GÜNDEM ANALİZİ /// CÜNEYT ŞAŞMAZ : PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK ?!


CÜNEYT ŞAŞMAZ : PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK ?!

Mahiye Morgül, 1950 Rize doğumlu, Türk eğitmen, araştırmacı-yazar.
Bir anda Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen "çoklu baro" tartışmaları üzerine kendi düşüncelerini yorumladığı yazısı’nı göndermiş.

Bu değerli eğitmen, araştırmacı yazar okurumuzun iletisini bu sütunlarda aynen yayınlıyorum:

"27-28 Haziran 2020 Üniversiteye giriş sınavı kazasız belasız yapıldı diyecektim ki, olmadı, 12 öğrencinin sınav bitmeden yarım saat önce dışarı çıkartıldığını öğrendik.
Yürekler pır pır, acaba yanlış soru var mıydı, acaba çalınmış soru var mıydı?!
Alıştırıldık, bekliyoruz.
Biz mi bekliyoruz, küresel eğitim piyasasının devleri mi bekliyor?!
Ne oldu, bu sefer sınava şike sokamadılar mı?!
Küresel efendilerin beklentisine göre, velilerin, merkezi sınavlara güveninin sarsılması gerekiyor.
YÖK kaldırılsın ve serbest sınav piyasasına geçiş için "talep bu yöndedir" diye gündem yapılabilsin diye, güvensizlik ortamının yaratılması gerekiyor.
Küresel piyasaya göre eğitim modeline geçiş, öyle pat diye olmuyor?!
Dünya Bankası’na, istediği kadar taahhüt (GATS) versin birileri?!
Sat sat, kapat kapat, demekle olmuyor, ulusal direnç noktalarına takılıyorlar.
Eğitim piyasasına geçişin gereği olarak merkezi sisteme bağlı çalışan ne varsa bir bir lağvedilmesi gerekiyor.
SPAN (geçiş şirketi) danışmanları, Ankara’da YÖK Dünya Bankası Dairesi’nde işin başındayken, 1996’da MEB Matbaası kapatıldı, soru kitapçıkları özel matbaada basılmaya geçildi, iptaller yaşandı, soru kitapçıkları birilerine sızdırıldı, vb.
Sınav skandalları, GATS görevlisi Tansu Çiller’le başladı.
"Piyasacı sisteme geçiş" için istenen güvensizlik ortamı ustaca hazırlandı.
Sınavlara güven kalmadı.
1996’dan beri güvensizlik devam ediyor.
Eğer bu yıl sınav güvenli yapıldıysa, yani yol açıcıların önü bu yıl tıkandıysa, korkarım darbe bile yaparlar yolu açmak için.
Hüseyin Çelik’i bulup ona sormalı.
O biliyor.
28 kriter hazırlamıştı 2006’da, merkezi lağvediyoruz diyememişti de "Desantralizasyona geçtik" demişti.
Eğitimi küresel piyasanın ihtiyaçlarına göre düzenliyoruz diyen Ziya Selçuk da aynı kadrodan Talim Terbiye’nin başındaydı.
EĞİTİMDE EMPERYALİST PROJENİN TEMEL FELSEFESİ BUDUR!
Müfredatların içini boşalt, böl parçala, parçalarını bir daha parçala, diplomaları itibarsızlaştır, bilgiye erişimi sanallaştır, sınav ve sertifika piyasasına geç…
Yaratılan güvensizlik ortamından beklenen şudur; fakülteler kendi sınavlarını kendisi yapsın diyecekler.
Fakülte hocaları oturup giriş sınavı hazırlamaz, onu serbest piyasada kurulan soru bankaları ve sınav şirketleri yapar, bundan piyasa kazanır.
Bir fakülte hangi sınav şirketine "denklik" vermişse, adaylar orada sınava hazırlanır, orada sınava girer.
TOEFL gibi.
Eğer, İstanbul’da bir mühendislik fakültesini istiyorsanız, onun sınav şirketi başkadır, Ankara’da mühendislik fakültesi istiyorsanız, onun sınav şirketi başkadır.
Biri olmadı, diğerinin sınavına gireyim derseniz, ayrıca para ödeyeceksiniz.
Sınırsız sınav hakkı verecek, 6 ay sonra isteyen "şimdi hazırım" derse, yine sınav olabilecek, yine sınav parası verecek.
Ama gördüğünüz gibi devlet güvencesinde değildir.
Piyasa kuralıdır, bilgiye erişim gittikçe pahalılaşacak.
Soru bankasından en yüksek fiyatla soru satın almanın yolları her zaman vardır; hatırlayalım, ABD’de ünlü bir aktör oğlunu Harward’a sokarken böyle bir skandal yaşandı.
Küresel kaos rüzgarı estiriliyor, farkındasınız.
Her gün gündem değişiyor, kafalar allak bullak, çünkü mavi balinaya yutulmamız için bulanık ortam gerekiyor.
İştahlarını kabartan şey, şu 15 milyon eğitim çağındaki çocuğun velisine harcatacakları para!
İçinde doğru dürüst bilgi olmayan derslerle sistem zaten SOS veriyor, hiç anlatmayayım.
Ekmeğin içi boşaldı, yemeye devam ettik.
Kitapların içi boşaldı okutmaya devam ettik.
Reddetmeyi bilmiyoruz, sonuçlarını ne olarak göreceğimizi düşünmüyoruz; artık başımıza ne gelirse bize müstehaktır.
İşte devam eden bir mahkememiz.
Hangi veli biliyor, çocuklarını mavi balinalar yutmasın diye odatv’de mavi balinalı bir ders kitabını eleştirdiğim için editörüm Barış Terkoğlu ile birlikte bana, ticari zarara sebebiyet vermekten dava açıldığını?!
MEB tarafından onay verilmemiş böyle bir kitabı okula sokan müdüre ve öğretmene soruşturma açılmıyor ama kitabı eleştiren bana açılıyor.
Yani mavi balina mesaj veriyor; çocukları mavi balinaya karşı duranı da yutarız, diyor.
Piyasaya devredilen eğitim işte budur; çocukları dev şirketler yutmak istediğinde direnen olmasın diye etrafa korku vermeleri gerek.
Göreceğiz, hakimlere güveniyoruz.
BAROLAR TÜRLÜ TÜRLÜ OLUNCA?!
Parçalamaya "çoklu eğitim" ile başladılar.
Parçalı eğitim diyemediler "çoklu zeka" dediler.
Parçalı Baro diyemiyorlar, Çoklu Baro diyorlar.
Avukatlar, protesto ettiler.
Haklıdırlar, daha önce yapılmalıydı.
Metin Feyzioğlu’na "5544/2006 sayılı Mesleki Yeterlilik Kurumu yasası hukuk dışı yollarla meclisten geçmiştir, bu kanun sizi de yiyecek" dediğim zaman bana verdiği cevap, baronun resmi sitesindedir.
"Yasa dışı bir durum yok" diye cevap verdiler.
Şimdi barolara ben ne diyeyim?!
Şeriat hukuku kursları veren baro da açılacak.
Kaç imza yetiyorsa çok daha fazlasını bulurlar.
Bakkal dükkanı açar gibi hukuk fakültelerini bunun için açtılar.
O kurstan sertifika alanlarla şeriat mahkemesinde hakim-avukat olunacaktır.
El Ezher’den denklik anlaşmasını Abdullah Gül yaparken de susmuştunuz.
Şu anda İslam Enstitüleri’nde Şeriat Hukuku dersleri var ve hocaları oralardan geliyor, farkında değilsiniz.
Baroda onlar bu dersi verir.
Geri kalan şudur; talep varsa şeriat mahkemesi de kurulur.
İşte piyasaya göre parçalı/çoklu hukuk.
Güle güle medeni hukuk…
Parçalı eğitim geldiğinde direnmeyenler, sıra parçalı hukuka geldiğinde direnemezler.
Parçalı eğitim, parçalı sınav, parçalı hukuk…
Bu sertifika piyasasından kim kazanacak?!
Kaybeden Türk halkı oluyorsa, kazanan kim?!
Evet.
Fakültelere giriş eğer sınav şirketlerine devredilirse, bundan kim kazanır?!"

