ERMENİ SORUNU DOSYASI : Sözde Ermeni Soykırımı İddialarına karşı Hollanda’dan Tarihi Belge


Sözde Ermeni Soykırımı İddialarına karşı Hollanda’dan Tarihi Belge

16 Tem 2020

İlhan KARAÇAY

“Ermeni Soykırımı Yoktur” demeyi suça dönüştürecek kadar içlerine sızmış lobilerin esiri haline gelenlere ve kendi tarihlerinden kesit sunmak isteyenlere; 1920 yılında Hollanda gazetesinde çıkan haberin küpürünü ve bu küpürün Hollanda ve Türkçe metnini sunuyoruz. Rus-Ermeni sınırında görev yapan bir gazetecinin 1920 yılında Hollanda’nın Algeemen Handelsblad gazetesinde yayınlanan haberi; sözde Ermeni soykırımı iddialarının, zamanın savaş şartları içinde Türkleri nasıl tek taraflı resmetmeye çalışanların eseri olduğunu bir “Batılının” dilinden ortaya koyuyor.

Önce ismi açıklanmayan Hollandalı gazetecinin kim olduğunu da yıllar sonra buldum. Bu gazeteci 1885-1977 yılları arasında yaşamış olan George Nypels idi.
Nypels’in, sözde Ermeni soykırımı hakkındaki yazısını Türkçe ve Hollandaca olarak aşağıda bulacaksınız.
Daha sonra da Nijpels hakkında bulduklarımı göreceksiniz.

İşte o belge niteliğindeki yazılar:
********************

Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920-Salı

Türk-Ermeni Sorunu

Balkanlarda görev yapan bir gazeteci arkadaşımızdan aşağıdaki ilginç mektubu aldık. Bu mektubun içeriği, Ermeni sorununa Batı Avrupa’daki alışılageldik görüşten farklı bir bakış getiriyor. Bu gazeteci arkadaşımızın tarafsızlığına büyük güvenimiz var. Onun olayları değerlendirmesi daima kanıtlara dayandığı için, yazılarını yorumsuz olarak ve hiç bir değişiklik yapmadan olduğu gibi yayınlıyoruz.

Aynen Sultan Abdülhamit devrinde olduğu gibi, bugünlerde Kilikya’dan yeniden çok sayıda Ermeninin katledildiğine dair çirkin haberler geliyor. (Fransız işgali altındaki Adana, Gaziantep, Maraş ve Urfa’daki Ermeni zulmune ve katliamlarına karşı Kuvvayı Milliye Hareketleri) Konuyu çoktan unutmuş olan dünya kamuoyu, bu haberlerle yeniden şok oldu. Aslında din uğruna yapılan bu iğrenç katliamları savunmaya ve koruma altına almaya hiç niyetim yok. Fakat her gerçeğin iki yönü vardır. Olaylar sırasında Türkiye’yi parçalayıp yıkmak isteyen itilaf devletleri ve basını, propaganda yaparak Kilikya’daki Ermeni kıyımını Türklere karşı bilinçli olarak kullandılar ve bütün yıkımın Türkiye tarafından yapıldığını iddia ettiler. Önemli olan gerçeğin ne olduğunu bulmaktır. Bu bilinçle, sözü edilen bu kitlesel katliamdan gerçekte yalnızca Türklerin sorumlu olamayacağını gözler önüne sermek istiyorum.

Bu konuda fikrimi söyleme hakkını kendimde buluyorum. Çünkü Birinci dünya savaşı süresince Türkler ve Ermenilerin birbirleriyle nasıl bir nefret ile boğuştuklarını çok açık bir şekilde gözlerimle gördüm.

İşte, giysilerinden Türk oldukları anlaşılan bir grup insan, Ermeniler tarafından katledilen yakınlarının iskeletleri ile görülüyor.

1918 baharında Rusların yenilgisinin sonucunda Türkiye yeniden saldırıya geçtiginde ve peygamberin mukaddes bayrağı Osmanlı ülkesinin dışında da dalgalandığında, ki Küçük Kaynarca anlaşmasından beri hiç böyle olmamıştı; ben kendimi Ermeni-Rus sınır bölgesinde buldum ve Türklerin Kafkasya’da ki ilerlemelerine şahit oldum.

Savaşı yaşayan bir kişi, bir ülke ve ulusunu tanımak için savaş halinden daha iyi başka bir fırsat olmadığını kabul edecektir. Bu durumda bütün insani canavarlıklar büyük bir şiddetiyle ortaya çıkar. Savaşımın gerektirdiği kaba güç kullanma ile, kültür ve uygar davranışlar kaybolur. O sıralar Avrupalı olarak bir tek ben, bu kritik ortamda bulunuyordum. Bu durumda söylenebir ki Türklerin Rus- Ermenistan’ına ilerleyişi sırasındaki olayların tek Avrupalı şahiti bendim.

Seyahatime başlamadan önce Ermeni yanlısıydım. 1916-1917’de İstanbul’daki kalışım sırasında, Ermenilere yapılan toplu katliam hakkında, az çok bilgisi olan Avrupalılardan ve Türkiye Ermenilerinden yeteri kadar tiksindirici, çirkin ayrıntılar duymuştum. Bu kişiler Türkleri suçlu ve Ermenileri de, barbar Türklerin masum kurbanları olarak görüyorlardı.

Türklerle aram yeterince iyi olduğu için, bu hassas konuda, hiç bir Avrupalının konuşmaya cesaret edemeyecegi şeyleri sorabiliyordum. Türklerin bana karşı olan davranışları, benim Ermenilerin suçsuz, Türklerin de suçlu olduğuna dair inancımı kuvvetlendiriyordu. Çünkü ben Ermeni olayları ile ilgili bilgi almak için, soru sorduğumda Tüklerden şöyle yanıt alıyordum: “Bizim hakkımızda anlatılanların hepsi doğru. Biz 1 milyon Ermeniyi kestik. Bu korkunç bir katliamdı. Fakat biz bu konuda haklıydık ve bu suçtan ötürü ancak kendimize karşı sorumluyuz.” Bütün çabalarıma rağmen bu konuda ayrıntılı ve olayların gerçek nedenleri hakkında bilgi elde edemiyordum. Ben de bu durumda şöyle bir yargıya varabiliyordum: Orada Hristiyanlara karşı fanatik bir din savaşı güdülüyordu. Bu olaylar Ermenistan’ın dünyayla tüm ilişkisinin kesildiği Yukarı Ermenistan’da meydana geliyordu. Orada Ermeniler Türklerin insafına terk edilmişti.

1918 ilkbaharında Trabzon’a geldim. Bilindiği gibi kıyıdan Ermenistan’in dağlık bölgelerine giden tek yol buradandır. Trabzon 1915’de Ermeni katliamını yaşamıştı. 3 yıl sonra bu kentte yaşayan Rumlar ve Avrupalı Levantenler bana Trabzon surları içinde olan inanılmaz vahşeti; Trabzon sokaklarında nasıl Ermeni kanı aktığını, Ermeni mahallelerinin nasıl alev alev yandığını, bu olaylardan günler haftalar sonra bile çocuk cesetlerinin Platana limanındaki Bizans duvarına vurduğunu anlatıyorlardı. Ben yanmış yıkılmış mahalleleri gördüm. Bana bunların bir zamanlar Ermeni mahalleleri olduklarını anlattılar. Bana Hristiyan kiliselerini gösterdiler. Bunlar Ermeni kiliseleriymiş. İnsanlar gübre yığınlarını eşelerken hala kemikler ve ceset artıkları buluyorlarmış. Bana bunların Ermenilere ait olduklarını anlattılar.

Bütün bunlar, insanın hiç unutamayacağı korkunç izlenimlerdi ve herkes bir tek şey diliyordu: “Tanrı bizi ve herkesi bu barbarlıktan ve Müslümanların düşmanlığından korusun.”
Bütün bu olanlardan dolayı ben lanetlerimi yağdırırken şüphesiz ki Hristiyanların tarafını tutması lazım gelen sıradan yaşlı bir Fransiskaner papazı başını salladı ve “Yanılıyorsunuz”, dedi. “Sadece Türkler suçlu değildir. . Avrupa’dan gelen ve Avrupa kültür anlayışıyla Asyayı değerlendiren biri olarak, doğal olarak bu halkın yok edilmesi suçuna karşı lanetlerini yağdıracaksın. Fakat senin gördüklerin ve sana anlatılanlar, gerçeğin tamamı değildir. Bütün bunları anlayabilmen için olayları bir Asyalı gibi görmen ve yorumlaman gerek. Şunu unutma ki burada yüzyıllardır birbirlerinden nefret eden ve birbirine kin güden iki halk var. Burada iki farklı zihniyet var: Ermeni ve Türk zihniyeti. Bu iki düşman görüşteki insanlar birbirlerinin yok edilmesi gerektiğine inanırlar. Evet 1915’de Ermeniler yok edilmişlerdi, her şey onlara karşydı ve yenilgiyi kabullenmek zorundaydılar. Fakat insan şuna inanıyor ki, eğer aynı konuma Ermeniler sahip olsalardı onlar da Türklere aynısını yapacaklardı. Benim raporlarımdan ve benim Beyazıt, Van, Erzurum ve Erzincan’daki görevlilerden aldığım raporlardan biliyorum ki 1915’de Ruslarla savaş başladığında Ermeniler, Türk ordusunun arkasından isyana kışkırtıldılar ve Türk köy ve kasabalarını yıkıp, yerle bir ettiler. Daha sonra Türkiye’de olan olaylar işte Ermenilerin bu ilk düşmanca tutumu nedeniyle başlamıştır. Kabul ederim ki çok korkunç şeyler oldu; Şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde çok kan aktı. Fakat Ermeniler bu kan gölünün oluşmasında suçsuz değillerdi. Türkler gereğinden fazla ileri gittiler, fakat suç yine sadece Türklerde değildi. Suç Avrupalılarda görülmeyen çok derin nefretlerin oluştuğu, Asyalı düşünce tarzındaydı ve bu düşünceyle yapılan savaşta vahşice davranışlar ortaya çıkıyordu. ”

” Örneğin Trabzon’a bak. Yanmış, yıkılmış Ermeni semtlerini gördün, fakat yerle bir edilmiş Türk mahallelerini de gördün mü? Henüz daha taze Türk mezarlarına da dikkat ettin mi? Hayır mı! Haydi git ve gör. Ermeniler de aynı pozisyonda oldukları zaman Rus ordusunun korumasında zafer kazandıklarında, 1915′ de yaşananlar tekrarlandı. Fakat bu sefer Türkler, Ermenilerce katledildi. Ermeniler, nerede bir Türk bulsalar onu acımasızca kesip doğradılar, nerede bir cami görseler onu yağmalayıp yaktılar. Türk mahalleleri yakıldı, duman ve alev içinde kaldı. Tıpkı bir zamanlar Ermeni semtlerinde olduğu gibi. Şimdi Anadolunun içlerine gidip savaşın bütün bu izlerini takip edebilirsin: Bayburt’da, Erzincan’da,, Erzurum ve Kars’da. Oralarda daha dumanı tüten yığınlar göreceksin; daha çok kan ve ceset koklayacaksın. Ancak bunlar Türklerin ölüleri olacaktır.”

Fransiskaner rahip bana gerçekleri söylemişti. Aylarca Ermenistan ve Kürdistan(Doğu Anadolu ve Kafkasya) içlerinde yolculuk yaptım ve gerçekten de rahibin bana anlattıklarının doğru oldugunu gördüm. Rus ordusunun geri çekilmesinden ve bunu takip eden barış anlaşmasından sonra, sözün ona Ermeni ordusu( Ermeni çeteleri) çeşitli operasyonlar yaptı. Bu çeteler Rusların çekildikleri bu Türk bölgelerini işgal ettiler. Ruslar işgal sırasında Türklerin canlarını ve mallarını koruyorlardı. Rusların geri çekilmesinden hemen sonra olanlar ise, yürek parçalayıcıdır. Küçük Türk yerleşim birimlerindeki insanlar, General Antranik ve Murat’ın çeteleri tarafından tek bir canlı kalmayıncaya kadar katledildi. Camiler son taşına kadar tahrip edildi.

Bu bulunmaz fırsatı yakalayan Ermeniler, beklentilerini, hayallerini bayağı genişlettiler ve neredeyse bütün Anadolu sanki onların olacakmış gibi davranmaya başladılar. Anadolu’da yaşayan Türklerle, yaşayan son erkeğe, son kadına ve son çocuğa varıncaya kadar hesaplaşabileceklerini ve onları yok edeceklerini umuyorlardı. Ben Erzincan’da yıkıntılar arasında yatan yüzlerce boğazlanmış Türkün cesedini gördüm. Kuyuların içine ışık tuttuğumda cesetlerle dolu olduğunu gördüm. Açılan toplu mezarlarda yüzlerce kadın ve erkek cesetlerinin üstüste yığılmış olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Bunları kim yapmıştı? Zafer kazanan Ermeniler tabiki. Böyle manzaralar sürekli olarak Yukarı Ermenistan yollarında, Kürdistan ve Rusya-Ermenistan’nda bana eşlik etti. Türkler’inde şimdi tekrar bir zafer kazandıklarında öç almaları ve öfkeyle misilleme yapmaları şaşırtıcı mıydı dersiniz? Şunu da itiraf etmeliyim ki, Rusya Ermenistan’ına yürüyüşleri sırasında Türkler tarafından yapılan öldürmeler de sürdü. Sarıkamış sınırının karşı tarafında birbirine yakın Ermeni yerleşim yerleri ateş ve demirle yerle bir edildi. Asya’nın bu vahşi ülkesinde şimdi zafer kazananlar, önceki zafer kazananlara karşı korkunç vahşi bir öfke duyuyorlardı. Halkların halklara karşı bu acımasız davranışlara nasıl kışkırtıldıklarını, bu acımasız nefreti, bizim Avrupalı beyinlerimiz anlamaz. Fakat biz Yukarı Ermenistan denilen bu bölgenin uygarlığı ile, Avrupa halklarının eski kültürünün karşılaştırılabileceğini düşünmemeliyiz. Çünkü buralarda yaşayan halkların milliyetleri yoktur, fakat çeteleri vardır. Bunu şöyle açıklamak mümkün. Buralarda iki çete karşılaştığında, bu taraflardan birinin imha edilmesi demek oluyordu. Bu nedenle bugüne kadar Büyük Ağrı Dağları’nda birlikte yaşamak için uzlaşmak, ortayolu bulmak diye birşey düşünülemez. Bunun yerine yanlızca imha etmek geçerlidir. Yukarı Ermenistan’ın çıplak dağlarında bir anlaşma yoktur, sadace ölüm kalım mücadelesi vardır. Kazanan yaşar, kaybeden ölür….

Benim Aleksandropol’de(Gümrü) kalışım sırasında orada yaşayan insanların düşünce yapısına ışık tutan şöyle bir olay oldu. Bir gün Alagöz dağları yönünden bir top atışı duyuldu. Türk sınırı arkasında korku içinde yaşayan Ermeni halkı bunu şöyle açıklamışlar; İngilizler Türklere karşı ilerliyorlar ve Türkler birkaç saat içinde yenilmiş olacaklar. Birden Türk sınırının gerisinde bir ayaklanma oluştu ve Ermeni köylerindeki zayıf Türk nöbetçileri şeytanca işkencelerle öldürüldü. Fakat ortada Ermenilerin geldiklerini sandıkları İngilizler yoktu. Olayın aslı şu idi: Kafkas Ermenilerinden bir birlik önce Türk cephesini yarmayı denemişler. Top atışı sesleri bu yüzdendi. Bu çatışma birkaç saat sonra bitti. Fakat sıra intikam almaya gelmişti. Türk askerlerinin sinsice katledildiği Ermeni köyleri yakılmaya başlandı. Bu durumda Ermenilerin hiç suçu olmadığı söylenebilir mi?

