DOĞAL AFETLER DOSYASI /// Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ : Giresun’da Yaşanan Sel Felaketi İnsan Aklını Yaratığı Eserlerin Bir Sonucudur


Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ : Giresun’da Yaşanan Sel Felaketi İnsan Aklını Yaratığı Eserlerin Bir Sonucudur

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi, iortas

Giresun’a geçmiş olsun. Yaşanan sel felaketinde yaşamını yitiren, yaralı olan ve kayıp olan yurttaşlar var Kent ve bölgede ciddi maddi ve manevi zararın olduğu ekranlara yansıyor. Neredeyse şehrin silueti değişmiş. İnsanların yalnız malı mülkünü değil kim bilir hangi başka özele eşyaları, anıları ve değerleri sel ile birlikte Karadeniz’in soğuk sularına aktı gitti.

Görüntülere çok yabancı değiliz, Daha önceden Rize, Artvin, Hopa, Trabzon’da benzeri doğanın normal akışına karşı yapılan yapılanmada gördüklerimiz. Binaların altı oyulmuş, sokaklar dere yataklarına dönmüş. Görüntüler doğa-çevre ve bilimsel sorgulayıcılığı olanlar için çok şey söylüyor. Ancak Fuzulinin " söylesem kar etmiyor söylemesem içim rahat etmiyor" ifadesi ile kendi haline bırakalım. Vatandaşlarımızın acısını ve çaresizliğini anlıyorum. Her tarafı ranta dönüştürülmüş, imar afları, 2-B’ler vs. sonuçlar beklenmedik değil. Üzüldüğüm yine beylik sözler ve vatandaşa verilen sakinleştirici güzel ifadeler. Ancak anlamadığım yıllardır çevre, jeoloji, biyoloji tarım bilimcileri duyarlı yurttaşların uyarıları dikkate alınmıyor. Hatta bu tür uyarıları yapanlarda kötü insan olarak yaftalanıyor.

Türkiye Toprakları Erozyon Altında, Bu Gerçek Bilinmese Sorunlara Çözüm Geliştirilemez

Karadeniz’de doğal bitki örtüsünü yok edip fındık ve çay alanlarına dönüştürme ve arkasından aşırı gübreleme ve topraktan çıkan ve ortamın esas sahipleri olan doğal bitkilerin çapalanarak ölçülmesi sonucu toprakların yapısı bozulmaktadır. Erozyon diye çok söylenen Türkiye topraklarının % 75’inde hüküm süren edikleri toprakların yerinde aşınması olayıdır. Diğer bir ifade ile bitkilerin durak ve beslenme yeri toprağın canlılığının yok olması yani ölümüdür erozyon.

Bunu önlemenin çaresi ölümün karşısına yalnız doğanın bitkilerce örtülmesidir. Her tarafı yerleşime açılmış, betonla doldurulmuş alanlarda bir karış yağış yağsa bile toprağa nüfuz etmediği için doğal olarak önüne ne katarsa gücü oranında alıp götürmektedir. Bu dünyanın iklim değişimleri ve ekosistemin canlılığı için zorunludur. Doğa yoksa bizde yokuz, yaşamda yok. Doğal çeşitlilik yoksa korona virüs var, hastalık var, kılık var. Yoksulluk ve göç var. Ne olursunuz biraz anlayın artık şu toprağın, bitkinin doğanın önemini.

Doğada İntikam Veya Merhamet Yok

Karadenizli, Akdenizli, doğulu, batılı fark etmez bu tür olaylar dünde dün yaşandı yarında yaşanıyor olacaktır. Bize düşen bu olguları anlamaktır. Anlamaz ve doğaya uygun hareket etmesek doğa bizi takmaz. Doğada intikam veya merhamet yok. Kimsenin kimseye acıdığı veya taraf tutuğu yok. Doğanın kendisi kuralları var. Lütfen artık ciddi bir doğa eğitimi ile herkes dünyanın ve sosyal dinamikleri kavrasın ve nerede hangi koşulların içinde yaşadığını anlasın. Ayrıca tek başına bu dünyanın efendisi olmadığını da öğrensin.

