhafızları Komutanı Kasım Süleymani, ABD’nin planlı bir operasyonu sonucunda öldürüldü. Daha sonra kamuoyuna yansıyan bilgilerle birlikte, bu operasyonun planlanmasının yaklaşık 18 ay sürdüğünü ve bu operasyon sırasında Kudüs Gücü Komutanı’nın teknolojik imkânlarla bu süre boyunca izlendiğini biliniyor.

Ancak Trump, Süleymani’nin ölümünden sonraki süreçte, İran’a yönelik tavrında birtakım nedenlerle geçmişe göre daha iddialı ve cesur oldu. Washington yönetimi en ağır yaptırımları uygulamasına ve ABD’nin terörizm listesine çok sayıda kişi, kurum ve hatta şirket eklemesine rağmen; Trump’ın bazı tweetlerinin ardından, önceki başkan Obama’nın imza atmış olduğu Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nı (KOEP) yürürlükten kaldırarak Trump’ın inisiyatifinde yeni şartlar içeren bir anlaşma ortaya koydu. Oysa Trump bunu tarihi bir diplomatik zafer ilan edip seçimlerde kullanmak istedi.

Ancak Süleymani’nin öldürülmesi ile tüm bu şüpheler ortadan kayboldu. Süleymani öldürülmeden önce Trump’ın sarf ettiği sert sözler, ABD’nin müzakereleriyle ilgilenmediğine işaret ediyordu. Süleymani suikastı ile birlikte Trump’ın son Tweet’leri ve yorumları çok daha net bir şekilde anlaşılmış oldu.

Öte yandan da İran’da sürekli devam eden protesto gösterileri, Trump’ı İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik daha da sert bir tavır alması konusunda cesaretlendirdi, seçimi kazanmak için bu konuyu iç kamuoyunda bir başarı olarak sunması beklenmeli.

ABD’nin KOEP’ten çıkışı ve İran’a karşı yaptırımlar

"Viyana Kapsamlı ve Nihai Anlaşması" olarak bilinen "Kapsamlı Ortak Eylem Planı" veya "KOEP" kurumu” P5+1 (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya) iradesinin sonucuydu. Ayrıca bu plan, Güvenlik Konseyi 2231 Kararının desteği ile uluslararası hukuk bağlamında bir boyut da kazanmıştı. Anlaşma, 14 Temmuz 2015 Salı günü İran, Avrupa Birliği ve P5 + 1 arasında Viyana’da yapıldı. Bunu takiben, bazı Avrupa ülkeleri ve ABD İran’a yönelik bazı nükleer yaptırımları kaldırıldı ve bazıları da askıya alındı. Sonuç olarak, Total, Airbus ve Peugeot gibi çeşitli alanlarda faaliyet gösteren bazı şirketlerin İran ile ekonomik işbirliğine girmesine izin verildi.

Ancak, yaklaşık 34 ay sonra 8 Mayıs 2018 Salı günü, ABD Cumhurbaşkanı Donald Trump, ABD’nin anlaşmaya katılımını sona erdireceğini açıkladı. Trump’ın anlaşmayı terk etme kararını açıklamasından saatler sonra, ABD Hazine Bakanı Steven Munchin, gazetecilere İran’ın yaptırımlarının nasıl eski haline getirileceğini açıkladı. Munchin, İran yaptırımlarının derhal uygulanacağını duyurdu. Bu yaptırımların 90 ila 180 gün içinde gerçekleşeceği, bu arada da "şirketler" ve "bankalar" kapsamında İran’la ilgili ekonomik faaliyetlerin azaltılacağını açıkladı.

BM Antlaşması’nın çok sayıda maddesi göz önünde alındığında ABD`nin bu eyleminin meşru olmadığı ve kuralları ihlal ettiği söylenebilir. Ancak bu kuralların işlerliğinin zayıflaması ve bu şekillerde görmezden gelinmesi; küresel manada uluslararası kurumların ve hukuksal normların gerilemesine, bir diğer yandan da uluslararası politikada barış ve istikrarın zayıflamasına sebep olacaktır. Başka bir deyişle, uluslararası arenaya düzen getiren şey; sözleşmeyle ilgili normlar ve sürdürme taahhüdüdür. Bu temelde, Washington’un yasadışı eylemleri; uluslararası hukuku ve özellikle BM Antlaşması’nı baltalayabilir ve uluslararası barış, düzen ve güvenliğin bozulmasına sebep olabilir.

Öte yandan, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği; ABD’nin davranışını onaylamadığını belirtseler de; ABD’nin Güvenlik Konseyinin, 2231 sayılı Kararını ihlal etmesine rağmen bu ülkelerin pratikte bir adım atmaması, Washington’un bu eylemlerini kolaylaştıran bir faktör oldu.

Duygunun Jeopolitiği ve Rehine Krizi

Rehine krizi, ABD-İran ilişkileri tarihindeki en önemli kilometre taşlarından biri olmuştur. İstisnai olma duygusu üzerine kurulan Amerikan stratejik kültürü, bu olayla birlikte ortaya çıkan aşağılanma duygusuyla çelişir hâle gelmiştir. Amerikalı siyasi yetkililerin açıklamalarına ve pozisyonlarına bakınca, ABD büyükelçiliğinin işgalinin hepsi tarafından ulusal bir aşağılanma olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu anlayış Tahran’daki ABD Büyükelçiliği personelinin en düşük siyasi-askeri düzeyden Dışişleri Bakanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve ABD Başkanı’na kadar uzanıyor. Amerikalılar tarafından böylesi bir ulusal aşağılanma duygusunun yaşanmış olması, ABD’nin stratejik konumunu istisnai olarak tanımlayan genel algı ile çelişir hâle gelmiştir.

Amerikalı askerlerin ve diplomatların ellerinin başları üstünde olduğu görüntüsü, ABD’nin hafızasından kolayca silinmeyecektir. ABD’nin İran’a yönelik dış politikasında, bu politikanın Cumhuriyetçiler veya Demokratlar tarafından formüle edilip edilmediğine veya uygulanıp uygulanmadığına bakılmaksızın bir çeşit misilleme araması bekleniyor. Bu düşüncenin, gelecekte Amerikan dış politikası davranışında yer bulacağı da öngörülebilir. Amerika’nın KOEP’ten çıkma tavrının altında yatan sebeplerden birisi de bu olabilir. ABD’nin İran’a karşı uluslararası yaptırımlar uygulaması ve Trump’ın İran’a hiçbir taviz vermeyecek kapsamlı müzakereleri dayatma ısrarı, Duygunun Jeopolitiği açısından değerlendirilebilir.

Tabii ki, hükümetlerin uluslararası arenadaki politik tutum ve davranışları tek bir değişken özelinde incelenemez. Bu bağlamda, devrimden sonra ABD’nin İran’a karşı cezalandırıcı tedbirleri uygulamaya geçirmesinin gerekçesi, başlı başına Duygunun Jeopolitiğinden ibaret değildir.

ABD üssüne füze saldırısı

İran İslam Cumhuriyeti’nin Eyn al-Esad askeri üssüne 8 Ocak 2020’de gerçekleştirdiği füze saldırısı, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana bölgede yaşanan en önemli olaylardan biridir. 11 Eylül olayları veya Irak ve Afganistan’ın işgali ile IŞİD’in oluşumu gibi olaylar da son derece önemlidir. Fakat hepsi en nihayetinde Amerikan askeri gücüyle alakalı bir sonuçtur. Başka bir deyişle, İran İslam Cumhuriyeti’nin ABD’ye yönelik doğrudan bir cephe açmasının önemi; Amerika’nın askeri, politik, ekonomik ve kültürel açılardan büyük bir süper güç teşkil etmesinden kaynaklanmaktadır. Hiçbir ülke şimdiye kadar ABD ile doğrudan askeri çatışmaya varacak bir politikaya cesaret edemedi veya en azından yeterli kabiliyete sahipse de, savaştan kaçındı.

Bir diğer önemli nokta da, ABD başkanının İran’ın Orta Doğu ve Orta Asya’daki eylemlerine ve askeri hamlelerine tepki olarak İran’ın 52 önemli noktasına saldırı yapma tehdidine başvurdu. Ancak İran’ın Eyn el-Esad’a yaptığı füze saldırısından sonra pratikte bu gerçekleşmedi. En nihayetinde de ABD başkanı, ülkesinin askerî harekâta başvurmayacağını, sadece daha fazla yaptırım uygulayacağını duyurdu; bu durum da şimdilik bu şekilde sona erdi.

İran füze saldırılarının ardından da ABD hükümeti, herhangi bir şekilde bölgedeki güçlerinin zarar görmediğini, sadece tesislerin ve binaların hasar gördüğünü ve ABD birliklerinin sağlık durumlarının iyi olduğunu açıkladı. Ancak aynı vakitlerde basın toplantısı yapan Devrim Muhafızları Havacılık Komutanı, ABD üslerine ve bölgedeki birliklere verilen zararın boyutlarını duyurmaktaydı. Bundan birkaç gün sonra, ABD üssü medyaya açıldı ve üssün son durum raporu da açıklanmış oldu. Öte yandan, ABD’nin askeri kayıplarına yönelik haber, saldırının ayrıntıları hakkında yeni spekülasyonlar başlattı.

Donald Trump, İran’ın doğrudan ABD pozisyonlarına yönelik bir saldırı başlatılmasını pek muhtemel görmemekteydi. Sonrasında ABD’nin İran’ın 52 önemli noktasına saldırabileceğini gündeme getirdi. ABD hükümeti, herhangi bir misilleme eylemi olacaksa, bunun İran’ın müttefikleri tarafından gerçekleştirileceğini ve İran’ın doğrudan ABD ile askeri bir çatışmaya girmeyeceğini düşündü. Ancak İran’ın bölgedeki en büyük ABD üslerinden birine doğrudan saldırması ve yirmiden fazla füze ateşlemesi tüm denklemleri bozdu.

