İRAN DOSYASI : İran İslam Devrimi NASIL OLDU ????


İran İslam Devrimi NASIL OLDU ???

Orta doğunun hem kültürel hem de jeopolitik önem itibari ile en kritik ülkelerinden birisi olan İran’daki 1979 İslam Devrimi’ni; İran tarihinden başlayarak incelemek daha doğru olacaktır.

Zerdüştlük’ten İslam’a

Bundan 2500 yıl öncesinde bölgedeki önemli güç olan Persler, Akamanış Hanedanı’nın kurucusu Büyük Kirüs zamanında oldukça parlak yıllar yaşıyorlardı. Buna bir de Büyük Kiros’un MÖ 539 yılında, Babillileri yenmesi eklenince Persler giderek devleşiyordu. Bu da yetmiyor Büyük Kiros’un Babil halkı için "adalet, merhamet ve yüce gönüllülük ile muamele etmeye kararlı" olarak sunduğu anıt yazısı tarihe damgasını vuruyordu. Sebebi ise bu anıt yazının günümüzün en eski ‘insan hakları sözleşmesi’ olarak kabul görmesiydi.

Büyük Kiros (Günümüzdeki İran halkı; insanlığa, bilime ve edebiyata nice katkılar sağlayan Büyük Kirus’un bu denli büyük bir İmparatorluğu’nun varisleri olarak tanınmaktansa sadece medeniyet çatışması yaşayan ve petrol zengini bir ülke halkı olarak görülmekten oldukça rahatsızdır.)

Fakat dünya Sultan Süleyman’a kalmadığı gibi Büyük Kiros’a da kalmadı ve bölge işgallere doyamadı.

Bunlar işin devlet boyutlarıydı. Asıl önemli konu ise tarihten beri süre gelen insanın maneviyatı yani özündeki din duygusuydu. Persler zamanında bölgeye Zerdüştlük hakim olmuştu, hatta Persler Zerdüştlüğü resmi din olarak kabul etmişti. Fakat Zerdüştlükten sonra da Emevilerle öncülüğünde M.S. 630’larda gerçekleşen Müslüman Arap akınları ile birlikte bölge İslam dini ile bütünleşmeye başladı.

Petrol

İran geçen 20. Yüzyıla kadar birçok devletin egemenliğinde olmuştur. Fakat asıl hedef haline gelmesi ise petrolün keşfi ile oluşmuştur. Özellikle sanayi devrimiyle beraber emperyalizm sistemi baş göstermiş, ülkelerin doğal rezervleri oldukça önemli bir konu haline gelmişti. Bununla beraber de tarih sahnesinde ‘great game’ya da ‘büyük oyun’ olarak anılan strateji oynanmaya başlandı.

Başta İngiltere (Büyük Britanya) ve Çarlık Rusya’sı olmakla beraber, Almanya ve Fransa arasında Osmanlı İmparatorluğu topraklarını, Orta Asya ve Uzak Doğu ülkelerinin topraklarını elde etme çabası başladı. Bunu da sanayi devrimine bağlayacak olursak değerli topraklara sahip olan Ortadoğu emperyalist güçlerin en sevdiği pastası oluverdi. Bu pastanın bütün dilimlerinde pay sahibi olmak isteyen devletlerce Ortadoğu’nun bitmek bilmeyen çilesi başlatılmış oluyordu.

Peki, bu durum İran’ını yani dönemin Kaçar Hanedanı’nı nasıl etkiledi? 20. Yüzyılın başlarında zaten bir otorite boşluğu ve yönetimsel sıkıntıları olan kaçar hanedanında kırsal bölgelerde hala feodal bir yapı hüküm sürerken kentlerde ise küçük ama tehlikeli burjuvazi havası vardı. Bu grubun içinde mollalar, ulemalar ve çarşı esnafı olarak adlandırılan gruplar kendi içlerinde bir anda örgütlenip tehlike yaratabiliyorlardı.

Ortadoğu’da kıymetli topraklara sahip olan fakat yönetim yapısı oldukça istikrarsız olan Kaçar Hanedanı’nda yanı İran’da büyük oyunun oyuncuları teker teker devreye girmeye başladı. Ülkede petrol rezervlerinin olduğu 1900’lerin başında öğrenilince ülke, isyandan geçilmez oldu.

20. yüzyılın başlarında Kaçar hanedanındaki yönetim boşluğu, yabancı ülkelere tanınan imtiyazlar, ülkede petrolün bulunması, Rusların bölge topraklarına göz dikmesi, ülkedeki feodalizme benzer yapı derken İngilizlerin petrol sevdalısı desteğiyle 1906 yılında İran’da meşrutiyet ilan edildi. İlan edilen bu meşrutiyetle beraber İran birdenbire liberal, zamanının örneklerine göre çok ileride bir anayasaya sahip oldu. Devrim niteliğinde olan bu meşrutiyetle İran ilk anayasasını ve ulusal parlamentosunu ortaya çıkardı. Hatta bu anayasa o kadar fazla kapsamlıydı ki ülke sınırları içerisinde yaşayan etnik gruplardan Hristiyanlar, Zerdüştler ve Yahudiler bile resmi olarak tanınmışlardı.

Bu meşrutiyetin ilanıyla Nasıreddin Şah ve akabindeki Muzaffereddin Şah Kaçar Hanedanlığı üyelerinin sahip olduğu ülke artık yoktu. Hiç bir meşrutiyetin kolay olmadığı gibi bu meşrutiyet de kolay olmadı ve 1911 yılına kadar Muzaffereddin Şah Kaçar meşrutiyetini kabullenemedi, kaldırmak istedi yapamadı, Rusların desteğini alarak hatta ve hatta Kuzey İran’ı Rusya’ya vererek direndi fakat yine de bu harekete engel olamadı ve çareyi Rusya’ya kaçmakta buldu.

İngiltere Yönetimi Ele Alıyor

1911’den 1920’lere kadar I. Dünya savaşının etkisiyle Kaçar hanedanı zor dönemler geçiriyordu. 140 yıldır ülkeyi yöneten Kaçar hanedanı Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ve Rus askerlerinin işgal hareketlerini takiben iyice zayıflamış; ulema ve ordu saflarında yönetimde değişim istekleri ve içten içe dış kuvvetli ayaklanmalar kendisini göstermeye başlamıştı. Ülkede bu değişim beklentisini yönetebilecek ve harekete geçirecek tek oldu ise ülkenin tek düzenli yönetim birimi olan Kazak Tugayı ordusuydu.

Kazak Tugay’ının en konuşulan ismi ise komutan Rıza Pehlevi Han’dı. Rıza Han dönemin en düzenli biriminin etkili karakteri olarak o dönemdeki siyasetin önemli düşünürlerinin desteğini almıştı. Ama bu iş öyle içerden gıcırdanmalar, hareketlenmeler ile olacak iş değildi dışarıdan bir destek gerekiyordu. O da tabiki büyük sömürge imparatorluğu İngiltere’ydi. 1921’de İngiltere’nin desteği ile Rıza Pehlevi bir askeri darbe gerçekleştirdi ve Kaçar şahı devrilip yerine İngilitere’nin adamı Rıza Pehlevi geldi. Böylelikle İran’da Pehlevi Hanedanlığı başlamış oldu. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bu şekilde de İngiltere hem aldığı petrol imtiyazlarıyla hem de desteklediği liderlerle İran politikasına egemen oldu. İlerleyen dönemlerde Musaddık gibi isimler petrolü ulusallaştırma çabaları içine girince de İngiltere gerektiği zaman CIA’in desteğini de alarak yine bir darbe kendi adamını yönetime getirdi.

Fazla Para Devrime Yol Açıyor

İran’ın ekonomisi kazandığı petrol gelirleri sayesinde günden güne düzeliyordu. İkinci Dünya Savaşı atlatıldı, hem petrolün önemi hem de İngiltere’nin hâkimiyeti daha da arttı. Ta ki 1973 – 1974 petrol krizine kadar. Bu dönemde OAPEC’in Arap-İsrail Savaşları nedeniyle İsrail’e yardım yapan Amerika’ya ambargo uygulaması üzerine petrol fiyatları birden tavan yaptı ve İran’ın petrol gelirleri beklenmedik bir şekilde arttı.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi ve Eşi Farah Diba

İran, ise ülkeye akan dolarları kontrolsüz bir şekilde ülke içine harcıyor lüks ve gereksiz yatırımlar yapıyordu. Bu nedenle de ülkedeki enflasyon dev bir şekilde arttı. Para homojen dağılmıyordu, zengin daha da zenginleşiyor fakirin alım gücü ise enflasyon tarafından yutuluyordu. Kasabalarda yaşayanlar birden şehirlere göçmeye başladı ve ülkede ciddi anlamda bir siyasi kaos oluşmaya başladı. Ülkede ayaklanmalar baş göstermeye başlamıştı. Tüm bunların da üzerine Şah’ın 1977’de çıkardığı yasa ile kendi partisi dışındaki tüm partilerin faaliyetlerini sonlandırması da İran’daki bunalımı körükleyen etken oldu.

Zaten Şah’ın ülkeyi modernleştirme çabaları İslami kesim tarafından tepki ile karşılanıyordu. Bir de bu yaptırım ile halkın birçok farklı kesimi Şah’a güvenini kaybetti. İran’daki isyanlar öyle bir hal almaya başladı ki ne İngiltere ne de ABD bu isyanları kontrol altına alamadı ve destekledikleri Şah’ı koruyamadı.

Humeyni ve İslam Devrimi

Tüm bunların neticesinde tüm muhalif halk Şah’ın en büyük rakibi olan ve sürgüne gönderilen Şii molla Ayetullah Humeyni’nin İslam odaklı politikası altında birleşti ve Humeyni’nin örgütlediği eylemler ve grevlerle 16 Ocak 1979’da Şah ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı, ABD’ye kaçtı. Bunun üzerine yıllardır sürgünden halkı ateşleyen İslam devrimin lideri Ayetullah Hümeyni İran’a döndü başa geçti.

Ayetullah Humeyni’nin İran’a dönüşü

Önce 1 Şubat 1979’da İslam’a sadık bir İran istediğini televizyonlarca duyurdu. 1 Nisan 1979’da da gerçekleştirdiği referandum sonucu İran resmen İslam Cumhuriyeti haline geldi. Aralık 1979’da ülke teokratik anayasayı ve Humeyni’nin dini liderliğini onaydı. Bu şekilde İran’daki İslam Devrimi resmen gerçekleşmiş oldu.

İRAN DOSYASI /// Mehmet Çetin : İran’ın Dış Politikada Kullandığı Din Dili


Mehmet Çetin : İran’ın Dış Politikada Kullandığı Din Dili

14 Aralık 2015

Bilindiği gibi Humeyni devriminden sonra İran dış politikada “İslam coğrafyasında en etkili silah olan “Din Dili”ni tercih etmişti. Bu dil, görünüşte bütün Müslümanları içine alan ve mezhep faktörünü önemsizleştiren bir çerçeve içinde sunuluyordu. Bu strateji islam dünyasında büyük bir sempati ile karşılanmış, sünni toplumlarda bile İran lehine son derece olumlu bir etki uyandırmıştı.

İran Devriminden çok değil birkaç yıl sonra özellikle Humeyni’nin ölümünden sonra İran, milliyetçi ve mezhepçi reflekslerine yeniden döndü. Bu aynı zamanda İran’ın uluslararası sistemle bütünleşmesi anlamına geliyordu. İran, ABD’ye karşı retorikten öteye gitmeyen sert bir tutum geliştirirken perde gerisinde bu iki ülke ile inanılmaz derecede sıkı ve güçlü bir işbirliği sergileniyordu.

Bu işbirliği ABD’nin Afganistan’ı ve Irak’ı işgali ile başlamıştı. İşte birkaç örnek: Hâşimi Rafsancani 2002 yılında Tahran’da bir Cuma namazında verdiği hutbede şöyle diyordu; “Amerikalılar eğer İran ordusu olmasaydı Taliban rejimini deviremeyeceklerini bilmelidirler… İran güçleri Taliban’ı öldürdü ve yıkılmasında kolaylık temin etti. Eğer Taliban’a karşı güçlerimiz savaşmamış olsa idi Amerikalılar Afgan bataklığında boğulur giderlerdi.”