Tamamen Türklerin eline geçen Aleksandropol(Gümrü) kenti bir Ermeni kentiydi ve ben burada Türk işgaline rağmen günlük işlerini güçlerini yapan, şehrin ileri gelen Ermenileri ile tanıştım. Bu kişiler Ermeni çetelerinin düşüncesiz davranışları nedeniyle Türklerin bir gün öç alacakları düşüncesiyle sürekli korku içinde yaşıyorlar ve bir gün sırf bu yüzden yok olacaklarına inanıyorlardı. Ermeni halkının bir kısmı, ki buna ileri gelenleri diyebilirim, Türklerle barışcı bir anlaşma yapılmasının taraftarıydılar. Çünkü şimdi beraber yaşamak zorundaydılar ve karşılıklı bir antlaşma, bu cinayetlere bir son verebilirdi. Fakat halkın büyük bölümü ve çeteler yani sözde Ermeni askerleri, barışın adını bile etmiyorlardı. Onların sloganı: ” Ya biz, ya da onlar; birimizden biri yok olmalı” idi.

Düşününüz, Antlaşma ve barış isteyenler, Ermeni halkının büyük çoğunluğu tarafından lanetleniyordu. İçinde bulunduğum Ermeni çevrelerinden bazı insanlar bana açıkça şöyle diyorlardı: ” Şimdi Türkler başa geçti, ancak biz pek yakında tekrar başa geçtiğimizde elimize geçirdiğimiz hiç bir Türk’ü sağ bırakmayacağız. Onlarla bizim aramızda bir anlaşma olması mümkün değil. Asırlardır görülecek bir hesabımız var onlarla. Sürtüşmemiz, halkımızın tarihi kadar eskidir. Bu savaşım, Türklerin ülkemize gelmesiyle başladı. Bu savaş ya biz, ya da onlar yok olana kadar sürecektir. Biz barış istemiyoruz. Lanet olsun Türklerle dostluk kuranlara!”

İste o zamanlar Ermenilerin düşünceleri böyleydi. Ermenilerin bağımsızlıklarını kazanma ümitleri pek yoktu. Zaferi kazanan Ay-Yıldız’ın(Türklerin) ise bütün Rus- Ermenistan’ını ele geçirecegi görülüyordu.

İşte bunları duyduktan sonra, şimdi Türklerin geri çekilip de, Türk yerleşim yerleri tekrar Ermenilerin eline geçtikten sonra olanları tahmin etmek, herhalde zor olmasa gerektir.

Uzlaşmalar ancak uygar halklar arasında olabilir. Vahşi Asya’nın halkları arasında sadece nefret ve yok etme duyguları vardır. Evet, Türkler suçludur, katlettiler, ancak ellerine fırsat geçince aynı katliamları yapan Ermeniler acaba daha az mı suçlular? İnsan Asya’yı sadece Asyalı bakış açısıyla değerlendirebilir.

**************

Yazının Orijinal Hollandacası

Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920 van Dinsdag

ARMENIE

De Armenisch-Turksche kwestie

Van een onzer medewerkers in den Balkan ontvingen wij den volgenden interessanten brief, waarvan de inhoud een anderen kijk geeft op de Armenische quaestie dan de in West Europa gebruijkelijke. Wij stellen in de objectiviteit van dezen medewerker het grootste vertrouwen. – Zijn betoogtrant bevat het bewijs dat hij dit verdient – en drukken daarom zijn correspondentie ongewijzigd en zonder commentaar af.

Evenals onder de regering van Sultan Abdulhamit komen uit Cilicie weer weerzinwekkende berichten over massaslachtingen van Armeniers, waardoor de zenuwen van de tamelijk afgestempte wereld weer opniew worden geschokt. Het valt mij in de verste verte niet in om slachtingen, door wie de ook worden gehouden, te rechtvaardigen en den weerzinwekkendsten van alle moorden, de gooddienstmoord, in bescherming te nemen. Maar elke waarheid heeft twee kanten, en wanneer de Armeensche perspropaganda het Armeensche bloodbad in Cilicie teger de Turken weet uit te buiten, in dezen zin, dat zij daardoor de volledige vernietiging van Turkije door de Entente bewerkt, dan meen ik dat het in het belang der waarheid is, om te onderzoeken of werkelijk alleen de beestachtigheid van de Turken aan deze massamorden schuldig is.

Ik geloof, dat ik eenig recht heb om dit uit te maken, want ik had gelegenheid om Turkije gedurende den oorlog bij wijze van spreken, in neglige te zien en wel juist daar, waar de Armeensche en Turksche stammen in den meest verbitterden haat elkaar te lijf gaaan.

In de lente van het gedenkwaardige jaar 1918, toen ten gevolge van de Russische nederlaag, Turkije het offensief weer begon, en de vlag van den profeet zegevierend in vreemde landen woei, wat sinds den vrede van Küçük Kaynarca niet meer gebeurd was, bevond ik mij in het Armeeinsch-Russische grensgebied, en maakte een deel van den Turkschen opmarsch in het voornamelijk door Armenieers bewoonde gebied mee.

Een ieder die weet wat oorlogvoeren betekent, zal moeten toegeven, dat er geen betere gelegenheid is, om een land en volk te leren kennen, als juist in den oorlog, waar alle menselijke hartstochten met geweld tot uiting komen, en waar het laagje cultuur en veinzerij voor de ruwe, hoogere noodzakelijkheid van de oorlogsvoering verdwijnen. Als eenige Eoropeaan bevond ik mij toen ter tijd in de kritieke omgeving en ben misschien de eenige Europeesche getuige ervan geweest op welke wijze de gebeurtenissen gedurende den Turkschen opmarsch in Russisch-Armenie zich hebben toegedragen, en hoe deze beide volkeren tot elkander stonden.
Voordat ik mijn reis begon, was ik reeds Armenisch gezind. Ik had gedurende mijn oponthoud te Konstantinopel, in de jaren 1916/17, genoeg weerzienwekkende details over de Armeensche massamorden in Turksch-Armenie gehord en de Europeanen, die meer of minder goed over de gebeurtenissen in Armenie ingelicht waren, gaven dan Turken alleen de schuld en beschouwden de Armeniers als de onschuldige offers van den Turkschen goddiensthaat en van de dierlijke hartstochten van een barbaarsch volk.

Mijn verhouding tot de Turken was goed genoeg om hen ook over dit netelige punt, wat een Europeaan bijna niet te berde durft te brengen, te spreken. De houding der Turken moest mij in mijn overtuiging sterken, dat de Armeniers onschuldig waren en de Turken alle shuld hadden. Want met een eigenaardige bruuske afwijzing werd mij steeds door iedereen Turk, wien ik ver het pro en contra van de Armeensche quaestie om inlichtingen vroeg, geantwoord: “Ja alles is waar wat men over ons verteld. Wij hebben een millionen Armeniers afgemaakt; het was afschuwelijk bloodbad, maar wij waren in ons recht en wij zijn daarvoor alleen tegenover ons zelf verantwoording schuldig.” Het gelukte mij niet nog verdere details, of de gronden van deze verschrikkelijke daden te, weten te komen. En ik kon alleen tot den slotsom komen ….. In de loogelaten hartstochten van den oorlog het goddienstfanatiesme tegenover de Cristenen zich liet gaan, waar het maar gelegenheid daartoe zag. En dat gebeurde in het hoogland van Armenie, waar de van de gehele wereld afgesneden. Armenieers aan den Turken overgeleverd waren.

In het voorjaar van 1918 kwam ik in Trabzon van waaruit -gelijk bekend is -de einige beganbare weg naar binnenland van Hoog-Armenie loopt.

Trabzon zelf was in 1915 getuige van een Armeensch bloedbad en drie jaar later wisten Grieken en Levantijnsche Europeanen mij nog in kleuren en geuren te vertellen van de onbeschrijfelijke gruwelscenes, die zich binnen de oer-oude muren van de Trabzon in 1915 afgespeeld hebben. Hoe op de straten van Trabzon het bloed der Armeniers vloeide! Hoe de Armeensche wijken in rook en vlammen opgingen en nog dagen en weken na het bloedbad de lijken van kinderen tegen den oer-ouden Konstantijnschen dijk en in de haven van Platana aanspoelden. Ik zag geruineerde streken en men vertelde mij, dat dit eens Armeensche wijken waren geweest. Men toonde mij Cristelijke kerken. Dit waren de kerken der Armeniers. Men rakelde de mesthoopen op en beenderen en vergane lijken kwamen te voorschijn. Dat zijn lijken van Armeniers, zeide
men mij.

Dit zijn zulke ontzettende gewaarwordingen, die men nooit vergeet en die bij iedereen maar een wensch doen opkomen: God behoede onsen een ieder voor deze barbaarscheid en voor den godsdiensthaat der Mohammeden!
Maar een prior der Franciskaner monniken, een envoudige oude prister, die ongetwijfeld aan de zijde van de Cristenen stond, schudde zijn hoofd, toen ik in verwenschingen tegen de Turken uitbrak. “Gij vergist u” zeide hij, “de Turken hebben niet alleen schuld. Ja voor iemand die uit Europa komt en die met Europesche begrijpen over Azie will oordeelen, die zal de misdaad van het uitroeien van dit volk verwenschen. Maar het is niet de geheele waarheid, die gij gezien en gehoord hebt. Gij moet deze dingen door een Aziatische bril bekijken en begrijpen, dat hier twee volken elkaar met eeuwenouden haat en verbittering te lijf gaan. Men heeft hier twee mentaliteiten, de Turksche en de Armeeensche en beide mentaliteiten zeggen, dat een van hen te gronde gaan. Ja, in 1915 waren het Armeniers, die te gronde zijn gegaan.Alles werd tegen hen in werking gesteld, en zij moesten de nederlaag lijden. Maar zijt gij er wel van overtuigd, dat de Armeniers in dezelfde omstandigheden niet hetzelfde zouden hebben gedaan of deden? Ik heb mijn rapporten van missies, uitgezonden door mijn orde in Beyazıt, Van, Erzurum, Erzincan; uit de rapporten weet ik, dat in 1915 toen de oorlog met Rusland begon, het de Armeniers waren, die achter het Turkse leger de revolutie aanwakkarden en de Turksche dorpen en nederzettingen ontvolkten en met den grond gelijk maakten. De verdere gebeurtenissen, die daarna in Turkije voorvielen, waren alleen de gevolgen van deze eerste vijandelijke houding der Armeniers. Ik geef toe, dat er verschrikkelijke dingen gebeurd zijn; er is zooveel bloed gevloid als nog nooit te voeren. Maar onschuldig waren de Armeniers aan het ontstaan van het bloedbad niet. En wanneer de Turken dan verder gegaan zijn dan nodig was, dan ligt daarvan de schuld niet alleen bij de Turken, maar bij de mentaliteit van Azie, waar de volkenhaat dieper gaat dan bij de Europesche volken en waar de oorlog beesachtige vormen aanneemt.”

“Zie b.v. naar Trabzon. Gij hebt de platgebrande Armeensche wijken gezien, maar hebt hij ook de platgebrande Turksche wijken aanschouwd? Hebt gij op de nog frissche graven van de Turksche bevolking gelet? Neen! Ziet toen de Armeniers zich in de zelfde positie bevonden als de Turken, toen zij zegevierend voortrukten onder de bescherming van het Russische leger, toen herhaalde zich het schouwspel van het jaar 1915, maar toen moesten de Turken het ongelden. Waar de Armeniers een Turk vonden, daar werd hij onbarmhartig neergehouwen, waar zij een Turksche moskee zagen werd deze geplunderd en in brand gestoken. Turksche wijken gingen even goed in rook en vlammen op als Armeensche wijken. Gij gaat thans het land in en gij zult de sporen van den oorlog kunnen volgen: Bayburt, Erzincan, Erzurum en Kars. Gij zult nog rookende puinhoopen zien; gij zult nog bloed en lijken ruiken, maar dat waren echter Turkse lijken.”

De Franciscaner pater heeft slechts de waarheid gezegd. Maandenlang ging ik dwaars door Armenie en Kurdistan en ik vond bevestigd, wat hij mij verteld had. Na den terugtocht van het Russische leger, die op de Russische vreede volgde, namen de troepen van het z.g. Armeensche leger, de militaire operaties in de bezette Turkse gebieden over. Gedurende de Russische bezetting beschermden de Russen het leven en eigendommvan de Turken. Wat na dan terugtocht van de Russen gebeurd is, is hartverscheurend. De kleine Turksche nederzettingen werden door de benden van generaals Adronits en Murat tot den laatsten man afgemaakt, kerken tot den laatsten steen vernield.

Toen waren de Armeensche verwactingen nog hoog gespannen. Hun plannen reikten ver, omspanden het geheele Turksche rijk. En zij hoopten dat zij met den erfvijand zouden kunnen afrekenen tot den laatsten man, de laatste vrouw, het laatste kind. Ik heb in Erzincan ruines gezien, waar honderden lijken van gewurgde Turken lagen tusschen de puinhoopen. Ik heb licht laten schijnen in putten, die vol lijken waren. Ik heb met eigen ogen gezien, dat graven open gemakt werden, waarin mannen-en vrouwenlijken overelkaar lagen, bij honderden. Wie hadden dit gedaan? Die overwinnende Armeniers.

Deze tooneelen vergezelden mij op den verren, langen weg door Opper-Armenie, Kurdistan tot in Russisch-Armenie. En is het een wonder, dat de Turken, toen zij weer overwinnaars waren, wraak namen, kwaad met kwaad vergolden? Ik moet erkennen dat tijdens den Turkschen opmarsch naar Russisch- Armenie het moorden voortgezet werd door de Turken. Aan den anderen kant van de grens van de Sarıkamış werden de Armeensche vestigingen, die daar tamelijk gezaaid zijn, ontvolkt met vuur en ijzer. De meest verbitterde volkshaat woedde tegen de vroegere overwinnaars, thans overwonnenen , in den beestachtigen vorm, een wild land van Azie eigen. Onze Europeesche hersens begrijpen deze onverbiddelijke haat niet, die volkeren tegen volkeren opzweept tot de ergste gruweldaden. Maar wij mogen niet vergeten, dat Opper-Armenie een land is, waarvan de beschaving vergeleken kan worden met de oer-cultuur der Europeesche volkeren. De volkeren daar zijn geen naties, doch horden. En zoals in den oertoestand der volkeren een ontmoeting van twee hordende vernitiging beteekende van een dezer twee, zoo is men in de bergen om den Grooten Ararat heden ten dage nog niet bedacht op samenleven, doch op vernietiging. In de kale bergen van Opper-Armenie bestaat er geen compromis, alleen strijd op leven en dood. De overwinnaar leeft, de overwonnene kan alleen sterven.

Tijdens mijn verblijf in Alexandropol(Gümrü) gebeurde het volgende, dat een goed licht werpt op de mentaliteit van de menschen aldaar. Uit de richting van de bergengroep Alagöz hoorde men op een dag kanongedonder. De Armenische bevolking, die achter het Turksche front in angst en beven leefde, legden dit kanongedonder zoo uit, dat de Engelschen oprukten tegen de Turken. En zij leefden in de overtuiging, dat de Turken binnen enkele uren verslagen zouden zijn. Onmiddelijk ontstond achter het Turksche front een opstand, en de zwakke Turksche posten in de Armenische dorpen werden op de geraffineerde manier dood gemarteld. Maar de Engelsen kwamen niet. Een detachement van Kafkas- Armeniers had getracht door het dunne Turksche front te breken. Vandaar het kanongedonder. En toen het gevecht een paar uur later voorbij was, kwaam de wraak. De dorpen, waarin Turksche soldaten vermoord waren werden vernietigd. Kan men zeggen, dat de Armeniers geen schuld hadden?

In Alexandropol zelf, in een zuiver Armeensche stad, waar, niettegenstaande de Turksche bezetting, de Armeniers rustig hun werk deden , kwam ik veel in aanraking met toonaangevende Armeniers. Zij leefden voortdurend onder een verschrikkelijke angst, dat op een dag door een onbedachtzame handeling van Armeensche benden de Turken wraak zouden nemen en dat zij dan het eerst er aan zouden moeten gelooven. Een gedellte van Armeensche volk, het beste deel- was voor een vreedzame overenstemmming met de Turken. Men was nu eenmaal gedwongen samen te leven. En dan zou toch alleen verdraagzaamheid een eind kunnen maken aan het moorden. Mat het grootste gedeelte en de benden, de zoogenaamde militairen wilden van vreede niets weten. Hun leuze was : “Zij of wij, een moet te gronde gaan.”

