KOMPLO TEORİLERİ : ÜNLÜ İNGİLİZ GAZETECİ — EN BÜYÜK SIRRI — AÇIKLIYOR /// EN BÜYÜK SIR (THE BIGGEST SECRET) – İNGİLİZCE


DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

İngiliz gazeteci ve televizyoncu. "en büyük sır", "ben benim, ben özgürüm" gibi 11 kitap yazmıştır. Dünyayı gerçekten kimin yönettiği ile ilgili çarpıcı araştırmaları ve bu araştırmalara dayanan saptamaları vardır. ama zaman zaman dünya üzerindeki insanların illuminati adlı örgüt tarafından yönlendirilip, yönetildiğine onların da büyük çoğunluğu 4. boyutta bulunan, dünya üzerindeki kötü insanların zihinlerini kontrolü altında tutup beyinlerini yıkayan ruhsal varlıklar olan sürüngenimsi ırk tarafından yönetildiğini iddia eden fazlaca uçuk açıklamaları da olmuştur. Kimbilir, belki de doğrudur. belki de bazı gerçeklere ulaşınca devre dışı bırakılmak için bilinçli olarak delirtilmiştir. Bunlar da komplo teorisi.

KENDİ SİTESİNİ DE İNCELEYİN : https://www.davidicke.com

SİYASİ SUİKASTLER DOSYASI : İngiliz Ajan Le Mesurier gizemli kırmızı çantası kayboldu !!!


İngiliz Ajan Le Mesurier gizemli kırmızı çantası kayboldu !!!

Karaköy’de infaz edilen İngiliz Ajan Le Mesurıier’in kırmızı çantası kayboldu! Bütün istihbarat örgütleri ele geçirmek için seferber oldu. İçinde CIA başta olmak üzere 9 istihbarat örgütünde MI6’ya çalışan ajanların listesi vardı.

Le Mesurier, 300 yıldır İngiliz gizli belgelerinin taşındığı kırmızı çantanın benzerine sahipti.

İçinde CIA başta olmak üzere 9 istihbarat örgütünde MI6’ya çalışan ajanların listesi vardı.

Le Mesurier’in ölmeden 2 gün önce evinde kaldığı Türk, MI6 tarafından mercek altına alındı.

İşte Ergün Diler’in bugünkü yazısı:

BU hafta yani bu akşam YAZ-BOZ’un manşetlerinden biri KARAKÖY‘de öldürülen son JAMES BOND James Gustaf Edward Le Mesurier.
Programda başka açıdan ele alınan bir Le Mesurier göreceksiniz. Dünyanın akıllı merkezlerinde yaklaşık 1 aydır konu bu infaz. Türkiye’de ise zaman hızlı akıyor. Çok şeyi anlamadan geçme, unutma gibi bir isteğimiz, eğilimimiz var. Oysa burnumuzun dibindeki çok önemli bir infazın nedenlerini, sonuçlarını görmeden geçemeyiz!
Takip edenler bilir! İlk günden beri İNFAZ olduğunu yazıyorum. Gelişmeler ve sızan bilgiler ne kadar haklı olduğumuzu ortaya koydu.
Ancak bir de sızmayan ve buralarda bilinmeyen çok ama çok değerli bir yanı var olayın. Gelin bugün isterseniz oradan gidelim. Le Mesurier’in ilişkilerini, dostluklarını, operasyonlarını paylaştım.
Neden hedef olduğunu günlerdir aktarmaya çalışıyorum. ANCAK OPERASYONUN HİÇ BİLİNMEYEN BİR YANI VAR! EN AZINDAN BURALARDA YAZAN, ÇİZEN VE ANLATAN YOK… Gelin o parantezi biz de açalım… Bakalım ortaya çıkacak olanı sevecek misiniz! Keyif alacak mısınız?
Haydi…
James Gustaf Edward Le Mesurier’in 11 Kasım’da İstanbul’da öldürülmesinin merkezinde CIA var. Bunu sadece ben yazmıyorum.
Sadece ben söylemiyorum.
Tüm olanları MI6 kaynakları da doğruluyor. MI6 Le Mesurier’in ajan olduğunu kabul etmese de tüm istihbarat birimleri bu gerçeği biliyordu.
Le Mesurier’i ölüme götüren BÜYÜK SIR neydi? Neden öldürüldüğü hakkında bilgimiz vardı. Yazıldı, çizildi! Ancak kolundaki 80 bin dolarlık saatle ölüme sürükleyen ASIL NEDEN neydi?
Uzatmayalım…
Le Mesurier KIRMIZI ÇANTA için infaz edildi!
Le Mesurier, 1691 yılından beri İngiliz devlet geleneği olarak, gizli belgelerin taşınması için kullanılan kırmızı çantanın (Red Box) benzeri için öldürüldü. O çantanın içinde MI6’nın, CIA başta olmak üzere 9 istihbarat örgütünde kendisine çalışanların isim listesi vardı.
Günlerdir ÖLÜMLER SÜRECEK diye yazıyorum…
Bütün işaretler bu yönde çünkü.
Açalım biraz daha…
Daha önce pek çok İNGİLİZ BAŞBAKANIN elinde gördüğümüz DEVLET SIRLARINI taşıyan KIRMIZ ÇANTANIN benzeri Le Mesurier’deydi! MI6’in çok önemli dokümanları kendisindeydi! Bu KIRMIZI ÇANTA içinde MI6’nın ülke dışındaki operasyonel birimlerinin adım adım çalışmaları vardı. MI6’nın Akdeniz’de son olarak hazırladığı ’20 yıllık Akdeniz’ planları detaylandırılmıştı.
CIA’nın Suriye’deki güvenli evinde ele geçirilen çok önemli belgeler de kırmızı çantadaydı.
Çanta bir hazine kadar değerliydi anlayacağınız…
Şimdi kesin olan şu ki BU ÇANTA ARTIK İNGİLİZ İSTİHBARATI MI6’te değil…
Operasyonun merkezinde olan CIA’nın bunu ele geçirme ihtimali çok ama çok yüksek.
Yankılanan seslere göre TÜRK İSTİHBARATI da İSRAİL İSTİHBARATI da son hamle ile bunu ele geçirmiş olabilir. Ancak CIA’nın elinde olduğu yönünde ağırlıklı bir değerlendirme var! Alman GİZLİ SERVİSİ BND’nin, hatta Rus istihbarat servisi FSB’nin de kırmızı çantanın peşinde olduğu anlaşıldı. MI6 kırmızı çanta için, ‘Dünyanın 8. harikasını kaybettik’ diyor. Le Mesurier, MI6’ya ihanet etmezdi. En azından MI6 öyle düşünüyor. Ancak çantadan kimin haberi vardı?
MI6, açığa çıkma ihtimalini bile görmezden gelerek Türkiye’deki tüm ajanlarını kırmızı çanta için görevlendirdi.
Muazzam bir hareketllik var. Bütün ajanlar sahada!
Her yer allak bullak!
Müthiş bir kovalamaca, müthiş bir araştırma var.
11 Kasım’dan itibaren KIRMIZI ÇANTANIN nerede olduğu büyük bir gizem. Şimdi bu gizemin aydınlanmasından çok daha önemli olan çantanın MI6’ya geri dönmesi… Bu İngiltere’nin geleceği için de çok önemli.
Çünkü içindekilerin yabancı istihbarat birimleri tarafından öğrenilmesi, ulusal güvenliği de tehdit ediyor.
Le Mesurier, 9 Kasım ve 10 Kasım’da kimlerle görüştü?
Çanta yanında mıydı?
MI6 bu soruların cevaplarını ararken, Le Mesurier’in İstanbul’da görüştüğü 3 Türk arkadaşını da incelemeye aldı.
İddialara göre 9 Kasım sabahı Le Mesurier, yine Karaköy’de oturan Türk arkadaşının evinde kaldı. Le Mesurier, İstanbul’da evinin dışında başka bir yerde uyanmayı sevmezdi. Çünkü en güvenli yerin kendi evi olduğunu biliyordu. Çok özel güvenliği bulunan ev, onun en rahat ettiği yerdi.
İşte bu kadar dikkatli olan Le Mesurier, neden 9 Kasım sabahı başka evde uyandı. Ya da hiç uyumadı.
Bir istihbarat servisi ne kadar güçlü olursa olsun, bazı zamanlarda 4 duvar arasında kalabiliyor.
MI6 işte tam bu durumda.
İstanbul, MI6 için hep önemliydi. İstanbul başka istihbarat örgütleri için de hep özeldir. Dün de bugün de… Ancak MI6, kurulduğu 1909 yılından itibaren güçlü olduğu İstanbul’da tarihinin en görkemli dönemini yaşıyordu!
Bütün istihbarat teşkilatları bunu biliyordu!
James Gustaf Edward Le Mesurier cinayetinin üstü kapatıldı. Yanlış bilgilerle cinayetin sıradan bir olay olduğu algısı yayıldı! EN azından böyle gösterilmeye ihtiyaç duyuldu! İngiliz medyasındaki birçok habere sansür uygulandı. The Guardian ve The Times gazeteleri, Türkiye’de hiç kimsenin bilmediği bazı basın kuruluşlarını kaynak gösterdi. İngiliz medyasından açık şekilde sansür istendi, onlar da gereğini yaptı.
Çünkü İngiltere’nin ulusal güvenliği risk altındaydı.
KARAKÖY’deki infaz LONDRA’yı sarsıyordu!
Anlaşılmayan buydu.
Ve bunu başka bir örgüt İSTANBUL’un göbeğinde en güvenli evde yapıyordu!
O KIRMIZI ÇANTA için kesinlikle ve kesinlikleadım ya da adımlaratılacaktır. İngiliz hükümeti de BUCKINGHAM SARAYI da MI6 de ısrarlı ve kararlı birtavır izleyecektir. O çantadakigizli belgelerin bir şekildeele geçirilmesi gerekmekte…
İSTİHBARAT SAVAŞLARI hiç olmadığı kadartırmanacak. Ve bu savaşı bizçıplak gözlerle izleyeceğiz…
İstanbul’da da adımların atılması büyük ihtimal…
Başka şeyler de olacak gibi…
İzleyelim bakalım…

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// AZİZ ÜSTEL : İngilizler Ermeni soykırımı yalanını nasıl tezgahladı ? (3 BÖLÜM)


İngilizler Ermeni soykırımı yalanını nasıl tezgahladı ? – 1

Mark Sykes adında bir gazeteci (!) 20 Şubat 1917 yılında The Times gazetesine bir yazı yazdı vee bu yazıda Türklerin 700 bin Ermeniyi, "bağırta bağırta kestiğini" anlattı. Sonradan adına Ermeni Soykırım denen olay, ilk kez bu yazıda vurgulandı:

"Türk gençleri, Almanların eğitiminden geçtikten sonra 2.5 yıl boyunca birçok katliama imza attı. Bütün anlaşmaları ayaklar altına aldı; savaş esirlerini katletti, nice İngiliz tutsağını gözünü kırpmadan öldürdü! Yaralıları da kurşun harcamamak için zehirleyerek toprağa gömdü. Kadınlarımızı rehin aldı ve İngiltere’de halen bunlara, namuslu, onurlu Türk diyenler var! Bu Türkler 700 bin Ermeniyi kesti, Lübnan’da açlık ve sefalet yarattı. Yahudi göçmenleri, diri diri yaktı."