İran eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad; “Biz Afganistan’da Amerika’ya yardım ettik, sonra Irak’ta yardım ettik. Buna rağmen Bush kibirlenip bizi kötülüklerin şer odağı olarak suçluyor.” Yine Muhammed Ali Abtahi’nin (İran eski cumhurbaşkanı yardımcısı): 15 Ocak 2004’te yaptığı bir konuşma: “Eğer İran’ın desteği olmasaydı Kabil ve Bağdat bu kadar kolay bir şekilde düşmezdi.” (Alıntılar Sinan Tavukçu’nun haber10.com adlı haber sitesindeki “Kuşatılan İran (2)” başlıklı yazısından alınmıştır.

İran bu tutumunu Rus desteğiyle Azerbaycan’ı işgal eden Ermenistan’ı destekleyerek devam ettirdi. Buna karşılık ABD, Irak’taki iktidarı İran yanlısı Nuri Maliki’ye teslim ederek ödüllendirdi, İran’ı. Bütün bu gelişmeler İran’ın dış politikada mezheplerüstü islami bir politika değil, ulus devlet politikası izlediğini gösteriyordu. Ama bu politikada mezhepçi işaretler çok açık değildi.

İran’ın mezhepçi politikası, Suriye’deki iç savaştan sonra inkâr edilemez bir biçimde ortaya çıktı. 300 bin insanı katleden, 6 milyondan fazla insanı başka ülkelere iltica etmek zorunda bırakan, şianın sapkın bir kolu olarak gördükleri Beşar Esat’ın nusayri azınlığa dayalı laik Baas rejimini asker göndermek dâhil bütün gücüyle ve kayıtsız şartsız destekleyen İran’ın mezhepçi dış politikası bir kere daha kendini gösterdi.

İran bu politikasını Körfez ülkeleri ve Pakistan’da da sürdürmektedir.

İran’ın iç politikasındaki hakim çizgi ise fars milliyetçiliğidir. Nüfusunun yarıdan fazlasını oluşturan Türklere kendi dillerinde eğitim hakkı tanımayan, anayasasının 15. maddesinde, "İran’ın resmi ve ortak dili Farsça’dır. Resmi yazışmalar ve ders kitapları bu dille yazılır. Fakat basın ve kitle iletişim araçlarında ve okullarda yerel ve aşiret dillerinin ve o dillere ait edebiyatın Farsça’nın yanı sıra öğretilmesi serbesttir" hükmü yer almaktadır. Fars olmayan etnik grupları “şia mezhebi” potasında birleştirmeye çalışarak milliyetçi tutumunu gizleyen İran’ın kullandığı “din dili” sünni karşıtlığı üzerine oturtulmuştur.

Bu “din dili” İslam ülkelerinin çıkarları aleyhine olduğu ölçüde uluslararası sistem tarafından desteklenmekte, islam ülkelerinin bölünmüşlüğünü kalıcı kılan bir imkân olarak görülmektedir.

Başta Türkiye olmak üzere bütün islam ülkeleri İran’ın iç ve dış politikada “teostratejik“ bir araç olarak başarıyla kullandığı bu “din dili”ni incelemeye başlamalıdır.

İran’ın islam dünyasını şii-sünni diye bölme, şii toplumların ve iktidarların hamisi olma politikası ancak şia, Caferilik ve İran şiası üzerinde yapılacak ciddi araştırmalarla ortaya çıkarılabilir.

Bilindiği gibi, İran Şiası, kendisini Caferilik ile temellendirerek meşrulaştırır. İmam Cafer’in kurduğu fıkıh ekolünden toplumun bütün ekonomik kaynaklarını eline geçirerek milyarder Ayetullahlardan oluşan bir “ruhbanlar sınıfı”nın çıkarılamayacağını, birey ve toplumun yöneticilerini seçme ve seçilme hak ve iradesini engelleyen ruhbanlar sınıfı iktidarının Caferilikle ilgisinin olamayacağı açıktır.

Ancak bütün bu soru ve sorunlar ilim adamları tarafından incelenmeli, İran’ın hoyratça kullandığı bu tehlikeli “din dili” silahı etkisiz hale getirilmeli, Caferilik, İran şiasından kurtarılarak hak ettiği değere kavuşturulmalıdır.

Bu çalışmalar, sünni bir gayretle değil müslümanların, kemikleşmiş yanlışlardan, fazlalıklardan ve eksikliklerden arındırılması çalışmasının bir parçası olarak yapılmalıdır.

Kısaca söylersek, İran’ın kullandığı din dili, sadece bir iç ve dış politika konusu değil, aynı zamanda bir ilahiyat sorundur.

İRAN DOSYASI /// CELAL RUŞEN : İran’ı Yeni Yılda Ciddi kriz bekliyor


CELAL RUŞEN : İran’ı Yeni Yılda Ciddi kriz bekliyor

İran İslam Cumhuriyeti 1979 yılından bu yana öyle yada böyle şimdiye kadar 40 yıllık ömründe çeşitli iktisadi ve askeri ambargolarda ayakta kalmış ve şimdiye kadar devam etmiştir. Önceki cumhurbaşkanı “Ahmedinejad” döneminde nükleer faaliyetlerinden dolayı daha geniş kapsamlı ambargolara maaruz kalan İran, ABD arasında “Obama” döneminde Avropa birliği, Çin ve Rusya’nın da girişimiyle bir antlaşma yapıldı ve bilindiği üzere o zamana kadarki bütün ambargoların büyük bir hissesi kalkmış oldu. İran’ın ABD’de bloke olmuş paraları uçakla İran’a gönderilerek İran rejimine teslim edildi. Fakat söz konusu antlaşma o kadarda uzun sürmedi.
Obama’dan sonra başkanlık yarışında demokrat aday Hilari klinton’un aksine cumhuriyetçi aday Trump seçim propagandasından itibaren Yapılmış olan antlaşmayı Obama’nın yönetimini eleştirmek için kullanarak “kötü bir antlaşma” diyerek başkan olduğu taktirde yırtıp atacağının sözünü vermişti. Nitekim öylede oldu. Trump başkan seçildikten sonra hükümet kadrosunun ve yardımcılarının seçiminden bile İran’a karşı tavrı aşağı yukarı belli oldu. Söz konusu antlaşma özellikle Avropa tarafının devam etmesi yönünde yoğun baskısı ve diplomatik girişimlerine rağmen Trump tarafından tek taraflı olarak askıya alındı. Fakat ABD’nin sürekli üstünde durduğu esas iki mesele vardı. Birincisi İran’ın nükleer başlık ve uzun menzilli kıtalararası balistik füze geliştirme programının ortadan kalkması ve ikincisi İran rejiminin dünyada ve özellikle ortadoğuda yayılmacı politikası güdmesinin sonlandırılmasına dair garanti alınması. ABD bu kapsamda yeni bir antlaşma yapılması için hazır olduğunu beyan etti.
Buna karşın İran yetkilileri tek bir ağızdan bu şartların hiç bir şekilde değerlendimeğe bile alınmayacağını ve yeni bir antlaşmanın hiç bir zaman gerçekleştirilmeğeceğini açıkladı. Geçen süre zarfında daha geniş kapsamlı ambargolar uygulanmaya başladı nitekim 2019 yılında Devrim muhafızları ordusu ve ona bağlı olan İran ve ya dış menşeli paravan firmalar ambargo kapsamına alınarak tüm faaliyetleri uluslararası biçimde mercek altına alındı. 2020 yılının ilk günlerinden başlayarak İran’ın Suriye, Irak, Yemen ve Lübnan başta olmak üzere tüm iktisadi, askeri hareketleri ABD tarafından yakın takibe alınarak daha etkin ve keskin bir şekilde karşılık verilmesi yönünde zaten sinyaller vardı fakat ABD tarafından Devrim muhafızları’nın dış kolu olarak bilinen Kudus gücü tuğayı komutanı Kasım Süleymani’nin Bağdat’ta öldürülmesi var olan gerilimi daha da yükseltti. Hemen ardında Devrim muhafızlarının İrak’ta bulunan ABD üstünü füzeyle vurması daha sıcak bir çatışmanın ve resmi bir savaşın olacağı yönünde uluslararası bir tedirginliğe neden olmuşken son iki ayda korona virüsünün Çin’den dünyanın neredeyse tüm ilkelere yayılarak normal hayatı durdurması ilk gündem madde olarak halen ehemiyyetini korumaktadır.
İran’da bir anda geniş bir biçimde yayılan Kovid-19 hastalığı şimdiye kadar 2 bin üzerinde can kaybına neden olurken bu hastalığın İran ve Çin arasında yıllardan beri devam eden iktisadi, askeri ve stratejik işbirliğinin bu pandemi nedeniyle kısa süreliğine olsa bile durdurulmaması ve uçak seferlerinin devam etmesi yönünde güçlü olasılıklar var. Vürüs nedeniyle de uluslararası boyutta yaşanan iktisadi krizin gelecek aylarda daha da vahim boyutlarda yaşanacağı tahmin ediliyor.
Bu arada İran yönetimi ülkeyi saran hastalık karşısında neredeyse aynı durumda olan üklkelerin akisine elle tutulur bir icraat göstermeyerek ciddi ber karantina uygulamasının yapmaması da tartışma konusu oldu. Fakat İran yönetiminin böyle bir karantina ugulamamasının esas nedeni ülke ekonomisinin küçük çaplı bir karantina ugulamasının maliyetini karşılamamaktır. Nitekim son iki hafta içinde İran resmi makamlarının esas gündemi hastalık değil belki ambargolardır. Bir kaç ülkeden İran’a geniş yardımlar yapılmasına rağmen İran, ABD ambargolarının ülkenin sağlık sisteminin hastalıkla mucadelede yetersiz kaldığını savunurken ABD yetkililerinden bir kaç defa yardım çağrısı geldi. İran isterse her türlü yardıma hazır olduklarını beyan eden ABD’ye İran yetkilileri başta Hamenei olmak üzere peş peşe olumsuz yanıtlar geldi. Pompeo son açıklamasında İran’ın ABD’nin 100 milyon dolarlık ilaç ve tıbbi yardımını kabul etmediğini beyan etti.
Ekonomilerinin petrol ve doğal gaz ihracatına bağlı olan ülkeler son petrol fiyatlarının düşmesi sonucu ciddi bir biçimde başka ülkerle mukayesede daha ciddi bir krizle karşı karşıyayken İran’ın durumu çok daha farklı ve çok daha ciddi gözüküyür. Bir taraftan ambargolardan ciddi bir şekilde etkilenen İran ekonomisi hiç bir biçimde bölgede yürüttüğü yayılmacı politikasından taviz vermeyerek ülkenin zaten kısık bütcesinin ciddi bir kısmını güdümünde haraket ettiği terör örgütlere aktarmağa devam ediyor.
İran merkez bankasının yeni yıl için yüzde otuzun üzerinde bir enfilason sinyali şimdiden gelecek aylarda özellikle halk açısından ciddi bir şekilde ekonomik ve geçim zorlıklarının olduğu kaçınılmaz gözüküyor.
Aynı zamnda İran yönetiminin halkı rahatlatmak için yaptıkları açıklamaların aksine uluslararası piyasalarda petrol fiyatının İran petrolünün üretim maliyetinin aşağısına düşmesi bu yıl çok ciddi bütçe açığının oluşmasına neden olacakken, İran yönetimi açısından tümüyle bir değişime sebebiyet vermese bile şimdiye kadar görülmemiş sistem içi yeni değeşimlere neden olabilme olasılığı vardır.

Celal Ruşen

Kafkassam İran Masası

İRAN DOSYASI : İran’a uygulanan silah ambargosu bitiyor Yeni bir gerilim mi yoksa müzakere fırsatı mı ???


İran’a uygulanan silah ambargosu bitiyor Yeni bir gerilim mi yoksa müzakere fırsatı mı ???

Dünyayı tehdit eden koronavirüs salgını ile birlikte ABD-İran gerilimi bir süredir geri planda duruyor. Ancak İran’a uygulanan silah ambargosunun bitiş tarihinin yaklaşması nedeniyle iki ülke arasındaki gerginlik yeniden tırmanacak gibi görünüyor.