De mannen, die verdraagzaamheid en verzoeninig predikten, werden verwenscht door het gros van het Armeensche volk. Men zei mij openlijk in Armeensche kringen: “Nu zijn de Turken baas. Maar spoedig zullen wij weer heer en meester zijn en dan zullen we geen enkelen Turk, die in onze handen komt in leven laten. Tusschen ons is geen overeenstemming mogelijk. Wij hebben een rekening eeuwen oud te vereffenen. Onze strijd is zoo oud als ons volk. Deze strijd begon op den dag, waarop de Turken in ons land kwamen en zal tot den dag duren, waarop wij op zij te gronde gaan. Een verzoening willen wij niet. Vervloekt zijn zij , die vriendschap sluiten met de Turken. ”

Zoo was de stemming in een tijd, waarin de Armenen geen hoop hadden ooit van de Turken bevrijd te worden. Het zag er naar uit, alsof de overwinnende halve maan geheel Russisch- Armenie tot zich zou trekken.
Hiernaar kan men beoordelen, wat er gebeurd is, toen de Turken moesten terugtrekken en de Turksche vestiginggen weer in handen van de Armeniers vielen.

Een vergelijk is alleen mogelijk tusschen beschaafde volkeren. Bij de volkeren van het wildste Azie bestaat alleen haat en vernietiging. “De Turken zijn schuldig. Zij hebben gemoord.” Zijn echter de Armeniers minder schuldig, die ook hebben gemoord, zoodra daartoe de macht bezeten?
Azie kan men alleen beoordeelen met Aziatische ogen.

***************

Sözde Ermeni sokırımı gerçeğini 1920’de Hollanda gazetesine yazan gezgin muhabirin kimliğini bulduk: George Nypels

Ermeniler’in soykırım iddialarını 1920’de Algemeen Handelsblad gazetesinde çürüten Hollandalı muhabirin kimliğini buldum.
Dünyanın dört bir tarafını gezen ve ünlü liderlerle görüşmeler yapan Hollandalı gezgin muhabir George Nypels hakkındaki araştırmayı sizler için yukarıda sundum.
Altta da Nypels için yazılanlardan bir demet sunuyorum.
Verslaggever George Nypels (1885-1977)
schreef history in the making.
Hij maakte barre reizen en sprak met de soms griezelige kopstukken van Europa. En toch is George Nypels bijna vergeten. Ten onrechte.
Ik geloof dat de tijd dat men ons, westerlingen, in Turkije voor superieure, nobele wezens hield, voorbij is en dat dit militaire schrikbewind der Engelsen de reputatie van ons allen in dit Oosten een lelijke knauw gegeven heeft…Over de Aziatische vernietigingsoorlog met de Armeniërs en Grieken mogen wij niet eenzijdig oordelen en veroordelen. Daar gebeuren aan beide zijden gruwelen, die wij niet rechtvaardigen, alleen maar verklaren kunnen.
Journalistieke observatie uit Constantinopel,
twee jaar na het einde van de Eerste Wereldoorlog.
De stad wordt (straf voor het pact dat de Turkse sultan in 1914 had gesloten met Duitsland en Oostenrijk) nog altijd bezet door geallieerde troepen. In Anatolië vecht intussen het rebellenleger van Mustafa Kemal voor de totstandkoming van een moderne, seculiere Turkse republiek. En de reiscorrespondent van het Amsterdamse Algemeen Handelsblad wil door de frontlinies heen van Constantinopel naar Angora zien te komen, en raakt onderweg steeds meer gesteld op al die aardige, vredelievende en tolerante Turken die hij tegenkomt, en die hij door de westerse bezetters – de haatdragende Grieken voorop – permanent vernederd en gemaltraiteerd ziet worden. In een lange serie reportages over het veelbelovende nieuwe Turkije van Kemal (Atatürk in de geschiedschrijving) vraagt hij aandacht voor een land in wording aan de rand van Europa. Het is 86 jaar na dato nog altijd gedenkwaardige lectuur.
Wie was die reiscorrespondent? En hoe is het mogelijk dat een Nederlandse verslaggever met een groot journalistiek talent, die tussen 1918 en 1938 bijna alle Europese revoluties afreisde – dat die totaal kan zijn vergeten?
Nypels was er bij.
In vaste dienst van de krant, of voornamelijk op eigen risico? Omdat er weinig bekend is over zijn leven, en omdat kranten toen (en nu nog, vrees ik) nogal slordig omsprongen met hun archief, kunnen we niet meer nagaan hoe zijn relatie met het Algemeen Handelsblad precies was geregeld.
Zijn productie was indrukwekkend. Ook relatief korte reizen leverden altijd op zn minst een serie op – vier, vijf, soms negen afleveringen. Al zn stukken barstten van de wetenswaardigheden. Hoeveel mensen in het veilige, neutraal gebleven Nederland wisten wat ze zich bij revolutie, burgeroorlog en straatgevechten moesten voorstellen? Nypels schreef het gedetailleerd op. Wie had trouwens wel eens in Silezië, voorbij Minsk, in Thracië en door weer en wind in de onherbergzame binnenlanden van Turkije gereisd? Nypels wel.
Zeker vanuit Nederland gezien was alles onzeker en angstig nieuw in die dagen en jaren. Nypels beschreef de romantische of angstaanjagende figuren die bezig leken een oude vertrouwde wereld op haar kop te zetten: Trotski, Lenin, Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Mustafa Kemal, Gabriele dAnnunzio, Benito Mussolini, Adolf Hitler. Met de meesten van hen had hij gesprekken gevoerd, waarin ze hun soms duizelingwekkende plannen ontvouwden. Nypels schreef als het ware history in the making. En het stond allemaal in het keurige Algemeen Handelsblad.

Waarom?

Het moet te maken hebben met een taai ongerief in de Nederlandse journalistiek, waar reflectie, beschouwing, analyse en opinievorming altijd voor deftiger en gewichtiger is aangezien dan het eenvoudige overdrachtsverhikel van de verslaggeverij. Voor great reporting moet je in Engeland en Amerika zijn. Daar zou een man als George Nypels, die in 1920 meteen in de gaten had dat aan gene zijde van de Bosporus iets bijzonders aan de hand was, in elk journalistiek handboek als een voorbeeld gememoreerd blijven.

İSTİHBARAT DOSYASI : İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier’in İstanbul’da dolandırıcılık yaptığı iddia edildi


İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier‘in İstanbul‘da dolandırıcılık yaptığı iddia edildi

İngiliz eski istihbarat subayı ve Yardım kuruluşu Mayday Rescue‘nin kurucu yöneticisi James Gustaf Edward Le Mesurier‘in ölümünden önce, sponsorların parasını kötüye kullandığını itiraf ettiği ve istifa etmeyi önerdiği öne sürüldü. Ölümü halâ bir sır olan Mesurier, 2016’da İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth tarafından "Büyük Britanya İmparatorluk Nişanı" ile ödüllendirilmiştir.

Volkskrant gazetesi ulaştığı bir mektuba dayandırdığı haberinde, İngiliz eski istihbarat subayı ve yardım kuruluşu Mayday Rescue‘nin yöneticisi James Le Mesurier‘in sponsorların parasını zimmetine geçirdiğini itiraf ettiğini ve istifa etmeyi önerdiğini belirtti.

"GÖNDERİLEN YARDIMI ZİMMETİNE GEÇİRDİĞİNİ ÖLÜMÜNDEN 3 GÜN ÖNCE İTİRAF ETTİ"

Gazeteye göre, Le Mesurier ölümünden üç gün önce, sponsor olan ülkelere yazdığı bir mektupta yaptığı sahtekarlığı itiraf etti. Mali dolandırıcılık, geçen yılın kasım ayında Hollandalı bir mali hesap uzmanının Mayday Rescue’nun İstanbul ofisini ziyareti sırasında, 50 bin dolarlık zararı gizlemek için düzenlenen sahte makbuzları bulmakla ortaya çıktı. Le Mesurier, Mayday Rescue’nin yönetiminin Beyaz Miğferler için gönderilen parayı zimmetine geçirdiğini itiraf etti.

Le Mesurier’in ölümünden sonra, Hollanda, Almanya ve İngiltere‘nin de dahil olduğu donör ülkeler, kuruluşun belgelerini inceledi ancak zimmete para geçirme konusunda herhangi bir kanıta rastlamadı.

"YANLIŞ ANLAŞILMA"

Gazeteye göre, bazı büyük işlemleri denetlemek etmek artık mümkün değil. Kamuoyuna açıklanmayan soruşturmanın sonucuna göre, Le Mesurier’in itiraf ettiği dolandırıcılık bir ‘yanlış anlaşılma‘ sonucuydu.

Muhasebe şirketi SMK, Kasım ayında bir dizi başka sorunlar buldu. Mayday Rescue tamamen kar amacı gütmeyen bir organizasyon değildi, Türkiye ve Dubai’de ticari ofisleri vardı. Bazı durumlarda, kuruluşun yöneticilerinin maaşı, primler hariç ayda 26 bin euroya kadar ulaşabiliyordu.

Halâ Suriye‘de faaliyet gösteren Beyaz Miğferler, şu anda başka kuruluşlar aracılığıyla finansman aldıklarını açıkladı.

Batı’da popülerlik ve destek kazanan Beyaz Miğferler, amacını savaş bölgelerindeki sivilleri kurtarmak olarak açıklamıştı, ancak Suriye makamları tarafından aşırılık yanlısı gruplarla bağlantı kurmak ve propaganda faaliyetleri yürütmekle suçlanıyor.

DİN & DİYANET DOSYASI : Tarihçi Dan Gibson’ın Çok Tartışılan Gerçek Kabe’nin Aslında Petra Olduğu İddiası


Tarihçi Dan Gibson’ın Çok Tartışılan Gerçek Kabe’nin Aslında Petra Olduğu İddiası

Kanadalı tarihçi ve arkeolog Dan Gibson’ın 2016 yılında yayınladığı ‘The Sacred City’ isimi belgeselde, gerçek Kabe’nin Ürdün’de yer alan Petra olduğuna dair çok tartışılan iddialar yer alıyor. İşte o belgeselde yer alan iddialar ve konuyla ilgili karşıt bir görüş.

öncelikle mekke ile ilgili birkaç ilginç bilgi

– mekke ismi kuran’da sadece 1 kere geçiyor.

– mekke’de 800 senesinden (islam’ın doğuşundan 200 yıl sonrası) önceki döneme ait herhangi bir arkeolojik kayıt bulunmuyor.

– mekke karavan yolu üzerinde bulunmuyor, çorak bir yerde bulunuyor.

– mekke’de hz. muhammed dönemine ait çok az arkeolojik kalıntı var.

– orta doğu’daki pek çok ülkede (israil, amman, ürdün, şam vs) herhangi bir kazı çalışması yapıldığında genel itibariyle eski dönemlere ait bazı şehir kalıntılarına rastlamak çok olası. aynı şekilde mekke’de de pek çok yüksek bina, otel vs yapılıyor ancak -arkeologları şaşırtacak şekilde- bu zamana kadar herhangi bir antik şehir kalıntısına rastlanmamış.

– hz. aişe, mekke’den bahsederken yeşillikler ve çimenlere dolu vadilerden bahseder. mekke’ye geldiğimizde su ve ağaçları bulduk ve oraya yerleştik der. buhari zincirlere bağlı bir esirin üzüm yemesinden bahseder. bu betimlemelerin mekke için yapıldığını söylemek zor. çünkü mekke’nin her tarafı taş ve çöllerle kaplı ve yılda 10cm’den daha az yağış almakta. hatta aşırı sıcak iklimi ve çorak yapısından dolayı bırak büyük bir nüfusu beslemeyi, herhangi bir bitkinin yetiştiğini söylemek bile zor. halbuki islamın bu kutsal şehri tanımlanırken ağaçlar, çimler ve bereketli topraklara sahip olduğu söylenir. halbuki mekke’nin çevresinde ekilebilir alan bile yoktur. eski anlatımlara hiç uymamaktadır.

– ağaçların varlığı polen ve sporlarla kanıtlanabilir. yapılan araştırmalarda mekke’de ağaç olduğuna dair en ufak bir kanıt bulunmuyor.

– bir diğer nokta da eski arap haritalarında mekke’nin hiç bulunmaması. ticaretin merkezi olduğu iddia edilen bir şehrin eski haritalarda gösterilmesi gerekirdi. ama hiç bir antik haritada mekke bulunmuyor. ta ki islam’a kadar. islam sonrası haritalarda mekke var.

– mekke ismi 740 yılına kadar herhangi bir edebiyat eserinde geçmemiş. ancak islamın ortaya çıkışından 120 yıl sonra eserlerde adı geçmeye başlamış. yani islamın ortaya çıktığı dönemde çevredeki hiç bir topluluğun eserlerinde mekke ismi geçmiyor. bu toplulukların mekke’yi bilmiyor oluşu ilginç değil mi? binlerce askeri olan bir orduya sahip ve içinde meyveler, üzümler, çimenlikler, ağaçlar olan bir şehri komşu ulusların farketmemesi normal mi? özellikle dönemin ticaret merkezi olan bir şehrin hiç bir komşu ülkenin edebiyat eserlerinde geçmemesi normal mi?

bütün bu sebeplerden ötürü mekke’nin islamın doğduğu şehir olduğu iddiasının bir mitten ibaret olduğuna inanılıyor. çünkü islami kaynakların söyledikleriyle arkeologların bulguları birbirini tutmamakta. bundan dolayı arkeologlar mekke ile ilgili islami kaynakların uydurma mitler olduğunu söylemekte.

ancak 20 yıldır mekke’de yaşayan tarihçi dan gibson, bunların uydurma mitler olmadığını ama mekke yerine aslında başka bir şehirden bahsettiklerini iddia ediyor: petra

gibson, hz. muhammed’in mekke değil de petra’da doğup büyüdüğüne ve müslümanların namaz kılarken kıble olarak yanlış yere yöneldiklerine inanıyor.

islam’dan önceki arap yarımadası’nda insanlar bölgelere göre ilahlar atfediyorlardı. örneğin mezopotamya’da yaşayan ilahlar, antik yunan’da yaşayan ilahlar vs. gibi… arap tüccarlar geçtikleri farklı bölgelerin ilahlarına saygı duyarlardı. arap tüccarların karşı oldukları ise ilahların insan veya hayvan şeklinde resmedilmeleriydi. araplar ilahlarını geometrik şekillerle temsil etmeyi tercih ederlerdi. örneğin kare, üçgen gibi..bu lokal ilahlara saygı duyulurdu. böylece spesifik bölgeler spesifik ilahlara atfedilip kutsal sayılırdı. bundan dolayı çorak bir yer veya kuytu bir köşe bile kutsal sayılabilirdi ve bu yerlerde insanlar güvende olurdu.

islamdan önce araplar kabilelere ayrılırdı ve genelde çatışma ve savaş hali içinde olurlardı. onları bir araya getiren tek ortak nokta kutsal bölgelere yapılan hac ziyareti idi

insanlar mescidi haram’da yani şiddetin vs yasak ve haram olduğu toplanmak noktasında bir araya gelir dualar ederlerdi.

– ürdün’de bulunan petra bölgesindeki kayalıklarda oraya hac niyetiyle gelmiş insanların isimleri yazılıdır. mekke islamdan önce ve islamın doğuşu süresince çevre illerde bilinmiyor, ticaret yolu üzerinde değil ve çok çorak ve izbe bir yer. dolayısıyla hadislerde ve islami kaynaklarda anlatılanlara uymuyor. peki bu sorunu nasıl çözeceğiz? cevap yine islamın kendisinde aslında.