İran’ın ABD kuvvetlerine saldırmasından sonra ABD’nin üç seçeneği vardı:

  1. ABD başkanının daha önce de bahsettiği karşı saldırı
  2. Sessizlik, hareketsizlik ve olayı geçiştirme
  3. Saldırıyı küçümsemek ve İran’a karşı uluslararası bir baskı oluşturmak

ABD, yaygın bir şekilde propaganda yürütmesi ve olası İran müdahalesine yönelik tehditlerde bulunmasına rağmen, üçüncü çözümü seçerek sorunu daha az önemli hale getirdi. Buna bağlı olarak ABD kuvvetlerinden herhangi bir kaybın bildirilmediğini ve askerlerin durumunun iyi olduğunu, yalnızca bazı tesislerin zarar gördüğünü açıkladı.

Ancak ortaya çıkan soru, ABD’nin neden askeri olarak yanıt vermediğiydi. Askeri bir süper güç olarak dünyanın birçok yerinde askeri üssü olan ve şimdiye kadar hiçbir ülkenin doğrudan yüzleşmeye cesaret edemediği bir ülke olarak bu yolu seçmesi ilginçti.

İran’ın on balistik füze ateşleyerek ABD’nin pozisyonlarına saldırmasının amacı, ABD askeri gücüne zayiat verdirmekten ziyade, ABD’ye karşı kendi askeri gücünü ve kararlılığını beyan etmekti.

Öte yandan, ABD’nin İran füzelerine karşı savunmasının zayıf olduğunun ortaya çıkması, İsrail ve bölgedeki diğer ABD üslerine karşı olası geniş çaplı bir eyleme dair korku oluşması, İran’ın saldırılarına yanıt vermeme noktasında etkili olmuştur. Ancak kazanan taraf kartları her zaman sırayla kullanmak isteyeceği için, hiçbir ülkenin savaş durumunda, hatta en kötü koşullarda bile elinden gelen her şeyi bir anda yapmayacağı akıllardan çıkarılmamalıdır. Herhalde İran, bu operasyonla, ABD’ye karşı gücünü kanıtlamaya ve dünyadaki itibarını yükseltmeye çalıştı.

İran-ABD İlişkilerine Genel Bakış ve Etkili Faktörler

Japon hükümeti, Orta Doğu’ya petrol taşımak için kullanılacak yolların "güvenliğini sağlamaya" yönelik asker göndermeyi onayladı. Helikopter taşıyan bir gemi ile birlikte 260 askeri personel, bir yıllık istihbarat toplama görevi için Ocak ayı sonunda Umman Denizi ve Bab El-Mandib Boğazı’na gönderildi. Japon basını Hasan Ruhani’nin Tokyo’ya yaptığı son yolculukta Japonya’nın asker göndermesini kabul ettiğini söyledi. Bununla birlikte, Japonya’nın Orta Doğu’da askeri üs kurması bir yana, aslında Japonya’nın kısa vadede İran-ABD gerginliğini çözmeye yönelik büyük bir umudu olmadığı görülmektedir. Çünkü Japonya, İran ve ABD arasında bir arabuluculuğa soyunduğunda, Tahran ve Washington arasında diyalog yoluyla gerginliği azaltma olasılığının ne kadar az olduğunu çok iyi bilmektedir.

İronik bir şekilde, Fransa’nın da, Japonya gibi İran ve ABD arasında arabuluculuk yapacağına yönelik benzer değerlendirmeler ortaya konuyor. Fransa Dışişleri Bakanlığı o günlerde İran’ın Paris Büyükelçisini, İran’daki Fransız vatandaşlarının gözaltına alınması meselesiyle ilgili olarak çağırdı. Fransa, İran’la son temasların ardından Fransız mahkûmlar sorununu gündeme getirdi. Ancak bu, İran’la ilişkileri kapsamında Fransızların birinci önceliği değildi. Esasında Fransa, ABD-İran müzakerelerini sürdürmek için arabuluculuk yapmayı amaçlamaktaydı. Bu nedenle mahkûmlar meselesinin olası arabuluculuk rolü üzerinde olumsuz bir etki yaratmasından endişe edildi. Sonuç olarak da Fransız arabuluculuğu gerçekleşmezken, İran’daki Fransız mahkûmlar konusu yavaş yavaş daha çok ön plana çıktı. Japonlar gibi, Fransızların da ABD ve İran arasında arabuluculuk yapma konusunda çok az umutları bulunmaktadır.

Yeni Gelişmeler Işığında İran-ABD İlişkileri Perspektifi

Konulara ve gelişmelere bilimsel bir bakış açısıyla ele almak ve altında yatan sebeplerin ne olduklarını düşünmek, doğru bir değerlendirme yapmak için olmazsa olmazdır. İran’da tarih, geleceğin geride kalmasına neden oldu. Diğer bir ifadeyle İran’ın genel algısında yer alan geçmişe takıntılı olma durumu, İran’ın önündeki risk ve fırsatları görememesine sebep olmaktadır. Fakat konulara ve süreçlere stratejik bir bakış açısıyla bakmak önemlidir. Stratejik yaklaşım, bir konunun farklı yönlerinin uzun vadeli bir tutumla analiz edilmesini gerektirir. İran`da İslam Devrimi’nden bu yana kırk bir yıl geçti. Fakat bu sürecin sonuna gelindiğinde görüldü ki İran’ın ABD’ye yönelik dış politikada herhangi bir değişim ve gelişim olmadı. Ancak unutulmaması gereken bir diğer durum da İran ve ABD’nin hikâyesi tek taraflı bir mesele olmaması ve buna karar verip uygulayanın ABD’den ibaret olmamasıdır. İran da bu denklemde pasif değildir; bu süreç, etki ve tepki yoluyla gerçekleşmektedir. İran İslam Cumhuriyeti’nin davranışı da ABD’nin kararlarında çok etkili olmaktadır. Bir başka önemli nokta, koşulların modern öncesi, modern veya post modern olmadığı, aksine küreselleşmeye doğru ilerlediğimizdir. Bu durum, zaten küreselleşme aşamasında olan ABD ve İranlıların, şimdi küreselleşmenin tersine ilerledikleri anlamına geliyor. Donald Trump küreselleşmeye karşı olduğunu iddia ediyor, ancak böyle bir tutum ABD için mümkün değil. Amerikalı bir siyaset bilimci ve araştırmacı olan Joseph Nye’ye göre, ABD başkanlarının tutumları küreselleşme karşıtı olabilir, ancak bilimi teknoloji ve tarihin ilerleyişine karşı gelinmesi mümkün değildir. İran ve ABD arasındaki ilişkiler bu bağlamda analiz edilmeli ve egemenlik gibi birçok kavram gözden geçirilmelidir. Bazen ABD bile iddia ettiği gibi ulusal egemenlik konusunu ele alamıyor. Aksine, bağımsızlık, egemenlik ve diğer birçok kavram, değişen geleceğin beraberinde getirdiği bakış açısıyla birlikte yeni bir biçime bürünüyor.

Dikkate alınması gereken başka bir konu, hem İran hem de ABD’nin bir kimlik kriziyle karşı karşıya olduğudur. Soğuk Savaş sonrasında, Amerikan dış politikasındaki kimlik krizi daha da fark edilir hâle gelmiştir. Öte yandan İran, da 1979 devriminden sonra bu sorunla karşılaştı. İki taraf da bu ikilemle karşı karşıya kaldığından dolayı, öncelikle iki taraf arasında dostluk ve düşmanlık ilişkilerinin içeriği tanımlanmalıdır, ancak bu şekilde karşılıklı ulusal çıkarlar tanımlanabilecektir. Diğer bir ifadeyle, koşullar aynı olmadığı sürece, ulusal çıkarlar kolayca tanımlanamaz.

Kavram yanlış kullanılırsa, politik çıkarımlar da doğru olmayacaktır. Bir zamanlar Amerikan duvarlarında "no black, no dog"[i] yazılırdı. Sonrasında ise siyahi bir adam Amerika Birleşik Devletleri başkanı oldu. Esasında bu çok derin ve büyük ölçekli bir değişime işaret etmektedir. Bununla birlikte bu değişim, Amerikan toplumunun son derece akıcı ve değişken bir karakteri olduğunu da göstermektedir. İran’da devrimci bir ivmeye muhafazakâr iktidar müsaade ederse veya yeni bir anlayışa sahip iktidar İran yönetimine gelirse İran-ABD ilişkilerinde de değişiklik olabilir.

ABD, farklı insanların başkanlık dönemleri sırasında dış politikada bazı açılardan farklı hareket etti. Dolayısıyla, ABD başkanlarının kırmızıçizgileri farklılık gösterebilir. Örneğin Obama dönemi iki taraf ilişkilerini geliştirmek için en fazla fırsata sahip olan dönemdi.