Sykes’ın bu yazısı 100 bin adet basıldı. Bunun içinden 30 bini ABD’ye gönderildi. İçinde bir tek gerçek barındırmayan bu iğrenç, iftiralarla dolu yazı, Türk karşıtı propaganda ve kampanyaların temelini oluşturdu ve uzun yıllar bütün dünya bunlara inandı.

Derken 2009 yılında İrlanda ‘da bir kitap yayınlandı. İrlanda’daki ATHOL Yayınevince yayınlanan Dr. Pat Walsh’un derlediği bu kitapta, Ermeni soykırımı yalanlarının tarihsel belgeleri var.

Peki neden bu yalanlara başvuruldu?

Kitabın önsözünde Dr. Pat Walsh şöyle diyor:

"İrlandalılar hiçbir zaman Abdülmecid ve Abdülhamid Hanların yardımını unutmadı; Türkler sayesinde binlerce insanımızın hayatı kurtuldu. İrlanda Cumhuriyeti’nin temellerinde Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin izleri vardır."

Dr. Walsh bu kitapta, Ermeni soykırımı iddialarının tümüyle hayal ürünü olduğunu ve bunların Londra’da İngiliz Devletinin içinde oluşturulan bir gizli örgüt eliyle, nasıl geniş kapsamlı olarak hazırlandığını ve ünlü Mavi Kitap’ın bu örgütçe nasıl yayınlandığını anlatıyor. Tam 540 sayfalık bu kitap akademik bir omurgaya oturtulmuş:

1. Kitap, Osmanlı İmparatorluğuyla Büyük Britanya İmparatorluğu arasındaki devlet yapılanmalarını karşılaştırıyor. Osmanlı’daki "engin hoşgörünün Britanya’da olmamasının" felsefi temellerini tartışıyor.

2. İngiltere’de bir zamanlar var olan olumlu Türk izleniminin değiştirilmesi için I. Dünya Savaşı’na giden yıllarda gizli örgüt faaliyetleri ayrıntılarıyla anlatılıyor. Türkler soykırım uygulamış bir millet olarak, Osmanlı topraklarının Batılılarca paylaşılmasına elbette ses çıkaramayacak, çıkarsa da kimse onlara kulak asmayacak, kimse onlara sahip çıkmayacak.

İNGİLİZ’İN TEZGÂHLADIĞI ERMENİ SOYKIRIMI YALANI – 2 – ‘Biz artık İngiliz değiliz !’

Kendi tarihçileri Avustralya ve Yeni Zelanda ulusal uyanışının başlangıcını, Çanakkale Savaşı olarak gösterir. Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar ilk kez Çanakkale’de "We are not English anymore Biz artık İngiliz değiliz" diye haykırırlar. Bu haykırış İrlandalılarda da karşılık bulur. Onlar da yıllarca kendilerine yardım eli uzatan Türklere kurşun sıkmalarını sorgulamaya başladılar.

Dr. Walsh kitabında İrlandalı siyasileri ve ABD’deki güçlü İrlanda lobisini tarihle yüzleşmeye davet ediyor ve soruyor:

"İrlandalılar kendilerine karşı hiçbir yanlış davranışta bulunmayan üstelik 1847-48 yılları arasında açlıktan kırılan İrlandalılara yardım elini uzatan Türklere karşı neden İngilizlerle birlikte savaşa girdi?

“Her şeyden önce neden Türklerle savaştık? Neden İngiltere yüz yıl boyunca müttefiki olan Türklere savaş açtı. Ben bu soruları sorarken 1919-22 yıllar arasındaki gazeteleri inceledikten sonra çok ilginç bir sonuca ulaştım. Önce şunu belirtelim: Birinci Dünya Savaşı Kasım 1918’de sona ermedi; İrlanda Türkiye’yle 1924 yılına kadar savaşın içinde oldu.

"Katolikler Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’ne açık bir destek verirken, İngilizlerin kurulmakta olan İrlanda ve Türkiye Cumhuriyetlerini engellemek için aynı yöntemleri uyguladığına dikkat çekmek gerekir.

“Lozan Antlaşmasından sonra kurulamayan İrlanda Cumhuriyeti, Türkiye’yle savaşın sonunda İngiltere’ye bağlanmaya zorlandı. Nisan 1923’te Katolik Bülteni adlı dergi, Lozan Antlaşmasının resmi İngiliz belgelerini yayınlamaya başladı. Koca Britanya İmparatorluğu’na diz çöktüren bir milletin mücadelesi İrlanda’ya örnek olmuştu…"

Dr. Walsh, 1915 yılına kadar İngiltere’de Türk dendi mi ilk akla gelen gerçek bir beyefendiydi (centimen), diyor. Türkler, İngiltere’yle savaşa girdikten sonra bile bu düşünce değişmemiş:

"İngiltere’de Türkler temiz ve dürüst savaşçılar olarak tanınıyordu. Ancak Osmanlı topraklarının parçalanması sürecinde bu düşüncenin silinmesi gerekiyordu. Bunun ilk adımı olarak Ermeni Soykırımı yalanı kurgulandı. Bu görev W.E.D. Allen’a verildi. Allen soylu ailelerin okuduğu Eton’dan mezundu ve 1919 yılında "Türkler" adlı kitabını yazdı. Bu kitapta Türklerin Avrupa’daki yerini şöyle tanımlıyordu: ‘Orta Asya’dan gelen göçmen çobanların oluşturduğu bu garip kabilenin, Avrupa’da, bir düzine ulus üzerinde egemenlik kurması nasıl mümkün olabilir ki?!’