2231 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik (BMGK) kararı uyarınca İran’a uygulanan silah ambargosu Ekim 2020’de sona eriyor. Söz konusu karara göre, İran’a yönelik silah alım-satım yasağı kaldırılması öngörülüyor. Bu karar daha önce İran’ı nükleer programı konusunda müzakere masasına oturmaya zorlamak hedefiyle alındı. BMGK bu çerçevede 1747, 1803 ve 1929 sayılı kararları kabul etmişti.

Bu yasağın kaldırılmasının birtakım yansımaları olacaktır. Dolayısıyla ilgili taraflar yani ABD ve İran buna hazırlıklı olmak isteyecektir. Ambargonun bitiş tarihinin yaklaşmasıyla beraber taraflar arasındaki tansiyon da yükselecektir.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani Eylül 2019’da yaptığı açıklamada, “Eğer biz nükleer anlaşmada kalmaya devam edersek, silah alım-satım yasağı kaldırılacaktır. Böylece istediğimiz silahı alıp satacağız. Eğer nükleer anlaşmada kalmaya devam edersek önümüzdeki yıl çok önemli siyasi, güvenlik ve savunma hedefimize ulaşacağız” ifadelerini kullanmıştı.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, 28 Şubat 2020’de ABD Senatosu’na bağlı Dış İlişkiler Komitesi’nde yaptığı konuşmada, uluslararası topluma, BM’nin İran’a uyguladığı silah ambargosunun uzatılması çağrısında bulunacaklarını belirtti.

2015’te Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) çerçevesinde devam eden müzakere sürecinde İran, nükleer anlaşma yürürlüğe girer girmez silah ambargosunun kaldırılmasını talep etti. Rusya ve Çin bu talebe destek verirken, ABD kısıtlamaların devam etmesi için baskı uyguladı. Sonuç olarak BMGK’nın 2231 sayılı kararının B Eki uyarınca ambargonun 5 yıl süreyle uzatılmasına karar verildi.

ABD ambargonun yeniden uzatılması konusunda en büyük desteği Avrupa’dan bekliyor. Pompeo’nun açıklamalarına bakılırsa ABD yönetimi ayrıca Çin ve Rusya’yı BMGK’nın ambargoyu uzatma kararına karşı veto hakkını kullanmamaları hususunda ikna etmenin peşinde.

İran ise ambargonun kaldırılmasının ardından silah alım-satımı konusunda hazırlıklarını yapıyor. Bu konuda Rus ve Çinli müşterilerden beklentisi olan İran aynı zamanda hava filosunu yenilemek için pazarda bu konudaki arayışını sürdürüyor. Nitekim Nisan 2019’da Rusya’nın başkenti Moskova’da düzenlenen Uluslararası Güvenlik Konferansı katılımcıları arasında İran da bulunuyordu. İran geçen yıl Rusya ve Çin’in savaş uçaklarının satışıyla ilgili teklif getirdiğini bildirmişti.

ABD, ambargo süresinin uzatılmasıyla ilgili birtakım sorunlarla karşılaşabilir. ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesi nedeniyle, BMGK tarafından uygulanan bazı yaptırımların uzatılmasıyla ilgili ‘snapback mekanizmasını’ aktif hale getiremeyecek.

Bu hususta bir başka engel ise ABD’nin İran ile ilgili almak isteyeceği kararın önünde duran Rusya ve Çin’in veto hakkı. Rusya’nın bu hususta ABD’nin taleplerine rıza göstereceğine dair herhangi bir işaret görünmüyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın 3 Mart tarihli açıklamasında, “Kongre’de, ABD’nin Rusya ve Çin’i İran’a yönelik silah ambargosunun uzatılmasını öngören BMGK karar tasarısını veto etmemesi için ikna etmeye çalışacağı söyleniyor. Ancak Güvenlik Konseyi’nde bu konuyu gündeme getirmenin bir anlamı yok” ifadeleri kullanıldı.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Rusya’nın yanı sıra Almanya, İngiltere ve Fransa’dan oluşan AB troykası’nın da bu meselenin BMGK’ya taşınmasına onay vermesi beklenmiyor. Ayrıca Rusya’nın ABD ve AB arasında İran’a karşı koordinasyonun olmamasından faydalanması da mümkün.

Rusya, ABD’nin özellikle silah satışı konusunda İran’a daha fazla yaptırım uygulama arzusuna muhalefet etse de İran için çizilen hareket alanının sınırlarını gözetiyor. Şöyle ki, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Danışmanı Ariel Bolstein daha önceki açıklamasında, İsrail’in İran’a yönelik gelişmiş silahların satılmaması yönündeki talebinin Moskova tarafından en az iki kez kabul edildiğini, buna karşılık Tel Aviv’in de Rusya’nın talebi üzerine Gürcistan’ı silahlandırmayı reddettiğini söyledi.

Dolayısıyla Washington, silah ambargosunun uzatılmasında başarısız olursa muhtemelen Avrupa’yı Tahran’a yaptırım uygulama konusunda ikna etmek için çabalayacaktır. Ancak Avrupa’nın İran’ı nükleer anlaşmada kalmaya devam etmesi için ikna etmeye çalıştığı bir dönemde söz konusu seçeneğin ne derece etkili olacağı tartışma konusu.

İran’a yönelik silah ambargosunun uzatılması Tahran’ın bölgedeki emellerine darbe indirilmesi açısından büyük önem taşıyor ama aynı zamanda yeni güvenlik sorunlarını da beraberinde getirecekti. İran’ın nükleer anlaşmadaki taahhütlerini azaltma yönünde attığı adımlar göz önüne alınırsa, Tahran’a yönelik BM yaptırımlarının yeniden yürürlüğe konması nükleer anlaşmanın sona ermesiyle sonuçlanabilir.

Uluslararası toplumda İran’a karşı yaşanan koordinasyon eksikliği Tahran’a ABD baskıları karşısında manevra alanı tanıyor. İran’ı, 2015’te imzalanan nükleer anlaşmanın aksine bu sefer balistik füzeler, nükleer dosya ve bölgesel politikaların da yer alacağı daha kapsamlı bir müzakere masasına oturmaya zorlamak için bu konuda ortak bir tavır benimsenmeli.

Huda Rauf
Şarkulavsat

İRAN DOSYASI /// Zuheyr el-Harisi : İran’ın seçenekleri nelerdir ???


Zuheyr el-Harisi : İran’ın seçenekleri nelerdir ???

14 Mart 2020

Tahran’ın komşu ülkelerin iç işlerine karışması, uyuyan hücreler yerleştirmesi, terörü finanse etmesi ve kullandığı ve kullanmakta olduğu yöntemlerle dünyanın öfkesini kendisine çektiğini söylemek haksız bir suçlama değildir. Bütün bunlar kendisini acı seçeneklerle yüzleşmeye sevk eden tehlikeli hususlardır. İran, istediği tüm yasadışı tutumları sergiliyor ve başvurmadığı tek bir kötü yöntem bile bırakmıyor. Bu uygulamaların sonuncusu da yeni tip koronavirüsün yayıldığı bir zamanda Suudi Arabistan vatandaşlarının ülkesine girişlerini kolaylaştırıp pasaportlarını damgalamayarak sergilediği sorumsuz davranıştır. İran’ın bu sorumsuz davranışı Suudi Arabistan vatandaşları ve sakinlerinin güvenliği için bir sağlık tehdidi oluşturdu. Bu yüzden Suudi Arabistan, İran’ın davranışlarını “Uluslararası virüsle mücadele çabalarını baltalamak” şeklinde tanımlamak ve “İran’ı söz konusu davranışları nedeniyle virüsün yayılmasından doğrudan sorumlu olmakla” suçlamakta haklıydı.

Dün yayınlanan bir başka haber de İran’ın bu düşmanca politikalarını doğruladı. İran, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun kayıt dışı nükleer faaliyetlerde bulunduklarını tespit ettiği iki tesiste teftiş yapma talebini kabul etmeyip müfettişlerin girişine izin vermedi. Biraz daha geriye gittiğimizde ise, gemilere yönelik korsan eylemlerini, denize mayın döşemek, petrol tankerlerini alıkoymak, küresel ekonominin can damarı sayılan bir yerde uluslararası deniz trafiğini kesintiye uğratmak gibi komşu ülkelere yönelik provokasyonlarını hatırlarız. Tüm bunlara rağmen, deniz trafiğinin güvenliğinden ve korunmasından sorumlu uluslararası kurum başta olmak üzere uluslararası toplum parmağını bile kıpırdatmadı. Bölgede yaşananlara dair gerçekçi bir okuma, işlerin bu kerteye ulaşmasına; İran’ın davranışları, düşmanca yöntemleri, uluslararası hukuk ile çelişen uygulamalarının neden olduğunu göstermektedir.

İran’ın kronik ikilemi, İran Devriminin Şubat 1979’da başarılı olmasından bu yana ideolojik ve dogmatik perspektifi ulusal çıkarlarının önüne geçirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Farklı bir şekilde olsa da devrimi ihraç etme yöntemini kullanması bunun kanıtıdır. Rejim, ekonomik durumun kötüleşmesi, nüfus patlaması, eğitim ve sosyal çöküş gibi içeride neden olacağı sorunlar pahasına, güvenlik ve askeri seçenekleri yeniden önceliklerinin en üst sırasına yerleştirdi.

Bizler İran halkına ve Şii mezhebine saygı duyuyoruz ancak Mollalar rejiminin, mezhepçi bir perspektif, komşu ülkelerde daha büyük bir rol oynamak ve nüfuz sahibi olmak için gruplar, partiler ve unsurlar aracılığıyla başkalarının iç işlerine karışan politikalarını reddediyoruz. Arada sırada İranlı yetkililerden, ortak işbirliği, din kardeşliği ve komşuluk gibi ortak paydaların önemi hakkında sözler duyuyoruz ama çok geçmeden bunların hiçbir işe yaramayan söylemlerden ibaret olduğu ortaya çıkıyor. İran’ın siyasi zihniyeti yayılmacı ve gerilimi tırmandırma, kriz yaratmaya eğilimli olduğu için bunların medyanın tüketimine sunulmuş söylemler olduğu açığa çıkıyor.

Bazı Arap solcular, Suudi Arabistan içinde tartışma ve çekişme yaratmak amacıyla İran ile diyalog çağrısında bulunuyorlar. Meselenin aslını, gizli ve saklısını bilmelerine rağmen onlara, İran’ın çözümün değil sorunun bir parçası olduğunu ve bölgedeki çatışmaların esas taraflarından biri olmasının bunu kanıtladığını hatırlatalım. Bu durumda, kendi doğrudan müdahaleleri olmasa yaşanmayacak anlaşmazlık ve çatışmalarda nasıl görüş bildirip çözüm önerileri sunabilir? Yıllar önce Cumhurbaşkanı Rafsancani, ülkesi içindeki bazı tarafları Tahran-Riyad ilişkilerinin kötüleşmesinin sorumluluğunu üstlenmek ve kendisinin ilişkileri iyileştirmek adına inşa ettiği her şeyi yıkmakla suçlamıştı. Rafsanci’nin bu sözleri, Körfez ülkelerinin kötü ilişkilerinin sorumlusu olmadığını göstermiş ve dönemin İran hükümetini zor durumda bırakmıştı.

Tarihe baktığımızda, İran-Körfez yakınlaşmasına şahit olan Hatemi dönemi dışında Tahran’ın Körfez ülkelerine karşı gerilimi tırmandırmasının, bilindik ve sistematik bir yöntem olduğu görülecektir. İranlılar düşmanları yoksa da stratejik bir hedeften dolayı kendilerine bir düşman yaratırlar. Bu hedef, başkalarının, ülkelerinin her zaman haklarını savunmak zorunda olduğu bir konumda bulunduğuna inandırmak, ülkeyi tehdit altında ve dış güçler tarafından kendisine şantaj uygulanıyormuş gibi göstermektir. Bu nedenle ve hiçbir ses savaşın sesinden daha yüksek olmadığı için hükümet, protestoları ve gösterileri bastırmak zorundadır. Nitekim bunu yapıyor da.

