SAĞLIK DOSYASI /// Korkunç Corona Virüsü İddiası : Türkiye’de 145 Bin Civarında Vaka Var


Korkunç Corona Virüsü İddiası : Türkiye’de 145 Bin Civarında Vaka Var

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın mütevelli heyeti başkanlığını yaptığı Medipol Üniversitesi’nden Muhammet Emin Akkoyunlu çok önemli bir iddiada bulundu. Akkoyunlu açıklamalarında Türkiye’deki corona virüsü vaka sayısının 145 bin civarında olduğunu iddia etti.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından kurulan Medipol Üniversitesi’nin Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Muhammet Emin Akkoyunlu Türkiye’deki corona virüsü vaka sayısı hakkında bir iddiayı gündeme getirdi. Akkoyunlu Türkiye’de 145 bin corona virüsü vakası olduğunu iddia etti.

KORKUNÇ İDDİA

Medipol Üniversitesi öğretim üyesi Muhammet Emin Akkoyunlu, Habertürk TV canlı yayınına katıldı ve şu ifadeleri kullandı.

“Fırtınaya yeni giriyoruz. 1 vaka tespit ettiyseniz bunun karşısında toplumda gezen tespit edemediğiniz 400 vaka var demektir. (359X400) Her ölüm vakası için tespit edemediğiniz arkada 1000 civarında vakası var demektir. Salgın şu anda daha yeni başlıyor. Bugün alacağımız önlemler hızı ancak 2 hafta durduracak.”

Corona Virüsü Vaka Sayısı İçin Korkunç Sayı

Ebru Baki bunun üzerine hesap yaptı ve ‘biz şu anda 145 binlerdeyiz’ dedi. Akkoyunlu ise açılamalarında “Tahmini vaka sayısı bu civarda” ifadelerine yer verdi.

İŞKENCE VAKALARI DOSYASI /// CİDDİ İDDİA : Zabit Kişi işkencede geçen 108 günü anlattı : İntihar edenleri artık yadırgamıyorum


ÖZEL BÜRO NOTU : ŞİMDİ BU HABERİ NEDEN YAYINLADIK KISA BİR AÇIKLAMA GETİRELİM. HABERİ OKUDUĞUNUZDA ŞUNU ÖĞRENECEKSİNİZ. YURTDIŞINDA KAÇAK OLAN BİR FETÖ ÖRGÜTÜ FİRARİSİNİN MİT ELİ İLE YURDA GETİRİLMESİ VE İDDİAYA GÖRE KENDİSİNE 108 GÜN BOYUNCA İŞKENCE EDİLMESİ KONU ALINMIŞ. BURADA HEMEN ŞUNU SÖYLEYELİM. ÖZEL BÜRO GRUBU FETÖ ÖRGÜTÜNDEN EN ÇOK ZARAR GÖREN GRUPLARIN BAŞINDA GELİYOR. ÇÜNKÜ ÖZEL BÜRO GRUBU SÖZCÜSÜ ERKUT ERSOY FETÖCÜ HAKİM VE SAVCILARIN KUMPASI İLE 3,5 SENE HAPİS YATIRILDI. MAHKEME SONUNDA DA 11 SENE 15 GÜN CEZA ALDI. BUNU ŞUNDAN DOLAYI SÖYLÜYORUZ. BAZI AKLI EVVLELLER ÇIKIP TA BU HABER İÇERİĞİNDEKİ İDDİALARI YAYARAK FETÖ ÖRGÜTÜNE PROPAGANDA YAPTIĞIMIZI İDDİA EDEBİLİR. İŞTE BÖYLE BİR APTAL DURUM YAŞNMASIN DİYE ÖNCE GEREKLİ TESPİTLERİ ORTAYA KOYMAMIZ GEREKİYOR. HER ZAMAN SÖYLEDİĞİMİZ GİBİ İNTERNET BİR GAYYA KUYUSU. DOĞRU KADAR YANLIŞ OLAN BU PLATFORMDA BİLGİLENMEK YERİNE DEZONFERME EDİLMEK VAR. BU NEDENLE VATANDAŞ NEYE İNANACAĞINA ŞAŞIRMIŞ DURUMDA. HABERDEKİ İDDİALAR CİDDİ. FAKAT BUNUN YANI SIRA FETÖ ÖRGÜTÜNÜN YALAN SİLAHINI BUGÜNE KADAR PEK ÇOK KEZ KULLANDIĞI DA DÜŞÜNÜLÜRSE BUNLARIN İDDİADAN ÖTEYE GEÇMEYECEĞİ DE AŞİKAR. BİZ YİNE SAĞDUYULU DAVRANARAK VE GÜZİDE KURULUŞUMUZ MİT BAŞKANLIĞININ ASİL GEÇMİŞİNİ DE GÖZ ÖNÜNE ALARAK BU HABERİ İDDİA STATÜSÜNDE YAYINLIYORUZ. ÇÜNKÜ AKSİ DOĞRU İSE MİT BAŞKANLIĞI İŞKENCE YAPIYOR GİBİ BİR ALGI YARATIR Kİ BU AL GI SONUCU ÇOK KİŞİ YASAL OLARAK SORUMLU OLUR. BİZİM TAVSİYEMİZ DE BU ZATEN. BİLGİ ALMAK VEYA HER NE AMAÇ İÇİN OLURSA OLSUN HİÇ BİR DEVLET KURUMU YASA DIŞINA ÇIKMAMALIDIR. ÇÜNKÜ BUNUN OLMASI DEVLETİ KİRLETİR. KJİRLENEN DEVLETİN DE BİR AĞIRLIĞI KALMAZ.

CİDDİ İDDİA : Zabit Kişi işkencede geçen 108 günü anlattı : İntihar edenleri artık yadırgamıyorum

Kaçırıldıktan sonra 108 gün haber alınamayan Zabit Kişi’ye 13 yıl ceza verildi. 108 günlük işkenceyi yazdığı satırlar ilk kez ortaya çıktı.

Zabit Kişi, 15 Temmuz sonrası Milli İstihbarat Teşkilatı’na yurt dışında teslim edilen isimlerden biri. Ardından 108 gün süren ağır bir işkence süreci yaşadı.

“Ölmek için can atıyordum. Canına kıyan insanları artık yadırgamıyordum,

3 metrekarelik güneş ışığının girmediği mezar gibi yerde,

108 gün sistematik bir şekilde fiziki ve psikolojik işkence gördüm.”

Zabit Kişi, Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında 30 Ekim 2017’de Kazakistan’dan alınarak Türkiye’ye getirildi ve 108 gün kayıt dışı gözaltında tutuldu. Bu süreçte ailesine ve avukatlarına hiçbir bilgi verilmedi. Tüm başvurulara rağmen devlet, Zabit Kişi’nin elinde bulunduğunu kabul etmedi.

Ailesinin Kazakistan nezdinde yaptığı girişimle; Kazakistan İstihbarat Başkanlığı, Zabit Kişi’nin MİT personeline teslim edildiğini ve 30 Eylül 2017 ‘de, THY’nin TT-4010 sefer sayılı 23:32 Almatı-Ankara uçağı ile Türkiye’ye gönderildiği bilgisini içeren resmi bir belge verdi.

Böylece Zabit Kişi’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi makamlarının elinde bulunduğu kesinleşti.

