BİYOGRAFİ DOSYASI /// Prof. Dr. İbrahim Maraş : 20. ASRIN KÜRŞAD’I VE CEDİTÇİSİ ŞEHİT ENVER PAŞA HATIRASINA


Prof. Dr. İbrahim Maraş : 20. ASRIN KÜRŞAD’I VE CEDİTÇİSİ ŞEHİT ENVER PAŞA HATIRASINA

Gündem 4 Ağustos 2020

Enver Paşa kimdir? Enver Paşa’nın 98. ölüm yıl dönümü…

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasında öncü olan Enver Paşa’nın 98. ölüm yıl dönümü. Enver Paşa’nın hayat hikayesi merak ediliyor. Osmanlı Devlet’inde çeşitli pozisyonlarda yer alan Enver Paşa’nın yaşamına dair merak edilenler…

Enver Paşa’nın ölümünün 98. yılı nedeniyle hayat hikayesi merak ediliyor. Osmanlı Ordusu’nun çeşitli kademelerinde yer alan Enver Paşa kimdir? İşte hayat hikayesi…

ENVER PAŞA KİMDİR?

Enver Paşa 1881 yılında İstanbul’da doğdu. Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’nde tahsil gördü. 1903’de Harp Akademisi’nden kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. Daha sonra Selanik’te bulunan 3. Ordu’ya atandı. 1906 senesinde binbaşılığa terfi etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasında öncü oldu. II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinde de büyük rol oynayan Enver Paşa, Makedonya Genel Müfettişliği’nde önemli görevlerde bulundu.

Trablusgarp’da bulunduğu sırada İtalyan kuvvetlerine karşı mücadele etti. 1912’de yarbaylığa yükseldi. 23 Ocak 1913 tarihinde İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından düzenlenen Babıali Baskını’nda yer aldı. Bunun yanında Edirne’yi düşman işgalinden kurtararak albaylığa ardından da tuğgeneralliğe yükseldi. 1914’te Sait Halim Paşa hükümetinde Harbiye Nazırı olarak görev yaptı. I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle sonuçlanmasının ardından bazı arkadaşlarıyla birlikte Berlin’e geçti.

1920’de Bakü şehrinde Doğu Ulusları toplantısına katıldı. Batum’da Türkiye Şuraları Partisi’ni kurarak, Türkistan’ı kurtarma hareketini başlattı. Fakat büyük bir hezimete uğrayarak 4 Ağustos 1922 tarihinde Tacikistan’ın Belcivan yakınlarında girdiği bir çarpışmada öldürüldü.

Bugün, Türk İslam âleminin kurtuluşu ve bekası için son damla kanına kadar birçok cephede savaşan Şehitlerin Önderlerinden Enver Paşa’nın şehadet günü (1922). Enver Paşa, Osmanlı’nın ve Türkistan’ın giderek kararan bahtını açmak için her türlü mücadeleyi yapmaktan çekinmedi. Onu çok seven eşi Naciye Sultan’ın, şehit olacağını bildiği halde, ona, büyük davasında destek olarak, “kesinlikle gelme” dediği büyük bir mücahitti. O, sadece emperyalistlere ve onun uşaklarına karşı mücahede etmedi, aynı zamanda Türk ve İslam dünyasının yenileşmesi, yeniden uyanması, milli kimliğini, bağımsızlığını kazanması için mücadele eden Kursavilerin, Mercanilerin, Gaspıralıların, Musa Carullahların, Abdülhamit Süleymanoğlu Çolpanların, Mustafa Çokayların, Abdullah Karilerin, Osman Hocaların, Behbudilerin ceditçi düşüncelerine karşı direnen, sefilce yaşamayı en büyük Müslümanlık gören mutaassıp, kabileci/bedevi ve cahil Müslümanlarla da savaştı. Gerçek anlamda kendi destanlarını yazmaya çalışan Ceditçilerle, Basmacılarla birlikte olup, sadece Rus zulmünü değil, aynı zamanda kadimci/gelenekperest bağnazların hâkim kılmaya çalıştığı karanlıkları da dağıtmaya gayret etti. Enver Paşa, gerçek anlamda kendi destanımızın, devlet-i ebed müddetin nasıl olacağını Kürşad’dan bugüne en iyi bilenlerden biriydi. Bugün böyle büyük bir şehidin aleyhinde konuşan klavye mücahitlerinin kim olduğuna baktığımızda yeni Türk İslam medeniyetinin kurulmasına en büyük engel teşkil eden değişim ve milli kimlik karşıtı; bağnaz, mutaassıp ve cahil kişiler oldukları açıkça görülür. Bunların Enver Paşa ile çarpışan kadimci/gelenekperest Müslümanlardan hiçbir farkı yoktur. Ya ahmak, ya işbirlikçidir. Bu mülevves cepheye karşı daima “Enver Paşa Ruhu”nu taşımamız gereklidir. Onun dediği gibi, “kurtuluş ve bağımsızlık için ölmeyi göze alamayan milletler, köpekçe bir hayatı seçmiş olurlar”. Büyük şehidimizin ve bütün şehitlerimizin ruhu şad olsun.