KOEP’e kadar, Amerikan siyasi gruplarının İran konusundaki fikir ayrılığı da mevcuttu; İran’ı düşmanca gören radikal kısım aşırılık yanlısı kanattaydı ve politik tutumlarında düşmanlığı daha az merkeze alanlar dengeli kanattaydı. Obama, KOEP anlaşmasının onayı için aşırıcılardan birinin imzasını bile alamadı, bu yüzden Trump da Cumhuriyetçi çizgiyi takip etmeye devam etti. Buna karşılık, o dönemde bu anlaşmaya yönelik itirazda bulunan Demokratlar bile, aşırıcı hizbin bugünkü tutumu nedeniyle artık KOEP alanında ciddi bir şekilde bir araya geliyorlar. Bu durum, Amerika’nın homojen bir topluma sahip olmadığını, toplumun her kesiminin İran konusunda aynı düşüncede olmadığını gösterir. Bu sebeple İran’ın davranışındaki herhangi bir değişim Amerikan toplumunda fark yaratabilir. Bir diğer önemli nokta, ABD’nin son 40 yıldır İran için stratejik bir varoluşsal tehdit olmadığıdır. Saddam stratejik bir varoluşsal tehditti çünkü İran’ı yok etmek ve elinden geldiğince saldırmak istemekteydi. Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı Türkiye’si de o sırada stratejik tehditler olarak görülmekteydi. Fakat ABD örneğinde bunu söylemek zordur. Çünkü ABD’nin bu varoluşsal tehdidi ne gerçekleştirme niyeti ne de kabiliyeti vardır. Bunun yerine; Sovyetler Birliği, Saddam ve Taliban gibi varoluşsal tehditler İran’ın dört bir yanından ortadan kaldırıldı. Önemli olan tehditlerin motivasyonları değil, İran’ın çevresindeki tehditleri temizlemiş olmasıdır.

Öte yandan İran’ın tutumu da büyük önem taşımaktadır. Gelecekte doğru kararı alabilmek için İran’ın rolünün iyi tanımlanması gerekmektedir. Fakat şimdiye kadar bu rol iyi tanımlanmamıştır.

Sonuç Yerine

İran, ABD yerine ABD’nin müttefiklerini hedefleyebilir veya Washington’u Irak’tan çıkışa zorlamak için başka yolları kullanarak baskı yapabilir. Amerikalılara doğrudan saldırırsa, Trump sonunda doğrudan harekete geçmek durumunda kalabilir. Bu durum da hızla bir savaşa evirilebilir. Hiç şüphe yok ki Trump çok farklı bir kişiliğe sahip bir liderdir ve çoğu zaman da çevresinden kaynaklanan yanlış tavsiyelerin etkisine tabidir. Bununla birlikte Trump, en az deneyimli ulusal güvenlik ekiplerinden birine sahiptir. Şayet ABD İran’la savaşacak olursa, uluslararası arenada çok fazla müttefiki de olmayacaktır. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu bile ABD saldırısından sonra yaşanabilecek olaylardan uzak durmaya çalışmıştır. Ancak şüphe yok ki ABD, savaşı kazanacağına ve büyük ölçüde hasar almayacağına güvenseydi, bunu yapmakta tereddüt etmez, ismini tarihe kaydetmek için bu yola başvurabilirdi.

İran Amerikalılara doğrudan saldırarak yanıt verirse, Trump buna yanıt vermek için kendini kritik bir durumda bulur ve bu durum kuşkusuz önlemeye çalıştığı daha geniş bir savaş tehlikesini beraberinde taşır. Oysa İran’ı misilleme ile tehdit etmeye çalışırsa da, bunun başarılı olması muhtemel görünmemektedir. Her şekilde, ABD ve İran arasındaki savaşın pek de olası olmadığını söylemek gerekmektedir.

KAYNAKÇA

Wight, Thomas, (Ocak 2020) Donald Trump İran hakkında nasıl düşünüyor?, Available at: Brookings

af.reuters.com, (May 31, 2018) U.S. withdrawal may halt nuclear nonproliferation work in Iran – diplomats, Available at: https://af.reuters.com/article/energyOilNews/idAFL5N1T17QN

Cnbc.com, (June 20, 2018) US sanctions mean no big oil company can risk doing business with Iran, Total CEO says, Available at: https://www.cnbc.com/2018/06/20/no-big-oil-company-can-risk-doing-business-with-iran-total-ceo-says.html

independent.co.uk, (May 22, 2018) BP halts work on North Sea gas field due to reintroduction of US,, Available at: https://www.independent.co.uk/news/business/news/bp-north-sea-gas-trump-iran-nuclear-deal-latest-sanctions-a8362806.html

Grenell, Richard(May 11, 2018) U.S. wants Germany to halt trade with Iran, Available at: www.foxnews.com/world/2018/05/11/u-s-wants-germany-to-halt-trade-with-iran.html

Pompeo, Michael (May 21, 2018) After the Deal: A New Iran Strategy, Available at: https://www.heritage.org/defense/event/after-the-deal-new-iran-strategy

Total.com, (2018/05/16) US withdrawal from the JCPOA: Total’s position related to the South Pars 11 project in Iran, Available at: https://www.total.com/en/media/news/press-releases/us-withdrawal-jcpoa-totals-position-related-south-pars-11-project-iran

Reuters.com, (June 28, 2018) Exclusive: India preparing for cut in oil imports from Iran – sources, Available at: https://www.reuters.com/article/us-india-iran-oil-exclusive/exclusive-india-preparing-for-cut-in-oil-imports-from-iran-sources-idUSKBN1JO18L

Reuters.com,)June 23, 2018(Pompeo warns Iran on nuclear arms; hopes military force will never be needed, Available at: https://www.reuters.com/article/us-usa-iran-pompeo/pompeo-warns-iran-on-nuclear-arms-hopes-military-force-will-never-be-needed-idUSKBN1JJ0IN

Reuters.com, (May 10, 2018) Eni has recouped all outstanding Iran payments: CEO, Available at: https://www.reuters.com/article/us-eni-iran/eni-has-recouped-all-outstanding-iran-payments-ceo-idUSKBN1IB2DY

Secretary Statements & Remarks, (May 8, 2018) Statement by Secretary Steven T. Mnuchin on Iran Decision, Available at: https://home.treasury.gov/news/press-releases/sm0382

Sheppard, David(JUNE 7, 2018), S&P Global Platts lifts ban on Iranians at London even, Available at: https://www.ft.com/content/fbdb68fa-698f-11e8-b6eb-4acfcfb08c11

sputniknews.com, (May 28, 2018) India Not Bound to Abide by US Sanctions – Foreign Minister, Available at: https://sputniknews.com/asia/201805281064880913-india-not-bound-us-sanctions/

FAQs-Treasury Department (May 8, 2018) Frequently Asked Questions Regarding the Re-Imposition of Sanctions Pursuant to the May 8, 2018 National Security Presidential Memorandum Relating to the Joint Comprehensive Plan of Action (JCPOA), Available at: https://www.treasury.gov/resource-center/sanctions/…/jcpoa_winddown_ faqs.pdf

Resoloution of 2231(2015) Available at: http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp? symbol=S/RES/2231

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// İran’ın Ortadoğu Stratejisi : ‘Şii Hilali’ndeki Ülkeler


İran’ın Ortadoğu Stratejisi : ‘Şii Hilali’ndeki Ülkeler

Alp Emeç

6 Mayıs 2020

Son yıllarda İran’ın tüm Şiileri tek bir bayrak altında toplama hedefinin bir sonucu olarak ortaya çıkan Şii Hilali terimi; ağırlıklı olarak Lübnan, Suriye, Bahreyn, Irak, Azerbaycan, Yemen ve Batı Afganistan gibi Şii halkın çoğunlukta ya da çoğunluğa yakın olduğu yerleri kapsamaktadır. İlk olarak 2004 yılında Ürdün Kralı II. Abdullah tarafından kullanılan terim, İran’ın Irak’taki seçimlere müdahalesinden duyulan rahatsızlık neticesinde kullanıldı. Hilal’in kapsamına giren Azerbaycan’ın laik bir anayasaya sahip olması, Bahreyn’in ise Sünni bir hükümet tarafından yönetilmesinden ötürü bu fikir iki ülkede pek filizlenmese de özellikle Suriye, Lübnan ve Yemen gibi siyasi istikrarsızlığın fazla olduğu yerlerde varlığını hissettirdi. Hizbullah’ın güçlenmesi, Yemen’deki Şiilerin İran tarafından silahlandırılması, Suriye’ye binlerce İranlı milisin yollanması vs. gibi olaylar siyaset bilimciler tarafından Şii Hilali’nin pratiğe dökülmesi olarak yorumlandı.

Şii Hilali’ne yönelik; İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 27 Aralık 2015 tarihinde Tahran’da düzenlenen 29. İslam Birliği Konferansı’nda Müslüman ülkeleri birlik olmaya çağırdı ve “Ne Şii ne de Sünni Hilali var. Biz Müslümanlar, birleşmemiz gereken bir dönemdeyiz.” dedi. Bu sözler üzerine Ocak 2016’da Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman; İran’ın, Ortadoğu’nun her köşesine binlerce milis yolladığını öne sürerek Şii Hilali’nin var olduğunu ve hatta “Şii Dolunayı” olarak bile adlandırılabileceğini belirtti. Aralık 2017’de, İran Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Muhammed Ali Caferi, Hizbullah başta olmak üzere diğer tüm Şii grupların Ortadoğu’da barışın tahsis edilmesi için uğraştığını ve İran’ın asla herhangi bir devletle nüfuz mücadelesi içerisinde olmayacağını beyan etti.

Yemen

Ortadoğu’nun güneyinde yer alan Yemen, zengin kültürel miras ve yer altı kaynaklarına sahip fakat günümüzde iç savaşla çalkalanıyor. Kuzey Yemen, 1918’de Osmanlı’dan bağımsızlığını kazandıysa da Güney Yemen ancak Kasım 1967’de bağımsızlığa kavuştu. Günümüzde, Arap coğrafyasının en fakir devletlerinden biri. 2011’de gerçekleşen Arap Baharı’ndan beri ülkede siyasi ve ekonomik krizler baş gösteriyor. Kabile yapısının hala mevcudiyetini koruduğu Yemen’de terör örgütlerinin kontrol ettiği bölgeler de var. 1978’de Kuzey Yemen’in cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan ve 1990’da iki Yemen’in birleşmesinde katkısı olan Ali Abdullah Salih, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in en yakın müttefiklerinden biri olarak bilinmekteydi.