"Allen 1920 yılında Türk-Yunan savaşına muhabir olarak katıldı. Derken 1929’da Kraliyet yanlısı Unionist Parti’den Batı Belfast milletvekili seçildi. Allen 1931’de Sir Oswald Mosley’nin faşist partisine üye oldu. Mosley’nin yakın dostu olarak, faşist Kara Gömlekliler örgütünün kurulmasına önayak oldu. İşte Türklerle ilgili soykırım yalanlarını uyduranların başını bu adam çekiyordu!"

İNGİLİZ’İN TEZGAHLADIĞI ERMENİ SOYKIRIMI YALANI – 3 – Savaş propaganda bürosu kolları sıvar !

Pat Walsh derlediği kitapta Türkiye üzerine oynanan oyunları, belgeleriyle ilk kez açığa çıkarıyor, soykırım yalanını da, İngiliz Derin Devletinin nasıl tezgahladığını anlatıyor:

"Türklere karşı kampanya ve Ermeni katliamı yalanı 1914 yılında kurulan gizli bir örgütlenmenin içinde oluşturuldu. Devletin içindeki bu örgüt, 1914 Sonbaharında, adını o tarihte İngiliz Parlamentosu’nun kalbi olan, Buckingham Sarayı’nın yanında bulunan Wellington House’da örgütlenen Savaş Propaganda Bürosu’ndan alıyordu.

"Bu örgütün Türkiye karşıtı girişimleri 1935 yılına kadar ortaya çıkmadı. Ermeni soykırım yalanlarının asıl hedefi ABD’ydi. Eğer ABD, Türklerin soykırım uyguladığına inandırılırsa, Türkiye’nin tutunacak hiçbir dalı kalmayacaktı dünyada.

"Savaş Propaganda Bürosu’nun başında, Charles Masterman adında, eski bir milletvekili vardı. Görevi kabul eder etmez, İngiliz edebiyatının önde gelen 23 yazarını çağırdı. Yazarlara bu örgüt ve toplantılarla ilgili hiç kimseye bilgi verilmemesi tembihlendi. Arthur Conan Doyle’dan (Sherlock Holmes) H.G. Wells’e kadar dünyaca ünlü yazarlar bir araya geldi. Bu toplantının ardından bu kez de gazetecilerle ikinci bir toplantı yapıldı.

"Wellington House gizli bir yapılanma olduğu için yazı ve kitapların özel bir yayınevince basılmasına karar verildi. Ve ABD’de belirlenen 13 bin etkili kişinin de içinde olduğu bir adres listesi belirlendi. Arnold Toynbee, Ermeni katliamı, Bir Ulusun Öldürülmesi, Türkiye dün ve bugün, Katil Türklerin Acımasız Yönetimi adlı kitapları yazarken, Israel Cohen, yazdığı kitapta, Türkleri Yahudileri de katletmekle suçladı."

Lord Averbury geçtiğimiz yıllarda koltuğunun altına Mavi Kitap’ı sıkıştırarak Türkiye’ye geldi ve kitapta ortaya atılan Ermeni Soykırım iddialarının gerçekleri yansıtmadığını, bunların savaş döneminde propaganda amacıyla uydurulduğunu itiraf etti. Ne var ki, İngiltere, yalanlarla dolu olduğunu açıkladığı bu kitabı kullanmayı sürdürdü! Arnold Toynbee, bu kitabın gerçekleri yansıtmadığını ve dünya savaşı yıllarında Türkleri karalamak için kaleme alındığını söyledi. Ancak yalan olduğunu açıkça itiraf eden İngiltere, bu kitabı kanıt olarak göstererek birçok kişiyi Malta’ya sürgüne gönderdi.

"Ermeni Soykırım yalanlarını onaylayan dünyadaki tüm meclislerin ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin bir kez daha düşünmesi gerekiyor. Ya 1915’de İNGİLİZ DEVLETİ İÇİNDEKİ BİR GİZLİ ÖRGÜTÜN YALANLARINA GERÇEK DEMEYİ SÜRDÜRECEKLER YA DA TARİHİN ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLECEKLER!"

İrlanda her fırsatta ve her ortamda Ermeni Soykırım tezlerinin yalan olduğunu ve İngilizlerce uydurulduğunu açıklamayı sürdürüyor. Bu da İngiltere’yle arasındaki en büyük sorunlardan birini oluşturmaya devam ediyor…

MK ULTRA PROJESİ /// Kavel Alpaslan : İngiliz ordusunda LSD deneyi : Yoksa Sovyet icadı olmasın ???


Kavel Alpaslan : İngiliz ordusunda LSD deneyi : Yoksa Sovyet icadı olmasın ???

‘Asit’ olarak da bilinen LSD kullanımı, 1960’lı yıllarda artıyor. Psikolojik sorunları tetikleyebildiği de bilinen LSD kullanımındaki artışın, Soğuk Savaş dönemine denk gelmesi ise ABD müttefiki Batı ülkelerinin aklına tek bir soru getiriyor: Yoksa ‘kızıl icadı’ olmasın?