Bir köylü çocuğu olarak topraktan doğdum, ömrümü hemen hemen doğa ile iç içe yaşadım. Sonrada tarım eğitimi özelde de toprak bilimi ile çalışarak olup bitenlerin nedenlerini meleğim gereğince anlıyorum. Bugünle kadar öğrendiklerimden ülkemizin bu tür felaketleri önleyecek tedbirleri içindeki ormanlarımızın, doğamızın, kentleşme anlayışı ve hayatı kavrayış anlayışımız maalesef yetersiz görülüyor. Yine maalesef sık sık yaşanalar bize durumun çok kötü ve sorunların çözümüne katkı sunacak durumda olmadığımızı gösteriyor. Yalnız Karadeniz’in değil diğer bölgelerde de batıda yanan, kesilen ormanlar, nehirlerin üzerine yapılan HES’ler yapılırken bunların olası olumsuz etkileri konusunda çok insanda ve çevre bakanlığının ilgililerin de derin bir sessizlik var. Sanki bu topraklar, ormanlar, sular, hava canlılar bizim yaşamımızın bir parçası değilmiş gibi. Kamu yaranına korumak yerine nüfuslu kişilere peşkeş çekildiği sıkça vurgulanıyor. Her gün ülkemizin bir beldesinde jandarma ile karşı karşıya gelen köylülerin çilesini ve çığlıklarını görüyoruz. Bu anlayış ve korumacılık olmadığı için bugün bu felaketler yaşanıyor.

Yaşan Olay Bizim Yaptıklarımızın Bir Sonucudur

Karadeniz’deki dağların, kıyaların ve derelerin doğal yapısının nasıl oluştuğunu bilmediğimiz için yönetimini de bilmemiz mümkün olmayacaktır. Karadeniz’de denize paralel yayılan dağların eteklerine vadilere çayların içine yerleştirilmiş evlerin şekillendiği çarpık kentleşme ve plansızlık sonucu oluşmuş bir yapılanma hâkim.

Yaşanan olayın sebep sonuç ilişkisini iyi kavrayamadığımız için yaşadığımız değerlerin kıymetini de bilmiyoruz. Doğanın işleyişini anlamadığımı için bu acı sorunları yaşayıp duruyoruz. Anlayışımızı değiştirmesek ve böyle giderse yakında başka bir yerde benzer bir durum kesin yaşanır.

Doğanın ve Sosyal Olguların Dinamizmini Topluma Kazandırmak için Ciddi Bir Doğa Eğitiminin Sağlanması Şart

Bölgenin jeomorfolojik yapısı gereği dağlardan denize doğru çok sayıda dere bulunmakta ve çoğu yerleşim yerinin ismi de dere ile bitiyor. Taşkınlar milyonlarca yıldır belirli periyotlarda belirli debilerde akmaktadır. Derenin yapısına bakıldığında burada geçmişte ne denli büyük sellerin geçtiği bilinir. Bu bağlamda en az 100 yıllık derenin akışı hızı ve genişliği dikkate alınarak yapılanmaya gidilmesi beklenir. Vatandaşın bilinci yetmese bile devletin bu tür yerlere iskân izni vermemesi gerekir. Her olaydan sonra devletin eski-yeni yetkililerinin yaptığı açıklamalar artık vatandaşları teskin etmeye yetmiyor. Demezler mi, devlet olarak göreviniz değil mi göz göre göre olacak bu felaketlerin tahribatını.

Önümüzdeki dönemlerde iklim değişimleri sonucu daha ani yağışlar, susuzluklar, kuraklıklar, doğal orman yangınları, hastalık ve zararlılar, bitkisiz çöllerin olacağını bugünden bekleyelim ve ona göre yaşam anlayışımızı düzenleyelim.

Unutmayalım bu doğa, bu topraklar, sular, ormanlar, kimsenin değil hepimize yani insana, kurda kuşa, börtü böceğe ait. Hepimize, bizim ait. Kıymetini hep beraber bilelim ve koruyalım.

Bu doğayı anlamaz ve hoyratça küçücük çıkarlarımıza kurban edersek bu dünya bize bir gün ar gelir. Doğayı, toprağı ormanı bitirmeden- tükenmeden dünyamızı gelecekteki felaketlerden kurtarmak bizim elimizde. Kızılderili Reis bizi daha önce uyarmıştı “toprak insana değil, insan toprağa aittir”. Yaşar Kemal bir ödül sonrası yaptığı konuşmada “şunu çok iyi bilmeliyiz, doğanın yok olduğu gün insanlık da yok olacaktır. İnsansız bir dünyayı düşünebiliyor musunuz?” diyordu. Boşuna doğaya müdahale etmeyin demiyoruz. Ağaç dikin, çevreyi yeşillendirin demiyoruz.