Ali Abdullah Salih

2011’e kadar sürdürdüğü başkanlık görevini, Arap Baharı’nın etkisinde gelişen protestolar sonucu bırakmak zorunda kaldı. 2015’in ilk yarısında başlayan eylemler Yemen’de bir iç savaşın patlak vermesine sebep oldu, Şii kökenli Husilerin mevcut yönetime isyan etmesi ve San’a kentini ele geçirip yönetimi devralmasıyla daha da ateşlendi. “Ensarullah Hareketi” olarak da isimlendirilen Husilere en büyük desteği İran verdi. Merkezi hükümetin başında bulunan devlet başkanı Mansur el-Hadi’ye en büyük destek ise Suudi Arabistan’ın başında bulunduğu ABD-İngiliz destekli koalisyondan gelmiştir.

İran, Yemen’deki faaliyetlerini uzun bir süredir devam ettiriyor. İç savaşın başlamasının ardından İran’ın milis ve mühimmat desteğinde bulunduğu birçok kez Arap devletlerince dile getirildi. Nitekim İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Abbas Musevi’nin “Yemenliler saldırı altında, dolayısıyla buna karşılık vermeleri çok normal. İran bu konuda siyasi ve manevi desteğini vermiştir.” sözleri bu beyanı kanıtlar nitelikte. Bu desteğin Kudüs Gücü’nün Yemen’den sorumlu komutanı Tuğgeneral Abdülrıza Şahlai aracılığıyla verildiği iddia ediliyor. İç savaşın nasıl sonuçlanacağı ise hala belirsiz. Dolaylı yoldan yürütülen İran-Suudi savaşı, yüz binlerce sivilin hayatını kaybetmesine sebep olmaya devam ediyor.

Lübnan

İran İslam Devrimi’nden beri iki ülke arasında istikrarlı bir ilişki mevcut fakat 2012’de yapılan bir araştırmaya göre Lübnan halkının yalnızca %39’u İran’a yönelik olumlu düşüncelere sahip. Lübnanlıların önemli bir kısmı İran’ın nükleer silah edinmesine de karşı. Bu konuda daha sert yaptırımlar getirilmesini talep ediyorlar. Öte yandan, Lübnan’da yaşayan Şiilerin İran’a yönelik sempatisi var. Şii halkın %95’i İran’ı her konuda destekliyor.

Ülkenin Şii ağırlıklı bölgelerinde faaliyet gösteren Hizbullah, özellikle İsrail’e karşı İran tarafından finansal olarak destekleniyor. 2006’da gerçekleşen Lübnan Savaşı’nda İran’ın açıktan Hizbullah’ı desteklemesi bu bağı daha da kuvvetlendirdi ve İsrail’in İran’a yönelik tutumunu sertleştirmesine neden oldu.

Hizbullah

2008 yılında Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman, Tahran’ı ziyaret etti. Ziyaret esnasında İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ile askeri ve ekonomik ortaklık anlaşması imzalayarak iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirdi.

2010’da Adaisseh köyü yakınlarında İsrail ve Lübnan askerlerinin çatışmasının ardından Lübnan Savunma Bakanlığı, İran’dan ekonomik ve askeri yardım talebinde bulundu. İran da bu yardım talebini geri çevirmeyeceğini duyursa da Lübnan Meclis Başkanı Nabih Berri, başbakan Saad Hariri’nin ABD baskısından korktuğunu iddia ederek İran’dan istenen askeri desteğin geri çekildiğini duyurdu. Bu sırada İran’ın Lübnan Büyükelçisi Gazanfer Roknabadi, ABD baskısına rağmen Lübnan’ı İsrail’e karşı koşulsuz şartsız destekleyeceklerini beyan etti.

19 Kasım 2013 tarihinde, Beyrut’ta bulunan İran Büyükelçiliği’ne saldırı meydana geldi. Saldırıda İran ataşesinin de içinde bulunduğu 23 kişi hayatını kaybetti. Adı saklı tutulan Sünni bir grubun yaptığı iddia edildi. Bu saldırı, ülkedeki Sünni-Şii kutuplaşmasını az da olsa tetikledi.

Günümüzde ise İran, Hizbullah’a yönelik desteğini artırmış vaziyette. Lübnan hükümeti ile de uzun süredir gerginlik yaşanmıyor. Şii Hilali’nin Lübnan’a önem vermesinin en temel sebebi de İsrail’e komşu olması. Bu sayede İsrail’i Hizbullah üzerinden baskılayabilme fırsatı yakalıyor.

Suriye

İran-Suriye ilişkileri, Hafız Esad’ın iktidara gelmesi ve İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinden beri olumlu yönde seyrediyor. Hafız Esad’ın Nusayri azınlıktan gelmesi, İran’ın Suriye’de nüfuz elde etmesini kolaylaştırdı. İran-Irak Savaşı esnasında Suriye’nin Irak yerine İran’dan yana tavır takınması bu olumlu ilişkilerin bir sonucu olarak görülüyor.

İran-Irak Savaşı.

Hafız Esad

Günümüzde, Suriye’nin Şii Hilali’ne dahil olmasından en önemli sebebi de hala süren Esad iktidarı. Ülkenin çoğunluğu Sünni olmasına karşın Beşşar Esad’ın İran’la olan yakın ilişkileri bölgedeki Şii etkinliğini artırdı. İç savaşta da doğal Esad’tan yana olan İran; lojistik, teknik, mali ve askeri destek vermeyi sürdürüyor. Açık destek ise İran Dini Lideri Ali Hamaney’in Eylül 2011’de Beşşar Esad’ı desteklemesiyle başladı. Hamaney bu desteğin sebebini, Esad’ın ABD ve İsrail’le savaşmasına bağladı. Aralık 2013’de, yaklaşık 10.000 İranlı milisin Suriye’de olduğu beyan edilmektedir. 2018’de ise İsrail tarafından bu sayının 80.000’i aştığı açıklandı. Ayriyeten Hizbullah’ın da Esad’a yönelik askeri destek verdiği biliniyor. Esad, 2013’de İran ve Hizbullah’ın destekleri neticesinde başkent Şam etrafındaki tehlikeyi bir nebze önlemeyi başardı. 2014 yılında gerçekleşen Cenevre’deki barış görüşmelerinde İran, Esad’a desteğini yineleyerek savaş başındaki tutumunu sürdürdü. Suriyeli muhaliflerin iddiasına göre, Aralık 2013 itibariyle İran’ın Suriye’ye yönelik yaptığı finansal yardım tutarı on beş milyar ABD dolarıdır.

İtalyan diplomat Steffan de Mistura’ya göre ise her yıl düzenli olarak 6 milyar dolarlık mali destek yapılıyor. Bu desteğin önemli bir kısmı askeri harcamalara ayrılıyor. 2018’in ortalarına gelindiğinde eski İranlı diplomat Mansur Farhang’ın belirttiği sayılara göre, İran Suriye’ye yönelik yardımlar kapsamında yüz beş milyar dolar harcadı. ABD ise yardımın bu kadar geniş olduğuna inanmıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, 2012’den 2018’e kadar İran’ın Suriye’de toplam 21 milyar dolar olduğunu iddia ediyor. Arap dünyası, İran’ın bu desteğinin tamamen mezhepsel nedenlerden kaynaklandığı kanısında. Yemen’deki gibi bu savaşın da nasıl sonlanacağı bilinmiyor fakat her geçen yıl, İran Suriye’deki nüfuzunu artırıyor.

Bahreyn

Bahreyn’deki Şii nüfus, neredeyse nüfusun yarısına tekabül ediyor. İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinin ardından Bahreyn’deki Şiiler, hükümeti ele geçirmek amacıyla darbe girişiminde bulundular fakat başarısızlıkla sonuçlandı. Darbeye katılan tüm din adamları ülke dışına sürgün edildi ve Bahreyn hükümeti bu girişimin arkasında İran’ın olduğunu iddia etti. Ayrıca bu girişimden ötürü ülkedeki Şiiler baskı altına alındı. Yıllar sonra, Kasım 2007’de İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad Bahreyn’e ilk resmi ziyaretini yaptı ve Bahreyn Kralı Hamed bin İsa El-Halife ile görüştü. Bu tarihten sonra iki ülke arasında ekonomik anlaşmalar yapıldı. Arap Baharı’nın başlamasıyla Bahreyn’de gösteriler düzenlenmeye başladı. Bu gösteriler sırasında İran, Şii eylemcileri fonlamakla suçlandı. Bu nedenle İran-Bahreyn ilişkileri bir süre askıya alındı.

2010 yılına ait, Bahreyn’in dinsel dağılımı

12 Ağustos 2012’de Bahreyn Dışişleri Bakanı Şeyh Halid el-Halife, İran’la ilişkilerin normalleşmeye başladığını Twitter üzerinden duyurdu fakat 13 Ağustos 2015’de Şii grupların Sitra’da gerçekleştiği terör eyleminden dolayı Bahreyn İçişleri Bakanlığı’nın Hizbullah destekli olduğu düşünülen örgüt üyelerini tutuklaması sonucu ilişki tekrardan bozuldu. 1 Ekim 2015’de Bahreyn hükümeti Tahran’daki büyükelçisini çağırarak İran’a tepki koydu. İran da misilleme olarak Bahreyn’deki büyükelçisini çağırdı ve tüm Bahreynli diplomatların yirmi dört saat içerisinde ülkeyi terk etmeleri gerektiğini belirtti.