Ailesi 108 gün boyunca Zabit Kişi’ye ulaşmaya çalıştı. 108 günün ardından Zabit Kişi, Ankara Adliyesi’nde ortaya çıktı. 30 kilo kaybetmiş ve vücudunda işkence izleriyle.

Zabit Kişi, yaşadığı 108 günün ardından hakim karşısına çıktığında, öldürülmekten korktuğunu söyledi ve tutuklanma talep etti. Hapishane bile daha tercih edilebilir durumdaydı.

Zabit Kişi eşi ve çocuklarıyla..

13 YIL 6 AY CEZA VERİLDİ İŞKENCENİN İSE ÜZERİ KAPATILDI

Zabit Kişi, tutuklandıktan sonra çok sayıda ilaç kullandı, yaralarının iyileşmesi, elleri ve ayaklarındaki his kaybının çözülmesi uzun zaman aldı. Toparlandıktan sonra yaşadığı tüm işkenceleri detaylı bir dilekçe haline getirerek suç duyurusunda bulundu.

İşkenceciler ve sunduğu deliller dikkate alınmadı. İşkence soruşturulmadı. Ancak Zabit kişi geçen hafta, 21 Haziran Cuma günü çıkartıldığı mahkemede 13 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Zabit Kişi, Kandıra Cezaevi’ne gönderilirken, yaşadığı işkenceleri anlattığı suç duyurusu ilk kez ortaya çıktı.

KONTEYNER İÇİNDE 108 GÜN

Zabit Kişi, Kazakistan’da MİT’e teslim edildiği andan itibaren işkence görmeye başladığını, uçağın içinde kasıklarına aldığı darbe nedeniyle günlerce cinsel organından kan aktığını belirtiyor.

Ankara’da indirildiği havalimanına araçla 6 dakika mesafede bir yerde 108 gün bir konteynerin içinde tutulduğunu anlatan Zabit Kişi, çırılçıplak soyulduğunu, vücuduna elektrik verildiğini, günlerce susuz bırakıldığını, cinsel istismara maruz kaldığını, kesintisiz biçimde dövüldüğünü, tuvaletini yaparken seyredildiğini, ölecek duruma geldiğinde vücuduna bilmediği ilaçlar enjekte edilerek tekrar işkenceye devam edildiğini ifade ediyor.

İşkenceyi tüm detaylarıyla anlatan Zabit Kişi, bu kişilerin uçakta kendilerini MİT olarak tanıttıklarını, 108 günlük işkencenin ardından bilmediği bir yerde Ankara Terörle Mücadele Ekiplerine teslim edildiğini dile getiriyor.

Teslimin ardından ise kendisi Ankara Terörle Mücadele Şubesi’ne gelmiş gibi belge düzenlendiğini ve ardından tutuklandığını anlatıyor.

Zabit Kişi’nin anlatımları daha önce Siyah Transporter’la kaçırılarak aylarca işkence yapılanların anlatımlarıyla örtüşüyor. Susuz bırakmayla başlayarak elektrikle devam eden işkenceler, geçen hafta yayınladığımız Ayten Öztürk’e MİT Çiftliği’nde yapılan işkencelerin neredeyse aynısı. Zabit Kişi, kaçırılıp işkence yapılan diğer kişilerden farklı olarak bir konteynerda tutulmuş. İşkence görmediği zamanlar ise başka işkence görenlerin sesini duymuş.

Zabit Kişi, işkenceye alındığında 105 kilo olduğunu, çıktığında ise 75 kiloya düştüğünü söylüyor.

Zabit Kişi’nin suç duyurusu haline getirerek mahkemeye gönderdiği mektubun tam metni:

ZABİT KİŞİ’NİN İŞKENCE MEKTUBUNUN TAM METNİ: CANINA KIYANLARI ARTIK YADIRGAMIYORDUM

“İsmim Zabıt Kişi 15 temmuz menfur darbe girişimiyle ilgili gelişen olaylar çerçevesinde bir takım ithamlar ile şahsım ilişkilendirilerek hakkımda çıkarılan yakalama kararı doğrultusunda Kazakistan Almati Havaalanı’nda , Kazakistan yetkililerince gözaltına alındım. Kazakistan hukuk sistemine göre yapılan adli işlemler sonrasında şahsımın Kırgızistan’a iade kararı verildi.

30.09.2017 tarihinde Kazakistan Almati’den Kırgızistan’a dönüş sırasında tekrar gözaltına alındım. Eşyalarıma el konularak bir odaya kapatıldım. Saat 22.30 civarı pist tamamen boşalınca Türkiye’den gelen sivil görünümlü kişilere teslim edildim.

Gelen kişiler tarafından hiçbir bilgi verilmeden fiziksel olarak zorlanarak darp edilip, tarife dışı tanımlayamadığım kamuflaj desenli üzerinde herhangi bir işaret yazı olmayan uçağa bindirildim. Uçağa biner binmez üzerime atladılar. Şahsıma ve değerlerime küfrederek tekme tokat giriştiler. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kasığıma ve kafama sürekli vuruyorlardı. Bir şey sormaya kalktığımda ‘birazdan anlarsın …’ diyerek sin kaflı küfürler ederek susmam sağlandı.

Gözlerim, burun deliklerimi de içine alacak halde bağlandı. Kafama çuval geçirildi, el ve ayaklarım plastik kelepçe ile canımı acıtacak şekilde sıkıca bağlandı. Kasıklarıma aldığım darbeler canımı çok acıtmıştı, kıvranıyordum. Başım çatlayacak gibiydi, kafamı dik tutmakta zorlanıyordum. Kasıklarıma aldığım darbeden dolayı kanlı iç çamaşırım daha sonra yok edildi. Üreme organımdan çamaşırıma günlerce kan geldi.

Uçağa bindirildiğimde tüm hayatımın karardığını hissettim. Ne olduğunu bilmiyordum, savunmasızdım ve hareketlerinden bana yapacakları her şeyi mübah gören cani iki kişi karşısındaydım. İşkence hız kesmeden devam ediyordu. Kımıldamama bile müsade etmiyorlardı. Kafamda çuval olması ve gözbağının burun deliklerini içine alacak şekilde bağlı olması sebebiyle solunum sıkıntısı yaşadığımı, rahatsızlığım olduğunu defalarca söylememe rağmen dikkate almadılar. Kazağımın yaka kısmını ısrarla yırtmalarını söyledim ama nafile, hiç oralı olmadılar. Sistemli bir şekilde dövüldüğüm için bilincimi kaybettim.

Kendime geldiğimde,’Bunlar aldığın son nefeslerin olacak …’ diye küfürlerine devam ediyorlardı. Suratımı tokatlayarak uyandırmaya çalışırken balıkçı yaka kazağımın yaka kısmını yırtarak nefes almamı sağlamaya çalışıyordu. Nabzımı yokladı, ’Problem yok’ diye diğer şahsa seslendi. Öldüğümü sanmıştım, nefessiz kalmam, bayılmam, bu canilerin umrunda olan bir şey değildi. Kendilerinin MİT elemanı olduğunu söyleyen bu kişiler bana kafamda çuval olmasının benim hayrıma olduğunu, kendilerini görmem halinde ise ölmem için yeterli sebep sayılacağını söylediler.

İçimden buraya kadarmış dediğimi hatırlıyorum. Allah’ım neler oluyordu ben neyapmıştım bu yaşadıklarımın neler olduğunu anlamıyordum, kimdim ben ne yapmıştım, bu işkencenin sebebi neydi?