Not:

Sayın Morgül, bu yazısında bizlere "özenle bulandırılan su’daki duruluk nedir ne değildir!?" anlatmaya çalışıyor.

Bir şey değişir, her şey değişir…
Kurnazlık bir zeka çeşidi değildir.
Neticede, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Atatürk kitapları yazılarak, açık artırmada satılarak inşa edilmedi.
Ülkemizde toplumsal muhalefetin ve siyasi tartışmanın yoğunlaştığı bir dönem yaşanıyor.
Kaldı ki, sorun da, sorun’la çözülmez.
Bugün’ün sorunlarını çözmek için çağ’ın ruhu’na uygun düşen stratejik akıl şart.
Kanmak istemeyeni hiçbir mantık kandıramaz ise kabahat sadece kandıran’da olmasa gerek.
Kimi zaman ne’yin söylendiği önemlidir, kimi zaman kim’in söylediği, kimi zaman da kimin neyi söylediği vb.
Neticede her masal’ın da "gökten düşen üç elma" ile bağlanan bir final’i vardır.

Kaynak: PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK?! – Cüneyt Şaşmaz

HUKUK DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Hukuk Tarihimizdeki Diğer Ayıplar da Düzeltilecek mi ???


MÜYESSER YILDIZ : Hukuk Tarihimizdeki Diğer Ayıplar da Düzeltilecek mi ???

Yalçın Akdoğan’ın, “Milli Ordu’ya kumpas kurulmuştur.”, Erdoğan’ın, “Kandırıldık. Rabb’im ve milletimiz affetsin.” sözleri orta yerde dururken neden o infaz timlerinin kararları yok sayılmadı da yeniden yargılama yapıldı?

28 Haziran 2020

Müyesser Yıldız, Sincan 3 Nolu L Tipi Cezaevi 28 HAZİRAN 2020

Hafta içinde TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un teklifi üzerine tüm milletvekillerinin desteği ile 60 yıl önce Adnan Menderes ile çalışma arkadaşları Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamıyla sonuçlanan Yassıada yargılamaları geçersiz sayıldı.

Karardan sonra Başkan Mustafa Şentop, Abdulkadir Selvi’ye şu açıklamaları yaptı:

“Bu düzenleme ile hukuk tarihimizdeki bir ayıbı düzelten bir adım attık.”

“Yassıada’da önceden verilmiş bir kararın yerine getirilmesi için sözde bir mahkeme kurulmuş. Tabiri caizse bir ‘infaz timi’ oluşturulmuş. Biz bunun bir mahkeme olmadığının tespitini yaptık ve bunu kuran hukuki düzenlemenin 27 Mayıs 1960 tarihi itibarıyla yürürlükten kaldırılmasını sağladık. Bu düzenleme hukuk tarihindeki, hukuk âlemindeki bir ayıbı, kötü hatırayı bir şekilde eldeki imkânlar çerçevesinde düzeltmek için atılmış bir adım oldu. Ayrıca Meclis’in bu anlamda tavrını da, yasama iradesiyle o tavrı da net olarak tekrar ortaya koymuş olduk.”

Şentop, yasanın oybirliği ile kabulünün darbelere karşı bir tavır olduğunu belirtip bu duruşun devamlı olmasını da diledi.

AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ise, “Bugün 60 yıl geçmiş, bir yarayı ancak bizler toparlayabiliyoruz. Ne diyelim, o yarayı onarmak da tam mümkün değil belki ama onun karşısında yapılabilecek ne varsa bütün imkânlarımızla yapmak istediklerimizi, yapılabilecekleri tüketmek istiyoruz.”dedi.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik de Erdoğan liderliğinde siyasi hayatı demokrasi ve meşruiyet temeline oturtma hamlelerinin kesintisiz sürdüğünü vurgulayarak şunları söyledi:

“Bir katliam rejimi olan ‘Yassıada rejimi’nin tüm sembolleri yok hükmünde sayılmaya devam ediliyor. Türk demokrasi tarihine kara leke olarak geçen, milletimizin vicdanında derin yaralar açan Yassıada kararlarını ‘yok hükmünde’ sayan kanun teklifi TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Yüce Meclis ‘katliam rejimi’ni mahkûm eden güçlü bir karara imza attı.”

“Demokrasi tarihimizdeki bu meşum hadisenin hukuken mahkûm edilmesinde emeği geçen Gazi Meclis’imizin değerli milletvekilleri dünya demokrasi tarihine geçen bir örnek ortaya koydular.”

Bir demokrasi ve hukuk ayıbı temizlenecek, tüm Meclis’in desteği istenecek; ama teklif AKP ve MHP dışındaki partilerin, hatta DP lideri Gültekin Uysal’ın dahi imzasına açılmayacak.

Bu tabloya göre söz konusu adım ilkesel mi siyasal mı, takdirlerinize…

Asıl meseleye gelip şu ifadelerin altını çizelim.

Yassıada’da önceden verilmiş bir kararın yerine getirildiği… Mahkeme değil infaz timi kurulduğu… Bir hukuk ayıbı, demokrasi tarihinin kara lekesi ve katliam rejimi olduğu…

Peki, “hukuk tarihimizdeki tek ayıp” Yassıada kararları mıdır?

60 yıl öncesine gitmek kolay. Sadece son 10 yılda yaşanan ve yaşanmaya devam eden hukuk ayıpları ne olacak?

Silivri’de de önceden verilmiş kararlar yerine getirilmedi mi? Mahkeme değil infaz timleri oluşturulmadı mı? Tabiri caizse Türk Ordusu katliama, seri darbelere maruz bırakılmadı mı?

Yalçın Akdoğan’ın, “Milli Ordu’ya kumpas kurulmuştur.”, Erdoğan’ın, “Kandırıldık. Rabb’im ve milletimiz affetsin.” sözleri orta yerde dururken neden o infaz timlerinin kararları yok sayılmadı da yeniden yargılama yapıldı?

28 Şubat davası dahi “FETÖ” kumpası değil miydi? Soruşturma savcıları, hâkimlerin büyük bölümü, ihbarcılar “FETÖ”cü; deliller sahte çıkmadı mı?

Hal bu iken neden davayı yok sayma veya yeniden yargılama yapılmadı da İstinaf’ın kararı onaması alkışlandı?

Sahi, Balyoz Kumpası kararlarında altı asker için yapılan itiraz dört yıldır neden Yargıtay’da bekletiliyor?

Diyeceğim; “siyasi hayatı demokrasi ve meşruiyet temeline oturtma” iddiasında olanlar niye kendi söküklerini de dikmek için adım atmıyor?

İki Yıl Önce İdam İsteyenler

İdamı da konuşalım. “FETÖ”nün siyasi ayağına ilişkin bazı sözlerinden dolayı hakkında dava açılan 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, daha geçen haftalarda, “İdam cezası kalkmasaydı aranızda olmayabilirdim” demedi mi?

15 Temmuz’dan sonra iki yıl boyunca idam cezası hakkında, “Parlamentodan geçtiği anda benim için onaylamamak diye bir şey yoktur, onaylarım.” diyen, meydanları coşturan kimdi?

“FETÖ”cü ve “darbeci” oldukları iddiası ile tutuklananlara daha yargılama başlamadan mahkeme salonlarının önünde ip attırmak neyin nesiydi?

Ne oldu? Davaların %50’sine yakını tahliye veya beraatla sonuçlanmadı mı? Umalım da merhum Menderes ve arkadaşları ile ilgili karar, Meclis’in idam cezasını geri getirmeyeceğinin işareti olsun.