E-POSTA : kalpaslan

Ağır bir halüsinojen uyuşturucu olan LSD (Liserjik asit dietila/Liserjik asit dietilamid), özellike 1960’larda popülerlik kazandı. Kullananların saatler boyunca renkler ve şekillerle dolu halüsinasyonlar görmesi, bir devrin ‘psychedelic’ (psikedelik/saykodelik) kültürünü ciddi anlamda etkiledi. Elbette çoğu uyuşturucu gibi, ‘asit’ olarak da bilinen bu maddenin anksiyete gibi psikolojik sorunları tetikleyebildiği biliniyor. LSD’nin popülerleşmesi, toplumsal olarak anksiyete dolu bir dönem olan Soğuk Savaş ile kesişince ortaya oldukça garip sonuçlar çıkar. Mesela varını yoğunu Sovyetler Birliği’yle mücadeleye adamış ABD müttefiki Batı ülkeleri, LSD’nin ciddi ciddi bir ‘kızıl icadı’ olabileceğinden şüphelenerek kendi askerlerine bazı testler uygular…

Söze küçük bir parantezle başlayalım: Bugüne kadar ‘Dünyanın en korkunç deneyleri’, ‘Bilmem hangi istihbarat örgütünün gizli laboratuvarları’ gibi asılsız komplo haberlerine çokça maruz kaldığımızı varsayıyoruz. Bu nedenle havada kalan bilgileri elden geldiğince elemeye ve kaynaklarımızı mümkün mertebe belirtmeye çalıştığımızı belirttik. Umarız bu, kafalarda oluşan haklı tedirginliklere cevap olabilir.

Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte Sovyetler Birliği’ne dair komplolar, yalnızca kamuoyuna yansıtılan bir şeytanlaştırma politikasında kendine yer bulmaz. Sovyetler’in ‘neler karıştırdığı’ istihbaratın da gündemidir. LSD’nin, yaygınlaşmasıyla birlikte bu maddenin, sırları bilinçdışı bir şekilde açıklatan bir ‘gerçeklik silahı’ olup olmadığı da tartışılmaya başlar. İşin daha da garibi, bunun ‘Sovyetlerin bir silahı’ olup olmadığı ciddi ciddi Batı’daki istihbarat servislerinin gündemindedir. 2006 yılında BBC’de yer alan bir haberde şu ifadelere yer verilmiş: “Bu deneyler, Soğuk Savaş yıllarının en gerilimli günlerine rastlıyor. (…) Bir ara hem Washington hem de Londra, Sovyetlerin beyin yıkamayı sağlayan bir ilaç keşfettiğine inanıyor. İngiliz Dış İstihbarat Servisi MI6, buna en yakın maddenin LSD türevi bir şey olduğundan neredeyse emin. ”

Şimdi İngiliz ordusunun bir deneyine ait görüntülerle başlayalım. 1964 yılında 17 Kraliyet denizcisi ve üç subay gönüllü olarak bu deneye katılır. Üç gün boyunca tatbikat yapılacaktır. Fakat bu günlerden birinde, haber verilmeden askerlere LSD verilir. İkinci gün içtikleri suyun içinde bulunan maddenin farkına varmayan askerler için tatbikatın başı oldukça normaldir. Hatta tatbikat gereği askerler, temsili bazı ‘teröristleri’ bile yakalamıştır. Fakat uyuşturucu etkisini göstermeye başlar, askerler yavaşa yavaş saklanmaktan vazgeçer. Özellikle biri tüm gerçekle bağını yitirir ve silahını bırakarak olduğu yerde sallanmaya başlar. Asker daha sonra ambulans eşliğinde alandan çıkarılır.

Subaylar, deneyin bir parçası olarak LSD’yi vücutlarında hissetseler de göreve devam etmeye çabalar. Ancak tek sıra halinde mevzilerinden ayrılan askerlerin büyük bir çoğunluğu kahkahalarla ilerlemekte, arkadaşlarına etraflarını çevreleyen doğadaki değişimleri göstermektedir. İlerleyen ekip karargah yapılan bölgeyle iletişime geçerek ‘roket saldırısı’ talep eder. Roket ekibi bu sırada ellerindeki silahları bir oraya bir buraya sallamakta, gülmekten nişan almayı başaramamaktadır (Bu deneyde gerçek cephaneler kullanılmadığı belirtiliyor).

Saatler geçtikçe askerler yeniden silahlarını bırakmaya başlar, durmadan gülmesine karşın bir tek radyo görevlisi diğerlerinden daha sadık bir şekilde görevini yapmaktadır. Fakat bir süre sonra o da teslim olur, iki ekip arasındaki iletişim kaybolur. Çünkü radyocu telsizi ağacın etrafına dolamaya başlamıştır. Uyuşturucunun tam olarak etkisini gösterdiği zaman bütün askerler yerlere yatıp kahkaha atmaya ve ağaçlara sarılmaya başlar. Her asker doğaya karşı aynı şekilde yaklaşmaz tabi, bir tanesi sadece küreğini kullanarak bir ağacı neredeyse kökünden söker. Komutanlar da sonunda artık devam edemeyeceklerini fark eder. Çünkü bir asker ‘kuşlara yem vermek üzere’ ağaca tırmanmaya başlamıştır. Askerler hastaneye götürülecektir ancak çoğu ambulansta kapalı bir alana sıkışmak istemez, ormanda kalmayı tercih eder. Deneyi organize edenlerin zorlu çabaları sonucunda hastaneye gözlem için götürülürler. Kimileri uyur, kimileri gördüğü geometrik şekillerden bahseder, kimileriyse gülmeye devam eder.