Kafamda bu sorulara cevap verememem bazen aldığım darbelerden daha acı veriyordu bana. Beynim çatlayacak gibiydi, bu adamlar benden ne istiyordu, bu amansız ve duraksız işkencenin sebebi neydi ? Ben acıdan kıvranırken onlar yemek yiyip,kahve içiyordu. Çok şükür uçak inişe geçmişti. Bir an olsun içimden bu işkencenin biteceği beni kolluk ve adli güçlere vereceklerini düşünerek rahatlamıştım. Ama işkence aslında yeni başlayacaktı ve bunu biraz sonra tüm iliklerime kadar hissedecektim.

Uçak piste inip motor durdurulduğunda ters kelepçeli, gözlerim bağlı, kafamda çuval ile iki kişi koluma girerek koltuk aralığı ve yüksekliğinden anladığım kadarıyla Transporter tarzı araç olduğunu düşündüğüm bir araca bindirildim. Yola çıktıktan yaklaşık 6 dakika sonra havaalanı yakınlarında sonradan konteyner olarak tanımlayabildiğim bir mekana getirdiler.

Bundan sonra 108 gün yaşam mücadelesi vereceğim konteyner hücresi. Güneş ışığı görmeyen yaklaşık 3 metrekare genişliği olan sadece insanın kendi ekseni etrafında dönmesine yetecek bir mesafeye sahip kapalı kutu gibi bir penceresi hiç olmayan bir yer. Mezardan farksızdı benim için, sadece azap erken başlamıştı.

Mekana girer girmez çırıpçıplak soydular, soyarken yapılan tacizleri ve belaltı muhabbetleri yazmaya elim varmıyor. İki kişi kollarımdan tutarak duvar tarzı bir yere hızlıca çarptılar. Vücudumun üst kısmından başlayarak ayaklarıma ve farklı bölgelere zaman zaman voltajını arttırarak elektrik verdiler. Oturma pozisyonunda iken ayaklarımın taban kısmı yukarı bakacak duruma getirilip parmaklarımı teker teker ezdiler. Bir taraftan da ‘Neslinizi kurutacağız,eşini … yapacağız, bir daha göremeyeceksin…’ diyerek küflerine devam ediyorlardı.

Bir aydan sonra parmaklarım iyileşmeye başladı ve ilerleyen zamanda da tırnaklarımdan çıkanlar oldu. Oturma vaziyetinde ellerim ters kelepçeli iken ayaklarıyla kelepçe üzerine çıkarak baskı uyguladılar.

Bir kaç gün verdikleri yemeği yerken kaşık tutmakta zorlandım, sinirler tahrip olduğundan el parmaklarımdaki his kaybından dolayı ceza infaz kurumda iken ilaç kullanma durumunda kaldım.

Çıplak vaziyette iken tecavüzle tehdit edip, sert cisimle tecavüze yeltendiler, ısrarla yalvarmama rağmen tekrarladılar. ‘… oğlanı, seni burada … gelip seni buradan kim kurtaracak, zevk almaya bak’ diyerek küfürlerine devam ettiler.

Oturma pozisyonunda iken kollarımdan iki kişi tutarak sırtıma sert cisimle vurdular, kaburgam çatladı. Her nefes alışverişte kaburgamın ciğerime yaptığı baskıdan dolayı ciddi acı çektim. Kafamda çuval olduğu halde işkence yaparlarken yüksek sesle cevap vermemi istemeleri, nefes alışverişi ağzımdan hızlı ve derin almamdan dolayı ciddi solunum sıkıntısı, kalp çarpıntısı yaşadım.

Oturma vaziyetinde iken kollarımdan iki kişi tutarak başımı öne bastırıp sırtıma ayaklarıyla çıkarak baskı uyguladılar.

İstiklal Marşı, Mehter Marşı, Vatan Türküleri ve İsmail Türüt’ün türküleri eşliğinde işkence yaptılar. Vatanseverliğim sorgulandı oysa kimse kimsenin vatan sevgisini sorgulayamazdı ki. İçimden kaç defa Allah’ım canımı al da beni bu canilerden kurtar diye dua ettiğimi hatırlamıyorum. Ölümden çok ölümü isteten sebeplerin olduğu sebepler daha ağırdı. Buradan tek kurtuluşum ölmemdi. Ölümün bana bu kadar sevimli geleceğini hiç hayal etmemiştim. Allah’ım bu adamlar benden ne istiyorlardı, bir türlü anlayamamıştım hala da anlayamadım, zannımca da anlamadan da gideceğim. Çünkü şartlar ne olursa olsun böyle kötü muamele ve işkence yapabilmek için insanlıktan nasibini almamış olmak gerekirdi.

İşkence esnasında ‘Burada hakim de savcı da biziz burada avukat, polis yok, buradan çıkışın söylediklerimizi, her şeyi kabul etmekle olur, dediklerimizi yap, ölmediğin sürece işkence yaparız, ölürsen de gömeriz, faili meçhul olursun. Kabul etmediğin takdirde arkandan ve ağzından ilaç veririz, iğne yaparız otopsi sonucunda bile belli olmaz, kalp krizi yazar geçerler’ dediler.

Ekipler değişiyor ama işkence değişmeden artarak devam ediyordu. 108 gün boyunca üç metrekare konteyner hücresine, tuvalete gittikleri, dışarda kullandıkları ayakkabılarıyla basarak, hijyenik olmayan zeminde yatmamı, uyumamı sağladılar. Kameradan 24 saat izledikleri için yatmamamı, uyumamamı sağladılar.

Kameradan 24 saat izledikleri için yatmama ve oturmama müdahale ederek, yüksek sesle müzik açıp bağırarak uyandırıldım ve uzun süre ayakta bekletilerek yorgun bırakıldım. Kemik aşınması ve fermurbaşı avasküler nekrozum olduğundan dolayı günlük hayatta koltuk değneği kullanıyordum.

Tuvalet ihtiyacına götürürken boynumdan aşağıya baskı uygulayarak yerde sürükleyip köpek gibi götürdüler. Kafamda çuval olduğu vaziyette alaturka tuvalet taşına uygun şekilde yerleşemediğimden ayakta küçük tuvaletimi yapmamı istediklerinde idrarımı tuvalet deliğine isabet ettiremediğimden dolayı ‘ dışına yaptıklarını yalarsın’ diyerek şiddet uyguladılar, kafamı duvara çarptılar, oysa bunu iki gözü gören, kendi iradesiyle hareket eden insan da yapamazdı ki. Tuvalet ihtiyacını giderirken sayı sayıyorlar, ihtiyacım bitmeden tekrar kaldırıyorlardı. Tuvalete ben istediğim zaman değil onlar istediği zaman götürüyorlardı.

Yaklaşık 2.5 ay dişimi fırçalamama müsade etmedikleri gibi, lavaboda ağzıma su alıp dişlerimi ovalamama, ağzımı çalkalamama bile müsade etmediler. Kişisel bakımdan yoksun bıraktılar. Ağzımda ve bedenimde oluşan pis kokudan dolayı kendileri de rahatsız olmaya başlayınca duş almama müsade ettiler. Duş almama müsaade ettiklerinde çıplak vaziyette sırtım kendilerine dönük halde olmamı isteyerek cinsel tacizde bulundular. Soğukta çıplak vaziyette bekletildim.