Prof. Dr. İbrahim Maraş

DİN & DİYANET DOSYASI /// İBRAHİM MARAŞ : AKILSIZ İLAHİYAT PROJESİ


İBRAHİM MARAŞ : AKILSIZ İLAHİYAT PROJESİ

5 Temmuz 2020

İlahiyat Fakültelerinin medreseleştirilmesi ve felsefe, sosyoloji, psikoloji, dinler tarihi ve din eğitimi gibi derslerin yavaş yavaş ders saatlerinin azaltılıp kadrolarının daraltılması projesi tam gaz devam ediyor.
Bazı fakültelerde bu alanlardaki anabilim dalları bilim dalına dönüştürülerek tek bir “Din Bilimleri” anabilim dalının altında toplanıp kadro daraltılmasına bahane hazırlanıyor. Son yıllarda, yeni açılanlar da dâhil olmak üzere, Temel İslam Bilimleri bölümünün öğretim elemanı sayısı Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nün en az iki, bazen üç veya dört katı. Ayrıca Temel İslam Bilimleri Bölümlerindeki, Arap Dili Öğretimi hariç, Arap dünyasından gelen hocalara ve bunların sayılarının giderek artmasının getireceği sonuçlara hiç girmiyorum. Bazı fakültelerde neredeyse Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nde her alanda dersi verecek bir hoca bile yok. Ama YÖK, geçtiğimiz günlerde İlahiyat Dekanları ile toplandı ve YÖK Başkanı, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nden kadro isteğinde bulunulmamasını, buna olumlu cevap verilmeyeceğini, ihtiyaçların başka fakültelerden (Edebiyat fakültelerinin; felsefe, sosyoloji, eğitim fakültesi ve psikoloji bölümleri) karşılanmasını istedi. Daha da ilginç olanı, aynı dışarıdan karşılama emrinin, her İlahiyatta giderek artan Arap Dili hocaları için istenmemesi. Ya da bütün İlahiyatlarda haddinden fazla şişmiş olan Temel İslam Bilimleri Bölümü kadroları için bunun söylenmemesi. Doğruysa Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Ali Köse dışında itiraz eden olmamış (içinden itiraz edenlerin ve arkadan konuşanların epeyce olduğunu bilsem de burada belirtmem uygun değil). Bu durum, Türkiye’nin 18. Yüzyıldan bu yana yaptığı yenileşme gayretlerinin tersine doğru gitmek anlamına geliyor.
Bir taraftan İslami İlimler isminin ısrarla ve zorla İlahiyatlara kabul ettirilme çabalarının da hâlâ bitmediğini görüyoruz. Diğer taraftan, İlahiyat dışındaki fakültelere gücü yetmeyenlerin İlahiyatlarda kız-erkek ayrı sınıf/koridor/kantin vb. çabaları da bitmiş değil. Dini ve zihni yönden, tarihte görülmemiş bir “İslam Orta Çağı” ve selefi bir yapı yaratılmaya çalışılıyor. Ehl-i hadis merkezli akıl düşmanı bir din ve fıkıh yorumu Türkiye’de her geçen gün hâkim kılınmaya çalışılıyor. Beğenmediğimiz Batı kadar bile insani hak ve özgürlüklere, bilime, adalet ve liyakata dayalı bir toplum yapısı kuramamanın sebeplerini araştıracakları yerde, bu sebepleri araştırabilecek ilimleri İlahiyatlardan yok ediyorlar. Durum, gerçekten endişe verici.
Buradaki “medreseleşmeden” kastımız tarihi görevini tamamlamış olan skolastik bir eğitim modelinden daha gelişmişi olan bir modele geçememe sendromudur. Bunu Osmanlı’nın son üç dört asrından beri çözmeye çalışıyoruz..Ama mutaassıp bir zihniyet buna müsaade etmiyor. Osmanlı’nın yenileşme ruhundan bile geriye gidiyoruz.
Beka’dan bahsedenlerin biraz da esas beka sorununun temellerine inmesi gerekiyor. Biz, sadece kayıtlara geçmesi için uyarıyoruz. Bizden söylemesi.