– bugün tüm müslümanlar kabe’ye yönelerek namazlarını kılarlar. halbuki kuranda mekke’den kıble olarak bahsedilmez. kuranda kıble mescidi haram olarak geçer yani şiddetin, öldürmenin yasak olduğu toplanma bölgesi.

hicret’ten önce hz. muhammed’in israil’deki mescidi aksa’ya doğru namaz kıldığı söylenir. hicretle birlikte kıble mescidi haram olarak değişmiştir.

kuran’da kıbleden şöyle bahseder:

"doğrusu, biz, yüzünün gökyüzüne yöneldiğini, orada şekilden şekile geçerek, aranıp durduğunu görüyorduk. artık seni hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz. haydi bakalım, yüzünü mescid-i haram’a doğru çevir. siz de ey müminler, nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin! kendilerine kitap verilmiş olanlar da kesinlikle bilirler ki, rabblerinden gelen o emir haktır. ve allah, onların yaptıklarından ve yapmakta olduklarından gafil değildir."

tarihi yapılarla ilgili araştırma yapmak internetin gelişmesiyle çok kolaylaştı

eskiden arabistan’daki tarihi camileri araştırmak isteyen birinin bu yerlere tek tek gidip incelemelerde bulunması gerekirdi. artık internette google earth gibi uygulamalarla fiziksel olarak bu yerlere gitmeden araştırma yapmak mümkün. örneğin https://archnet.org/ sitesine gidip "bina tipi" olarak "dini yapıları" seçerek bir arama yapabilir ve çıkan sonuçları eskiden yeniye göre sıralayabilirsiniz. böylece en eski cami ve mescitlere ulaşabilirsiniz.

dan gibson bu şekilde bir araştırma yapmış ve günümüze kadar orijinalliği hiç bozulmamış 12 cami bulmuş

amacı ise bu ilk ibadet yerlerindeki kıbleyi tespit etmek. üç ihtimal bulunuyor; ya bu mescitlerde kıble mescidi aksa’yı gösterecek ya kabe’yi gösterecek ya da başka bir yeri…

dan gibson’un araştırmasına konu ettiği mescitler:

1. mescid-i kıbleteyn, 623 yılında inşa edilmiş. hz muhammed’e kıble değiştirme ayeti geldiğinde yüzünü mescidi aksa’dan kabe’ye bu mescitte çevirmiştir. çift kıbleli mescit anlamına gelir.
2. huaisheng camii. çin’dedir. 627 yılında inşaa edilmiştir.
3. fustat camii, mısır. 641.
4. emevi sarayı, ürdün. 700.
5. baalbek camii, lübnan. 701.
6. amman kalesi, ürdün. 701.
7. sanaa camii, yemen. 705.
8. khirbat al-minya, israil. 706.
9. wasit camii, ırak. 706.
10. mescid-i aksa, israil. 706.
11. khirbat al-mafjar, batı şeria. 724.
12. anjar camii, lübnan. 724.

bunlardan 2 nolu camiiye bakalım. marco polo çin’e ulaştığında burada binlerce arap tüccar görür. araplar binlerce yıl boyunca çin’e ticaret için gitmektedirler. peygamberin amcası ebu vakkas da böyle bir misyon için çin’e gider. ve yazıtlara göre ebu vakkas buradaki arap tüccarlar için 627 yılında bir camii inşa eder. yani daha islamın ilk yılları.

dan gibson bu camiiye gider ve gps araştırmaları yaparak camiinin kıblesini tayin etmeye çalışır. ve bulduğu sonuç şaşırtıcıdır. camii kabe’ye bakmamaktadır. mescid-i aksa’ya da bakmamaktadır. mekke’nin 12 derece kuzeyine bakmaktadır.

buradaki kırmızı ile işaretli yeri göstermektedir:

bir diğer örnekteki camii mısır’daki fustat mescidi. islamın ilk yıllarında 641 yılında inşaa edilmiş. bu camii günümüze kadar pek çok restorasyon geçirmiş ancak camiinin zemin planları orijinalliğine koruyarak günümüze kadar gelmiş. islami kayıtlara göre camiinin ilk kıblesi doğuyu göstermekte. fakat daha sonra yapılan düzeltme ile kıble güneye yani kabeye çevrilmiş.

aynı şekilde ürdün’deki emevi sarayının da kıblesi kabe olarak gözükmüyor.

bu da 701 yılında inşaa edilen lübnan’daki baalbek camiinin kıblesi. bu da ne kabeye doğru ne de mescidi aksa’ya:

aynı şekilde mescid-i aksa’nın kendisi de kıble olarak kabe’yi değil başka bir yeri göstermekte:

yine benzer şekilde emevi döneminin sonuna doğru inşaa edilen khirbat al mafjar sarayında bulunan mescit ne mescidi aksa’ya ne de kabe’ye bakmaktadır. tamamen farklı bir kıbleye dönüktür:

son örneğimiz de yine emevilerin son döneminde lübnanda inşa edilen anjar camii. bu camii en fazla 30 yıl kullanılmış ve sonra harabeye dönmüştür. dolayısıyla kıblesi en kolay tespit edilen camii budur çünkü en ufak bir değişiklik olmamıştır. yine bu camiinin kıblesi de ne mescidi aksa ne de kabeye değil bambaşka bir yere bakmaktadır:

ve işte zurnanın zırt dediği yere geliyoruz

bütün bu camiilerin kıblesini bir araya getirdiğimizde hepsinin ürdün’deki spesifik bir yere baktığını görüyoruz: petra antik şehri

petra böyle bir yer:

ve bu eski mescitlerin tümü petra’ya bakıyor:

petra, ürdün’de bulunan çok popüler bir turist destinasyonu

her yıl binlerce turist buradaki büyük görkemli tapınakları görmeye geliyor. peki, petra kuranda bahsedilen tüm şehirlerin anası olabilir mi? islam öncesi dönemde arapların hac için geldikleri oldukça popüler bir yerdi burası. peki petra, hz. muhammed’in doğum yeri olabilir mi? islamın doğduğu yer olabilir mi?

petra, nebati krallığı‘nın başkenti. pek çok tapınağa ve ilaha ev sahipliği yapan bir yer. nebatiler islamdan önce dushara adlı erkek yaratıcıya tapıyorlar. dushara’ya 3 kadın tanrı eşlik ediyor: lat, uzza, menat. (bir erkeğe 3 kadın?)

neyse, mescitlerle ilgili olarak islam kaynaklarına geri dönelim

müslümanlara göre bu camiiler petra’ya doğru değil mescidi aksa’ya bakmaktadır. ve bunu kimden öğrenmişlerdir? meşhur hadis alimi buhari’den. ama buhari hz muhammed’ten 200 yıl sonra yaşamıştır. yukarıda örneğini verdiğimiz camiiler ise buhari’den öncedir. dolayısıyla buhari bunlara şahit olmamıştır, sadece insanların hatırladıklarını toplamıştır. buhari’nin hadislerinde de kıble ile ilgili değişik ifadeler vardır.

örneğin:

buhari 6/17: bir cemaat kuba mescidinde namaz kılıyordu. derken bir adam geldi ve onlara "bu gece allah resülüne bir ayet geldi ve namazında kabeye doğru yönelmesi emredildi. siz de öyle yapmalısınız" dedi. o esnada onların yüzü şam’a dönüktü, bunu duyunca kabeye döndüler.

dan gibson hz muhammed’in medine’de iken petra’ya doğru namaz kıldığına inanıyor. haritada baktığımızda petra ile şam aynı doğrultuda kaldığından rivayetlerde şam geçmesini buna bağlıyor. yani insanlar petra’yı unuttu ve büyük büyük dedelerinin şam’a doğru dua ettiklerini düşündüler.

kuran’da ali imran suresi 96. ayetinde bekke diye bir yerden bahsedilir. tefsircilere göre bekke’den kasıt mekke’dir. fakat neden mekke değil de bekke denmiştir?

"gerçek şu ki, insanlar için yapılmış olan ilk ev, âlemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan bekke’deki evdir."

becca kelimesi eski yahudi dilinde gözyaşı anlamına gelmektedir. becca kelimesi incil’de bir tek yerde geçmektedir ve gözyaşı vadisi diye bir yeri refere etmektedir. islamda ise gözyaşı vadisi yani bekke hz ibrahim’in hz ismail’i kesme emri alması üzerine eşiyle ve meleklerle hüngür hüngür ağladığı yerdir. kuran’da bekke denilen yer kabe’nin bulunduğu yer olarak tarif edilir. ilk inşaa edilen ev. halbuki bekke’nin israilde olması gerekirdi incildeki ayete bakarsak? peki bunun açıklaması ne olabilir?

açıklaması şu olabilir. petra’da çok fazla deprem oluyordu. hatta 551 yılında yani hz muhammed’in doğumundan 19 yıl önce çok büyük şiddette bir deprem oldu. bu depremde petra’nın büyük bir bölümünün yıkıldığı söyleniyor. petra burada yıllarca pek çok insan öldüğü için gözyaşı vadisi olarak anılıyor olabilir.

şimdi eğer petra hz muhammed’in doğduğu yer ise, burada hz muhammed’in kabilesi kureyş’lere ait izler olması gerekir. eğer petra’da hz muhammedin kabilesinden izler bulabilirsek bu hz muhammed’in burada doğduğu savını çok ciddi şekilde destekleyecektir.

petra’nın 40km ilerisinde hümeyme adı verilen bir yer var. arkeologlar burada abbasilere ait bir çiftlik evi ve camii bulurlar. ıraklı müslümanlar şam emevilerini yenince hz muhammed’in aile fertlerinden birinin bu galibiyetlerini desteklemesini ve meşrulaştırmasını isterler. bunun için petra’nın 40 km ilerisinde bulunan hümeyme’ye gelirler. burada hz muhammed’in aile fertlerini ve kureyş kabilesini bulurlar. hz muhammed’in akrabalarını bulmak için mekke’ye veya medine’ye değil petra’nın yakınındaki bu yere gelirler.

gelelim islami kaynaklara. islami kaynaklarda anlatılan mekke ile petra birbirini tutuyor mu bir bakalım

derler ki hz muhammed’in babası abdullah dışarıda toprakta çalışmaktadır. elleri ve üzeri topraklı bir şekilde eve girer ve birinci eşiyle halvete girmek ister. karısı bu teklifi reddeder, üzerin kirli der. abdullah dışarı çıkar ellerini yıkar ve üzerini temizler. tekrar eve gelir ve bu defa ikinci eşi emine’ye aynı teklifte bulunur ve halvet olurlar ve bu birliktelikten hz muhammed dünyaya gelir.

bütün kaynaklarda abdullah’ın üzerindeki kirden toprak olarak bahsedilir. arapça bu ifade verimli/ekilebilir toprak anlamına gelir. halbuki mekke’de ekilebilir verimli toprak yoktur. petra ise bu yönden çok zengindir. arkeologlar petra’da kuyu kanalları, bahçeler, ağaçlar, üzüm vs izleri bulmuşlardır.

petra aynı zamanda duvarlarla çevrili bir şehirdi.

ibni ishak şöyle der; "onu mekke’nin duvarlarından birinde otururken çevrelediler"

işin ilginci mekke’de herhangi bir şehir duvarı bulunmuyor. halbuki ibni ishak özellikle "mekkenin duvarları" tabirini kullanıyor.

peki ya petra? petra bir vadide kurulu. etrafı büyük dağlar ve tepelerle çevrili

burada insanlar bir dağın yamacından diğerine duvarlar örmüşler. buradaki gibi:

petra’da aynı zamanda nehirler bulunuyor. ancak buradaki bir nehrin farklı bir özelliği var. bir dağın içinden gelip karşı taraftaki dağın içinden geçiyor. şöyle bir şey:

islam’da hac’da yapılanlardan biri de merve ile safa adı verilen dağlar arasında 7 kez gidip gelmektir

işin ilginci buhari’nin naklettiğine göre hz muhammed bu iki dağ arasındaki yağmurlu su yolu üzerine basarak gidip gelirmiş. ama bunda sıkıntı var. çünkü bugünkü hacıların arabistan’da gittiği safa ile merve aslında iki kayadan ibaret. bakınız bu:

ayrıca bu karede görüleceği üzere safa ile merve arasında herhangi bir yağmur yolu bulunmuyor:

halbuki petra’daki bu iki dağ ve arası aslında buhari’deki tanıma tam tamına uyuyor:

bir diğer konu da hira mağarası

eğer hacca gidip hira mağarasına çıktıysanız mağaranın mekke’ye doğru bakmadığını fark edeceksiniz. eğer petra hz muhammed’in doğduğu yer ise, ona ilk ayetin nazil olduğu hira mağarasının da petra’da bulunması gerekir. eski kayıtlarda mağaranın şehre baktığı yazar. halbuki mekke yakınındaki hira mağarası mekke’ye doğrudan bakmamaktadır.

petra’da doğrudan şehri gören bu mağarada pek çok ilahı temsil eden geometrik şekiller bulunmaktadır:

burası tam da kayıtlarda anlatıldığı gibi şehri tepeden gören, insanın hayatın anlamını sorgulamaya gidebileceği bir yer:

kuran’da insanların mescid-i haram’da toplanıp dua etmesinden bahseder

mescid-i haram yani öldürmenin, günahın, kötülüğün haram ve yasak olduğu toplanma yeri. yani bu yasak bölgenin bir sınırları olmalı ve burada kuş dahi öldürülmemeli. kabe’de böyle bir çevrili alan yok.

petra’ya giden turistlere kenarları keskin kare dikdörtgen şeklinde kayaları gösterir ve bunların "cin kayası" olduğunu söyler yerel rehberler. kayalar şöyle bir şeydir:

büyük ihtimalle bu kayalar yasak bölgeyi çevreleyen kayalardı ve bunların ortasında kabe vardı. ama artık yok. neden? çünkü ibn zübeyr adında biri kabe’yi buradan taşıdı.

abdullah ibni zübeyr, islam’ın kutsal şehri petra’nın valisiydi

fakat çok mutsuzdu. çünkü o devrin hakimi emeviler başkent olarak şam’ı seçmişlerdi ve pek çok insan şam’daki çatışmalardan ve rüşvet ve yolsuzluklardan dolayı mutsuzdu. 683 yılında yani hz muhammed’in vefatından 64 yıl sonra abdullah ibni zübeyr kendisini islamın halifesi ilan etti ve bu durum ikinci müslüman sivil savaşını başlattı. emeviler zübeyr’in kendisini halife ilan etmesine çok sert tepki gösterdi ve üzerine bir ordu gönderdiler. ibni zübeyr herkesi şoke eden şeyi yaptı: islamın doğduğu petra’daki kabe’yi yıkıp yok etti. yerle bir oldu. ve buradan çıkardığı siyah taşı (hacerül esved) bir beze sardı. (bu arada binlercec yıl önce bölgeye meteor düşmesi ve meteorun düştüğü alanın petra’ya mekke’den daha yakın olması ve hacerül esved yani gökten gelen siyah taşın aslında bir meteor parçası olduğu ve nesillerce kutsal hale dönmesi gibi bir durum var..) emeviler bu süre zarfında şehri kuşatmış ve ibni zübeyr ile savaşıyorlardı. savaşın 40ncı gününde emevi halifesinin öldüğü haberi geldi. bunun üzerine yeni emevi halifesi başa geçti. 40 gün sonra o da öldü ve bu 40 gün içinde zübeyr’i kuşatan ordunun geri dönmesi kararlaştırıldı. ancak haritaya baktığımızda o günün şartlarıyla hem halifenin ölüm haberinin gelmesi hem yeni halifenin dönme kararı vs bunların 40 gün içinde mekke gibi uzaktaki bir şehirde yapılamayacağı açık. petra resme tam uyuyor:

şimdi, tabari‘yi biliyorsunuz. büyük islam tarihçisi

yaşadığı dönemde her yılı kitaplarında birkaç bölümde anlatıyor. ama ilginç bişeler oluyor. islamın kutsal şehri petra’yı kuşatan emevi ordusunun bu kuşatması bir kaç yıl sürüyor. bu yüzden 70 yılı islami tarih açısından çok önemli. şimdi tabari 69 yılını toplam 15 sayfada anlatıyor. 71 yılını ise 27 sayfada anlatıyor. peki ya 70 yılı? hiç. o tarihle ilgili en ufak bir yazı yazmıyor tabari. bu yıl için yazacak hiç bir şey bulamadı mı yoksa ondan sonra gelenler bu sayfaları sansürlediler mi?

musab ibni zübeyr yani abdullah bin zübeyr’in kardeşi kuşatma esnasında şehre pek çok sayıda at ve deve getiriyor

ve bu at ve develerle birlikte zübeyr ve takipçileri emevi kuşatması altındaki petra’dan çıkıp arabistan çöllerinde başka bir kutsal şehir arayışına koyuluyorlar. ve bütün bunlar tabari’nin tarih kitabından çıkarılıyor. zübeyr kabe’yi yeni bir yerde kurmayı planlıyor. peki ama nerede? daha güvenli ve uzak bir yerde mi? böylece ibni zübeyr atlar ve develerle ve takipçileriyle arabistan çöllerine çıkıyor ve bugünkü mekke’de yeni kabe’yi kuruyor. yanında da kutsal siyah taş hacerül esved var ki bu taş sayesinde istediği yerde kabe’yi kurabilir.

el haccac daha büyük bir emevi ordusuyla petra’yı tekrar kuşatıyor. bu defa devasa mancınıklar getiriyor. kuşatma 6 aydan fazla sürüyor. kuşatma esnasında mancınıklardan gelen dev kayalar petra’da zübeyrin yıktığı kabeyi daha da yıkıyor. ve en nihayetinde zübeyr savaşı kaybediyor. ama medine, mekke ve küfe’deki takipçileri onun fikrini yaşatıyor.

bu arada islam dünyası ikiye bölünüyor. şimdi namaz kılarken petra’ya mı yönelecekler yoksa kabe’nin taşındığı yeni yer olan mekke’ye mi?