Suudi Arabistan, İran ve özellikle de Muhafazakârlar için geçmişte olduğu gibi hala politik ve ideolojik bir saplantıyı temsil ediyor. Suudi Arabistan’ı köşeye sıkıştırmak için her türlü yolu denediler. Ona baskı yapmak ve olumsuz bir şekilde etkilemek için ellerinden geleni yaptılar. Çünkü Suudi Arabistan ılımlı sesi ve dengeli söylemi temsil edip bölge ve dünyada etkili bir güce sahip oldukça, genişlemeci planlarının başarılı olamayacağını biliyorlar.

Peki, Washington ve müttefiklerinin stratejilerine direnme ve askeri olarak kendisiyle yüzleşme gücüne sahip olmadığından emin ise İran rejiminin önündeki seçenekler nedir? Bu sorunun yanıtı açıktır. Birincisi nükleer, ikincisi balistik füze programına ilişkin ABD ve uluslararası tüm talepleri yerine getirmeli, diğer ülkelerin iç işlerine yönelik müdahalelerine son vermeli ve terörü finanse etmeyi durdurmalıdır.

Eğer Tahran inadını sürdürürse, daha sert yaptırımlar hayata geçirilecek ve katı bir şekilde uygulanacaktır. Eşi benzeri görülmeyen bir ekonomik çöküşe yol açacağı için ekonomik bir felakete maruz kalacaktır. Buna rağmen İran’dan gelen açıklamaları dinleyenler, henüz kibir virüsünden kurtulamadığını fark edecektir. İran fırtınaya karşı başını eğebilir ama bu kendisini zor günlerle yüzleşmekten kurtaramayacak. Ayrıca, hiç kimse kendisini istemese ve İran en büyük kaybedenin kendisi olacağını bilse de savaş her zaman masadaki bir seçenek olarak kalacak. Askeri güç dengesinden bahsedildiğinde, terazinin kimden yana ağır bastığını herkes biliyor. Tahran’ın davranışları, siyasi bir intihar gibidir. Oysa bunun yerine gerçekçiliğe bağlı kalmalı, düşmanca tutumunu değiştirmeli, meseleleri devrim değil devlet zihniyeti ile ele almalıdır. Gerçeği söylemek gerekirse tek çıkış yolu da budur.

Zuheyr el-Harisi
Şarkulavsat

İRAN DOSYASI /// Muhammed Rumeyhi : Korona İran’ın stratejik düşüncesini değiştirecek mi ????


Muhammed Rumeyhi : Korona İran’ın stratejik düşüncesini değiştirecek mi ????

14 Mart 2020

İran rejiminin komşuları ve dünyanın diğer bölgelerinde yürüttüğü sıcak ve soğuk savaşların uzun yıllar İran iç ekonomik durumu pahasına gerçekleştiği ve bunun sonuçlarından biri olarak İran sağlık altyapısının çöktüğü varsayılıyor.

Geçici kayıplara gerekçe olarak; yolun sonunda Velayet-i Fakih düşüncesine dayanan büyük bir ödül kazanılacağı (imparatorluk kurma) ve sonrasında yeni toprakların (Fırat’tan Akdeniz’e) ve (Umman Denizi’nden Kızıldeniz’e) zenginliklerinden yararlanılacağı öne sürüldü. Bunun İran halkına zenginlik, güç ve şeref gibi genel bir fayda sağlayacağı iddia edildi. Dolayısıyla İran rejimi için bu hedefe ulaşma yolunda söz konusu bölgelerdeki halkları, kaynaklarının çoğundan ve temel hizmetlerden mahrum bırakmanın yanlış bir yanı yoktur. Irak gibi komşu ülkelerin ele geçirilen mevcut zenginliklerinin; askeri bir cephanelik inşa etmek, imparatorluk projesine hizmet etmeleri için çok sayıda adamı eğitmek, Lübnan, Yemen, Irak ve başka yerlerde söz konusu stratejinin propagandasını yapan etkili kolları finanse etmek için kullanılmasında bir sakıncası yoktur. Tüm bunları, İran halkının insani gereksinimlerini hiçe sayma pahasına gerçekleştirmekte bir beis yoktur.

Bu söylemler felsefesi, ideolojik ilahi mesaj başta olmak üzere kültürel ve sosyal sloganlarla oluşturuldu. Söz konusu hedefe ulaşmanın yolu sabretmekten geçiyordu. İranlı halı dokuyucuların sabrederek sonunda büyük ödüle ulaşması gibi (Bazı Batılı yazarların hoşlandıkları son söylem) sabırlı olmak gerekiyordu. Koronavürüsü ve maalesef binlerce İranlının canını alması muhtemel salgınının yayılması, projenin tamamının gözden geçirilmesi için bir uyarı zili olabilir. Zira İran’da salgının yayılması ve yerleşmesinin en önemli nedenlerinden biri ne yazık ki, İran’da şehir ve köy sakinlerini herhangi bir sağlık felaketine karşı koruması için kendisine yeterli kaynak ve insan sermayesi tahsis edilmeyen sağlık tesislerinin yapısındaki ciddi zayıflıktır. Kötü ekonomik koşullar ve kamusal hizmetlerin finansmanındaki yetersizliğin ışığında tehlikeli hastalıklarla mücadele için imkânların seferber edilmemesidir.

Uyarı zili; kaynaklar ve insanlar pahasına bir imparatorluk kurma planlarının ne olursa olsun içinde yaşadığımız zamanda başarısızlığa mahkûm olduğunu söylüyor. Şu ana kadar İran’ın komşularına yayılma planları; sanki tehdit altındalarmış gibi “Şam’daki türbeleri korumak”, “mezhepsel savunma” veya “mustazafları savunma” hatta “İsrail ve ABD ile savaş” gibi bir dizi slogan ile pazarlandı. Bu tür sloganlar gerek basit ve sade insanlar gerekse de çıkarları bu projeyle bağlantılı kişiler için cazip olabilir. Ancak, akıllılar için bir saçmalıktır. Çünkü bu sloganların hepsi, İranlı yönetici seçkinlerin inandıkları İran girişimlerinin (bölgede genişlemek, güç ve zenginlikler elde etmek) arkasındaki gerçek projenin hedeflerini gizlemekte ya da gizlemeye çalışmaktadır.

Tarih bize bu eğilimi anlamak için bazı yönlerden kendisi ile karşılaştırabileceğimiz ve sonucunun ne olabileceğini görebileceğimiz örnekler veriyor mu? Yanıt evet olabilir. Avrupa’da, 17’inci yüzyılın ilk yarısının büyük bir bölümünde devam eden kanlı çatışmaları kapsayan Otuz Yıl Savaşları adı verilen bir savaş yaşandı. Birçokları bu savaşı, Katolikler ile Protestanlar arasında bir savaş yani modern tanımı ile bir mezhepsel savaş olarak tanımlamakta acele ederler. Bazıları ise, İran ile son yıllardaki yayılmacı projesi gereği komşuları ile arasındaki çatışmayı da bu şekilde tanımlarlar. Oysa bu tanım yanlıştır. Otuz Yıl Savaşları’nda Katolik Fransa hatta Papa’nın yaptığı gibi bazı Katolik güçler, Protestanları desteklemişti. Aynı şekilde Protestan güçler de Katolikleri desteklemişti. Bugün de Müslüman Kardeşler gibi bazı Sünni gruplar, İran projesini desteklerken bazı Şii gruplar ona karşı mücadele ediyorlar. Bu noktada, mevcut çatışmayı Şii-Sünni ya da mezhepsel olarak tanımlama ve standartlaştırma çabası boşa çıkıyor.

Avrupa’daki Otuz Yıl Savaşları’nın kontrol ve ele geçirmek için yürütülen siyasi bir savaş olduğu gibi bugünkü çatışma da tam anlamıyla siyasidir. Otuz Yıl Savaşları’nda orduların kıtanın başka bölgelerinden paralı askerlerden yararlanması gibi bugün İran, Afgan, Pakistanlı ve diğer bölgelerden paralı askerlerden yararlanmaktadır. Bu uzun savaş sebebiyle bazı Avrupa ülkelerinin nüfusu yarıdan daha aza düştü. Toplumdaki erkeklerin sayısı öyle azaldı ki dönemin savaş baronları kayıpları telafi etmek için çok eşliliğe izin verdiler. Yine bu savaş nedeniyle geniş bölgeler tahrip edildi, halk ormanlara ve tenha bölgelere göç etti. Açlık, salgın ve hastalıklar yayıldı. Milyonlarca kişi öldü. Otuz Yıl Savaşları ile bugünü geniş çizgilerle de olsa karşılaştırırsak, Suriye’de 10, Yemen’de 5, Lübnan ve aynı şekilde Irak’ta 20 yıldır bir savaşın devam ettiğini görürüz. Bu savaşların tümü, hedefi genişlemek olan sloganlar altında yürütülüyor.

Binlerce Suriyeli, doğrudan veya cezaevlerinin bodrumlarında işkence ile öldürüldü. Milyonlarcası içeride ve dışarıda mülteci haline geldi. Hiçbir gerekçe olmadan binlerce Yemenli hayatını kaybetti. Husiler ve Tahran’dan kendilerine verilen kesintisiz destek nedeniyle Yemen köy ve şehirleri harabeye dönüştü. Lübnan’da devlet, Hizbullah kontrolü ve terörü altında iflas etti. Irak’ta devlet inşası durdu ve geleceğine İran’ın silahlandırdığı ve eğittiği milis grupları el koydu.

Bugün karşımızda duran bu sahnenin bazı özelliklerini – zamanın koşulları göz önüne alınarak- 17’inci yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da görülen kanlı çatışma sahnesine ve bıraktığı korkunç olumsuz etkilere benzetebiliriz. İran’da yeni tip koronavirüsün ortaya çıkmasıyla (ki bu haberler hiç kimseyi memnun etmemiş aksine herkesi endişelendirmiştir) iktidar seçkinleri, inandıkları bu projenin ne kadar boş olduğunu, İran halkı ve bölge sakinlerine yönelik felaket sonuçlarının farkına varacak mı?

İran’ın tarihin doğru tarafında yer almasının acil bir hal aldığını kabul edecek mi? Akıllı kimselerin, füze ve hızlı botlar stoklamanın, nükleer programı aktifleştirmenin, paralı askerlerden ordular kurmanın ya da sınır dışına destek kuvvet göndermenin, bütün bunları yaparken de halkını yoksullaştırmanın, hizmet ve siyasi alt yapıyı zayıflaştırmanın, Avrupa’da savaşan şehirlerin tamamen boşalıp yıkılması gibi bir sonuca neden olacağı gerçeğini kanıtlamaya ihtiyaçları yoktur.

Belki de bu ders, İranlı seçkinler için çok bir şey ifade etmeyebilir. Ancak İran rejiminin başta inkar ettiği salgın (Rejim daha sonra virüsün ABD laboratuvarında üretildiği ya da Allah’ın Çinlilere bir cezası olduğunu söyledi ve insani bir felaketi önlemek için 70 bin tutukluyu serbest bırakmak zorunda kaldı) rejimin gerçeklerle başa çıkmasını sağlayabilir. İtiraf edilmesi gerekeni itiraf etmek konusundaki aşırı zayıflığını aşmasına yol açabilir. Herhangi bir ideoloji ya da bayrak altında bir imparatorluk kurmanın günümüzde artık imkansız olduğunu, kaynakların kötü kullanımından, içeride ve dışarıda şehir ve ülkelerin yıkılmasından başka bir sonucu olmayan Donkişotça savaşlardan ibaret olduğunu itiraf etmesine neden olabilir.