Tırnaklarımı 2.5 ay kesemedim, koltuk ve etek traşımı başkasının kullandığı kanlı makinalarla yapmak zorunda bırakıldım, makinalarda ki problemlerden dolayı bedenime zarar verdirdiler. İşkenceyle yetinmeyip yurdışında yaşayan eşim ve çocuklarımla ilgili, birilerine para vererek zarar verdirme, ortalık malı yapma ve kaçırarak bana yaşattıklarını onlara da yaşatma tehtidinde bulundular.

Kendilerinden birini görmem halinde faili meçhul olacağımı sık sık tekrarladılar. Dediklerini kabul etmediğim taktirde sağlık problemleri olan 75 yaşlarında annem ve babamla tehdit edilerek bir daha onları göremeyeceğim söylendi. Bir yere bırakarak, kendimi ihbar etmem istendi. Başka ülkeye götürüp bırakabileceklerini de söyledir. Kabul etmem halinde 7-8 bin TL maaşla istediğim şehirde kamu kurumunda işe yerleştirebileceklerini şahsım ve eşim hakkında açılan davalar varsa kapattıracaklarını ve şahsımı iddianameden çıkartacaklarını, bunlara muktedir olduklarını belirttiler.

Yaşamamın bir anlamı kalmamıştı. Ölmek için can atıyordum. Canına kıyan insanları artık yadırgamıyordum, 3 metrekarelik güneş ışığının girmediği mezar gibi yerde, 108 gün sistematik bir şekilde fiziki ve psikolojik işkence gördüm. İşkence yapmadıkları zamanlarda konteynerın diğer hücrelerinde işkence gören, sakat olan insanların sesini duyuyordum. Bu süre zarfında 105 kilodan 75 kiloya düştüm.

Yaşadığım işkencelerden dolayı sağlık problemlerim arttığından ağrı kesici olduğunu söyledikleri ne olduğunu bilmediğim, anlayamadığım ilaçlar verdiler. İlk günler özellikle su vermiyorlardı. Günde küçük plastik bardaklarla bir bardak su verdikleri oldu. Kaç defa su diye yalvardım ama nafile işkence süresince kendilerine daha önce langerhans ameliyatı olduğumu, kemoterapi aldığımı, femurbaşı avasküler nekrozumun olduğunu, dizlerimde aşınma, ciğerimde sönme olduğunu defalarca söylememe rağmen hiç fayda vermedi. İşkenceyi arttırarak devam ettiler.

Sağlık sorunları nedeniyle çok zorlanıyordum ama sanki bunlar onların daha çok işine geliyordu. Ben sızlandıkça daha fazla işkence yaptılar acıma hisleri hiç kalmamış gibiydi. Halihazırda işkence sonrasında bir çok sağlık problemi yaşadım. Başta ruh sağlığım bozuldu. Yaşadıklarımın üzerinden 7 ay geçmesine rağmen geceleri hala kabuslarla uyanıyorum. Kendimi bir türlü güvende hissetmiyorum, hep tedirginim. Başıma bir daha böyle bir olayın gelmesi ihtimali beni çok korkutuyor.

İşkence ve kafamda çuvaldan dolayı nefes alamadığımdan problemler tekrar günyüzüne çıktı. Ne olduğunu anlayamamıştım. Yaşadığım işkencenin ağırlığı üzerime iyice çökmüştü. Boş bakışlarla anlamsız bir şekilde etrafıma bakıyordum. 3.5 aydır işkence gören ben değilmişim gibi sorduğum sorulara cevap vermiyorlardı. Sanki herşey normalmiş gibi davranıyorlardı. Kaçırıldığım esnada yanımda bulunan langerhans ve femurbaşı avasküler nekroz’dan dolayı 2007 ile 2016 yılları arasında yaptırmış olduğum tüm tetkikler, aldığım raporlar, aileme ait bilgileri içerir dökümanlar, çocuklarıma ait bilgileri içerir dökümanlar, çocuklarıma ait bilgiler, okul karneleri de dahil, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi’nden aldığım lisans diplomama el koyarak tarafıma vermediler.

Hakkımda herşeyi bildiklerini ve yedi ceddimi fişlediklerini,kamuda işe giremeyeceklerini belirttiler. Kazakistan Almati’den kaçırılmadığımı, kendi isteğimle geldiğimi söylememi, kaçırılışımla ilgili AYM, AİHM ve benzeri kuruluşlara başvurmamam gerektiğini, kendilerini zorda bırakmamamı, yaşadıklarımdan bahsetmem halinde ceza infaz kurumundan bile çıkarılıp aynı şeyleri tekrar yaşatacaklarını söyleyerek ömrüm boyunca bu işin takipçisi olacaklarını belirterek zorla kamera çekimi yaptılar. Yapılan işkencelerin bir gün ortaya çıkma ihtimali, konuşulması kendilerini tedirgin ediyordu.

Bana aklımın almayacağı ithamlarda bulundurlar. Beni CIA ajanlığı ile suçladılar.

108 günün sorasında 18.01.2019 tarihinde saat 20.00 civarı gözlerim bağlı kafamda çuval, ellerim plastik kelepçeli bir vaziyette beni başka bir ekibe teslim ettiler. Ekipler değişip üçüncü ekip teslim aldığı yerde, kafamdaki çuvalı çıkarıp gözbağımı açtığında Ankara Adalet Sarayı ışıklı tabelasını gördüm. İradem dışında tutsak tutulduğum loş ışıkta ve gözlerim bağlı geçirdiğim 108 günden sonra akşam karanlığında bile sokak aydınlatmalarına ve ışıklı tabelaya gözüme rahatsızlık verdiği için bakamıyordum.

Karlı ve tipili bir akşam kargo paketi gibi adrese teslim edilmiştim. Fazla kilo kaybından dolayı pantolonum sıyrılıp düşmüştü. Ekip kendilerinin Ankara Terörle Mücadele ekipleri olduğunu söyleyerek önce nöbetçi savcıya ardından Terörle Mücadele Binası’na geçtik. Bana kendim gelmişim gibi tutanak tuttular. Ankara’yı bilmeyen biri olarak Terörle Mücadele Binası’nı nasıl bulacaktım ki hem de Emniyet Müdürlüğü’nden ayrı binada bir semtte olmasına rağmen.

Saç ve sakalımda ki beyazlığın %50 arttığını aynaya baktığımda gördüm. Kendimi tanımakta zorlanmıştım. Bu süre zarfında 30.09.2017 ve 18.01.2018 tarihleri arasında ailem ve avukatım benden haber alamamıştı. Kriz geçirmesi ihtimalinden dolayı anneme kaçırılışımdan 20 gün sonra haber verilmiştir. Ailem defalarca Bimer ve Adalet Bakanlığı’na başvurmasına rağmen işlem yapılmamıştır. Konu ile ilgili olarak Uluslararası Af Örgütü’nün sisteminde bilgilerim mevcuttur. Ailem ve avukatlarım tarafından Birleşmiş Milletler’in Kazakistan ofisine başvuru neticesinde Kazak yetkililerce Türkiye’ye kendi isteğimle gelmişim gibi bilet düzenlemesi yapılmıştır. Ailem ve avukatlarım AYM ve AİHM’e başvuruda bulunmuştur. Türkiye’deki tüm havaalanları ve gümrük kapıları kontrol edildiğinde herhangi bir giriş kaydıma ve video görüntüme rastlanılmayacaktır. Adli emanette bulunan pasaportumun ilgili sayfasında da giriş mührü bulunmamaktadır. 18.01.2018 tarihinde Ankara Adalet Sarayı binası kamerası ve MOBESE kayıtları da kontrol edildiğinde beni devreden ve teslim alan ekip ile ilgili, Terörle Mücadele Şube binası kamera kayıtları da kontrol edildiğinde de kendim gelmediğim gerçeğini ortaya çıkaracaktır.