şam’daki emeviler petra’ya doğru namazlarını kılarken, doğuda kurulan abbasiler mekke’ye doğru namazlarını kılıyorlar. işte tam da bu zaman dilimi içerisinde inşa edilen cami ve mescitlerde kıble farklılıklarını görmeye başlıyoruz. bu tarihten önceki tüm camiler petra’ya doğru bakarken bundan sonra kurulanlar mekke’ye doğru bakmaya başlıyor. ama sorun halen ortada duruyor. eski camileri ne yapacağız? onlar halen petra’ya bakıyor? işte tam da bu zaman dilimi içerisinde camiilere kıbleyi gösteren işaretler konmaya başlıyor. o dönemde abbasi halifeleri tüm camilere bu kıble işaretlerinin konmasını emrediyor böylece herkes yeni kıbleye göre namazlarını kılmaya başlıyor. yine bu zamanda "mihrap" kavramı ortaya çıkıyor. mihrap bugün camiilerin standart özelliğidir ancak çıkış noktası kıblenin yönünü göstermek içindir.

sivil savaş devam ederken emeviler petra’ya, diğer yerlerdeki müslümanlar ise mekke’ye doğru namazlarını kılmaya devam ederler. ibni zübeyr küfe’deki müslümanlarla karşı karşıya gelince küfeliler "ey ibni zübeyr biz seninle aynı kıbleye bakan müslümanlarız" derler. burada kasıt biz seninle beraberi demektir aslında ve kıblemiz mekke’deki kabe’dir. küfe bundan sonraki islami gelişimde büyük rol oynar. çünkü ibni zübeyr ölür ve küfe islamın yayıldığı abbasi yönetimindeki merkez haline gelir.

hz. muhammed’den sonra müslümanlar sadece politik olarak değil, islamik olarak da birbirlerinden ayrıldılar

islamın ikinci yüzyılında inşa edilen camilerde de bir tuhaflık vardır. araştırmalara göre bu camilerin bazıları ne mekkeyi ne de petra’yı göstermektedir. buna "şaşkınlık dönemi" deniyor. acaba bu dönemde bir şey mi oldu da camiileri inşa edenler ne mekkeyi ne de petra’yı seçmediler?

hz muhammed’in ölümünden 100 yıl sonra pakistan lahor’da inşa edilen bir camiinin kıblesi mekke’dir. bu cami önemlidir çünkü şaşkınlık, karmaşıklık döneminden sonra mekke’nin kıble alınmasında bir öncüldür.

amman’da kurulan emevi sarayını hatırladınız mı? bu saraydan önce kurulan mescid petra’ya bakarken, 120 yıl sonra kurulan saray mekke’ye bakmaktadır. ve bu sarayın inşaa edildiği dönemde mekke ismi edebiyat eserlerinde geçmeye başlar.

yani ortada üç grup vardır. emeviler yani gelenekçiler petra’ya doğru namazlarını kılarken, abbasiler yani reformcular mekke’ye doğru namazlarını kılarlar. bir de diğerleri dediğimiz üçüncü bir grup bunlarda her iki tarafı reddedip farklı bir kıbleye yönelirler.

bir süre sonra abbasiler emevileri ortadan kaldırır ve bağdat’ı başkent yaparlar. burada inşaa ettikleri görkemli camiiler artık tek kıbleye bakmaktadır: mekke.

kaynak

noktam

Belgeseli izleyen ancak kafasında soru işaretleri oluşan Bir Ekşi Sözlük yazarının karşıt görüşleri

güzel bir fikir jimnastiği olmuş belgesel, zevkle izledim fakat bazı hususlarda kafamda soru işaretleri var:

1) mekke’nin ticaret yolları üzerinde olmaması durumu biraz sallantıda. öncelikle, denize medine’den daha yakın olan bir yerin hiç ticaretle ilgisi olmaması abartılı bir yorum olmuş. sonra, ticaret sadece ana hatlar üzerinden giden bir durum değil. antalya yahut muğla da ipek yolu üzerinde olan yerler değiller ama buralarda gayet medeni şehirler kurulmuş. yani, sadece ana damarlara bakarak kan dolaşımını açıklayamayız, kılcal damarlar da önemlidir.

2) belgeselin hazırlayıcısı buzul çağı’nı hiç görmezden geliyor. bugünkü mekke’de çok ağaç olmaması küresel ısınma’nın bir sonucu da olabilir. (küresel ısınma derken, 8. yüzyıldaki buzul çağının sona ermesini kastediyorum. aynı dönemde viking genişlemesi de var. viking örneğini bilerek veriyorum çünkü aynı döneme rastgeliyor). iklim değişiklikleri tarihi etkiler. mekke yöresindeki bitki örtüsünün değişmesi de bu fenomene bağlı olabilir pekala. ayrıca, basit bir google araması bize mekke yöresinde gayet tarım ve hayvancılık yapıldığını gösteriyor. sanki bu kısımda doğrudan sonuca atlamışlar (mantık hatası).

3) endülüs emevileri’nin kıbleyi değiştirmeleri hiç de akla yatkın değil. tam tersi olması gerekmez mi? politik olarak rakibin olan ve senin öncülün olan bir ülkeyi yıkan bir rejime karşı geleneği savunursun. iran kıbleyi değiştirse, türkiye de ”aman ali rıza bey, tadımız kaçmasın” diyerek paralel bir kıble mi uydurur, yoksa eski kıbleyi daha fazla mı vurgular? bence ikincisi.

4) abbasilerin kıble değiştirmesi de pek akla yatkın değil. zaten bölgeye hakim olmuşsun, niye kıbleyi değiştirip kendini zahmete sokuyorsun? aynı yerden devam et işte. ”kabe yıkılmıştı, o yüzden hazır yıkılmışken yeri değiştirildi” argümanı da pek tutarlı değil. bir kere inananlar için durum böyle işlemiyor. yoksa israil, kudüs için niye bu kadar inatçı olsun? ikincisi, kabe’nin defalarca yıkılıp aynı yere yeniden yapıldığı zaten bilinen bir şey. hatta peygamberin bizatihi kendisi, kendi hayatında bir defa yenilenmesine şahit oluyor ve aktif rol alıyor.

5) kıble meselesi ayrıca ilgi istiyor aslında. bugün bile bir çok caminin kıblesi tam değil yaklaşık bir yön belirtir. çok da önemli değildir aslında, önemli olan niyettir. bana sanki, örnek gösterilen camilerde zamanla kıble ayarlaması yapılmış gibi geldi (yani, zamanla kıblenin tam olmadığını farkedip düzeltmeye gitmişler gibi düşünün ki bugün bile olan bir şeydir). bir de kudüs ile petra gayet aynı düzlemde (mekke’den bakınca). e, elimizde medine’deki camiler ve mescitler var. neyi zorluyoruz ki?

6) tamam belli başlı bir kaç tarihi olayı kerteriz alarak bir hipotez geliştirilmesi ufuk açıcı olmuş ama bir çok tarihi olayın bu anlatıda hiç yeri yok. bedir savaşı, uhud savaşı ve en önemlisi hendek savaşı hiç kendine yer bulamamış. şimdi ”bu savaşlar medine’de olmuş, biz burada mekke ve petra‘yı tartışıyoruz” diyebilirsiniz ama ta ebesinin nikahından medine’ye savaşmaya gelmemişlerdir herhalde. ne güzel müslümanlar çekip gitmişler, niye kurcalıyorsun? ama orijinal yer mekke ise mantıklı; ”bunlar güçlenip bizi tepelemesinler” diye yılanın başını küçükken ezmek istersin çünkü burnunun dibinde.

7) mancınık meselesi hikayeye oturmuyor. sonuçta mancınık kullanımı dönem içerisinde epey yaygın ve gayet de eski bir usul. çin olsun, hindistan olsun mancınık nedir, neye yarar biliyorlar. petra da roma ve iran hakimiyetleri arasında gidip gelen bir yer. her iki medeniyetin de mancınık kullandığını biliyoruz. acaba araştırmacı kendi teorisini ispatlamaya çalışırken bambaşka bir olayın kalıntılarını mı yakaladı? bilim tarihinde olmayan iş değil.

8) becca– mecca meselesine çok takılmış araştırmacılar. peygamberin kendi adı sadece 4 (dört) defa geçiyor kuran-ı kerim‘de. yani bu hiçbir şeyi ispatlamaz. ayrıca ibadethaneler genel olarak müminlerin ağladıkları (dikkat müslüman demedim, herhangi bir dine inanan müminlerin) ya da en azından ağlamaya meyyal oldukları yerlerdir. yani, mekke denilen bir yerde bir çeşit ibadethane (kabe?) varmış ve insanlar burada ağlıyorlarmış. gayet olası, çekip çekiştirmeye, ”yok aslında orasının asıl adı ‘becca’ idi sonra bir harf değiştirip ‘mecca’ yaptılar” demek biraz zorlama oluyor (bizim islamcılar çok sever böyle şeyleri, nedense onu hatırlattı bana).

___

daha bir çok mesele var ama en çok gözüme çarpan hususlar bunlar

kişisel kanaatim, araştırmacı abimiz kendi tezine aşık olmuş ve ayrıntıları görmezden gelmiş ya da karşılaştığı kanıtları kendi tezi lehine yorumlamış. bu her zaman bilinçli olmayabiliyor. bilim tarihine biraz aşina olanlar bileceklerdir ki bazen çok güzel bir tesbit yaptığınızı düşünürsünüz ve bu tesbitiniz sizi esir alır. ispatlamak için farkında olmadan kanıtlarınızı farklı yorumlama eğilimi geliştirirsiniz. bu abimiz de bu tuzağa düşüyor gibi geldi bana (bir art niyet aramıyorum, çok doğal bir şeydir esasında. herkesin başına gelebilir).

‘e, kardeşim bu kadar çok eleştirin varsa nesini beğendin’ diye soracak olursanız, değişik bir bakış açısına sahip olması, ezber bozmaya çalışması ve tezini gayet anlaşılır bir biçimde lafı dolandırmadan anlatması çok güzel olmuş. bir müslüman olarak ilgiyle ve zevkle izledim. süresi de gayet uygun, bir çırpıda izleniyor.

müslüman izleyiciye bir not: gerek videonun altında gerekse başka yerlerde hemen komplo teorileri almış yürümüş. gerek yok, adam gayet temiz iş çıkarmış. dine saldırdığı falan da yok. bu bir beyin fırtınasıdır. bak ne güzel ben de kendi karşı argümanlarımı sıralıyorum. bir de kabul edelim; adam oturmuş, araştırmış ve muhtemelen islam tarihi bilgisi hepimize beş basar.

IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI : Öldürülen IŞİD Lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ABD Ajanı Olduğu İddiası Ne Kadar Doğru ???


Öldürülen IŞİD Lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ABD Ajanı Olduğu İddiası Ne Kadar Doğru ???

Öldürüldüğü farklı kaynaklarca doğrulanan IŞİD lideri Bağdadi’nin Orta Doğu politikalarındaki rolü üzerine fikir veren bir yazı.

bağdadi, abd’yi biçmiş olan bir teröristbaşıdır

ışid’in 2014’te kurulduğunu zanneden; haritadan ve yakın tarihten haberi olmayan kişilere göre kendisi bir amerikan piyonudur fakat gerçek bu değildir. son zamanlarda amerikan planlarına “haberi olmadan” hizmet etmiş olabilir ama kendisi abd’nin trilyonlarını çalmıştır.

yönettiği örgüt ırak el-kaidesi’nin devamıdır. zervaki’nin mirasıdır. zerkavi abd’ye ırak savaşı’nda en kötü günlerini yaşatmış, abd’nin mutlak zaferini engellemiş ve iran’ın ırak’taki savaşa katılmasına çanak tutmuştur. abd’nin zerkavi ve destekçilerini bir türlü kıramaması, hatta felluce’de ezilecek duruma gelmesi gibi etkenler iran’a alan açmıştır. abd’nin ırak’taki zaferi de ırak el-kaidesi tarafından engellenmiştir.

Irak El-Kaidesi.

zerkavi öldürüldükten sonra yer altına çekilen ırak el-kaidesi kendisine “ırak islam devleti” adını verdi. el- mısri ile “ebu ömer el- bağdadi” boşu boşuna “devlet” adını vermediler örgüte. tarım ürünleri konusunda halktan vergi almalar, kendi kendilerine bakanlar atamalar derken bir devlet düzeni oluşturdular. inanılmaz güçlü bir ağ kurdular.

öldürüldüklerinde girdikleri yer bir musluğun alt kısmıydı. oraya saklanmışlardı.

bu sırada ebu bekir el-bağdadi bucca’dan çıkmıştı. ömer el-bağdadi’den dolayı sanırım, örgütü kendisi devraldı. müthiş bir temel, inanılmaz bir ağ vardı elinde. bucca’da tanıştığı eski baasçıları kullanarak zincirleme şekilde örgütün temelinin üstüne kurmay zekasını da ekleyerek başka bir seviyeye geçti.

yani hiçbir şeyi amerika’dan almadı. amerika, bağdadi’yi öldürmeden çekildi. bu doğru. buradaki temel plan iran’ın yayılışını durduracak, set çekecek bir güç kalmasını sağlamaktı. bağdadi buna uygun görüldü fakat “yardım aldı” demek, “amerikan projesi” demek doğru değil. bağdadi abd projesi olsa baasçılar ile ortak paydada zaten buluşamazdı.

suriye’de savaşa girdiklerinde bütün her şeyi bozdular. tüm ülkelerin yıllık planladını yırtıp attılar. nitelim dünya da esad’dan ışid’e gözünü dikince abd, esad’ı indiremedi. ırak’ta da pkk bölgelerine saldırılar olunca abd’nin planı çöktü ve abd ırak’taki savaşa dönüp ışid’i vurmak zorunda kaldı.

abd orta doğu bataklığına saplanmışken çin gelişti ve yükseldi. burada yazılanlara göre abd kendi kendine bir düşman yarattı ve kendi ekonomisini geçmekte olan çin ile uğraşmak yerine kendi kendine trilyon dolarlar kaybetti. “ama petrol kazandı?” diye sorulabilir. belki zararlarını karşılar petrol. bakın “zarar karşılar” diyorum, sömüremediler istedikleri gibi. saplanıp kaldılar ve sürekli plan değiştire değiştire şu an ırak’ta kaybettiler. suriye’de de ayakta kalmaya çalışıyorlar.