Hukuk Devletinden Devlet Bey’in Hukukuna

Cezaevindeki üçüncü günümde TRT FM’de Erdoğan’ın İstanbul Havalimanı pist açılışındaki konuşmasını yakaladım.

18 yıl önce millete, ülkemizi dört sütun üzerinde yükseltme sözü verdiklerini, bunların “eğitim, sağlık, adalet, emniyet” olduğunu belirten Erdoğan, “Hamdolsun bugün geriye dönüp baktığımızda bu dört alanın üzerine enerjiden tarıma, sanayiden ticarete kadar ulaşım dâhil pek çok ilave hizmeti de ekleyerek verdiğimiz sözü tuttuğumuzu görüyoruz.”diyordu.

Diğerlerine girmeyeyim; ama şayet “adalet” sütunu yükseldiyse, yıllardır yer gök niye “adalet” diye inliyor?

Daha birkaç gün önce bizatihi Cumhur ittifakının ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, “ülkücü şehidin ağabeyi” olduğu için Mümtazer Türköne’nin “adil ve hakkaniyetli” yargılanmasını istemesi de gelinen nokta ve gidişat açısından çok ağır bir şamar değil midir?

“Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü” diye diye gelinen nokta, “Devlet Bey’in hukuku” mu olacaktı?

Mesele şudur;

Hukuk tarihimizdeki tüm ayıplar düzeltilsin…

Sadece askeri darbelere değil, hukuk ve demokrasiyi hedef alan her türlü darbeye karşı çıkılsın…

Var mısınız?!..

Sincan’dan Silivri’deki Barış Pehlivan’a, Hülya Kılınç’a, Murat Ağırel’e ve açık cezaevindeki tüm dostlara kucak dolusu sevgiler…

AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// SAMİ DOĞRU : Deniz Alanlarının Sınırlandırılması Hukuku ve Doğu Akdeniz


Deniz Alanlarının Sınırlandırılması Hukuku ve Doğu Akdeniz

Sami DOĞRU

10 Şub 2020

Soğuk Savaş dönemi sonrası değişen küresel ve bölgesel konjonktür, buna bağlı olarak 2011 yılında başlayan Suriye iç savaş ile son dönemde keşfedilen hidrokarbon kaynakları Doğu Akdeniz bölgesinin önemini artırmıştır. Bölgede yaşanmakta olan gelişmeler Akdeniz havzasındaki enerji tablosunu olduğu gibi bölgesel dinamikleri de önemli ölçüde değiştirecek niteliktedir. …

Özet

Soğuk Savaş dönemi sonrası değişen küresel ve bölgesel konjonktür, buna bağlı olarak 2011 yılında başlayan Suriye iç savaş ile son dönemde keşfedilen hidrokarbon kaynakları Doğu Akdeniz bölgesinin önemini artırmıştır. Bölgede yaşanmakta olan gelişmeler Akdeniz havzasındaki enerji tablosunu olduğu gibi bölgesel dinamikleri de önemli ölçüde değiştirecek niteliktedir. Diğer taraftan, Kıbrıs Uyuşmazlığının denizlere yayılmasının bir sonucu olan bölgedeki hidrokarbon kaynaklarının paylaşılması sorunu sahildar ülkeler arasında işbirliği ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.

Bu çerçevede, Türkiye’nin sahildar ülkelerle kuracağı iyi ilişkiler ile bölgede tekrar başat duruma gelmesi, hem Doğu Akdeniz’de hidrokarbon kaynaklarının adil paylaşımını temin edecek deniz alanlarının sınırlandırılmasına yönelik bir anlaşmanın yapılabilmesini hem de diğer sorunların ulusal çıkarlarımıza uygun çözülmesini temin edecektir. Bu çalışmada Doğu Akdeniz’de sahildar devletler arasın da yapılacak kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlandırmasına ilişkin uluslararası hukuk kuralları hakkında özet bilgi verilecektir.

Giriş

Yakın zamana kadar devletler ülkelerinin kıyılarında yer alan deniz alanlarını nadiren sınırlandırma ihtiyacı duymuşlardır. Şeksper’in bir oyununda yer alan karakterinin şu sözü bunun nedenini açıkça ortaya koymaktadır: “bir dönüm çorak toprak için binlerce mil kare deniz alanı verebilirim”.2 Ama günümüzde artık, dünya nüfusundaki hızlı artış ve devletlerin kara ülkelerindeki kaynaklarının tükenmeye başlamasıyla bir mil kare deniz veya deniz dibi artık bir o kadar kara parçasından çok daha değerli hale gelmiştir. Bu nedenle, son yıllarda her şey değişti; başta ekonomik3 olmak üzere politik ve güvenlik mülahazaları deniz alanlarının sınırlandırmasını devletler arasında çok önemli bir sorun haline getirmiştir.4

Devletlerin ülkelerinin sınırları ve buna bağlı olarak özellikle deniz alanlarında sahip olunan doğal kaynaklar çok hassas siyasi ve güvenlik sorunlarını içinde barındırır. Burada belki Lord Curzon’un sözünü hatırlatmak yerinde olacaktır: “Sınırlar, barış ve savaş uyuşmazlıklarının üzerine asıldığı bir nevi ustura ağzı gibidir.”5 Bu bakımdan, çakışan deniz alanları iddiaları kaçınılmaz olarak sorunlara neden olmaktadır.

Diğer taraftan, deniz ve deniz altındaki doğal kaynakları işleten ticari şirketlere baktığımızda, bunların daha çok sınırları belirlenmiş ve devletler arasında uyuşmazlığa konu olmayan deniz alanlarını tercih ettikleri görülmektedir. Bu da devletlerin, mevcut deniz alan larını genişletmelerine neden olmuş, sahildar devletler arasındaki karşılıklı bu iddiaların çakışması da işletilecek doğal kaynakların bulunduğu deniz alanlarının sınırlandırılması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.6

Bu kapsamda, 20. yüzyılın ikinci yarısında devletler arasında deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına yönelik anlaşmalarda önemli artış kaydedilmiştir. Bugün dünyada mevcut yaklaşık 400’ü aşkın deniz yetki alanı uyuşmazlığından 190’a yakını anlaşmalarla belirlenmiş olup, daha barışçı yollarla sınırlandırmayı bekleyen çok uyuşmazlık bulunmaktadır.7

İşte Doğu Akdeniz de bu tür uyuşmazlıkları bünyesinde barındırmaktadır. Son yıllarda bölgedeki yeni hidrokarbon kaynaklarının keşfi, uzun yıllardır gündemi meşgul eden ve ortaya çıkışı ile çözülememesinin yegâne sorumlusunun Rum tarafı olan Kıbrıs uyuşmazlığının, Sertaç H. Başeren’in isabetle belirttiği gibi8, denize yayılarak daha da tehlikeli boyutlara ulaşmasına neden olmuştur. Ayrıca “Arap Baharı” ile bölgede ortaya çıkan gelişmeler ve Suriye’deki iç savaş ve buna müdahil olan küresel ve bölgesel güçlerin planları bölgeyi ateş çemberine dönüştürmüştür.

Bu çalışmada, son dönemde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e kıyısı olan önemli iki devletle (İsrail ve Mısır) ilişkilerinin bozulmasını fırsat bilen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan’ın bu devletlerle işbirliği halinde bölgedeki uygulamaları sonucu ortaya çıkan bu uyuşmazlığın ilgili devletler arasında uluslararası hukuka uygun bir şekilde çözülmesinde uygulanacak uluslararası hukuk kuralları hakkında özet bilgi verilecektir.

TASAM Yayınlarının "Yeni Deniz Güvenliği Ekosistemi ve Doğu Akdeniz" isimli kitabından alınmıştır.