Kabahat Kimin, HEPİMİZİN

Unutmayalım dünyadaki toprak ve bitki varlığı şimdilik insanlığın karnını doyuracak yeterliliktedir. Dünya daha iyi yönetilseydi mutlaka daha barışçıl bir yaşamı yaşıyor olurduk. Sonra Dünya kötüde yaratılmış değildir. Ancak kötü yönetildiği muhakkaktır. Biz insanlar kendi çıkarımıza göre planlar programlar yapıyoruz. Çoğu zaman anlamadan yaptığımız birçok işlemin sonucu ağır olmaktadır. İnsanlar yer yüzeyindeki bugün ki farklılaşmanın nedenidirler. İnsan düşünerek, doğa- insan eksenli bir yapılanma gerçekleştirdiyse orası yaşanabilir, değilse yaşanılamaz durma gelmektedir.

Bu yaşanılamaz durum bizim eserimiz. İnsanlık uygarlığı geriye doğu bakıldığında insanın iyi ve kötü diyeceğimiz birçok eseri ile doludur. Tarihte nerede ve nasıl anılmak istediğimizi biz belirliyoruz. Afet riski bir bölgemizde yerel veya ulusal düzeyde bütüncül bir afet yönetimi ve/ya afet riskinin azaltılmasına yönelik planlama hazırlığımız var mı? Bu konuda devlet olarak vatandaşlar afete karşı uyarılmış mı? Eğitimler verilmiş mi? Yoksa sorunlu kim? Ölenlere Allah rahmet eylesin.

23 Ağustos 2020, Adana

BEYRUT DOSYASI /// Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ : HER YANI BARUT ve KAN KOKUYOR. YAZIK OLDU BEYRUT’A


Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ : HER YANI BARUT ve KAN KOKUYOR. YAZIK OLDU BEYRUT’A

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi, iortas

Lübnan ve Ortadoğu Bir Kan Gölü

Ağustos 2020 tarihinde dünyanın en büyük patlamalarından biri Lübnan’ın başkenti doğunun Parisi-İsviçresinde Beyrut’ta patladı. Haberler patlamada en az 150 kişinin ölümüne ve 5 binden fazla kişinin de yaralanmasına, 300 bin kişinin evsiz kalmasına ve kentin güzelliklerinin yerle bir olmasına yol açan patlamada infilak eden 2 bin 750 ton amonyum nitratın neden olduğu yönünde. İddia odur ki amonyum nitratın Mozambik’te bir madende kullanılmak üzere sipariş edildiği, yükü taşıyan gemi Beyrut’ta bazı belgelerin eksik olması nedeniyle gümrüğe takılır ve yoluna devam etmesine müsaade edilmez. Sonrasından mürettebatın maaşını ödeyemeyen gemi limanda bırakıldı ve sonunda bu talihsiz kaza oldu. Tabii kaza mı yoksa bir ateş yumağı olan bölgede patlatıldı mı?

Neden her neyse patlama anının görüntüleri ve sonrasındaki manzaralar tam bir felaket ve içler acısı. Bilincimin oluştuğu son 40 küsur yıldır duyduğum bölge insanı din, mezhep, kültüler arası iç çatışmalar nedeniyle acı içinde yaşamaktadır. Başta Avrupa olmak üzere, Avusturalya, Kanada ve ABD’de çok sayıda Lübnanlı ile tanıştım. Hepsi o güzelim ülkeyi terk etmenin acısını yaşadıklarını belirtirler.

Basına yansıyan patlamadan önce ve sonrası fotoğraflar kahrediyor.