Kocaeli 5. Ağır Ceza Mahkemesince yürüyülen 2017/260E sayılı dosya kapsamında 03.04.2018 tarihinde vermiş olduğum ifademde de yapılan işkence ile ilgili bir takım hususları, can güvenliğimin olmadığını faili meçhul olmak istemediğimi belirterek tutukluluğumu talep ettim. Bana işkence yapanların hukuk önünde deliller karartılmadan hesap vermesi için Kocaeli 5. Ağır Ceza Mahkemesine verdiğim 18.04.2018 tarihli,18.05.2018 tarihli 2018/4774 No’lu dilekçelerimle ilgili işlem yapılmadı. Suç delilleri yok olmadan, deliller karartılmadan dosya kapsamında ihtiyaç duyduğum, 23.05.2018 tarihli 2018/4895 No’lu Emniyet birimlerine teslim edilişime ilişkin ihtiyaç duyduğum talepler, 23.05.2018 tarihli 2018/2936 No’lu dosya kapsamında ihtiyaç duyduğum taleplerim, 27.06.2018 tarihli 2018/5936 No’lu dosya kapsamında ihtiyaç duyduğum hususlara yönelik taleplerim, 27.06.2018 tarihli 2018/5937 No’lu deliller karartılmadan ihtiyaç duyduğum taleplerimin arzıdır- 1,27.06.2018 tarihli 2018/5938 No’lu deliller karartılmadan ihtiyaç duyduğu taleplerimin arzıdır-2 tarihli toplam 7 ayrı dilekçelerimle ilgili taleplerim karşılanmadı.

Halihazırda can güvenliğim tehlike altındadır. Çünkü bana 108 gün süreyle sistematik, psikolojik, fiziki işkence yapanlar yaşadıklarımla ilgili bir şey anlatmam durumunda beni ceza infaz kurumundan dışarı çıkarıp tekrar işkence yapacaklarını ya da ceza infaz kurumunda infaz, faili meçhul olacağımı, bu sefer öncekine göre hiç şansımın olmadığını tahliye olsam bile nerede olursa olayım beni bulacaklarını, ömür boyu peşimi bırakmayacaklarını belirttiler. Kazakistan Almati Havaalanı’ndan kaçırılışım, üç metrekare konteyner hücresinde işkence dolu 108 gün, kolluk, mahkeme süreci ve ceza infaz kurumuyla devam eden yolculuğum.

Beni Türkiye’ye getiren, getirme emrini veren ve bana 108 gün süreyle sistemli psikolojik, fiziki işkence yapan bu kişilerin suç ve suç delilleri karartılmadan, üzeri örtülmeden bulunmasını ve adalet önüne çıkarılmalarını talep etiyorum. 21. Y.Y’da hala ülkemizin işkence belasından kurtulmadığını görmek ve bizzat buna acı bir şekilde şahitlik yapmak beni derinden yaralamıştır. Sorumluların bulunmasını ve ülkemizin aydınlık günlere kavuşması ümidiyle mahkemenizin yetkisinde bulunan hukuki sürecin resen başlatılmasını saygılarımla arz ederim.

12.07.2018 Zabit Kişi 2 No’lu F Tipi Yük. Güv. C.İ.K. Kandıra Kocaeli”

KAYNAK: BOLDMEDYA/CEVHERİ GÜVEN

KAYNAK : https://www.aktifhaber.com/iskence/zabit-kisi-iskencede-gecen-108-gunu-anlatti-intihar-edenleri-artik-yadirgamiyorum-h134144.html

(SİTE YURTİÇİNE KAPALI, SADECE VPN İLE GİRİLEBİLİYOR.)

GRU (RUS ASKERİ GİZLİ SERVİSİ) DOSYASI : Sovyet ajanından çarpıcı Adnan Menderes iddiası !!!! Darbeciler bakın ne talep etmiş


Sovyet ajanından çarpıcı Adnan Menderes iddiası !!!! Darbeciler bakın ne talep etmiş

Leonid Medvedko adlı eski Sovyet askeri istihbaratının (GRU) eski bir ajanı, Rusya basınına verdiği demeçte bir grup emekli Türk subayın, 61 darbesi sonrası idam edilen dönemin başbakanı Adnan Menderes’i devirmek için Moskova’dan yardım talep ettiği iddia etti.

Aynı zamanda yazar ve askeri tercüman olan 91 yaşındaki Leonid Medvedko, Türkiye ile ilgili anılarını Rusya’nın çok okunan gazetelerinden Moskovskiy Komsomolets’e anlattı.

Medvedko, 1956 yılında Sovyetler Birliği’nin, Türkiye sınırına yakın topraklarında büyük bir askeri tatbikat yapmak için acilen Türkiye’nin dev askeri haritalarını aradığını söyledi. Kendisine haritaları bulma görevi verildiğini belirten Medvedko, ordudan ayrılmış bir diş hekimine tedavi olan eşi sayesinde adını açıklamadığı emekli Türk albayı ile tanıştığını ileri sürdü.

Medvedko, "Önce araştırma yaptım. Söz konusu kişiyi soruşturdum, hakkında bilgi toplamaya çalıştım. Defalarca onunla lokantaya gittik, farklı konularda sohbet ettik. Sonunda eski albayın haritaları bulma işinde bana yardım edebileceğini anladım. Elbette para karşılığında! Ardından, Türk Genelkurmayının haritalarına olan ilgimi açık bir şekilde ima ettim" dedi.

‘Menderes’in devrilmesine yardım ederseniz haritalar sizin’

Ancak emekli albayın haritalar karşılığında Sovyetler’e karşı bir teklifte bulunduğunu iddia eden eski ajan Medvedko, “Onun kafasında başka meseleler vardı. Diğer birçok görevdeki ya da emekli Türk subayı gibi o da dönemin Başbakanı Menderes’ten nefret ediyordu. Bana, ‘Menderes’in devrilmesine yardım ederseniz haritalar sizin’ dedi. Bunun üzerine kendisine Türk başbakanını devirmenin bizim işimiz olmadığını anlattım” diye konuştu.

Eski Sovyet askeri istihbaratı ajanı Leonid Medvedko

Teması kes talimatı

Medvedko, yaptığı görüşmelerin ve emekli albayla aralarında geçen konuşmanın GRU’nun Türkiye’deki istihbarat şefi tarafından Moskova’ya aktarıldığını belirtti. Medvedko, GRU merkezinin yaşananların Sovyetler Birliği’ni darbe aracılığıyla Türkiye’deki siyasi hesaplaşmaya sürüklemek isteyen Türk istihbaratının bir planı olabileceği kanısına vardığını ve kendisine emekli albayla teması acil olarak kesme talimatı verdiğini anlattı.