Operation MONEYBAGS (Full) : VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=5WscQIp3Kac&feature=youtu.be

Resmi videoda söz konusu deneyin ‘Kıbrıs’daki EOKA görevi sırasında iç güvenlik sorununa yönelik’ yapıldığı belirtiliyor. Ancak gerçekten tek neden bu mu? İngiltere’de daha öncesinde de benzeri deneyler 1950’li yıllarda yapılmıştır. Yine aynı BBC kaynağına göre, ‘grip virüsüne karşı tedavi’ bahanesiyle kimyasal savaş laboratuvarında askerlere LSD verilir. İngiliz Dış İstihbarat Servisi MI-6, yürüttüğü bu gizli deneyler sırasında üç eski askere izinlerini almadan LSD verdiği için on yıllar sonra tazminat ödemek zorunda kalacaktır. Bir asker kendisiyle birlikte bir başka ere ‘berrak bir sıvı içirme’ deneyinde hissettiklerini şöyle açıklıyor: ”İlk etki olarak kahkahalarımızı kontrol edemez duruma geldik. Aslında korkunç bir yanı vardı. Neye güldüğümüzü bilmiyorduk ve kendimizi durdurmamız imkansızdı. Bunun ardından arkadaşımın gözlerine bakınca sanki her ikisinin de kanlı birer pamuk parçası olduğunu sandım.”

The New Yorker’da yer alan habere göre, ABD’de de benzeri çalışmalar yapılıyordu. Kimi deneyler, bir Sovyet ajanının onlara gizlice belli bir dozda LSD verildiği takdirde askerlerin nasıl tepkiler vereceğini görmek üzere tasarlanır. Tahmin edilebileceği üzere ordunun ve istihbaratın açısından çok verimli sonuçlar veren deneyler değildir bunlar, ancak hem İngiltere hem de ABD’deki çalışmaların devamlılığını sağlayan tek neden ‘muhtemelen Sovyetler de böyle şeyler üzerine çalışıyor’ düşüncesidir.

The New York Times’ın 1977 yılındaki bir sayısında, eski bir asker olan James R. Thornwell’in, bilgisi olmadan LSD deneyine dahil edildiğine dair bir haber yer alıyor. Thornwell, deneye dair hatırladıklarını aktarıyor: Kendisine bir istihbarat yetkilisi tarafından ‘dosyaları ne yaptığı’ sorulur. O sırada Thornwell ‘kafasının uçtuğunu, yıldızların yükselmeye başladığını’ söyler. Soru sorulmasının kesilmesini ister ancak deney devam eder. Asker masaya yığılır ve ağzından salyalar akmaya başlar. Metinde 1955-1962 yılları arasında halüsinojen uyuşturucularla yapılan deneylere binin üzerinde askerin kendi rızasıyla katıldığı belirtiliyor. Yine bu haberde de deneylerin ‘Sovyetlerin bir şeyler keşfetmesi sonrası yapıldığı’ yer alıyor.

Soğuk Savaş yıllarının özellikle ilk dönemlerinde Sovyet karşıtı paranoya tüm topluma empoze edilmeye çalışılır. Bu anlamda Ekim Devrimi’nden sonraki on yıllarla kıyaslanamayacak bir karalama politikası yürütülür. Elbette ‘kızıl tehlikeye’ karşı kollarını sıvayan bu propagandistler ne yaptıklarının farkındadır. İşin daha ilginç yanı bu paranoya halinin ‘devletlere’ de nüfuz edebilmiş olmasıdır.

Günümüzde bunca istihbarat örgütü arasından Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin (DAC/ya da yaygın bilinen ismiyle ‘Doğu’ Almanya’nın) istihbaratı Stasi, düzenli olarak kurdukları sistemle yargılanır. Belki de kafalarda en ‘şeytani’ ve ‘paranoyak’ görünümlü istihbarat teşkilatı haline gelmiştir. Kendi orduları üzerinde böylesi deneyler yapan ülkeler ve istihbarat servisleri ise nedense bu denli ‘medyatik’ olamaz!

Elbette Stasi’nin her yaptığına alkış tutacak değiliz, fakat şunu da gözardı edemeyiz: Bu ülke sosyalist ülkeler için bir ‘sınır’ ülkesidir ve var olan tehditler dolayısıyla ister istemez bir paranoya oluşmuştur. Bunu başka ülkeler için de söyleyebiliriz. Ancak DAC’da oluşan tepkilerin ne sebepleri ne de düzeyi, elini dünyanın her köşesinde kana bulamış diğer yakadaki istihbarat teşkilatlarıyla kıyaslanamaz. Görünen o ki yalnız uyuşturucu kullanıcıları değil; devletler de anksiyete sorunları yaşayabiliyor…

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı adresler

LİNK : https://www.independent.co.uk/news/uk/home-news/lsd-video-porton-down-chemical-weapons-experiments-trials-uk-military-army-marines-sixties-acid-a8366906.html
LİNK : http://www.bbc.co.uk/turkish/europe/story/2006/02/printable/060224_lsd.shtml
LİNK : https://www.nytimes.com/1977/10/07/archives/army-data-describe-lsd-test-on-soldier-declassified-docements-are.html

FAİLİ MEÇHULLER DOSYASI : İngiliz Eski İstihbarat Subayının Büyükada’dan ayrılma anı


İngiliz Eski İstihbarat Subayının Büyükada’dan ayrılma anı

Karaköy’deki ofisinin önünde ölü bulunan İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier’in Büyükada’daki evinden Karaköy’e dönerken güvenlik kamerasına yansıyan son görüntüleri ortaya çıktı.