IŞİD’in 2015’ten 2018’e kadar kaybettiği toprakların haritası. / Görsel: BBC

peki ışid abd’ye hizmet etti mi? rusya’ya hizmet etti mi veyahut başka bir ülkeye hizmet etti mi?

bunun cevabı kesinlikle evettir fakat kesin bir bağlılık yoktur. emir komuta zinciri olmadığı için satın alınanlar elbet olmuştur. abd aleyhine olacak bir şeyi rusya elbet desteklemiş istediğini almıştır veya tam tersi fakat herhangi bir ülkeye bağlılıkları yok.

son olarak bağdadi’nin afrika’da bir islami örgüt oluşturduğunu, parçaları tamamladığını düşünüyorum. işte abd’ye farkında olmadan burada hizmet etmiş olması olası. çin’in afrika’da yükselişi böyle durdurulacak.

ayrıca bağdadi’nin ölümü de çok iç açıcı değil. benim anlatılanlardan anladığım adamı ve ailesini tünelde sıkıştırıp üstlerine köpekleri gönderip parçalatmayı düşünmüşler. inanılmaz. bağdadi de kendini havaya uçurmuş esir düşeceğini düşünerek. zaten üstünde intihar yeleği ile gezecek kadar paranoyaklaşmış birisine piyon da diyemezsiniz.

bu adamlara hepiniz “yobaz, geri zekâlı” diye bakıyorsunuz fakat elde teknoloji olmadan, çok az imkânlarla birçok şeyi değiştirdiler. sosyolojiyi çok iyi takip edip kitleleri kandırdılar. aslında bunlar yobaz değil, insanları kullanmaktan; kendi kurallarını dayatmaktan zevk alıyorlar. hepsi kibir abidesi. geri zekâlı değiller, aksine hepsi çok zeki. ülkelere kafa tutabilecek kadar zekiler. gazetelerde ve internet sitelerinde yazanları değil de bu kişiler üstüne yazılmış kitapları okursanız, detaylı şekilde yaptıklarını görürseniz düşünceniz daha iyi şekillenecektir.

benim ciğerimi soğutan şey şu oldu: bağdadi’nin öldürüldüğü operasyonun adına “kayla mueller” adı verilmiş. güzel bir isim olmuş.

Kayla Mueller: IŞİD’in 2015’te esir alarak öldürdüğü ABD’li insan hakları aktivisti. Öldüğünde 27 yaşındaydı.

bağdadi yaptıklarının bedelini ödemeden gitti. hem yaptıklarının bedelini onu bin parçaya bölseler yine ödemezdi. ölüm onun için ödüldü, ona yapılacak en iyi şey onu etkisiz eleman yapıp yaşatmaktı. elindeki gücü alıp onu aciz bir köpeğe çevirmekti. her gün hırsından kafayı yemesini sağlamaktı. kendi oğlunu canlı bomba yapan, bundan propaganda yapmaya çalışan; kendisiyle birlikte çocuklarını öldüren bir cani ölmekten elbetten korkmuyordu. en azından artık yok.

Suriye ve Irak’taki Etkisini Kaybeden IŞİD’in Doğuşu, Yükselişi ve Düşüşü

IŞİD’in kuruluşundan günümüze kadarki sürecinin, akıllarda şüphe bırakmayacak şekilde özetlenen tarihi. Okurken Suriye ve Irak’taki iç karışıklığa dair de pek çok şey öğrenmek mümkün.

1966 yılının sonu yaklaşırken 30 ekim’de hafif hafif yağmur çiseliyordu ürdün’ün zerka kentinin üstüne. remzi mahallesi’nde büyük bir heyecan vardı, beni hasan aşireti bir üye daha kazanacaktı.

anne omm sayel doğum yapmak üzereydi, baba fadel nazzal al-khalayleh endişe içinde aşiretin diğer erkekleri ile birlikte hemen yan odada bekliyordu. en sonunda bir bebek çığlığı duyuldu. bir erkek çocuğu dünyaya gelmişti, omm sayel bebeğini kucağına aldığında heyecanlıydı, titriyordu. kucağındaki bebeğin bütün dünyayı etkileyecek, orta doğu’yu kasıp kavuracak birisi olacağından habersizdi.

baba fadel nazzal al-khalayleh çocuğuna ahmed fadel nazzal al-khalayleh adını verdi. kendi adını taşıyacaktı çocuğu. bu ismin ilerleyen yıllarda unutulup gideceğini bilmiyordu tabii. oğlu başka bir isimle tanınacaktı.

ahmed fadel nazzal al-khalayleh (yazının sonraki bölümlerinde ahmed olarak geçecek) büyürken ailesine epey sorun çıkaran, yaramaz bir çocuktu. ailenin evi mezarlığa yakın olduğu için sık sık mezarlıkta vakit geçirirdi, daha küçüklüğünden ölüm ile yaşam arasındaki farkı keşfetmişti. asabi bir çocuktu. okula başladığında gittiği okul birleşmiş milletlerin filistinli mülteciler için yaptırdığı okul olduğu için filistin mücadelesiyle de erken yaşta tanıştı.

muhafazakar bir aileden geliyordu. ahmed henüz bir yaşındayken israil ile arap ülkeleri arasında "altı gün savaşı" çıkmış, israil büyük bir zafer elde ederek orta doğu’daki varlığını perçinlemişti. yedi yaşına girdiğinde de yom kippur savaşı patlamış, israil bir önceki savaşa göre üstünlük sağlayamasa bile arap ülkelerine bölgede kalıcı olduğunu kabul ettirmişti. böyle bir ortamda büyüdü ahmed, her gün okulda gördüğü filistinli çocuklarla iletişimi güçlendikçe içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir israil nefreti birikiyordu.

Altı Gün Savaşları sırasında Ürdün’den bir kare.

okulu sevmiyordu, çabuk sıkılan biriydi. okuldan kısa süre içinde uzaklaştı ve henüz 17 yaşındayken askere gitti. 18 yaşında babasını kaybetti. askerden döndükten sonra karakteri daha da kontrol edilemez hale geldi. yaşadığı bölgenin suç konusunda başı çeken kişisi oldu. anne omm sayel oğlu ahmed’e söz geçiremeyince oğlunu bölgedeki camiye din eğitimi görmesi için yolladı.

bu yıllarda sovyetler birliği’nin afganistan’a müdahalesi gerçekleşmişti ve soğuk savaş’ın diğer başı amerika birleşik devletleri özellikle körfez ülkelerini kullanarak afganistan’a militan yağdırıyordu. bütün arap ülkelerinden afganistan’a savaşmak için onlarca genç gidiyordu. ahmed gittiği camide dini eğitim gördükten sonra islam için savaşmak istiyordu. etrafındakilere israil’e saldırmaları gerektiğini söylüyordu ama amerika birleşik devletleri öyle sıkı bir propaganda yapmıştı ki afganistan ile sovyetler birliği arasında savaş varken afganistan’ın yanında olmak varken başka eylemlere girişenler tekfir ediliyordu. bu yüzden islam uğruna ilk savaşına afganistan’da girmek zorunda kaldı.

afganistan’a ulaştığında kendisi gibi başka ülkelerden gelmiş birçok genç vardı. amerikan silahı, suudi finansal desteği ile sovyetler birliği’ne diz çöktürüyorlardı. bölgenin arazi şartları da sovyet ordusu için iyi değildi. ahmed bu savaşta kendisini çok gösteremedi, sadece büyük isimlerle tanıştı. bir silah arkadaşıyla kız kardeşini evlendirdi.

Sovyet-Afgan Savaşı’ndan bir kare.

birleşmiş milletlerin yoğun çabası sonrası 1988 yılında sovyetler birliği afganistan’dan çekilmeye karar verince ahmed de yurduna döndü bu aralıkta hayatını değiştiren olay yaşandı: ebu muhammed al-maksidi ile tanıştı.

ebu muhammed al-maksidi ahmed’in görüşlerini şekillendirecek kişiydi. fikir babası olan maksidi’nin yazdığı kitapları okuyanlardan bazı aşırılar suudi arabistan’da terör saldırılarında bulunmuşlardı. öyle bir etkisi vardı. nitekim ahmed de onun etkisi altında kaldı. aynı şeyi düşünüyor, istiyorlardı. bir örgüt oluşturma çabasına girdiler. bu çaba kısa süre içinde ürdün istihbaratı tarafından tespit edildi ve bey’at el-imam adında bir dava açıldı. ahmed ve maksidi de bu davada yargılandı. tutuklanıp sivaka çöl hapishanesi’ne yollandılar.

ahmed hapishaneye girdiğinde koyu görüşleri olan, atılgan bir gençti. çıktığındaysa bambaşka birisi olacaktı.

hapishanede kaldığı süre içerisinde kendi hücresini oluşturdu, herkes tarafından dikkat çeken bir lider figürü oluşturdu. herkesle iyi anlaşıyor, konuştuğu kişileri kolayca kendi tarafına çekebiliyordu. örgütün lideri maksidi’ydi, hapishaneye böyle girmişlerdi ama ahmed öyle bir atak yapmıştı ki maksidi bile onun liderliğini tanımıştı.

ürdün’de kral hüseyin öldükten sonra oğlu yönetime geçti ve terör suçluları için af çıkardı. birçok terör suçlusu ürdün’de yaşayabilecekken hapishanede yaptıklarıyla dikkat çeken ahmed’e sadece iki şart sunuldu. ya ürdün’ü terk edecekti ya da hapishaneye geri dönecekti.

hapishaneye ahmed olarak girmişti ama ebu musab ez-zerkavi olarak çıktı. artık bilinen adı ebu musab ez-zerkavi’ydi.

önüne sunulan bu şartlar sonrası ürdün’de kalmamayı tercih etti, afganistan-sovyetler savaşı’nda edindiği bağlantılar ve hapishanede kurduğu arkadaşlıklar sayesinde pakistan’a geçti. zerkavi’nin buradaki amacı kafkas bölgesindeki islamcı örgütler ile temas kurmak, kendi örgütünü oluşturmaktı. bu sefer de pakistan istihbarat servisi’ne yakalandı ve bir haftalık sorgu ardından sınır dışı edildi.

hapishanede kaldığı süre boyunca maksidi ile birlikte birçok yayın yapmışlardı ve din konusunda yaptığı konuşmalarla tanınmıştı. pakistan’dan ayrıldıktan sonra afganistan’a davet edildi. daveti kabul etti. afganistan’a gittiğinde ilk görüştüğü kişilerden birisi bin ladin oldu.

ilk görüşmede ortaya çıkan şey farklı olduklarıydı. zerkavi kitleleri etkileyecek, korkutacak saldırılar yapmak istiyordu. ladin’in görüşü bu değildi. her ne kadar farklı görüşleri olsa bile ladin ona bir kamp tahsis edebileceğini söyledi. böylece ladin’den destek bulan zerkavi "tevhid ve cihad örgütü" adında bir örgüt kurdu. bu örgütün ana merkezi herat’ta bulunuyordu. çocukluğundan beri arkadaşı olan kişileri yanına aldı, filistinli mültecileri örgütüne katmak istiyordu. birçoğuyla birlikte büyümüştü.

zerkavi örgütünü oluşturmaya çalışırken ladin ile amerika birleşik devletleri’nin arası bozulmuştu. el-kaide birçok noktada saldırılarda bulunuyordu. son olarak 11 eylül’ün olmasıyla birlikte amerika birleşik devletleri’nin günümüze kadar süren afganistan müdahalesi başladı.

amerikan askerlerine karşı ladin ile sırt sırta çarpıştı zerkavi. bir süre amerikan ordusuyla çarpıştı ama onun aklında başka şeyler vardı. amerikan müdahalesinin afganistan ile sınırlı kalmayacağını, ırak’a bir müdahale olacağını düşünüyordu. bunu kime söylese dönüt alamıyordu. bir gün amerika birleşik devletleri hava kuvvetlerinin hava saldırısında kaburgaları kırıldı. iyileşir iyileşmez afganistan’dan ayrılıp iran’ın yolunu tuttu.

daha sonra ailesini yanına aldı. afgan askeri bağlantılarını kullanarak tahran’da bir oluşum yarattı. uzun süredir saddam’ın kuzey ırak’ta güçsüz olduğunu bildiği için kuzey ırak’a geçecek ve orada başlayacaktı yapılanmasına. bazı adamlarını kuzey ırak’a sızdırırken bazı adamlarını türkiye’ye sızdırıp lojistik destek bulacaktı. türkiye’ye sızmak isteyen adamları iran istihbaratı tarafından yakalandı.

büyük bir hezimet yaşamıştı zerkavi, en iyi adamları iran istihbaratı tarafından tutuklanmıştı ve büyük ihtimalle ölene kadar hapishaneden çıkamayacaklardı. kendisi de kuzey ırak’a geçti. kuzey ırak’ta saddam gücü neredeyse yoktu, türk ordusunun yapmış olduğu operasyonlar ile terör örgütü pkk da dağılmıştı. kimsenin olmadığı, silahlı güçten yoksun bir bölgeydi. örgütünün merkezini buraya taşıdı.

zerkavi kuzey ırak’ta güç toplarken; ürdün, suriye, mısır gibi ülkelerden gelen gönüllü geçleri emri altına alırken beklediği şey oldu. amerika birleşik devletleri’nin ırak’a müdahalesi başladı. ilk hava saldırılarında birçok arkadaşını kaybetti ama kurmuş olduğu örgütün temeli bozulmadı.

Zerkavi

ismi de pek duyulmuş değildi. sonra bir anda laurence foley suikasti onun üstüne yıkıldı. amerikan istihbaratı başına para ödülü koydu. daha sonra olan bütün terör saldırılarında ilk şüphenilen kişi zerkavi oldu. çeşitli olaylarda adı geçti, bunlardan birisi ürdün’ün başkentinin kimyasal silahlar ile vurulmasıydı.

batı medyasının zerkavi’nin üstüne düşmesi zerkavi’yi ünlü biri haline getiriyordu. ırak’ta direnişe katılmak isteyen kim varsa zerkavi’nin kapısını çalmaya başladı. böylece zerkavi bir lidere dönüştü. öngörüleri sayesinde istediği şeyi aldı ve amacına yaklaşmak için büyük fırsat yakaladı.

amerikan işgaline en ciddi karşılığı yine zerkavi’nin örgütü verdi. ele geçirilen esirler vahşice katlediliyordu. hatta nick berg’in kafasını kesen kişinin bizzat zerkavi olduğu iddia edildi. felluce’de amerika birleşik devletleri’nin aldığı büyük darbelerde zerkavi’nin parmağı vardı. felluce direnişinde örgütü aktif rol oynadı.

her bölgede amerikan işgaline karşı koyan örgüt 2004 yılında el-kaide’ye biat ettiğini duyurdu ve tevhid ve cihad örgütü ismini bırakıp ırak el-kaidesi ismini aldı.

amerika birleşik devletleri’nin müdahalesi çok ciddiydi. siviller hiçbir şekilde önemsenmiyordu, amerikan askerinin de katı uygulamaları vardı. bunlardan bıkan bütün ıraklılar, ırak el-kaidesi emri altına giriyordu.

amerika birleşik devletleri ırak’a bir müdahalede bulunmuştu ama ırak savaşı günden güne ırak iç savaşı’na dönüştü. iranlı general kasım süleymani’nin ortaya çıkışı ve ırak’taki şiileri desteklemesiyle birlikte mukteda es-sadr liderliğinde mehdi ordusu kuruldu. bu örgüt şii çıkışlıydı ve amerikan işgaline karşı çıkıyordu. amerikan askerlerine karşı savaştıkları gibi sünniler ile de savaşıyorlardı. çeşitli hapishaneler şiiler tarafından ele geçirilmişti. bölgede sözü geçen sünniler yakalanıyor, büyük işkencelerden geçiyorlardı. bu sünniler ve aileleri de zerkavi’nin kapısını çalıyordu. zerkavi de karşılık olarak kapısını çalan kişilerin üstüne bombayı bağlayıp şii bölgelerine yolluyordu. birçok şii bu şekilde katlediliyor, bu sefer şiiler mukteda es-sadr tarafında toplanıyordu. kısır bir döngü oluşmuştu. iki örgüt amerikan askerleriyle mücadele ettiği kadar birbirleriyle de mücadele ediyordu.

amerikan ordusu mehdi ordusu ile çok fazla çatışmaya girmedi. saddam sünniydi ve sünni güçler ile uğraşıyorlardı. bir de şiiler ile savaşa girişmek istemiyorlardı. yer yer ağır çatışmalar, mücadeleler oluyordu ama ırak el-kaidesiyle mücadeleleri kadar sık değildi.