Eski ajan yine de böyle bir olasılığa inanmadığını belirterek, Moskova’dan gelen talimata rağmen riskleri de göz önüne alarak söz konusu kişi aracılığıyla haritaları ele geçirme çalışmalarına devam ettiğini söyledi.

Medya Günlüğü’nden Fuad Safarov’un haberine göre Medvedko, sonunda para karşılığında emekli albayın İstanbul’daki bir limanın bagaj emanet odasına bıraktığı toplam 400 sayfayı bulan dev askeri haritaları aldığını ve Moskova’ya ulaştırdığını iddia etti. Eski ajan, "Haritaları almaya giderken çok heyecanlandım. Bu bir tuzak da olabilirdi. Ama değilmiş. Hatta 400 sayfanın içinde Suriye’nin haritaları da vardı" dedi.

Merhum Başbakan Adnan Menderes

Bazı ülkelerde gazeteci görünümüyle görev yapan Medvedko, SSCB’nin Ankara Büyükelçiliği’nde askeri ataşenin tercümanlığını yaptığını, ayrıca İstanbul’da askeri deniz ataşeliğinde tercüman olarak toplam 6 yıl çalıştığını anlattı. Medvedko aynı zamanda, bir dönem dış istihbarat servisini de yöneten eski başbakanlardan Yevgeniy Primakov’un yakın arkadaşıydı.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// SİNAN MEYDAN : DERSİMDE ZEHİRLİ GAZ KULLANİLDİ İDDİASİNA CEVAP !!!!!! SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ ????


SİNAN MEYDAN : DERSİMDE ZEHİRLİ GAZ KULLANİLDİ İDDİASİNA CEVAP !!!!!! SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ ????

16 Aralık 2019

1 Aralık 2019 Pazar gecesi Alman ARD kanalında “Unutulan Katliam: Atatürk Alevileri Nasıl Öldürdü?” adlı bir belgesel yayımlandı. Thorsten Mack ve Karaman Yavuz’un hazırladığı 6 dakikalık belgeselde şöyle denildi: “Türk arşivlerinde bulunan 1937 tarihli önemli bir belge Dersim’den sorumlu generalin zehirli gaz talebinden sonra Nazi Almanya’sına 20 ton zehirli gazın ısmarlandığını gösteriyor. Kemal Atatürk Türkiye’yi modern ulus devlet haline getirirken Hitler’le birlikte çalıştı katliam yaptı!”

Bugün Alman ARD kanalının bu çirkin iddiasına cevap vereceğim!

“DERSİM’DE ZEHİRLİ;GAZ” İDDİASININ TARİHİ

Alman ARD kanalında gündeme getirilen bu “zehirli gaz” iddiası yeni değil; Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlarının 50 yıldır dile getirdikleri bayat bir iddia bu!

Bu iddiayı yıllar önce ilk olarak Nuri Dersimi “İntikam! İntikam! İntikam! (…) Kürdistan denen ana yurdun kurtuluşu için intikam!” diye haykırdığı “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı propaganda kitabında ortaya attı. (1) Daha sonra harekat sırasında Ankara’da olan ancak yıllar sonra anılarında harekatı görmüş gibi anlatan İhsan Sabri Çağlayangil siyaseten “CHP’yi lekelemek için” bu zehirli gaz iddiasını tekrarladı. (2) 2011-2014 arasında birçok gazete bu iddiayı dile getirdi. Alman ARD kanalından önce -son olarak- Mayıs/Haziran 2019’da Dersim Gazetesi’nde “Zehirli Gaz Belgelerini Açıklıyoruz!” başlığıyla zehirli gaz iddiası dillendirildi. Manşetten verilen belgede Türkiye’nin Almanya’dan gaz ABD’den uçak istemesi bunların alınıp Dersim’de kullanıldığı biçiminde çarpıtılarak yorumlandı. Oysaki o belgede istenen gazın alındığına ve Dersim’de kullanıldığına ilişkin hiçbir ifade yok.

Nisan 1915’te Almanlar Belçika Ypres’te zehirli gaz kullandılar. (3) I. Dünya Savaşı sırasında zehirli gazlar nedeniyle 1 milyona yakın tıbbi vaka gerçekleşti 90 bin insan öldü. (4)

17 Haziran 1925 tarihli Cenevre Protokolü’nde boğucu zehirli gazların savaşlarda kullanılması yasaklandı. (5) Türkiye bu yasak kararını 1929’da kabul etti. (6)

Ancak Cenevre Protokolü zehirli gazların kullanılmasını engelleyemedi: İspanyollar Fas’ta İspanya karşıtı sivillere hardal gazıyla saldırdı. (7) 1935’te İtalya Habeşistan’a saldırdığında zehirli gaz kullandı. Bu nedenle 1930’larda pek çok ülke zehirli gazlara karşı “aktif” ve “pasif” korunma önlemleri almaya başladı. İşte o ülkelerden biri de Türkiye’ydi.

Türkiye 1927-1939 arasında zehirli gazlara karşı şu “pasif korunma önlemlerini” aldı:

1927’de “Muharebe Gazlarından Korunma Talimatı” yayımlandı.

1928’de “Cephe Gerisinin Havaya (Gaza) Karşı Korunması Talimatnamesi” yayımlandı.

1931’de “Halk İçin Havaya (Gaza) Karşı Korunma Talimatı” yayımlandı.

Bu talimatlara göre il ilçe ve bucaklardaki askeri ve mülki amirler havaya (gaza) karşı gerekli tüm önlemleri almakla ve halkı bilgilendirmekle görevlendirildi.

1932’de Ankara Mamak’ta bir kimya laboratuvarı açıldı.

1933’te “Hava Hücumlarından Korunma Cemiyeti” kuruldu. Bu cemiyet 1934’te “Cankurtaran” adlı bir dergi çıkardı. Dergi halkı zehirli gazlara karşı uyardı.

1933’te “Zehirli ve Boğucu Gazlar ve Hava Hücumlarından Korunma İşleri Müdürlüğü” kuruldu.

1934’te “Zehirli Gazlarla Bunları Kullanmaya Mahsus Vasıtaların Memlekete Sokulması ve Yaptırılmasını Yasaklayan Kanun” kabul edildi.

1934’te hava taarruzlarına karşı halkı bilgilendirmek ve savunma önlemleri almak için İçişleri Bakanlığı’na bağlı “Seferberlik Müdürlüğü” kuruldu.

1935’te Türk Hava Kurumu’nun (THK) 6. Kongresi’nde konuşan Başbakan İsmet İnönü “Türkiye’nin hava (gaz) tehlikesine maruz olduğunu bilmeliyiz ve söylemeliyiz” diyerek halkı THK’ya yardıma çağırdı.

1935’te “Kimya Harbinden Korunmaya Mahsus Kanun” çıkarıldı.

1935’te “Hava Taarruzlarına Karşı Korunmada Yurt Sıhhat İşleri Talimatı” hazırlandı.

1935’te Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı “Hava ve Zehirli Gaz Mücadele Şubesi” oluşturuldu.

1935’te THK “Hava (Gaz) Tehlikesini Bilenler Üyeliği” başlattı. Bu kampanyaya katılanlar THK’ya uçak alımı için yardım edecekti. Kampanyaya Atatürk ve İnönü de katıldı.