Suriyelilerin tüm vatandaşların eşit olduğu modern bir devlet inşa etmek istedikleri, Yemenlilerin geçmiş yüzyıllarda kötülüklerini deneyimledikleri bir imamlık rejiminde yaşamak istemedikleri, Iraklıların İran’ın projesinden bıktıkları, Lübnanlıların geniş bir kesiminin bu projeden yakındığı kesindir. Tüm bu bölgelerde, İran projesinin yıkma gücüne sahip olduğu ama inşa etme gücüne sahip olmadığı inancı artmıştır. Korona, İran’ın projesini çökertmeye başladı. İran’ın Irak, Türkiye, Lübnan ve Körfez ülkeleri ile sınırları kapatıldı. Peki, şu anda birden fazla yerde sesini yükselten uyarı zili, projenin liderlerini uyandırıp başarısız olduğunu itiraf etmeye, geleceğe yönelik diğer seçeneklere yönelme çabasına itecek mi? Yoksa uçurumun kenarına ulaşana kadar bu yolda ilerlemeyi sürdürecekler mi?

Son olarak; uluslararası ilişkilerde başka bir ülkenin vatandaşlarına –pasaportlarını damgalamadan- ülkenize giriş ve çıkış yapmalarına izin vermeniz kabul edilemez ve kural dışıdır. Ne var ki İran, Suudi Arabistanlıların topraklarına bu şekilde girmesine izin verdi. Bu da hastalık tuzağına düşmelerine neden oldu. Bu kişiler hem politikanın hem de bilgisizliklerinin kurbanı oldular. Ülkelerini tehlikeye maruz bıraktılar.

Muhammed Rumeyhi
Kuveyt Üniversitesi’nde Sosyoloji profesörü…

Şarkulavsat

İRAN DOSYASI /// Doç. Dr. Yegane Hacıyeva : İranda Seçmen niye sandık başına gitmedi ???


Doç. Dr. Yegane Hacıyeva : İranda Seçmen niye sandık başına gitmedi ???

İran İslam Cumhuriyeti’nde yapılan parlamento seçimlerinden çıkan sonuçlar çoğu uzman öngörüsüyle örtüştü.

Muhafazakar kanat parlamento seçimlerinde koltukların üçte ikisini “kazandı”.

Geçtiğimiz seçimlerin en büyük ittifakını oluşturan reformcular, bu kez 290 sandalyenin yalnızca 17’sine sahip olabildiler.

21 Şubat’ta yapılan parlamento seçimlerinin sonuçları gerek “reformcu” diye tabir edilen kanadın, yani Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yandaşlarının ve gerekse kimi muhafazakarların not ettiği üzere (bununla ilgili yazmıştık) önceden belli olmuştu.

Zira bilindiği üzere İran parlamento seçimlerine katılmak isteyen aday adayları öncelikle Kontrol Konseyi’nin (Şûra-yı Nigehban) onayını almak zorundalar.

Yani Şûra-yı Nigehban’ın onay vermediği aday adaylarının büyük çoğunluğu seçimlere katılma izni alamadılar.

Böylece seçimlerin kaderi muhafazakarların lehinde önceden belirlenmiş oldu.

Seçimlere katılan adayların, en iyimser durumda, dörtten biri reformcu kanattan gelmeydi.

Reformcuların seçim ittifakı kurarak seçmenleri sandık başına davet etmelerine rağmen onların bu seçimlerde iyi bir sonuç elde etme şansları yoktu.

Kendilerinin de ifade ettikleri üzere sonuçlar önceden belliydi.

Resmi medya, sert çizgi yanlıları olarak bilinen adayların önde olduğuna ilişkin haberler yayımlamıştı.

Ülkenin dini önderi Seyyid Ali Hamaney’in başında durduğu muhafazakar kesimin yaptığı propagandaya göre, toplum sözüm ona İran-ABD geriliminden dolayı Batı ile diyalog yanlısı olan reformcu güçlere destek vermiyormuş.

Fakat İran’ın egemen güçlerinin seçmenleri sandık başına götürme girişimlerinin sonuçsuz kalması, seçmen katılımının düşük olması, muhafazakar ideoloji temsilcilerinin tezlerini alt üst etti.

Seçim öncesinde bağımsız gözlemcilerin yanı sıra gerek reformcu ve gerekse muhafazakar kanat temsilcilerince oy kullanımına ilişkin kötümser öngörülerde bulunulmuştu.

Muhafazakarların toplumdaki birlik ve beraberlikle ilgili yaptıkları yoğun propagandaya rağmen durumun kendi lehlerinde olmadığını iyi anlıyor, dini önder başta olmak üzere egemen kesim seçmenleri sandık başına götürmek için adeta yalvarıyorlardı.

Böylece öngörüler de doğru çıkmış oldu.

Resmi açıklamalara göre, 50 milyon kayıtlı seçmenin bulunduğu İran’da sadece 11 milyon seçmen (yüzde 19) sandık başına gitti.

İran İçişleri Bakanlığı, bundan önceki seçimlerin bitmesinden hemen sonra kayıtlı seçmenlerin yüzde 62’nin sandık başına gittiğini açıklamıştı.

Bu seçime katılım rakamının açıklanmasının bir gün sonraya ertelenmesi seçmenlerin sandık başına gitme oranlarının çok düşük kaldığına işaret etmektedir.

Oy kullanıldığı günde sürenin iki kere uzatılması (önce saat 20.00’a, daha sonra ise 23.30’a kadar uzatıldı), seçmen aktifliğinin asgari düzeyde olmasını ortaya koyuyordu.

Muhafazakar kaynaklar ise, bu durumu sözüm ona seçmenlerin yüksek katılım sergilemesiyle ilişkilendiriyor, önceden kurgulanmış seçim kuyruklarının görüntülerini yayınlıyorlardı.

Fakat katılımın yüzde 19’da kalması gerçekliği tüm çıplağıyla gözler önüne serdi.

Seçmenlerin gelişmelere ilgisiz kalarak sandık başına gitmemelerinin bir dizi toplumsal-politik ve ekonomik temellere dayanan nedenleri bulunmaktadır.

Her şeyden önce halk, siyasi sistemin değişmesine milletvekillerinin etki yapma gücünün bulunmadığını artık idrak ediyor ve seçimleri anlamsız bir şov olarak görüyor.

Artık İran toplumu seçimlerden kimin zaferle çıktığından asılı olmaksızın bu rejimde reform yapmanın imkansız olduğunu anlamıştır.

Halk kitleleri gerek muhafazakar gerekse reformcular tarafından çeşitli vaatlerle defalarca kandırılmıştır.

Her seçim öncesinde seçmenlere yüksek refah vadedilmesine rağmen, halkın durumu her geçen gün kötüleşmektedir.

Sistem değişikliğinin gerçekleşmemesi durumunda bu vaatlerin hayata geçirilmesi de imkansız gözüküyor.

İran İslam Cumhuriyeti’ndeki ruh halinin yansıması olan bu iddiayı Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin propagandistlerinden biri olan Muhsin Arif, Tahran’daki Allame Tabatabai Üniversite’sinde yaptığı konuşmada daha iyi ifade etmişti:

Ruhani’nin başarısızlığı rejimin reforme edilmesinin imkansızlığını ortaya çıkarmaktadır…

Sonuçları artık egemen yönetici çevrelerle (muhafazakar-reformcu) İran toplumunun aynı düşüncelere sahip olmamalarına ilişkin kanıya varma imkanını ortaya koyuyor.

ABD-İran çatışması çerçevesinde kitlelerin muhafazakarlar tarafından harekete geçirilmesiyle güya halkın Amerikan karşıtı çizgiyi desteklemesine ilişkin propaganda yapılmasına rağmen çok farklı bir gerçeklikle karşı karşıyayız.

Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden sonra organize edilen cenaze törenine muhafazakarların emir-komutasıyla katılan, emlakına, ailesine vs kişisel değerlerine karşı ortaya çıkabilecek korku ve tehditlerden dolayı kendisini Hamaney-Süleymani sever gibi göstermek zorunda kalan insanlar, seçimlere katılım göstermedikleri gibi muhafazakarlara da destek vermediler.

Seçmenin, seçime ilgisizliğini analiz ederken İran İslam Cumhuriyeti’nin nüfus yapısında gençlerin çoğunluğu oluşturmasını da gözden kaçırmamamız gerekir.

Yakın tarihte İran toplumunun önemli çoğunluğunu oluşturan gençliğin iktidar karşıtı sloganlarla sokaklara çıktığına, Batı yanlısı hayat tarzı eğiliminde olmasına tanıklık ettik.

Hoşnut olmayanlar söz konusuyken yönetimden memnun kalmayan etnik ve milli azınlıkları da hesaba katmamız gerekir.

Onlar her fırsatta egemen yönetimden memnuniyetsizliklerini en çeşitli şekillerde dışa vuruyorlar.

İran’da yaşayıp da milli ve etnik hakları çiğnenen, her seçim öncesinde gerek muhafazakarlar gerekse reformcular tarafından çeşitli vaatlerle kandırılan Türklerin (siyasi terimlere isnat edilerek bunlara “azınlık” denmesi doğru değildir. Zira Azerbaycan Türkleri öteki Türk kökenli etnik gruplar olan Türkmenler ve Kaşkaylarla birlikte İran nüfusunun yüzde 30’nu teşkil etmekte olup toplam sayı itibariyle Farslardan daha fazla sayıya sahipler), Kürtlerin, Arapların, Beluçların, Lorların vs etnik grupların bu seçimden umut verici bir şey beklemeleri de akıl karı değil.

Böylelikle, muhafazakar veya reformcu olmasından asılı olmaksızın rejim temsilcileri tarafından defalarca kandırılan Batı yanlısı gençlerin ve Fars olmayan ihtilalcilerin bu seçime katılım sağlamayacakları da önceden belliydi.

Seçime katılım sadece ve sadece SEPAH’ın (İran Devrim Muhafızları Tugayı) özel timi ve gençlerden ibaret olan BESİC güçlerinin, yönetimin diğer baskı olanaklarıyla, iktidar mekanizmasının ısrarı, korku, tehdit ve şantajları (emre itaat etmeyenlere “devrim karşıtı” damgası basılıyor) ile sağlanabilirdi.

Bu durumda tertiplenen oyun seçim temaşası dışında bir şey olmadığı anlamını taşıyor.

Aslında ise sistem içinde gruplaşmış reformcu ve muhafazakar kanatlar sırasıyla yönetimi ve yasamayı ele geçiriyorlar.

Bundan önce reformcular ilk olarak yönetimde, daha sonra ise yasama kurumunda çoğunluk sağlamışlardı. Şimdi sıra muhafazakarlarda.

İran’ın düştüğü ağır uluslararası durumun etkisi altında, içinden çıkılamaz hale gelen sosyal ve ekonomik ortamı fırsat bilen muhafazakarlara göre, bu ortam onların kolaylıkla zafer elde etmelerine neden olacak ve sonuçta “dinsel demokrasi” zafer kazanacaktır.

Onlar, önümüzdeki sene ise yönetimi kolayca ele geçirerek, sekiz sene kendi durumlarını iyileştirmek için uğraşacaklarına eminlerdi.

Oysa gerçekten bu kanatların herhangi birinin yönetime gelmesiyle halkın yaşamını iyileştirmek mümkün olacak mı?

Esasında ne reformcular ne de muhafazakarlar toplum hayatında radikal değişiklikler yapılması için adımlar atamazlar ve onlar bunu düşünmüyorlar.

Onlar din adamlarının politik ve ideolojik iktidarları çerçevesinde çalışmalar yaparak nefes borusunu kah tamamen kapatıyor kah da azcık açıyorlar.

Bundan dolayı halkın bu seçimden herhangi bir kazanımının olduğunu söylememiz abestir.

İran’ın molla rejiminin Batı karşıtı ve devrim ihracı politikaları ve buna hizmet eden total silahlanma çizgisi, ekonominin iflasını bugüne değin hızlandırdığı gibi bundan sonra da hızlandıracaktır.

Doç. Dr. Yegane Hacıyeva

Independent

İRAN DOSYASI /// HÜDA HUSEYNİ : İran yayılmacılığı Orta Asya cumhuriyetlerine ulaştı


HÜDA HUSEYNİ : İran yayılmacılığı Orta Asya cumhuriyetlerine ulaştı

Orta Asya cumhuriyetlerinde hareketlilik artmış durumda. ABD Başkanı Donald Trump, olası ikinci döneminden önce Afganistan’dan çekilmek istiyor.

Bu sırada Çin’in bölgeye yönelik ilgisinde bir artış gözleniyor.