“Yeni Deniz Güvenliği Ekosistemi ve Doğu Akdeniz” e-kitabı için Tıklayınız

TAZİYE MESAJI : Türk Medeni Hukuku’nun İlk Kadın Prof. Dr. Necla Giritlioğlu’na rahmet, yakınlarına ve Türk Hukuk camiasına sabır dileriz.


Türk Hukuk Tarihi’nin ve Cumhuriyetin En Önemli Kazanımı Olan Kadınlarımızın Demokratik Varlıklarını Baki Kılan Yüksek Türk Medeniyetinin Temsilcilerinden, Türk Medeni Hukuku’nun İlk Kadın Prof. Dr. Necla Giritlioğlu;

Hukuk Dilinin Türkçeleştirilmesi Uğrunda Verdiği Eşsiz Mücadelesi, Hayvan Haklarının Kanunlaşmasında Verdiği Mücadelesi İle Millî Vicdanlarda Herzaman Hatırlanacaktır. Bugün HAKK’A Yürüyen Merhume Prof. Dr. Necla (Sungurbey) Giritlioğlu‘na Rahmet, Ailesine Ve Sevenlerine Baş Sağlığı Dileriz. Aziz Ruhu Şad Olsun.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// HALUK DURAL : Ermeni Soykırım iddiaları hukuk dışıdır


Değerli Dostlarımız,

ABD Temsilciler Meclisinin sözde Ermeni soykırımını tanıyan kararı hakkında yazdığım makalemi, bilgilerinize sunarım.

Saygılarımla,

Haluk DURAL

Millî Merkez Genel Sekreteri

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

DUYURU : İZNİMİZ VE BİLGİMİZ OLMADAN “ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU” ADINI KULLANAN TAKLİTÇİ SİTELERİ VE SOSYAL MEDYA HESAPLARINI İFŞA EDİYORUZ.


Değerli Yurtseverler,

“ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU” TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK GÜVENLİK VE İSTİHBARAT GRUBU OLDUĞU İÇİN GEREK WHATSAPP ÜZERİNDE GEREKSE TELEGRAM GİBİ DİĞER PLATFORMLARDA VE İNTERNET SİTESİ OLARAK VEYA SOSYAL MEDYADA ÇOK SAYIDA TAKLİTÇİMİZ TÜREDİ. MALUM !! BAŞARI HER ZAMAN TAKLİTÇİ YARATIR. AMA TAKLİT TAKLİTTİR. BU ÇAKMA HESAPLARI VE SİTELERİ TESPİT ETTİĞİMİZDE 01.01.2011 TARİHİNDEN BERİ SİTEMİZDE İFŞA EDİYORUZ.

Değerli Yurtseverler,

SİTEDE VERİLMİŞ OLAN TÜM LİNKLER "ORİJİNAL LİNK"LERDİR. YANİ ÖZEL BÜRO GRUBU ADINI TAŞIYAN BİR SİTE VEYA HESAP GÖRDÜĞÜNÜZDE www.ozelburoistihbarat.com VEYA www.mit.ist SİTESİNE BAĞLANMIYORSA KESİNLİKLE TAKLİTÇİ BİR HESAPTIR.

TARAFIMIZA BİLGİ VERMENİZ HALİNDE GEREKLİ YASAL İŞLEM BAŞLATILACAK VE BU TAKLİTÇİ HESAPLAR/SİTELER SİTEMİZDE İFŞA EDİLECEKTİR.

ÖNEMLE HATIRLATIRIZ !!!

TAKLİTÇİ HESAPLARIN/SİTELERİN GRUBUMUZLA HİÇ BİR ŞEKİLDE BİR BAĞI YADA BAĞLANTISI YOKTUR.

DOLAYISI İLE 3. KİŞİLERİN YANİ ZİYARETÇİLERİN BU TAKLİTÇİ HESAPLAR/SİTELERDEN DOLAYI BİR ZARARA UĞRAMASI HALİNDE GRUBUMUZ HİÇ BİR ŞEKİLDE SORUMLULUK KABUL ETMEZ.

BİZ BU KONUDA 01.01.2011 TARİHİNDEN İTİBAREN BLOGLARIMIZDA, SİTEMİZDE VE SOSYAL MEDYADA GEREKLİ UYARILARI YAPIYORUZ. BU NEDENLE “BENİM BİLGİM YOKTU” YADA “HABERİM OLMADI” GİBİ MAZERETLER DE KABUL EDİLMEYECEKTİR.

TAKLİTÇİ SİTELER VEYA HESAPLARDAN DOLAYI ZARARA UĞRAMANIZ HALİNDE İLGİLİ SİBER SUÇLAR ŞUBESİNE MÜRACAATTA BULUNABİLİRSİNİZ.

Ayrıca ÖZEL BÜRO GRUBU Siber, Hacking ve Bilişim konularında herhangi bir eğitim vermemektedir.

Yaptığımız araştırmada internet üzerinde gerek web sitesi, gerek blog gerekse sosyal medya hesaplarından bazılarının illegal olarak ÖZEL BÜRO GRUBU adını kullandığı tespit edilmiş ve bu site ve hesaplarla ilgili Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulmuştur. Sizler de eğer internette ÖZEL BÜRO GRUBU adını kullanarak SİBER & HACK eğitimi verdiğini iddia eden yada grubumuzun adını kullanarak sair amaçlar için faaliyet gösterdiğini söyleyen sitelerle yada sosyal medya hesapları ile karşılaşırsanız Savcılığa suç duyurusunda bulunabilmemiz için lütfen tarafımıza bilgi verin. Alltını çizerek tekraren belirtiriz, ÖZEL BÜRO GRUBU’nun şu anda bulunduğunuz site dışında sadece www.mit.ist sitesi üzerinde hak sahipliği vardır. Sahibi olduğu bu iki site dışında başka bir web sitesi (WordPress blogları haricinde) yoktur. Lütfen taklitçi site ve hesaplara karşı dikkatli olunuz. Maddi veya manevi olarak oluşacak zararlardan ÖZEL BÜRO GRUBU sorumlu olmayacaktır. İlanen tekrar duyururuz.

ÖRNEK VERMEMİZ GEREKİRSE

  1. https://twitter.com/apoist GRUP BASIN SÖZCÜMÜZÜN İSMİ ÜZERİNDEN ALINAN TAKLİTÇİ TWITTER HESABI
  2. https://twitter.com/erkutersoy02 GRUP BASIN SÖZCÜMÜZÜN İSMİ ÜZERİNDEN ALINAN TAKLİTÇİ TWITTER HESABI
  3. https://twitter.com/ErkutErsoy3 GRUP BASIN SÖZCÜMÜZÜN İSMİ ÜZERİNDEN ALINAN TAKLİTÇİ TWITTER HESABI
  4. https://twitter.com/tc_buro GİBİ ÖZEL BÜRO ADINI KULLANAN HESAPLAR TAMAMİYLE TAKLİTÇİ YASA DIŞI HESAPLARDIR. BU HESAPLAR İÇİN CUMHURİYET SAVCILIĞINA BİLGİ VERİLDİ. HUKUKEN GEREĞİ YAPILACAK.
  5. https://twitter.com/ozelburoist BU HESABA BAĞLI atabeyler1.blogspot.com ADLI BLOG GİBİ ÖZEL BÜRO ADINI KULLANAN HESAPLAR TAMAMİYLE TAKLİTÇİ YASA DIŞI HESAPLARDIR. BU HESAPLAR İÇİN CUMHURİYET SAVCILIĞINA BİLGİ VERİLDİ. HUKUKEN GEREĞİ YAPILACAK.
  6. https://twitter.com/Ozelburolar GİBİ TWITTER PORTALINDA ÖZEL BÜRO ADINI KULLANAN HESAPLAR TAMAMİYLE TAKLİTÇİ YASA DIŞI HESAPLARDIR. BU HESAPLAR İÇİN CUMHURİYET SAVCILIĞINA BİLGİ VERİLDİ. HUKUKEN GEREĞİ YAPILACAK.