İsa Qassim

20 Haziran 2016 tarihinde Şii din adamı ve politikacı İsa Qassim’ın Bahreyn vatandaşlığından çıkarılıp sınır dışı edilmesi, İran sert tepki vermesine neden oldu. İran Dini Lideri Ali Hamaney, Qassim’e yönelik tutumu kınadı ve Bahreyn’in bedel ödeyeceğini söyledi. Fars Haber Ajansı tarafından yayınlanan demece göre, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Korgeneral Kasım Süleymani, bu hareketinden ötürü Bahreyn’deki Şiilerin ayaklanacağını ve İran’ın destek vermekten geri kalmayacağını söyledi. Üstelik Bahreyn’deki rejimin kanlı bir şekilde devrileceğini iddia etti. İki ülke arasındaki ilişki günümüzde de büyük oranda askıya alınmış durumda. Ayriyeten Şii Hilali’ne göre İran tarafından üzerine en çok düşülen Körfez ülkesi de Bahreyn.

Irak

Irak, tarihsel süreçte İran’la karmaşık ilişkilere sahip bir ülke oldu. İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesi neticesinde Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin İran’a saldırdı ve yaklaşık sekiz yıl süren savaşta kimse galip gelmedi. Üstelik insan, mühimmat ve petrol kayıpları da had safhadaydı. Yaklaşık bir milyon insan hayatını kaybetti ve savaşın hiçbir kazancı olmadı. Savaş esnasında Saddam Hüseyin’in emriyle başlatılan El-Enfal Harekatı sırasında binlerce Kürt öldürüldü. Bu harekat, daha sonrasında “Halepçe Katliamı” olarak isimlendirildi. İran’la olan savaşın sonra ermesinin ardından, savaşta yaşanılan kayıpları gidermek için Kuveyt’e saldırdı. İran, bu saldırıyı şiddetle kınadı.

Halepçe kurbanlarının mezarları.

Irak’ın Kuveyt’ten çıkarılmasının ardından iki ülke arasındaki ilişkiler, Ekim 1990’da yeniden düzene girdi. Bir ay sonra İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayati Irak’ın başkenti Bağdat’a gitti. 2002’de iki ülke arasındaki heyetlerin görüşmeleri ilişkilere olumlu yansıdı. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesine İran tepki gösterdi. Irak’taki Şii gruplar işgale karşı direniş gösterdiyse de başkent Bağdat’ın işgal edilmesi ve Saddam Hüseyin’in idamı ile Irak tamamen ABD destekli Koalisyon Güçleri’nin kontrolü altına girdi.

Saddam Hüseyin’in heykeli devriliyor.

İşgalden sonra, İran bölgedeki nüfuzunu artırdı ve 2005 yılında İran destekli İbrahim el-Caferi Irak başbakanı oldu. Bu sırada Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, İran’ı ziyaret ederek kırk yıl sonra İran’a giden ilk cumhurbaşkanı oldu. 2005’den 2009 yılında değin ilişkiler olumlu yönde seyrettiyse de 2009 yılında yaşanan küçük çaplı sınır çatışması sonrası ilişkiler bir süre askıya alındı. ABD’nin Irak’tan çekilmeye başlamasıyla İran bölgedeki kontrolü ele aldı ve genellikle İran destekçisi başbakanları seçtirmeye uğraştı. Günümüzde Irak başbakanlığı yapan Adil Abdülmehdi de İran eksenli politikalar izlemektedir. Öte yandan ABD karşıtlığıyla bilinen ve oldukça geniş bir kitle tarafından desteklenen Şii din adamı ve siyasetçi Mukteda Es-Sadr, Irak siyaseti üzerindeki artırmaya devam ediyor.

Mukteda Es-Sadr

Irak’ın işgali esnasında ABD’ye direnen örgütler arasında olan Sadr Hareketi, Saddam Hüseyin’in yakalanmasının ardından idam edilmesinde de önemli rol oynamıştı. Irak, Şii Hilali içerisinde yer alan en önemli bölgelerden biri ve İran gün geçtikçe bu coğrafyada gücünü artırıyor.

Kasım Süleymani’nin Şii Hilali’ne Etkisi

Şii Hilali’nden bahsederken, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’den de söz edilmeli. Zira, Hilal içerisinde yer alan ülkelerde İran nüfuzunu artırabildiyse bunda Süleymani’nin payı oldukça büyük. Askeri eğitim almamasına rağmen İran-Irak Savaşı esnasında gösterdiği başarılardan ötürü genç yaşta tanındı. Savaştan sonra diğer Arap devletleri ile yakın temaslarda bulundu. Bir süre sonra İran dış politikasını belirleyen kişilerden biri oldu. İran içinde baş gösteren ayaklanmaları da başarıyla bastırmasının ardından İran iç siyasetinde tanınır hale geldi. Ali Hamaney tarafından “Yaşayan Şehit” makamına layık görüldü. Kudüs Gücü Komutanlığı sırasında Hizbullah’a yönelik silah ve para sevkiyatını yönetti. Irak’ın “İranlaştırılması”nı sağlayanlardan biri oldu. Bahreyn üzerinde baskı kurdu ve Esad’la olan ilişkileri geliştirdi. Suriye İç Savaşı’nda, İranlı milislerin komutasını üstlendi ve muhaliflere yönelik operasyonlar düzenledi. Rus desteğinin gelmesinin ardından IŞİD’in üstüne yürüdü ve Esad’a büyük oranda toprak kazandırdı. Ayriyeten Irak İç Savaşı’nda da görev alan Süleymani, IŞİD’in bitirilmesine yönelik çalışmalar yaptı.

Ortadoğu’nun birçok bölgesinde aktif olarak görev yapan Süleymani’nin, insanlık suçlarına karıştığı da iddia edilmektedir. Suriye ve Irak’ta esir alınan askerlerin, emrindeki milisler tarafından işkence gördüğü ve öldürüldüğü de bu iddialar arasındadır. Öte yandan Hizbullah aracılığıyla İsrail’e atılan füzelerde parmağı olduğu düşünülmektedir. İran içerisinde başlayan ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırdığı için Batılı devletlerin tepkisini almıştır. Nitekim Süleymani, 3 Ocak 2020’de İran destekli Kataib Hizbullah militanlarını ve Haşdi Şabi’yi ABD üslerine yönelik saldırı için görevlendirdiği iddiasından ötürü ABD Başkanı Donald Trump tarafından verilen talimatla, Bağdat’ta gerçekleştirilen bombalı saldırı neticesinde öldürülmüştür.

Kasım Süleymani’nin cenazesi

Cenaze töreni ülke çapında izdiham yaratmış ve tören esnasında elli İranlı hayatını kaybetmiştir. İran dini lideri Ali Hamaney, bu saldırının alçakça olduğunu söylemiş ve ABD’den intikam alacağını duyurmuştur.

Alp Emeç

Stratejik Ortak Misafir Yazar

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Fetullah’ın gen haritası çıkartıldı !!!.. Fetullah Gülen’in soyu İran Ermenilerine çıktı !!!


Fetullah’ın gen haritası çıkartıldı !!!.. Fetullah Gülen’in soyu İran Ermenilerine çıktı

İşte FETÖ’nün gen haritası

Gerçek Hayat dergisi, dünyanın en alçak terör örgütü FETÖ’nün yüz yıllık hikayesini özel sayı olarak yayınladı. Özel sayıda, FETÖ ve Pensilvanya’daki elebaşı Fetullah Gülen’e dair birbirinden çarpıcı bilgi ve belgeler yer alıyor.

Gerçek Hayat Dergisi, özel bir sayı ile ihanet şebekesi FETÖ’nün gen haritasını ortaya çıkardı. Terörist başı Fetullah Gülen’in gizli teşkilatlarla ilişkileri, masonlarla bağlantıları, bugüne kadar yayınlanmayan bilgi, belge ve detaylarla ortaya konuldu.

İNÖNÜ VE GÜLEK İLE BAĞLANTILARI

Örgütün kuruluş amacının yanısıra örgütlenme modeli de en ince detayına kadar aktarıldı. Devletin kılcal damarlarına kadar sızan örgütün yolunu açan yerli ve yabancı işbirlikçiler ifşa edildi. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü ve CHP’nin kudretli mason Genel Sekreteri Kasım Gülek’in terörist Gülen’e destekleri, 27 Mayıs Milli Birlik Komitesi Genel Sekreteri Albay M. Şükran Özkaya ve gazeteci İnal İnanç’ın arşivinden çıkan özel belgelerle ifşa edildi.

KARANLIK İLİŞKİLER AĞI

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Musevi işadamı İshak Alaton, CHP eski Milletvekili Aydın Bolak, Vehbi Koç, Özel Harpçi Resat Taylan, CIA Ortadoğu Şefi Graham Fuller, Amerikan Yahudi Örgütü Başkanı Abraham Foxman ve CIA ajanı Henri Barkey gibi isimlerin FETÖ’nün kurulması, gelişmesi ve yayılması için yaptığı yardımlar kapsamlı bir şekilde gözler önüne serildi.