Eski İngiliz istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier, Karaköy’deki ofisinin önünde 11 Kasım’da ölü bulundu. Le Mesurier’in yaşadığı Büyükada’daki evinden, 9 Kasım’da ayrılırken güvenlik kamerasına yansıyan görüntüleri ortaya çıktı.

Le Mesurier’in 9 Kasım cumartesi günü saat 18.07’de eşiyle birlikte evlerinden çıktığı görülüyor. James Gustaf Edward Le Mesurier ve İsveç vatandaşı eşi Emma Hedvig Christina Winber, evdeki görevlilerin kullandığı elektrikli araca biniyor. Çift, araçta bulunan biri kadın, iki görevliyle birlikte iskeleye doğru ilerliyor. Elektrikli aracı kullanan kişinin evin bahçıvanı olduğu öğrenildi. Çift daha sonra Karaköy’deki ofise geçti. Le Mesurier’in 11 Kasım’da sabaha karşı cansız bedeni bulundu.

Emma Wingber, emniyete verdiği ifadede sağlık kuruluşlarına yakın olmak amacıyla Karaköy’e döndüklerini ifade etmişti. Wingber’in, “Son dönemlerde aşırı stres nedeniyle uyku ve psikolojik ilaç kullanmaya başladı. 2-3 gün önce Adalar’da bulunan evde yine aşırı strese bağlı rahatsızlığı nedeniyle iğne ve ilaç tedavisi alarak sağlık kuruluşuna yakın olma amacıyla home ofis olarak kullandığı bu adrese geldik" ifadelerine yer verdiği öğrenilmişti.

FAİLİ MEÇHULLER DOSYASI /// İngiliz istihbaratıyla bağlantısı bulunan Beyaz Baretliler zor durumda : Mesurier kurucu değil


İngiliz istihbaratıyla bağlantısı bulunan Beyaz Baretliler zor durumda : Mesurier kurucu değil

Uluslararası kamuoyunun Suriye iç savaşındaki insani yardım faaliyetleriyle tanıdığı Beyaz Baretliler’in (White Helmets) kurucusu Gustaf Edward Le Mesurier’in İstanbul’daki şaibeli ölümü, örgütün yabancı istihbarat örgütleriyle ilişkisini yeniden gündeme getirdi. Bunun üzerine ‘Beyaz Baretliler’in yöneticisi Raed Al Saleh, Mesurier’in örgütün kurucusu olmadığını iddia etti. Saleh, "James, kurucumuz da eğitimcimiz de değildi. ‘Beyaz Baretliler’i destekleyen ‘Mayday’in CEO’suydu. ‘Beyaz Baretliler’in kurucusu bir kişi değil bir grup insandır. James’i kişisel olarak tanırdım ve ölümü hepimizi çok üzdü" açıklamasında bulundu.

Dünya kamuoyuna ‘yardım örgütü’ olarak tanıtılan ancak Suriye’deki ‘kimyasal silah’ provokasyonlarının ardındaki örgüt olarak bilinen Beyaz Baretliler’in (Miğferler) işlevi yeniden tartışma konusu oldu. Örgütün kurucusu İngiliz istihbaratçı Gustaf Edward Le Mesurier’in İstanbul’da ölümü, Beyaz Baretliler’in istihbarat örgütleriyle ilişkisini tekrar ortaya koymuştu. Suriye, Rusya ve İran uzun süredir, Beyaz Baretliler’in ABD ve İngiliz istihbaratının yönlendirmesiyle, Suriye’de provokasyonlar yapmak için faaliyet yürüttüğünün altını çiziyordu.

Beyaz Baretliler’in El Kaide’nin Suriye kolu olan El Nusra ile bağlantısı olduğu biliniyor. Kendi çektiği mizansenleri “Kimyasal saldırı” diye dünyaya servis eden örgütün, Suriye’de film stüdyoları da ortaya çıkarılmıştı.

"KURUCUMUZ DEĞİL EĞİTİMCİMİZDİ"

İngiliz ajan Mesurier’in ölümü Beyaz Baretliler’in İngiliz istihbarat örgütü MI6 bağlantısını kanıtlar nitelikte olunca, örgüt savunmaya geçti, Beyaz Baretliler’in (White Helmets) yöneticisi Raed Al Saleh, DHA’ya konuştu. İstanbul’da yaşadığı evin önünde ölü bulunan eski İngiliz istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier’in, ‘Beyaz Baretliler’in kurucusu ve CEO’su olduğu iddialarını reddeden Saleh, “James, kurucumuz da eğitimcimiz de değildi. ‘Beyaz Baretliler’i destekleyen ‘Mayday’in CEO’suydu. ‘Beyaz Baretliler’in kurucusu bir kişi değil bir grup insandır. James’i kişisel olarak tanırdım ve ölümü hepimizi çok üzdü” iddiasında bulundu.

"HERHANGİ BİR DEVLETTEN YARDIM ALMADIK / TÜRKİYE’DE EĞİTİM GÖRDÜK"

‘Beyaz Baretliler’in sivillere yardım için kurulduğunu belirten Saleh, “‘Beyaz Baretliler’, çatışma alanlarında geride kalan ve herhangi bir devlet desteği olmayan sivillere, ihtiyaç duydukları hizmeti sağlayan insani yardım organizasyonu. ‘Beyaz Baretliler’, 2012 yılında öğretmenler, itfaiyeciler, doktorlar ve bunun gibi meslek gruplarından oluşan bir grup insan tarafından sivillere yardım etmek için kuruldu. 2014 yılında birçok köyde ve şehirde hizmet veriyorduk. Ayrıca yine 2014 yılında Türkiye’de ilk eğitimimizi aldık. Aynı zamanda ‘Mayday’ gibi başka organizasyonlardan da destek almaya başladık” diye konuştu.