08.07.2019

NOT : HENÜZ KAPSAMLI BİR TARAMA YAPMADIK AMA YAPARSAK DAHA ÇOK SAYIDA TAKLİTÇİ SİTEYE VE HESABA ULAŞABİLECEĞİMİZİ TAHMİN EDİYORUZ. BU SİTE VE HESAPLARA İTİBAR ETMEYİNİZ. HERHANGİ BİR ŞEKİLDE DİYALOG KURMAYINIZ VE İLETİŞİME GEÇMEYİNİZ. AKSİ HALİNDE MADDİ/MANEVİ ZARARA UĞRAYABİLİRSİNİZ. BU UYARIMIZ WEB SİTEMİZDE, SOSYAL MEDYA HESAPLARIMIZDA VE BLOGLARIMIZDA DA YAYINLANMIŞTIR. İLANEN DUYURURUZ !

İRTİCA DOSYASI /// AİHM : Şeriata dayalı bir devlet kurmayı amaçlayan vakfın kapatılması hukukidir (ZEHRA VAKFI DOSYASI)


AİHM : Şeriata dayalı bir devlet kurmayı amaçlayan vakfın kapatılması hukukidir (ZEHRA VAKFI DOSYASI)

Şeriata dayalı bir devlet kurmayı amaçlayan vakfın kapatılması konusunda AİHM güncel bir karar verdi. AİHM, Zehra Vakfı ve diğerleri/Türkiye bireysel başvurusunda (B. No: 51595/07) şeriata dayalı bir devlet kurmayı amaçlayan vakfın kapatılması ile ilgili olarak müdahalenin yasal, meşru ve demokratik bir toplumda ölçülü olduğu sonucuna ulaştı (Karara ilişkin basın bültenine buradan ulaşabilirsiniz).

Şeriata dayalı bir devlet kurmayı amaçlayan vakfın kapatılması hukukidir

AİHM, vakfın kendi kuruluş statüsünde belirtilenlerin dışında bir amaç izlediğini, eğitim kurumlarını kurmak ve çoğulcu demokrasiye karşı fikirleri öğrenciler arasında yaymak olduğunu tespit etmiştir.

Şeriata dayalı bir devlet kurmayı amaçlayan vakfın kapatılması yönündeki derece mahkemelerinin kararları AİHM’ye göre hukukidir. AİHM’ye göre, bu ayrışmaya son vermeyi amaçlayan ulusal mahkemeler, vakfın kapatılmasının acil bir sosyal ihtiyaca dayanması nedeniyle kapatılması yönündeki kararlarında takdir paylarını aşmamışlardır.

Şeriata dayalı bir devlet kurmayı amaçlayan vakfın kapatılması bireysel başvurusundaki olaylar

Başvurucular, ilgili süre içinde İstanbul’da kayıtlı olan Zehra Kültür ve Eğitim Vakfı (Zehra Eğitim Vakfı) ve altı Türk vatandaşıdır.

Zehra Eğitim Vakfı, üyeleri arasında sosyal, kültürel ve ekonomik işbirliğini teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca vakıf, Türkiye’de bilimsel, sosyal ve ekonomik gelişmeye katkıda bulunmak amacıyla 1989 yılında kurulmuştur.

2000 yılında, İçişleri Bakanlığı müfettişlerince, yerel şubelerinin kendi tüzüğündeki amacın ötesine geçen ve tüzüğünde belirtilen amaçlara aykırı faaliyetlerde bulunduğu sonucuna varılmıştır. Vakfın kapatılmasına ilişkin işlemler 2001 yılında mahkemeye taşınmıştır.

2005 yılında derece mahkemesi, diğer bulguların yanı sıra Vakfın gerçek beyan edilmemiş amacının, Said Nursi’nin vizyonunu yaymak olduğunu, yani şeriata dayalı bir Kürt Devletinin kurulmasını ve öğretilerini bir muhalif olarak kamuoyunda savunmak olduğu kanaatine varmıştır. Karar, Yargıtay tarafından onaylanmıştır. Vakıf bu nedenle kapatılmış ve 25 mülküne el konulmuştur.

2014 yılında kurucu üyelerin talebi üzerine vakıf, 2013 yılında yürürlüğe giren yeni bir kanun ile vakıf siciline tekrar kaydedilmiştir. El konulan mülklerin toplam 22’si vakfa iade edilmiştir. Kalan üç mülk ise diğer kamu hizmetlerinin kullanımına sunulmuştur.

Başvurucuların iddiaları

Başvurucular, vakfın kapatılmasının Sözleşme’nin 11. maddesine (toplantı ve dernek kurma özgürlüğü) aykırı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvurucular ayrıca 2005-2013 arasında faaliyetlerinin durdurulmasından ve üç mülkün kendilerine iade edilmemesinden şikâyetçi olmuşlardır. Başvurucular aynı zamanda Sözleşme‘nin 6. maddesi (adil yargılanma hakkı), 13 (etkili başvuru hakkı) ve Sözleşme’ye ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin (mülkiyetin korunması) ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

AİHM’nin kararı

Toplantı ve dernek kurma özgürlüğünün ihlali iddiası

AİHM, demokrasinin şüphesiz Avrupa kamu düzeninin ve Sözleşme‘de öngörülen tek siyasi modelin temel bir özelliği olduğunu yinelemiştir. Dolayısıyla, hiçbir grubun demokratik bir toplumun ideallerini ve değerlerini zayıflatmak ya da yok etmek için Sözleşme hükümlerine güvenme yetkisi bulunmamalıdır.

Şeriata dayalı bir devlet kurmayı amaçlayan vakfın kapatılması olayında AİHM, söz konusu müdahalenin – vakfın kapatılması, yedi yıldan fazla süreyle faaliyetlerinin durdurulması ve mülklerinin bir kısmını iade etmemesi – kanununla öngördüğünü ve meşru olduğunu kaydetmiştir. Müdahale, başkalarının hak ve özgürlüklerini korumasını ve kamu güvenliğinin sağlanmasını amaçlamaktadır. AİHM ayrıca, ulusal mahkemelerin kararlarında vakfın resmi bülteninde (Zehra Bülteni) yayınlanan makalelere dayandığını gözlemlemiştir.

Derece mahkemeleri, diğer bulguların yanı sıra, vakfın bülteninde yayınlanan makalelerin içeriğinden nihai amaçlarının şeriata dayalı bir devlet sisteminin kurulması ve bu amaca hizmet eden eğitim kurumlarının açılması olduğunu açıkça ortaya koymuştur. AİHM’ye göre bu iki faktör, laiklik ve çoğulcu demokrasi ilkelerine açıkça aykırıdır.

Sözleşme’nin tümüne hakim olan demokratik ideale uygunluk ilkesi

AİHM, şeriata dayalı bir devlet kurmayı amaçlayan vakfın kapatılması olayında ulusal mahkemelerin olayları yorumlamasının ilgisiz veya mantıksız olmadığını belirtmiştir. Sözleşme’ye taraf olan bir devlette şeriatın hayata geçirilmesini amaçlayan vakfın, Sözleşme‘nin tümüne hakim olan demokratik ideale uygun olarak değerlendirilemeyeceğini gözlemlemiştir.

AİHM, Sözleşme ilkelerini ve çoğulcu demokrasiyi teşvik etmeyi amaçlayan eğitim kurumlarını kurmayı amaçlayan faaliyetlerle ilgili olarak yargı makamlarının şikayet edilen önlemlerin alınmasıyla, ulusal müfredatın nesnel, eleştirel ve çoğulcu bir şekilde organize edilmesini sağlama yükümlülüğünü yerine getirmiş olduğu kanaatindedir. Bu da öğrencilerin proselytismin (dini propaganda yapmak) olmadığı sakin bir atmosferde dine ilişkin eleştirel bir akıl geliştirmelerine olanak tanır.