İran ise, denizlere kıyısı olmayan bu ülkelere tuzak kurmayı sürdürüyor.

Bu ülkeler, radikal hareketlerin artışından endişe duyuyor. Her alanda geri kalmış durumdalar, altyapıları perişan halde ve vatandaşlarına onurlu bir yaşam sunmaktan acizler.

Tacikistan üç yıl içinde radikalizm yanlılarına ait olduğu düşünülen iki bine yakın caminin kapısına mühür vurdu. Bu camiler arasında Kocand (Khujand) şehrindeki en büyük cami de yer alıyordu. Bu mescitler ve camiler devlet tarafından dikiş kursları, ana okul ve sosyal tesislere dönüştürüldü.

Tacikistan’da Müslüman Kardeşler (İhvan) örgütüne üye olmak yasak, son üç ay içinde çoğu Müslüman Kardeşler örgütüne üye oldukları suçlamasıyla, onlarca din adamı ve din öğretmeni tutuklandı. Polis baskıları nedeniyle sakallarını uzatan erkek sayısında düşüş yaşandı, başörtülü kadınlar ise zaman zaman şiddete maruz kalıyor. İmamlar devlet tarafından belirlenen Cuma hutbelerinde Başkan İmamali Rahman’ı övmek zorunda kalıyor. Başkan İmamali İslam dininin ilkelerine uygun hareket ederek aşırılık yanlıları ile mücadele ettiğini ileri sürüyor. Büyük camiler güvenlik açısından ve imamların hutbe metinlerine uyumunu gözetlemek için kameralarla donatılmış durumda.

2015 yılında, Tacikistan’ın İran’la olan ilişkisi, İran’ın Tacikistan’ın yüksek meblağdaki borcunu istemesiyle birlikte gerilmişti.

İran, sahtekârlık ve devleti dolandırmakla suçladığı iş adamı Babek Zencani’nin Tacikistan Ulusal Bankası’na yüklü miktarda para aktardığını belirtmişti.

İran rejim lideri Ayetullah Ali Hamaney, Tacikistan’daki muhalif parti liderleriyle bu konuda bir toplantı düzenlemişti. Bu süreçte Suudi Arabistan müdahil olarak Tacikistan’a mali yardım sözü verdi. Ülkedeki eğitim sektörünü, doğudaki otobanı ve Rogon hidroelektrik santralini finanse etmeyi teklif etti. Kısa bir süre sonra Tacikistan hükümeti İran’ı, doksanlardaki iç savaş sırasında Tacik politik şahsiyetlerin yanı sıra yirmi Rus subaya suikast düzenlemekle suçladı.

Tacik yetkililer ayrıca Kocand’daki bir İran ticaret ve kültür merkezini kapattılar. Tacikistan devleti İran’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye olma talebinin reddedilmesi için girişimde bulundu. İran halen bu örgütte gözlemci olarak yer alıyor. 2016 yılından beri Rusya, Çin’le birlikte liderlik ettiği Şanghay İşbirliği Örgütü’ne İran’ın katılma hakkı olduğunu deklare ediyor. Ancak şu ana kadar bu katılım gerçekleşmedi.

Buna engel olanın yine Farsça konuşan ‘kara kedi’ Tacikistan olduğu söyleniyor.

ŞİÖ çok önemli bir uluslararası örgüt olmasa da, Tahran yönetiminin bu örgüte katılmak için uzun süredir istekli olduğu biliniyor.

ŞİÖ organizasyonu 2001 yılında Çin, Rusya ve Orta Asya ülkeleri (Türkmenistan hariç) tarafından, bölge güvenliğinin sağlanması amacıyla başlatıldı.

2017’de Hindistan ve Pakistan’ın üyeliği kabul edildi, ancak İran için kapı halen kapalı. Oysa uzun süre önce üye olmak için başvurmuş, Rusya aleni bir şekilde; yaptırımlar devam ederken İran’ın üye olamayacağını belirtmişti. BM yaptırımları 2016’da kaldırıldı, aradan yıllar geçmesine rağmen İran’ın gözlemci pozisyonunda bir değişiklik olmadı. Emekli bir İranlı diplomat olan Muhammed Rıza Furkani, geçen yıl, sorunun İran’ın Tacikistan ile gergin ilişkilerinde yattığını itiraf etti. Furkani Tahran’ın tam üyeliğine Tacikistan’ın engel olduğunu açıkladı.

Tacikistan ve İran arasındaki gerilim, yasaklı Tacik bir İslamcı parti liderinin Tahran’daki resmi bir konferansa katılmasıyla artmıştı. Tacikistanlı yetkililer bu süreçte sert açıklamalar yapmıştı.

2017 yılında Tacikistan Tahran yönetimini, doksanlı yıllardaki iç savaş sürecinde, ülkelerine katiller ve sabotajcılar göndermekle suçladı. İran yönetimi suçlamaları reddederek, mesnetsiz iddialar olarak değerlendirdiklerini açıkladı.

Dokuz milyonluk nüfusu ile İran-Afganistan arasında yer alan Tacikistan birçok İran ticari merkezini kapattı ve vatandaşlarının İran’la ticaret yapmalarını ve bu ülkeye gidişlerini kısıtladı. İki ülke ilişkilerindeki gerginliği zirveye çıkaran husus ise, ‘uluslararası ticaret imparatorluğu’ kuran İranlı milyarder Bebek Zencani’nin Tacikistan’daki mal varlığının İran tarafından talep edilmesiydi. Emekli diplomat Muhammed Furkani, Tacikistan Dışişleri Bakanı Siraceddin Mührüddin’in İran ziyaretinin ikili ilişkilerdeki gerginliği biraz olsun azalttığını söyledi. Furkani’ye göre, İran’ın ŞİÖ üyeliği de Tacikistan’ın muhalefet şerhini kaldırmasıyla yakın bir gelecekte mümkün olabilir.

İran dışında Farsça konuşan ülkeler arasında sadece Afganistan ve Tacikistan var, dolayısıyla Tahran yönetimi uzun süredir bu iki ülke ile ilişkilerini geliştirmeye ve bu ülkeler arasında kültürel bağlantılar kurmaya çalışıyordu. Ancak İran rejimi, kültürel ağları güvenlik operasyonları hatta terörist faaliyetleri için kılıf olarak kullanmakla itham ediliyor, tıpkı Arap ülkelerinde yaptığı gibi.

Ancak reelpolitik, dört yıldır gergin olan iki ülke ilişkilerinin lojistik nedenlerle hızlı bir şekilde ısınmasına yol açtı.

Nitekim Tacikistan’ın komşusu Özbekistan gibi denize sınırı bulunmuyor. Dolayısıyla ürünlerin nakliyatı için İran limanlarını kullanmaları bu iki ülke için hem daha ekonomik hem de ciddi bir zaman kazandırıyor. Çin’in ‘bir kuşak bir yol’ projesindeki konumu ve Avrasya bölgesini Pekin’e bağlayan ulaşım altyapısı da İran’ın cazibesini arttırmış durumda.

Özbekistan’a gelecek olursak, Cumhurbaşkanı İslam Kerimov ülkesini yaklaşık otuz yıl ‘demir yumrukla’ yönetti, devlet güvenlik birimleri, aşırılıkla mücadele adı altında dini faaliyetlerin üzerinde baskıcı bir politika uyguladı.

Kerimov’un 2016’da ölümünün ardından yapılan seçimlerde başa geçen Şevket Mirziyoyev, selefinin baskıcı politikalarına son vereceğine ve Özbek halkının hizmetinde olacağına söz verdi. Mirziyoyev’in reformaları, güvenlik komitesinin dini eğitime müdahalesini kaldırmayı da içeriyordu.

Din İşlerinden Sorumlu Güvenlik Komitesi Başkanı İdarbek Tulipov’u azletti ve yerine kimseyi atamadı. Mirziyoyev ayrıca Özbekistan Müslümanları tarafından idare edilen Yüksek İslam Akademisi’nin kurulmasını sağladı. Geçtiğimiz yıl Suudi Arabistanlı işadamı heyeti, Özbekistan’a yatırım olanaklarını gözlemlemek için iki ziyaret gerçekleştirdi. Suudi tekstil firmaları, önümüzdeki beş yıl içinde Özbek Kumaş Sendikası bünyesinde 2 milyar dolar yatırım yapma kararı aldı.

Mirziyoyev’in ulaşım altyapısı planlarında, Özbekistan’ın ithalat ve ihracatı için önem teşkil eden İran öncelik kazandı. 2017 yılının sonlarından varılan bir anlaşma ile iki ülke ilişkileri pekişmiş oldu.

Bu anlaşmaya göre, Özbekistan, Türkmenistan, İran ve Umman arasında bir ulaşım altyapısı kurulacaktı. Ayrıca, Kırgızistan, Özbekistan ve Çin hattı, buna ek olarak da Afganistan’dan üç geçiş güzergâhı planlanmıştı.

Bu güzergâhlarda, Özbekistan’ın Türmüz kentini Afganistan’ın Mezar-ı Şerif kentine bağlayan bir tren yolu bulunuyordu. Özbek demiryolları Afganistan’ın Herat şehrine uzatılarak, ürünlerin İran’ın Bender Abbas ve Şabhar limanlarına aktarımı hedefleniyordu.

Orta Asya’da İran limanlarının önemi artmıştı, sert ABD yaptırımlarına rağmen, Şabhar limanı ile Çin destekli Pakistan limanı Gwadar arasında sadece 70 km mesafe bulunuyordu. Ancak Çin-Pakistan ekonomik koridorunun kalbindeki “Kuşak-Yol” projesi bu bölgede bazı sorunlar yaşıyordu.

Çin Okyanus ve Denizcilik Şirketi, Karaçi ve Gwandar arasındaki ‘liner’ hizmetine, Afganistan’a gönderilerin az olması dolayısıyla son vermek zorunda kaldı.

Pakistan yönetimi, Çin’in ekonomik memnuniyetini istiyor, dolayısıyla Çin’i tatmin etmek için, ‘koronavirüs’ dolayısıyla uçuşlarını durdurmayı reddetti. Ayrıca Wuhan’daki 500 öğrencisini de geri almadı.

Gerekçe olarak da, virüsün Pakistan’a yayılmasını engellemek istediklerini açıkladılar.

Öte yandan Çin Denizaşırı Holdingi Başkanı Zhang Baochong, transit ticaretin Gwadar’ın başarısının anahtarı olduğu konusunda ısrar ediyor.

Liman yetkilileri geçtiğimiz ay, Pakistan ve Afganistan arasında transit ticaretin başlaması amacıyla, Karaçi’den 54 ton paketlenmiş gübre içeren 20 metrelik iki konteynerin Gwadar’a gönderildiğini söyledi.

Eğer ABD ‘barış’ olarak adlandırılabilecek bir anlaşma sonucu Afganistan’dan çekilirse, bu ülke Çin ve Pakistan’ın güdümüne mi girecektir?

Ya da İran için değerli bir ava mı dönüşecektir?

Hüda Huseyni
Lübnanlı gazeteci-yazar ve siyasi analist

İRAN DOSYASI /// MURAT CİNGÖZ : 2020 İRAN’IN EN UZUN YILI MI OLACAK ????


MURAT CİNGÖZ : 2020 İRAN’IN EN UZUN YILI MI OLACAK ????