İnsanlığın Çoğaldığı ve İnsan Olma Yolunda İlerlediği Bölge Mezopotamya

Hepimizin bildiği gibi bölge verimli ay diye bilinen bereketli toprakların merkezi olan Mezopotamya’nın sınırları içindedir. İklimi, coğrafi konumu nedeniyle belki de insanlığın ilk geliştiği yerlerin başında gelmektedir. Buğday, arpa, baklagillerin ana vatanı, binlerce endemik bitkinin merkezî, tarihin şekillendiği yerdir Ortadoğu. Sümerlerin il yazıyı geldirdikleri, çanak çömlek yaptıkları, tuğla yaprak bina yaptıkları, matematiğin geliştiği bölgedir Ortadoğu. Ortadoğu insanın insanla çatıştığı, çok tanrılı ve tek tanrılı semavi dinlerin doğduğu topraklardır. Kültürler arası çatışmalar, kanunların ve devletlilerin ilk filizlerinin atıldığı topraklardır Ortadoğu. Dinler öncesi başlayan kabile kavgaları, işgaller, yağmacılık, insanın insanı köleleştirmesi bu topraklarda başladı. İnsanın insana yaptığı zulümleri maalesef bitmedi ve son 200 yıldır da petrolün bölgede bulunması sonrası İsrail devletinin kurulması ile huzur iyice bozuldu. Benim hatıramdaki ilk Ortadoğu bilgisi petrol boykotu ile ilgili. Daha sonraları bilimsel çalışmalarım gereği ziyaret ettiğim Ürdün, Kuveyt, Filistin, İsrail sonrası bölgenin zorlu coğrafi yapısı insan dokusunu da yakından tanıma şansım oldu.

Ortadoğu Bugün İç Çekişmeler İle Can Çekişiyor

Bugün bölgedeki bütün ülkeler tam bir savaş meydanı. Her tarafta Müslümanlar Müslümanlar ile çatışıyor. Nedeni ve niçin’i çok bilinmeyen 2000 yıl önce Arap çöllerindeki kabile ve dinler, mezhepler arası iktidar kavgaları bugün birer yaşam biçimine dönmüş ve insanlar birbirine iktidar gücü kullanmaya çalışıyorlar. Dışarıdan bakınca insan çok üzülüyor bu savaşlara. Tabii işin içine din girince doğru dürüst konular eleştirel düzeyde işlenmiyor. Konular nedenler ve niçinler ancak bölge dışında herkesin konuya nerden baktığına ve çıkar ilişkileri bakış ile işleniyor. Altında petrol ve çıkar ilişkisi olan savaşlara din alet edildiği için bazen tartışılması da yanlış anlaşılıyor. Ancak işin tezat tarafı din insana kavgayı değil barışı önerir, ancak bölge yüzlerce yıldır dinler ve dinler içi çatışmaya dönüşmüştür.

Bölge ülkelerindeki bu kavga ve savaşlar ile toplumların eğitim düzeyi, genel kültürel birikimi arasındaki ilişki doğrusal geliyor bana.

Bölgenin Sorunu Eğitim ve Organize Olmaması

Bölgede bilimsel toplantı ve kurs vermeye gittiğimde bölge ülkelerinin eğitimli insanlarını daha yakından tanıma imkânım oldu. Birleşmiş Milletler Gıda Örgütü FAO benden Arap yarımadasının gıda güvencesi ve iklim değişimlerini analiz etmemi istemişti. Kuveyt’teki üst düzey toplantı için hazırlık yaparken o zaman bölgenin üretim potansiyelinin ne denli çökük olduğunu anladım. Ürdün ve Kuveyt izlenimlerim sonrası bende oluşan kanı mevcut eğitim ve iş tutma alışkanlıkları ve anlayışları bir ileriye taşınması çok zor. Kuveyt toplantısı sonrası bölgenin en üretken düzenli verisi olan tek ülkenin Türkiye olduğunu çalışarak öğrendim ve gördüm. Atatürk’ün ve Cumhuriyetin kazanımlarının önemini o zaman çok daha iyi anladım.

Bakarsan Bağ Olur, Bakmasan Dağ Olur Mis hâli

Beyrut’ta patlayan kimyasal madenin yaratığı etki akla malzemeyi hangi amaçla kullandığına bağlı öz değişini getirdi. Bir toprak bilimci olarak amonyum nitratı ve bitkilerin beslenmesi için önemini çalıştığımız için iyi biliriz. Bu kadar gübreyi Lübnan çiftçileri tarlalarına uygulasalardı bölge daha yeşil, meyvesi sebzesi tahılı daha bol olurdu. Patlayınca da ülke bir kez daha acı savaşlardan daha yıkıcı şekilde yıkıldı.

Ürdün vadisinin akan Ürdün nehrinin İsrail ve Ürdün-Suriye yakaları arasındaki yeşilliklerin farkını görünce şoke oldum. Irmağın İsrail tarafı yem yeşil, Karşı taraf kuru, sararmış birkaç ot görüntüsü. İster istemez insan düşünüyor. İsrail işgalindeki Filistin topraklarında İsrailler ile Filistin ve Arapların yan yana yerleşim yerleri aynı keza insanı derinden sarsıyor. Yolun bir tarafında birkaç Arap evi, eşeği, devesi, derme çatma iki göz ev, 200 metre ileride İsrail yerleşim yerinde villalar, önünde yeşillikler son model arabalar. Görüntüler insan faktörünün önemini ne ortaya koyan en açık fotoğraflardır.