ırak’ta sünniler ile amerikalıların birbirine girmesi iran’a alan açıyordu. iran da kasım süleymani komutasında ırak’ta güç kazanıyordu, seçimlerde başarılı olan şiiler ile ırak’ta iran gücü yükseliyordu. şiiler ile sünniler arasındaki iç savaş şiddetlenirken şiilerin lideri sayılan kasım süleymani, sünni örgütlere desteği de ihmal etmiyordu. böylece hem şii örgütlere muhtaçlık artıyor hem de amerika-sünni savaşı büyüyordu. zerkavi’nin örgütüne iran’ın çokça desteği olmuştu. zerkavi bu desteklerle şiileri vuruyor, bizzat iran’ın desteklediği örgütlere saldırıyordu ama iran’a getirisi daha çoktu bu saldırıların. yani tam bir taktik savaşı mevcuttu.

zerkavi gücün günden güne şiilere kaydığını fark ettiği için saldırıların dozunu yükseltti. özellikle şiiler için önemli sayılan necef’te çok ciddi intihar saldırıları gerçekleşti. zerkavi tarafından seçimler de hedef alınıyordu. şiiler yönetimi ele geçirdiği için ırak ordusu noktalarına da ciddi saldırılar gerçekleşiyordu. özellikle bağdat’ta yapılan canlı bombalar anormal derecede fazlaydı. bağdat’ın her adımında bir bomba patlamıştı. amerika birleşik devletleri bu bombalı saldırıları engellemek için sokaklara dev duvarlar koymak zorunda kaldı.

zerkavi günden güne hedefine yürürken ırak’ta gücü eşitlemek için mücahit şura meclisi’nin kurulduğunu duyurdu. bu meclis 7 terör örgütünü içeriyordu. meclisin amacı ırak’ın her yerinde bu örgütleri kabul ettirmekti. bir diğer yandan bu örgütlerin biri hariç hepsi ırak çıkışlıydı. zerkavi’nin başını ağrıtan başka bir nokta kendi çatısı altında ıraklıların az oluşuydu. o da kendi emrindeki ıraklı örgütleri sahaya sürerek bunu gidermeyi planlıyordu. her yerde ıraklı örgütün mücadeleye giriştiğini göstermek istiyordu. nüfuz alanı da genişleyecekti. en önemlisi de hayalindeki "islam devleti" oluşmaya başlıyordu. ırak’ın birçok noktasındaki sünni örgütleri birleştirerek büyük bir adım atmıştı.

Irak el-Kaidesi tarafından yayınlanan videolarda kullanılan bayraklardan biri.

ebu musab ez-zerkavi 15 ocak 2006’da islam devleti’nin temelini attı, bu hamlesi sonrası 7 haziran 2006’da örgüt evinde toplantı gerçekleştirirken amerikan uçaklarının saldırısı ile öldürüldü.

zerkavi öldükten sonra meclisin başına ebu eyyub el-mısri geçti. mısri 15 ekim 2006’da bu meclisin lağvedildiğini duyurdu. meclisi oluşturan bütün örgütleri tek çatı altında toplayıp, bu çatıya da "ırak islam devleti" dedi.

mısri de zerkavi’den farklı bir şey yapmadı. şiilere saldırılara devam etti, ırak güçleriyle mücadele etti ve amerika birleşik devletleri ile savaştı. ırak savaşı, bir iç savaşa sürüklenmiş şekilde tam bir kaotik ortamda devam etti.

2010 yılında mısri de öldürüldü. mısri’nin ölümü sonrası örgütün tamamen dağıldığı düşünülüyordu ama örgüt varlığını devam ettirdi. mısri öldükten sonra örgütün başına geçen isim bir süre bucca kampı’nda kalmış, bu hapishanede saddam’ın kurmayları ve savaşçıları ile bağlantılar kurmuş ebu bekir el-bağdadi’ydi.

bağdadi ırak’ta bitti denilen terör örgütünü başka bir seviyeye taşıdı. saldırı dozunu arttırarak devam ettirdi. daha önce mücahit şura meclisi’nde yer bulmuş, zerkavi’yi dinlemişti. aynı onun gibi düşünüyordu. ne kadar çok insan ölürse, ne kadar çok kan akarsa o kadar başarılı olacağını hesaplıyordu. bu yüzden aralıksız bombalı saldırılara başladı. saldırılar raydan çıkarken amerika birleşik devletleri artık durumun iyice çığırından çıktığını, kontrol edilemez bir hal aldığını fark etti. mısri’yi bahane ederek ırak’taki terörün bittiğini savundular ve çekilme hazırlıkları başladı. bu sırada bin ladin bir operasyon ile öldürülünce bağdadi’nin değeri arttı. bağdadi de bu ölümü kullandı. bin ladin’in intikamı diyerek ırak’ta farklı yerlerde yüzlerce saldırıda bulundu. binlerce masum insanı katletti. böylelikle hem ırak’taki yerini güçlendirmiş hem de küresel olarak islamcı örgütlerin dikkatini çekmişti.

bu saldırılar devam ederken amerika birleşik devletleri ırak’tan çekildi. bağdadi’nin önünde artık inanılmaz büyük bir alan vardı. bu alan sadece ırak’ı kapsamıyordu, hemen yanı başında karışmaya müsait bir suriye vardı.

El Bağdadi

amerika’nın ırak’tan çekilmesiyle birlikte kamplarda işkence gören islamcılar ve saddam’ın kurmay kadrosu serbest kaldı. bucca’da birçoğuyla iletişim halinde olan bağdadi hapishaneden çıkan birçok arkadaşını örgüte dahil etti. zincirleme şekilde örgüte katılımlar oldu. örgüt böylece askeri disiplini olan kişilerin de katılmasıyla gücüne güç katmaya başladı. saddam’ın saklanan kilit isimleri de bu süreç içerisinde ortaya çıkıp ışid’e destek vermeye başladılar. izzet ibrahim el duri gibi isimlerdi bunlar. mesela duri araba kaçakçısıydı ve bombalı araç saldırılarının çoğunu o düzenledi. daha onlarca isim sayılabilir. baas partisinin eski üyelerinin hepsi neredeyse ışid ile ortak hareket etti. sünni-şii iç çatışması en üst seviyeye çıkarken iran destekli örgütler bir bir yenilmeye başlamıştı ve ırak islam devleti’nin gücü her geçen gün artıyordu. amerikan ordusuyla savaşmayan sünniler savaşı tek cepheye düşürünce ve ciddi bağlantılar elde edince güçlenmişti.

bu sırada suriye’de işler rayından çıkmış, el-nusra adı verilen bir islami örgüt suriye’de toprak kazanmaya başlamıştı. nusra nisan 2013’te el-kaide’ye bağlılığını bildirdikten sonra suriye el-kaidesi diye anılacakken bağdadi nusra’nın ırak islam devleti’ne dahil olduğunu duyurmuş, örgütün yeni ismini ırak ve şam islam devleti olarak açıklamıştı.

el-kaide’nin yönetim kadrosu bunu sert şekilde eleştirdi. bağdadi’nin buna hakkı olmadığını, sadece ırak el-kaidesini yönettiğini, suriye’deki temsilcinin nusra olduğunu belirtse bile dönüt alamadı. günden güne ırak’ta güçlenen ırak islam devleti ve bağdadi, sünnilerin en büyük temsilcisi sayılıyordu bölgede ve nusra’nın içinden birçok kişi ırak islam devleti’ne biat etti. ırak’tan sonra suriye’de de faaliyet gösteren örgüt bir anda bütün aşırı sünnilerin lideri haline geldi. aşiretler, eski askerler ve uç islamcılar… hepsi bağdadi’ye destek veriyordu. bu süreçte el-kaide ile ırak islam devleti’nin arası bozuldu ve hala düzelmiş değil.

2014 yılına gelindiğinde hemen 2014 yılının başı ırak ve şam islam devleti için her şeyin başlangıcı oldu. öncelikle örgüt felluce’yi ele geçirdi. zaten amerikan ordusunun en çok zorlandığı ve saddam’ın destekçilerinin olduğu bölge burasıydı. felluce’nin düşüşüyle birlikte ırak-suriye sınırının ırak tarafını bir bir ele geçirmeye başlayan ışid’e suriye’de de biatlar hızlandı ve nusra’ya ait topraklar bir bir ışid’e geçmeye başladı. nusra’nın genel karargâhının bulunduğu rakka’ya da ışid girdi ve nusra’yı rakka’dan attı.

13 ocak 2014’te de rakka, ırak ve şam islam devleti’nin başkenti ilan edilmiştir.

örgüt ırak’ta yere sağlam basarak elde ettiği toprakları korurken, suriye’de hızla büyümeye başladı ve haziran ayına gelindiğinde suriye’nin %25’ini kontrol etmeye başladı. suriye’deki başarılı ilerleyiş sonrası ırak’ta da ilk durak musul oldu. musul’da ırak ordusu rezilce, savaşmadan üniformalarını çıkarıp, ekipmanlarını atıp, bütün askeri araçları bırakıp kaçtı. 10 haziran 2014’te musul tamamen ele geçirildi. -şehre giren ışid’li teröristler tarafından türk konsolosluğu basılmış, büyükelçi dahil 49 türk ışid tarafından esir alınmıştır.- musul ele geçirildikten sonra ırak ve şam islam devleti durmamış, bu sefer samarra’yı kuşatmıştı. bu büyük yükseliş örgütü rehavete soktu. samarra kuşatıldıktan sonra hedefin bağdat olduğu açıklandı. ardından da telafer ele geçirildi.

ışid’in ilerleyişi bir türlü durdurulamadı ve bağdat’a neredeyse 1 saat uzaklıktaki bakuba da ışid tarafından saldırıya uğramaya başladı. bu haritadan ismi geçen bölgelerin konumlarına bakabilirsiniz:

29 haziran 2014’te hem suriye ile ırak arasındaki el kaim alındı hem de saddam’ın doğduğu tikrit ele geçirildi. hemen ardından bağdadi kendini halife ilan etti ve türkiye’nin kurucusu, kurtarıcısı mustafa kemal atatürk tarafından lağvedilen halifeliği dirilttiğini açıkladı. kendisini halife ibrahim olarak tanıtırken örgütünün adını ırak ve şam islam devleti isminden "islam devleti" adına değiştirildiğini açıkladı. zerkavi’nin en başında hayalini kurduğu islam devleti projesi böylece hayata geçmiş oldu.

2014 tarihli suriye haritası da bu şekilde:

not düşmekte fayda var, harita biraz abartılmış. ışid’in o dönem fırat’ın güneyinde bu kadar gücü yoktu. harita 2015’e biraz yakın ama durumun buna benzer olduğunu söylemek mümkün 2014’te bağdadi halifelik ilanı yaparken. ırak haritası ile suriye haritasını birleştirdiğinizde de ortaya şöyle bir şey çıkıyor:

ırak’taki bu yükselişe dur diyemeyen iran, kasım süleymani’nin sahaya inmesiyle birlikte ırak’ta yeniden taarruza geçti. es-sadr cihad ilan etti ve ışid’e karşı bütün şiilerin savaşmasını istedi. iran, sınırdan ırak’a tonlarca silah soktu ve ırak’ta savaş şiddetlendi. ışid’in bağdat’a yürüyüşü zor bela durduruldu.

temmuzda çatışmalar devam ederken ışid, suriye’de ilerlemeye devam etti. ağustosta ırak’ta sincar’a saldırdı ve sincar’ı düşürdü. sincar’ın düşmesi sonrası ışid’in diğer hedefi kuzey ırak kürt bölgesel yönetimi olunca abd hava kuvvetleri de yeniden savaşa dahil oldu ve ışid’i sincar’da vurmaya başladı. ışid gördüğü hava saldırısı sonrası sincar’dan geri çekilmek zorunda kaldı. bazı ülkeler ırak’a asker göndermeye başladılar.

ırak’ta bunlar olurken suriye’de de kobani kuşatıldı. 2015’in başına kadar sürecek bir savaş başladı. kobani kuşatıldıktan sonra ırak’ta pkk’ya destek veren abd, suriye’de de havadan destek vermeye başladı. kobani’de ilk kez amerikan savaş uçakları suriye’de sorti atmaya başladı. karada yetersiz olan ypg’ye -yani pkk’nın suriye kolu- karadan destek olması için 28 ekim 2014 peşmergenin kobani’ye geçişi gerçekleşti. türk topraklarından olan bu geçiş için cumhurbaşkanı erdoğan şöyle bir açıklama yaptı.

2015 yılının mart ayına gelindiğinde abd hava kuvvetlerinin desteği ile terör örgütü pkk, terör örgütü ışid’i ayn el arab’tan (kobani) temizledi. ırak’ta da iran destekli mislilerin yardımı ile tikrit ışid’den geri alındı.

üst üste kayıplar veren ışid 2015 mayısında yeniden taarruza geçti ve ırak’ta ramadi şehir merkezini düşürürken, suriye’de de şam’a çok yakın olan palmira’yı düşürdü.

suriye’de abd’den destek alan pkk, türkiye sınırında koridor oluşturmaya başladı. suriye’nin güneyinde de ışid şam’a dayandı. değişim haritasını ve 2015’te suriye’nin ne durumda olduğunu görebilirsiniz:

hava saldırıyla bir türlü baş edemeyen ışid, 2015’in sonuna doğru hızla gerilemeye başladı. sincar’dan tamamen çıkarıldılar, tel abyad’ı kaybettiler, mayısta ele geçirdikleri ramadi’yi ırak ordusu yeniden ele geçirdi.

en önemlisi rusya resmi olarak savaşa girdi ve amerikan hava kuvvetlerinin yanında rus hava kuvvetleri de ışid’i vurmaya başladı. ışid’in şam’a yürüyüşü rus hava kuvvetlerinin yardımı ile durdurulabildi. suriye ordusu ışid’i durdurduktan sonra taarruza geçmek için hazırlıklara başladı.

bu sırada türkiye cumhuriyeti açılım denen saçmalığı bitirmiş, doğusunda pkk ile savaşıyordu. 2016 yılına gelindiğinde pkk suriye’nin kuzeyinde kurmak istediği koridora yakındı. işgal edilen kobani ile afrin’i birleştirmek için menbiç ve el-bab’ın alınması yetecekti. 1 ocak 2016 suriye haritası şu şekilde:

ışid 2016’nın başında üst üste darbeler yiyerek haseke’den çıkarıldı, halep’te ağır darbeler yemeye başladı. en önemlisi ırak’ta felluce’yi kaybettiler. her şeyin başlangıcı sayılan felluce kaybedildi. musul için ırak ordusunun hazırlığı başladı ve bu operasyona abd’nin destek vereceği belirtildi.

23 haziran 2016’daysa pkk menbiç’e girdi. türkiye cumhuriyeti doğusundaki terör yuvalarını temizledikten sonra suriye için operasyon hazırlıklarına başlamıştı ve abd’li temsilcilere "fırat’ın batısının" kırmızı çizgi olduğu söyleniyor, pkk’nın afrin hariç fırat’ın batısına geçmemesi gerektiği vurgulanıyordu. menbiç meselesinde abd kendi askerlerinin menbiç’i alacağını açıklamasına rağmen 23 haziran 2016’da pkk bölgeye girdi. iran sınırından hatay’a oluşturulması planan harita önünde sadece el-bab kaldı.

şimdi buraya 17 eylül 2017’ye ait bir harita bırakacağım. tarihe takılmadan pkk’nın elindeki bölgelere bakın. ırak’tan suriye’ye böyle bir durumdalar:

aradaki yeşil bölge el-bab o da türkiye’nin operasyon yaptığı ve koridorun önünü kapattığı bölge. şimdi de yıllar önce gündeme gelmiş terör ülkeleri ve terör örgütü pkk tarafından kurulmak istenen haritaya bakalım: burada.