SOY AĞACI İRAN’A UZANIYOR

Sayıdaki en dikkat dosyalardan birisi de terörist Fetullah Gülen’in şaibeli soy ağacı ve öz geçmişi oldu. Dosyada Gülen’in soy ağacının İran Ermenilerine dayandığı ifade edildi: “Baş terörist Gülen’in babası Ramiz, fiili olarak Van-Erciş-Hevirzok doğumludur. Ancak nüfusa Hasankale olarak yazılmıştır. İran’daki 1852 Babi (Bahai) ayaklanmasına katılanlardan olan baba dedeleri Anadolu’ya kaçmış Ermenidir. Terörist başı Gülen’in annesinin nüfustaki kızlık ismi Rebia idi. Evlendiğinde nüfusta ismi Rabia’ya dönüşmüştür. Mezar taşında Refia yazsa da aile içindeki ismi Rabin’dir. Gülen de 1986 yılında pasaport alırken annesinin bu 3 adından biri olan Rabin’i yazmıştır.”

DEVLETE BÖYLE SIZDI

Gülen’in devlete bizzat sızış öyküsü sayfalarda yerini aldı. Yaşı tutmamasına rağmen imam yapılması, hiç okula gitmediği halde ilkokul diploması verilmesi, devlet memuru olabilmesi için yaşının büyütülmesi ve CHP ile ilk teması satır satır ortaya döküldü. Gülen’in en büyük hamilerinden birisi olan Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür’ün de portresine yer verildi.

TUNAGÜR’Ü FETÖ MÜ ÖLDÜRDÜ?

Masonik Manevi Cihazlanmacılarla yakın teması olan Tunagür’ün de bizzat hamilik yaptığı Gülen tarafından öldürülmüş olabileceği anlatılarla özel sayıya taşındı: Oğlu Mehmet Tunagür’ün anlattığına göre, hastanede tedavi gören Tunagür, taburcu olacağı için eşyaları hazırlanır. Hastaneden çıkmalarına artık dakikalar vardır. Son bir kere daha muayene etmek için doktorlar yanına girer. Tunagür onlar gidince tekrar yatağa düşer ve bir iki saat sonra ölür. Bu hastane son anda Hakan Fidan yetişmeseydi Recep Tayyip Erdoğan’ın da ameliyat masasında kalacağı rivayet edilen Sema Hastanesi’dir….

DİYALOG FİTNESİ NASIL DOĞDU?

FETÖ’nün en büyük fitnelerinden birisi olan ‘dinler arası diyalog’ projesinin köklerine de özel sayıda inildi. ‘İbrahim’i dinler projesi’ başlıyor’ başlıklı dosyada özetle şu bilgilere yer verildi: Masonlar 1955’te İstanbul’u üç dinin başkenti yapmak da dahil ‘dinler Arası Diyalog ve Hoşgörü’ projesi başlatır. 1960 darbesi ili proje sekteye uğrar. 1963 yılında bu kez de görev mason Gülen’e tevdi edilir…

İRAN DOSYASI : İran İslam Devrimi NASIL OLDU ????


İran İslam Devrimi NASIL OLDU ???

Orta doğunun hem kültürel hem de jeopolitik önem itibari ile en kritik ülkelerinden birisi olan İran’daki 1979 İslam Devrimi’ni; İran tarihinden başlayarak incelemek daha doğru olacaktır.

Zerdüştlük’ten İslam’a

Bundan 2500 yıl öncesinde bölgedeki önemli güç olan Persler, Akamanış Hanedanı’nın kurucusu Büyük Kirüs zamanında oldukça parlak yıllar yaşıyorlardı. Buna bir de Büyük Kiros’un MÖ 539 yılında, Babillileri yenmesi eklenince Persler giderek devleşiyordu. Bu da yetmiyor Büyük Kiros’un Babil halkı için "adalet, merhamet ve yüce gönüllülük ile muamele etmeye kararlı" olarak sunduğu anıt yazısı tarihe damgasını vuruyordu. Sebebi ise bu anıt yazının günümüzün en eski ‘insan hakları sözleşmesi’ olarak kabul görmesiydi.

Büyük Kiros (Günümüzdeki İran halkı; insanlığa, bilime ve edebiyata nice katkılar sağlayan Büyük Kirus’un bu denli büyük bir İmparatorluğu’nun varisleri olarak tanınmaktansa sadece medeniyet çatışması yaşayan ve petrol zengini bir ülke halkı olarak görülmekten oldukça rahatsızdır.)

Fakat dünya Sultan Süleyman’a kalmadığı gibi Büyük Kiros’a da kalmadı ve bölge işgallere doyamadı.

Bunlar işin devlet boyutlarıydı. Asıl önemli konu ise tarihten beri süre gelen insanın maneviyatı yani özündeki din duygusuydu. Persler zamanında bölgeye Zerdüştlük hakim olmuştu, hatta Persler Zerdüştlüğü resmi din olarak kabul etmişti. Fakat Zerdüştlükten sonra da Emevilerle öncülüğünde M.S. 630’larda gerçekleşen Müslüman Arap akınları ile birlikte bölge İslam dini ile bütünleşmeye başladı.

Petrol

İran geçen 20. Yüzyıla kadar birçok devletin egemenliğinde olmuştur. Fakat asıl hedef haline gelmesi ise petrolün keşfi ile oluşmuştur. Özellikle sanayi devrimiyle beraber emperyalizm sistemi baş göstermiş, ülkelerin doğal rezervleri oldukça önemli bir konu haline gelmişti. Bununla beraber de tarih sahnesinde ‘great game’ya da ‘büyük oyun’ olarak anılan strateji oynanmaya başlandı.

Başta İngiltere (Büyük Britanya) ve Çarlık Rusya’sı olmakla beraber, Almanya ve Fransa arasında Osmanlı İmparatorluğu topraklarını, Orta Asya ve Uzak Doğu ülkelerinin topraklarını elde etme çabası başladı. Bunu da sanayi devrimine bağlayacak olursak değerli topraklara sahip olan Ortadoğu emperyalist güçlerin en sevdiği pastası oluverdi. Bu pastanın bütün dilimlerinde pay sahibi olmak isteyen devletlerce Ortadoğu’nun bitmek bilmeyen çilesi başlatılmış oluyordu.

Peki, bu durum İran’ını yani dönemin Kaçar Hanedanı’nı nasıl etkiledi? 20. Yüzyılın başlarında zaten bir otorite boşluğu ve yönetimsel sıkıntıları olan kaçar hanedanında kırsal bölgelerde hala feodal bir yapı hüküm sürerken kentlerde ise küçük ama tehlikeli burjuvazi havası vardı. Bu grubun içinde mollalar, ulemalar ve çarşı esnafı olarak adlandırılan gruplar kendi içlerinde bir anda örgütlenip tehlike yaratabiliyorlardı.

Ortadoğu’da kıymetli topraklara sahip olan fakat yönetim yapısı oldukça istikrarsız olan Kaçar Hanedanı’nda yanı İran’da büyük oyunun oyuncuları teker teker devreye girmeye başladı. Ülkede petrol rezervlerinin olduğu 1900’lerin başında öğrenilince ülke, isyandan geçilmez oldu.

20. yüzyılın başlarında Kaçar hanedanındaki yönetim boşluğu, yabancı ülkelere tanınan imtiyazlar, ülkede petrolün bulunması, Rusların bölge topraklarına göz dikmesi, ülkedeki feodalizme benzer yapı derken İngilizlerin petrol sevdalısı desteğiyle 1906 yılında İran’da meşrutiyet ilan edildi. İlan edilen bu meşrutiyetle beraber İran birdenbire liberal, zamanının örneklerine göre çok ileride bir anayasaya sahip oldu. Devrim niteliğinde olan bu meşrutiyetle İran ilk anayasasını ve ulusal parlamentosunu ortaya çıkardı. Hatta bu anayasa o kadar fazla kapsamlıydı ki ülke sınırları içerisinde yaşayan etnik gruplardan Hristiyanlar, Zerdüştler ve Yahudiler bile resmi olarak tanınmışlardı.

Bu meşrutiyetin ilanıyla Nasıreddin Şah ve akabindeki Muzaffereddin Şah Kaçar Hanedanlığı üyelerinin sahip olduğu ülke artık yoktu. Hiç bir meşrutiyetin kolay olmadığı gibi bu meşrutiyet de kolay olmadı ve 1911 yılına kadar Muzaffereddin Şah Kaçar meşrutiyetini kabullenemedi, kaldırmak istedi yapamadı, Rusların desteğini alarak hatta ve hatta Kuzey İran’ı Rusya’ya vererek direndi fakat yine de bu harekete engel olamadı ve çareyi Rusya’ya kaçmakta buldu.

İngiltere Yönetimi Ele Alıyor

1911’den 1920’lere kadar I. Dünya savaşının etkisiyle Kaçar hanedanı zor dönemler geçiriyordu. 140 yıldır ülkeyi yöneten Kaçar hanedanı Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ve Rus askerlerinin işgal hareketlerini takiben iyice zayıflamış; ulema ve ordu saflarında yönetimde değişim istekleri ve içten içe dış kuvvetli ayaklanmalar kendisini göstermeye başlamıştı. Ülkede bu değişim beklentisini yönetebilecek ve harekete geçirecek tek oldu ise ülkenin tek düzenli yönetim birimi olan Kazak Tugayı ordusuydu.

Kazak Tugay’ının en konuşulan ismi ise komutan Rıza Pehlevi Han’dı. Rıza Han dönemin en düzenli biriminin etkili karakteri olarak o dönemdeki siyasetin önemli düşünürlerinin desteğini almıştı. Ama bu iş öyle içerden gıcırdanmalar, hareketlenmeler ile olacak iş değildi dışarıdan bir destek gerekiyordu. O da tabiki büyük sömürge imparatorluğu İngiltere’ydi. 1921’de İngiltere’nin desteği ile Rıza Pehlevi bir askeri darbe gerçekleştirdi ve Kaçar şahı devrilip yerine İngilitere’nin adamı Rıza Pehlevi geldi. Böylelikle İran’da Pehlevi Hanedanlığı başlamış oldu. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bu şekilde de İngiltere hem aldığı petrol imtiyazlarıyla hem de desteklediği liderlerle İran politikasına egemen oldu. İlerleyen dönemlerde Musaddık gibi isimler petrolü ulusallaştırma çabaları içine girince de İngiltere gerektiği zaman CIA’in desteğini de alarak yine bir darbe kendi adamını yönetime getirdi.