Raed Al Saleh

TRUMP, 6,6 MİLYON DOLAR YARDIMDA BULUNMUŞ

Saleh, “Herhangi bir devlet desteği olmadı” dedi ancak ABD Başkanı Donald Trump, 2018’in haziran ayında, Beyaz Baretliler’e yaklaşık 6,6 milyon dolarlık yardım yapması için izin vermişti. İsrail de Beyaz Baretliler’in korunmasına özel önem verdiğini duyurmuştu.

Le Mesurier’in, ‘Beyaz Baretliler’in kurucusu ve eğitimcisi olduğunu inkar eden Saleh, “‘Beyaz Baretliler’in kurucusu bir insan değil bir grup insandır. James’i tabi ki tanıyordum; çünkü partner organizasyonu yönetiyordu. James’in ‘Beyaz Baretliler’i yönlendirici bir etkisi olmadı, bizim toplantılarımıza katılmadı. ‘Mayday’ ile ‘Beyaz Baretliler’ arasındaki toplantılara katıldı. Sosyal medya hesaplarında ‘Beyaz Baretliler’ ile ilgili paylaşımlarını ise bizi destekleyen bir insan olduğu için normal karşılıyorum” dedi.

CASUS OLDUĞUNU BİLİYORMUŞ

Eskiden İngiliz istihbarat subayı olduğunu bildiği James Gustaf Edward Le Mesurier’in ölümü nedeniyle üzgün olduğunu belirten Saleh, “Kendisini kaybettiğimiz için çok üzgünüz, ailesine ve arkadaşlarına başsağlığı dileriz” diye konuştu.

PARAMİLİTER YAPILANMALAR DOSYASI /// İsyanların arkasındaki İngiliz gizli örgütü : Arap Büro


İsyanların arkasındaki İngiliz gizli örgütü : Arap Büro

Beyoğlu’ndaki evinin sokağında ölü bulunan İngiliz eski askeri istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier’e ilişkin soruşturma sürerken, 1.Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti’ne karşı İngiltere tarafından kurulan istihbarat örgütü “Arap Büro”nun bilinmeyenleri de arşiv belgelerle gün yüzüne çıkarıldı. İngiliz Ulusal Arşivleri belgelerine göre, istihbarat örgütü “Arap Büro” adıyla Kahire’de kuruldu. Örgüt, 1920’ye kadar Arap isyanlarını organize ederek, Osmanlı parçalanmasında büyük rol oynadı.

Osmanlı aleyhine..

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Tarih Bölümü Yakınçağ Tarihi kürsüsünden Dr. Mustafa Çabuk’un İngiliz arşiv belgelerinden aktardığı bilgilere göre “Arap Büro”, 4 Şubat 1916’da Gilbert Clayton tarafından kuruldu. İstihbarat örgütünün ikinci adamı David Hogarth, arkeolog kimliği ile Ortadoğu’da istihbarat bilgisi toplayarak Arap aşiretlerini isyana teşvik etti. Hogarth’ın yardımcılığını ise Sudan sömürge yönetiminde görevli olan Kinahan Cornwallis üstlendi. Suriye hakkında gizli askeri rapor hazırlayan Aubrey Herbert, İngiliz diplomat Ronald Storss, The Times muhabiri Philip Graves ve İstanbul’da jandarma olarak görev yapan Wyndham Deedes de istihbarat elemanı olarak “Arap Büro”da Osmanlı aleyhine çalıştı

Ajan kütüphanesi

İstihbarat belgelerinde Kahire’de bulunan Sevoy Otel’in üç odasının, İngiliz Genelkurmay istihbaratının merkez üssü olarak kullandığı belirtilirken, Dr.Çubuk yeni ortaya çıkan arşiv belgeleri şu değerlendirmelerde bulundu:

“Arap Büro, General Clayton başkanlığındaki istihbarat dairesinin bir parçası olarak faaliyet gösterdi. Büro bünyesinde bir kütüphane oluşturuldu. Arap meselesi ile alakalı olan belgeler, Yakın Doğu’nun topografyası, etnografyası, tarihi ve politikası ile ilgili kitaplar burada toplandı. Mısır savaş ofisi kütüphanesinden 150 cilt kitap da Büro’nun kütüphanesine transfer edildi. Büro için lazım olan 50 kitap da Hartum’daydı. G.W.Gerrard; Sudan ajansından daktilocu ve arşivciydi.”

Soy ağacı çıkardılar

Büro elemanlarının, çoğunlukla askeri istihbarat, donanma istihbarat ve İngiltere Savaş Ofisi’nden gelen kişiler olduğunu belirten Çubuk şunları dedi:

“Arap Büro kabileler hakkındaki her şeyi kaydetti. Yaşadıkları yerleri çıkardılar, kabilelerde kim kimdir isim isim tespit edip soy ağacı çalışması yaptılar. Savaşın sona ermesiyle birlikte Arap Büro’nun bölgedeki faaliyetlerine olan ihtiyaç da azaldı veya sona erdi. Bağdat’tan 18 Ağustos 1919 tarihinde gönderilen telgrafta da Arap Büro’nun savaştan sonrası için faydası olmadığı bildirildi. Savaştan sonra büronun ne yapacağı ile ilgili yeni öneriler de oldu. Yakın Doğu istihbarat faaliyetlerinin büro üzerinden yürütülmesi ve Müslümanların tamamıyla ilgili istihbarat toplaması tavsiye edildi. 1920’de Arap Büro kapatıldı.”