Ortadoğu denilince geçmişte müzik, edebiyat, şiir gelirdi. Şimdilerde Arap kültürü can çekişiyor. Çok sayıda eğitimli entelektüel insan bu kargaşa ve iç çatışmalardan dolayı ayrıldılar. Yazık oldu hem de nasıl yazık oldu. Umarım bu gelişmeler ders olur. Geçmişte aklımda kalan en eski şarkılardan bir aşağıda Feyruz’ un okuduğu Beyrut şarkısı gelir. Beyrut’un ne denli güzel bir kent olduğu anlatılır. Feyruz’ un aşağıdaki dizleri ve uzantıdaki şarkısını bir kez daha o güzel ülkenin anısına dinleyelim.

LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=jo3KcpkzmW0

Beyrut…

Kalbimden selamlar sana ey Beyrut…

Öpücükler denizine ve evlerine…

Eski bir denizci yüzü gibi olan bir taşına…

İnsanların ruhundan yapılmıştır o.. Şaraptan…

Şekerdendir… Bir ekmek ve Yasemenden…

Şimdi tadı ne hale geldi?

Ateş ve duman tadı artık…

Beyrut küllerin şanına sahip şimdi…

Şehrim söndürdü ışıklarını;

Elinin üstünde tuttuğu bir çocuğun kanıyla…

kapattı kapılarını ve gökyüzünde yalnız kaldı…

Geceyle beraber…

Sen benimsin, sen benim…

Ahh kucakla beni…

Benimsin sen…

Bayrağımsın, yarın taş…

Ve bir seyahatın dalgaları…

Halkımın yaraları büyüdü..

Ve anaların gözyaşları…

Sen benimsin, sen benim…

Ahh kucakla beni…

5 Ağustos 2020

Adana

KÜRESEL ISINMA DOSYASI /// DR. İBRAHİM ORTAŞ : Dünyanın İklim ve Çevresel Sorunlarına Çözüm Önerileri Konusunda Görüş


Dünyanın İklim ve Çevresel Sorunlarına Çözüm Önerileri Konusunda Görüş

Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi, iortas

İklim Değişimlerinin Etkileri Hayatın her Alanında Hissedilmeye Başlandı

İklim değişimlerinin insan yaşamını sınırlandırdığı her gün yaşanan aşırı yağışlar, hortumlar, kuraklık ve diğer olayları ile hissedilir oldu. Bir dönem iklim değişimlerinin moda bir konu olduğunu ve konu ile dalga geçen insanlarında yaşanan doğal olaylar sonrası konunun çalışılması ve önlem alınması gerektiğini belirtemeye başladılar. En son Adana ve ardından Mersin genelinde yaşanan aşırı yağış sonrası birkaç yoksul vatandaşımızın yaşamını kaybetmesi iklim değişimlerinin sokakta bile konuşulmasına yol açtı.

İklim değişikleri ile mücadelede alınması gereken teknoloji konularından biride deniz ekosesinde ve denizdeki yosun ve fito-plaktonarın temizleyici mekanizmasından yararlanmaktır.

İklim değişimleri ve sürülebilir yaşam ve gelişme için çok sayıda alanda atılması gereken ciddi önlemler bulunmaktadır. İklim değişimlerinin nedeni olan atmosferdeki karbon dioksitin CO2’inin arzu edilen sanayi devrim öncesi 280 mg L-1 düzeyine düşürülmesi zor olsa da en azından daha fazla atmosfere gaz salınımın azaltılması ve atmosferdekinin de aşağı çekilmesi önemsenmektedir.