2020 yılının daha ilk ayında İran merkezli krizler patlak vermiş ve bölgenin tansiyonu hızlı bir şekilde yükselmiştir. Aslında Trump yönetimindeki ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü tavizsiz siyaset ve Suudi Arabistan gibi İran karşıtı devletlere verdiği açık siyasi destek İran’ın bölgede karşı karşıya kalacağı zorlukların habercisiydi. Nitekim bu süreçte Suudi Arabistan ile İran arasındaki vekalet savaşları şiddetlenirken ABD İran’a yönelik politikalarında da uzlaşmaz bir tutum benimsemeye başlamıştır. Bu durum ABD’nin nükleer müzakerelerden çekilmesiyle açık bir şekilde görülmüştür. Öte taraftan 2020 yılının hemen arefesinde İran’ın ciddi anlamda siyasi ve ekonomik sorunlarla boğuştuğu bilinmektedir. Bu anlamda Aralık 2017 ve Kasım 2019’da baş gösteren ayaklanmalarda toplumun yoksul kesimleri yönetimden hoşnutsuzluklarını net bir şekilde göstermiştir. İran’ın özellikle “Arap Baharı’ndan” sonra bölgede girişmiş olduğu yayılmacı siyaset ve beraberinde artan maliyetler ve bunun yanında karşı karşıya kaldığı yaptırımlara etkin çözümler bulamaması İran’daki sosyal ve ekonomik dengeleri derinden sarsmıştır. Nitekim İran riyalinin dolar karşısında erimesi ülkedeki ekonomik durumu felç etmiştir. İran Riyali’nin son on iki yıldaki değer kaybının yaklaşık %1450’leri bulduğu görülmektedir. Üstelik son yıllarda İran’ın ekonomik durumu daha da kötüye gitmektedir. İran rejiminin ileri seviyedeki ekonomik krize çözüm bulamaması meşruiyetini de ciddi anlamda zayıflatmaktadır. Özelikle yoksul sınıfla birlikte genç jenerasyonun rejime yönelik büyük bir memnuniyetsizlik duyduğu bilinmektedir. İran tüm bu ekonomik ve siyasi sorunların üzerine 2020 yılının daha ilk ayında önemli diplomatik krizlerle karşı karşıya kalmıştır. İlk olarak, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani 3 Ocak’ta Bağdat havaalanı yakınlarında ABD’nin gerçekleştirdiği drone saldırısı sonucu öldürülmüştür. Kasım Süleymani İran için özellikle dış politika anlamında çok önemli bir figürdür. İran içerisindeki isyanları bastırma konusunda deneyimli olan Devrim Muhafızlarını Kudüs Gücü gibi bileşenler yoluyla sınır ötesi operasyonlara angaje etme konusunda başarı sağlayan Kasım Süleymani, İran’ın özellikle Irak ve Suriye’deki etkinliğinin en önemli aktörü hâline gelmiştir. Kimi uzmanlarca Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi Mühendis’in ABD saldırıları sonucu ölümünün İran’ın 11 Eylül’üne benzetilmesi Kasım Süleymani’nin önemini ortaya koymaktadır. Aslında Kasım Süleymani İran’ın devrim sonrası politikalarının cisimleşmiş halini yansıtmaktadır. Bu anlamda ABD’nin Kasım Süleymani’ye Bağdat’ta yani İran’ın 2003 yılından beri etkisini gün be gün genişlettiği ve arka bahçesi olarak gördüğü Irak’ın başkentinde suikast gerçekleştirmesi İran rejimine yönelik açık bir meydan okumayı ifade etmektedir. Süleymani’nin ölümüne İran yöneticileri oldukça sert söylemlerle karşılık vermiş ve Kasım Süleymani’nin cenazesini gövde gösterisine dönüştürmüştür. Tahran yönetimi Süleymani’nin naaşını Bağdat, Necef, Kerbela gibi Irak’ın önemli şehirlerden geçirerek İran’a getirmiş burada da Meşhed, Tahran ve Kum gibi şehirlerin ardından Kasım Süleymani memleketine defnedilmiştir. Kasım Süleymani’nin cenazesinin açık bir şekilde içerideki meşruiyetin güçlendirilmesi ve ABD’ye karşı yeni bir hamasi dalganın oluşturulması yönünde kullanıldığı görülmektedir. İran kamuoyunun bir kısmı Kasım Süleymani’nin öldürülmesini Hz. Hüseyin’in şehadetiyle dahi özdeşlertirmiş bu bağlamda bozulan devlet-toplum ilişkisini tamir etmeye çalışmıştır. Süleymani’nin ABD tarafından diplomatik teamüllere aykırı şekilde öldürülmesi İran rejiminin eline rejim meşruiyetinin konsolide edilmesi açısından iyi bir koz vermiş olsa da devamında yaşanan hadiseler rejimin bu durumdan faydalanmak bir yana daha da zarar gördüğü bir süreci beraberinde getirmiştir. İran rejiminden yana esebilecek rüzgarın seyri 8 Ocak’ta değişmeye başlamıştır. 8 Ocak Çarşamba günü sabahın erken saatlerinde Irak’taki ABD’ye ait el-Harir ve Aynu’l-Esed üslerine balistik füzelerle saldırı düzenleyen İran güçleri, saldırı sonrası ilk açıklamalarında onlarca ABD askerinin öldürüldüğünü ve Kasım Süleymani’nin intikamının bir parça da olsa alındığını ifade etmiştir. Ancak ilerleyen saatlerde İran’ın füze saldırılarının düşünüldüğü kadar yıkıcı olmadığı görülmüştür. Üstelik, Humeyni Havalimanı’ndan havalanan Ukrayna’ya ait Boeing 737 tipi yolcu uçağı, 8 Ocak Çarşamba sabahı kalkıştan kısa süre sonra düşmüş ve 176 kişi ölmüştür.

İranlı yetkililer ilk etapta saldırının teknik arıza kaynaklı bir kaza sonucu meydana geldiğini ifade eden beyanlarda bulunmuştur. Ancak adı geçen uçağın kaza sonucu düşmediğinin ve İran’a ait füzelerle vurulduğunun yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlaması ve artan uluslararası baskılar sonucu Devrim Muhafızları uçağın kendileri tarafından “istem dışı” olarak düşürüldüğünü üç sonra kabul etmek durumunda kalmıştır. Üstelik ölenlerin önemli bir kısmının İranlı olması İran kamuoyunda rejime yönelik ciddi tepkilerin oluşmasına yol açmıştır. Devrim Muhafızları tarafından gerçeğin ört bas edilmeye çalışılması ve belki de ancak dış baskılar sayesinde gerçeklerin kamuoyuna açıklanması İran toplumunda derin bir infiale yol açmıştır. İran yöneticilerinin yaşanan aksaklığı bilgi eksikliğine bağlayan açıklamaları halkı tatmin etmekten uzak kalmıştır. Böylece Kasım Süleymani’nin öldürülmesiyle başlayan kriz bambaşka bir boyuta yol almıştır. Gelinen noktada Kasım Süleyman’inin ölümüne İran rejimi cılız bir karşılık verebilmiş, Süleymani’nin cenaze töreni dahi beceriksizce organize edilmiş, bu sebeple de onlarca kişi izdihamda can vermiş, ve son olarak “yanlışlıkla” düşürülen uçak sebebi ile İran’ın hem içerideki hem de dışarıdaki prestiji ağır bir darbe almıştır. Kriz yönetimindeki başarısızlık İran’da rejime yönelik protesto ve eleştirilerin büyümesine yol açmıştır. Bu olayların akabinde rejimin içerisinde bulunduğu hassas durumu dikkate alan İran Rehberi Ali Hamaney sekiz yıl aradan sonra ilk defa Cuma namazına imamlık yaparak hutbe vermiştir. Hamaney konuşmasında Kasım Süleymani’nin önemini ve cesaretini vurgulamış, İran’ın düşmanlarına karşı ulusal birliğin önemine dikkat çekmiş, Devrim Muhafızları’nın Ukrayna uçağının düşürülmesindeki hatasını kabul etmekle birlikte ordu güçlerini koruyan sözler sarf etmiş, ABD üslerine yönelik saldırılara değinmiş ve asıl önemli olanın ABD’nin bölgeden çekilmesinin sağlanması olduğunu dile getirmiştir. Hamaney’in konuşmasından çıkarılan sonuç İran’ın bölgesel mücadelesini sürdürmekle birlikte en azından kısa vadede ABD’ye karşı rejimin bekasını tehlikeye atacak varoluşsal bir savaşa girmekten kaçınacağı olmuştur.

İran’ın içerisinde bulunduğu ekonomik sorunlar ve yaşadığı meşruiyet krizi de göz önüne alındığında İran rejimi için 2020 yılının oldukça zor geçeceği şimdiden söylenebilir. Özellikle Arap Baharından sonra yayılmacı bir siyaset izleyen İran Ortadoğu’nun pek çok bölgesinde etki alanı kurmuştur. Ancak bu durum hem İran’ın maliyetlerini arttırarak içerideki ekonomik krizi körüklemiş hem de bölgedeki güçlerin İran’a karşı daha hamasi davranması sonucunu beraberinden getirmiştir. Bunun yanında İran devlet yöneticilerince İran’ın içeriden ve dışarıdan pek çok “düşmanla” çevrildiği algısı pekiştirilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu politika hiç de rasyonel değildir. Ortadoğu bölgesine bakıldığında bölgesel güç olma yolunda iddialı adımlar atan pek çok ülkenin sonunda içeriden ya da dışarıdan derin siyasi krizlerle karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Aslında İran için çok da uzağa gitmeye gerek yoktur. İran’da Şah rejimin 1970’li yıllarda bölgesel hegemon güç olma yolunda önemli atılımlar yapması ülkedeki toplumsal yapıyı daha da bozmuş ve neticede bu durum Şah’ın devrilmesi sürecine katkı sağlamıştır. Üstelik mevcut durumda İran için asıl sorun rejimin ülke içerisindeki meşruiyetinin belki de dibi görmüş olmasıdır. Bu durum İran için en öncelikli güvenlik meselesidir. Ancak İran rejimi içerideki ekonomik sorunları öncelik haline getirmek yerine hâlen bölgesel politikalara birincil önem vermektedir. Yakın zamanda Tahran yönetimini halkın refahı için kullanılması gereken 200 milyon avroluk bütçeyi Kudüs Gücü’ne ayırması bunun göstergesidir. Üstelik Tahran’ın AB ile ilişkilerinde dâhi sertleşme emareleri görülmektedir. Artık İran’ın önünde iki seçenek bulunmaktadır. Ya pragmatist davranıp bölgesel politikasında değişikliğe gidecek ve bölgesel güç olma mücadelesinin dozunu azaltıp iç politika sorunlarına odaklanacak ya da ideolojik gücünü kullanarak rejimin içerideki ve dışarıdaki meşruiyetini güçlendirmeye çalışacak ve neticede bölgesel politikalarını kaldığı yerden devam ettirecektir. Ancak ikinci seçeneğin yaşanan ciddi ekonomik ve toplumsal sorunlar sebebiyle ne kadar sağlıklı ve sürdürülebilir olduğu oldukça şüphelidir. Aslında, İran rejiminin hem içeride hem dışarıda kriz siyasetini bırakıp uzlaşmacı ve pragmatist bir siyaset gütmesi mevcut durumda elzemdir. Zira İran bir taraftan içeride ekonomik ve toplumsal sorunlar temelinde büyük bir meşruiyet krizi ile boğuşmakta diğer yandan dışarıda önemli bir prestij kaybı yaşamaktadır. Bu sebeplerle 2020 yılının İran için pek de kolay geçmeyeceği açıktır. Diğer taraftan İran’da yaşanan bir karışıklık yalnızca İran’ı etkilemekle kalmayacak bölgenin zaten kararsız güç dengelerini de altüst edecektir. Bu sebeple İran’ın komşularının ve diğer bölgesel güçlerin de İran’la ortak paydalar oluşturması gerekmektedir. Bu anlamda Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin önemi de bu süreçte daha önemli bir konuma yerleşmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar:
BBC News, Iran Plane Crash: Khamenei Defends Armed Forces in Rare Address, https://www.bbc.com/news/world-middle-east-51140806?intlink_from_url=https://www.bbc.com/news/topics/cjnwl8q4ggwt/iran&link_location=live-reporting-story, (Erişim Tarihi:06.02.2020)

BBC News, Iran Plane Downing: How Media Responded to Public Anger, https://www.bbc.com/news/world-middle-east-51117855?intlink_from_url=https://www.bbc.com/news/topics/cjnwl8q4ggwt/iran&link_location=live-reporting-story, (Erişim Tarihi:06.02.2020)

BBC News, Iran Plane Crash: What We Know about Flight PS752, https://www.bbc.com/news/world-middle-east-51047006?intlink_from_url=https://www.bbc.com/news/topics/cjnwl8q4ggwt/iran&link_location=live-reporting-story, (Erişim Tarihi:06.02.2020)