İbrahim Maraş

ANALİZ /// İBRAHİM MARAŞ : İBN SİNA FİLMİ VE DİN-BİLİM İLİŞKİSİ


İBRAHİM MARAŞ : İBN SİNA FİLMİ VE DİN-BİLİM İLİŞKİSİ

28 Mart 2020

1957 Özbek yapımı bu film adeta bugünü anlatıyor. Filmde çok güzel mesajlar veriliyor. Daha başta (5-7. dakikalar) bilimin ve kitabın öneminin ne olduğu, İbn Sina’nın mütevazi Müslümanlığı, hükümdarı iyileştirmesi karşılığında kendisine verilecek ödül yerine sarayın zengin kütüphanesine sınırsız erişim imkanı istemesi, verdiği tavsiyeler, bilhassa, Cuma dahil, namazların evde kılınması isteği, salgın hastalıklarda yapılması gerekenler, panikten kaçınılmasının gerekliliği, maneviyatın ve morallerin bozulmaması, doktorların salgın dönemlerinde görevden asla kaçmamaları. Namazların evde kılınması isteğinden rahatsız olan devrin mollalarının İbn Sina’yı dinsizlikle suçlaması ve öldürme girişimleri, İbn Sina’nın kendisinin de bir Müslüman ve ilim ehli olduğunu ve insana, ilme değer verdiği için bu çözümü önerdiğini söylemesi, buna örnek olarak astronomi ilmine göre çok kısa bir süre sonra güneş tutulması olacağını haber vermesi ve dediği anda tutulunca öldürülmekten kurtuluşu(40-50. dakikalar)… Sürekli kabuslar gördüğünü söyleyen Gazneli Mahmut’un vezirini bilimsel bir deneyle tedavi etmesi (55-57. dakikalar). Tedavi Şekli: İki koyunu sadece biri, yanlarındaki kafeste bulunan kurdu görebilecek diğeri de görmeyecek şekilde yerleştirip ikisine de aynı yiyecekleri verdiği halde kurdu gören koyunun devamlı zayıflamasını göstererek vezirin kabuslarının sebebinin bizatihi görevi ve Sultan korkusu olduğunu belirtmesi ve görevden uzaklaşmasını istemesi. Filmin 34.-36. dakikalarında Özbek Türkçesiyle geçen bir dua ve zikir sahnesinde ise kara vebanın; ahir zamanın yaklaşması, şeriatın unutulup günahların çoğalması üzerine Allah’ın gönderdiği bir bela olarak yorumlandığı gözüküyor. Ayrıca burada doktor görünümlü bir sahtekarın durumu da anlatılıyor. Filmin yapımının zalim Stalin sonrası Rusya’sı olması ve filmde verilen ezan, İbn Sina’nın ağzından bağnaz mollalara “ben de Müslümanım” dedirtilmesi ve din-bilim uzlaşmasının ifadesi vb. dini temalar oldukça önemli. Türkler açısından az da olsa bir rahatlama döneminin yaşandığı devirler.
(Film konusunda bizi bilgilendiren ve seyretmemizi sağlayan Hacı Murat Terzi kardeşimize teşekkür ederiz.)