1935’te “Vilayetlerde Açılacak Zehirli Gazlardan Korunma Kursları Hakkında Talimat” çıkarıldı. 1935’ten itibaren yurdun her tarafında önce asker sivil resmi görevliler; öğretmenler öğrenciler doktorlar sonra halk için hava saldırılarından ve zehirli gazlardan korunma kursları açıldı. Kurslara katılmayanlara para cezası verilecekti. 1935’ten itibaren okullarda zehirli gaz dersleri ve konferansları verilmeye başlandı. 1935’te İstanbul’da “Hava (Gaz) Tehlikesi Mitingi” yapıldı. Anadolu’da da pek çok ilde ve ilçede hava (gaz) tehlikesi konusunda halkı bilinçlendirmek için toplantılar yapıldı konferanslar verildi. Bu toplantılardan biri de 1936’da Dördüncü Umum Müfettiş ve Tunceli Valisi Abdullah Alpdoğan tarafından Elaziz’de yapıldı. (8). Atatürk düşmanları 1936’da Elazığ’daki “bu pasif korunma toplantısını” bile “Dersim’de gaz kullanıldığının belgesi!” diye pazarlamaktan çekinmediler.

1935’ten itibaren zehirli gazlar konusunda halkı bilgilendirmek için sergi afiş ve broşürler hazırlandı. “Sıhhiye Mecmuası” “Kızılay Mecmuası” “Havacılık ve Spor” “Türk Hava Mecmuası” “Ülkü” gibi pek çok dergide zehirli gazlar konusunda yazılar çıktı. ; Örneğin 1934-1935’te Ülkü dergisinde Hikmet Rıfat “Zehirli Gazlar” adlı bir yazı dizinde tüm zehirli gazları halka tanıttı. (9) Bu konuda çok sayıda kitap çıktı. Neredeyse her hafta gazetelerde zehirli gazlar konusunda halka bilgi verildi. Ağaçlandırma çalışmaları yapıldı.

1935’te Ankara’da Kızılay Gaz Maskesi Fabrikası açıldı. Fabrikada yılda 300 bin maske üretilecekti. Burada yapılan maskelere “Türk Halk Maskesi” veya “Kızılay Maskesi” adı verildi. Gaz maskesi satışını artırmak için kampanyalar düzenlendi.

1935’ten itibaren gaz saldırılarına karşı sığınaklar yapmak için çalışmalara başlandı. Yeni yapılacak tüm binalara sığınak zorunluluğu getirildi.

1936’da “Savaş Zamanlarında Işıkların Söndürülmesi ve Karartılması Talimatnamesi” hazırlandı.

1937’de “Hava Müdafaa Genel Komutanlığı” kuruldu.

1937’de “Gaz Genel Komutanlığı” kuruldu.

1938’de “Vilayet Hava Korunma Komisyonları” kuruldu.

1938’de “Hava Taarruzlarına Karşı Korunma Kanunu” kabul edildi. (10).

Atatürk Türkiye’si II. Dünya Savaşı öncesinde zehirli gazlara karşı aldığı bu “pasif korunma” önlemleriyle kendi halkını korumak istedi. Bütün bu çalışmalar insanı “öldürmek” için değil “yaşatmak” için yapıldı.

Alman ARD kanalının “Türkiye Dersim’de zehirli gaz kullandı!” iddiası 1937’de Türkiye’nin Almanya’dan gaz istediğini gösteren bazı arşiv belgelerine dayanıyor. (Bu belgeleri internette görebilirsiniz). ARD bu gazın “Dersim’de Alevileri katletmek için istendiğini!” söylüyor. Oysaki istenen gazların alındığını ve dahası Dersim’de kullanıldığını gösteren bir belge yok.

Peki o zaman “Neden Türkiye 1937’den itibaren yurt dışından gaz istedi?” Çünkü 1930’ların sonlarında birçok ülke hava (gaz) saldırısına karşı “pasif” ve “aktif” korunma önlemleri alıyordu. İşte Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nın ufukta göründüğü 1937’de ve 1938’de yurt dışından “gaz istemesi” de muhtemel bir hava (gaz) saldırısına karşı bir “aktif korunma” önlemiydi.

1925 Cenevre Protokolü’ne rağmen bazı Avrupa ülkeleri zehirli gaz üretimine devam ettiler. Uzmanlar geleceğin savaşlarında zehirli gazların kullanacağını söylüyordu. (11) 1931’de “Havacılık ve Spor” dergisindeki “Zehirli Gaza Karşı Sivil Halkı Ne Şekilde Koruyabiliriz?” başlıklı bir makalede aynen şöyle deniliyordu: “Almanya Amerika İtalya Fransa İngiltere Rusya bütçelerinden gaz yapmak için milyonlarca lira ayırıyorlar. Muharebede hiçbir kuvvet bu hükümetleri gaz kullanmaktan men edemeyecektir. ” (12).

1930’larda “zehirli gaz” en tehlikeli savaş silahı olarak görülüyordu. Nitekim 1935’te İtalya Habeşistan’da zehirli gaz kullandı.

Atatürk 1 Kasım 1935 tarihli meclisi açış konuşmasında şöyle dedi: “Son uluslararası olaylar Türk milleti için kuvvetli bir hava ordusunun ne denli önemli olduğu konusunda bir kanıt olmalıdır. Çok emekle kurduğumuz canımızla korumaya ant içtiğimiz kutsal yurdun havadan saldırılara karşı güvenlik altında bulunması demek bize saldıracakların kendi yurtlarında bizim de aynı zararları yapabileceğimize güvenimiz demektir…” (13) Görüldüğü gibi Atatürk Türkiye’ye saldıracakları caydırabilmek için “kuvvetli bir hava ordusuna” sahip olmamız gerektiğini belirtiyordu. İşte bu “güçlü hava ordusunun” silahlarından biri de gazdı. Türkiye işte böyle bir ortamda II. Dünya Savaşı öncesinde “aktif korunma için” gaza sahip olmak istedi.

Türkiye Atatürk’ün de imzaladığı 07.08.1937 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararıyla Alman şirketlerden bazı zehirli gazlar ile bunları uçaklara doldurma aygıtı satın almaya karar verdi. 18. 08. 1938 tarihinden itibaren gaz üreticisi Alman şirketlerle görüşmelere başlandı. Ancak görüşmeler sonuçsuz kaldı.

Bunun üzerine Türkiye 20.03.1938’den itibaren hem “gaz” hem de bu konuda “uzman” isteğiyle gaz üreticisi bir İngiliz şirketine başvurdu. Ancak İngiltere bu gazları ve gaz uzmanını ancak 1939 Nisan ayı sonunda gönderebileceğini bildirdi. (14) Bilindiği gibi II. Dersim Harekatı 1938’de gerçekleştirildi. O sırada Türkiye’nin elinde zehirli gaz yoktu.

Gaz Şube Müdürü Nuri Refet Bey hava birlikleri için gaz satın almak gazlı bomba yaptırmak için Almanya’ya gönderildi. Zehirli gazlardan korunmak için Almanya’dan gaz sığınak uzmanı Dr. Scossberger Türkiye’ye getirildi. Gaz konusunda bilgi almaları için Bnb. Ethem ve Tğm Şaban Emül 1.5 ay Almanya’da eğitime gönderildi. (15) Ayrıca hava hücumlarından korunma uzmanı Alman Hamsley de Türkiye’ye getirildi. (16).