şimdi iki haritayı karşılaştırın.

bu durum (pkk’nın fırat’ın batısına geçmesi) türkiye ile abd’nin arasındaki ipleri kopardı. pkk’nın menbiç’e girişinden 6 gün sonra 29 haziran 2016’da pkk’nın başka bir kolu tak atatürk havalimanı’nda bomba patlattı, bomba "dış hatlarda" patladı. 29 haziran 2016’dan kısa süre sonra türkiye’de darbe girişimi yaşandı. ırak ve suriye haritası tamamlandıktan sonra 3. ülkeye yol yapılmak istendi. 15 temmuz 2016 atlatıldı ve türk ordusu 24 ağustos 2016’da el-bab’ı almak için suriye’ye girdi ve ışid’e karşı operasyon başlattı.

türkiye’nin 24 ağustos 2016’da el-bab’a yürüyüşü başlarken ırak ordusu, peşmerge, şii milisler, abd hava kuvvetlerinin desteğini alarak 17 ekim 2016’da musul’a operasyon başlattı. amerikan hava kuvvetleri musul’u yok etmeye and içmiş gibi şehri havadan hedef gözetmeksizin bombaladı. bazı bombardımanlar kameralara yansıdı.

17 ekim 2016’da musul’a operasyon başlattıktan sonra 6 kasım 2016’da pkk’nın ışid’in başkenti sayılan rakka’ya operasyon başlattığı duyuruldu.

suriye ordusu da güneyden ışid’e saldırı yapmaya devam ediyordu ve yavaş yavaş kuzeye doğru itmeye başladılar ışid’i.

2017 yılının şubat ayında türk ordusu el-bab’ı ele geçirerek ışid’in halep’in kuzeyinde mevzisini bırakmadı, ışid’i halep’ten attı. hemen bir ay sonra suriye ordusu palmira’yı ışid’den geri aldı.

musul’da ve rakka’da da ışid’e karşı ilerleyiş sürüyordu. 2017 yılının haziranına gelindiğinde pkk, rakka’yı kuşatmayı başardı. (buraya düşülecek not şu: abd uçakları hedef gözetmeksizin yerdekileri bombalıyor, enkaz altında kalan ışid’lileri öldürmeye de mayın eşeği gibi pkk’lılar gidiyor, aslında herhangi bir savaş yok)

10 temmuz 2017’de yapılan açıklamayla birlikte terör örgütü ışid’in musul’dan da temizlendiği duyuruldu. musul’un son hali bu şekildeydi, "kurtarıldıktan" sonra:

musul düşer düşmez telafer’e saldırı başlattı ırak ordusu ve musul’dan bir ay sonra telafer’den de atıldı ışid. devam eden operasyonlarda ırak ordusu ışid’e karşı gücü tamamen ele geçirdi ve havice’yi de aldı.

suriye ordusu deyrizor’a girdi. deyrizor’da yıllarca kuşatma altında kalan suriye ordusu askerleri kurtarıldı. (bu büyük olay gerçekten, yıllarca küçücük bir alanda ışid’e karşı savaştılar ve vermediler bölgeyi, sonunda suriye ordusu deyrizor’a geldi)

deyrizor açıklamalarından sonra rakka’ya da girildi. 17 ekim 2017’de yapılan açıklamalardan sonra rakka’nın da ışid’den alınıp yeniden işgal edildiği açıklandı. rakka’nın son hali de böyle görüntülendi:

kasım ayında suriye ordusunun deyrizor’da terör örgütü ışid’e operasyonları çoğaldı ve ışid’i ebu kemal’e itmeye başladılar. 2016’dan 2017’ye değişim haritaya aşağıdaki şekilde yansıdı. aralık ayında ırak’ın resmi makamları açıklamalar yaparak ışid’in tamamen ırak’tan atıldığını duyurdu. ışid’in elinde sadece yukarıdaki haritada gözüken bölgeler kaldı (bir de biraz idlib’te biraz dera’da bulunuyorlardı).

idlib’te htş’nin (nusra’nın yeni adı. hatırlayacaksınız bağdadi nusra’yı yok etmek istemişti, garip bir tesadüf) dera’da da suriye ordusunun operasyonları ile ellerinde sadece deyrizor kaldı. deyrizor’da da güneyden suriye ordusu kuzeyden terör örgütü pkk’nın operasyonları ile yavaş yavaş silindiler.

son olarak baghuz‘da yaşanan çatışmalar sonrası terör örgütü pkk baghuz’u geçtiğimiz günlerde ele geçirdi. "ırak ve şam islam devleti" adıyla kurulan terör örgütünün ne ırak’ta ne de suriye’de kontrol ettiği bir toprak parçası kalmadı. elbette ölü hücre var fakat ırak ve suriye’de artık yoklar.

yine de bu ışid’in bittiğini göstermiyor, özellikle tunus’ta büyük yapılanmaları mevcut. afganistan’da güç elde etmeye çalışıyorlar ve afrika’da ışid’e biat etmiş birçok örgüt var. afrika’daki güç eksikliği hesaba katılırsa ışid bir anda sözde başkentini bir afrika ülkesine taşıdığını ve oradan devam edeceğini açıklayabilir ama şu kesin: bundan sonra ne ırak’ta ne de suriye’de kolay kolay var olamayacaklar.

türkiye’de, birçok avrupalı devlette, özellikle ırak ve suriye’de sayısız terör eylemi yaptılar ve neredeyse yüz binlerce insanı katlettiler. şimdi de silindikleri bölgede başka bir terör örgütü cirit atıyor.

1 mart 2019 itibarıyla suriye’nin vaziyeti:

suriye’nin %27’sini terör örgütü pkk işgal etmiş durumda ve türkiye fırat’ın doğusundan terör örgütü pkk’nın çıkarılacağını her fırsatta açıklıyor.

ekim 2019 itibarıyla suriye’nin son hali:

DAEŞ (IŞİD) kamp ve hapishaneleri haritada görülebiliyor.

tanımlayacak olursak, ışid ırak ve suriye’den silinmiş, yerini terör örgütü pkk’ya bırakmış olan başka bir terör örgütüdür.

DOĞU TÜRKİSTAN SORUNU DOSYASI : Çin’in “Uygur Türklerini casus yazılımlarla izlediği” iddia edildi


Çin’in "Uygur Türklerini casus yazılımlarla izlediği" iddia edildi

Siber güvenlik firması Lookout, Çin destekli bilgisayar korsanlarının 2013’ten beri Uygur Türklerini takip ettiğini iddia etti. Siber Tehdit İstihbarat Mühendisi Apurva Kumar, Çin’in bu yazılımlar aracılığıyla bir avcının avını takip etmesi gibi nereye, hangi ülkeye giderlerse gitsinler Uygurları izlediğini belirtti

Lookout’un raporuna göre, firmanın istihbarat ekibi, Çin destekli bilgisayar korsanları tarafından oluşturularak Uygurları hedef alan "SilkBean", "DoubleAgent", "CarbonSteal" ve "GoldenEagle" adında 4 casus yazılım keşfetti.

Raporda, Çin destekli bilgisayar korsanlarının 2013’ten beri Uygur Türklerini takip ettiği öne sürülerek, bu durumdan Türkiye ve Kazakistan’ın da aralarında bulunduğu 14 ülkedeki Uygur toplumunun etkilenebileceği belirtildi.

Söz konusu kötü amaçlı yazılımların çoğunlukla Uygur Türklerini hedef aldığı ama diğer Müslüman azınlık grupları ve Tibetlileri de hedefine alabildiğine dikkat çekilen raporda, "Bu gözetim aracı casus yazılımlarının birincil amacı, kişisel kullanıcı verilerini bir komut ve kontrol sunucusuna toplamaktır." ifadesine yer verildi.

– Sahte uygulama mağazaları yoluyla yüklendiği uyarısı

Lookout’ta Siber Tehdit İstihbarat Mühendisi olarak çalışan Apurva Kumar, New York Times’a verdiği demeçte, Çin’in bu yazılımlar aracılığıyla bir avcının avını takip etmesi gibi Uygurlar nereye, hangi ülkeye giderlerse gitsinler onları izlediğini kaydetti.

Yetkililer, casus yazılımların, sahte uygulama mağazaları ya da "kimlik avı e-postaları" yoluyla yüklendiği uyarısında bulundu.

– Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki tartışmalı kamplar

Çin’de son yıllardaki Uygur Türklerinin kimlik ve kültürlerine yönelik ihlaller uluslararası kamuoyu tarafından eleştiriliyor.

Pekin’in "mesleki eğitim merkezleri" olarak adlandırdığı ancak uluslararası kamuoyunun "yeniden eğitim kampları" şeklinde tanımladığı yerlerde, Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre en az 1 milyon Uygur Türkü kendi rızası dışında tutuluyor.

Pekin yönetimi, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde kaç kamp bulunduğuna, buralarda kaç kişinin olduğuna ve söz konusu kişilerden ne kadarının sosyal hayata döndüğüne ilişkin bilgi vermiyor.

Çin’in, bölgede yaşayan Müslüman Uygurlara, Çince dil eğitimi ile mesleki ve kültürel kurslar verdiğini öne sürdüğü kampların durumu hakkında net verileri paylaşmaması, uluslararası kamuoyunda derin kaygılara yol açıyor.

BM İnsan Hakları Konseyine üye 22 ülke, Temmuz 2019’da, Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türkleri ve diğer azınlıklara yönelik muamelesini eleştiren ve kitlesel gözaltıların durdurulması çağrısında bulunan mektubu imzalamıştı.

BM ve diğer uluslararası örgütler, kampların incelemeye açılması çağrılarını yinelerken, Çin şimdiye kadar kendi belirlediği birkaç kampın az sayıda yabancı diplomat ve basın mensubu tarafından kısmen görülmesine izin verdi.

Çin makamları, BM yetkililerinin doğrudan bilgi almak amacıyla bölgede serbestçe inceleme yapma talebini ise geri çeviriyor.

Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre, Telif Hakları Genel Müdürlüğünün bandrol ve kayıt-tescil istatistiklerine göre süreli olmayan yayın bandrolü satışı, bu yılın ilk 6 ayında, bir önceki yılın aynı dönemine oranla yüzde 22 arttı ve 194 milyon 510 bin 256 olarak gerçekleşti.

Bu yılın ilk yarısında, süreli olmayan yayınlar kapsamında, eser türlerine göre en fazla bandrol satışı, geçen yıl olduğu gibi yine eğitim kategorisindeki yayınlarda gerçekleşti. Eğitim alanında 90 milyon 551 bin 693 bandrol satıldı.

Ayrıca yetişkin kategorisinde 45 milyon 232 bin 610, inanç kategorisinde 16 milyon 648 bin 219, çocuk-gençlik kategorisinde 22 milyon 507 bin 352, yetişkin kurgu kategorisinde 16 milyon 400 bin 964, ithal yayın kategorisinde 1 milyon 252 bin 623 ve akademik alanda 1 milyon 916 bin 795 bandrol satışı gerçekleştirildi.

Öte yandan, Emniyet Genel Müdürlüğü Güvenlik Dairesi Başkanlığından alınan verilere göre, korsanlıkla mücadele kapsamında 81 ilde faaliyet gösteren "İl Denetim Komisyonları" bu yılın ilk 6 ayında 183 denetim faaliyeti gerçekleştirdi. Bu faaliyetler kapsamında 183 bin 615 materyal ele geçirildi.

– Sinema ve müzik sektörü

Sinema alanında 158 sinema filmi tescil edilerek 54 bin 463 bandrol satıldı. Müzik alanında 714 müzik yapımı tescil edildi ve 900 bin 49 bandrol satışı gerçekleştirildi. Dijital oyunlarda ise 32 tescil işlemiyle birlikte 114 bin 572 bandrol satışı yapıldı.

Telif Hakları Genel Müdürlüğünce 2020 yılının ilk yarısında, 155 sinema, 136 müzik olmak üzere toplamda 291 yapımcı belgesi düzenlendi.

– Telif haklarını koruma duyarlılığı devam ediyor

Hak sahiplerinin talebi doğrultusunda gerçekleştirilen isteğe bağlı kayıt-tescil işlemi sayısı, 2020 yılının ilk 6 ayında 582 olarak gerçekleşti.

Eser sahiplerinin isteğine bağlı gerçekleştirilen kayıt-tescil işlemlerinden en çok yararlanan hak sahibi grubu ise ilim edebiyat eseri sahipleri oldu.

Verilere göre 2020 yılının ilk 6 ayında 259 ilim edebiyat eseri kayıt-tescil edilirken, 81 güzel sanat eseri, 196 bilgisayar programı ve 11 musiki eseri ile 18 sinema eserinin kayıt-tescili yapıldı.

LİBYA SAVAŞI DOSYASI /// Libya’da gerilim tırmanırken yeni iddia : ‘MİT oğul Kaddafi’nin peşinde’


Libya’da gerilim tırmanırken yeni iddia : ‘MİT oğul Kaddafi’nin peşinde’

Uluslararası paylaşım savaşlarının merkezi haline gelen Libya’da çatışmalar sürerken, AKP’ye yakın kaynaklar MİT’in, Hafter güçlerine karşı Sarraj hükümetine destek vermesi için devrik lider Muammer Kaddafi’nin oğlunun peşinde olduğunu iddia etti. Hafter’e yakın kaynaklar ise MİT’in Kaddafi’nin oğluna suikast düzenlemek ya da onu tutuklama amacı güttüğünü savundu

Devrik Lider Muammer Kaddafi’nin bir NATO darbesiyle öldürülmesinin ardından uluslararası paylaşım savaşlarının merkezi haline gelen Libya’da tansiyon düşmek bilmiyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır ve Rusya’nın desteklediği Libya Ulusal Ordusu’nun başında bulunan Halife Hafter güçleri ile Türkiye ve Birleşmiş Milletler’in (BM) desteklediği Trablus merkezli Sarraj hükümeti arasında yaşanan çatışmalar sürerken, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam Kaddafi’nin peşinde olduğu iddia edildi.

‘TÜRKİYE HAREKETE GEÇTİ’

AKP’ye yakın medya organlarından paylaşılan haberlerde, Türkiye’nin oğul Kaddafi’yi Hafter güçlerine karşı Sarraj hükümetine destek vermesi için bulmaya çalıştığı savunuldu. İtalya merkezli NOVA Haber Ajansı ise MİT’in Kaddafi’nin oğluna suikast düzenlemek ya da onu tutuklamak için harekete geçtiğini ileri sürerek Seyfülislam’ın güvenli bir yerde olduğunu yazdı.

‘YERİNİ ÇOK AZ KİŞİ BİLİYOR’

Hafter güçlerine yakın kaynaklar, MİT’in Kaddafi’ye suikast düzenlemek ya da tutuklamak üzere oğul Kaddafi’nin peşinde olduğunu, İtalya merkezli NOVA Haber Ajansı da Libya’nın Zintan şehrinden bir askeri komutana dayandırdığı haberinde oğul Kaddafi’nin güvenli bir yerde olduğunu ve Türk istihbaratının onu bulamayacağını savundu. Haberde Zintan’da askeri bir lider olarak nitelenen Mohamed Boukra’a’nın açıklamalarına yer verildi. Buna göre Boukra’a, MİT’in ülkenin batısındaki dağlık bölgede Seyfülislam Kaddafi’yi bulmak için çalışma başlattığı haberlerine ilişkin olarak, Kaddafi’nin yerini çok az kişinin bildiğini ve onun güvende olduğunu kaydetti.

Geçen günlerde El Masdar’ın Afrika haber portalından alıntıladığı haberde “Türk istihbaratı Trablus’taki Hadaba hapishanesinin eski yöneticisi Halid El Şerif’in ve Abdülhakim El Hac’ın başında olduğu bir operasyon odası kurdu. Hedefleri arasında suikast düzenlemek, tutuklamak ya da siyasi rolünü bitirmek üzere Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne teslim etmek üzere Seyfülislam Kaddafi’yi bulmak var” denilmişti.