İbrahim Maraş

VİDEO LİNK : https://youtu.be/CzLoSP31wlw

DİN & DİYANET DOSYASI /// İBRAHİM MARAŞ : İLİTAM NEDEN AÇILDI ? İLAHİYATLARI KİM YÖNETİYOR ???


İLİTAM NEDEN AÇILDI ? İLAHİYATLARI KİM YÖNETİYOR ???

9 Mart 2020

İLİTAM’ın neden açıldığı ile ilgili olarak bazı yanlış imalar ve yorumlar yapılıyor. 28 Şubat sürecine ve bazı çevrelere atıfta bulunuluyor. Örgün eğitimi daraltmak için açıldığı, şimdi de birileri tarafından genişletmek için kullanıldığı söyleniyor. Hatta bir dekanımızın ismi, bununla ilgili olarak, olumsuz imalarla zikrediliyor. Öncelikle belirtelim ki, İLİTAM’ın esas fikir sahibi Diyanet İşleri Eski Başkanı ve eski Bakanlardan Fakültemiz hocası Sayın Sait Yazıcıoğlu hocamızdır. İLİTAM’ın ana gayesi, Diyanet bünyesinde çalışan İmam Hatipli neslin önce ön lisans sonra da lisans tamamlama yoluyla bilgi düzeylerinin artırılmasıdır. Öküzün altında buzağı aramanın alameti yoktur. İLİTAM açıldıktan sonra bazı tarikat çevrelerinin iştahını kabartmış ve skolastik medresecilerin diploma için başvurduğu bir yer haline getirilmeye çalışılmıştır. yakın zamanda buna bir de açık İlahiyat eklenmeye çalışılmıştır. YÖK de bunu birçok yere, hatta kadro yetersizliği bulunan yerlere bile açmıştır. hatta kadrosu yetersiz olduğu halde birçok yere ikinci öğretim bile açmıştır. İLİTAM, hukuk yoluyla istismar edilerek örgün İlahiyatlarla eşdeğer diploma haline getirilmiş ve öğrenci alımı genişletilmiştir. Halbuki bu, çalışan personele açılmıştır. Türkiye’de devlet-din ilişkisinin ve İlahiyat eğitiminin ülkemizde üç önemli karakteri vardır.

1.Türkiye’de Diyanet, devlet kurumu olarak kalmalıdır. Sık sık bazı çevrelerin Diyanet’in bile tarikat ve cemaatlere terkedilmesini istemeleri ülkeyi Pakistanlaştırma eğiliminin bir sonucudur.

2. Hiçbir zaman özel İlahiyat açılmasına izin verilmemiştir. Bunu ilk kez Fetöcüler bozmuş ve Fatih Üniversitesi’nde açtırmışlardır.

3. İlahiyat eğitimi, tabiatı gereği, asla uzaktan yapılmaz. Diyanette çalışanlara açılmasının sebebi de budur. Buradakiler zaten hizmet içi kurslarla bazı eğitimler almaktadır.

Uzaktan eğitim, elbette zamanın bir gerçeğidir. Ama İlahiyat eğitiminin tabiatı göz ardı edilerek ve örgün eğitim yok edilerek yapılamaz. Ayrıca diplomalarda “uzaktan eğitim” tabiri kullanmak zorunludur.

Son olarak şunu da belirtelim ki, dekanlar toplantısının kararı bir görüş bildirmedir. Ancak dekanlar öncelikle İlahiyat isminin neden ısrarla İslami İlimler’e çevrildiğini sormalıydılar, İlahiyatların tarikatların odağında olduğunu ve buradan devlete sirayet etmeye çalıştıklarını yine ortak ağızdan ilan etmeliydiler. İşin daha da vahimi, dekanlar son yıllarda birçok kararlar aldı, ama hep tersi yapıldı. Bunu da ortak ağızdan seslendirmeli ve eğer biz dekan isek bizim hakkımızdaki kararları kim alıyor, demeliydiler.

İbrahim Maraş