AİHM ayrıca, laiklik ilkesine aykırı düşünce ve fikirlerin ifade edilmesinin 1991’den beri Türkiye’de bir suç olarak cezalandırılmayacağına dikkat çekmiştir. Bu durum, AİHM’nin ifade özgürlüğü konusundaki içtihadıyla uyumludur.

Çoğulcu demokrasilerde, demokratik bir sistemden ayrılan fikirler bile, nefret söylemine yol açmamak ya da başkalarını şiddete teşvik etmemek kaydıyla, kamusal tartışmalarda ifade edilebilir. Bununla birlikte AİHM, ifade özgürlüğünün bu yorumunun, bir vakfın çoğulcu demokrasinin değerlerine ve Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklere aykırı olan eğitim politikası hedeflerine hizmet eden varlığına karşı önlemler almasını engellemediğini vurgulamıştır.

Vakfın tüzüğünde belirlenen amaçtan farklı bir amaç izlemesi

AİHM, kamu makamlarının başvurucu vakfın faaliyetlerinde tüzüğünde belirtilenlerin dışında bir amaç izlediğini ifade etmiştir. Derece mahkemeleri, bu ayrışmaya son vermek için müdahale etme hakkına sahiptir. Eğitim kurumları kurularak çoğulcu demokrasiye karşı fikirlerin yayılması amacı vakfın tüzüğünde belirtilen amacından farklıdır.

Demokratik toplumda gereklilik ölçütü

Sonuç olarak, derece mahkemeleri, çoğulcu demokratik bir toplumda eğitimin özgül niteliğini, kamu düzenini ve başkalarının haklarını korumak için acil bir sosyal ihtiyaç bulunduğunu tespit ettikleri durumda takdir payını aşmamıştırlar. AİHM ayrıca, başvurucu vakfın faaliyetlerinin sınırlı bir sürede sona erdiğini, mülklerinin çoğunun kendisine iade edildiğini ve az sayıda mülkün kamu hizmetlerinin kullanımına tahsis edildiğini tespit etmiştir. Kanunun öngördüğü nesnel bir ölçütün, şikayet edilen tedbirin, hedeflenen amaçlarla orantısız olmadığı sonucuna varılmıştır. Bu nedenle, mevcut davadaki müdahale, “acil bir sosyal ihtiyaç”a tekabül eden, “izlenen amaçlarla orantılı” olan ve bu nedenle “demokratik bir toplumda gerekli”dir. Bu nedenle Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmemiştir.

AİHM, Zehra Vakfı ve diğerleri/Türkiye bireysel başvurusunda (B. No: 51595/07) şeriata dayalı bir devlet kurmayı amaçlayan vakfın kapatılması ile ilgili olarak müdahalenin yasal, meşru ve demokratik bir toplumda ölçülü olduğu sonucuna ulaştı.

[tags İRTİCA DOSYASI, Şeriat, devlet, vakıf, hukuki, ZEHRA VAKFI, DOSYA)

FETÖCÜ SAVCILAR DOSYASI /// MUSTAFA ÖNSEL : SİZE BU HUKUK CANİLERİNİN ELİNDEKİ SİLAHLARI ANLATAYIM !


MUSTAFA ÖNSEL : SİZE BU HUKUK CANİLERİNİN ELİNDEKİ SİLAHLARI ANLATAYIM !!!

Siz bu hukuk canilerinin elinde silah mı arıyorsunuz? Silahlarını söylüyorum…

Bu yazı aylar önce yazılmış bir yazıydı. Ancak bir iyi niyet mesajı üzerine önce yumuşattık sonra erteledik. Ama Balyoz Davasını onayan Yargıtay 9. Daire eski Başkanı hukuk canisi Ekrem Ertuğrul’un Süleyman Pehlivan’ı da yargılayan ilgili dairece sessiz sedasız salıverilmesi; Süleyman Pehlivan ile ilgili Yargıtay Başsavcılığına yapılan suç duyurusuna hiçbir tepki verilmemesi üzerine daha önce yazdığım yazıyı güncelleyerek Odatv’ye göndermeye karar verdim.

İşte öncesinde yazıp göndermediğim o yazı…

2009 yılının Aralık ayının soğuk bir kış günü “Hiç dinmeyecek mi bu ah ediş?” diye haykırıyordu Ali Tatar’ın ağabeyi Ahmet Tatar.

Rahmetli Ali Tatar’ın eşi Nilüfer Hanım ise hançeresini yırtarak hukuk dışı tutuklama kararının çıkmasını sağlayarak Ali’nin onur intiharına sebep olan özel yetkili savcı Süleyman Pehlivan’a “Sahte belgelerle suçlayıp onurunu kırdınız. Ergenekon’a şehit verdik yiğidimi. Dün gece rahat uyudun mu Süleyman Pehlivan? Sen kimin adamısın? Amerika’nın mı Fetullah’ın mı? Unutma hesap vereceksin bana. ”

Süleyman Pehlivan o zaman çok güçlü bir örgütün militanı olarak muhtemelen gülüp geçmişti bu söyleme. Arkalarında hükümetin siyasi gücü ötesi CIA’nın güvencesi vardı. O kadar pervasızlardı ki. Bu intihara sebep olan Süleyman Pehlivan FETÖ’cü subayların önünü açmak için kurgulanan Balyoz Davasının 4 savcısından da biriydi.

2010 HSYK’sı ile yargıda gücü tamamen ele geçiren Fetullahçı çete en önemli adamlarının Yargıtay’a seçilmesini sağladı. Seçilen 160 yeni Yargıtay üyesinin 130 kadarı onların militanıydı. Onlardan biri de ne tesadüf (!) isimli davalarda “rüştünü ispatlamış” Süleyman Pehlivan’dı.

Sadece Tatar ailesi değil Balyoz sanığı 364 sanık da Poyrazköy davasından yargılanan diğer arkadaşlarımız da bu militanın mağduruydu. Onlardan bir kısmı da o süreçte hayatını kaybetmişti. Artık geleceklerini kaybettiler diyerek işi şahsileştirmenin ötesindeyiz. O davalarla içi boşaltılan Türk ordusunu Fetullahçı çetenin sızdırdığı sözde askerler doldurmuş ve 15 Temmuz’u yaratmışlardı. Yani Süleyman Pehlivan’ın eylemleri 15 Temmuz gecesi değil o davalarda vücut bulmuştu.

Ama iddianamede gördük ki sanığın örgüt üyeliğinin ve örgüt adına eylemlerinin en somut kanıtları Poyrazköy ve Balyoz davalarında var. Söz konusu davaların beraat kararlarında Süleyman Pehlivan ve diğer hukuk canisi çete mensuplarını suçlayıcı çok açık ifadeler bulunuyor.

Ne yazık ki tıpkı Ömer Diken’in yargılamasında olduğu gibi Süleyman Pehlivan’ın yargılamasında da esas suç kanıtları yok sayılmış.

Bu durumda söz konusu çete mensuplarına ceza verilmesi çok zor görülüyor. Bunun bilinçli bir tercih olmamasını diliyorum. Yargılayanlar için olumlu düşünmek istiyorum.

ACABA BİR PKK VEYA IŞİD MENSUBUNA DA AYNI NEZAKETTE Mİ DAVRANIYOR

Hukuk insanlarına sesleniyorum eğer böylesi bilinçli bir tercihiniz yoksa sadece örgüt üyeliğinden zorlama bir ceza verirsiniz o da ya AYM’den ya da AİHM’den döner. Bunu görmemeniz mümkün değil de ben yine de hatırlatayım.

İsimli davalar bu hukuk katili militanların yumuşak karnıdır…

Ama görünen o ki bu gerçeğe rağmen hukuk adına kürsü işgal eden insanların anlaşılmaz tutumları bu tür davaları “yargılıyormuş gibi” yapıyorlar algısının yaratılmasına sebep olmaktadır.