Fazla Para Devrime Yol Açıyor

İran’ın ekonomisi kazandığı petrol gelirleri sayesinde günden güne düzeliyordu. İkinci Dünya Savaşı atlatıldı, hem petrolün önemi hem de İngiltere’nin hâkimiyeti daha da arttı. Ta ki 1973 – 1974 petrol krizine kadar. Bu dönemde OAPEC’in Arap-İsrail Savaşları nedeniyle İsrail’e yardım yapan Amerika’ya ambargo uygulaması üzerine petrol fiyatları birden tavan yaptı ve İran’ın petrol gelirleri beklenmedik bir şekilde arttı.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi ve Eşi Farah Diba

İran, ise ülkeye akan dolarları kontrolsüz bir şekilde ülke içine harcıyor lüks ve gereksiz yatırımlar yapıyordu. Bu nedenle de ülkedeki enflasyon dev bir şekilde arttı. Para homojen dağılmıyordu, zengin daha da zenginleşiyor fakirin alım gücü ise enflasyon tarafından yutuluyordu. Kasabalarda yaşayanlar birden şehirlere göçmeye başladı ve ülkede ciddi anlamda bir siyasi kaos oluşmaya başladı. Ülkede ayaklanmalar baş göstermeye başlamıştı. Tüm bunların da üzerine Şah’ın 1977’de çıkardığı yasa ile kendi partisi dışındaki tüm partilerin faaliyetlerini sonlandırması da İran’daki bunalımı körükleyen etken oldu.

Zaten Şah’ın ülkeyi modernleştirme çabaları İslami kesim tarafından tepki ile karşılanıyordu. Bir de bu yaptırım ile halkın birçok farklı kesimi Şah’a güvenini kaybetti. İran’daki isyanlar öyle bir hal almaya başladı ki ne İngiltere ne de ABD bu isyanları kontrol altına alamadı ve destekledikleri Şah’ı koruyamadı.

Humeyni ve İslam Devrimi

Tüm bunların neticesinde tüm muhalif halk Şah’ın en büyük rakibi olan ve sürgüne gönderilen Şii molla Ayetullah Humeyni’nin İslam odaklı politikası altında birleşti ve Humeyni’nin örgütlediği eylemler ve grevlerle 16 Ocak 1979’da Şah ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı, ABD’ye kaçtı. Bunun üzerine yıllardır sürgünden halkı ateşleyen İslam devrimin lideri Ayetullah Hümeyni İran’a döndü başa geçti.

Ayetullah Humeyni’nin İran’a dönüşü

Önce 1 Şubat 1979’da İslam’a sadık bir İran istediğini televizyonlarca duyurdu. 1 Nisan 1979’da da gerçekleştirdiği referandum sonucu İran resmen İslam Cumhuriyeti haline geldi. Aralık 1979’da ülke teokratik anayasayı ve Humeyni’nin dini liderliğini onaydı. Bu şekilde İran’daki İslam Devrimi resmen gerçekleşmiş oldu.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Salih Kallab /// Suriye’de iktidar kavgası : İran devre dışı mı kalıyor ???


Salih Kallab /// Suriye’de iktidar kavgası : İran devre dışı mı kalıyor ???

8 Mayıs 2020

Rusların Esed’e oynadıkları bahis sona erdi, İranlıların Suriye’den çıkmaları ise kaçınılmaz

Putin’in milyarder şefinin Suriye Devlet Başkanına karşı başlattığı kötüleme ve küçük düşürme kampanyasından önce bile (bazı kaynaklar arkasında bizzat Rusya Devlet Başkanının yer aldığını söylüyor ki kanımca bu doğru ve açıktır, bu konuda hiçbir şüphem yoktur) Moskova ve Şam arasındaki sular bulanıktı. Bu saldırı öncesinde Suriye-Rusya ilişkilerinin sarsıldığına ilişkin çok sayıda gösterge vardı. Sözgelimi, Beşşar Esed’in 2015 yılında imzalanan anlaşma eskidiği ve yenilenmesini gerektiren bölgesel gelişmeler gerekçesiyle Rusya’nın iki ülke arasında yeni bir anlaşma imzalama talebini görmezden gelmesi gibi.

Beşşar Esed’in 2011 yılında Arap Baharı’nın başlangıcı ile birlikte ülkesinde patlak veren devrimin erken dönemlerinden itibaren İran’ın Suriye’deki yoğun askeri varlığı, Hizbullah ve diğer milis güçler bütün ağırlıklarıyla topraklarında var olmalarına rağmen rejiminin sonunun yakın olduğunu hissettiği biliniyor. Rusya ve özellikle de gücünün ve ışıltısının zirvesinde olduğu dönemde Sovyetler Birliği Suriye’nin başat destekçisi olduğu için Başkan Vladimir Putin’den yardım istemesi gerektiğini biliyordu.

Aslında Beşşar Esed’in Rusya Devlet Başkanına çağrıları başlangıçta yardım talebi şeklindeydi. Çünkü Başkan Putin ne Stalin ne de Kruşçev’di. Keza Rusya da Sovyetler Birliği değildi. Bu nedenle, tehlikeli boyutlar almaya başlayan Suriye çatışmasına ülkesinden önce erkenden müdahil olan birçok devletin nabzını yoklamalıydı. Bunların başında da elbette 1967’den bu yana batı yönünden Şam’a hâkim son derece önemli stratejik bir mevki olan Golan Tepelerini işgal eden İsrail geliyordu. Uzun yılların deneyimlerden bir ders çıkarmak istersek, İsrail’in Golan Tepelerinin yanı sıra Havran’dan Suveyda ve Humus ile Fırat nehrinin tüm doğu bölgesine kadar artık bu Arap ülkesini askeri olarak tamamen kontrol ettiğini görürüz. İsrail, askeri stratejistlerin doğuda Irak sınırının ötesine, güneyde Ürdün sınırının ötesine, kuzeyinden güneyine işgal altındaki Filistin’in sınırlarının ötesine, Akdeniz’in derinliklerine uzanan izleme noktası olarak tanımladıkları “Cebeli el-Şeyh”i halen işgal ediyor.

Burada işaret edilmesi gereken bir nokta da Rusya’nın Çarlar ve elbette Sovyetler Birliği’nin ilk başkanlarından Lenin ve Stalin döneminde dahi her zaman “hırsla” Akdeniz kıyılarında bir dayanak noktasına sahip olma arzusundaydı. Zira bilindiği gibi Akdeniz, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarını birleştirmektedir. Yakın ve uzak tarih dönemleri boyunca batının doğuya, doğunun da batıya deniz yolu olmuştur.

Her halükârda, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden, Arap dünyasının bölünüp parçalanmasından ve Birinci Dünya Savaşının ganimetlerinin paylaşılmasından sonra Suriye ilk olarak bağımsızlığını kazanana kadar, Cezayir’de ve birçok Arap Afrika ülkesinde yaptıklarının aynısını burada da yapan Fransızların eline geçti. Daha sonra, Osmanlı devletinin mirasçısı Mustafa Kemal Atatürk’ün fodağı oldu. Atatürk, 1939 yılında Fransızların Türkiye lehine Akdeniz’in incisi İskenderun sancağından feragat etmesiyle bu sancağı ülkesine kattı. Gerçek şu ki, tarihin Cumhurbaşkanı Hafız Esed hakkında kaydettiği en kötü şey, şu anda Türkiye’deki cezaevlerinden birinde bulunan Abdullah Öcalan liderliğindeki PKK’ya verdiği sürekli destek nedeniyle Türkiye ile arasında baş gösteren sorunu çözmek için 1998 yılında İskenderun’un Suriye Arap Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu görüşünden vaz geçmesidir.

Bu bölgede çatışmayı körükleyen nedenlerden biri de, ABD’nin komünist yayılmayı durdurmak gerekçesi ile kendisinin doğrudan içinde yer almadığı ünlü Bağdat Paktı’nı (CENTO) kurması oldu. Bu pakt, Irak, Türkiye, İngiltere, İran ve Pakistan’ın içeriyordu. Buna karşılık, Sovyetler Birliği liderliğinde başka bir pakt kuruldu. Suriye bu dönemde, Bağdat Paktı, ülkeleri ve özellikle de Türkiye tarafından büyük baskılara maruz kaldı. Bunun üzerine dönemin Suriye savunma bakanı Halid el-Azm, 1957 yılında Moskova ile askeri ve ekonomik bir anlaşma imzaladı. Daha sonra da General Afif el-Bizri (solcu) savunma bakanlığına atandı.

Böylece Suriye yeni bir yola girdi ve Cemal Abdunnasır liderliğindeki yeni devletin bir parçası oldu. Ne var ki, bu birlik çok geçmeden 28 Eylül 1961’de askeri bir darbe ile dağıldı. Bu darbe, Mısır Devlet Başkanı ve Mısır ile birlikten kurtulmak için Suriyeli Subaylar Yüksek Komutanlığı tarafından gerçekleştirildi. Kendisinin Suriye’de Baas Partisinin 1961 yılında gerçekleştirdiği ilk darbeye hazırlık – ki bu kesin değildir- olduğu da söylenir. Suriye Baas Partisinin bu darbesini Irak Baas Partisinin askeri darbesi takip etti ama partinin iktidarı çok uzun ömürlü olmadı. Ancak çok geçmeden 1969’da ikinci bir askeri darbe gerçekleştirdi. Böylece bu tarihten Saddam rejiminin 2003 yılında devrilmesine ve üç yıl süren “şekli” ve “göstermelik” bir mahkemeden sonra idam edilmesine kadar Irak Baas Partisi tarafından yönetildi.