Türkiye ufukta görünen II. Dünya Savaşı’na hazırlıksız yakalanmak istemiyordu. Bir taraftan “pasif korunma önlemi” olarak zehirli gazlardan korunmak diğer taraftan “aktif korunma önlemi” olarak zehirli gazlara sahip olmak istiyordu. Başka türlü “caydırıcı” olamazdı.

Demem o ki Türkiye’nin kendi halkını gaz saldırısından koruma çabasının (aktif korunma önleminin) belgelerini “Dersim’de zehirli gaz kullanıldığının kanıtı!” diye pazarlıyorlar.

1- Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim İstanbul 1994 s. 306. ;

2- Turgut Özakman Cumhuriyet Türk Mucizesi İkinci Kitap s. 809-810.

3- Havacılık ve Spor 15 Nisan 1931 S. 45 s. 740.

4- Bülent Bakar Hava Taarruzlarına Karşı Türkiye’de Pasif Korunma İstanbul 2019 s.17 23 24.

5- Havacılık ve Spor S. 45 s. 741.

6- Resmi Gazete 20.01.1929.

7- Bakar s.20.

8- Cumhuriyet 28. 6 1936.

9- Ülkü 1934-1935 S.14-17.

10- Bakar s. 21-179. Sabit Çetin İkinci Dünya Savaşı’nda İstanbul ve Trakya’da Alınan Tedbirler: Pasif Korunma ve Tahliye Basılmamış Yüksek Lisans Tezi Ankara 2008 s. 12-60.

11- Türk Hava Mecmuası 15 Kanunuevvel 1928 S. 62 s. 930 931.

12- Havacılık ve Spor 1 Nisan 1931 S.44 s.724.

13- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Ankara 2006 s. 834-835.

14-; Cengiz Özakıncı ”İngiliz Devlet Arşivinden Gizli Belgelerle Kanıtlıyoruz: Dersim’de Zehirli Gaz Kullanılmadı” Bütün Dünya 1 Haziran 2012 s. 73-77. ;

15- Hakan Arslantürk Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Sivil Savunmanın Tarihi Gelişimi Basılmamış Doktora Tezi Ankara 2005 s. 44 Çetin s.15 Bakar s. 64.

16- Bakar s.204.

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/dersimde-zehirli-gaz-kullanildi-iddiasina-cevap-siz-kimi-kandiriyorsunuz-5511341/

MOSSAD DOSYASI /// Tüm gizemlerin arasında yeni iddia : Mossad’a çalışıyordu


Tüm gizemlerin arasında yeni iddia : Mossad’a çalışıyordu

Tecavüz, taciz ve insan kaçakçılığı başta olmak üzere birçok suçtan yargılanan ve cezaevinde intihar ederek yaşamına son veren Jeffrey Epstein hakkında, çok çarpıcı bir idda ortaya atıldı. Hakkında pek çok iddia bulunan, Epstein’in aslında İsrail İstihbarat ve Özel Operasyonlar Enstitüsü (Mossad) için çalıştığı ileri sürüldü.

Gazeteciler Dylan Howard, Melissa Cronin ve roman yazarı James Robertson’ın araştırmaları sonucu yazılan ve yakında piyasaya sürülecek Epstein: Dead Men Tell No Tales (Epstein: Ölüler Sır Vermez) adlı kitapta, Epstein ve eski kız arkadaşı Ghislaine Maxwell’in Mossad için çalıştıkları iddia ediliyor.

Kitaba göre Epstein, Doğu Avrupa Yahudi kökenli İngiliz gazete kralı iş insanı ve Ghislaine’nin babası Robert Maxwell aracılığıyla Mossad’a katıldı.

Ölümüyle ilgili kazadan suikaste kadar uzanan iddialar bulunan Maxwell, Kasım 1991’de denizde 68 boğuldu. Kısa bir süre sonra, Maxwell’in küresel yayın imparatorluğunu kurmak için emeklilik fonlarını hortumladığı ortaya çıktı.

1977-1987 yılları arasında İsrail Askeri İstihbarat Müdürlüğü’nde üst düzey bir pozisyonda görev alan eski bir silah tüccarı Ari Ben-Menashe, Robert Maxwell’le 1980’lerde İran’a silah sevkiyatı işinde çalıştığını açıklamıştı.

İSRAİL NÜKLEER PROGRAMINI AÇIKLAMAK İSTEYEN TEKNİSYENİ O BİLDİRDİ

Cumhurbaşkanı Yitzhak Shamir’e yabancı istihbarat konusunda da tavsiyelerde de bulunan Ben-Menashe, Maxwell’in Mossad ile ilişkisinin bir başka kanıtı olarak, medya kralının İsrail yetkililerine İsrail’in nükleer programı hakkındaki bilgilerini gazeteye anlatmaya çalışan Mordehay adlı bir teknisyen hakkında bilgi uçurduğunu ileri sürdü.

Teknisyen Mordehay Vanunu, daha sonra bir ajan yardımıyla İtalya’da kaçırıldı ve İsrail’e getirildi. Burada kapalı kapılar ardında görülen bir mahkemede ihanetten 18 yıl hapse mahkum edildi.

Kitapta Arjantin’den Adolf Eichmann kaçırılması sorumlu ve ‘süper casus’ olarak anılan Mossad ajanı Rafi Eytan’ın, Mossad ile Maxwell’in bağlarını doğruladığı belirtiliyor.

Ari Ben-Menashe kitapta şöyle diyor:

‘Ghislaine Maxwell, Epstein ‘ı bizimle tanıştırdı ve onu grubumuzun bir parçası olarak kabul etmemizi istedi. Epstein Robert Maxwell’le takılmaya başlamıştı ve daha sonra Ghislaine ile birlikte Mosad’a katıldılar. Epstein’ın silah anlaşmalarına katılma emri İsrail istihbarat ajanlarından geliyordu. Çok fazla yetenekli değillerdi. Maxwell ve Epstein kendileri için bir iş buldular: Amerikan ve diğer siyasi figürlere şantaj…’

2 GÜN ÖNCE VASİYET BIRAKTI

Aralarında reşit olmayan kız çocuklarının da bulunduğu çok sayıda kişiye cinsel tacizde bulunmak ve cinsel amaçlı insan kaçakçılığı yapmakla suçlanan Amerikalı milyarder Jeffrey Epstein, hakkındaki kadın ticareti suçlamalarından yargılanmayı bekliyordu.

10 Ağustos 2019 günü hücresinde ölü bulunan 66 yaşındaki eski bankerin kendini asarak intihar ettiği sonucuna varmıştı. Mahkeme tarafından yapılan araştırmalara göre, Epstein’in servetinin 577 milyon doları aştığını bildirmişti

Epstein’in ölümü sonrası, ilk olarak New York Post gazetesinde yer alan haberlere göre eski bankerin ölümünden iki gün önce imzaladığı vasiyet gereğince bu servet bir vakfa devredildi.

Gazetenin bir kopyasını yayımladığı 8 Ağustos tarihli vasiyetnameye göre Epstein’in serveti 1953 Vakfı adındaki bir vakfa gitti.

Belgede vakfa giden bu servetten tek tek kimlerin yararlanacağı belirtilmiyor.

Milyarder iş adamı Jeffrey Epstein, zengin ve güçlü insanlarla iyi ilişkileri olan bir isimdi.

ABD Başkanı Donald Trump, eski ABD başkanlarından Bill Clinton ve İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth’in ortanca oğlu Prens Andrew bir dönem arkadaşlık yaptığı isimler arasında.