Bahsettiğim durumu hem Ömer Diken davasında hem de Yargıtay’daki Süleyman Pehlivan ve Ekrem Ertuğrul davasında gördük.

***

Süleyman Pehlivan’ınYargıtay’daki son duruşmasını bizzat takip ettim. Neler yaşandığını anlatayım.

Daha dış kapıda müdahil olmak isteyenlere zorluk çıkartılma yoluna gidilmişti. Belli ki görevliler “özel olarak” talimatlandırılmıştı. “Neden” diye sorduk cevabının verilemeyeceğini bilmemize rağmen.

Belli bir uğraştan sonra orası aşıldı ve duruşma salonunun önüne geldik. Sonra duruşma salonu önünde bir gerginlik yaşandı. Salon küçük sadece 5 müdahil olmak isteyene izin verildi dendi. Tartışma yaşandı. Ama bir baktık sanığın 6 yakını elini kolunu sallayarak salona alındı. Tuhaftı doğrusu.

İtirazlar yükselince bu sefer başkanının 15 kişiye müsaade ettiği söylendi. Mahkeme salonu elastikiydi anlayacağınız. Zorladıkça genişliyordu. İçeri girdiğimizde salonun 50 kişilik kadar olduğunu gördük. Yani hiç de söylendiği gibi küçük değildi.

Cevabını bildiğimiz “neden” sorusunu sormadık bile. Daha oturur oturmaz başkan müdahil olmak için gelenlerin sıralarına yani bize doğru dönerek “En ufak ses çıkartanı dışarı atarım” şeklinde bir uyarı yaptı. Sanırım sanık yakınlarından ziyade bizi daha olay çıkartmaya yakın görmüştü. Neyse dedik…

Savcının iddianameyi özetlemesinden sonra Süleyman Pehlivan başkanın “Süleyman Bey buyrun” demesiyle kürsüye geldi. Bu “Bey” lafı duruşma sonuna kadar devam etti.

Ben de ister istemez birden yargılandığım davalara gittim. O zaman kürsü işgal eden sözde yargı mensuplarının kendilerinden 20 yıl büyük ve devlet kademelerinde önemli mevkiler işgal etmiş insanlara bile nasıl kaba davrandıklarını hatırladım.

Ne kadar kibar bir insan dedim içimden sayın başkan için. Terör üyesi olmaktan yargıladığı bir insana bile bey diyebilen nezaket sahibi bir hukuk insanı. Sonra acaba bir PKK veya IŞİD mensubuna da aynı nezakette mi davranıyor diye geçirdim içimden. Üstünde durmadım haliyle…

Süleyman Pehlivan konuşmasının büyük bölümünde kendinin asla uygulamadığı “nesnel hukuk”tan bahsetti hiç yüzü kızarmadan utanmadan…Hukuk fakültesinde dersini motomot ezberlemiş “inek”bir öğrenci gibiydi. Ezber iyiydi de uygulamasının sıfır olduğunun yakın tanığıydık…

Sonra avukatı söz aldı müvekkilinin 18 aydır hücrede kaldığını ifade etti ki küçük bir kıyamet koptu. Yıllardır kardeşi için gözyaşı döken rahmetli Ali’nin ablası Hürriyet Hanım dayanamadı ve “Ya benim kardeşim Ali nerede kalıyor biliyor musun?” deyince başkan sertçe “Derhal alın dışarı atın” diye bağırdı. Çok sertti. Haliyle başkanın Süleyman Pehlivan’a karşı olan nezaketini sorgular oldum.

Başkan elbette duruşmanın disiplininden sorumluydu. Böyle bir karar verebilirdi. Hele hemen sağ yanındaki üye Hâkim…

Başkanının ağzından aldı lafı en üst perdeden Hürriyet Hanımı azarlamaya başladı. O an mahkemede başkanın kim olduğunu karıştırdım. Son söylediği duruşmanın başından beri negatif vücut dilinin yansıması gibiydi; “Yaptığın saygısızlık heyete saygısızlık yapıyorsun!” diye kükredi.

Ah empati dedim ah empati! Sen sadece söylemlerde misin? Kardeşinin ölümüne sebep olmuş bir terör suçlusunun yargılanışı sırasında yaşadığı duygu yoğunluğuyla biraz da sanık avukatının hoyrat konuşma biçiminden dolayı bir cümlelik çıkışa bu ne tepkiydi Allah aşkına…

BEY DİYE HİTAP EDİLEN KİMDİ?

Öyle bir durum vardı ki salonda sanki biz sanık veya sanıkların yakını; terör örgütü mensubu olmaktan yargılanan Süleyman Pehlivan mağdur/müşteki gibiydi.

Bey diye hitap edilen kimdi? Ülkeye ve insanlara verdiği zarar hiçbir örgütle kıyaslanmayacak büyüklükteki bu melanet oluşumun tartışmasız bir militanı… Diğerleri yani sertçe ikaz edilenler müdahil olarak duruşmaya gelenler kimdi? Bu adamdan zarar görmüş insanlar…

“Bey”lik kimin haddineydi?

Sonrasında bırakın bizleri Süleyman Pehlivan yüzünden hayatını kaybetmiş Ali Tatar’ın ailesine bile müdahil olma hakkı tanınmadı. Ve aile Ali’yi kaybettikleri gün kadar yıkıldılar. Yargıtay’ın koridorları gözyaşı ve ahlarla inledi.

Başkan hemen talimat vermiş zaten “Bir daha bu aileyi duruşmalara almayın!”

Bravo!

Sahi siz 15 Temmuz’u nasıl okuyorsunuz sevgili yargıçlar merak ettim de…

Süleyman Pehlivan Ekrem Ertuğrul vd yargılayacağınız ve muhtemelen tahliye edeceğiniz kumpas davalarının savcı ve yargıçları 15 Temmuz’u yaşatanların önünü açanlardır. Onlar 15 Temmuz’un hazırlayıcısı yol temizleyicisidirler. Onlar yani sizin sessiz sedasız salıverdiğiniz hukuk canisi militanlar bizleri hukuk kılıfıyla tasfiye etmeseydi o üniforma giymiş canilerin yüreği yeter miydi 15 Temmuz’u yapmaya zannediyorsunuz?

Bu hukuk canileri mi o gece eline silah alıp kan dökenler mi? Hangisi daha cani sizce?

Siz bu hukuk canilerinin elinde silah mı arıyorsunuz? Silahlarını söylüyorum; canice kullandıkları hukuk. Atom bombasından daha tehlikeli bence…Ve siz bunu ısrarla görmediniz… Bakmanız yeterli hâlbuki. Daha ne diyeyim size?

Nilüfer Hanımın ahına 15 Temmuz gecesiyle birlikte binlerce insan katıldı…

Süleyman Pehlivan’ın halini gördünüz bir ah onu nereden nereye getirdi… Ya binlerce ah?

Ah almak hiç iyi değildir bilesiniz…

Mustafa Önsel

Odatv.com

LİNK : https://odatv.com/size-bu-hukuk-canilerinin-elindeki-silahlari-anlatayim-06081808.html

KİLİSELER DOSYASI /// HEYBELİADA PAPAZ OKULU : MAĞDURİYET Mİ HUKUK TANIMAZLIK MI ??


HEYBELİADA PAPAZ OKULU : MAĞDURİYET Mİ HUKUK TANIMAZLIK MI ??

Av. Hüseyin Özbek [ozbekhuseyin2003@yahoo.com]

Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı

HEYBELİADA PAPAZ OKULU

Yunanistan Başbakanı Çipras’ın iki günlük ( 5-6 Şubat 2019 ) Türkiye ziyareti, Heybeliada Ruhban Okulu’nu yeniden gündeme getirdi.
5 Şubat’ta Ankara’daki resmi görüşmeleri tamamlayan Çipras’ın 6 Şubat’ı İstanbul’a ayırdığı görüldü.