BBC News, Iran Plane Downing: Police Deny Shooting anti-government Protesters, https://www.bbc.com/news/world-middle-east-51090637?intlink_from_url=https://www.bbc.com/news/topics/cjnwl8q4ggwt/iran&link_location=live-reporting-story, (Erişim Tarihi:06.02.2020)

BBC Farsça, Kasım Süleymani Çegune Koşte Şod?, https://www.bbc.com/persian/iran-50980378, Erişim Tarihi:06.02.2020

Esmatullah Surosh, Hamenei’nin Süleymani Sonrası İlk Konuşmasında Öne Çıkanlar, https://iramcenter.org/hameneinin-suleymani-sonrasi-ilk-konusmasinda-one-cikanlar/, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

Euronews, İran’da 8 yıl sonra ilk: Cuma namazına Ayetullah Hamaney imamlık ediyor, https://tr.euronews.com/2020/01/17/iran-dini-lideri-ayetullah-hamaney-bu-haftaki-cuma-namazina-imamlik-edecek, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

Hakkı Uygur, İran Yol Ayrımında, https://iramcenter.org/iran-yol-ayriminda/, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

İsmail Sarı, İran Devlet Aklı Rasyonel Davranabilecek mi?, https://iramcenter.org/iran-devlet-akli-rasyonel-davranabilecek-mi/, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

Vikas Kumar, “Secterianism and International Relations: Shia Iran in a Muslim World”, Journal of Asian Security and International Affairs, 3(3):359-373, 2016

Mehmet Koç, Süleymani Sonrası İç Politika, https://iramcenter.org/suleymani-sonrasi-ic-politika/, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

Umut Başar, Kasım Süleymani’nin Ölümü Neyin Başlangıcı?, https://iramcenter.org/kasim-suleymaninin-olumu-neyin-baslangici/, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

Amin Saikal, “Iranian Saudi Relations in a Changing Regional Envoirenment”, The Arab World And İran: A Turbulent Region in Transition, Ed.Amin Saikal, 165-181, Palgrave Macmillan, New York,2016

Sertaç Sarıçiçek, Kudüs Gücü’ne Ek Bütçe Ne Anlama Geliyor?, https://iramcenter.org/kudus-gucune-ek-butce-ne-anlama-geliyor/, (Erişim Tarihi:05.02.2020)

Murat CİNGÖZ (Akdeniz Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Doktora Öğrencisi, Adana BTÜ Araştırma Görevlisi)

İRAN DOSYASI /// EMİR TAHİRİ : Binbir suratlı Ruhani yeni bir maske mi takıyor ??


EMİR TAHİRİ : Binbir suratlı Ruhani yeni bir maske mi takıyor ??

Bazılarının İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani hakkında ne düşündüğünden bağımsız olarak kendi görüşümü aktaracağım.

Kanaatimce eğer bundan 40 yıl önce İran’daki ‘devrim’ farklı bir çizgide ilerleseydi, Ruhani bir roman yazarı olarak ön plana çıkacaktı. Yerel temalı ilginç romanlar kaleme alacağına eminim, zira yıllar içinde geliştirdiği üslubu iyi bir yazar olabileceğini gösteriyor.

Ruhani, 1977 yılında İran’da ilk devrimci hareketlenme başladığında, Hasan Feridun adında İngiltere’de lisans diploması almaya çalışan bir tekstil tasarım öğrencisiydi. Birkaç ay sonra lakabını ‘Ruhânî’ olarak değiştirdi, yani ‘maneviyatla ilgili’ anlamında ruhani.

Nitekim Feridun Fars milliyetçi isimlerindendi ve İman ve İslam’ın kahramanı olarak temeyyüz etmek isteyen adamın ideallerine uygun değildi.

Daha sonra Ruhani birkaç hafta yoğunlaştırılmış dersler alarak kendini Şii mezhebi alanında geliştirdi. Aynı zamanda sakalını uzatmaya ve batılı kıyafetleri tamamen terk etmeye karar verdi.

Böylelikle adeta yeni bir şahsiyet olmuştu, Humeyni’ye “İmâm” lakabını ilk kendisinin taktığını da iddia etti.

Ruhani bu tanımlamayı, Humeyni’nin Irak’ta ölen oğlu Mustafa için gerçekleştirilen bir anma töreninde yaptığını ileri sürüyordu. Rejimin sözcüsü Keyhan gazetesinde manşetten verilen bu anma töreninde yer aldığına dair herhangi bir delil bulunmasa da sonuçta adamın iddiası bu yöndeydi.

Ruhani hatıratında Humeyni’yle Paris banliyösündeki ilk buluşmasını aktarıyor: Humeyni’nin kendisine 10 bin tümen verdiğini (o zamanlar 1500 dolara tekabül ediyor) ve kendisinden İngiltere’ye dönerek oradaki öğrencileri organize etmesini istediğini söylüyor.

Şah’ın İran’ı terk ettiği o kargaşa döneminde, dileyen herkesin yeni doğmuş ‘devrim arabasına’ atlaması mümkündü. Hasan Feridun da bunu liyakatle becerebildi. Zafer kazanan devrim, boşalan on binlerce pozisyon için uygun kişiler bulmakta zorluk çekiyordu, dolayısıyla Ruhani kendisine yeni oluşturulan İslam Meclisi’nde bir kürsü kapmakta zorlanmadı.

Humeyni’nin ölümünün ardından yeni Dini Lider İslam Devrimi’nin en uç kahramanlarından Ayetullah Ali Hamaney oldu. Hamaney ordunun dağıtılmasını, Şah döneminde görevli olan memurların ve subayların emekli maaşlarının kesilmesini talep etti. Hamaney’e göre henüz genç olan İslami rejim, tamamen kendi güvenlik unsurlarına itimat etmeliydi. Bu süreçte Devrim Muhafızları ile ülkedeki finans ve iş çevreleri arasında bir bağlantı olarak öne çıktı.

Haşimi Rafsancani’nin kısa döneminde Hasan Ruhani, ülkedeki reform çalışmalarını desteklemek için ılımlı kişilik pelerini altında kendini yeniden şekillendirdi. Ruhani bu dönemde Rafsancani’nin yardımcılığına kadar yükselmişti. Ruhani, ABD Başkanı Ronald Reagan’ın İsrail istihbarat teşkilatı Mossad’ın da katılımıyla Tahran’a gönderdiği gizli heyetle görüşmelerde de yer aldı. 1990’larda Hasan Ruhani Batılı siyasi çevrelerde, ‘birlikte iş yapılabilecek bir adam’ imajını güçlendirmişti.

Bu arada, Hassan Ruhani, İran halkının akademik titrlerden hoşlandığını fark etmiş olmalı ki, Glasgow’daki bir İngiliz üniversitesinden doktora unvanı aldı. Halkın çoğunluğunu oluşturan avam tabakası, içeriğinden bağımsız olarak, gerçek ya da sahte olmasına dikkat etmeden böylesi unvanlara saygı gösterir.

Böylelikle artık Dr. Hasan Ruhani olarak yüksek batılı tahsiliyle, ılımlı, reformist şahsiyetini tamamlamış bulunuyordu.

Fransa’da o dönemlerde muhalefette olan iki eski bakan, Alain Juppe ve Hubert Vedrine, Rafsancani heyetinin içinde Ruhani’nin pozisyonundan etkilenmişti. Bu kişiler Ruhani’nin kısa zaman sonra Rafsancani’nin yerini alacağını düşünüyordu.

Fransız bakanlara göre; İran’ın batıyla normalleşmesinin yolunu açacak kişi de Hasan Ruhani’den başkası değildi. Bu vizyon öngörüsü, daha sonra Tony Blair’in önceki hükümetinde dışişleri bakanı olan Jack Straw tarafından İngiliz çevrelerinde daha da parlatıldı.

Bununla birlikte, Hassan Ruhani’nin kariyer planı, Haşimi Rafsancani’nin en sadık takipçilerinden birini cumhurbaşkanlığı için tercih etmesi dolayısıyla alt üst oldu. Rafsancani cumhurbaşkanlığı görevi için Muhammed Hatemi’yi tercih etmişti. Hatemi’ye halef olarak (Rafsancani’nin etkisinin yitirilmesi anlamına da gelen) Mahmud Ahmedinecad’ın belirlenmesi üzerine Ruhani’nin bekleyişinin daha da uzayacağı anlaşıldı. Hasan Ruhani bu kurak yıllar boyunca, hemen hemen tüm siyasi kesimlerle temas halinde olmayı seçti.

Nitekim bu planı başarılı oldu, 2009’daki halk protestolarının ardından, ülkede çatışan siyasi taraflar Ruhani’nin şahsiyeti üzerinde görüş birliğine vardı.

Mahmud Ahmedinecad ve Ayetullah Hamaney arasındaki nihai görüş ayrılığı sonucunda Ruhani için yeniden gün doğmuştu. Hamaney Obama yönetimiyle anlaşma taraftarıydı ancak bu payeyi Ahmedinecad’a bırakmak istemiyordu. Zira Ahmedinecad Hamaney’in gücünü zaman zaman küçümseme cüretinde bulunuyordu.

İran’ın batılı devletlerle gerçekleştirdiği, “Kapsamlı Ortak Eylem Planı” olarak bilinen nükleer anlaşma, dondurulmuş bazı mali varlıklarına ulaşmasına ve batı cephesinde saygınlık kazanmasına imkan sağladı.

Sinemadaki her rolün hakkını vermesi nedeniyle binbir surat lakabını alan klasik Hollywood oyuncuları gibi, Ruhani de yeni pozisyonu için hazırlanıyordu.

Sonuçta Ruhani, sıkı bir rejimden mutedil bir rejime geçiş sürecinin önderliğini üstlenmişti. Üçüncü dünya ülkelere böylesi kararlar aldıklarında içeride baskıya devam ederken dışarıya yönelik imaj çalışmalarını ihmal etmezler.

Hasan Ruhani’nin niteliklerini güçlendirmek için belki de “Ayetullah” unvanına ihtiyacı var.

Bilindiği üzere Ayetullah Hamaney Perşembe günleri 100 binden fazla öğrenciye dini bir vaaz vermekte. Bu öğrencilerin çoğu muhtemelen bursları kesilmesin diye bu vaazlarda yer almak zorunda kalıyordur.

Senaryolardan biri de şudur: Ruhani eğer “Ayetullah” unvanını alabilirse, devrim tarihinde ilk defa, Cumhurbaşkanlığı ve Rehber konumlarını birleştirebilecektir.

Bir başka senaryoya göre ise, İran anayasasını değiştirerek, Devrim Rehberi makamını tamamen ilga edilebilirliği tartışılmaktadır. Uzak bir ihtimal olsa da, böylelikle Cumhurbaşkanı hem Rehber hem de ülkedeki erkin başındaki kişi olacaktır. Hasan Ruhani’nin yakın arkadaşları, başta Dışişleri Bakanı Cevad Zarif olmak üzere, batılılara şöyle bir mesaj vermektedir: “Biraz sabırlı olun, İran’ın üzerine çok gelmeyin ve İran’daki reformistleri desteklemeye devam edin ki, işleri yoluna koyabilelim. İran rejimini makul bir limana doğru sevk etmemiz için bize yardımcı olun.”

Taraftarlarının ve destekleyenlerinin nitelediği gibi, biz de Hasan Ruhani’yi her mevsimin adamı olarak tanımlayabilir miyiz?

Üç gün içinde 1500’den fazla İranlı protestocunun infaz edilmesine şiddetle karşı mı çıkmıştır? ülkedeki yakıt fiyatlarının üç kat yükselmesinden habersiz midir? Ukrayna yolcu uçağının vurulduğundan haberi yok muydu?

Ruhani’nin Hamaney’i koltuğundan düşürmeyi hedefleyen senaryo başarılı olacak mıdır? bu konuda ciddi anlamda şüpheliyim.

Ruhani binbir suratlı bir oyuncu olduğunu göstermiş olabilir, ancak kırk yıllık deneyim bu suratlarının sahte maskelerden ibaret olduğunu kanıtlıyor.

Emir Tahiri
İranlı gazeteci-yazar