İklim Değişimleri İle İlgili Çok Değişik Yöntemler Bulunmaktadır

Çalıştığım konu olan karasal ekosemdeki bitkilerin fotosentez yolu ile atmosferdeki CO2’nin yutak olarak yakalanması kadar sudaki bitkicikler üzerinden de CO2’nin yutak olarak kullanılması ilgin gördüğüm algler üzerinden suların ve atmosferin temizlenmesi konusunda NASA bilim insanlarında Dr. Jonathan Trent tarafından önerilen Yosun Yetiştirmek için Açık Deniz Membran Muhafazaları (OMEGA) projesi ile denizlerde yosun yetiştirmek konusunda bilgi sunan NASA’da Protein Nano Teknoloji Grubu ile Küresel Enerji ve Çevre Araştırmaları alanında çalışan Green birim ’in de kurucusu olan Dr. Trent Boğaziçi Üniversitesi’nde 19 Aralık tarihinde ‘’Dünya, Mars ve OMEGA’’ başlıklı bir konuşması konusundaki görüşleri önemsenecek düzeydedir. Konu hakkında basından ve Dr. Trent’in paylaşımlarından proje ilgi çekici. Anı zamanda hem UC-Santa Cruz’da, hem de Tokyo Üniversitesi Tarım ve Teknoloji Biyoteknoloji ve Yaşam Bilimleri Bölümü’nde Biyomoleküler Mühendislik Bölümü’nde Yardımcı Profesör olarak görev yapıyor Dr. Trent aynı zamanda NASA’da çalışmalar da yürütmektedir. NASA’nın Astrobiyoloji Kürsüsü Başkanlığını yapan Dr. Jonathan Trent, sürdürülebilirlik, deniz mikrobiyolojisi, astrobiyoloji, tarım ve biyoteknoloji gibi alanlarda çok disiplinli çalışmalarıyla dünyada ses getiren çalışmalar yürütmektedir.

OMEGA projesi atık suyu temizlemek, karbondioksit yakalamak ve nihayetinde su, gübre veya arazi için tarımla rekabet etmeden biyoyakıt üretmek için yenilikçi bir yöntem olarak öne sürülmektedir. Yukarıda şekilde de görüldüğü gibi algler denizlerde CO2 emilimi sağlarken atmosfere O2 salımıda sağlamaktadır.

Bugün dünyanın başına bela olan atmosferdeki CO2 atmosferdeki konsantrasyonun azaltılmasının önemli yolarından biri denizlerdeki foto-planktonlardır. Denizdeki planktonlar bitkiler fotosentez yaparak atmosferdeki CO2’yi yakalamaktadırlar. Denizlere ve kirletilmiş suların ıslahı ve buralarda algler üzerinden CO2 fikse etmek dünyanın sürdürülebilir sağlığı için önemli bir yaklaşım olabilir.

İnsanlık Kendi Elleri İle Doğayı yaşanılamaz Duruma Getirdi

Son Dr. Trent, konuşmasında 7.4 milyarın insanın yaşadığı dünyada iklim değişikliği, artan nüfus ve hızlı şehirleşme ile birlikte Su-Enerji-Gıda döngüsünün bozulduğuna ve kaynakların hızla tükendiğine dikkat çekti. 4.5 milyar yıl önce hayatın başladığı gezegenimizde, Homo Sapiens olarak adlandırılan insanoğlu türünün 200.000 bin yıldır var olduğunu anlatan Dr. Trent, insanoğlunun ömrünün 180.000 yıllık kısmında çoğunlukla avcılık ve toplayıcılıkla uğraştığını; insanoğlunun bilgisayar çağına henüz 70-80 yıl önce geçtiğini aktardı. İnsanlığın bilimde sağladığı ileri teknoloji kullanımı ve bunun doğa üzerinden yarattığı çevresel baskı gıdadan sağlığa kadar geniş bir alanda yaşamı sınırlamaktadır.

Dr. Trent, endüstriyel çağa geçişle birlikte iklim değişikliği, nüfus artışı, köylerden şehirlere olan yoğun göçle yaşanan hızlı şehirleşme, yaşam biçimlerimiz gibi faktörlerin su, enerji ve gıda kaynaklarımızı yok etmekte olduğunun altını çizdi ve iklim değişikliğinin özellikle Tibet gibi dünyanın en verimli, sulak, gıda ve enerji açısından en zengin bölgelerini tehdit ettiğine işaret ederek göstergelere göre yaklaşık 200 sene içinde Tibet Platosu’nun yok olacağını belirti.