İstanbul programının ilk durağı Ayasofya’nın ardından yerli ve yabancı basının yogun ilgisiyle gerçekleşen Heybeliada Ruhban Okulu ziyaretinin en ince ayrıntılarına kadar aylar öncesinden planlandığı anlaşılıyor. Yine bu ziyaret üzerinden iç ve dış kamuoyuna ve iktidara verilecek mesajların ve amaçlanan sonucun hesabının çok iyi yapıldığı görülüyor.

Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın‘ın refakatinde Heybeliada’ya geçen Çipras, Fener Rum Patriği Bartholomeos ve HRO Başrahibi Lambriniadis tarafından karşılandı.

Okul içerisinde bulunan Aya Triada Manastırı’nda gerçekleştirilen ayini yöneten, okul başrahibi ve Bursa Metropoliti Elpidophoros Lambriniadis’in, ziyaretten 1 gün önce ulusal basında geniş yer bulan demeci, bir kısım medyanın suyun öte yakasını kollayan yayın politikası, ziyaret öncesi kulislerinin hayli işe yaradığını gösteriyor.

OSMANLI AÇTI CUMHURİYET KAPATTI MI

Yunan Başbakanı, Fener Rum Patriği ve HRO Başrahibinin ziyareti fırsat bilerek dile getirdikleri ortak talebi kendi ağızlarından yansıtalım isterseniz.

Çipras, Aya Triada’nın kuruluş yıldönümü olan 6 Şubat’a denk getirilen ziyaretinde Cumhurbaşkanı Erdogan’a; ” Dilerim bu okula yapacağım gelecek ziyaret Cumhurbaşkanı Erdoğan’la birlikte olur ve 48 yıldır kapalı olan okulun kapısını beraber açarız” diye seslendi.

Bartholomeos aynı dileği dua ile dile getirdi: ” Osmanlı döneminde açılan bir okulun Cumhuriyet döneminde kapanması ve yarım asra yakın süredir kapalı kalması üzücüdür.Bu konudaki umutlarımızı sürdürüyoruz..Yunanistan okulumuzun açılmasını her zaman destekledi ve bu konuda Sayın Başbakan’a minnettarız. Okulumuzun kapılarının yeniden açılması için dua ediyoruz”.

Ziyaret arifesinde, ” Sadece Patrikhanenin değil, bütün azınlıkların bir önceki yönetime göre altın çağını yaşadıklarını” söyleyen, HRO Başrahibi ve Bursa Metropoliti Lambriniadis, törenin son konuşmacısıydı: ” Türkiye Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Yunanistan Başbakanımız Sayın Aleksis Çipras ve Fener Rum Patriğimiz Sayın Bartholomeos gibi 3 dünya liderinin aynı anda görevde bulunması, asırda bir bulunabilecek kadar nadir ve çok büyük bir şans. Okulumuzun kapalı kalması hiçbirimizin yararına değildir.Bu yüzden okulumuzun yeniden açılmasını ümit ediyoruz”.

BARTHOLOMEOSDÜNYA LİDERİ Mİ

Devlet adamları, siyasi liderler için övgü, hayranlık, takdir anlamında kullanılan “Dünya lideri” sözünün Erdoğan ve Çıpras için iltifat kabilinden söylendiği düşünülebilir. Fakat din adamı Bartholomeos’a gelince iş biraz çatallaşıyor. Bartholomeos için bu söz bir dil sürçmesi sonucu mu ağızdan çıkmıştır? Yoksa kamuoyu, kendisi için tasarlanan sıfata ve makama hazırlanmak mı istenmiştir?

Geçen ay Ukrayna ( Kiev ) ve Rusya Federasyonu ( Moskova ) Kiliseleri arasında yaşanan teolojik ayrışmada son sözün Fener tarafından söylediğine, racon kestiğine bakılırsa bu tanıma hak vermemek elde değil!

HEYBELİADA RUHBAN OKULUNUN SEYİR DEFTERİ

Buraya kadar anlatılanlardan ortaya iki sonuç çıkmaktadır.

1- HRO’nun 48 yıldır kapalı kalması, ciddi bir mağduriyete yol açmıştır.
2- HRO’nun haksız biçimde kapatılmasının sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Fikir sahibi olmak için bilgi sahibi olunması zorunluluğundan hareketle işin evveliyatına gitmenin zamanıdır. O halde HRO’nun kapatılması iddiasına biraz daha yakından bakalım. Bu konuda bilimsel makaleleri olan, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Devletler Özel Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr.Sibel Özel’e kulak verelim:

1- Anayasa Mahkemesi, 12 Ocak 1971 tarih ve 1969 / 31 E. 1971 / 3 K. ( Resmi Gazete 26.03.1971- 13790 sayılı ) ile Özel Yüksek Okulların Anayasaya aykırı olduğu kararını vermiştir.
2-
Bu karar doğrultusunda, özel yüksek okullara gönderilen resmi yazılarla, 9 Temmuz 1971 tarihinden itibaren hukuki varlıklarının kalmadığı bildirilmiştir.
3- HRO, 1971 tarihli Anayasa Mahkemesi kararı kapsamında bir yüksek okuldur ve okulun yönetmeliği 1965 tarihli Özel Öğretim Kurumları Kanununa tabidir.
4- HRO’nun iptal kararı kapsamında kapatılmasının ardından hukuka uygun hale getirilerek faaliyete geçebilmesinin formülü geliştirilmiş ise de Patrikhane bu çözüm önerilerini kabul etmemiştir. Çünkü Patrikhane, HRO’yu Türk hukukuna tabi olmayacak, Türk hukukunun denetimi dışında, tümüyle kendine bağlı uluslararası bir teoloji okulu olarak açmak istemektedir.
5- Anayasa m.24/ 3, laikliği tanımlarken “Din ve ahlak eğitimi ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır” hükmünü getirmiştir. Bu bağlayıcı hukuk kuralına göre devletin gözetim ve denetimi dışında ( İslam ve diğer dinler ayrımı yoktur) din eğitimi verilemez.
6- Anayasa m.130 üniversitelerin sadece devlet tarafından kurulabileceğini öngörmüştür. Bu çerçevede devlet veya vakıf üniversitesi kurulabilir.
7- Vakıf tüzel kişiliği olan HRO, bu kapsamda teoloji üniversitesi olarak açılabilir. Ancak vakıf üniversiteleri de YÖK denetimine tabi olduğu için Patrikhane bu formülü de kabul etmemektedir.

HUKUK DIŞILIK HUKUK TANIMAZLIK ISRARI

YÖK’e bağlı olmayan, yurtdışından gelecek öğrenciler için bir yüksekokulun faaliyete geçmesi, eşitliğe ve hukuk birliğine aykırıdır. Bu yönde verilecek bir taviz kaçak medrese eğitiminin de meşrulaştırılması ve YÖK’e bağlı olmayan, İslami cemaatlerin denetiminde özel ilahiyat okullarının da kurulması anlamına gelecektir. Bu durumun laik ve hukuk devleti niteliklerini taşıyan TC’nin sonu olacağını görmezden gelmek mümkün değildir.

HRO’nun siyasi iktidar tarafından ne zaman açılacağı sorusu yerine, Patrikhanenin neden HRO’nun Türk hukukuna uygun olarak açılmasını kabul etmediği sorusunun sorulması gerekmektedir.

Mağduriyet iddiası üzerinden hukuk birliğini derinden sarsacak ayrıcalıklara izin verilmemeli ve meselenin hukuk üzerinden tartışılması sağlanmalıdır.

Koparılan demagojik fırtına ve bilinçli çarpıtmaya verilecek karşılık hiç kuşkusuz Türkiye’nin hukuk devleti olup olmadığının da yanıtı olacaktır.