Bütün bu tarihsel sunumu yapmaktaki amacımız, Hafız Esed’in 1970’de gerçekleştirdiği ve kendisine “Tashih Hareketi” adını verdiği darbeden sonra Baas Partisinin, 2000 yılında babadan oğula geçen askeri ve tek adam yönetimine dayanan bir rejimin vitrininden ibaret hale geldiğini göstermektir. Bu noktada, 2000 yılı sonrasının iç çatışmalar ve siyasi kayıp yılları olduğu konusunda oybirliği olduğunu belirtmeliyiz. Bu dönemde, Baas Partisi, Baba Esed döneminin sembol isimleri sayılan Mustafa Talas, Abdulhalim Haddam gibi isimler uygulamada ortadan kayboldular. Cumhurbaşkanlığı ve her şeyde babasının yerine geçen oğul, eski üst düzey yetkililerin “Alevilerin Suriyesi” olarak tanımladıkları ülkesine “Yararlı Suriye” adını verdi. Bu, Suriye’nin gerçekten de birçok çatışmanın eşiğinde olduğuna dair kanıt ve delillerle desteklenen olasılıkları açığa çıkardı. Rusların, Suriye Cumhurbaşkanını bu kadar sert bir şekilde hedef aldıklarında muhtemelen sadece bir dini grubun değil tüm Suriyelilerin kabul edeceği alternatif bir rejim kurmaya çalıştıklarını kanıtlarla pekiştirdi.

Bütün bu bilgilerden sonra asıl önemli olan, Rusların Suriye’deki varlıklarının kalıcı ve sürekli olduğunu düşündüklerinin açık hatta kesin olduğudur. Nitekim bu stratejik ülkede 3 askeri üsleri oldu. Birincisi, Humeymim Hava üssü, ikincisi Lazkiye şehrinin kuzeyindeki deniz üssü, üçüncüsü de Kamışlı bölgesinde bulunuyor. Bu, Moskova’nın bu ülkede istikrarlı, bütün etnik ve dini grupları ile Suriye halkını temsil eden, gerçekten eskimiş ve Alevilerin bile tamamını temsil etmeyen bu rejime alternatif bir rejim istediği anlamına geliyor. Bu rejimin Alevilerin tamamını temsil etmediğini söyledik çünkü Hafız Esed, 8 Mart 1963 ile 23 Şubat 1966’da gerçekleştirilen darbelerde başat rol oynayan Salah Cedid dahil kendisine muhalif olan tüm temel ve sembol Alevi isimleri tasfiye etmişti.

Bütün bunlar, her zaman değil de arada bir kopan tüm bu fırtınalara rağmen “ayakta kalmasının” mümkün olduğu Beşşar Esed rejimi için geçerli. İranlılara gelince, Ruslar herkesten çok İranlıların bu bölgedeki müdahalelerinin şu anda olduğu gibi kalmayacağını biliyorlar.

Salih Kallab

Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı

İRAN DOSYASI /// Mehmet Çetin : İran’ın Dış Politikada Kullandığı Din Dili


Mehmet Çetin : İran’ın Dış Politikada Kullandığı Din Dili

14 Aralık 2015

Bilindiği gibi Humeyni devriminden sonra İran dış politikada “İslam coğrafyasında en etkili silah olan “Din Dili”ni tercih etmişti. Bu dil, görünüşte bütün Müslümanları içine alan ve mezhep faktörünü önemsizleştiren bir çerçeve içinde sunuluyordu. Bu strateji islam dünyasında büyük bir sempati ile karşılanmış, sünni toplumlarda bile İran lehine son derece olumlu bir etki uyandırmıştı.

İran Devriminden çok değil birkaç yıl sonra özellikle Humeyni’nin ölümünden sonra İran, milliyetçi ve mezhepçi reflekslerine yeniden döndü. Bu aynı zamanda İran’ın uluslararası sistemle bütünleşmesi anlamına geliyordu. İran, ABD’ye karşı retorikten öteye gitmeyen sert bir tutum geliştirirken perde gerisinde bu iki ülke ile inanılmaz derecede sıkı ve güçlü bir işbirliği sergileniyordu.

Bu işbirliği ABD’nin Afganistan’ı ve Irak’ı işgali ile başlamıştı. İşte birkaç örnek: Hâşimi Rafsancani 2002 yılında Tahran’da bir Cuma namazında verdiği hutbede şöyle diyordu; “Amerikalılar eğer İran ordusu olmasaydı Taliban rejimini deviremeyeceklerini bilmelidirler… İran güçleri Taliban’ı öldürdü ve yıkılmasında kolaylık temin etti. Eğer Taliban’a karşı güçlerimiz savaşmamış olsa idi Amerikalılar Afgan bataklığında boğulur giderlerdi.”

İran eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad; “Biz Afganistan’da Amerika’ya yardım ettik, sonra Irak’ta yardım ettik. Buna rağmen Bush kibirlenip bizi kötülüklerin şer odağı olarak suçluyor.” Yine Muhammed Ali Abtahi’nin (İran eski cumhurbaşkanı yardımcısı): 15 Ocak 2004’te yaptığı bir konuşma: “Eğer İran’ın desteği olmasaydı Kabil ve Bağdat bu kadar kolay bir şekilde düşmezdi.” (Alıntılar Sinan Tavukçu’nun haber10.com adlı haber sitesindeki “Kuşatılan İran (2)” başlıklı yazısından alınmıştır.

İran bu tutumunu Rus desteğiyle Azerbaycan’ı işgal eden Ermenistan’ı destekleyerek devam ettirdi. Buna karşılık ABD, Irak’taki iktidarı İran yanlısı Nuri Maliki’ye teslim ederek ödüllendirdi, İran’ı. Bütün bu gelişmeler İran’ın dış politikada mezheplerüstü islami bir politika değil, ulus devlet politikası izlediğini gösteriyordu. Ama bu politikada mezhepçi işaretler çok açık değildi.

İran’ın mezhepçi politikası, Suriye’deki iç savaştan sonra inkâr edilemez bir biçimde ortaya çıktı. 300 bin insanı katleden, 6 milyondan fazla insanı başka ülkelere iltica etmek zorunda bırakan, şianın sapkın bir kolu olarak gördükleri Beşar Esat’ın nusayri azınlığa dayalı laik Baas rejimini asker göndermek dâhil bütün gücüyle ve kayıtsız şartsız destekleyen İran’ın mezhepçi dış politikası bir kere daha kendini gösterdi.

İran bu politikasını Körfez ülkeleri ve Pakistan’da da sürdürmektedir.

İran’ın iç politikasındaki hakim çizgi ise fars milliyetçiliğidir. Nüfusunun yarıdan fazlasını oluşturan Türklere kendi dillerinde eğitim hakkı tanımayan, anayasasının 15. maddesinde, "İran’ın resmi ve ortak dili Farsça’dır. Resmi yazışmalar ve ders kitapları bu dille yazılır. Fakat basın ve kitle iletişim araçlarında ve okullarda yerel ve aşiret dillerinin ve o dillere ait edebiyatın Farsça’nın yanı sıra öğretilmesi serbesttir" hükmü yer almaktadır. Fars olmayan etnik grupları “şia mezhebi” potasında birleştirmeye çalışarak milliyetçi tutumunu gizleyen İran’ın kullandığı “din dili” sünni karşıtlığı üzerine oturtulmuştur.

Bu “din dili” İslam ülkelerinin çıkarları aleyhine olduğu ölçüde uluslararası sistem tarafından desteklenmekte, islam ülkelerinin bölünmüşlüğünü kalıcı kılan bir imkân olarak görülmektedir.

Başta Türkiye olmak üzere bütün islam ülkeleri İran’ın iç ve dış politikada “teostratejik“ bir araç olarak başarıyla kullandığı bu “din dili”ni incelemeye başlamalıdır.

İran’ın islam dünyasını şii-sünni diye bölme, şii toplumların ve iktidarların hamisi olma politikası ancak şia, Caferilik ve İran şiası üzerinde yapılacak ciddi araştırmalarla ortaya çıkarılabilir.

Bilindiği gibi, İran Şiası, kendisini Caferilik ile temellendirerek meşrulaştırır. İmam Cafer’in kurduğu fıkıh ekolünden toplumun bütün ekonomik kaynaklarını eline geçirerek milyarder Ayetullahlardan oluşan bir “ruhbanlar sınıfı”nın çıkarılamayacağını, birey ve toplumun yöneticilerini seçme ve seçilme hak ve iradesini engelleyen ruhbanlar sınıfı iktidarının Caferilikle ilgisinin olamayacağı açıktır.

Ancak bütün bu soru ve sorunlar ilim adamları tarafından incelenmeli, İran’ın hoyratça kullandığı bu tehlikeli “din dili” silahı etkisiz hale getirilmeli, Caferilik, İran şiasından kurtarılarak hak ettiği değere kavuşturulmalıdır.

Bu çalışmalar, sünni bir gayretle değil müslümanların, kemikleşmiş yanlışlardan, fazlalıklardan ve eksikliklerden arındırılması çalışmasının bir parçası olarak yapılmalıdır.

Kısaca söylersek, İran’ın kullandığı din dili, sadece bir iç ve dış politika konusu değil, aynı zamanda bir ilahiyat sorundur.