Kaynakların Öncelikle Dünyanın Temel Sorunlarına Kullanılması Önemlidir

Dr. Trent bu arada Dünyanın sorunlarının çözümü için önerilerde bulunmaktadır. Mars yolculuğuna harcanan para ile dünyadaki sorunlara çözüm bulunabilir diyor. Dünyanın bu gidişatla 2060 yılında çok daha kötümser bir tabloyla karşılaşacağımızı belirten Dr. Trent, bu süreçte NASA’nın çalışmaları başta olmak üzere insanoğlunun farklı gezegenlerde yeni bir hayat kurma arayışına girdiğini anlattı. Mars’ta yaşamı merak eden insanoğlu için bugün son derece astronomik geziler düzenlediğine işaret eden Dr. Trent, NASA’nın Mars gezegeninde incelemelerde bulunan kâşif robotu Curiosity ‘den gelen bulgulara bakıldığında Mars’ın -60 derecelere varan soğuk iklimi, kaya ve tozdan oluşan dış yüzeyiyle insan türünün yaşaması açısından uygun bir seçenek olmadığını belirtti. Uzay konusundaki çalışalar her zaman için ilgi çekici aynı zamanda çokta pahalı çalışmalar. Mars yolculuklarına harcanan astronomik rakamlarla dünyanın artan sorunlarına farklı çözümler bulunabileceğine dikkat çeken Dr. Trent, bu kapsamda geliştirmiş olduğu OMEGA Küresel İnisiyatifi ve Eco-nomic Çiftlik adlı projeleri hakkında da bilgi sunmuştur. İnsanoğlunun Mars gibi farklı gezegenlerde yeni bir hayat kurma çabası içinde olduğunu ancak Mars’ın insan türünün yaşayabileceği bir gezegen olmadığını belirten Dr. Trent, konuşmasında tamamen geri dönüştürülebilir kaynakları kullanarak tasarladığı OMEGA projesi hakkında bilgiler verdi.

Tabii uzay ve Mars konusundaki çalışmaların bilimsel bilgiye kazandıracağı katkı kadar insanın uzayın oluşumu ve gezegenimizdeki yaşamın oluşumu hakkındaki merakın giderilmesi bakımından önemli. Aynı zamanda üzerinde yaşadığımız gezegenimizin yaşanır olması ayrıca önemlidir.

Doğanın Sorunlarını Yine Doğanın Yöntemleri İle Çözmek

Dr. Jonathan Trent’in yürütücüsü olduğu OMEGA projesi, mikro algler ’den (yosunlardan) bioyakıt ve gıda ürünü üretimi, karbondioksit yakalama ve atık su arıtımı çalışmalarını kapsıyor. OMEGA teknolojisi, kıyı şehirlerinde denizlere aktarılan atık suların bu teknoloji ile tekrar kullanımını sağlamayı amaçlıyor. Etanol elde etmek için yapılan geniş tarım alanlarının mısır üretimin yönlendirilmesinin tersine, OMEGA projesi doğal besin arzını tehdit etmiyor diyor.

Alg üretimi, atık suyun temizlenmesi, karbon dioksitin depolanması ve bu yolla biyo-yakıt üretimini hedefleyen OMEGA projesinde denizde foto-biyoreaktör adı verilen büyük boyutlardaki plastik tüpler kullanılıyor. Taze su depolanmış olan bu fotobiyo reaktörler atık su ortamında alg üretilmesini sağlıyor. Dünyada en hızlı üreyen bitki türleri arasında yer alan algler, güneş enerjisi, karbondioksit ve atık sudan birtakım besleyici maddeleri kullanarak biyoyakıta veya hayvan gıdasına dönüştürüyor. Algler atık suyu temizleyerek deniz suyu temizliğine de önemli katkı sağlıyor.

Dr. Trent, Türkiye’nin bereketli toprakları ve üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak OMEGA projesi için ideal bir konumda olduğundan da bahsederek. Hatta diyor ki bu konuda önümüzdeki yıllarda Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü ile bu çerçevede ortak çalışmalar yapmayı hedeflediklerini ifade ediyor.

Ülkemize misafir olarak gelen Dr. Trent’in önerileri ülkemizde rahatlıkla işletilmektedir. Ç.Ü Su Ürünleri Fakültesinde arkadaşlarımızda “alg biyoteknoloji” konularında uzun zamandır çalışmaktadırlar. İklim değişimlerine neden olan sera gazlarının azaltılması neden olacak yutak konularının bilinmesi, çalışılması dünya çapında önemli olacaktır.

Yaşadığımız Dünya’nın bugün en ciddi sorunu olan iklim değişimlerinin insan kaynaklı nedenlerini ortadan kaldırmak zorundayız. Geç olmadan sorunu çözemesek kendi elimizle kendi geleceğimizi zora sokabiliriz.

11. Ocak 2019. Adana